Etiket: Kadının

  • VAJİNİSMUSA SORDUM NEDEN DİYE?

    VAJİNİSMUSA SORDUM NEDEN DİYE?

    ‘Ruhsal bir hayal gücü mevcuttur. Bunun emirlerine vücut her zaman uymak zorundadır. Bu güç hastayı iyileştirebildiği gibi sağlıklı birini de hasta edebilir.’ İbn-i Sina

    Vajinismus, kadınların cinsel ilişkiye girememe durumudur. Kadında cinsel birleşmenin olduğu bölgeye vajen denir. Vajenin etrafındaki kasların istemsiz ve kontrolsüz kasılması, tüm vücutta bir kasılmanın yaşanması; korku, endişe, panik gibi duyguların hissedilmesi ile kadının eşini itmesi ve cinsel birleşmenin yaşanamaması ile sonuçlanan kadının kontrolü dışında, bilinçdışının etkisiyle yaşanan uyum bozukluğuna vajinismus denir.

    Vajinismuslu her kadının vajinismus olma sebebi başka başka olabilir. Küçüklükten beri kız çocuklarına öğretilen bazı bilgiler zamanla bilinçdışında işlenerek Vajinismusun tabularını oluşturur. ‘Cinsellik kötüdür, kızlık zarı değerli ve korunması gereken bir şeydir, cinsellik canyakar, kötü hissettirir.’ Bu bilgilerle yetişen kadınlar zaten canlarının yanacağından emin oldukları için, cinsel birleşmeye izin vermezler.

    Ne yazık ki her yaş grubundan kadının cinsel bilgi eksikliği yaşadığı çok sık rastlanan bir durumdur. Belirsizlik korku yaratır mantığıyla, kadın kendi anatomisiyle ve cinselliğiyle ilgili bilgi sahibi olmadığında korkusu artacaktır. Cinsel birleşme öncesinde vajinal ıslanmanın olması ve klitorisin sertleşmesi sağlanırsa kadının canı yanmaz, birleşme kadına zevk verir. Bu bilgiye sahip olmayan kadın acı bekleyecektir, beklenen her şeyin başa gelmesi muhtemeldir ve kadının canı yanar.

    ‘Cinsellik erkekler içindir, kadının görevidir’ bakış açısı, cinselliği eza olarak görür. Zevk aldığında namussuz bir kadın olacağından, kadın sistemini kapatır ve keyifli hissetmek yerine ya hiç bir şey hissetmez ya da acı hisseder. Çünkü beyne zevk alamazsın komutu çocukluktan beri işlenmiştir.

    Çocuklukta yaşanan travmatik yaşantılar vajinismusa sebep olabilir. Kadının yaşam öyküsünde taciz ya da tecavüz var ise her yeni cinsel deneyim kadını travmaya götürecektir ve kadın hissettiği her duyguyu tekrar tekrar yaşayacaktır. Kadının hayatındaki erkek sevdiği kişi de olsa, kadın için travma tekrarı yaşatan erkektir. Zorlamalar beden-zihin bütünlüğünü bozar ve vajinismusa sebep olur.

    Ailede vajinismusu olan kadınlar varsa, kız çocukları bu hikayelerle büyür. Çocukluk ve ergenlik döneminde abartılı ilk gece hikayeleri , ağrı acı hikayeleri kadının bilinçdışında işlenir ve vajinismus kaçınılmaz olur.

    Erkek egemen bir toplumda kadın sürekli eziliyorsa, kadın kimliği yok sayılıp kadın ikinci sınıf insan muamelesi görüyorsa; kendi ezilmiş kimliğini kadınlığını yok sayar ve kadın gibi annesi gibi olmak istemez. Bilinçdışında oluşan bu düşünce kadının anlayamayacağı şekilde onun vajinismus olmasına sebep olur.

    Kız çocuklarının anneleriyle yaşadığı, çocukluğunun ilk yıllarında başlayan, ergenlik dönemiyle devam eden çatışmalı ilişki, kadının cinselliği nasıl algılayacağını belirler. Anne kız çocuğunu yok sayıyorsa, kız çocuk da annesine karşı öfke besler ve annesini kabullenemez. Annesini kabullenemeyen ergen kız zamanla cinsel kimliğini de kabullenemez olur. Kadın artık annesine karşı hissettiği öfkeyi ve kızgınlığı cinsel kimliğine karşı hissetmeye başlar. Cinsel ilişki yaşadığında kadın olacaktır ve bunu istemez çünkü öfke hisseder. Cinsel birleşmeye, dokunulmaya karşı tümden tepki geliştirir ve vajinismus oluşur.

    Babanın anneyi aile içinde sürekli küçük düşürmesi, değer vermemesi ve kıymetsiz davranması sonucunda kız çocuğu babasının karşısında kendini değerli hissetmek için kadın kimliğini yok sayar ve kadın gibi hissetmek istemez. Babası annesini sevmiyordur çünkü o kadındır, babası onu sevsin diye kadınsı durumları zihninde durdurur. Çocukluk ve ergenlik döneminde bir çok sorun yaşanır ancak bunun cinsellikteki görüntüsü kadının kadınlığını reddedişiyle sonuçlanır. Kadın eşinin karşısında değerli olmak için kadın olmamalıdır tabusuyla vajinismus yaşar.

    Cinsellik kadın ve erkek içindir. Çiftlerin karşılıklı zevk aldığı, mutlu olduğu bir cinsel yaşam en sağlıklı olanıdır. Bizim kültürümüzde dolaşan mitler kadın ve erkeği cinsellikten uzaklaştırır, korku oluşturur ve eziyet haline dönüştürür. Bütün bunları aşıp mutlu ve sağlıklı cinsellikler yaşamanız dileğiyle…

  • Tarihte Kadın Algısı: Elmayı Yedirten Havva, Ayvayı Nasıl Yedi?

    Tarihte Kadın Algısı: Elmayı Yedirten Havva, Ayvayı Nasıl Yedi?

    Havva’dan bugüne, kadının derin tarihi seyri içinde kadın sorunu hep var olmuş fakat tarih gibi o da tekerrürden ibaret kalmış ve kadının toplumda algılanışı Havva’nın ısrarıyla başlayan ve Adem’in elma yemesiyle süregelen süreçte yaklaşık olarak aynı kalmıştır: Kadın her zaman erkeğe hata yaptırmıştır ve Adem’e elmayı yedirten bir kadına, ayvayı yedirten bir erkek hep olmuştur. Adem’ in cennetten kovulmasını dahi Havva’ya dayandıran toplum, kadının sürekli suç işlediğine, erkeği günaha teşvik ettiğine vurgu yaparak ona çarpıtılmış bir kimlik atfetmiştir. Kadının çarpıtılmış kimliğinin özü, anaerkil ilk toplumların, mutlak tek tanrılı dinlerdeki peygamberlerin iktidarıyla, yok olmasına dayanır. Tek tanrılı dine geçişle eski kaynaklar yakılarak ve tanrıçalarla ilgili kaynaklar yok edilerek tarih yeniden yazılıp biçimlendirilmiştir. Tanrı erkek ile özdeşleştirilmiş, kadınlar ise günahlarından dolayı çeşitli şekillerle cezalandırılmış ve erkeğin egemenliği altında altında insana hizmet için yaratılan ve insanoğlunun devamını sağlayan araçlar olarak yeniden tanılandırılmışlardır. …Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı bir kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. (Yaratılış 2/21-22) Adem “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir.” dedi. Ona “Kadın” denilecek… Yahudiliğin katı kurallarıyla birlikte kadın toplumsal faaliyetlerden uzaklaştırılmış ve benliği Adem uyurken parçalanmıştır. Kadın haklarının karşısında olanlar, Tevrat’taki bilgiyi, kadını o günün “kaburga kemiği parçası”; bugününse “ mutfak robotu “olarak nitelemek üzere değerlendirmişlerdir. Yahudilikte kadının değeri yoktur. Yahudiler güne şu sözlerle başlarlar ; “Ezeli ilahımız, kainatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun.” Tevrat’a göre Adem ve Havva’nın cennetten çıkarılmasının sorumlusu Adem’i kışkırtarak yanıltan ve böylelikle bir imtihan sembolü olan yasak ağaçtan yemesine neden olan Havva’dır. Bu yaptığından dolayı Havva kendisinden sonra gelecek tüm kadınlara aynen intikal edecek olan bir cezaya çarptırılır. Bu ceza, hamilelik ve doğum sırasında kadının çekeceği sancılardır. Tevrat’ta kadının cinselliği katı dini kurallar eşliğinde günahlaştırılmış, eğer bir genç kız kızlık zarını yitirecek olursa, babasının evinin önünde şehrin adamları tarafından taşlanarak öldürülecek olması mübahlaştırılmıştır. Tevrat’taki inanç sistemine göre babasının evinde zina işlemiş sayılacak genç kadın, ölmelidir çünkü sadece babasına değil İsrail’e de alçaklık etmiştir. Tevrat’ta, Rab Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” der. “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Kadının kocasının yönetiminde olduğunu anlatan içerik , kadının kendisiyle ilgili bağımsız olarak verdiği kararları kocasının hükümsüz kılabileceğini gösterirken, bu aynı zamanda mutfak robotunun erkeğine verilen garanti belgesi de sayılabilir. Tevrat’ta ensest ilişki meşruydu. Dul kalan kadın, kayınbiraderi ile evlendiriliyordu. Birlikte oturan kardeşlerden biri, oğlu olmadan ölürse, ölenin dulu aile dışından biriyle evlenmemeliydi. Ölenin kardeşi dul kalan kadına gidecek ve onu kendine karı olarak alacaktı. “Kadının doğuracağı ilk oğul, ölen kardeşinin adını sürdürsün. Öyle ki, ölenin adı İsrail’den silinmesin.” Yahudilikte, uğradığı fiziksel, bedensel ve psikolojik şiddet ve kimi zaman şiddet nedenli ölümle aslında şehit edilen kadının ızdırabı köleci dönemin sonlarına doğru doğan Hıristiyanlık dini ile birlikte devam etti. Adem’le Havva’nın, tanrının buyruğuna inanmayıp elmayı yiyişiyle Tanrı tarafından lanetlenip günahkar oluşunu Hıristiyan teolog St. Augustinus günahın tarihçesiyle anlatır. Dinsel kaynaklarda çokça geçen elmayı St. Augustinus tensel zevk, tutkuyla yaşanan cinsle birleşme olarak yorumlar. St. Augustinus’a göre eğer Adem’le Havva elma ağacından kaçabilselerdi şehvet duygusu olmadan da birlikte olabilecekler ve böylece cinsel organlar da vücudun diğer organları gibi iradeye boyun eğebileceklerdi. İşledikleri bu ilk günah nedeniyle cennetten kovulup yeryüzün atılan Adem’le Havva’nın günahı kalıtımsaldır ve onlar yüzünden insan Tanrı tarafından lanetlenmiştir. Hıristiyan düşüncesine göre, bu nedenle insan, doğuştan günahkar bir varlıktır ve Hıristiyanlıkta da Yahudilikte olduğu gibi ilk günah kadına yüklenmiş ve kadın kötülüğün, şeytana uymanın ve ayartıcılığın temsilcisi haline getirilmiştir. İskenderiyeli Clement’e göre, kadın kadın olmaktan ötürü utanmalıydı. Bu aşağılama o kadar ileri boyutlara varmıştır ki 6. yüzyılda Mason meclisinde, kadının ruhu var mı yok mu konusu üzerine yapılan bir tartışmada yalnızca bir kişi kadının ruhu olduğuna yönelik oy kullanmıştır. Hıristiyanlıkta erkek kadın için doğmamıştı; fakat kadın erkek için doğmuştu. İşte bu yüzden Mesih adına kadın, kendini köleliğin sembolü saymalıydı. “Şunu bilmenizi istiyorum. Her erkeğin başı Mesih’ tir. Kadının başı erkektir. Mesih’in başı Tanrı’dır. Başı örtülü olarak dua ya da peygamberlik eden her erkek, başının saygınlığını hiçe indirir. Öte yandan, başı örtülmemiş dua ya da peygamberlik eden her kadın başının saygınlığını hiçe indirir. Böyle davrananla başını tıraş eden arasında hiçbir ayrım yoktur. Kadın başını örtmeyecekse, saçlarını da kessin! Madem kadının saçlarını kesmesi ya da tıraş etmesi saygınlığını hiçe indirgiyor, başını örtmesi zorunludur. Ama erkek başını örtmemeli. Çünkü o Tanrı’nın benzeri ve yüceliğiydi. Oysa kadın erkeğin yüceliğidir. Çünkü erkek kadında oluşmadı, ama kadın erkekten oluştu. Üstelik erkek kadın için yaratılmadı, ama kadın erkek için yaratıldı. İşte bu nedenle, kadının başı üzerinde bir yetki bulunduğu belgeleyen bir simgeye gerekçe vardır. Melekler yüzündedir bu. Kaldı ki Rab bağlılığında kadın erkekten, erkek de kadından ayrı sırada düşünülemez. Çünkü kadın erkekten oluştuğu gibi erkek de kadından doğar. Ama herşey Tanrı’dan oluşur.”( Korintoslulara Mektup 11; 3-12) Hıristiyanlık Tanrı karşısında kadın ve erkeğin eşit olduğunu savunarak erkeğe tek eşliliği ve sadakati dayatmasına rağmen kadın bedenini bir doğum aracına indirgeyerek ve kadının cinselliğini çok yönlü denetimi altına alarak, kadın rahmini beslenme çantasına çevirmiştir. Kilise babaları, kadınların cinsel ilişki esnasında zevk orgazm olmalarının dinen caiz olmadığını açıklamışlar ve “Bacaklarınızı açın o anda sadece büyük Britanya’yı düşünün.” felsefeleriyle kadının ruhsal sünnetini gerçekleştirerek onları edilgenleştirmişlerdir. Hristiyanlık’ ta Meryem de Rab tarafından üflenerek doğduğu için edilgendir ve kadınsal gücün temsili değildir. Meryem’den çalınan anaerkil güç, üfleme eylemiyle erkekte ataerkil güç olarak Tanrılaştırılmıştır. İlk Hıristiyan liderlerinden olan Tertullian, Hristiyanlığın kadınlarla ilgili görüşünüşu şekilde belirtir: “Kadın, insanın kalbine şeytanın girmesini temin etmek için açılan bir kapı demektir. O, erkeği, Allah tarafından kendine yaklaşılması men edilen ağaca sürükleyen varlıktır. Ve ilahi kanunu bozmuş, Allah´ın yeryüzündeki sureti olan erkeği aldatmıştır.” Hıristiyan dünyasının “aziz” unvanlı Krisostem’in kadınla ilgili fikirleri şöyledir: ” kaçınılması imkansız bir kötülük kaynağı… Vesvese yatağı… Hoşa giden bir bela.. Bir iç tehlike… Gönüller avlayan güzel eşkıya… Süslü püslü bir musibet…” Mundar ve zararlı bir varlık olarak görüldüğü için kadın V111. Hanri´nin devrinde parlamentodan çıkan karara kadar İncil’e bile el süremiyordu. Zebur ilâhî kitapların en küçüğü olup, lirik söyleyiş ve ilâhîlerden, Allah’a övgü ve hikmetli sözlerden ve birtakım nasihatlardan meydana gelmiş ve yeni dinî hükümler getirmemiştir. Dolayısıyla Zebur’da kadının algılanışına dair birkaç Zebur Nüshası dışında bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Bugün elde mevcut olan Zebur nüshalarından Mez.68: 5 “Kutsal konutundaki Tanrı, Öksüzlerin babası, dul kadınların savunucusudur” dul Kadınların Tanrı tarafından korunmaya alındığını belirtirken, “ Rab buyruk verdi, Büyük bir kadın topluluğu duyurdu müjdeyi” Mez.68: 11 nüshası ise kadınların sosyal hayatın içinde var edildiklerine dair ipucu verir. Son olarak, Davut’un evli bir kadın olan Batşeba’ yı sevmesi ve kadının kocası olan Uriah’ ı öldürterek Batşeba’ ya sahip olması ve Allah’ın bunun üzerine kendisini lanetleyerek; Batşeba’dan doğan yedi günlük oğlunun canını alması dışında Zebur’da kadının algılanışına dair detaylara rastlanmamaktadır. Kur’an, kadının, erkekle aynı şekilde yaratıldığını, tek bir bütünün ikiye bölünmesi ile Yüce Allah tarafından birbirini tamamlamak üzere var edildiğini fakat yaratılışında erkekten farklı özellikler taşıması sebebiyle görevlendirilişinin erkekten ayrı nitelikler taşıdığından söz eder ve erkekle kadının sadece farklı görevlendiriliş sistemleriyle değil, birbirleriyle dost ve arkadaşlıklarıyla da birbirlerini tamamladıklarından ve yaşamları boyunca toplumda aynı haklara, sorumluluklara sahip olacaklarından söz eder. Bakara 2 /187: «Onlar (kadınlarınız) sizin için birer elbise, siz de onlar (erkekleriniz)için birer elbisesiniz. » Erkekler kadınları gözetip kollayıcıdırlar. şundan ki Allah, insanların bazılarını bazılarından üstün kılmıştır… (Nisa 4 / 34) Nisa suresinde, kadınların değer ve haklarının, Allah katında kul olmaya dair sorumluluklarının, yaratılıştan kaynaklanan farklılıkları dışında birbirine eşdeğer olduğundan söz eder. Burada “üstün kılmak” tan kasıt, erkeğin kadın üzerinde her zaman egemen olduğu değil, erkeğin kadına göre yaratılıştan kaynaklanan farklılıkları olduğu ve bu farklılıkların erkeğin koruyucu, kollayıcı ve gözetici yönlerini kuvvetli kıldığı, aynı şekilde kadının kendi varlık yapısına has özelliklerinin de aynı şekilde onu erkekten farklı ve özel kıldığıyla ilgilidir. Kur’an; çokevliliğin insanın doğasına ters düştüğünü, onun insanları birbirine düşüren bir yapısını olduğunu; ancak savaş ve hastalık gibi zaruri durumlarda toplumun ihtiyacına yönelik bir görev olarak Müslümanların dörde kadar olmak üzere birden fazla evlilik yapabileceğini belirtir. Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed 25 yıl evli kaldığı Hz. Hatice’nin ölümünden sonra, o dönemde insanlar arasındaki en etkili dostluk bağı sayılan akrabalığı kuvvetlendirerek özellikle düşman kabileleri İslamlaştırarak İslam dininin yayılış hızına ivme kazandırmak ve Arabistan’da kabileler arası savaşların mağduru dul kadınları koruma altına almak için birden fazla evlilik yaparak çokevlilik yasağının dışında kalmıştır. Hz. Muhammed dayağa karşı durmuş, “Sizden hiç biriniz, kölesi imiş gibi karısını dövmesin. Akşam bir yatağa yatacağınız eşinizi nasıl dövebilirsiniz.” gibi sözler söylemiş, hanımlarına hayatı boyunca bir fiske bile vurmamıştır. O dönemde köle ve cariyelik sistemi devam etmekte ve bu durum cariyelerin birleşme ve bir erkekle bütün olma haklarını, efendilerinden hamile kalıp çocuk sahibi olmadıkları sürece, kısıtlamaktaydı. Kadının satılma hakkından muaf olması için ilk koşul “çocuk anası” olmasıydı ve bu sistem cariyelerin yararına olan yerleşik bir adet gibi sunulmaya çalışılsa da, kadının ancak efendisi öldükten sonra hürriyetine kavuşacak olma durumu ve sadece bir “efendi” si olması bile“sofrada yeri öküzlerimizden sonra gelen kadınlarımız” ifadesini doğruluyordu. Buradan bakıldığında, Kuran ataerkilliğin tartışmasız yazılı kanunu olarak yorumlanabilir. Kur’an toplumun çekirdeğini temsil eden aileye değer verir ve ailenin tüm sakinlerinin hak ve sorumluluk sahibi olduğundan yola çıkan görüşe kanıt olarak ailenin idaresinin bağımsız olarak ne erkeğe ve ne de kadına verildiğine ait kesin bir ifade içermez. Karşılıklı dayanışma ve görüş alışverişi yapılması önerilen bir danışma kurulunun, kriz yönetimi için gerekliliğinden söz eden Kur’an, bunu toplumun sorunlarını çözerek gelişmesinin ön koşulu olarak ortaya koysa da pek çok tarihçiye göre kadının özgürlüğü İslam dininin benimsenmesi ile birlikte yavaş yavaş kaybolmuştur. Onlara göre İslam dininin yanlış uygulanması sebebiyle Müslümanlıkla birlikte kadın saygın konumunu kaybetmiştir

  • Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Kadının erkekten çok kazanması Türk toplumunda Türk erkeğini rencide eden, kıran, kendisini ezilmiş hissetmesini sağlayan bir durum mu?

    Kadını kadın, erkeği erkek yapan özelliklerin bir kısmı genlerle bir kısmı da sosyal öğrenme ile kazanılır. Cinsiyet rollerini oluşturan özelliklerin büyük bir çoğunluğunun genetik etmenli olması söz konusu olmasına rağmen, kadın ve erkeğin toplumsal rolleri yaşadığı ortam ve kültürel öğrenme ile ilgilidir. İnsanlığın ilk çağlarında erkek ava çıkıp av etiyle ailesini beslemek zorundayken, kadın anne rolünde ve çocuklarını koruyup kollamak zorundaydı. Kadının, babanın evde olmadığı durumda çocuklarını koruyabilmesi için korku duygusunun gelişmiş olması gerekirken; erkeğin saldırgan bir yapıya sahip olması avcı karakterinin gereği olarak görülüyordu.

    Dolayısıyla bugün nörobiyolojik araştırmalarla desteklendiği üzere, kadın ve erkeğin biyolojik olarak eşit olduğunu söylemek yanlıştır. Fakat biri diğerinden de üstün değildir. İki cins birbirinden farklıdır.

    Zamanla kültürler oluştukça genlerle belirlenen cinsiyet rollerinin yanında sosyal roller ortaya çıkmış ve kadın erkek arasındaki tüm bu biyolojik farklılıklara rağmen, “duygusal anlamda” bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcısı olarak kabul edilmeye devam edilirlerken, sosyal ve kültürel anlamda her alanda, her kulvarda karşı karşıya gelmeye başlamışlardır. Böylelikle kadının toplumdaki başarısının “erkekleşerek” gerçekleşeceği inancı yaygınlaşmaya başlamış ve kadının toplumsal konumunda cinsiyet rolünün biyolojik boyutunun göz ardı edilmesi söz konusu olmuştur.

    Dolayısıyla konu daha çok kazanmak ya da daha iyi konumda olup olmamaktan daha çok, her iki cinsin de cinsiyet rollerinin sınırlarının netliğinin korunup korunmamasıdır. Bu sınırlar tabi ki de çağlara ve kültürel gelişime paralel olarak farklılık gösterecektir ancak asgari sınır mutlaka korunmalıdır. Yani; kadının toplumdaki rolünün “genetik eğilimleri” dikkate alınmadan değiştirilmesi ona ve erkeğe zarar vermektedir.Erkeği aşağılık duygusuna iten, rencide eden şey; toplumun başarılı kadını erkeksileştirme arzusu ve karşı cinsi birbirlerine doğal düşman gibi algılatarak, birbirleri üzerinde hüküm sürme yarışına sokmasıdır. Bu yarıştan duygusal ilişkiler zararlı çıkmış, kadınlar mağdur edilerek yalnızlığa itilmiş; erkeklerse kaygıya kapılmışlardır.

    Çağımızın kadını bir taraftan özgür olma diğer taraftan korunma ve sevilme ihtiyacı hisseder. Korunma ve sevilme ihtiyacı ne kadar büyük toplumsal başarılar elde etmiş olursa olsun, ne kadar para kazanılıyorsa kazanılsın cinsiyet rolüyle ilgilidir. Bir kadın kendisine sahip çıkan bir erkek olursa tam anlamıyla mutlu olabilir. Unutulmaması gereken bir şey de; kadının korunma ve sevilme gibi psikolojik ihtiyaçları özgürleşmesiyle (yani toplumsal rollerde gösterdiği başarı ve maddi olanaklar) daha da belirginleşir. Bunu görebilen ve bilen erkeğin karşısındaki kadının konumu ne olursa olsun ihtiyacını karşılayabilmesi söz konusu olabileceği için kendini ezilmiş hissedeceği bir durumda söz konusu olmayacaktır. Ancak yine de, Türk toplumu gibi ataerkil aile yapısının egemen olduğu kültürlerde, her türlü sosyoekonomik gelişime rağmen kültürel öğrenme, erkeğin kadından daha çok kazanması ve toplumsal başarısının daha iyi olmasını normalize etmiştir. Bunun tersi durumunda erkek rencide olacak ya da ezilmiş hissedecek diye bir kural olmamakla birlikte; her iki cinsin tercihi (seçenek sunulsa) erkeğin daha çok kazanmasından yana olacaktır. Çünkü bu durum genlerdeki özelliklere ters düşmeyen durumdur. Ve sistem toplumla barışık bir halde olduğunda daha sorunsuz işler. Özellikle ataerkil toplumlarda yetişmiş bireyler diğer durumlarda nasıl baş edeceği konusunda kendisi olmasa bile toplum onu bocalatabilmektedir.

    • Kadın CEO, yönetici, müdür pozisyonlarında olduğunda, kendisi gibi konumda bulunmayan ve kazanmayan erkekler eşlerini aldatıyor mu?
    • Bu bir çeşit aşağılanma duygusunu bastırma yöntemi olabilir mi?

    Aldatma genel olarak karakterin dökülüş biçimiyle alakalıdır. Bir şekilde aşağılanma duygusu yaşayan bir erkeğin bu duyguyla baş edebilme yolları karakterden karaktere farklılık gösterir. Bazı erkekler bu duyguya teslim olur; bazıları yok sayar. Bazılarıysa yıkıcı davranışlara yol açacak şekilde ilişkisine zarar verebilir. Aşağılanma duygusu yaşayan bir birey kendini diğer insanlardan daha kusurlu, daha eksik ve daha değersiz görür. Bu duygularıyla yüzleşemeyen bir erkeğin karakter yapısı da uygunsa aldatma gündeme gelebilir. Çünkü kadın gibi erkek de takdir edilme, onaylanma, beğenilme duygularına ihtiyaç duyar. Aşağılanma duygusu yaşayan bir bireyde kendini beğenmeme, kusurlu ve eksik hissetme söz konusu olacağı için özellikle karşı cinsin ilgisi onun bu yaşadığı duygularını gidermesi için geçici bir iyilik hali sağlayacaktır. Ancak yine belirtmekte fayda var ki, gördüğü ilgi ona iyi gelse de her erkek eşini aldatmamaktadır. Tüm insanlar için geçerli bir şey varsa o da; kişi izin vermedikçe kimse ya da hiç bir koşul kendisine aşağılık hissettiremez. Bu nedenle böyle hisseden bir erkeğin yapması gereken bu duyguyla yüzleşmesi ve bunun kendiyle alakalı bir durum olduğunu kabul edip bunu çözerek daha kaliteli ve doyumlu yaşayabilmek için adım atmasıdır.

    • Seyahatlere çıkan ve gece geç saatlere kadar mesai yapan kadın yöneticiler ev ve eşlerini ihmal ettiklerinden mi sorunlar başlıyor?

    Esas sorun kadınların toplum içinde elde ettiği yeni rollerine erkeğin uyum sağlamamasından ve kadının evdeki konumunun değişmemesinden kaynaklanır. Kadın iş hayatında aktif bir biçimde var olsa da, hiç bir zaman annelik ve ev hanımlığı rolünü terk etmez. Ancak erkek eşine yardım etmez, kadından ev hanımlığı rolünü eksiksiz yapmasını bekler ve eve gittiğinde her şeyin yolunda gitmesini isterse kadının yükü daha da artacağından her iki cins için memnuniyetsizliklerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.

    • Bunu sorun etmeyecek erkek/eş var mı?

    Erkeğin hayatından aldığı doyum, kendinden memnuniyeti ve ilişkiden aldığı haz ne kadar yüksekse, eşinin başarılarından memnun olma olasılığı da o kadar artacaktır. Statü yönelimi yüksek olan yani; kendinin ve eşinin toplumsal pozisyonunu önemseyen, zenginliğe, saygıya ve ünvana önem veren erkekler duygusal bağ kurduğu kadının toplumsal konumunun yüksek olmasından rahatsızlık duymaz aksine teşvik edici olabilir.

    Erkeğin karakterinden bağımsız olarak, çiftin yaşadığı ilişkinin kalitesi de bu konuda belirleyici olabilir. Yani; toplumsal dayatmalara rağmen cinsiyet rollerinin farklılığının bilincinde olan, karşılıklı olarak birbirlerine saygı duyup, psikolojik ihtiyaçlarını gidermeye yönelik doyumu yüksek ilişki yaşayabilen çiftler arasında da bunun sorun olması söz konusu değildir.

    • Mutluluğun formülü erkeğin çok kazanmasında mı gizli?

    Bir kadın ne kadar çok kazanırsa kazansın, çeşitli duygusal eğilimleri vardır. Kadının sevilme ihtiyacı erkeğe göre daha fazladır. Kadının çok kazandığında özgürleştiği ancak psikolojik ihtiyaçları karşılanmadığında mutlu olamadığı görülür. Mutluluğun formülü kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarını kabul ederek ve saygı duyarak, bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcı olabilmesinde saklıdır.

    Ancak yine de bağımsız, güçlü, koruyucu ve karısı için kendini feda edebilen şeklinde idealize edilen erkek tipi asırlardır süre gelen kültür birikimi sonucunda genlerimize işlenmiştir. Bunun doğal sonucu olarak kadın için mutluluğunun tek formülü erkeğin daha çok kazanmasında olmamakla birlikte; kültür birikimimizin bize işlediği ideal erkek tipine uygun olduğu için o koşul daha çok arzu edilen ve cinsler arası barışın daha kolay sağlanabildiği durum olarak hala kabul görmektedir.

    • Kadın ve erkek eşlere öneriler/tavsiyeler

    Kadınların toplumdaki statüsünün yükselerek iş gücünün büyük bir kısmını elde etmesi kadın ve erkeğin cinsiyet rollerini değiştirdiği ve bununla baş edemeyen erkeklerin kaygıya kapıldığı, kadınların yalnızlığa itildiği sonunda da ikili ilişkilerin zarar gördüğü bir gerçektir. Ancak sevgi genetik bir eğilimdir. Her iki cinsinde temel ruhsal ihtiyacı; birbirlerine güvenli bir şekilde bağlanabilmeleridir. Cinslerin kendi kimliklerini koruyarak, hayatı paylaşabilmesi ilişkilerdeki en önemli unsurdur. İnsan bencil olmadan bağımsız, üstünlük kurmadan özgür olmalıdır. Bunu elde etmekte her iki cinsin emeği ve yatırımıyla olabilir.