Etiket: Kadın

  • Bitti Derken Başlamak

    Bitti Derken Başlamak

    Bir çift düşünelim. İkisi de oldukça tahsilli kariyerlerinin zirvesindeler. Aile büyükleri tanışmalarına vesile oluyor. Bu çift birbirlerinden etkileniyor ve daha yakından tanışmaya karar veriyorlar. Aslında ikisinin de hiçbir ortak yanı yok. Ama evleniyorlar ‘evlenince değiştiririm ben onu’ diye düşünerek.

    Kadın evlenince yaşadığı şehirden başka bir ilçeye taşınmak zorunda kalıyor. Haliyle işini de bırakıyor. Taşındığı ilçede kendi alanıyla ilgili iş bulamıyor. Hiçbir sosyal hayatları ve arkadaşları yok. Adam işine gidip geliyor. Akşam yemekleri ve balık tutmaya gitmeleri dışında hiçbir ortak yaşamları da yok.

    Evliliklerinin ikinci ayında kadın hamile kalıyor. Evde heyecan başlıyor ☺. 4-5 ay boyunca kadın serumlarla hayatına devam ediyor. Hamileliğinin en ağır dönemlerini yaşıyor. Tam iyileşti derken adamın ailesiyle büyük problemler yaşanıyor. Kadının tek tepkisi görüşmeme kararı almak oluyor. Çünkü eşine anlatamadığı eşinin ailesiyle yaşanan başka problemler de var. Ama adam arada kaldığını düşünüyor ve tüm öfkesini hamile eşinden çıkarıyor. Maddi problemler hat safhada. Tüm bunlar yetmezmiş gibi adam kadını aldatıyor. Kadın bunu da öğrenince boşanmaya karar veriyor. Ama hamile olduğu için ailesi izin vermiyor. Oysa evliğin ikinci ayında yataklar ayrılmaya başlanmış. Ama kız ailesine söyleyemiyor. Ve evliliğine devam ediyor.

    Kadın doğum yapıyor. Tam her şey yoluna girdi derken adamın çok büyük yalanları çıkıyor ortaya. Kadın yine boşanmak istiyor ama ailesi kesinlikle olmaz diye karşı çıkıyorlar. ‘ancak çocuğunu babasına verip gelirsen gelebilirsin.’ Diyorlar çocuğundan vazgeçemeyeceği için boşanmaz diye düşünerek.

    Adam aylar sonra yine aldatıyor. Kadın yine susmak zorunda. Üstünde çok fazla banka borcu var. Kazancı borçlara ancak yetiyor. Çocuğuna yeteri kadar maddi imkan sağlayamayacağı ve yanında destek olan kimse olmadığı için evliliğine yine devam ediyor.

    Aradan aylar geçiyor. Kadın, adama ‘beni neden sevmiyorsun?’ diye soruyor. Çünkü birkaç saat önce bir yemek masasında aşağılanmış küçük düşürülmüş eşi tarafından. Bu soruya tahammül edemeyen adam kadını hırpalamaya başlıyor. Tartışma kadına atılan tokatla son buluyor. Bütün hayatı film şeridi gibi geçiyor o birkaç saniye içinde kadının gözünün önünden. Ve kadın ailesinden gizli açıyor boşanma davasını ve boşanıyorlar. Adam çocuğun velayetini istiyor boşanmak için. Kadın çaresiz kabul ediyor yeter ki boşanalım durumumu toparlayınca alırım ümidiyle.

    Kadın yeniden bambaşka bir şehirde işini kuruyor. Mutlu ama evladı yanında olmadığı için eksik… tek tesellisi evladına iyi bir gelecek hazırlamaya çalışıyor olması.

    Ve adam anlıyor kadına ne kadar aşık olduğunu. Kadın izini kaybettirmiş. Zor da olsa adam buluyor kadını. Kadının karşısına çıkıyor sanal dünyada. İlk başlarda sadece işleriyle ilgili görüşmeler yapıyorlar birbirlerine fikir danışıyorlar. Kadın adamın problemlerine yardımcı oluyor adam kadının… haftalarca sabahlara kadar mesajlaşıyorlar birbirlerinin sesini bile duymadan. Ama her an birlikteler sanki. Aynı anda yemek yiyorlar, aynı anda spora gidiyorlar, aynı anda markete gidiyorlar…

    Aslında kadın şüpheleniyor. Ama adam o şüpheleri bir şekilde yok ediyor. Kadın adamın sesini duymak istediğini söylüyor. Adam numarasını vermemek için her yolu deniyor. Ve kadının inadını kıramayınca özel (gizli) numaradan arayacağını söylüyor. Kadın zor da olsa kabul ediyor. Sesi duyar duymaz eski eşinin sesine benzetiyor ama aradan 5 ay geçtiği için kendisinin yanıldığını düşünüyor. Sonra bir gün adam yanlışlıkla numarasını açık unutuyor ve her şey o anda ortaya çıkıyor.

    Kadın adama aşık olmuş. Fikirlerine, düşüncelerine, gösterdiği ilgiye, sevgiye ve en önemlisi hiç yargılamadan onun tüm hayatını sabırla dinlemesine… adam yaptıklarına pişman karısına verdiği zararı geç de olsa fark ediyor. Birbirlerine bir şans daha vermeye karar veriyorlar. Evliliklerinde aslında tek sorunlarının konuşamamak olduğunun farkına varıyorlar.

    Şimdi tekrar birlikteler. Sıfırdan başlayarak. Artık karı-koca değil iki sevgili onlar ☺. Bir tane de kızları var. Ve çok mutlular.

  • Eş Seçme Sürecini Etkileyen Etmenler

    Eş Seçme Sürecini Etkileyen Etmenler

    İnsan sosyal bir varlıktır. En temel ihtiyaçlarından biri diğer insanlarla bir arada yaşamaktır. Bireyler duygularını sosyal ilişki halindeyken fark ederler. Değişik davranış biçimlerini yaşadıkları olaylara uygun birer tepki olarak geliştirirler. Bireyler yalnız yaşamaya değil, bir topluluk içinde diğer insanlarla ilişki içinde bulunmaya göre kurgulanmış varlıklardır. Karşı cinsle olan ilişkilerini de diğer insanlarla olan ilişkilerine olduğu gibi ihtiyaçları vardır. Beraberliklerin daha kabul gören ve toplum tarafından onaylanabilir hale gelmesi için bireylerin beraberliklerini evlilik kurallarıyla onaylatmaları gerekir. Kimi insanlar evliliği toplumsal yaşamın bir gereği olarak düşünerek, bu tür bir beraberliğin çok doğal ve gerekli olduğunu kabul ederek evlenmeye karar verirler. Kimi insanlar yalnızlıktan kurtulmak için gelecekte yaşamlarını yalnız sürdürmemek ihtiyacı ile evlenirler. Kimi insanlar ise ekonomik nedenlerle, maddi koşulları daha iyi olan ve kendilerine daha iyi bir gelecek sağlayacak insanlarla evlenmeyi tercih ederler. Bir kısım insanda çocuk sahibi olabilmek için evlenmeyi düşünür. Kimileri ise cinsel doyum sağlamak için evlenirler. Bazıları da evlilik kurumunu kadın ve erkek arasında bir iş ortaklığı gibi kabul ederek, evlilik kuralarını koyarak bir anlaşma yapar ve evlilik kurumunu kurallara bağlayarak kurar. (Çaplı, 1992)

    Saygılı (2004) evlilik kurum ile ilgili; Son devirlerde ailelerin görevlenirde değişiklikler olduysa da şu dört temel fonksiyonu her zaman vardır ve var olacaktır:

    1- Cinsel ihtiyaçların karşılanması: Toplumun huzurunu sağlamak amacıyla cinsel davranışla çeşitli kısıtlamalar getirilir; evlilik kuralları da bu kısıtlamalardandır. Ancak, cinsel ihtiyaçlar evliliğin tek amacı değildir.

    2- Ekonomik işbirliğinin sağlanması: Ekonomik işbirliğinin sağlanması: Bilinen bütün insan topluluklarında cinsiyete göre bir iş bölümü ve işbirliği vardır. Erkeklere fiziki güçleri sebebiyle genelde daha ağır ve zorlayıcı görevler (avcılık, maden işleme, ağaç kesme vb. gibi) verilmektedir. Kadınlar için çocuk doğurma esas olduğundan bu görevin yanı sıra onlara çoğunlukla daha hafif işler (ev işi, yiyecek hazırlama, çocuk bakımı, kumaş dokuma, toprak çapalama vb. gibi) uygun görünmektedir. Kısacası, erkeğin ve kadının aileye ekonomik katkıları birbirini tamamlar mahiyettedir.

    3- Üreme, çoğalma ortamının sağlanması

    4- Çocuğun yetiştirilmesi, bakımı ve eğitimi (Sosyalleşme): Aile üyeleri bu konuda kendi paylarına düşeni yerine getirerek aile birliğine katkıda bulunurlar.
    Evlilik yaşamının başarılı olup olmaması söz konusu evliliğin mevcut ölçülere uygun olup olmamasıyla anlaşılır. Ölçütler ailenin içinde oluşup geliştiği kültüre, coğrafi özelliklere evlilik kurumunun üyelerinin kişiliklerine göre biçimlenir. Bu yüzden evlilikte kesin bir başarı ölçütü düşünülemez. Doğal olarak evliliğin başarısı göreceli bir yargıdır. Bu yargının olumlu olması, eş seçiminin iyi yapılmış olmasına bağlıdır. İyi eş seçmek ise karşı cinsten kimselerin tanıma olanağına sahip olmaya bağlıdır. (Bilen, 1996)
    Evlenecek kişiler (ister ilkel bir toplumun, isterse modern bir toplumun üyesi olsunlar) eş seçimi konusunda daima bir dizi kural ile karşı karşıyadırlar. (Gökçe, 1978)
    Eş seçimi insan yaşantısındaki en önemli kararlardan biridir. Kişinin geri kalan yaşamı, vereceği bu kararla birlikte birçok yönden olumlu veya olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Evlilik ilişkisi insanın yaşam süresinin yarıdan fazlasını, hatta bazen üçte ikisine ulaşan bir süreyi kapsayabildiği için, son derece önemli bir karardır. Eş seçimi kararı önemli ve bir o kadar da zor ve karmaşık bir süreçtir. Bu kararla birlikte yol alıp, gelişip değişeceğine, nasıl bir yaşam sürdüreceğine ve hatta kimden çocuk sahibi olup, kiminle birlikte çocuk yetiştireceğine karar vermiş olmaktadır. (Şenel, 2004)
    Evlilik kurumu insanoğlunun sayısının devamını sağlamaya yönelik bir toplumsal kurumdur. İnsan bu kurum yoluyla kendi neslinin devamını garantiye almaya çalışmıştır. Aynı zamanda evlilik insanın düzenli yaşamasını ve bunun sonucu olarak da bireylerim toplumsal kurallara uymasını zorlayıcı bir kurumdur. Evlilik kurumu yoluyla kimin ne olduğu, nasıl denetlenebileceği kolayca bilinebilir. Bu önemli kurumun nasıl yaşatılacağı 1970-1990 yılları arasında tartışılan önemli konulardan biridir. Ailenin öldüğü, hastalandığı v.b. iddia edilmiştir.

    Evliliğin kurulması konusu son yıllarda irdelenmeye başlayan bir konudur. (Bacanlı, 2002)

    Eş seçme ve evlenme, geleneksel düzende tamamen bireyin ait olduğu “ailenin” bir sorumluluğu iken, bugün “bireylerin kişisel sorumluluğu haline gelmiş “görücü” yoluyla evlenme geleneği “bireylerin” bağımsız iradeleri ile eşlerini seçmeleri yöntemine dönüşmüştür. Bununla birlikte eş seçme ve evlenme kararı verecek bireylerin içinde yaşadığı toplumun değerlerinden tamamen bağımsız olarak serbest iradeleri ile kişisel olarak karar verdiklerini söylemek oldukça güçtür. Modern toplumlarda bireyler görünürde “özgür” bir seçimle evlendiklerini sanırlar, ancak bu seçimin tam bir özgürlüğe dayandığını söylemek olanaksızdır. Zira sosyal sınıf, statü, eğitim düzeyi, inançları, yaşam biçimleri, aile kökenleri gibi birçok toplumsal faktörlerin bireylerin eş seme ve eşe ilişkin nitelikler konusundaki, düşünce tercihlerini şartlandırmakta ve “eş seçimini” yönlendirmektedir. Eş seçme çok boyutlu değişkenleri içeren geleceğe yönelik bir karardır. (Özgüven, 2001)

    Eş Seçmenin Önemi

    Kızlar ve erkeklerin eş seçerken birbirlerinin özelliklerini iyi tanımaları, evliliği olabilir olup olmayacağı konusunda, bilinçli bir değerlendirme yapmaları gerekir.

    Evlilikte mutluluk geniş çapta eş seçiminin iyi yapılmasına bağlıdır. Evlilikte, kişiliklerin farklı, değişik çevrelerden gelmiş iki kişinin birlikte olacağı ve yaşamı paylaşacakları gerçeği unutulmamalıdır. Bu nedenle eşler önce “kendilerini”, sonra “birbirlerini” iyi tanıyıp değerlendirmelidirler. Birbirlerinin kişisel niteliklerin ötesinde, karşılıklı olarak birbirlerinin yaşamdan, evlilikten, gelecekten ne beklediklerini bilmeli gerçek beklentiler amaçlar üzerinde durulmalı ve en önemli, olası sorunlar evlilikten önce tartışılmalı ve çözülmelidir. (Özgüven 2000)

    Evlilik kararını vermeden önce kişi kendisini iyi tanıması gerektiğini belirtmiştik, nasıl biri olduğu, ne istediği, nasıl bir yaşam düşündüğü konusundaki sorulara doğru ve net cevaplar verilmelidir.

    Kişinin kendisini tanıması hususunda şu nokta çok önemlidir. Bireyler, ebeveynlerinden öğrendikleri kalıpları çoğu zaman doğru bulmasalar dahi uygularlar. Yani fert ebeveynden gördüğü kalıbı iyi çözümlemelidir. Yoksa bu durumun etkisiyle ebeveyne çok benzeyen birisini eş olarak seçebilir. Çevremizde eşler arasında sıkça duyduğumuz şu sözler, bu durumun açık bir göstergesidir.

    · Tıpkı anneme/babama benziyorsun
    · Annem/babam gibi konuşuyorsun
    · Giderek anneme/babam benziyorsun

    Bireyler başkalarıyla ilişkilerinde öğrendiği yöntemleri seçer. Hatta kendi çocukluğunda bunlara karşı çıkmış da olsa. İşte evlenmeden önce her fert bu açıdan duygusal olarak ebeveyninden kopmalı onların yönetiminde olmaktan çıkmalıdır. (Yılmaz, 2007)
    Evlilik öncesinde adayların evlilikle ilgili beklentilerini ölçmesi ne kadar zor olsa da evlilik uyumun sağlanabilmesi için beklentiler düşünülmeli yakın kişilerle bu konuda konuşulmalıdır. Evliliği bir kaçış değil başlangıç olarak değerlendiren Adler’in “Cinsiyetler arasında İşbirliği” kitabında bahsettiği evlilik uyumu hakkındaki görüşlerini inceleyelim:

    “Evliliği yalnızca bir kaçış olarak gören genç kızları; yine evliliği yalnızca zorunlu bir bela olarak gören kadınları ve erkekler bir düşünün. Cinsler arasındaki bur gerginlikten kaynaklanan zorluklar, günümüzde devasa boyutlara ulaşmış durumdadır. Kadının çocukluğundan başlayarak kendisine zorlanan role başkaldırısı ne denli güçlü olursa, ya da aynı şekilde erkek kendisine biçilen “ayrıcalıklı” saçmalığına karşın oynamakta ne denli ısrarlıysa cinsler arasındaki çatışma da o denli şiddetli olur.”

    “İyi bir evlilik, insanlığın gelecek kuşaklarını yetiştirmenin en iyi yoludur ve evlilikte bu nitelik her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Evlilik gerçekten bir görevdir, kendine has kuralları ve yasaları vardır; bu yeryüzü kabuğunun sonsuz yasası olan işbirliğini zedelemeden, o kural ve yasaların bir bölümünü benimseyip, bir bölümünü reddedemeyiz. Sorumluluğumuzu beş yılla sınırlarsak veya evliliği bir deneme süreci olarak yorumlarsak, aşkın o içten bağımlığına erişemeyiz. Erkekler veya kadınlar bu tür bahanelerle kaçış yolları ararlarsa üstlerine düşen görevi yerine getirmek için gerekli gücü toplayamazlar. Hayatın hiçbir ciddi görevinde buna benzer kaçış yolları aramayız. Sevmek ve sevgiyi sınırlamak bir arada yürümez.Hiç kimse bir başkasının davranışlarını sınırlandıramaz.Glasser (2005) Bir sevgi ortaklığı için hangi özelliklerin, gerekli olduğunu biliyoruz. Sadakat, doğruluk, dürüstlük, mesafeli olmamak, kişilik kanıtlamaya çalışmamak…

    Eğer insan sadakatsizliğin her yerde geçerli olduğuna inanıyorsa, evliliğe doğru biçimde hazırlanmamış demektir. Her iki eş de kendi hürriyetlerini, kendi bağımsızlıklarını korumaya karar verirlerse gerçek bir arkadaşlık bile yürütülemez. Buna yoldaşlık denilemez. Yoldaşlıkta her konuda hür olmalıyız. Kendimizi işbirliğine bağımlı kılarız.”

    Evlilik beklentilerinin kuşkusuz en büyüğü eşlerin ortak ve uyumlu bir yaşam sürdürebilme isteğidir. İlişkilere biraz daha uzaktan bakıldığında göreceğimiz şey, emek vermeden bu ortaklığın sağlanamayacağı gerçeğidir. Ürkmez ,Ogurtan, (2007)

    Eş Seçme Yöntemleri

    Birey yaşamında en önemli kararlardan biri olan “eş seçimi” pek çok değişken tarafından etkilenmektedir. Bireyin tercihini ve eş seçmeyi etkileyen çeşitli etmenler, eşlerin tercihlerindeki farklara ilişkin tutum ve değer yargıları konusunda ülkemizde ve yurt dışında yapılan araştırmalar, Özgüven’in (1994) “üniversite öğrencilerinin evlilik ve eş seçmeye ilişkin tercihleri” konusunda yaptığı araştırma sonuçları aşağıda özet olarak verilmiştir.

    Eş seçmeyi etkileyen etmenlerle ilgili araştırma’da Özgüven (1994) öğrencilere kültürümüzün çeşitli kesimlerinde yer alan bazı evlenme yöntemleri verilmiş ve kendi tercihlerinin hangisi olduğu sorulmuştur. Bu soruya Ankara’da bulunan beş üniversiteden örnekleme dahil 350 öğrencinin %74’ü “Uzun bir arkadaşlık döneminden sonra evlenmeyi tercih ettikleri cevabını vermişlerdir. İkinci sırada %18 ile “mantık evliliği” yer almıştır. “Beşik kertmesi”, “görücü usulü” ve “ilk görüşte beğendiği birisi ile” gibi seçeneklere verilen cevapların frekansı ise çok düşük çıkmıştır. Cinsiyet gruplarına bakıldığında kız ve erkeklerin tercihlerinde bir paralellik bulunmakta, cinsiyet farkı olarak erkeklerin %13, kızların ise ancak %3 kadarı geleneksel eş seçme yöntemlerini benimsemesi dikkat çekicidir.

    Evleneceği kişi ile tanışma şekilleri arasında “aynı mahalleden veya köyden olma”, “konut yakınlığı” gibi “mekan yakınlığı” faktörü tanışma nedenleri arasında en başta gelmektedir. Tanışma ve Evlenme yöntemi olarak “flört” etmekte oldukça yaygındır. Keimer’in (1971) flört konusundaki çalışmasına göre benlik saygısı yüksek kızlar daha çok flört etmekte (%71) ve yüksek öğrenimde flört eden kızlar, etmeyenlere göre, daha erken evlenmektedirler.

    Ülkemizde Kayadibi (1992) tarafından yapılan bir araştırmaya göre de akademisyen olan kadınların %95’i flört ederek evlenmelerine karşı gecekondu bölgesindeki yaşayan kadınların sadece %31’i bu tür bir evlilik yapmışlardır.

    Koçinoğlu (1971)’nun yaptığı bir araştırmaya göre de üst sosyo-ekonomik düzeydeki bireylerin çoğunluğu “anlaşarak” evlenmelerine karşın daha alt sosyo-ekonomik düzeydekiler çoğunlukla “görücü” usulü ile evlenmektedirler. Bir başka araştırmada deneklerin %75’i flörtü genç bu kız ile erkeğin birbirini tanıması için gerekli olduğunu belirtmişlerdir. (Esmer, 1991)

    Ankara, Oran Semtinde oturan aileler üzerinde yapılan bir araştırmada da kadınların %71’inin ve erkeklerin ise %79’unun flörtle evlendikleri belirtilmiştir. (Küçükkaragöz 1979).
    Flört etme durumun bireylerin sosyo-ekonomik düzeyleri ile ilgili olduğu kadar sosyo-ekonomik faktörlerden biri olan, öğrenim düzeyi ile de çok yakından bağlantılı olduğu saptanmıştır. Öğrenim düzeyi orta öğretimin altına düştüğünde, flört azalmakta, öğrenim düzeyi yükseldikçe artmaktadır. Yaşamını büyük kentlerde sürdürenlerde flörtle ilişkin tutum ve eğilimler artmakta yerleşim yeri küçüldükçe azalmaktadır. (Ünal, 1996)

    Evlilik ve Eş Seçimi İle İlgili Bilgi Kaynakları

    Araştırmada öğrencilere “evlilik ve eş seçme ile ilgili bilgileri hangi kaynaklardan edindikleri sorulmuş, “aile”, “arkadaş”, “yazılı kaynaklar” ve “diğerleri” gibi seçenekler verilmiştir. Öğrencilerin evlilikle ilgili bilgileri edindikleri kaynaklar arasında %35 ile “arkadaş çevresi” ile sırayı almış, bunu, %23 ile “yazılı kaynaklar” ve %21 ile “aile” cevabı izlemiştir.

    Eş seçimine ilişkin kaynak tercihlerine ilişkin cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde, evlilikle ilgili bilgi kaynağı olarak, erkeklerde “arkadaş çevresi” ile “yazılı kaynakların”, kızlarda ise, “arkadaş grubu” ve “ailenin” başta geldiği, kızların erkeklere göre aile çevresini daha çok ve yazılı kaynakları daha az tercih ettikleri anlaşılmıştır. Her iki cinste de “arkadaş grubu” bilgi kaynağı olarak birinci sırayı almaktadır. (Özgüven 1994)
    Amerikan kültüründe 30 yıldır eş seçimi konusunda çalışan Waren’in sıraladığı özelliklerin toplumdan topluma ve aynı toplumda da zaman içinde değişebileceği unutulmamalıdır. Eş seçimi ile ilgili olarak, yarım asırdan fazla bir süre içinde yapılmış bir araştırma eş seçiminde önemli olan önceliklerin zaman içinde ve kültürden kültüre değiştiğini göstermektedir. Bu araştırmaya 1939’da başlanmış. ABD’nin farklı bölgelerinde 1956, 1967, 1977, 1984-1985 ve 1996 yıllarında aynı ölçeğin uygulanması ile devam edilmiştir. 57 yıl boyunca süren bu araştırmada eş seçimine ilişkin önceliklerde birçok değişik olduğu saptanmıştır. Bu değişiklikler şu şekilde sıralanmaktadır.
    · Her iki cinsiyetin de fiziksel çekiciliğe verdiği önem artmış.
    · Her iki cinsiyetin de (özellikle erkeklerin) maddi imkânlara verdikleri önem artmış.
    · Her iki cinsin de karşılıklı olarak birbirini çekici bulmaya ve sevmeye verdiği önem artmış.
    · İyi yemek yapma ve ev bakımı konularına verilen önem azalmış (Buss, Shpackelford Kirkpatrick ve Larsen, 2001)

    Bu araştırmanın ortaya çıkardığı diğer bir bulgu da eş seçimine ilişkin önceliklerde bölgesel farklılıkların da olduğudur. Örneğin Teksas bölgesinden olanların bekârete ve benzer dini inançlara sahip olmaya verdikleri önemine daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca erkeklerin, eşlerinin fiziksel çekiciliğe sahip olmasına verdikleri önem kadınlardan daha fazla, kadınların da eşlerinin sahip olduğu maddi olanaklara verdikleri önem daha fazla bulunmuştur. Eş seçimi tercihlerine ilişkin benzer bulgulara South’un (1994) 19-35 yaş arasındaki 2214 bekarla yaptığı araştırmada da rastlanmaktadır. (Şenel, 2004)

    Eş seçme sürecinin bir boyutu olarak öğrencilere “evlenecekleri kimseyi kimin seçmesi gerektiği” sorusu yöneltilmiştir. Bu soruya verilen seçeneklerden “kendim” cevabı %80 ile birinci “aile ya da başkaları” seçeneği ise %20 ile ikinci sırada yer almıştır. Cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde “evleneceğim kişi kendim seçerim” cevabı erkeklerin %81’i kızların ise %78’i tarafından tercih edilmiştir. Ancak kızların, evlenme kararının erkeklere göre aileleri ile daha çok paylaşma eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır. (Durmazkul 1991, Özgüven 1994)

    Bacanlı (2002), eş seçimini, evrim düşüncesine göre, insanın bugünkü eş seçimi stratejileri onun geçirmiş olduğu tarihsel evrimin bir sonucudur. Bu evrim sonucunda erkek ve kadınlar aynı stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Buna göre, erkekler tarih boyunca öğrenmişlerdir ki, verimli olan kadınlarla eşlenebilenler soyadlarını sürdürmekte, verimli olmayan kadınlarla eşlenenler, soyadlarını sürdürememektedirler. Ayrıca gene öğrenmişlerdir ki, kadına yatırım yapmanın yanı sıra onu başkalarının da aynı kadına yaptırım yapması kimin soyunu sürdüğünü belirsiz bırakmaktadır. Bu yüzden erkek verimli olduğu düşünülen bir kadına sahip olmalı ve onu başkalarından korumalıdır. Bu karşılık kadınlarda öğrenmişlerdir ki, kadın kendisine ve doğacak çocuğa bakabilecek, onları bırakıp gitmeyecek bütün servetini onlara adayacak bir erkekle eşleşmeye çalışmalıdır. Çünkü tarih göstermiştir ki, fakir ve güvenilmez erkeklerle eşlen kadınlar sefil düşmüşler ve hem kendilerini hem de çocuklarını hayatta tutmayı başaramamışlardır. (Buss, 1994, 1989; Buss & Barnes 1986)

    İkinci olarak, gene erkekler öğrenmişlerdir ki sağlıklı olan kadınlar, fiziksel açıdan çekici olan kadınlar verimli olmaktadır. Ayrıca bekaret, kadına başkalarının (henüz) yatırım yapmadığının bir göstergesidir. Bu yüzden erkek çekici, sağlıklı ve bakire kızlarla evlenmeye çalışacaktır. Buna karşılık kadınlar da öğrenmişlerdir ki, ekonomik açıdan gelecek vat eden, olgun, zeki, eğitimli, sağlıklı erkekler eşleşmeye daha uygundur. Erkeğin ekonomik durumunun iyi olup olmadığı ve kadına yatırım yapma hazır olup olmadığı erkeğin bahtsızlığına (evli / nişanlı olmamasına) ve ekonomik güç gösterilerine (pahalı hediyeler alması, giyim-kuşamının kalitesi) bakılarak anlaşılabilir. Zeki ve “okumuş” olan erkeklerin de bir şekilde gelecekle ilgili “umut vaat ettikleri” görülmüştür. Bu akıl yürütme erkek ve kadınların eş tercihleriyle ilgili şu sonucu doğurmaktadır. Erkekler kadınların fiziksel çekiciliklerine, kadınlar erkeklerin mal varlıklarına bakmaktadır. (Buss, 1994, 1989)

    Türk Aile Yapısı araştırması’nda (SPGM, 1993) evli, eşi ölmüş, boşanmış ve ayrı yaşayan kimselere yöneltilen “kiminle evleneceğinize kim karar vermişti” sorusuna örneklemdeki kişilerin %52’i “ailesi” %23’ü “eşimle anlaşarak”, %20’i “kendim”, %4’ü “akrabalar” karar verdi şeklinde cevaplamışlardır. Kiminle evleneceğinize kim karar vermişti sorusuna verilen cevaplar, bireylerin öğrenim düzeyleri ile karşılaştırıldığında, öğrenim düzeyi yükseldikçe “eşimle anlaşarak” karar verdik diyenlerin oranı da artmaktadır. Eş seme konusu “cinsiyet”e göre incelendiğinde kendi karar verene ve eşi ile anlaşarak karar vereme erkek oranını, kadınlara göre daha yüksek olduğu, buna karşılık ailenin ve akrabaların karar vermesi durumunun kadınların eş seçiminde daha etkili olduğu dikkat çekmektedir. Yine aynı konuya “yaş grupları açısından bakıldığında 40 yaşın altındaki genç nüfus oranında eşimle anlaşarak cevabını verenlerin, orta yaşlı (40-50 yaşlar arası) grupta ise ailem karar verdi cevabını verenlerin yoğunlaştığı görülmüştür. (Özgüven, 2001)

    Eş Seçiminde Ailenin Rolü

    Araştırmada, üniversite öğrencilerine, “Eş seçiminde ailenin rolü ne olmalı” sorusu sorulmuş, verilen seçeneklerden “Ailenin görüşü alınmalıdır” cevabı %89 ile ilk sırayı almıştır. “Aile karışmamalı” cevabı %14 ile ikinci ve “Evlenme kararını aile vermeli” cevabı ise %1 ile en sonda gelmiştir.

    Eş seçimine “kim karar vermeli” ve “ailenin rolüne” ilişkin iki soru birlikte değerlendirildiğinde, öğrencilerin evlenme kararını büyük bir çoğunlukla kendilerinin vermesi gerektiği, ancak ailenin görüşünün de alınmasının uygun olduğu kanısında birleştikleri görülmektedir. Evlenme kararına ailenin karışıp karışmaması konusunda kız ve erkeklerin cevaplarında paralellik görülmektedir. (Özgüven 1994)
    Evlilik kararında ailenin etkisi dolaylı ve doğrudan olarak ele alınabilir. Dolaylı yoldan etki, çocukluk döneminde yaşanan olayların şekli verdiği düşünce ve davranış kalıplarıyla gerçekleşir. Kadının erkek, erkeğinde kadın modeliyle ilgili davranış ve düşünce kalıplarını daha çok anne ve baba şekillendirir. Örneğin, bir kız çocuğunun babası ya da ağabeyi ile kurduğu ilişki, beyninde bir erkek modeli oluşturur. Bu model onun karşı cinsle ilgili tavrını etkiler. Evlilik kararında da, kişinin karşı tarafta aradığı özellikler ve ondan beklentilerini anne ya da baba merkezli düşünce ve davranış kalıpları belirler. Ancak bu dolaylı etki gerçekçi değildir. Çünkü evlenilecek kişi ile anne ya da babanın aynı kişiliğe sahip olması mümkün değildir.

    Evlilik kararında ailenin doğrudan etkisi ise, anne babanın çocuğunun doğru kararı vermesini istemesinden onun bu önemli kararı hususunda sorumluluk hissetmesinden kaynaklanır. Geleneksel aile yapımızda çocuğun “yuva kurmasını sağlamak” anne babanın hem maddi hem de manevi görevi olarak algılandığından, evlilik sürecinde aile önemli bir rol üstlenir. Bu nedenle anne baba çocuğun kiminle evleneceği konusunda söz sahibi de olmak ister. (Tarhan, 2006)

    Eş Seçimi İçin En İyi Ortam

    Eş seçme sürecinin bir diğer boyutu, olan olanakların elverişliliği konusuna ilişkin olarak öğrencilere “Eş seçimi için en iyi ortam” sorulmuş, verilen seçenekler arasında %44 ile “Genelde arkadaş çevresi” ilk sırayı almıştır. Bunu, %25 ile “Üniversite çevresi, %18 ile “Aile çevresi” ve %13 ile “İş çevresi” cevapları izlemiştir.

    Soruyu cevaplandıranların arkadaşlarının çoğunun üniversite içinde ve dışında olabileceği düşünülürse, yaklaşık üçte ikisinin (%69) üniversite yıllarını kapsayan dönemdeki arkadaşlık ortamının eş seçmek için iyi bir ortam oluşturduğu görüşünde oldukları anlaşılmaktadır. Eş seçimi için uygun ortam konusu cinsiyete göre incelendiğinde, kız ve erkeklerin eş seçme konusunda “Arkadaş” ve “Üniversite” çevresinin en iyi ortam olduğunda birleştikleri, ancak, erkeklerden farklı olarak kızların (%12) aile ortamını seçtikleri aileye daha çok bağlandıkları görülmektedir. (Özgüven 1994).

    Seçilecek Eşde Aranan Nitelikler

    Üniversite öğrencilerinin eş olarak düşündükleri kişide aradıkları nitelikler hakkında bir dizi soru yöneltilmiş ve alınan cevaplar aşağıda özet olarak verilmiştir.

    Eş Seçiminde Aranan Fiziki ve Maddi Nitelikler

    Evlenilecek kişinin fiziksel özellikler kapsamında boyu, kilosu, vücut yapısı ve yüz güzelliğine ilişkin değerlendirmeler yapılır.kişinin evlenmeyi düşündüğü kişinin fiziksel özelliklerini nasıl bulduğu beğenip beğenmediği de son derce önemlidir.Çünkü bu durum o kişiye hissedilenlerin yanı sıra o kişinin yanında hissedilenleri de etkileyecektir.Araştırma sonuçlarında da görüldüğü gibi evlenilecek kişinin fiziksel görüntüsü , özellikle erkekler tarafından vazgeçilemez bir öncelik olarak algılanmaktadır.Şenel (2004)

    Araştırmada, öğrencilere, seçenekleri eş ile ilgili olarak beş nitelik verilmiş, bunlardan en önemli gördükleri üç tanesi işaretlemeleri istenmiştir. Verilen seçeneklerden ilk sırayı %33 ile “Eşin eğitim düzeyi” almış ve bunu %20 ile “fiziki görünüm”, %20 “Sağlık durum”, %16 ile Eşin ekonomik durumu” ve en sonunda da %11 ile “Yaş farkı” izlemiştir. Bu soruya verilen cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde “Eğitim düzeyi” kız ve erkeklerde ilk sırada yer almıştır. Erkeklerde “Fiziki görünüm” kızlarda ise “Ekonomik durum” ikinci sırayı almış, “sağlık” her iki cins için de üçüncü sırada belirtilmiştir. Bu ilk üç sırayı erkeklerde, sıra ile “yaş farkı” ve en sonda da “ekonomik durum” kızlarda ise “fiziki görünüm” ve “Yaş farkı” izlemiştir. Kızlarda “Ekonomik durum”un, erkeklerde ise “Fiziki görünüm”ün ikinci sırada yer alması cinsiyet farkları olarak dikkat çekmektedir.
    İlgili konuda yapılan diğer bazı araştırmalarda iyi bir evliliğin oluşturulabilmesi için “eşe sadakat” ve “mutlu bir cinsel yaşam” en önemli değerler arasında gösterilirken, sevgi, aşk, dini değerleri paylaşmak ve ekonomik etkenlerin daha az önemli olduğu vurgulanmıştır. Erkeklerin genellikle çalışan bir bayanla evlenmek istedikleri ve eşlerin evlilik öncesi ilişkileri konusunda kızlara oranla daha hassas davrandıkları saptanmıştır. (Esmer, 1991)

    Üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı bir araştırmada, Townsend (1989) kızların kendilerinden daha “düşük”, erkeklerin ise “daha yüksek” sosyo-ekonomik düzeydeki kişilerle evlenmek istediklerini belirtmektedir. Ülkemizde araştırmalarda ise bunun aksi sonuçlar elde edilmesi kültürel farkların varlığını düşündürmektedir. Aynı araştırmada erkeklerin %85’i kızların ise %30’u fiziksel çekiciliğin eş seçiminde önemli bulduklarını belirtmişlerdir.

    Eş Seçiminde Tercih Edilen Kişilik ve Karakter Özellikleri

    Öğrencilerin eş tercihlerinde aradıkları kişilik ve karakter özellikleri ile ilgili bir diğer soruda yedi seçenek verilmiş, bunlardan önemli buldukları üç tanesini işaretlemeleri istenmiştir. Verilen cevaplarda “Sevgi” %29 ile ilk sırayı almıştır. Diğer seçenekler ise yüzdelik sırasına göre “Dürüstlük” (%24), “Hayat Görüşü” (%13), “Sosyo-Kültürel Yakınlık” (%12), “İnanç Birliği” (%11), “Eşlerin Kişilik özelliklerindeki benzerlik” (%10) ve en sonda “Siyasi Görüş” (%1) olarak sıralanmıştır.

    Tercih edilen kişilik ve karakter özellikleri sorusuna verilen cevaplar, cinsiyete göre incelendiğinde, kız ve erkeklerde “Sevgi” ile “Dürüstlük” ilk sırayı almıştır. Ancak aradaki sıralarda cinsler arasında farklar görülmüştür. Erkekler üçüncü sırayı “İnanç Birliği” kızlarda ise “Sosyo-Kültürel yakınlık” her iki cinste dördüncü sırada “Hayat Görüşü” ve son sırada da “Siyasi görüş” yer almıştır. (Özgüven 2000)

    Eşini tercih nedenleri ve özelliklerle ilgili bir diğer araştırma da eş seçim nedeni olarak “mutlu olduğun ve sevgiyi paylaştığım için” diyenlerin oranı %51, “kişiliğimiz uyuştuğu için” diyenler %26 düzeyde olan kızlar, alt sosyo-ekonomik düzeydeki kızlara oranla eşlerini daha yüksek oranda “kişilik uyuşması” nedeniyle seçtiklerini söylemişlerdir (Ünal, 1996)

    Eş Seçiminde Kişinin Sosyo-Ekonomik Durumu

    Eş seçimini etkileyen etmenler araştırmasında Özgüven (1994) öğrencilere, “eş olarak seçecekleri kişinin sosyo-ekonomik durumunun nasıl olmasını istedikleri sorulmuştur. Verilen cevaplarda öğrencilerin %50’si seçeceği eşin sosyo-ekonomik düzeyinin “kendisinin ki kadar” olmasını %28’i kendisinden daha yüksek olmasını tercih ettiklerini %22’si ise kendileri için “önemsiz olduğunu belirtmişlerdir. Soruya verilen cevaplar erkek ve kızlara göre incelendiğinde, kızların %41 seçeceği erkeğin sosyo-ekonomik durumunun “kendilerinkinden daha yüksek” olmasını tercih ederken, erkeklerin ancak %13’ü bu tercihi benimsemişlerdir. Erkeklerin %54’ü eş olarak seçecekleri kızın sosyo-ekonomik durumunun “kendisininki kadar ya da daha az” olmasını istemişlerdir. Erkeklerin %33’ü eş seçiminde sosyo-ekonomik düzeyin “önemsiz olduğunu belirtirken, kızların ancak %11 bu görüşe katılmışlardır.

    Saygılı (2004) Eş seçiminde maddi destek ve ekonomik güven konusunda eşlerin birbirlerini mağdur etmemeleri, karşılıklı konuşarak iki tarafı da memnun eden bir yol bulmaları gerektiğini belirtmiştir.

    Görüldüğü üzere, kızlar seçeceği eşin sosyo-ekonomik düzeyini önemli görmekte ve yüksel olmasını istemekte, erkekler de bir ölçüde önemsemekle birlikte, sosyo-ekonomik düzeyi kendilerinki kadar ya da daha az olmasını tercih etmektedirler. Genel bir eğilim olarak eş seçiminde “yaş ve eğitimin” etkisi birlikte incelendiğinde, gençlerin kültürel, eğitimsel niteliklere yaşlı ve eğitim düzeyi düşük bireylerin ise ekonomik niteliklere daha fazla önem verdikleri gözlenmektedir. Kızlar eşlerinin eğitim düzeyinin kendileriyle eşit veya daha yüksek olmasını istemektedirler. (Özgüven 1994)
    Başka bir araştırmada da, eş seçiminde sosyo-ekonomik değişkenlerle ilgili olarak öğrencilere “ekonomik bağımsızlığını henüz elde etmemiş kişiler evlenmeli midir? Şeklinde soru yöneltilmiştir. Bu soruya genelde öğrencilerin %78’i ekonomik bağımsızlığa ulaşmayan bireyler evlenmemelidir. %22 ise evlenebilir şeklinde cevap vermişlerdir. Cevaplar cinsiyete göre değerlendirildiğinde ise kızların %81’i erkeklerin ise %75’i bu soruyu “Hayır” şeklinde cevaplandırmışlardır. Genelde her iki cins ve özellikle kızlar ekonomik bağımsızlığa ulaşamayan kişilerin evlenmesinin doğru olmadığı görüşünde birleşmektedirler. (Özgüven 2000)

    Eş Seçmede Bireyin Eğitim Düzeyi

    Evlenilecek kişi ile benzer veya yakın eğitim düzeyine sahip olmak da eş arasında ki anlaşma ve uyum için son derce gerekli özelliklerden biridir.Kişilerin eğitim düzeylerinin yakınlığı onların zihinsel kapasitelerinin, olayları ele alış biçimlerini ve verecekleri kararların da daha benzer ve uyumlu olmasını sağlayacaktır.Şenel (2004)
    Bir sosyo-ekonomik ve kültürel değişken olarak öğrencilere “Evlenecekleri kişinin eğitim düzeyinin nasıl olması gerektiği” sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Öğrencilerin %63’ü seçecekleri eşin eğitim düzeyinin “Kendilerininki ile aynı düzeyde” olmasını tercih etmişlerdir. Geri kalan öğrencilerin %19’u kendilerininkinden daha “düşük”, %19’u “önemsiz” olduğunu, %18’i ise “kendi öğrenim düzeylerinden daha yüksek” olmasını tercih etmişlerdir. Cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde, kızların %91’i erkeklerin ise %70’i seçeceği eşin eğitim düzeyinin “Kendilerininki kadar” ya da “daha yüksek” olmasını tercih etmişlerdir. Eşinin eğitim düzeyini “kendisininkinden daha yüksek” olmasını isteyen erkekler %1 iken kızlarda bu oran, %32’dir.

    Eşlerin eğitim düzeyinin farklı olmasının evlilik üzerindeki etkisinin ne olacağı konusunda sorulan tamamlayıcı bir soruya, öğrencilerin %76’sı “eşler anlayışlı kişilerse mutlu olabilirler” %24’ü ise “Böyle bir evliliğin yürümeyeceği” görüşlerini ifade etmişlerdir. Aynı soruya verilen cevaplar cinsiyete göre değerlendirildiğinde erkeklerin %84’ü eşler anlayışlı olurlarsa mutlu olabilirler derken, kızların ancak %68’i bu görüşü paylaşmışlardır. Kızların %32’si erkeklerin %16’sı evliliğin yürüyemeyeceği görüşünü ifade etmişlerdir.

    Evlenmek isteyen iki kişinin eğitim düzeyleri arasında aşırı fark olması, ilgi, ihtiyaç ve arkadaşlık gibi alanlarda da farklı olmaları sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca eşlerin iletişim kurma ve kişiler arası ilişkileri yöneltme becerileri de oldukça farklı olmakta, eşlerin iletişim kurmalarını güçleştirmektedir. Aslında bireylerin eğitim düzeyi eğitim için verdiği yıllar ve aldığı diplomalar ile sırlandırılamayacak ise de, “yapılan araştırmalar eğitim düzeylerindeki denge ile evlilikteki mutluluk arasında çok yakın ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.”

    Eş Seçmede Bireylerin Yaşları

    Evlilik ve eş seçimi gibi önemli bir karar söz konusu olduğunda “doğru kişi’’ kadar “doğru zaman” faktörü de önem teşkil ediyor… Kişinin, gerek kişisel gerekse yaşamsal anlamda evliliğe hazır olması gerek…

    Evlilik kararının ne anlama geldiğini idrak edebilecek ve evliliğin getirdiği sorumlulukları taşıyabilecek yaş ve olgunlukta olmak önemli unsurların belki de ilki. İstatistiklere göre, erken yaşlarda verilen evlilik kararının sağlıksız ve isabetsiz olma riski yüksek !10’lu yaşlarında evlenen çiftler, 20’li ve 30’lu yaşlarda evlenen çiftlere göre yaklaşık 3 kat fazla boşanma riski taşıyor. Aynı zamanda, 21-22 yaşlarında evlenenlerde, 25-26 yaşlarında evlenenlere kıyasla 2 kat fazla boşanmaya rastlanıyor.

    Eş seçmede önemli sayılan bir diğer boyut olarak, öğrencilere “Evleneceğiniz kişinin yaşı size göre nasıl olmalı?” şeklinde bir soru sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Seçeneklere verilen cevapların %41’i, “seçeceğim kişinin yaşı benimki kadar olmalı” cevabında toplanmış, bunu %35 ile “yaşı benden büyük” ve %11 ise “benden küçük” cevaplan izlemiştir. Öğrencilerin %13’Ü ise eş seçmede yaşın önemsiz olduğunu ifade etmişlerdir. Erkeklerin %20’si ve kızların %13’ü ise eş seçmede yaşın önemsiz olduğu görüşünü belirtmişlerdir. Yaş konusunu tamamlayıcı bir başka soruda, “ideal evlenme yaşını” kızların %60’ı ve erkeklerin %48’i, 21-25 yaşlan olduğunu belirtmişlerdir (Özgüven 1994).

    Eşler Arası Yaş Farkı

    Genellikle erkeğin, yaşının kadından birkaç yaş daha büyük olması normal kabul edilmekle birlikte, eşlerin, kadın-erkek her iki yönde de aralarında birkaç yıllık fark olması büyük tehlike olarak düşünülmemektedir. Ancak, eşler arası yaş farkı 10-15 yılı geçerse, evlilik ilişkilerinin tehlikeye girme olasılığı artabilir. Buna karşın yaş farkı her durumda ve herkes için mutlaka bir tehlike olarak kabul edilmemektedir.
    Erken yaşta, yasaların tayin ettiği yaşa erişmeden evlenmeler genellikle sorun yaratmaktadır. Eş seçimine temel olan değer ve beklentilerin, kişilerin zevkleri, evlilikten beklediği gayeler, yaşam felsefeleri kararlı hale gelmeden yapılan erken yaşlardaki evlilikler, sonraları çok şey değiştiği için uzun ömürlü olma şansı oldukça düşük olmaktadır. Erken evlilikler ile eşler arasında on yılı aşan yaş farkı olan evliliklerin problemli olma olasılığının yüksek olabileceği kabul edilmektedir.

    Eş Seçmede Bireylerin Fiziki Güzelliği

    Eş seçmenin önemli bir boyutu sayılan “Fiziki yapı ve güzellik” konusu ile ilgili olarak gençlere “eş olarak seçecekleri kişinin fizik güzelliği hakkındaki tercihleri” sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Toplam olarak öğrencilerin %53’ü “kendisi kadar güzel” olmasını tercih ettiklerini, %21’i güzelliğin eş seçmede “önemsiz” olduğunu, %20’si “kendisinden daha güzel” olmasını ve %6 kadarı da “kendisinden daha az güzel olmasını” istemişlerdir. Fiziki güzellik konusu, cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin %75’i ve kızların ise %71’i eşlerinin “kendileri kadar ve daha güzel” olmasının istemişlerdir. Erkeklerin %18 ve kızların ise %24’ü eş seçiminde fiziki güzelliğin “önemsiz” olduğunu belirtmişlerdir(Özgüven 1994).

    Bu sonuçlara göre, erkek ve kızların her ikisi de yaklaşık dörtte üç oranında eşlerinin güzel olmasını istiyorlar, ancak, erkekler kızlardan biraz daha çok eşlerinin güzel olmasını önemli buluyorlar. Üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir başka araştırmada da, ideal eş özellikleri arasında “güvenilir olmak”, “zeki olmak” ön sıralarda yer alırken “cazip görünüşün” daha az önemsendiği belirtilmiştir (Bilen, 1983).

    Eş Seçmede Dini İnanç

    Tarafların dini inançlarının eş seçmede ne derecede önemli olduğuna ilişkin soruya toplam öğrencilerin %86’sı “çok önemli” ve “kısmen önemli” ve %14’ü ise “önemsiz” olduğu cevabını vermişlerdir. Dini inancın önemi konusu cinsiyete göre incelendiğinde erkekler eş seçmede dini inancı %82, kızlar ise %89 oranında “önemli ve kısmen önemli” olarak belirtmişlerdir. Erkeklerin %18’i ve kızların ise %11’i eş seçmede dini inancın “önemli olmadığını” ifade etmişlerdir. Eş seçmede dini inancın her iki cins içinde önemli bir boyut oluşturduğu ve kızların bu konuda daha konservatif bir tutum içinde olduğu, evlenecekleri kimsenin dini inançlarının kendilerinkine benzer olmasını tercih ettikleri görülmektedir.

    Eşlerin dini inançları arasındaki farklılık ailenin mutluluğunu etkileyebilir. Çünkü dini inanç farkları eşlerin tutumlarını, yeme, içme ve eğlenme şekillerini yaşam kurallarını özellikle çocukların dini eğitimlerini etkiler, çocukların göreceklerini din eğitimi ana-baba arasında tartışmalı hale gelir. Dini bu farklılıkların kurulan evliliklerin mutluluğunu da etkilemeyebilir.

    Eş Seçiminde Bekaret Konusu

    Araştırmada, “evlenme kararı verirken bekâret konusu sizce önemli midir?” sorusuna toplam öğrencilerin %66’sı, evlenme kararı verirken “bekaret” konusunun farklı derecelerde de olsa önemli olduğunu %34’ü ise bekaretin önemsiz olduğunu ifade etmişlerdir.

    Konu cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin %37’si ve kızların ise %30’u bekaret konusunu önemli bulmuşlardır. Bekâret konusunun erkekler tarafından daha önemli bulunduğu görülmektedir (Özgüven 1996).

    Eşte Aranan Niteliklerin Kararlılık Düzeyi

    Üniversite öğrencilerinin, eşlerin de aradıkları yedi kişisel özelliğin sıralarında değişiklik olup olmadığını araştıran Hudson (1967) 28 yıl için de bu özelliklerin hiç değişmediğini saptamıştır. Bu temel özellikler, “güvenilir karakter”, “dengeli olmak”, “duygusallık”, “sevimli mizaç”, “karşılıklı çekicilik”, “sağlıklı oluş”, “yuva ve çocuk isteği” ve “zarafet ve inceliktir”. Bu kişilik özellikleri 1939 ile 1967 yılları arasında geçen 28 yıl içinde, farklı yıllarda üç araştırma üzerinde, yapılmış, eşde aranan bu niteliklerin önem sıralarında, dikkate değer bir değişiklik görülmemiştir.

    Ülkemizde Başaran’ın (1984) yaptığı araştırmada “ideal eşin sahip olduğu nitelikleri” incelenmiş, ideal eş olarak erkeklerin kadında aradığı nitelikler ise “ahlak, karakter, güzellik, iyi huy”, kadınların ise “ahlak, karakter, iyi bir meslek ve iyi huy”un ideal eşte bulunması gereken önemli nitelikler olarak bulunmuştur. Eş seçimini etkileyen etmenler araştırmasında da ,Özgüven (1994) genel çerçevesi yönünden benzer sonuçlar elde edilmiştir. Araştırmalarda “ideal eşte” aranan özelliklerin önem sırası oldukça benzerlik göstermekle birlikte, kültürler arası farklılıktan erkek ve kadın olarak cinsiyetler arasında farklılıklardan dolayı önem sırasının değişmesi doğal sayılmaktadır.

    Ailelerin Çocuklarının Eşlerine İlişkin Tercihleri

    Ailelerin çocuklarının eşlerinde bulunmasını istediği nitelikler konusunda, Sosyal Planlama Genel Müdürlüğünün (1993) yaptığı bir araştırmada, aileler tarafından belirtilen nitelikler TABLO 4.1’de verilmiştir.

    TABLO 4.1

    Ailelerin çocuklarının evleneceği kişide aradığı özellikler

    Önem Sırası

    Nitelikler

    Yüzdelik

    (1)

    Köklü bir aileden olması

    %42

    (2)

    İyi bir meslek ve iş sahibi olması

    %41

    (3)

    Dinine bağlı ve ahlaklı olması

    %29

    (4)

    Çalışkan ve becerikli olması

    %28

    (5)

    Tahsilli olması

    %27

    (6)

    Aynı siyasi görüşte olması

    %21

    (7)

    Zengin olması

    %13

    (8)

    Güzel, yakışıklı olması

    %03

    Sonuç ve Öneriler

    Eş seçimini etkileyen etmenlerle ilgili pek çok araştırma yapılmıştır.Bu araştırmalar cinsiyetlere göre ayrılmış , bireylerin v erdiği cevaplar kategorilere ayrılmıştır.Her insanın fikir yapısı evlilik ile ilgili düşünceleri birbirinden farklıdır.Bu sadece eş seçimi için değil her zaman böyledir.Eş seçimi konusu da titizlikle incelenmesi gereken bir konudur.Biraz öncede söylediğim gibi pek çok araştırma yapılmış öneriler ortaya konulmuş ancak yaşantımızda bizi yargılamayan, yada değişmemizi istemeyen birisiyle olmak kendimizi gayet iyi hissetmemizi sağlayacağını düşünüyorum

  • Cinsel Tabular

    Cinsel Tabular

    Küçülen dünyayla birlikte cinsel sorunların öneminin giderek anlaşılması ve toplumun cinsel sorunlara duyarlı hale gelmesi, sorunlar karşısında pasif kalmak yerine sorunun giderilmesine yönelik çalışmaların başlatılması cinsellik adına olumlu gelişmelerdir. Buna rağmen hala cinselliğin bir tabu olarak görülmesi, ayıplama endişesi ve utangaçlık duyularından dolayı pek çok çift çare arayışında bulunamamaktadır. Hatta çiftler yaşadıkları sorunları birbirleri ile paylaşmamaktalar. Ülkemizde bu süreç ‘Tadına varılacak bir armağan’ olarak görülmesi nedeniyle evlenmeden önce olabildiğince baskılanan ve evlendikten sonra günlük hayatın rutin koşturmacasından git gide daha az konuşulur ve daha az paylaşılır bir duruma gelmiştir. Yani aslında cinselliği de yaşarken hayatımızda ki diğer pek çok şey gibi zevk alarak değil de yaşamış olmak amacıyla geçici hazlara takılıp geneli göremeyecek kadar sıradan ve basit yaşanmaktadır. Dar kalıpların içinde sıkışmış tamamen fiziksel ihtiyaçları doyurmaktan öteye gitmeyen bir süreç olarak yaşanmaktadır. İnsanlar birbirleri ile cinselliği konuşmaktan çekinmekte, konuştuğunda da yanlış anlaşılma kaygısını yaşamaktalar. Tabi bu ve bunu gibi pek çok sorunun temelinde defolu öğrenmeler veya cinsel bilgi eksikliği bulunmaktadır. Türkiye de bu konuda henüz yeterli bilinç oluşmamıştır. Cinsel mutluluğa ulaşabilmek için kişinin önce kendi bedenini tanıması ve sevmesi gerekir. Kendi bedenini tanıyan, nelerden zevk aldığını bilen, cinsellikle ilgili olumlu duygu ve düşüncelere sahip olan insan cinsellikten keyif alır . Ayıp, yasak günah duygularıyla dolu olan, yaptığı eylemlerden dolayı suçluluk duyan elbette cinsellikten zevk alamaz. Bayan danışanlarımın pek çocuğunu dinlediğimde eğitim düzeyi ne olursa olsun kendi bedenine dokunmaktan çekindiklerini hatta evlenmeden önce hiç dokunmadıklarını ifade etmekteler. Nasıl oluyor da insan kendi bedenine dokunmaktan korkabiliyor tabi bunların temelinde pek çok psikopatoloji olmak ile beraber toplumsal ve çarptırılmış dinsel öğretiler kişinin merak duygusunu da ortadan kaldırıp , kendine yabancılaşmasına neden olmaktadır. Kadının cinselliğine baktığımızda; cinselliğin erkeğe karşı bir sorumluluk ve görev bilici ile yaşandığından kadının cinselliği daha karmaşık hal almaktadır. Orgazm taklidinin altında ezilen kadın hem fiziksel hem duygusal anlamda cinselliğin ruhunu yaşayamaz ve anlayamaz. Orgazm olmak genellikle boşalmak olarak algılanır ama ikisi birbirinden farklı şeylerdir.Orgazm çeşitli fiziksel ve psikolojikcinsel uyaranlar sonucu beynin harekete geçmesi ve hormon mekanizmalarının etkisi ile hem bedensel hemde ruhsal olarak algılanan ’geçici şuur bulanıklığı, kontrol kaybı duygusu’ ve istem dışı ritmik vajinal kasılmaların yaşandığı ‘yoğun bir boşalma olarak tanımlanabilir.Boşalma ise cinsel ilişkilerin sonlarına doğru yaşanan kasılmalarla kendini gösteren fiziksel ve bedensel rahatlama olarak tarif edilebilir. Yaklaşık olarak boşalma 5 ile 10 saniye orgazm ise 10 ile 15 saniye arası sürer. Bazı kadınlar orgazm veya boşalma için geçen süre uzadıkça kendilerine olan güvenlerini kaybedebiliyorlar. Dahası filmlerde gördükleri seks sahnelerini olması geren bir standart olarak değerlendirip cinsel ilişkide mutlaka orgazm olmak gerektiğini ve yatakta çıkarttığı seslerin erkeğin yaşadığı duyunun yoğunluğunu artırdığına dair inancıyla kendini yetersiz hissetmekte ve yatakta özgüven eksikliği yaşanmasına neden olmakta bunu temelinde de erkeğin egosunu tatmin etmek arzusu yatmaktadır. Dolayısıyla kadın orgazm taklidinin altında ezilmektedir. Kadının orgazm olamamasının temelinde pek çok neden olabilir. Bu nedenlerden en sık görülenleri; ön hazırlık ve uyarılma olmadan doğrudan cinsel birleşme, partnerin erken boşalma ve sertleşme sorunun olmasından dolayı erkeğini mutlu etme çabası içinde kendi hazzına odaklanamaması ve cinselliği görev olarak görmesi nedeniyle zevk alamaması, zevk alamadığı için biran önce ilişkiyi bitirme isteği orgazm olamamasının nedenleri arasında sayılabilir, bunun yanı sıra partnere duyulan olumsuz duygular, geçmişinde yaşadığı travmatik cinse deneyimler, hamile kalma endişesi, sosyo kültürel yasaklamalar ve dinsel inançlar, aldatılmış olmak, alkolizm, depresyon vb. psikolojik ve nörolojik rahatsızlıklar da orgazmı engellemektedir. Mutluluk veren bir cinsellik çiftleri daha huzurlu, daha mutlu ve çevreye daha pozitif yaparken, çiftleri birbirlerine daha çok bağlar ve bütünleştirir. Orgazmı yaşamayan kadın cinsel mutluluğu da yaşayamaz. Bu durum aslında ciddi bir stres kaynağı olabilir çünkü cinsel mutluluk yatak odası ile sınırlı değildir. İnsanın en aktif cinsel organı beynidir. Arzuladığınız cinsel hayata ulaşmak imkansız değil sadece cinsel eğitimle pek çok sorunu ortadan kaldırıp yerine keyifli an’lar koyabilirsiniz ve bu sizin elinize hiç birşey için geç değil cinsellikten keyif almamış kadın mutlu bir kadın değildir. Cinselliğin felsefesini ve ruhunu anlamamış bir erkek de ne kendine ne de partnerine cinselliği yaşayamaz, çünkü cinsellikte biraz bencil olmalı insan karşı tarafı mutlu etmek isterken kendi arzularınızdan vazgeçersin ve zamanla seks senin için sadece görev olur. Onun için keyfini çıkarmalısın hayat kısa…

  • Aldatmaların Ortak Özellikleri

    Aldatmaların Ortak Özellikleri

    Evlilik hayatında eşlerin ilişkisi, baba-oğul ilişkisine benzerdir: karşılıklı sorumluluklar vardır (“Baba” yazısını okumanız uygun olur). Evlilik kurumunun temelini çürüten ve yıkılmasına neden olan iki önemli travmatik olay şunlardır: aldatma ve aile içi şiddet. Aldatma eylemi insani, sosyal, kültürel, ahlaki, dini ve ideolojik yönlerden hiç birinde kabul görmez, hoş karşılanmaz.

    Aldatan bireyleri iki kategoride ele alabiliriz. Bir tarafta aldatma eylemi nedeniyle pişmanlık duyanlar ve bu nedenle kendisiyle çatışanlar ki bu kişiler, “bir hata yaptım”, “şeytana uydum”, “gül gibi eşime haksızlık yaptım, çok pişman oldum”, “ben ne kadar vicdansız biriyim”… şeklinde yaşadıklarını tanımlayanlardır. Umulur ki bu bireyler bir daha aynı olumsuz tutumu sergilemeyeceklerdir ve affedilmeyi hak ederler.

    Diğer tarafta ise aldatma davranışı sonrası hiç pişmanlık duymayan ve bilinçli hareket eden bireyler vardır ki bunlarda bazı ortak özellikler gözlenebilir.

    Her iki kategorideki aldatan eşleri aynı kefeye koymak, “sonuçta eşini aldatmış, bunun yüzüne bakılacak tarafı yok” şeklinde değerlendirmek ve aynı duygusal tepkileri vermek adaletli olmayabilir.

    Pişmanlık duymayan ve aldatmayı bir “hak” gibi gören bireyler, tekrarlayıcı tarzda aldatmaya devam edebilirler. Çoğu zaman eşini aldatmakla kalmaz, aldatma esnasında birlikte olduğu partnerini de aldatır ve genellikle kirli çamaşırlar bu dönemde ortaya dökülür, kriz patlak verir. Aldatan erkek, aldatmayı “hak” olarak gördüğünü: “erkek dediğin çapkın/hovarda olur”, “tek ile yetinilmez”… şeklinde ifade eder, “erkeğin elinin kiridir”, “her çiçekten bal toplamak gerekir”… gibi sözlerle kendini haklı gösterme gayreti içine girer. Aldatan kadında ise çoğunlukla intikam alma düşüncesi ön plandadır. Ya “o da beni aldattı” ya da “o da erkeklik görevlerini tam yapsaydı” söylemleri vardır. Sonuçta kişi kendine göre haklıdır ve yaptığından pişman olmaz. Maalesef bu düşünce yapısına toplumun kültürel değerleri (“erkek değil mi kaçamak yapar”), rol model olan anne/baba (“benim babam/annem de eşini aldatmıştı) ve çevresel provokatörler (arkadaş çevresi ve akrabaların teşvikleri) de katkıda bulunurlar.

    Kayda değer bir narsisim/bencillik vardır. Kendisinin aldatması hak iken, şayet eşinin aldatması söz konusu olursa: erkek için “namus davası”, kadın için ise boşanma nedeni olarak değerlendirilir. “Ben aldatılmayı kabul etmem, aldatılamam” düşüncesi sabittir.

    Aldatılan eşe yaklaşım kaba, disipline, hesap sorucu iken aldatmada birlikte olunan partnere karşı yaklaşım sevecen, anlayışlı, verici ve şefkatlidir. Ne tesadüftür ki evdeki eş kişiliğinden/kimliğinden/rollerinden fedakârlık etmiş ve aldatan kişiye karşı kendini yok saymış bir yapıdadır. Örneğin aldatılan kadın, “saçını süpürge yapmış”, kendini evin tüm sorumluluklarına adamış, çocuklarına hem anne hem de baba olmuş, ancak eşine karşı kadınsı özelliklerini kaybetmiş (kişisel bakım yapmayan, süslenmeye önem vermeyen vs.) veya ayaklarının üstünde dik durabilen/gerektiğinde inisiyatif kullanabilen bir birey olmaktan çıkmış bir kadındır. Aldatan erkeğe karşı bağımlıdır ve erkeğin gözünde “bensiz yapamaz” şeklinde görülen ve “çantada keklik” olarak algılanan bir bireydir. Partner olan kadın ise; “burnundan kıl aldırmayan”, tatmin edilmesi zor olan, her an kaybedilme riski bulunan ve kadınsı özellikleri (güzel, bakımlı ve seksapel olması) ön planda olan bir kadındır. Benzer tezatlıklar aldatılan erkekler için de geçerlidir.

    Aldatılan eşe karşı sorumluluklar mecburiyetten yapılırken (“çocuğumun annesi/babası, bu nedenle onun yüzüne bakıyorum”…), diğer partnere karşı mecburi sorumluluklar yoktur ve onu elde tutabilmek için tüm imkânlar seferber edilir (eşine elbiseyi mecburiyetten alır da partnerine kredi kartını hesap sormaksızın verir).

    Aldatılan eş, azıcık dik dursa ve hesap sorsa payına düşen şiddettir (fiziksel, psikolojik, ekonomik). Partner hesap sorsa, aldatan kişi süt dökmüş kuzuya döner.

    Aldatan bireyler her ne kadar geçici mutluluklar yaşasalar da kalıcı huzura kavuşamazlar. Hele bir de yaşlanma ile bazı kayıplar (sağlık, ekonomik…) ortaya çıkarsa duygusal yıkım yaşarlar.

    Partner ne zaman ki aldatan kişiyi kapı dışarı etti veya aldatan kişi, aldatma davranışını devam ettirmekte yetersiz kaldı, dönüş aldatılan eşin yanınadır. Bu nedenle uzun soluklu aldatma süreçlerinin sonunda aldatan bireyler, partnerinden hiçbir beklentisi olmaksızın ve aldattığı eşine karşı da hiçbir mahcubiyet duymaksızın süreci sonlandırırlar (öküz ölür, ortaklık bozulur”).

    Aldatma davranışının bir boyutu da şudur: bazen madde hastalarında görülen çapraz bağımlılıklar (bir maddeye bağımlı olan hastada, bir başkaya maddeye de bağımlı olma riski yüksektir) gibi çapraz aldatmalar olabilir: evlilik hayatında eşini aldattığı gibi, işinde müşterisini aldatır, sosyal hayatta sözünde durmaz, ettiği yeminin hükmü olmaz. Kısacası eşi aldatmakla kalmaz, toplumu da aldatır ve en önemlisi asıl aldanan kendisi olur da haberi olmaz.

  • VAJİNİSMUSA SORDUM NEDEN DİYE?

    VAJİNİSMUSA SORDUM NEDEN DİYE?

    ‘Ruhsal bir hayal gücü mevcuttur. Bunun emirlerine vücut her zaman uymak zorundadır. Bu güç hastayı iyileştirebildiği gibi sağlıklı birini de hasta edebilir.’ İbn-i Sina

    Vajinismus, kadınların cinsel ilişkiye girememe durumudur. Kadında cinsel birleşmenin olduğu bölgeye vajen denir. Vajenin etrafındaki kasların istemsiz ve kontrolsüz kasılması, tüm vücutta bir kasılmanın yaşanması; korku, endişe, panik gibi duyguların hissedilmesi ile kadının eşini itmesi ve cinsel birleşmenin yaşanamaması ile sonuçlanan kadının kontrolü dışında, bilinçdışının etkisiyle yaşanan uyum bozukluğuna vajinismus denir.

    Vajinismuslu her kadının vajinismus olma sebebi başka başka olabilir. Küçüklükten beri kız çocuklarına öğretilen bazı bilgiler zamanla bilinçdışında işlenerek Vajinismusun tabularını oluşturur. ‘Cinsellik kötüdür, kızlık zarı değerli ve korunması gereken bir şeydir, cinsellik canyakar, kötü hissettirir.’ Bu bilgilerle yetişen kadınlar zaten canlarının yanacağından emin oldukları için, cinsel birleşmeye izin vermezler.

    Ne yazık ki her yaş grubundan kadının cinsel bilgi eksikliği yaşadığı çok sık rastlanan bir durumdur. Belirsizlik korku yaratır mantığıyla, kadın kendi anatomisiyle ve cinselliğiyle ilgili bilgi sahibi olmadığında korkusu artacaktır. Cinsel birleşme öncesinde vajinal ıslanmanın olması ve klitorisin sertleşmesi sağlanırsa kadının canı yanmaz, birleşme kadına zevk verir. Bu bilgiye sahip olmayan kadın acı bekleyecektir, beklenen her şeyin başa gelmesi muhtemeldir ve kadının canı yanar.

    ‘Cinsellik erkekler içindir, kadının görevidir’ bakış açısı, cinselliği eza olarak görür. Zevk aldığında namussuz bir kadın olacağından, kadın sistemini kapatır ve keyifli hissetmek yerine ya hiç bir şey hissetmez ya da acı hisseder. Çünkü beyne zevk alamazsın komutu çocukluktan beri işlenmiştir.

    Çocuklukta yaşanan travmatik yaşantılar vajinismusa sebep olabilir. Kadının yaşam öyküsünde taciz ya da tecavüz var ise her yeni cinsel deneyim kadını travmaya götürecektir ve kadın hissettiği her duyguyu tekrar tekrar yaşayacaktır. Kadının hayatındaki erkek sevdiği kişi de olsa, kadın için travma tekrarı yaşatan erkektir. Zorlamalar beden-zihin bütünlüğünü bozar ve vajinismusa sebep olur.

    Ailede vajinismusu olan kadınlar varsa, kız çocukları bu hikayelerle büyür. Çocukluk ve ergenlik döneminde abartılı ilk gece hikayeleri , ağrı acı hikayeleri kadının bilinçdışında işlenir ve vajinismus kaçınılmaz olur.

    Erkek egemen bir toplumda kadın sürekli eziliyorsa, kadın kimliği yok sayılıp kadın ikinci sınıf insan muamelesi görüyorsa; kendi ezilmiş kimliğini kadınlığını yok sayar ve kadın gibi annesi gibi olmak istemez. Bilinçdışında oluşan bu düşünce kadının anlayamayacağı şekilde onun vajinismus olmasına sebep olur.

    Kız çocuklarının anneleriyle yaşadığı, çocukluğunun ilk yıllarında başlayan, ergenlik dönemiyle devam eden çatışmalı ilişki, kadının cinselliği nasıl algılayacağını belirler. Anne kız çocuğunu yok sayıyorsa, kız çocuk da annesine karşı öfke besler ve annesini kabullenemez. Annesini kabullenemeyen ergen kız zamanla cinsel kimliğini de kabullenemez olur. Kadın artık annesine karşı hissettiği öfkeyi ve kızgınlığı cinsel kimliğine karşı hissetmeye başlar. Cinsel ilişki yaşadığında kadın olacaktır ve bunu istemez çünkü öfke hisseder. Cinsel birleşmeye, dokunulmaya karşı tümden tepki geliştirir ve vajinismus oluşur.

    Babanın anneyi aile içinde sürekli küçük düşürmesi, değer vermemesi ve kıymetsiz davranması sonucunda kız çocuğu babasının karşısında kendini değerli hissetmek için kadın kimliğini yok sayar ve kadın gibi hissetmek istemez. Babası annesini sevmiyordur çünkü o kadındır, babası onu sevsin diye kadınsı durumları zihninde durdurur. Çocukluk ve ergenlik döneminde bir çok sorun yaşanır ancak bunun cinsellikteki görüntüsü kadının kadınlığını reddedişiyle sonuçlanır. Kadın eşinin karşısında değerli olmak için kadın olmamalıdır tabusuyla vajinismus yaşar.

    Cinsellik kadın ve erkek içindir. Çiftlerin karşılıklı zevk aldığı, mutlu olduğu bir cinsel yaşam en sağlıklı olanıdır. Bizim kültürümüzde dolaşan mitler kadın ve erkeği cinsellikten uzaklaştırır, korku oluşturur ve eziyet haline dönüştürür. Bütün bunları aşıp mutlu ve sağlıklı cinsellikler yaşamanız dileğiyle…

  • KADINLARDA ORGAZM BOZUKLUĞU

    KADINLARDA ORGAZM BOZUKLUĞU

    KADINLARDA ORGAZM BOZUKLUKLARI
    Kadınlarda orgazm bozukluğu, hiç orgazm olamama, zaman zaman orgazm olamama ya da cinsel birleşmeyle orgazm olamama ancak mastürbasyon ile orgazm olma şeklinde görülen durumdur. Olağan bir cinsel uyarılma evresinden sonra orgazmın sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde gecikmesi ya da hiç olmamasıdır. Bu bozukluk belirgin bir sıkıntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.
    Sağlıklı bir kadın bir ilişki sırasında birden çok kez boşalma yaşayabilme yeteneğine sahiptir. Ne yazık kibir çok kadın hayatı boyunca hiçbir zaman tamamıyla boşalamamıştır. Kadınların% 29’u hiçbir zaman , % 70’ i cinsel birleşme sırasında hiçbir Zaman boşalamamış olduğunu belirtmiştir.
    Orgazm Sorunlarının Nedenleri;
    · Cinsel mitler ve doğru olmayan önyargılar;Kadının bedeniyle ve cinsel süreçle ilgili bilgisinin olmaması buna sebep olur.Vajinasını ve klitorisini tanımayan kadın, cinsel birleşmenin ve klitoral uyarılmanın zevk vereceğini bilemez hatta canının acıyacağını düşünür. Boşalma,kadının bedeni ve kaslarını kontrol edebilmesiyle öğrenilecek bir süreçtir.Boşalmak için kadının çaba harcaması gerekir. Vücudunu kasmadan öylece bekleyen kadın boşalamaz sadece boşalmayı bekler ve sonuç olumsuz olur. Bu sebeple cinsel eğitim yoksa ya da eksikse orgazm sorunu ile karşılaşılabilir.
    · Eş reddi; kadının kendi isteği dışında, gönlü başkasındayken bir başkasıyla evlendirilmesi cinsellik sırasında eşini istememesine sebep olabilir.
    · Yetersiz uyarı; cinsel uyarının yeterli olması fiziksel temas, hayal gücü ve duygulanımın tam olması halinde gerçekleşir.Bunlardan birindeki eksiklik yetersiz uyarıya sebep olur. Uygun zamanda,mekanda, uygun partner ile uygun süre ve yoğunlukta uyarılmalar ‘yeterli uyarı’ için belirleyicidir. Bazen yanlış bir insan tarafından yapılan kusursuz uyarılar ağrılı, acılı, rahatsız edici olabilir.
    · İlişkisel çatışmalar ve sorunlar; seks insanların vücutlarını paylaşmalarının, duygularını boşaltmalarının, hayata karşı keyifli bir başetme yöntemi belirlemelerinin şekli olarak kabul edilebilir. İyi bir seks olmadığında çift arasında iletişim sorunu başlayabileceği gibi, çiftler arasında zaten var olan bir çatışma ve iletişim sorunu varsa kötü bir seks hayatı yaşamaları kaçınılmazdır. Kötü seks hayatı hayal kırıklığına, partnerlerin birbirlerini suçlamasına ve cinsel yetersizlikten doğan özgüven kaybına sebep olur. Zamanla bu çift cinsellikle ilgili konuşamaz olur, arzuları ve hoşlandıkları şeylerle ilgili hiçbir şey paylaşamaz hale gelir.
    · Endişe, korku ve kaygı; bu duygular cinsel uyarılmayı engeller, bedeni savunmaya ve kendini korumaya almasını sağlar. Cinsel birleşmenin can acıtacağına olan inanç korku oluşturur. Mali kaygılar, taşınma,yeni bir ev alma, çocuk sahibi olma, aile büyüklerinin aynı evde yaşamaya başlaması, iş kaybı bu duygulara sebep olur.
    · Utanma suçluluk ve günahkarlık duyguları; cinselliği günah olarak düşünen kadın, böyle bir deneyimden sonra suçluluk hissedecektir, cezalandırılması gerektiğini düşünecektir ve utanma duygusu yaşayacaktır. Suçlunun cezalandırılması gerekir ve kadın bir yolunu bulur,kendini cezalandırır.
    · Erken yaşta anne olmak; kadın kendi bedenini tanımadan, kadınlığını öğrenemeden anne olur, boşalmayı öğrenemez.
    · Seyirci rolüne girmek; hazza odaklanmak yerine olması gerekenlere yönelmek; ilişkinin sürecine odaklanmak, doğal davranmak yerine istemli hareketlerde bulunmak uyarılma sürecine zarar verir.
    · Cinsel özgüvenin düşük olması; kendini aşırı eleştiren, mükemmel olması gerektiğini düşünen kadınlar genellikle vücudunu beğenmeme eğilimindedirler. Beden algısının zayıf olması, kadının cinsel isteklerini ifade edememesiyle ve seks sırasında kendini iyi hissetmemesiyle doğru orantılıdır.
    · Performans anksiyetesi; başaramama korkusu kadını ketler.
    · Cinsel travmalar ; erken çocukluk, çocukluk ve ergenlik döneminde cinsel kötü davranım, taciz, saldırı, ensest cinsel yaşantıyı olumsuz etkiler.
    · Gebe kalma korkusu,
    · Evlilikle ilgili çatışmaların çözüme kavuşmaması ve bunun cinsel birlikteliğe zarar vermesi,
    · Anne-baba-kız çocuk ilişkisi; Annesine öfke duyan, ona karşı kızgınlıkları olan ama sözde itaatkar olan kız temelde terkedilme, sevilmeme, yalnız kalma duyguları yaşar. Annesini ve babasını kaybetmek istemez diğer yandan da hissettiği olumsuz duyguları ifade edecek gücü yoktur. Bu duygulanımlar eşine yansır, ona karşı da olumsuz duygularını sözel olarak ifade edemez ve seks sırasında bedeniyle ifade eder.
    • Partnerin erken boşalma sorununun olması,
    • Partnere karşı ilgi kaybı,
    • Alkolizm,depresyon ve üzüntü,
    • Vajinanın geniş olması, vajinal akıntılar,
    • Şeker hastalığı, nörolojik bozukluklar ve ilaç alımı,
    • Düzenli ve sağlıklı bir aile yaşantısının olmaması,
    • Cinsel kimlik çatışmaları,
    • Aldatılmak,
    Tedavide amaç orgazmı cinselliğin en önemli amacı olarak görmekten vazgeçip, ön sevişme, uyarılma, cinsel tecrübe, zevk ve çiftlerin birbirlerinin bedenlerini daha yakından tanımalarını sağlamaktır. Cinselliğin bir görev olmadığını; günah, yasak, ayıp olmadığını çiftlere hissettirmek, karşılıklı mutluluğa dayanan deneyimler yaşamalarını sağlamaktır.

  • CİNSEL EFSANELER

    CİNSEL EFSANELER

    Cinsellikle ilgili yanlış olan, gerçeği yansıtmayan, doğruluğu bilimsel olarak desteklenmeyen, yıllarca kulaktan kulağa dolaşarak yayılmış, herkes tarafından kabul edilen, doğru sandığımız ve hayatımızı etkilemesine izin verdiğimiz bilgilere ‘Cinsel Mit’ denir. Bu mitler zamanla efsanelere dönüşür, sorgusuz kabul edilir hale gelir.

    Erkekler cinselliğin bütün püf noktalarını bilirler?

    Cinsellik kadın ve erkeğin birlikte yaşadığı, karşılıklı zevk aldığı bir süreçtir. Yaşadığımız kültür erkeğe cinsellikle ilgili sorumluluklar yüklerken erkeğin performans anksiyetesi yaşamasına sebep olur. Kadına ise görev sorumluluğu yüklerken kadının cinsel haklarını elinden alır. Erkek cinsel ilişki sırasında sürekli sert kalması gerektiğini ve başarılı olması gerektiğini düşünür ve performans sorunları yaşamaya başlar. Kadın ise cinsellikten haz almaz, sadece görevini yerine getirir. Haz almayan, haz vermeyen, görev sorumluluğuyla sonuca odaklanan çiftler sağlıksız, mutsuz ve doyumsuz cinsel hayatlara sahip olurlar.

    Kadınların cinsel isteği azdır.

    Kadın cinsellikle ilgili olumsuz bilgilerle yetiştirilir; ‘Cinsellik hakkın değildir’ ’Cinsellik bir görevdir’ ‘Cinsel birleşme acı verir, ağrı olur, canın yanar’. Bu şekilde yetiştirilen kız çocuğu zamanla cinsellikten uzaklaşır. Ergenliğe geldiğinde cinselliğini bastırır, yanlış bilgilerini destekleyen hikayeler dinlemeye devam eder. Kadın, yetişkin cinsel hayatında ise kendi cinselliğine dair fikir sahibi bile değildir çünkü böyle bir hakkı olduğundan habersizdir. Bildiği şey ise cinselliğin acı verdiğidir. Baskıladığı cinsel isteği acı çekeceği korkusuyla baskı altında kalmaya devam eder. Oysaki kadının da erkeğin de cinsel isteği vardır, sağlıklı bir şekilde yetiştirildiğinde kadın da cinsel isteğini arzusunu ifade edebilir.

    Mastürbasyon kirli ve zararlıdır.

    Mastürbasyon yapmak kişinin suçluluk hissetmesine sebep olur. Yasak ve günah olarak bilinen mastürbasyon alelacele yakalanma korkusuyla yapılır. Suçluluk duygusuna kirlilik hissi de eklenir. Pek çok insan mastürbasyonun zararlı olduğuna, bazı organlara zarar verdiğine körlük, cinsel isteksizlik gibi sorunlara sebep oluğuna inanır. Aksine mastürbasyon yakalanma korkusu ile yapılmadığında herhangi bir cinsel işlev sorununa sebep olmaz. Organlara zarar vermez, ayıp günah değildir, alışkanlık yapmaz, duygusal ya da fiziksel sorunlara sebep olmaz aksine cinsel terapilerde teknik olarak kullanılır. Mastürbasyon bir tercih meselesidir her yaşta yapılabilir. Utanç, suçluluk ve günahkarlık duyguları yersizdir.

    Mastürbasyon ile kızlık zarı bozulabilir.

    Mastürbasyon aşırıya kaçılmadığı ve cinsel ilişkiye tercih edilmediği sürece zararlı bir şey değildir. Vajinaya bir şey sokmadan dış cinsel organları ve klitorisi uyararak yapılan mastürbasyon kızlık zarına zarar vermez.

    Mastürbasyon cinsel isteği azaltır, hastalık yapar.

    Mastürbasyonun cinsel gücü ve isteği azalttığına dair bilgiler yanlıştır. Zararlı olan mastürbasyon değildir ona eşlik eden suçlululuk, günahkarlık, ayıp gibi olumsuz inançlardır. Mastürbasyon kişinin kendi cinselliği ile barışık olduğunun göstergesidir. Mastürbasyon doğru yapıldığı takdirde kişinin cinselliğine olumlu katkı sağlar. Ancak yakalanma korkusuyla yapıldığında peşine gelen suçluluk duyguları ile birlikte erkekte erken boşalma ve cinsel isteksizlik sorunlarına sebep olabilir. Kadın ise mastürbasyon ile cinselliğini tanır, evlilik hayatındaki cinselliğine katkı sağlar. Mastürbasyon sivilce yapmaz, kör yapmaz, kısırlık yapmaz, adet düzenini bozmaz, erken boşalma ve sertleşme sorunu yapmaz, peniste eğrilik yapmaz, günahkar yapmaz.

  • CİNSEL İSTEKSİZLİK

    CİNSEL İSTEKSİZLİK

    CİNSEL İSTEKSİZLİK NEDİR?

    Cinsel isteksizlik hastalık değildir. Doğru tekniklerle üstesinden gelinebilecek bir sorundur. Doğru davranışlar doğru sonuçları doğurur, yanlış davranışlar ise yanlış sonuçları doğurur. Cinsel isteksizlik bir sonuçtur, yolunda gitmeyen yanlış davranışların yanlış bir sonucudur. Cinsel isteksizlik evlilik ilişkisinin %95’ini olumsuz etkileme gücüne sahiptir. Başlangıçta sadece basit bir isteksizlik sorunu gibi görünse de evlilik ilişkisinin içine ve sızar zamanla büyük bir soruna dönüşür.

    Cinsel isteksizlik iletişim problemlerinin bir ifade ediliş biçimidir. Ne yazık ki ifade edilmeyen duygu ve düşünceler insanı hasta eder. Kadın eşiyle olan problemlerini eşine ifade edemedikçe; kendini değersiz, önemsiz, sevilmeyen hissetmeye başlar. Buna bağlı olarak kadın eşine karşı öfke hisseder ve öfkesini de paylaşamaz ise sözel olarak ifade edilemeyen duyguların bir ifadesi olarak beden devreye girer. Kadın cinsellikten kaçınmaya başlar. Zamanla erkek bu kaçınmadan olumsuz etkilenir, istenmediğini hisseden erkek de kendini değersiz hisseder ve eşine karşı öfkeli davranışlar sergiler. Kolayca halledilebilir olan sorun artık çığ gibi büyüyen bir sorun haline dönüşmüştür.

    Kadın cinselliğin hakkı olduğuna inanmaz aksine bunun bir görev olduğuna, eşi ne zaman isterse görevini yerine getirmesi gerektiğine inanır. Eşiyle problem yaşadığında ya da kendisiyle ilgili bir problemle karşılaştığında vazgeçtiği ilk sorumluluk cinsellik olacaktır zaten kendisi cinsellikten hiç keyif almamıştır ki, onun için sadece kocaman bir yük olmuştur. Olsa da bitse dediği bir yük…

    Kadın cinsellikle ilgili bilgi sahibi değildir. Vajina nedir, klitoris nedir, nasıl işler bu sistem, kadın orgazm olur mu, ıslanmak nedir, kuruluk nedir, ön sevişme nedir? Bedeninin neyden hoşlandığını bilmez. Bilmediğiniz bir aleti çalıştıramazsınız, deneme yanılma yaparken birkaç hatalı sonuç sizi bu işten soğutabilir ve kendinizi cinsellikten soğumuş bulursunuz.

    Erkek performans kaygısı yaşar ve isteksizlik ile bunun üstünü kapatır, böylece korktuğu şeyle zaten yüzleşmeyecektir. Ya da eşine karşı hissettiği suçluluk duygusu ve geçmişten gelen travmatik deneyimler isteksizliğe sebep olabilir.

    Cinsel taciz ve travmalar cinselliğin kişiye zevk vermesine engel olur, zevk vermeyen bir cinsellik ise angaryadır.

    Bunlar gibi birçok sebep cinsel isteksizliğe neden olabilir.  Tedavi aşamasında isteksizliğin sebebi tespit edilir ve çifte özel bir program hazırlanır.

  • VAJİNİSMUS NEDİR?

    VAJİNİSMUS NEDİR?

    Vajinismus bir erteleme ve kaçınma hastalığıdır. Evet bir hastalıktır; çünkü işlevsel olarak sorun beklenmezken penis vajinaya giremez. Vajinismus kişinin tamamen çaresiz, yetersiz, suçlu ve ümitsiz olduğuna inanması hastalığıdır. Saplantılı bir biçimde başaramayacağına inanan kadının kabusudur vajinismus. Sadece penis-vajen birlikteliğinin olmaması değildir, vajinismus aynı zamanda tüm vücutta kasılmanın, korkunun, kaygının, endişenin, panik halinin, mide bulantısının, tiksinmenin, öğürmenin yaşandığı; kişinin bacaklarını kapattığı, eşini eliyle ittiği bir hastalıktır. Kızlık zarının kalın, vajinanın dar olduğuna ayrıca kızlık zarının ilişki sırasında patlayıp, yırtılıp, kanayacağına inanan kişinin kendini koruma çabasına vajinismus denir. Evet kadının kendini koruma mekanizmasıdır aslında vajinismus. Kimse içinde cam parçaları olan bir kase dondurmayı yemek istemez değil mi?

    Ya acırsa, ya kanarsa, ya girdiğinde bir şey olursa düşünceleriyle “istemsiz” bir şekilde kontrol edilemeyen kasılmalar gerçekleşir, bu kasılmaların kontrolü bilinçdışıdır. Bu sebeple kadın çok istemesine, her şeyi bilmesine, tüm yazılanları okumasına ve eşini arzulamasına rağmen bu kasları kontrol edemez. Bedenin bu ilkel korku refleksine vajinismus denir.

    Danışanın algıladığı kasılmalar sanki vajinayı daralttığı, vajinanın sertleştiği ve kapanan vajina girişi ile artık içeriye girişin imkansız olarak algılandığı hastalıktır vajinismus. Tabiki girişteki kasların kasılmasına diğer kas grupları da eklenir. Kişi bunu göğüs kafesinin sıkışması, nefes darlığı ve tüm vücudun gerilmesi olarak ifade eder.

    Birleşme anı akla gelene kadar her şeyin çok güzel ilerlediği ancak penis vajene yaklaşmaya teşebbüs ettiğinde bile tüm binanın aydınlatmalarını kapattığı hastalıktır vajinismus. Çünkü kişi bilmez ki vajina aslında kendini penise göre hazırlar, genişler, esner ve ıslanır. Bazı kadınlar vajinalarının penisin giremeyeceği kadar dar olduğuna inanırlar. Oysaki vajinanın görevi penisi içine almak ve üremeyi devam ettirmektir. Fiziksel bir sorun olmadığında her organ görevini rahatça yapabilmelidir aslında değil mi?

    Her danışanın içinde küçük bir kız çocuğu vardır ve o kız çocuğuna bugüne kadar cinsellikle ilgili oldukça yanlış bilgi verilmiştir. “Kapat eteğini bacağın görünecek”  diye büyütülürken kız çocuğu zamanla cinselliğini tamamen kapatmayı öğrenir. Şöyle düşünün yüz katlı bir gökdeleniniz var ama siz şarteli indirmişsiniz ve kapıyı kendiniz dahi açmıyorsunuz. Yıllarca yıllarca buradan habersiz yaşıyorsunuz, namusunuzu korumanın yolunun burayı yok saymak olduğuna inanmışsınız ve başarmışsınız da. Bugüne kadar gökdelenle ilgili fikir sahibi bile olamamışken günlerden düğün günü tüm katlara elektrik vermeniz gerektiği söylenmiş size. Sonuç ne? Kapıyı açmayı, asansörü kullanmayı, katlara çıkmayı bilmiyorken nerde ne var, nasıldır fikriniz bile yokken oraya misafir davet edebilir misiniz? HAYIR. İşte bu cevaba vajinismus denir. Kadın der ki; “Hayır istemiyorum açmayacağım.” En değerli şeyidir çünkü;  namusu, bekareti, yıllarca koruduğu temiz kız ruhu… Bunları kaybetmemek için mücadeleye başlar, kendine ve çevresine acı yaşatma sürecini başlatır.

    Vajinismuslu kadınlar ilişki denemelerinde orada bir duvar olduğunu, penisin de bu duvarı hissettiğini söylerler. Evliliğin başlarında kadın da erkek de motivedir. Denemeler yapılır ancak zamanla iki taraf da kaçınmaya başlar, vajinismus sorununa ereksiyon problemleri ve cinsel isteksizlik eşlik eder. Hatta aile baskısı, kadının suçlanması, evliliğin bitmesi gibi sonuçlarla da karşılaşılmaktadır.

    Vajinismus zamanla geçecek bir hastalık değildir, hastalığın doğası gereği tedavi ertelenmek istenir ancak bu sadece ilişkiye zarar verir.

  • Tarihte Kadın Algısı: Elmayı Yedirten Havva, Ayvayı Nasıl Yedi?

    Tarihte Kadın Algısı: Elmayı Yedirten Havva, Ayvayı Nasıl Yedi?

    Havva’dan bugüne, kadının derin tarihi seyri içinde kadın sorunu hep var olmuş fakat tarih gibi o da tekerrürden ibaret kalmış ve kadının toplumda algılanışı Havva’nın ısrarıyla başlayan ve Adem’in elma yemesiyle süregelen süreçte yaklaşık olarak aynı kalmıştır: Kadın her zaman erkeğe hata yaptırmıştır ve Adem’e elmayı yedirten bir kadına, ayvayı yedirten bir erkek hep olmuştur. Adem’ in cennetten kovulmasını dahi Havva’ya dayandıran toplum, kadının sürekli suç işlediğine, erkeği günaha teşvik ettiğine vurgu yaparak ona çarpıtılmış bir kimlik atfetmiştir. Kadının çarpıtılmış kimliğinin özü, anaerkil ilk toplumların, mutlak tek tanrılı dinlerdeki peygamberlerin iktidarıyla, yok olmasına dayanır. Tek tanrılı dine geçişle eski kaynaklar yakılarak ve tanrıçalarla ilgili kaynaklar yok edilerek tarih yeniden yazılıp biçimlendirilmiştir. Tanrı erkek ile özdeşleştirilmiş, kadınlar ise günahlarından dolayı çeşitli şekillerle cezalandırılmış ve erkeğin egemenliği altında altında insana hizmet için yaratılan ve insanoğlunun devamını sağlayan araçlar olarak yeniden tanılandırılmışlardır. …Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı bir kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. (Yaratılış 2/21-22) Adem “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir.” dedi. Ona “Kadın” denilecek… Yahudiliğin katı kurallarıyla birlikte kadın toplumsal faaliyetlerden uzaklaştırılmış ve benliği Adem uyurken parçalanmıştır. Kadın haklarının karşısında olanlar, Tevrat’taki bilgiyi, kadını o günün “kaburga kemiği parçası”; bugününse “ mutfak robotu “olarak nitelemek üzere değerlendirmişlerdir. Yahudilikte kadının değeri yoktur. Yahudiler güne şu sözlerle başlarlar ; “Ezeli ilahımız, kainatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun.” Tevrat’a göre Adem ve Havva’nın cennetten çıkarılmasının sorumlusu Adem’i kışkırtarak yanıltan ve böylelikle bir imtihan sembolü olan yasak ağaçtan yemesine neden olan Havva’dır. Bu yaptığından dolayı Havva kendisinden sonra gelecek tüm kadınlara aynen intikal edecek olan bir cezaya çarptırılır. Bu ceza, hamilelik ve doğum sırasında kadının çekeceği sancılardır. Tevrat’ta kadının cinselliği katı dini kurallar eşliğinde günahlaştırılmış, eğer bir genç kız kızlık zarını yitirecek olursa, babasının evinin önünde şehrin adamları tarafından taşlanarak öldürülecek olması mübahlaştırılmıştır. Tevrat’taki inanç sistemine göre babasının evinde zina işlemiş sayılacak genç kadın, ölmelidir çünkü sadece babasına değil İsrail’e de alçaklık etmiştir. Tevrat’ta, Rab Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” der. “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Kadının kocasının yönetiminde olduğunu anlatan içerik , kadının kendisiyle ilgili bağımsız olarak verdiği kararları kocasının hükümsüz kılabileceğini gösterirken, bu aynı zamanda mutfak robotunun erkeğine verilen garanti belgesi de sayılabilir. Tevrat’ta ensest ilişki meşruydu. Dul kalan kadın, kayınbiraderi ile evlendiriliyordu. Birlikte oturan kardeşlerden biri, oğlu olmadan ölürse, ölenin dulu aile dışından biriyle evlenmemeliydi. Ölenin kardeşi dul kalan kadına gidecek ve onu kendine karı olarak alacaktı. “Kadının doğuracağı ilk oğul, ölen kardeşinin adını sürdürsün. Öyle ki, ölenin adı İsrail’den silinmesin.” Yahudilikte, uğradığı fiziksel, bedensel ve psikolojik şiddet ve kimi zaman şiddet nedenli ölümle aslında şehit edilen kadının ızdırabı köleci dönemin sonlarına doğru doğan Hıristiyanlık dini ile birlikte devam etti. Adem’le Havva’nın, tanrının buyruğuna inanmayıp elmayı yiyişiyle Tanrı tarafından lanetlenip günahkar oluşunu Hıristiyan teolog St. Augustinus günahın tarihçesiyle anlatır. Dinsel kaynaklarda çokça geçen elmayı St. Augustinus tensel zevk, tutkuyla yaşanan cinsle birleşme olarak yorumlar. St. Augustinus’a göre eğer Adem’le Havva elma ağacından kaçabilselerdi şehvet duygusu olmadan da birlikte olabilecekler ve böylece cinsel organlar da vücudun diğer organları gibi iradeye boyun eğebileceklerdi. İşledikleri bu ilk günah nedeniyle cennetten kovulup yeryüzün atılan Adem’le Havva’nın günahı kalıtımsaldır ve onlar yüzünden insan Tanrı tarafından lanetlenmiştir. Hıristiyan düşüncesine göre, bu nedenle insan, doğuştan günahkar bir varlıktır ve Hıristiyanlıkta da Yahudilikte olduğu gibi ilk günah kadına yüklenmiş ve kadın kötülüğün, şeytana uymanın ve ayartıcılığın temsilcisi haline getirilmiştir. İskenderiyeli Clement’e göre, kadın kadın olmaktan ötürü utanmalıydı. Bu aşağılama o kadar ileri boyutlara varmıştır ki 6. yüzyılda Mason meclisinde, kadının ruhu var mı yok mu konusu üzerine yapılan bir tartışmada yalnızca bir kişi kadının ruhu olduğuna yönelik oy kullanmıştır. Hıristiyanlıkta erkek kadın için doğmamıştı; fakat kadın erkek için doğmuştu. İşte bu yüzden Mesih adına kadın, kendini köleliğin sembolü saymalıydı. “Şunu bilmenizi istiyorum. Her erkeğin başı Mesih’ tir. Kadının başı erkektir. Mesih’in başı Tanrı’dır. Başı örtülü olarak dua ya da peygamberlik eden her erkek, başının saygınlığını hiçe indirir. Öte yandan, başı örtülmemiş dua ya da peygamberlik eden her kadın başının saygınlığını hiçe indirir. Böyle davrananla başını tıraş eden arasında hiçbir ayrım yoktur. Kadın başını örtmeyecekse, saçlarını da kessin! Madem kadının saçlarını kesmesi ya da tıraş etmesi saygınlığını hiçe indirgiyor, başını örtmesi zorunludur. Ama erkek başını örtmemeli. Çünkü o Tanrı’nın benzeri ve yüceliğiydi. Oysa kadın erkeğin yüceliğidir. Çünkü erkek kadında oluşmadı, ama kadın erkekten oluştu. Üstelik erkek kadın için yaratılmadı, ama kadın erkek için yaratıldı. İşte bu nedenle, kadının başı üzerinde bir yetki bulunduğu belgeleyen bir simgeye gerekçe vardır. Melekler yüzündedir bu. Kaldı ki Rab bağlılığında kadın erkekten, erkek de kadından ayrı sırada düşünülemez. Çünkü kadın erkekten oluştuğu gibi erkek de kadından doğar. Ama herşey Tanrı’dan oluşur.”( Korintoslulara Mektup 11; 3-12) Hıristiyanlık Tanrı karşısında kadın ve erkeğin eşit olduğunu savunarak erkeğe tek eşliliği ve sadakati dayatmasına rağmen kadın bedenini bir doğum aracına indirgeyerek ve kadının cinselliğini çok yönlü denetimi altına alarak, kadın rahmini beslenme çantasına çevirmiştir. Kilise babaları, kadınların cinsel ilişki esnasında zevk orgazm olmalarının dinen caiz olmadığını açıklamışlar ve “Bacaklarınızı açın o anda sadece büyük Britanya’yı düşünün.” felsefeleriyle kadının ruhsal sünnetini gerçekleştirerek onları edilgenleştirmişlerdir. Hristiyanlık’ ta Meryem de Rab tarafından üflenerek doğduğu için edilgendir ve kadınsal gücün temsili değildir. Meryem’den çalınan anaerkil güç, üfleme eylemiyle erkekte ataerkil güç olarak Tanrılaştırılmıştır. İlk Hıristiyan liderlerinden olan Tertullian, Hristiyanlığın kadınlarla ilgili görüşünüşu şekilde belirtir: “Kadın, insanın kalbine şeytanın girmesini temin etmek için açılan bir kapı demektir. O, erkeği, Allah tarafından kendine yaklaşılması men edilen ağaca sürükleyen varlıktır. Ve ilahi kanunu bozmuş, Allah´ın yeryüzündeki sureti olan erkeği aldatmıştır.” Hıristiyan dünyasının “aziz” unvanlı Krisostem’in kadınla ilgili fikirleri şöyledir: ” kaçınılması imkansız bir kötülük kaynağı… Vesvese yatağı… Hoşa giden bir bela.. Bir iç tehlike… Gönüller avlayan güzel eşkıya… Süslü püslü bir musibet…” Mundar ve zararlı bir varlık olarak görüldüğü için kadın V111. Hanri´nin devrinde parlamentodan çıkan karara kadar İncil’e bile el süremiyordu. Zebur ilâhî kitapların en küçüğü olup, lirik söyleyiş ve ilâhîlerden, Allah’a övgü ve hikmetli sözlerden ve birtakım nasihatlardan meydana gelmiş ve yeni dinî hükümler getirmemiştir. Dolayısıyla Zebur’da kadının algılanışına dair birkaç Zebur Nüshası dışında bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Bugün elde mevcut olan Zebur nüshalarından Mez.68: 5 “Kutsal konutundaki Tanrı, Öksüzlerin babası, dul kadınların savunucusudur” dul Kadınların Tanrı tarafından korunmaya alındığını belirtirken, “ Rab buyruk verdi, Büyük bir kadın topluluğu duyurdu müjdeyi” Mez.68: 11 nüshası ise kadınların sosyal hayatın içinde var edildiklerine dair ipucu verir. Son olarak, Davut’un evli bir kadın olan Batşeba’ yı sevmesi ve kadının kocası olan Uriah’ ı öldürterek Batşeba’ ya sahip olması ve Allah’ın bunun üzerine kendisini lanetleyerek; Batşeba’dan doğan yedi günlük oğlunun canını alması dışında Zebur’da kadının algılanışına dair detaylara rastlanmamaktadır. Kur’an, kadının, erkekle aynı şekilde yaratıldığını, tek bir bütünün ikiye bölünmesi ile Yüce Allah tarafından birbirini tamamlamak üzere var edildiğini fakat yaratılışında erkekten farklı özellikler taşıması sebebiyle görevlendirilişinin erkekten ayrı nitelikler taşıdığından söz eder ve erkekle kadının sadece farklı görevlendiriliş sistemleriyle değil, birbirleriyle dost ve arkadaşlıklarıyla da birbirlerini tamamladıklarından ve yaşamları boyunca toplumda aynı haklara, sorumluluklara sahip olacaklarından söz eder. Bakara 2 /187: «Onlar (kadınlarınız) sizin için birer elbise, siz de onlar (erkekleriniz)için birer elbisesiniz. » Erkekler kadınları gözetip kollayıcıdırlar. şundan ki Allah, insanların bazılarını bazılarından üstün kılmıştır… (Nisa 4 / 34) Nisa suresinde, kadınların değer ve haklarının, Allah katında kul olmaya dair sorumluluklarının, yaratılıştan kaynaklanan farklılıkları dışında birbirine eşdeğer olduğundan söz eder. Burada “üstün kılmak” tan kasıt, erkeğin kadın üzerinde her zaman egemen olduğu değil, erkeğin kadına göre yaratılıştan kaynaklanan farklılıkları olduğu ve bu farklılıkların erkeğin koruyucu, kollayıcı ve gözetici yönlerini kuvvetli kıldığı, aynı şekilde kadının kendi varlık yapısına has özelliklerinin de aynı şekilde onu erkekten farklı ve özel kıldığıyla ilgilidir. Kur’an; çokevliliğin insanın doğasına ters düştüğünü, onun insanları birbirine düşüren bir yapısını olduğunu; ancak savaş ve hastalık gibi zaruri durumlarda toplumun ihtiyacına yönelik bir görev olarak Müslümanların dörde kadar olmak üzere birden fazla evlilik yapabileceğini belirtir. Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed 25 yıl evli kaldığı Hz. Hatice’nin ölümünden sonra, o dönemde insanlar arasındaki en etkili dostluk bağı sayılan akrabalığı kuvvetlendirerek özellikle düşman kabileleri İslamlaştırarak İslam dininin yayılış hızına ivme kazandırmak ve Arabistan’da kabileler arası savaşların mağduru dul kadınları koruma altına almak için birden fazla evlilik yaparak çokevlilik yasağının dışında kalmıştır. Hz. Muhammed dayağa karşı durmuş, “Sizden hiç biriniz, kölesi imiş gibi karısını dövmesin. Akşam bir yatağa yatacağınız eşinizi nasıl dövebilirsiniz.” gibi sözler söylemiş, hanımlarına hayatı boyunca bir fiske bile vurmamıştır. O dönemde köle ve cariyelik sistemi devam etmekte ve bu durum cariyelerin birleşme ve bir erkekle bütün olma haklarını, efendilerinden hamile kalıp çocuk sahibi olmadıkları sürece, kısıtlamaktaydı. Kadının satılma hakkından muaf olması için ilk koşul “çocuk anası” olmasıydı ve bu sistem cariyelerin yararına olan yerleşik bir adet gibi sunulmaya çalışılsa da, kadının ancak efendisi öldükten sonra hürriyetine kavuşacak olma durumu ve sadece bir “efendi” si olması bile“sofrada yeri öküzlerimizden sonra gelen kadınlarımız” ifadesini doğruluyordu. Buradan bakıldığında, Kuran ataerkilliğin tartışmasız yazılı kanunu olarak yorumlanabilir. Kur’an toplumun çekirdeğini temsil eden aileye değer verir ve ailenin tüm sakinlerinin hak ve sorumluluk sahibi olduğundan yola çıkan görüşe kanıt olarak ailenin idaresinin bağımsız olarak ne erkeğe ve ne de kadına verildiğine ait kesin bir ifade içermez. Karşılıklı dayanışma ve görüş alışverişi yapılması önerilen bir danışma kurulunun, kriz yönetimi için gerekliliğinden söz eden Kur’an, bunu toplumun sorunlarını çözerek gelişmesinin ön koşulu olarak ortaya koysa da pek çok tarihçiye göre kadının özgürlüğü İslam dininin benimsenmesi ile birlikte yavaş yavaş kaybolmuştur. Onlara göre İslam dininin yanlış uygulanması sebebiyle Müslümanlıkla birlikte kadın saygın konumunu kaybetmiştir