Etiket: Kalp

  • Psikoterapinin Sağlığımıza Olan Olumlu Etkileri

    Psikoterapinin Sağlığımıza Olan Olumlu Etkileri

    Ruh ve bedenin ayrılmaz bir ikili olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikiriz. Çünkü bir düşündüğümüzde beynimizin bedenimizin bir parçası olduğunu anlarız. Bilinç, kişisel farkındalık, duygu ve düşüncelerin beynimizin ürünleri olduğu gerçeğini göz önüne aldığımızda zaten ruhsal ve bedensel bağı rahatlıkla kavrayabiliriz. Dolayısıyla, akıl sağlığından bahsederken fiziksel sağlığı göz ardı etmek imkansızdır. Beden ve ruhun birbirinden ayrılmaz olduğunun basit bir kanıtı olarak insanların yeme alışkanlıklarının duygu durumlarına doğrudan olan etkisi düşünülebilir. Örneğin, koca bir dondurma kutusunu bir oturuşta bitirmenin fazla şeker alımına bağlı duygusal çöküntü ve depresif ruh haline sebebiyet verdiği birçok araştırma sonucunda kanıtlanmış bir gerçektir. Buradan da anlaşılacağı gibi basit bir yeme içme durumu bile ruhsal bütünlüğümüzü direkt olarak etkileyebilmektedir. O zaman uyku, fiziksel bağımlılıklar, aşırı yorgunluk gibi birçok fiziksel durum psikolojimizi doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilmektedir diyebiliriz.

    Araştırmalarla Destekli
    Amerika’da bulunan Akut Kardiyovasküler Sağlık Birliği’nin 2013’te yaptığı kapsamlı bir araştırmaya göre psikoterapi almanın kalp krizi geçirip hastaneye yatışı gerçekleşen hastalarda ölüm oranını ciddi anlamda düşürdüğü görülmüştür. Raporlara göre yatışı sağlanan hastalara bir psikolog tarafından verilen psikoterapiler sonrasında hastaların başka bir kriz daha geçirme, taburcu olduktan sonra tekrar hastaneye yatma ve ölüm oranlarının çok düşük olduğu tespit edilmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere kalp sağlığı ve problemleri sadece fiziksel bir durum değil, aynı zamanda psikolojik etkenlere de dayalı bir vakadır. Kardiyologlara göre psikolojik faktörlerin kalp krizi ya da kalp problemleri yaşanmasında büyük rolü vardır. Bu faktörler kişinin kalp krizi geçirme riskini etkilediği gibi iyileşme ve bir daha kalp krizi geçirme oranlarında da büyük etkiye sahiptir. Bütün bu gerçekler göz önüne alındığında kardiyovasküler problemler sadece fiziksel bir rahatsızlık değil aynı zamanda azımsanamayacak kadar da psikolojik etmenlere bağlı bir sağlık problemidir.
    Öfke kontrol problemi, akut/kronik stres, aile içi problemler, yalnızlık gibi problemlerin yüksek tansiyon ve kalp krizlerine sebebiyet verdiğini gösteren birçok bilimsel çalışma da mevcut. Buna göre uzman bir psikologtan alınacak etkili bir psikoterapi bu rahatsızlıkların hatta ölümlerin önüne geçebilmektedir. 

    Psikoterapiden Korkmayın
    Ne yazık ki ülkemizde hala psikolojik destek alma konusunda önyargılar var. Bir insanın fiziksel bir rahatsızlığı ile ilgili olarak doktora görünmesi normal karşılanırken ruhsal sağlık problemleri için bir uzmana gitmesi olumsuz karşılanabilmektedir. Akıl sağlığı ve fiziksel sağlığın ayrılmaz bir ikili olduğu gerçeği birçok kez kanıtlanmış olmasına rağmen o zaman neden hala insanlarımızda psikoterapi korkusu var? Çünkü yardım istemek bir zayıflık veya acizlik durumu olarak algılanır. Sadece yetersiz insanların problemlerini çözme konusunda yardıma ihtiyaçları olduğu düşünülür. Tüm bunlar yanlış ve sağlıksız yargılardır. Kişi ruhsal olarak kendini rahatlamış ve huzura ermiş hissettiğinde fiziksel olarak da ne kadar rahatlamış olacağını görecektir. Çözülmeyen problemler çığ gibi büyür ve kişiyi içine alır. Bağışıklık sisteminin zayıflamasından tutun da birçok kanser türü yine kişilerin içlerindeki açmazların sonucunda olduğu bilinmektedir.

  • Yaşlı   bireylerde  kolesterol  ilaçları faydalı mı? Zararlı mı?

    Yaşlı bireylerde kolesterol ilaçları faydalı mı? Zararlı mı?

    ~~Yaşlı bireylerde kalp damar hastalıklarının daha fazla görüldüğü bilinmektedir. Dolayısıyla kolesterol ilaçlarının kullanılması bu yaş grubunda daha çok tartışmalara konu olmaktadır. Bazı kişilerde bu ilaçların yan etkilerinin fazla olduğu ve bu yaş grubunda fayda yerine zarar getireceği düşüncesi vardır. Öncelikle her yaşlıyı aynı organ fonksiyonlarına sahip gibi görmemek gerekir. Kronolojik yaş aynı olabilir ama biyolojik yaş daha iyi olabilir yani organ sistemleri beklenilenden daha iyi çalışıyor olabilir. Kronolojik olarak 65 yaşın üzeri yaşlı olarak isimlendirilir . Ancak 80 yaşında öyle insanlar vardır ki 60 yaşındaki bir insanın biyolojik özelliklerine sahiptir. Asıl kırılgan yaşlı ile 80 yaşın üzerindeki yaşlılarımız kastedilmektedir. Kolesterol ilaçlarının ne için kullanıldığının da bilinmesi gerekir. Daha önce hiç kalp krizi , beyin felci geçirmemiş bir insanda kullanılıyorsa buna primer korunma denir yani hastalık olmadan önce riski yüksek hastalarda korunma amaçlı kullanılmasıdır. Kalp krizi veya damar tıkanmasına bağlı felç geçirmiş kişilerde kullanılmasına da sekonder korunma denir yani hastalık olmuş , tekrarlamaması için ve daha kötüye gitmemesi için kullanılmasıdır.
    Kolesterol ilaçlarını yaşlı bireylerde kullanırken kar zarar değerlendirilmesi yapılır. Faydası daha çok olan durumlarda kullanılır. Kolesterol ilaçları için potansiyel risk oluşturan durumlar şunlardır: 80 yaşın üzerinde olmak , kadın cinsiyet, vücut kitle indeksinin düşük olması, tiroid tembelliği olması, karaciğer böbrek yetmezliği olması, yakın zamanda ameliyat geçirmiş olmak , D vitamini eksikliği olanlar ve çok sayıda ilaç kullananlardır. Beş ilaçtan fazla ilaç kullanıyor olmak çok ilaç ( polifarmasi ) kullanmak olarak kabül edilmektedir. Özellikle bazı ilaçların ( amiodaron, mantar ilaçları, virüs ilaçları, verapamil, diltiazem, azitromisin, klaritromisin ) kullanılması kolesterol ilaçlarının yan etki oluşturma riskini arttırmaktadır. Kas ağrıları ve kas yıkımına ( rabdomyolize) neden olmaktadır. Kolesterol ilaçlarının yan etkilerinin de geriye dönüşümlü olduğunu bilmek gerekir. İlaca ara verildiğinde, doz azaltıldığına oluşan yan etki de ortadan kalkar.
    Primer korunmada yani kalp krizi geçirmemiş hastalarda 75 yaş üzerinde kolesterol ilaçlarının kullanılmasının olumlu katkı sağladığını gösteren çalışma yoktur. Ancak sekonder korunmada yani kalp krizi geçirmiş, bypass olmuş, stent konmuş hastalarda 75 yaşın üzerinde da orta doz kolesterol ilacı kullanılmasının yararlı sonuçları olduğu bilinmektedir. Fakat bu hastaların iyi eğitilmesi ve yan etkiler bakımından yakından takip edilmesi gerekir.
    PROSPER çalışmasında 65 yaşın üzerindeki insanlara 3 yıl süre , i le statin kullanılmış ve plasebo ile karşılaştırılmıştır. Miyokard infarktüsü riskinde %40 azalma, felç riskinde %23 azalma olmuştur. Ancak tüm nedenlere bağlı ölüm oranı ve kalp nedenli ölüm oranı değişmemiştir.
    80 yaşın üzerinde kolesterol ilaçlarının kullanımı için yeterli kanıt yoktur.
    Kolesterol ilaçları ve demans Alzheimer ilişkisi literatürde çok tartışılmıştır. Faydalı olduğunu söyleyen görüş daha ağırlıklıdır. Çünkü kolesterol ilaçları ile beyin kan dolaşımının daha iyi olduğu, yeni damar tıkanmalarının önüne geçildiği , inflamasyonun azaldığı, beyinde beta amiloid birikiminin azaldığı , bunun da beyin hücrelerinin fonksiyonunu arttırdığı ileri sürülmektedir. Aksi olan görüş beyin hücrelerinin iyi çalışması için kolesterol hammaddesine ihtiyaç olduğu , kolesterol ilaçlarının ise beyin kolesterol miktarını azalttığı görüşüdür. Literatürde bunu destekleyen çok az kanıt vardır.
    Sonuç olarak yaşlı bireyleri genel olarak kategorik değerlendirmemek gerekir. Her birey ayrıdır ayrı biyolojik özellikleri vardır. Hastalık bakımından farklı riskler söz konusu olabilir. Kolesterol ilacı kullanma kararını kar zarar hesabı yaparak her birey için ayrı olarak vermek gerekir.

  • Panik Atakta Kalp Krizi Geçirme ve Ölüm Korkusu

    Panik Atakta Kalp Krizi Geçirme ve Ölüm Korkusu

    Panik Bozukluk tanısı almış olan kişiler panik atak geçirmekten son derece korkarlar. Kişi içinde bulunduğu ortam, ortama ait kalabalık, gürültü, koku, sıcaklık gibi çeşitli çevresel faktörler ve fiziksel değişkenlerin, daha önce panik atak geçirdiği koşullarla benzer hale gelmesine karşı son derece duyarlıdır. Bu şartların benzer hale gelmesi kişinin yeniden panik atak geçireceğine dair inancını şiddetle tetikler. Maruz kalınan bu tehdit ve tehlike algısı, kişinin bedenindeki fiziksel belirtilerine odaklanmasına, bu belirtilere sonu felaketle biten senaryolar atfedip, çeşitli anlamlar yüklemesine yol açar. Gerçek dışı felaket senaryoları kişiyi büyük bir kaygı ve dehşete sokar. Böyle bir durumda panik atak yaşayanların gerçek dışı inançları genellikle “kalp krizi geçirerek ölme”, “çıldırarak aklını yitirme”, “bayılarak yardımsız kalma” başlıkları altında gözlemlenebilir.

    Panik atak esnasında kişinin kalp krizi geçirme ihtimaline toplum içinde yaygın şekilde inanılmasına karşın aslında bu ihtimal doğru bir bilgi değildir. Kalp krizi, kalbi besleyen koroner arter damarlarında yaşanılabilecek tıkanıklık, yırtılma gibi bir problem sonucu kalp kasının beslenememesi sebebiyle gerçekleşir. Kalp krizi geçirme korkusu olan kişiler ise genellikle bu konuda bir Kardiyoloğa görünerek muayene olurlar.

    Herhangi bir kalp-damar problemi bulunmamasına karşın, panik atak atak sonucu kalp krizi geçirme korkusu yaşayan kişilerin problemi biyolojik değil tamamıyla psikolojiktir. Bu kişiler genellikle geçmişte bir yakınının kalp krizi geçirmesinden etkilenmiş veya bu durumu kafaya takacak bir olay yaşamış olabilirler. Bu yaşanmışlık onların kalbiyle ilgili bedensel belirtilere daha fazla duyarlı olmalarına neden olmuş olabilir.

    Panik atak esnasında yaşanan bazı fiziksel belirtiler kişinin kalp krizi geçireceğine yönelik inancını pekiştirse de bu bilgiler içinde önemli çarpıtmalar barındırmaktadır. Panik atak yaşayan kişide çarpıntı, tansiyon yükselmesi, göğüste saplanıp geçen, kısa süreli, sınırları belli, lokal ağrı gibi belirtiler bulunurken, çarpıntı ve ağrı dinlenildiğinde artar, bulantı olabilir, kusma olmaz.

    Kalp krizi geçiren kişide ise çarpıntı, kalp ritminde bozukluk, tansiyon düşüklüğü, gittikçe artarak tüm göğse yayılabilen, 15-20 dakika boyunca kesintisiz sürebilen, uzun süreli, şiddetli ağrı görülür. Çarpıntı ve ağrı dinlenildiği taktirde azalırken, hareket ve efor sarf edilmesiyle artış gösterir, bulantı ve kusma görülür.

    Panik atak, kişinin kalp krizi geçirmesine yol açmaz. Benzer olduğu zannedilse de iki durum arasında birbirinden farklı belirtiler görülmektedir. Panik Bozukluk tanısı almış kişilerin göreceği erken psikolojik tedavi, stres yükünün vücuttaki kalp damar sistemi gibi diğer sistemler üzerinde yapacağı olası deformasyonun azalmasına yol açacağını bilerek hareket etmeleri faydalı olacaktır.

  • Karakışla gelen hastalıklara kapınızı kapatın

    Kış soğuklarının kendisini bütün şiddeti ile göstermeye başladığı bu dönemde hastalıklarda da artış yaşanıyor. Soğuk havalara karşı tedbir almamak kalpten cilde, gözlerden iç organlara kadar genel sağlığımızı olumsuz etkiliyor.

    Kışın sofranızı C, A ve E vitamini açısından zengin besinlerle donatın

    Kış aylarında sık görülen grip, nezle ve bronşit gibi kış hastalıklarından korunmak için bağışıklık sistemi güçlendirilmelidir. Güçlü metabolizmanın temelinde ise yeterli ve dengeli beslenme yatar. Beslenmede C vitaminine özel yer verilmelidir. Bu vitamin; yeşilbiber, maydanoz, tere, roka, karnabahar, ıspanak, portakal, limon, mandalina, kuşburnu gibi besinlerde bol miktarda bulunur. Bir diğer önemli antioksidan olan E vitamininin en zengin kaynakları; fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, sıvı yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller ve tahin gibi besinlerdir. A vitamini de güçlü bir antioksidandır. Yumurta, süt, balık, ıspanak, portakal, havuç, yeşilbiber, kayısı gibi sarı, turuncu ve yeşil sebze-meyvelerde bulunur. Haftada 2-3 kez kuru fasulye, nohut, mercimek gibi kuru baklagiller tüketilmelidir. Öğünlerde yoğurt, ayran veya kefire mutlaka yer verilmelidir. Gün içinde bol su tüketmeye özen gösterilmelidir.

    Soğuk algınlığına yakalandıysanız…

    Soğuk algınlığı durumunda dinlenmek ve sağlıklı beslenmek çok önemlidir. Çay ve kahve yerine kuşburnu, ıhlamur, adaçayı gibi bitki çayları tüketilmelidir. Bunların vücuda etkilerini tam olarak gösterebilmesi için, tüketilecek bitkilerin mutlaka doğal kurutulmuş olmasına ve çay haline getirirken de demlenme sürelerine özen gösterilmelidir. C vitamini başta olmak üzere her öğünde düzenli olarak sebze ve meyve tüketilmelidir. Çorba gibi sıvı ağırlıklı besinler tercih edilerek, vücuttan toksik maddelerin uzaklaştırılması için bol su tüketimine özen gösterilmelidir.

    Şikayetler uzun sürdüğü takdirde mutlaka doktora başvurulmalıdır.

    Kalp krizi riski kış aylarında 3 kat artıyor

    Soğuk havanın kalp üzerinde doğrudan etkisi vardır. Bu nedenle kalp hastaları, soğuk havalarda sağlığına dikkat etmesi gereken grubun başında gelmektedir. Mümkünse yaşam şekli, mevsim şartlarına göre planlanmalıdır. Çünkü kalp krizi riski kış aylarında ciddi oranda artmaktadır. Bunun nedeni soğuk havanın uyardığı damarlardaki büzülme ve kışın hareketin azalmasıdır. Soğuk hava, kalp hastası olmayan kişilerde bile göğüs ağrısına neden olabilir. Bunun için mevsime uygun giyinilmeli, ilaç düzeni kış şartlarına göre ayarlanmalı, fiziksel aktiviteleri hmal edilmemelidir. Soğuk havalarda göğüs ağrısı ve kalple ilgili şikayetler görüldüğünde mutalak bir kardiyoloji uzmanına gidilmelidir.

    Kış aylarında artan yüz felci vakalarına dikkat!

    Soğuk havaya maruz kalma, yutaktaki yapıları etkileyip, herpes virüsünü aktifleştirebilir. Bunun sonucunda yüz felci gelişir. Yüzün bir tarafında kaş kaldırma, göz kapatma ve ağız büzme hareketlerini yapamamak ilk belirtilerdir. Genç ve orta yaşlı yetişkinlerde daha sık görülür. Yüz felcinden kısmen korunmak mümkündür. Nemli yüz ve ıslak saçla sokağa çıkılmamalıdır. Açık alanda soğuk havaya uzun süre maruz kalınmamalı, soğuk havada açık pencereli bir arabada seyahat edilmemelidir. Kışın kaşkol kullanmayı alışkanlık edinmek önemlidir.

    Soğuk havalar göz hastalıklarına zemin hazırlıyor

    Kış aylarında en sık yaşanan rahatsızlıklardan biri de kırmızı göz hastalığıdır. Soğuk hava ve rüzgar kişinin yüzüne çarptığında gözde batma, yanma ve kaşıntı olabilir. Sabah uyanıldığında gözde çapaklanma sorunu yaşanıyorsa gözde kuruluk olabilir. Bu, tedavisi olan ancak ciddi bir hastalıktır. Bu nedenle; rüzgarlı havada dışarı çıkarken gözlerin etrafını saran gözlükler takmak uygun olacaktır. Belirli aralıklarla bilinçli olarak göz kırpmak önemlidir. Klima ve saç kurutma makinesi gibi cihazların gözlere direkt hava üflemesinden kaçınılmalıdır.

    Soğuk ve rüzgarlı hava cildinizi kurutmasın

    Kuruluk, kızarıklık, pullanma ve kaşıntı kış aylarında sık görülen cilt şikayetlerinin başında yer almaktadır. Çevresel koşullara bağlı gelişen bu şikayetleri, alınacak bazı basit önlemlerle engellemek mümkündür. Cilt doğru şekilde nemlendirilmeli, kış aylarında da güneş koruyucu kullanılmalı, bol sıvı alınmalı ve taze meyve-sebze tüketilmelidir.

  • Tansiyon düşüklüğü ( hipotansiyon )

    Düşük Tansiyon (Hipotansiyon)

    Düşük tansiyon olarak bilinen hipotansiyon, herhangi bir semptom vermeyebilirken, birçok kişide baş dönmesi, gözlerde kararma, bayılma gibi semptomlar da yapabilir. Bazı vakalrda hayatı tehdit edici olabilir.

    Kan basıncının oluşturduğu etkiler kişiden kişiye değişmekle birlikte, sistolik (büyük tansiyon) tansiyonun 90 mm hg, diyastolik (küçük tansiyonun) tansiyonun 60 mm hg altında olması olarak tanımlanır.

    Düşük tansiyonun sebepleri basit bir dehidratasyondan ( vücudun susuz kalması) ciddi dahili ve cerrahi hastalıklara kadar değişebilir. Düşük tansiyon tedavi edilebilir bir durum olmasına rağmen asıl önemli olan sebebinin bulunması ve tedavi edilmesidir.

    Tansiyon düşüklüğü, özellikle aniden geliştiğinde kişide ciddi belirti ve bulgular verebilir. Baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu, göz kararması, bulantı, soğuk bir deri, hızlı soluma, yorgunluk, depresyon, susama hatta bayılma bunlar arasındadır.

    Ne zaman doktor görmelidir?

    Çoğu zaman tansiyon düşüklüğü ciddi bir hastalığa bağlı olmaz. Tansiyonunuz düşük olmasına rağmen kendinizi iyi hissediyorsanız, ciddi bir baş dönmesi, bulantı, fenalık hissi, gözlerde kararma yoksa basit önlemlerle –mesela su kaybına, aşırı terlemeye bağlı oluşmuş olabilir sıvı almakla birlikte şikayetleriniz gerileyebilir– tansiyonunuz yükselir. Eğer sıvı alamkla yükselmiyor ve ciddi bir baş dönmesi, bulantı, fenalık hissi, gözlerde kararma şikayetiniz devam ediyorsa veya süreklilik gösteriyorsa bir doktora görünmenizde mutlak fayda vardır.

    Nedenleri nelerdir?

    Sistolik tansiyon : İlk olarak okunan ve büyük tansiyon olarak değerlendirilen değer, kalbin kanı atarken damarlarda oluşturduğu basıncın yansıması olarak değerlendirilir.

    Diyastolik tansiyon : İkinci okunan ve küçük tansiyon olarak değerlendirilen değer ise kalp atımları arassında, kalbin dinlenmesi sırasında damarlarda oluşan basıncın yansımasıdır.

    Son rehberler bu iki değer için idealin 120/80 mm hg olduğunu belirtmekteler.

    Ancak kan basıncı çok kısa süreler içinde, normal sınırlarda kalmak şartıyla ciddi değişiklikler gösterebilir. Bu durum vücut pozisyonunuzdan, soluma hızınızdan, stres düzeyinizden, fiziksel durumunuzdan, aldığınız ilaçlardan, yediğinizden içtiğinizden etkilenebilir.

    Bazı durumlar tansiyon düşüklüğüne yol açabilir.

    Gebelik: Kadın dolaşım sistemi gebeliğin İlk 24 haftasında genişler, bu da büyük tansiyonda yaklaşık 10 , küçük tansiyonda yaklaşık 10-15 mm hg düşüşlere neden olur. Gebelik sonrası normale döner.

    Kalp hastalıkları: Düşük kalp hızı, kalp krizi, kalp yetmezliğinde, dolaşım sisteminin kalbi çok yormaması için çeşitli mekanizmalarla damarlarda genişleme yaparak tansiyonu düşürebilir.

    Endokrin hastalıklar: Hipotiroidizm- guatr bezinin az çalışması, hipertiroidizm- guatr bezinin çok çalışması, adrenal ( böbrek üstü bezi) yetmezlik, hipoglisemi- kan şeker düşüklüğü, diabet- şeker hastalığı

    Dehidratasyon- susuz kalmak: İshal, bulantı kusma, uzun süre susuz kalmak, idrar söktürücü kullanmak,

    Kan kayıpları:

    Sepsis: (ciddi enfeksiyonlar)

    Anafilaksi ( ciddi allerjik reaksiyonlar): İlaç alerjileri, yemek alerjileri, böcek sokmaları

    Yetersiz beslenme : Vitamin B12 eksikliği, folat eksikliği, demir eksikliği

    Çeşitli ilaçlar: Diüretikler ( idrar söktürücüler), çeşitli tansiyon ilaçları, parkinson hastalığı ilaçları, antidepresanlar ( depresyon ilaçları)

    Düşük tansiyon tipleri:

    Ayağa kalkınca olan tansiyon düşmesi ( postural ya da ortostatik tansiyon): Adında anlaşılacağı gibi, kişinin otururken ya da yatarken aniden kalkma sonrası olan tansiyon düşmelerini anlatır. En sık sebepleri, susuz kalma, uzun süreli yatak istirahati, gebelik, diabet, kalp hastalıkları, yanıklar, aşırı sıcak, büyük variköz damarlar, nörolojik hastalıklardır. Aynı şekilde birçok tansiyon ilacı, depresyon ilaçları, parkinson ilaçları da postürel hipotansiyon yapabilmektedir.

    Yaygın olarak yaşlı popülasyonda , özellikle 65 yaş üstünde görülmektedir. Fakat aynı zamanda tamamen sağlıklı genç bireylerde de otururken ya da yatarken ani kalkmalarda bu tansiyon düşüklüğü görülebilir.

    Postprandiyel hipotansiyon: Daha çok yaşlı kişilerde görülen özellikle yemek sonrası olan ani tansiyon düşmelerini tarifler. Bu olay yemek sonrası vücdumuzdaki kanın sindirim sistemimize yönelmesi ile ilgilidir. Sağlıklı kişilerde gerek kalp hızınınartması, gerekse kan damarlarının kasılması ile bu tansiyon düşüklüğü engellenir. Ancak bazı kişilerde, özellikle yaşlı kişilerde bu mekanizma çalışmazsa, düşük tansiyon ile baş dönmesi , göz kararması, halsizlik olabilir.

    Nörolojik kaynaklı hipotansiyon: Bu olay daha çok genç bireylerde görülebilecek bir durumdur. Özellikle uzun süreli oturma sonrası ya da yatma sonrası ani ayağa kalkma ile ilişkilidir. Burada ani kalkışla , bacaklara toplanmış kan aniden kalbe geri döner, bu kalpte tansiyonun yükseldiğine dair yorumlanır ve beyine tansiyonu düşür diye sinyal gönderir. Kalbin bu yanlış algılaması ani tansiyon düşüklüğüne neden olur ve gözlerde kararma , baş dönmesi yapabilir.

    Risk faktörleri:

    Düşük tansiyon birçok kişiyi etkileyebilir. Neden olabilecek bazı risk faktörleri vardır.

    Yaş: Özellikle yaşlı popülasyonda (65 yaş sonrası) ayaktayken veya yemek sonrası tansiyon düşüklüğü olabilir. Ortastatik hipotansiyon hızlı ayağa kalkışlarda ve yemek sonrası görülebilir. Nörolojik kaynaklı hipotansiyon ise daha çok genç bireylerde hızlı yaşam ve harekete bağlı görülebilir.

    Ilaçlar: Tansiyon ilacı alan herkes tansiyon düşüklüğü için adaydırlar.

    Bazı hastalıklar: Parkinson hastalığı , diabet , bazı kalp hastalıkları

    Tedavi ve ilaçlar:

    Eğer sizi rahatsız edecek kadar semptom veren tansiyon düşüklüğünüz varsa , asıl önemli olan bu düşüklüğe sebep olabilecek durumu saptamaktır. ( susuz kalmak mı? kalp hastalığı mı? Seker hastalığı mı?, guatr hastalığı mı? ) eğer kulandığımız ilaçlara bağlı bir tansiyon düşüklüğü varsa doktorunuzla konuşarak doz azaltımına gidilebilir.

    Eğer tansiyon düşüklüğünü açıklayabilecek yeterli bulgumuz yoksa, yapılacak olan sağlık durumumuza, var olan hastalıklarımıza, yaşımıza bağlı olarak düşük tansiyonumuzu yükseltmeğe çalışmak ve var olan şiakayetlerimizi en aza indirmektir. Bunun için birçok yol vardır.

    Daha fazla tuz almak; Diyetteki tuz miktarını arttırmak tansiyonumuzda anlamlı bir artış sağlayabilir. Ancak kalp hastalığı olan, yüksek tansiyonu olan ve özellikle yaşlı olan hastaların doktorlarına danışarak bunu yapması daha uygundur.

    Daha fazla su içmek: Bu öneriden herkes fayda sağlayabilir. Su kan hacmini arttırarak dehidratasyondan ( vücudun susuz kalmasından ) vücüdu korur. Hem tansiyonu yükselterek hem de dehidratasyondan koruyarak tansiyonu yükseltir.

    Bacak basınç çorapları: Özellikle geniş variköz venleri ( varisleri ) olan kişiler fayda görür. Genişlemiş bacak damrlarında toplanmış kanın kalbe dönüşünü kaolaylaştırarak tansiyon düşüklüğünü azaltırlar.

    İlaçlar: Kronik ortostatik hipotansiyonu ve ciddi semptomları olan hastalar doktor kontrolünde

    çeşitli ilaçlar kullanabilirler.( örn. steroidler)

    Yalnız tedavide asıl önemli olan, altta yatan sebebi bulup ona yönelik yaşam tarzı değişikliğini ve tedavisini yapmaktır.

    Yaşam tarzı değişklikleri;

    Sonuç olarak düşük tansiyonunuzu yükseltmek için yapılabilecekleri şöyle sıralayabiliriz.

    Bol su için alkol alımını azaltın; Alkol vücüt su oranını azaltarak tansiyonu düşürür. Su ve diğer sıvılar ise kan hacmini arttırarak tansiyonu yükseltir.

    Sağlıklı beslenin: sebze , meyze balık ve tavuk eti içeren besinlere ağırlık verin, doktorunuzun önerisiyle gerektiği kadar diyetteki tuz oranını arttırın.

    Vücüt pozisyon değişikliklerini yavaşça yapın: Özellikle yatar ve oturur pozisyondan ayağa, ani olarak kalkmayın. Özellikle sabah yataktan kalkarken derin bir nefes alın ve kalkmadan önce bir kaç dakika yatakta oturun , sonra kalkın. Uyurken başınızı biraz yüksek tutun . Eğer tansiyon düşüklüğü semptomları hissederseniz ( baş dönmesi, göz kararması, halsizlik) düz bir zemine uzanarak ayaklarınızı, bacaklarınızı bir sandalye veya benzeri bir yüksek yere koyun. Bu hareket kanı bacaklarınızdan kalbe ve beyine yönlendirecektir.

    Sık sık yiyin, karbonhidrat içeriği az yiyecekler tütekin: Bu yeme tarzı özellikle ağır yemeklerden sonra oluşacak tansiyon düşmelerini engelleyecektir. Öğünlerinizin karbonhidrat ( patates, pirinç, pasta ve ekmek) içeriğinin az olmasına dikkat edin. Aynı zamanda bilinen bir yan etki olmadığı sürece çay ve kahve içmek düşük tansiyonunuzun yükselmesinde fayda sağlayacaktır. Yalnız unutmayın ki özellikle kahve kalp hastalarında ciddi yan etkiler (çarpıntı, tansiyon yükselmesi) yapabileceğinden doktorunuza danışmadan kahvenin fazla tüketimine gitmeyiniz.

    Dr. Cem Özcan

    Dahiliye Uzmanı

  • Diyabet  ( şeker hastalığı )

    Diyabet ( şeker hastalığı )

    1)TANIM VE SINIFLANDIRMA:

    Diyabet, insülinin yokluğu, az salgılanması veya hedef hücrelerin insüline karşı direncine bağlı olarak kan şekeri konsantrasyonunun kronik olarak yüksek seyrettiği bir hastalıktır.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'nün kriterlerine göre venöz kanda açlık kan şekeri 140 mg/dl'yi geçerse veya 75gr'lık şeker yüklemesinden 2 saat sonra 200 mg/dl ve üzerinde bulunursa diyabet teşhisi konulur.1997 yılında Amerikan Diyabet Birliği (ADA) bu kriterleri revize etmiş ve açlık kan şekeri sınırının 126 mg/dl'ye çekilmesini tavsiye etmiştir.

    Diyabetin iki ana şekli Tip1 veya insüline bağımlı diyabet ( IDDM) ve Tip2 veya insüline bağımlı olmayan diyabettir ( NIDDM). Tip1 diyabet genelde çocukluk ve ergenlik çağında görülüp tüm diyabet vakalarının yüzde 20'sini oluştururken, Tip 2 diyabet orta ve ileri yaşta ortaya çıkıp Avrupa ve Kuzey Amerika'daki diyabet vakalarının yüzde 80'ini oluşturmaktadır.

    2)BELİRTİLER:

    Diyabetin teşhisi sırasında en sık rastlanan klinik bulgulardan bazıları aşağıdadır:

    • Sık idrara çıkma ve ağız kuruluğu ( Tip1 diyabette daha sık)
    • Güçsüzlük veya yorgunluk ( Tip1 diyabette daha sık )
    • Çok yemeye rağmen kilo kaybı ( Genellikle tip1 diyabette )
    • Bulanık görme ( Tip2 diyabette daha sık )
    • Periferik nöropati ( Tip2 diyabette daha sık )
    • Yaygın kaşıntı veya mantar hastalıkları ( Tip2 diyabette daha sık )

    3)TEDAVİ:

    Diyabet tanısı konulan hastaya ilk olarak ideal kilosuna göre kalori içeren, yeterli protein bulunduran ( % 10 – 20 ) ve enerjinin % 40 ila 60'ının karbonhidratlardan sağlandığı bir diyet verilmelidir. Kepek, yulaf, bakliyat, elma gibi gıdalardan yararlanılarak günlük diyetin lif oranı artırılmalıdır. Ayrıca egzersiz ve sigarayı bırakmak gibi hayat tarzı değişiklikleri de diyabetin tedavisinde önemli rol oynar.

    Hiperglisemi diyet ve egzersizle kontrol edilemiyorsa Tip2 diyabetiklerde oral hipoglisemik ilaçlara başvurulur.Tip1 ( IDDM) hastaların tümünde ve Tip2 (NIDDM) diyabetiklerin bir kısmında insülin kullanılır.

    Kan şekeri kontrolünde hedef glikolize hemoglobin ( HgA1c) seviyesini normal aralıkta tutmaktır.

    Diyabet ve kalp krizi riski:

    Kalp-damar hastalıkları riski Tip1 diyabette de, Tip2 diyabette de artmıştır. Diyabet hastalığı kişinin yaşam beklentisi genelde % 25 azaltırken, Tip 1 diyabette kalp damar hastalıkları tüm ölümlerin %15'ini teşkil eder; bu oran Tip2 diyabette % 58'e kadar yükselir! Amerikan Kalp Vakfı diyabet hastalığını sigara kullanımı, yüksek tansiyon veya kolesterol yüksekliği kadar tehlikeli bir risk faktörü olarak sınıflandırmıştır. Büyük epidemiyolojik çalışmalarda şeker hastası olan kişilerde kalp-damar hastalığı, enfarktüs ve ani ölüm riskinin normal kişilerinkinden 2 ila 5 kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir..

  • Hangi yağlar faydalı ?

    Sağlıksız ve bilinçsiz beslenme damar sertliğine neden oluyor. Damar sertliği de damarlarda hassas plakları oluşturuyor ve bu hassas plaklar yırtılarak kalp krizi riskini arttırıyor.

    Damar sertliğine dolayısı ile kalp krizine karşı önlem almanın yolu doğru beslenmekten geçiyor. Prof Dr Yavuz Baykal, damar sertliğinin önlenmesinde yardımcı besinler ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi: 'Damarlarımız elastik bir yapıda olduğundan dolaşan kanın değişen hacmine karşılık kan basıncının değişiklik göstermesine müsaade etmez. Zamanla ortaya çıkan damar sertliği kalp krizi, beyin damar tıkanması, beyin kanaması ve ayak kangrenleri olgularının en önemli nedenidir. Damar sertliğinde damar duvarındaki esnek yapılar çok sert doku ile kaplanır ve esneklik yok olur. Damar duvarı sertleşmesini, duvardan damar içine doğru büyüyen yapıların oluşumlar (aterom plakları) izler. Bu plaklarının gelişimi sonucu damar boşluğunun çapı daralır ve geçen kan miktarı azalır. Damar sertliği damarlarda hassas plakların oluşmasına neden olur ve bu hassas plaklar yırtılarak kalp krizine yol açarlar.'

    HANGİ YAĞ SAĞLIKLI?
    Günlük besinlerimizdeki yağlar farklı yağ asitlerinin bileşimlerinde oluşur. Doymuş yağ asitlerinden olan Hindistan cevizi yağı en fazla damar sertliğine yol açan yağdır. Mısırözü yağı, ayçiçeği yağı ve soya yağı büyük miktarlarda linoleik asit içerir ve daha az damar sertliği yapıcı özellik gösterirler.

    SAĞLIKLI BESLENME ŞEKLİ
    – Bol sebze ve meyve yenmelidir. Sebze ve meyvelerin çoğunda yeterli miktarda besin maddesi vardır, aynı zamanda kalorileri düşüktür ve çok miktarda lif içerirler. Dolayısıyla, sebze ve meyveler fazla enerji vermeden yeterli besin sağlarlar. Yapılan çalışmalar sebze-meyve ağırlıklı diyetin tansiyonu düşürdüğünü ve KDH riskini, özellikle de inme riskini, azalttığını gösterir.

    – İşlenmemiş taneli, bol lif içeren yiyecekler yenmelidir. Bunlar hem diyetin kalitesini artırırlar, hem de kalp damar hastalığı riskini düşürürler. Lifli diyetler mide boşalmasını geciktirerek doygunluk sağlarlar ve kalori miktarını düşürürler. Ayrıca vücutta sentezlenen kolesterol miktarını düşürürler.

    – Haftada en az iki kez balık yenmelidir. Balık eti, özellikle de yağlı balık eti, omega-3 çoklu doymamış (poliansature) yağ asitlerince zengindir. Haftada iki kez balık yenmesi erişkinlerde ani ölüm ve koroner kalp hastalığı nedeniyle ölüm riskini azaltmaktadır.

    – Az doymuş yağlar tercih edilmelidir. Günlük enerjinin en fazla %7'si doymuş yağlardan sağlanmalıdır. Kolesterol ise günde 300 miligramı geçmemelidir. Bu hedeflere ulaşmak için yağsız et ve sebze, yağsız süt ürünleri yemek ve diyette margarinleri en aza indirmek gerekir.

    – Şekerli yiyecek ve içeceklerden kaçınmalıdır. Diyetle alınan toplam enerjinin büyük bir kısmı şekerli içeceklerden gelir. Şekerli yiyecek ve içecekler fazla kalorileri nedeniyle şişmanlığa yol açarlar. Şekerli içecekler doygunluk vermediklerinden, kişi daha fazla enerji alır.

    – Alınan tuza dikkat edilmelidir. Fazla tuz alınışı yüksek tansiyona yol açar. Tuz kısıtlaması, tansiyonu normal kişilerde yüksek tansiyon gelişimini önlerken, yüksek tansiyonlularda ise tedaviyi kolaylaştırır.
    Tuz kısıtlaması yaşa bağlı tansiyon yükselmesini azaltırken diğer taraftan damar sertliği ve kalp yetmezliği riskini düşürür.

  • Yaşam tarzını değiştiren , kolesterol riskini azaltır

    Yüksek kolesterolün vücuda verdiği zararlar nelerdir?

    Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol yıllar içinde damar duvarında birikir. Bu birikim sonucu o damarda daralma, tıkanma meydana gelir. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar. Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir, uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur. Kalbi besleyen damarlarda (koroner arter) kolesterol birikimi bu damarlarda tıkanma ve daralmanın sonucu göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olur. Bunların sonucu hasta koroner by-pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabilir. Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açar. Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Peki ana atardamarda kolesterol birikimi olursa?

    Ana atardamarda kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilir. Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene yol açabilirler. Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir.

    Kötü kolesterolün yükselmesi önlenebilir mi?
    Evet, yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç kullanımıyla kötü kolesterolün yükselmesi önlenebilir.

    Yaşam tarzı değişikleri derken neler yapılmalı?
    Egzersiz ve uygun diyet yapmak gerekiyor. Özellikle trigliserit spor yapmakla ve diyetle büyük oranda düşürülebilir. Ancak kötü kolesterol veya total kolesterolü diyet ve sporlar ile yüzde 10-15 oranında düşürebiliyoruz.

    Yüksek kolesterolün kalp-damar hastalıkları üzerine etkisi nedir?
    Kolesterolü yüksek hastalarda, kalp-damar risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve mümkünse değiştirilmesi, tedavinin temel noktalarından biridir. Kolesterolü yüksek hastalarda, kolesterol yüksekliği dışındaki kalp-damar risk faktörlerine de sık rastlanır. Bu kalp-damar risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kalp damarlarındaki kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır.

    Sigara ile kolesterol arasında ilişki var mı?
    Evet, sigara içen kişilerde özellikle iyi kolesterol düşüyor, kötü kolesterol yükselmeye başlıyor. Ama sigara ile kolesterol arasında direkt bir bağlantı söz konusu değil. Sigara kendi başına damar hastalıkları için bir risk faktörüdür. Kolesterolün de damar sertliği için risk faktörü olduğu düşünülürse, iki risk faktörü bir araya geldiğinde risk çok daha fazla oluyor.

    Hareketsiz bir yaşam tarzı kolesterolü etkiler mi?
    Evet etkiliyor.

    Kolesterolü düşürmek için spor yapmak şart mı?
    Şart diyebiliriz. Unutmamak lazım ki spor sadece kolesterolü düşürmek için etkili değil, aynı zamanda bütün vücudun dinç olması için önemli.

    Hangi sporlar yapılmalı?
    Günlük 30-45 dakikalık yürüyüşler yanında aerobik egzersizlere kadar sporun her türü yapılabilir.

    Şişmanlık kolesterolü etkiler mi?
    Evet, obezite kolesterolün ve trigliseridlerin yükselmesinde etkili.

    Stresle kolesterol arasında bir bağlantı var mı?
    Stresle kolesterol arasında tabii ki bağlantı var. Stres sırasında adrenalin ve noradrenalin gibi stres hormonlarında artış görülüyor. Bu maddelerin kanda yükselmesi kolesterolün yükselmesine neden olduğu gibi, şişman veya diyabet hastalığı olan kişilerde kan şekerinin artmasına sebep olmaktadır. Dolayısıyla stres endirekte de olsa damar sertliğine ve kolesterolün yükselmesine neden olabilir. Ama “Büyük bir üzüntü yaşadım, kolesterolüm yükseldi” doğru bir cümle değil.

  • Down sendromu ve tıbbi sorunları

    En çok karşılaştığımız bir genetik hastalık olan Down Sendromunu çokça sorulan bazı sorular ile tıbbi sorunları açısından değerlendirelim:

    Down Sendromu nedir, nasıl oluşur?

    Down sendromu en sık rastlanılan genetik bozukluktur. Yaklaşık olarak 600 canlı doğumda 1 karşılaşılmaktadır. Down sendromu, bir kromozom bozukluğu hastalığıdır. İnsan hücresi 23 çift yani 46 kromozomdan oluşur, Down sendromunda ise 21’inci kromozom çiftinde bir fazla kromozom vardır. Yani Down sendromunda 47 kromozom vardır.

    Gebelik sırasında Down Sendromu tesbit edilebilir mi, Down sendromu için risk faktörleri nelerdir?

    Down sendromu için en önemli risk faktörünün halen ileri anne yaşı (35 yaş üstü) olduğu bilinmektedir. Gebelik döneminde kimi basit bir kan alımı ile kimi de daha ciddi yöntemlerle Down Sendromunu tesbit edebilme yöntemleri vardır. 12 hafta civarında yapılan 2’li-3’lü testler Down sendromu ile birlikte bazı hastalıkların ortaya çıkma olasılıklarını verir, kesin tanı vermezler. Anneden alınan az miktarda kandan yapılan fetal DNA çalışması Down sendromu ile birlikte diğer trizomik hastalıkların tanısında yeni geliştirilmiş olan ve %99’a varan güvenilirliği olan bir testtir, 14 hf civarında yapılır. Down Sendromu tanısı %100’e varan netlikte ancak amniosentez ile alınan sıvıda kromozom analizi yapılmasıyla konulabilir.

    Diğer üzerinde durulması gereken bir konu da gebelik döneminde yapılan ultrason ile tanının konulup konulamayacağıdır. Henüz Down Sendromunun klinik görüntüsünü net olarak elde eden bir ulktrason cihazı geliştirilmiş değildir. Ancak kendisini bu konuda geliştiren bazı hekimler bir takım bulgular ile Down Sendromu olasılığının olduğunu söyleyebilirler, bunun için en iyi bilinen örnek şu aşamada ense kalınlığı ölçümleridir.

    Down Sendromunun özellikleri nelerdir?

    Down sendromu olan bebekler tipik özellikleri ile tanı açısından herhangi bir tetkike gerek olmadan tanınırlar. Ancak bazen tanı açısından kromozom analizi tetkikini yapmak gerekebilir. Gözler çekik, dil dışardadır, göz kenarlarında epikantus denilen deri fazlalığı vardır, saçlar seyrek ve incedir. Bebekler ilk ay içerisinde gevşek haldedirler. Avuç içlerinde tek çizgi olur, parmaklar kısadır.

    Down Sendromu tanısı alan bebeklere ilk ay içinde neler yapılmalıdır?

    Bu bebeklerin yaklaşık yarısında hafif veya ağır doğuştan kalp hastalıkları vardır. Bu nedenle herhangi bir şikayet olmasa bile mutlaka kalp açısından değerlendirilmeli, ekokardiyografisi yapılmalıdır. Aşırı kusmalar, büyük abdestle ilgili düzensizlik ve bozukluklar, aşırı kabızlık mide barsak hastalıkları açısından uyarıcı olmalıdır. Yine bu bebeklerde tiroid bezinin az çalışması sık görülen bir durumdur bu nedenle tiroid hormonları bakılmalıdır. Göz hastalığı olarak katarakt olabilir, bu yüzden göz kontrolü yapılmalıdır.

    Kalp hastalığı olan Down Sendromlu bebekler hangi problemlerle karşılaşırlar?

    Bu bebeklerde çoğunlukla kalp yetmezliğine neden olan kalp hastalıkları, daha az morarmaya neden olan kalp hastalıkları görülür. Bu yüzden solunum sıkıntısı, beslenirken çabuk yorulma, kilo alamama gibi belirtiler ile morarma, ağlarken morluğunda artış varsa kalp hastalığı belirtileri olarak dikkat edilmelidir.

    Bu hastalıkların çoğu gelişmiş tıbbi olanaklar sayesinde tedavi edilebilmektedir.

    Down Sendromu olan bebeklerin 1 yaşına dek izlemlerinde nelere dikkat edilmelidir?

    Bu bebeklerin düzgün takipleri yapılmalıdır. Kulak ve göz hastalıkları bu dönemde sık ortaya çıkarlar. Beslenme problemleri olabilir, solunum yolu enfeksiyonları bu dönemde fazlaca karşılaştığımız sorunlardır.

    1-12 yaş arasında nelere dikkat edilmelidir?

    1 yaş sonrasında uyku bozuklukları, konuşma problemleri, göz problemleri ve obezite sık karşılaşılan problemlerdir. Bu açılardan aralıklı kontrol gereklidir.

    12 yaş sonrası ve ergenlik döneminde ne yapalım?

    Bu yaşlarda kalp kapak problemleri gelişebilir, bu yüzden yeniden ekokardiyografik değerlendirme gereklidir. Cinsel problemler açısından jinekolojik muayene ve psikolojik danışım gerekli olacaktır. Yine bu dönemde obezite, davranış bozuklukları, katarakt veya keratokonus gibi göz hastalıkları önemlidir.

  • Çocuklarda bayılma

    Beyin kan akımının aniden azalması sonucu gelişen geçici bilinç kaybına bayılma (senkop) denir. Sağlıklı çocuk ve ergenlerde de görülebilir. Aile için korkutucu bir durum olmasına rağmen çoğu zaman önemli bir hastalığa işaret etmez. Çocuklarda görülen bayılmaların büyük kısmını basit bayılma (vazovagal senkop) dediğimiz otonom sinir sistemi aktivasyonu sonucu gelişen bayılmalar oluşturur. Bu tip bayılmalar daha çok ani ağrı, uzun süre ayakta durma, kan görme ve sıcakta kalma gibi durumlarda görülür ve kısa sürelidir.

    Bazı bayılmalar ise çok önemli bir kalp hastalığının bulgusu olabilir. Bazı kalp kası hastalıklarında, doğuştan kalp hastalıklarında ve kalp ritmi bozukluklarında (düşük kalp hızı veya yüksek kalp hızı) çocuklarda bayılma görülebilir. Egzersizle ortaya çıkan baş dönmesi ve bayılmalar, göğüs ağrısı ve çarpıntı ile birlikte görülen bayılmalar, çabuk yorulma öyküsü, ailede bayılma-ani ölüm öyküsü olması durumlarında kalp ve damar sistemi dikkatlice araştırılmalıdır.

    Bayılma öncesinde hastalarda baş dönmesi, halsizlik, görmede bulanıklık, bulantı hissi ve sıcak basması görülebilir. Baygınlık sonucu düşme sırasında hastanın vücudunda yaralanmalar ortaya çıkabilir. Kalp dışı nedenlerle gelişen basit bayılmalarda hastayı bacakları yukarıda olacak şekilde yatırmak çoğu zaman yeterlidir. Genellikle ilk müdahaleden sonra birkaç dakika içinde hasta kendine gelir. Basit bayılma dışındaki bayılmalarda tedavi yöntemleri altta yatan hastalığa göre değişir.