Etiket: Kadın

  • Kadına Yönelik Şiddet Olgusu

    Kadına Yönelik Şiddet Olgusu

    Toplumsal açıdan değerlendirmeye alındığında kadına yönelik şiddet olgusu tüm toplumlarda hemen hemen aynıdır. Değişmeyen tek şeyin bu yapı olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Dünya üzerinde önemi oldukça yüksek olan bu olgu; ne yazık ki şiddete meyilli kişilerin ruhsal anlamda yeterince sağlıklı olmadığını görmüş oluyoruz. Şiddetin olmadığı bir toplum tipinden bahsedemeyiz. Gündemde daha çok kadına yönelik şiddet ön planda olduğu için bu konu derinlemesine incelenmesi gerekmektedir.

    Şiddetin normal karşılanması gibi bir durum olamaz. Ancak Türkiye’deki kültürel yapı incelendiğinde bunun çoğunlukla normal karşılandığını görmüş oluruz. Şiddet psikolojik açıdan en riskli faktörlerden biridir. Kişinin şiddete meyilli olmasının birçok sebebi olabilir. Bu sebepler incelendiğinde altında yatan faktörlerin bulunması oluşacak şiddetinde önüne geçmiş olacaktır. Yaşanmış olan şiddet yapısı incelendiğinde toplumsal açıdan sağlıklı bireylerin yetişmesine olanak sağlanmış olur.

    Neden Şiddete Meyilliyiz?

    Kişilerin kültürel yaşantısından, eğitim düzeyine, aile yaşantısından yaşadığı çoğrafik yapıya kadar etkilidir. Çocukluk döneminde yaşadığı travmalardan, sosyal çevresine kadar; kişinin şiddete meyilli olmasına zemin hazırlar. Sağlıklı bir çocukluk dönemi yaşamayan bireyler yetişkinlikte üstesinden gelemediği durumları bastırmak için şiddete başvurur. Temel sebeplerden biride ailesinde şiddet olgusunun yaygın olması da yatmaktadır. Kişilerin şiddete meyilli olmasının sebeplerinden biri de çocukluk dönemlerinde istismar ve ihmale uğramış olmalarıdır.

    Yaşanan travmalar öfkemizin ortaya çıkmasını tetikleyebilir. Şiddet olgusunun sebepleri öğrenilmiş olursa çözüm için ilerlemeler kaydetmek daha kolay olacaktır. Bilmeliyiz ki çocukluk dönemi yetişkinlik ve sağlıklı bir karakter için önemlidir. Bu sebeple çocukluk döneminde çocuğunuzun şiddet ortamında büyümemesi, istismar ve ihmale uğramaması gerekmektedir.

    Çözüm Önerileri

    Kadına yönelik şiddeti önlemenin temelinde iyi bireyler yetiştirmek yatar. Yetişen iyi bireyler şiddete başvurmak yerine çözüm için daha sağlıklı hareket ederler. Şiddete meyilli kişilerin psikolojik destek almaları oldukça önemlidir. Bir bireyin kendinin farkında olması çözüm için gerekli adımları atacağı anlamına gelir. Kadınlara uygulanan şiddetin önüne geçmek için de; öncelikle kadınların bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğidir. Ekonomik özgürlükleri olmayan kadınlar genelde geçim kaygısı ve çocukları için bu duruma katlanabilir görmektedir. Oysa ki bu olguyu yıkmak şiddeti ortadan kaldıracak en önemli noktadır.

    Bu duruma katlanan kadınlar beraberinde şiddetin bitmesine değil oluşmasına zemin hazırlarlar. Her kadın birey olduğunu ve şiddetin kabul edilebilir bir durum olmadığının farkında olmaları gerekmektedir. Çocuklarımızın mutluluğunu düşünerek şiddete katlanmamız; geleceği korumak değil ancak zarar vermek olacaktır. Kadının şiddete göz yumması şiddetin artmasına sebep olur. Unutmayın ki her birey özeldir ve özel kalmak durumundadır. Bunu etkileyecek 3.kişiler hayatınızda bulunmamalıdır.

  • Aşkta Ara Olur Mu?

    Aşkta Ara Olur Mu?

    Zaman zaman taraflardan biri ilişkiye ara vermeyi teklif edebiliyor. Peki ilişkiyi dondurup, sonrasında kaldığı yerden devam etmek mümkün mü?

    Sevgili, partner ya da evlilik ilişkilerinde en büyük sınavlardan biri farklılıkların ve anlaşmazlıkların nasıl ele alınacağıdır. Çiftler bazıkonularda anlaşamadıklarında tartışmaları anlaşamadıklarında tartışmaları çoğu zaman münakaşaya sonra da kavgaya dönüşür. Birbirini seven iki insan ilişkinin ilerleyen zamanlarında sevgi dolu bir şekilde konuşmayı bırakıp birbirlerini incitmeye başlayabilir. Taraflardan biri diğerini incitebilir, suçlayabilir, yakınabilir, çok talepkar davranabilir ya da kuşkulanabilir . İlişkinin bu şekilde devam etmesi her iki tarafında yaralanmasına ve tamiri mümkün olmayan bir sona götürebilir. Bu şekilde bir ilişki döngüsüne girildiyse her iki taraf için de ilişkiye bir süre ara vermek uygun olur.

    – Bu talebin temelinde ne olabilir?

    Bu talebin temelindeki duygu kadınlar ve erkekler açısından farklılık gösterir. Kadınların ihtiyacı ilişkidir. Dolayısıyla kadınlar yaşadıkları sorunu ilişkinin içindeyken çözmeye çalışır. Karşılılıklı bir anlaşmazlık olduğunda kadın konuşup sorunu halletmek ister, erkeğin duygusu ise uzaklaşmak ve yaşadığı sorunu kendi kendine çözmeye çalışmaktır. Dolayısıyla böyle bir teklifle gelen bir kadınsa kadının duygusu ilişkiye dair umutsuzluktur. İlişkinin içinde ihtiyacının giderilmediğini, ilişki bu şekilde devam ederse bitebilir sinyali taşır. Böyle bir teklifle gelen taraf erkekse erkeğin duygusu daha çok boğulma, işgal, kendine alan açma isteğidir. Kadın ve erkek beyni bu noktada farklı çalışır. Kadınların hep ilişki içinde olma isteğine karşı erkekler yalnız zaman geçirmeye, bağımsız olmaya ihtiyaç duyar. Bu ilişki içinde çatışma yaratır.

    Diğer taraf nasıl hisseder kendini böyle bir durumda?

    İlişkiye ara vermek isteyen erkekse kadınların ilk düşündüğü ihtimal başka bir kadının varolduğu ihtimalidir. Böyle bir durumda kadın terk edilmeye karşı yoğun bir korku ya da kaygı hissedebilir. Burada önemli olan ayrıntı şudur. Her iki tarafın da böyle bir karar verirken ortaklaşa bir zaman belirlemeleri gerekir. Bir hafta ya da bir ay olabilir. Belirsizlik duygusu kadını çok rahatsız eder, ya bir daha hiç görüşemezsek diye düşünebilir. Terk edilme kaygısıyla ya da yalnız kalma korkusuyla başka bir partner arayışına girebilir. Ortaklaşa bir zaman diliminin belirlenmiş olması her iki tarafın da ilişkiye dışarıdan bir gözle bakabilmelerini sağlar. İlişkide yanlışlarını, eksiklerini ve hatalarını görmelerini sağlar.

    İlişkiye ara vermek isteyen taraf kadınsa erkeğin duygusu öncelikle şaşkınlık olur, kadınının netliğini anladığında ise öfke ve yetersizlik duyguları hisseder.Erkeğin ilişkinin içinde en fazla talep ettiği duygu takdir edilme, beğenilme duygusudur. Erkek ilişkide cinsel performansının, zekasının, başarısının takdir edilmesine ihtiyaç duyar. Kadınlar ilişkinin başlarında erkeğin bu ihtiyaçlarını karşılama eğiliminde olur. İlişkinin ilerleyen süreçlerinde kadının takdiri ve beğenisi azalmaya başlar. Bu aşamada kadından böyle bir talep geldiğinde erkek başarısız olduğunu, yetersiz olduğunu hisseder. Dışarıdan gösterdiği duygu çoğunlukla öfke ya da umursamazlıktır. Bu duygu içinde hissettiği duygudur.

    – Sıkça tartışma yaşanıyorsa, bağlılık, aşk ya da sevgiye ilişkin bir tereddüf varsa,

    ilişkiden yeterli doyum alınamıyorsa veya bunlara benzer sorunların olması halinde

    ilişkiye ara verip, biraz olsa da durumu değerlendirmek iyi bir seçenek olabilir mi?

    Tabi. Böyle bir süreç içine girildiyse her iki tarafın da uzaklaşıp ilişkiden beklentilerini gözden geçirmelerinde fayda var. Partnerimden beklentim nedir? Partnerim bu beklentimin ne kadarını karşılayabiliyor. Bu soruların cevabını kişilerin kendi kendine vermesi uygun olur.

    – Ara vermenin ardında tekrar devam edilme ihtimali nedir?

    Ara verme talebinin altında yatan temel duygutekrar devam etme isteğifir. Burda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa ilişkiyi sonlandırmaktantan ziyade ilişkiyi nasıl devam ettirebilirimin kaygısıyla böyle bir öneride bulunur zaten. İlişki iki taraflıdır. Benim tecrübelerim partnerler birbirlerini seçiyorlarsa her iki tarafın da ruhsal sıkıntıları brbirine yakındır. Yani ilişkide bir kişi yüzde yetmiş sorunlu, diğeri yüzde otuz sorunlu, böyle bir ilişkiye henüz rastlamadım. Biz ruhsal olarak kendimize benzeyen kişileri severiz, kendimize benzeyen kişilere aşık oluruz. Dolayısıyla böyle bir durumda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa o kişi ilişkinin içindeki sorunları daha net görmeye başlamış diyebiliriz.

    – Bu durumu sadece birlikteliklerle sınırlamayıp, evlilik içinde de ele almak

    gerekirse… Evlilik kurumu nasıl etkilenir?

    Evlilik dediğimiz zaman işin toplumsal, sosyolojik pek çok farklı yönleri de devreye giriyor. Evlilik ilişkisinde de benzer bir şekilde ortaklaşa bir süre belirleyip bir süre görüşmemek her iki tarafında da yaşadıkları ilişkiye daha objektif bakmalarını sağlayacaktır. Mümkünse bu süreci çevresindeki kişilere anlatmamak uygun olur. Çok yakın gördüğü birkaç dostuna anlatılabilir fakat aileler işin içine girdiğinde her iki tarafın da duyguları objektiflikten uzaklaşır. Kim haklı tartışmasına döner.

    – Çocuklara bu nasıl açıklanmalı?

    Çocuklara bu durum gerçekçi bir şekilde açıklanmalıdır. Biz annenle(babanla) bazı konularda anlaşamıyoruz. Bir ay kadar ben farklı bir evde yaşayacağım. Benimle istediğin zaman ilişki kurabilirsin. İhtiyaç duyduğunda beni arayabilirsin şeklinde bir açıklama yeterli olacaktır. Burda önemli olan çocuğa bunu açıklarken hissedilen duygudur. Öfkeli, korkmuş, çaresizlik içinde bir duyguyla açıklarsanız çocuk elbette bu süreçrten çok etkilenir. Ama eşler önce bu konuyu kendi içlerinde netleştirip, duygusunu hazmedip sonra bu meseleyi çocuğa açma yoluna gitmelidir.

    – Uzman desteği hangi aşamada devreye girmeli?

    Uzman desteği her iki tarafın da birbirine olan saygısını koruduğu fakat anlaşmazlıklarla başedemeyeceklerine karar verdiği noktada devreye girmeli. Çiftler genellikle birbirlerine olan bütün kredilerini kullandıktan sonra son çare olarak bir uzmana başvuruyor. Burda da taraflardan birisi çoğunlukla ilişkiyi kafasında bitirmiş olarak geliyor. Yani destek amacıyla değil de biz anlaşamıyoruz, uzman da bunu onayladı o zaman ayrılalım yoluna gidiyorlar.

    İlişkinin başlarında her şey çok güzel olur. Zamanla, yakınlaştıkça sorunlar çıkmaya başlar. Erkeğin kadından beklentileri çocukluğunda eksik kalan duyguların tamamlanmasıdır. Takdir görme, beğenilme, sevgi, özgürlük gibi kişiden kişiye farklılık gösterir. Kadının erkekten beklentileri de çocukluğunda eksik kalan duygulardır. Yani her iki taraf da çocuklukta doyurulmamış ruhsal ihtiyaçlarının giderilmesini ister. Kadınların ihtiyacı sevgi, şefkat, korunma, terk edilmeme, bağlılık ve güvendir. İlişkinin içindeki bu ihtiyaçlar zamanla karşılanmamaya başlar. Tam bu aşamada bir uzman desteği almak önemlidir. Her iki tarafında yetişkin olarak birbirini görmesi önemlidir. Taraflar karşılamaya çalıştıkları duyguların yetişkin olarak ihtiyaçları olan duygular değil de çocuklukken eksik kalan duygular olduğunu görür. Bu aşamada terapiye gelen çiftler çoğunlukla ilişkilerinde bir uyanış yaşar. Ve birbirleriyle çatışmayı bırakıp kendi iç dünyalarıyla temas kurar.. İlişkiden beklentileri daha gerçekçi ve olgun olur. En önemlisi diğerinin annesi ya da babası olmadığını görür. Cinsel ilişkileri çok daha doyurucu ve keyifli olur. Beraber vakit geçirmekten de keyif alırlar ayrı ayrı vakit geirmekten de. Yani ilişkide hem özgür olurlar hem bağlı ve güvende.

    – Çiftlere Önerilerim

    Benim gözlemim çiftlerin yapışık ikiz gibi sürekli beraber bir aktivite yaptıkları yönünde. Çiftlere önerim kendi kendilerine vakit geçirmekten keyif alacakları etkinlikler bulmaları. Örneğin çiftlerden biri yürüyüşe çıkıyorsa diğerinin evde kalıp kitap okuması. Bizim beynimizde bağlanmayı sağlayan bir hormon var. Adı oksitosin. Oksitosin birkaç dakika sarıldığımızda salgılanmaya başlıyor. Azaldığında ise beyin bu hormona ihtiyaç duyuyor. Sürekli beraber gezen çiftlerde bu hormon eksilmiyor. Dolayısıyla diğeriyle yaşanan keyifli duyguya erişilmiyor. Ara ara birbirinden uzaklaşan, ayrı ayrı zaman geçiren çiftlerin birbirlerine daha bağlı olduğunu, beraberken daha keyifli 

  • Soya tüketmenin akciğer kanserli kadınlarda yararlı olduğu söyleniyor

    Soya tüketmenin akciğer kanserli kadınlarda yararlı olduğu söyleniyor

    Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsünün desteği ile yapılan bir araştırmaya göre soya tüketimi akciğer kanserinde olumlu etki sağlıyor.

    Soya içeren yiyecekler tüketmek, bazı kanser formlarında hastalığa bağlı yaşam kaybı riskini azaltıyor.

    Dünyada, kanser hastalığında yaşamsal riski en çok taşıyan ülke olan Çin’de bile, soya tüketen kadınların kanser riskinin azaldığı tespit edildi.

    Klinik Onkoloji Dergisinde yayınlanan bulgulara göre, destek düşüncesinden yola çıkılarak diyete eklenen soyalı yiyecekler, insanlara birçok yolla yardımcı olabilir, belki de diyet menüsünü biraz değiştirmeli ve daha fazla soyalı yiyecek tüketmeliyiz. Gerçekten soyanın faydaları, kalp sağlığının ötesinde olabilir.

    Vanderbilt Üniversitesi Tıp Merkezinden Gong Yang ve meslektaşları, Şangay Kanser Enstitüsü ve Ulusal Kanser Enstitüsü; Şangay Kadın Sağlığı araştırması adı altında, akciğer kanseri olan toplam 444 çinli kadın üzerinde yapılan geniş çaplı araştırmanın verilerini inceledi.

    Araştırmaya katılan kadınlar, verilen anketi doldurarak günlük ne yediklerini detaylı olarak yanıtladılar. Verilerin güvenilirliği için anket iki kez tekrarlandı. İkinci tekrar, iki yıl sonra yapıldı.

    Akciğer kanseri olan 444 bayan hastada yapılan çalışma sonucu araştırmacılar, “tüm hastalar üzerinde yapılan analizlere göre, soyalı yiyecekler, hastanın yaşam kalitesini arttırarak tedaviye yardımcı bir destek unsuru olduğu gözlenmiştir” diye belirttiler.

    Yapılan araştırmada, az soya tüketen kadınların 1.8 kat fazla yaşam kaybı riski taşıdığı, çok soya tüketen kadınların yaşam kaybı riskinin ise %11 oranında azaldığı bildirildi.

    Araştırmacılar, “bu bulgular ve bizim daha önceki gözlemlerimiz sonucunda, fazla miktarda tüketilen soyanın, akciğer kanseri riskini yaklaşık %40 oranında azalttığı ve hastalığın gerilemesinde önemli rol oynadığını,” yazdılar.

    Araştırmaya katılan birçok kadın, daha önce hiç sigara kullanmayan hastalardı.

    Asya ülkelerinde, akciğer kanseri olan kadınların % 80’i hiç sigara içmeyenlerden oluşuyor, ülkemizde ise akciğer kanserlerinin hemen çoğunluğunu erkek bireylerde olduğu gibi bayanlarda da sigara içenler oluşturuyor.

    Ayrıca araştırmalar, bol miktarda soya tüketmenin osteoporoz (kemik erimesi) ve kalp hastalıkları riskini de azalttığını belirtiyor. Menopozun etkilerini azaltıyor ve bazı kanser türlerinin riskini minimize ediyor.

    Araştırmalar, soya proteininin sağlığa fazla bir yararı olmadığını gösterdi. Ancak, soyalı yiyeceklerin içindeki soya sütü ve soya peynirinin faydası çok. Soyalı yiyeceği bütünüyle tüketmek, içeriğindekileri tek tek tüketmekten daha önemli olabilir.

    Bazı araştırmacılar, soyalı yiyecekleri soyanın kendisinden daha fazla tüketen batılı insanların, nasıl daha fazla yarar gördüklerini merak ettiler. Belki de, etin yanında ve süt ürünleri ile tükettikleri için olabilir şeklinde düşündüler. Çin’de yapılan araştırmada, soya diyetin bir parçası ve süt ürünleri daha az tüketiliyor ve soyanın kendisinin yarar sağladığı öne sürülüyor.

    Soya fitoöstrojen hormonu içerir. Bu, östrojen receptör beta olarak da bilinen hücre bileşiğini etkiliyor olabilir. Bu bileşik, birçok akciğer kanseri vakasında önemli rol oynadığı bilinen epidermal büyüme faktörü reseptörünü (EGFR) etkiliyor ve bu yoldan yarar sağlıyor olabilir.

    Soyanın olumlu etkileri ile birlikte özellikle içeriğinde östrojen hormonu benzeri maddelerin olması nedeniyle hormona duyarlı meme kanserli hastalarda olumsuz etkiler de gösterebilir. Bu nedenle meme kanserli hastaların bu haberden yola çıkarak hekimlerinin görüşünü almadan soya tüketimini artırmaları doğru olmayacaktır.

    Kanser riskini azaltmak her yaşta mümkündür. Sigaradan uzak kalmak, sebze ve meyve tüketimini artırmak, sedanter (hareketsiz) yaşamdan uzaklaşıp düzenli spor yapmak sizi sağlıklı kılacak ve kansere yakalanma ihtimalinizi son derece azaltacaktır.

    Unutmayın! Fiziksel sağlığınızı yitirmeniz, yaşamınızı her yönden etkiler.

  • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    Kadınlar ilkel zamanlardan bugüne dek daima üretimin sembolü olmuşlardır. Hayatın içinde aktif rol alan kadın mağara yaşamında göçebe toplumlarda çocuk bakımını üstlenmiştir, yerleşik hayatta tarımsal üretimde bulunmuştur, endüstriyel toplumlarda günümüzde ise ekonomik değer üreten bir konuma kadar gelmiştir. Şimdilerde kadın evini finanse eden, iş dünyasında statü sahibi olan, pek çok alanda yeniliklere imza atan, bir sürü projeye öncülük eden pozisyonlarda aktif olarak yer almaktadır. elbette bu aşamaya gelmek kolay olmamıştır, öncelikle kadının seçme ve seçilme hakkı elde etmesi, daha sonrasında iş hayatında erkeklerle eşit gelir düzeyine sahip olabilmesi uzunca yıllar almıştır. Kadın, verimlilik, üretkenlik, sevgi, şefkat, merhamet kelimelerinde anlam bulan içindeki bu duyguları çevresiyle çocuğuyla ailesiyle fazlaca paylaşandır. Yıllarca süregelen halen günümüzde de ses getiren kadına yönelik taciz, şiddet haberleri her defasında bizleri daha çok üzmekte ve bunun çaresini bulmaya itmektedir. Kadın erkek cinsiyetlerinin aralarındaki farklılıklar dikkat çekmektedir. Toplumun eğitimler aracılığı ile bu farklılıklar konusunda bilinçlenmesi gelecekte daha sağlıklı ilişkiler kurulmasını sağlayacaktır. Ben bu ilişkilerde ‘Sevgi” kavramının öneminden ve işlevinden bahsedeceğim. Böyle özel günlerde verdiğimiz değeri göstermek için özel planlar yaparız. Ancak sevgimizi ve değerimizi göstermek için yalnızca böyle özel günler değil her gün bizler için önemlidir. Sevmek ve sevilmek süreklilik arz eden bir durumdur.

    İşim gereği çiftlerle çalıştığım için sevgililerde ve eşlerde sevginin ifade edilişi ve anlaşılma biçimi arasındaki farklılıkları gözden geçiririz. Her ayrı çift terapisinde sevgi dilinin hayatımızdaki yerini şaşırarak fark ederiz. Nedir bu sevgi dili ? Ben burada kısaca değineceğim ama isteyen Gary Chapman’ın yazdığı ”Beş Sevgi Dili” kitabını satın alıp okuyabilir. Maslow’un İhtiyaçlar hiyerarşisinden bildiğimiz üzere, insan fizyolojik ihtiyaçlarını temin ettikten sonraki aşamada ait olma sevgi ve saygı ihtiyacını karşılama gereksinimi duyar. Evlenirken bireyler ne çok sevildiğini düşünür kendisini bu denli seven kişi ile hayatını mutlu mesut yaşayacağını hayal eder, bu motivasyonla evlilik kararı alır. Evlendikten sonra hayat tarzı değişen, birlikte aynı evi paylaşan ve farklı sorumluluklar üstlenen bireyler bu duruma uyum sağlamaya çalışırlar. Evlilik ile beraber karı-koca sistemi işlemeye başlar. Evliliğinin 4. ayında, 1. yılında terapiye başvuran çiftlerde artış gözlüyorum. Çiftlerin sevildiğini hissetmeme, sevgi ifadelerine yer vermede eksiklik gibi ortak şikayetleri oluyor.Evliliği ayakta tutan en temel duygulardan biri sevgidir,sevginin ifade edilişi ve algılanışı kişiden kişiye farklılık gösterir. Dolayısıyla çiftlerin eşlerinin sevgi dilinin ne olduğunu fark etmesi gerekir bunun için küçük bir dikkat yeterli olacaktır.Sevginin ne olduğunu ve sevgiyi ifade etmeyi küçük yaşlarda çocukluk döneminde ailemizden öğreniriz, bunun için sevgi dili kültürden kültüre göre değişiklikler gösterebilmektedir. İçinde sevginin yoğun olarak hissedildiği ilişkilerde de iletişim daha sağlıklı daha kaliteli daha doyurucudur. Sevginin dozu arttkça iletişim artmakta çatışma azalmaktadır. Böylece ilişkimize uzun yıllar sürmektedir.

    Sevgi dilinin ilki Takdir ve Onay cümleleridir. Örneğin; ”Seni Seviyorum” şeklinde sevginin eşe doğrudan ifade edilmesidir. Bunun yanı sıra işten gelen eşi güler yüzle karşılamak, yapılan yemeğin lezzetli olduğunu söylemek bunun için teşekkür etmek, eşe iyi bir anne iyi bir baba olduğunu söylemek, eşimizde gördüğümüz ve hayranlık duyduğumuz güçlü yönleri olduğunu söylemek, kadının erkeğe tamir içinde çok becerikli olduğunu; erkeğin kadına güzel göründüğünü, elbisesinin yakıştığını söylemesi gibi örnekler ile çoğaltılabilir.

    Diğer sevgi dili ise Birlikte Vakit Geçirmek; eşimize kendisi ile yürüyüş yapmayı teklif etmek onun tarafından sevgi ifadesi olarak algılanabilir. Bir akşam yemeğini dışarıda yemeyi , sinemaya gitmeyi, konsere gitmeyi teklif etmek alt metin olarak seninle vakit geçirmek istiyorum benim için değerlisin anlamını taşır.

    Sevgi dilinin bir diğeri ise Armağan Almak, eve giderken bir buket çiçek, bir takı, kıyafet, hediyelik bir eşya alıp vermek sevgimizi ifade edebileceğimiz somut adımlardan bir tanesidir. Bazı kadın danışanlarımın eşleri hakkında, ”Bana her gün seni seviyorum diyor, 15 yıldır evliyiz bir çiçek bile almadı, beni sevdiğini hissetmiyorum.” dediğine şahit olmuşumdur. Bu sevgi diline kadınlarda daha sık rastlanmaktadır.

    Dördüncü sevgi dili olan Hizmet Eylemleri de erkeklerin daha çok benimsediği sevgi dilidir. İşten gelen bir erkeğin evde eşi tarafından hazırlanmış güzel bir yemek masası onun için en büyük sevgi ifadesi olabilmektedir. Hasta olan eşe ilaç ve suyunu vermek, üşüyen eşe hırka getirmek, terliklerini vermek gibi eylemler bu sevgi diline örnektir. Bir kadın ev işleri yapan erkeğin ne kadar sevgi dolu olduğunu eşine değer verdiğini söylediğinde o kadının sevgi dilinin hizmet eylemleri olduğunu düşünebiliriz.

    Son olarak da Tensel Temas olan sevgi dili içinde dokunmayı barındırır. Kadınların sevgi dilleri sıralamasında birinci ve ikinci kategori arasında yarıştığını söyleyebilirim. Eşe sarılmak, elini tutmak, omzuna yaslanmak, kol kola girmek, öpmek gibi eylemler dokunsal yoldan sevginin ifadesi olarak eşler için önem arz etmektedir.

    Tüm bu ifade biçimleri çiftlerin zaman zaman yer verdiği eylemlerdir ancak bu eylemlerin devamlılığı ilişkinin dinamiği için önem taşımaktadır. Sevginin hissedildiği ve hissettirildiği ilişkilerde mutlu kadın ve erkekler olmak dileğiyle sevgilerimle,

    Bir sonraki ”İletişim’ konulu yazımda görüşmek üzere..

  • Hamilelikte Depresyon

    Hamilelikte Depresyon

    Hamilelikte depresyon, hem annenin hem de doğmamış çocuğun sağlığını olumsuz yönde etkileyen yaygın bir psikolojik rahatsızlıktır. Hamilelik döneminde depresif belirtilerin görülme sıklığı %12 ile %36 arasında değişkenlik göstermektedir. Hamilelik sırasında ve doğum sonrası dönem kadınların ruh hali ve kaygı semptomları yaşaması bakımdan özellikle savunmasız oldukları bir zaman dilimidir. Depresyon, hamilelik ve doğum sonrasında her 8 kadından 1’ini etkilemektedir. Doğum, kadınlarda depresyon için en güçlü tetikleyicilerden bir tanesidir.

    Hamilelik ve doğum sonrası dönem, kadınların sağlık hizmeti verenler ile düzenli temas halinde oldukları bir dönemdir. İdeal olarak, kadınlar ve sağlık hizmeti verenlerin, hamilelik sırasında ortaya çıkan yaygın psikolojik sorunları hakkında açık ve dürüst bir şekilde görüşme yapabilmelidir. Bununla birlikte, birçok kadın psikolojik sorunlarını tartışmakta isteksizdir ve hamilelik veya doğum sırasında depresyon belirtilerini paylaşma konusunda utanç hissedebilirler. Çünkü etiketlenmekten korkarlar.

    Ancak hamilelik sırasındaki tedavi edilmemiş depresyon, hem anne hem de fetusta, erken doğum riski, yüksek tansiyon, idrarda kan ve doğum sonrası depresyon riski dâhil olmak üzere birçok olumsuz yan etki ile ilişkilendirilmiştir. Hamilelikte tedavi edilmeyen depresyonun, bebek üzerinde uzun süreli gelişimsel sonuçlara neden olabildiği bulunmuştur. Ek olarak, hamilelik sırasındaki depresyon, doğum sonrası depresyon için en büyük risk faktörüdür. Birçok kadın bu hassas süreç boyunca tedavi almak konusunda isteksizdir. Ancak depresyon tedavi gerektiren tıbbi bir durumdur ve göz ardı edilmesi gereken bir şey değildir.

    Bir kadın hamilelik sırasında depresyona girdiğinde, tedavi kararları hem anne hem de fetus için risk ve fayda oranını dikkate almalıdır. Bu durumda psikoterapi güçlü bir kanıt tabanına sahip ve iyi sonuç veren bir yöntemdir. Sonuç olarak, hasta ve sağlık uzmanı mevcut semptomların ciddiyetini ve hasta için en fazla kabul edilebilecek tedavi türünü dikkate alan bir tedavi planı geliştirmek için birlikte çalışmalıdır. Buradaki amaç, annenin depresyonunu yeterince tedavi ederken, hem anne hem de bebek için en iyi sonuçları sağlamaktır. Anne ruh sağlığı, çocukların ve ailelerin ruh sağlığı için kritiktir.

  • Cinsel Sorun: Erken Boşalma

    Cinsel Sorun: Erken Boşalma

    Zevkle ile başlayan bir ilişkinin devamında sonucunda hüsranla sonuçlanması bizde olumsuz izler bırakabilir. Erken boşalma terimi vajene girmeden ya da girdikten kısa bir süre sonra boşalım yaşanması olarak tanımlanmaktadır. Benzetmek gerekirse evde yemek bekliyorsunuz ve iştahla yemeğin gelmesini ve nasıl yiyeceğinizi hayal ediyorsunuz. Yemek geldikten sonra iştahınızı kaçıran bir olay oluyor ve yiyemiyorsunuz ve isteksiz gözlerle baka kalıyorsunuz. Tam olarak bu örnek erken boşalmayı anlatamasa da tadımız kaçtığı gerçeğinin izahatı olabilir.

    Erken boşalmaya sebep olan cinselliğe ait şemalar, olumsuz düşünceler, geçmişteki olumsuz tecrübeler bizim hayal kırıklığına uğramamıza sebebiyet vermektedir. Eşler arası sağlıklı bir cinselliğin olması ancak uyum ile olmaktadır. Çiftler birbirlerini tanıyarak cinsel hayatlarını idame ettirmesi farklı ruhsal hastalığa yakalanmasını önleyecektir. Sadece erkek için değil kadınlar içinde erken orgazm olması birbirleri açısından olumluya işaret teşkil edebilir. Burada önemli olan çiftlerin orgazm ve erken boşalıp boşalamadığı.

    Bu cinsel sorunlar bireylerin zihinlerinde yetersizlik, başaramama gibi olumsuz düşüncelere sebebiyet vermektedir ki bu sorunu dile getirmedeki çekinceleri ve terapiste, hekime gitmemeye kadar götürerek ilişkiyi çıkmazlara sokabilir. Erken boşalmanın sebeplerinden devam edecek olursak eğer, seyrek cinsel ilişkide bulunmak ya da uzun süre ara vermek, stres faktörlerinin yoğunluğu, erken ergenlik dönemindeki sık yapılan mastürbasyon, erken yaşlarda ve uygun olmayan şartlarda cinsel deneyim yaşamış olmak, kadının isteksizliği ve erkeğin psikolojik yapısını bozarak erken boşalmaya sebebiyet verebilir.

    Yukarıda tanım ve sebeplerinden bahsederek erken boşalmanın çözülmesinin mümkün olmadığı görüşünün aksine tedavisi olan cinsel sorun olarak bahsetmemizde yarar vardır. O zaman tedavisini paylaşacak olursa eğer;

    1. ERKEĞİN KENDİNİ KONTROL ETMESİ: Burada iki yaklaşım önemlidir. Öncelikle pozisyon. Erkeğin altta olduğu ve hareket etmediği pozisyon boşalmayı en çok geciktiren biçimdir. Bu pozisyonda erkek sırtüstü yatar, kaslarını tamamen gevşetir, sıkmaz, kadın ise üstte kalır ve çok yavaş olarak, fazla sıkmadan ve uyarıcı hareketlerde bulunmadan ilişkiyi sürdürür. İkinci olarak kontrol iradesinin geliştirilmesidir. Boşalmaya yakın süreçte dikkatin başka yöne yöneltilmesi faydalı olur. Özellikle kadının cinsel arzu uyandıracak bölgelerinden kaçınılması gerekir. Ayrıca arzuyu artıran hareketlerden de kaçınılmalıdır. Örneğin bazı erkekler kadının bazı bölgelerine dokunduklarında ya da baktıklarında çok fazla uyarıldıklarını belirtirler. İşte bu durumda bu hareketlerin yapılmaması ve başka, daha az uyarıcı pozisyonlara geçilmesi önemlidir.

    2. MASTERS VE JOHNSON MANEVRASI: Masters ve Johnson tarafından geliştirilmiştir. Erkeğin iyice uyarılması ve boşalmadan hemen önce penisin sıkılarak, boşalma refleksinin baskılanması esasına dayanır. Burada dikkatin başka yöne çevrilmesi değil tam aksine cinsel arzunun arttırılması yönünde uyarılması önemlidir. Kısa sürede uyarılma eşiğine gelinir ve tam bu sırada penis el ile sıkılır. Böylece erkek gerçek bir ilişkide ne kadar uyarılma ile boşalma durumuna gelebileceğini de öğrenmiş olur.

    3. BAŞLA-KES (START-STOP) UYGULAMASI: Cinsel uyarım eşiğinin öğrenilmesi için benzer bir manevradır. Cinsel ilişki sırasında erkek boşalacağını hissettiği zaman eşini uyararak ilişkiyi sonlandırır. Boşalma hissi geçtikten sonra tekrar ilişkiye devam edilir. 3 kez denendikten sonra normal boşalmaya izin verilir.

    4. İLAÇ TEDAVİSİ: Hekimler yardımıyla bu soruna ilişkin antidepresanlar erken boşalma sorunlarını çözebilmektedir

  • Menapozun Etkileri

    Menapozun Etkileri

    Menopoz, doğurganlık kaybıyla eş anlamlı tutulmaktadır. Menopozun bu şekilde ifade edilmesi henüz menopoz evresine girmemiş kadın bireylerde bile korku oluşumuna neden olabilir. Menstruasyonlarında yani adet/regl dönemlerinde düzensizlikler olan kadınlar zaman zaman bu sürece girdiğini düşünüp kaygılanabilirler.

    Kadınların menopoz döneminin başlamasıyla birlikte vücut yapılarında, sosyal ve ruhsal yaşantılarında bir takım değişiklikler oluşabiliyor. Bunlar sıcak basmaları, uyku sorunları, gece terlemesi gibi sıralayabiliriz. Fizyolojik değişikliklerde ise vajinal atrofi(organ veya dokuların küçülmesi durumu), ağrılı cinsel ilişki, stress v.b. Psikolojik değişikliklerde ise huzursuzluk, depresyon, anksiyete, cinsel ilgide azalma gibi durumlardan söz edebiliriz.

    Kadın menopoza girdiği zaman, vücudunda değişen birtakım değişiklikler kişiyi strese ve sıkıntıya sürükleyebilir. Örneğin doğurganlığının sona ermesi kişiyi depresyona sürükleyen önemli faktörlerden bir tanesidir. Konu hakkında yeterince bilgi donanımına sahip olmamak menopoz döneminin daha ağır yaşanmasına neden olabilir. Bu bilinmemezlik de kişinin depresyona girmesine neden olan başlıca faktörlerdendir. Daha öncesinde depresyon öyküsü olan bireylerin bu dönemde tekrar depresyona yakalanma olasılığı daha yüksek seviyededir.

    Kadınlar için en önemli yaşam dönemlerinden biri olan menopoz döneminde yaşanan tüm değişimler sosyal hayatta kişiler arası ilişkilere de yansır. Kişilerarası ilişkileri “bireylerin diğer insanlarla olan ilişkilerinde yaşadıkları duygu ve davranış şekilleri” olarak tanımlayabiliriz. Menopoz bireyin sosyal ilişkilerini etkilediği gibi bu dönemde görülen sosyal desteğin de menopoza yönelik tutumlar üzerinde etkili olduğu söylenebilir.

    Menopoz sürecinde sosyal destek son derece önem arz etmektedir. Aksine sosyal desteğin yetersiz olduğu durumlarda belirtinin süresi ve şiddetinde artış görülmektedir. Çevresel bir takım değişkenlikler (küslük, boşanma, işten çıkarılma v.b) menopoza evresine alışma aşamasında bir takım krizlere neden olabilir. Bu tür sorunlar kadın bireyin doğrudan kendisini etkilediği gibi eş değer olarak çevresindeki ilişkileri ve işleri de etkileyebilir.

    Erken yaşta menopoz şu sıralar sık sık karşımıza çıkan bir durumdur. Eğer ki bu durum genetik değilse önüne geçmek amaçlı yapılması gerekenlerin başında sağlıklı beslenmek, hazır gıdalardan uzak durmak, trans yağları hayatınızdan çıkarmak, meyve ve sebze tüketimine dikkat etmek gerekir. Bunun yanı sıra stressiz bir yaşam sürülmeli, düzenli spor yapılmalı ve sigaradan uzak durulmalıdır.

    Menopoz her kadının yaşayacağı bir evredir fakat bu evreyi akışına bırakmaktan ziyade bilinçlenmek daha sağlıklı bir yaşamı garantiler.

    Bu süreçte grafiğinizde bir takım değişkenlikler görülebilir. Duygu karmaşaları, yaşlanıyorum korkusu sizleri ele geçirebilir. Bu düşüncelerden olabildikçe uzak durun ve menopozla barışık olun. İşin içinden çıkamayacak bir boyuta girdiğinizi düşünüyorsanız psikolojik bir destek almayı ihmal etmeyin. Diğer açıdan baktığınızda artık karın ağrınız olmayacak. Beyaz pantolon giymekten korkmayacak, havuza ve denize istediğiniz her an girebilecekseniz.

  • Kadın Beyni

    Kadın Beyni

    Kadın ve erkek olmak ile ilgili günümüzde birçok alanda; edebiyatta, sinemada, tiyatroda aynı içerik birbirinden farklı araçlarla karşımıza çıkmaktadır. “Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten”, “Kadın Aklı Erkek Aklı”, “Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar” ve benzer başlıklar bunlardan bazılarıdır. Uzun yıllardır sıkça filmlere konu olmuş, gazete veya dergilerdeki köşe yazarlarının dikkatini çekmiş ya da okuduğumuz kitapların içeriklerini oluşturmuştur. Gündelik hayatta sıklıkla karşımıza çıkan bu olgu uzun yıllardır psikoloji, psikiyatri, nöroloji, nöropsikoloji, nöropsikiyatri gibi bilim alanlarındaki uzmanların da araştırmalarına konu olmuştur. Bugün gelinen noktada, kadın ve erkek beyni üzerine yapılan çalışmalar kadın ve erkek beyinlerindeki kimyasal, genetik, hormonal ve beynin işlevselliğinin örtüşmesini %99 oranında doğrularken, %1’lik bir farklılık beyin yapısının dil gelişiminde, sosyal becerilerde, hafızanın gelişmişliğinde, problem çözme ve duygu kontrolü gibi birçok farklılığa yol açtığını da doğrulmaktadır. Peki, nedir bu sadece %1 farklılığın yarattığı sonuçlar ve bizi nasıl etkiler?

    Doğduğumuz andan itibaren kadın ve erkek beyni birbirinden farklıdır. Bu farklılıktan dolayı da, anatomik yapı; dürtülerimizi, değer yargılarımızı ve gerçekliklerimizi kontrol eder. Nasıl ki beyin hasarları, inmeler, kafa travmaları kişilerin hayatında önemli fizyolojik bir takım değişikliklere yol açabiliyorsa, bunların yaratabileceği psikolojik değişiklikler de göz ardı edilmemelidir. Örneğin; bir beyin hasarı ya da kafa travması bir kişinin karakterini saldırgandan uysala çevirebilir. Peki, aynı beyin dışarıdan bir tepkiye maruz kaldığında bu kadar aksi yönde değişiklikler gösterirken, doğuştan farklı biyolojik yapılara sahip olan kadın ve erkek beyinleri arasındaki farkı hiç düşündünüz mü? Eğer doğuştan beyindeki iletişim ile ilgili alan daha fazla yer kaplıyorsa bunun gündelik hayattaki yansıması karşımıza nasıl çıkar, böyle bir beyin yapısına sahip olmak bize dünyayı nasıl algılattırır?

    Bu sorunun temel cevapları kadın ve erkek beyin yapısı ve hormonlarına dayandırılabilir. Kadın ve erkek olmaktan kaynaklı olarak cinsiyetlerimize hâkim bazı hormonlar vardır. Bunlar östrojen ve testosterondur. Gelişimin farklı dönemlerine ya da hayat koşullarına göre (ergenlik, menapoz, doğum öncesi ve sonrası) kadınlarda salgılanan östrojen hormonu kadınları insan ilişkilerinde, iletişimde ve karşısındakinin duygusunu anlamada daha duyarlı olmasına katkıda bulunurken; erkeklerde hakim olan testosteron hormonu erkekleri daha rekabetçi, rasyonel düşünme odaklı bir yapıya sahip olmasındaki temeli oluşturur. Bu bağlamda, hormonlar ve beyin yapısı, insanların isteklerini, arzularını, davranışlarını, hayata bakışlarını belirleyebilir. Beslenmenin, sosyal, cinsel ve saldırgan davranışların yönlendirilmesinde rol oynarlar. Baştan çıkarıcı davranmayı veya konuşkan olmayı etkileyebilir, sosyal olmanıza katkıda bulunabilir, çocuklarınıza özverili davranmanızı sağlayabilir ya da gerilmenize, sıkılmanıza, başkalarını incitmenize veya başkalarını incitmekten korkmanıza yol açabilirler. Aynı zamanda sizi hırslı ve rekabetçi yapabilir, iş hayatınızdaki verimliliğinizi etkileyebilir, cinsel istekliliğinizi arttırabilir ya da azaltabilirler.

    Kadın ve erkek beyinleri beyin görüntüleme cihazları ile incelendiğinde birbirinden çok farklı görünür. Örneğin, kadın beyninin işitme ve dil merkezindeki sinir hücresi sayısı erkeklere oranla daha fazladır. Kadının kendi duygularını yönettiği, başkalarının duygularını anlamlandırdığı ve anıların depolandığı beyin bölgeleri kadınlarda erkeklere kıyasla daha fazla yer kaplamaktadır. Bu da, genel olarak kadınların neden duygularını daha rahat ifade edebildiklerini duygusal olayların detaylarını neden daha iyi hatırladıklarını göstermektedir.

    Gerek baskın hormonların, gerek beyin yapısının farklılığı nedeniyle aynı olayı yaşayan bir kadının ve erkeğin düşünme süreçleri ile bu sürecin beyindeki yolculuğu ve yarattığı algı farklı olacaktır. Yani kadın ve erkek beynindeki problem çözme mekanizmasının işlevi farklı olduğu için; herhangi bir baskı veya çelişki durumunda kadın ve erkek beyni birbirinden tamamen farklı tepkiler verirler. Bu yüzden kadınlar ilk randevularındaki, ilk kavgalarındaki en ince ayrıntıları dahi unutmazken, erkekler bu olayların gerçekleştiğini bile zar zor hatırlar. Bunun böyle olması, beynin yapısı ve kimyasıyla ilgilidir. Çünkü duyular erkek ve kadın beyinlerinde farklı veriler olarak işlenmektedir. Dolaylı olarak, kadınlar ve erkeklerin işitme, görme, hissetme ve başkalarının hissettiklerini değerlendirme biçimleri birbirinden farklıdır. Birbirinden farklı işleyen beyin mekanizması kadını da erkeği de aynı görev ve sorumlulukları farklı beyin devrelerini kullanarak yerine getiren canlılar yapmaktadır.

    Biyolojik dürtüler, bugün durumumuzu anlamanın anahtarlarıdır. Fakat bu yazının da konusu olan kadın beyninin yapısının nasıl oluştuğunu, evrim, biyoloji ve kültür tarafından nasıl şekillendirildiğini de anlamak gerekir. Bu bilgi olmadan biyoloji kader haline gelir ve karşısında çaresiz kalırız. Beyin her şeyden önce yetenekli bir öğrenme makinesidir. Hiçbir şey sabit değildir. Özellikle beynimiz esnek bir yapıya sahiptir. Yeni öğrenilen her bilgiyle kendini değiştirip, dönüştürebilir. Beynimizin bu özelliğinden kaynaklıdır ki, görme yetisini kaybeden insanların dokunma duyuları çok gelişmiştir. Çünkü beyin süreç içerisinde görme işlevinin gerçekleştiği alanı, dokunma duyusunun gerçekleşmesi için kullanmaya başlar ve böylece dokunma duyusuna ayrılan bölümdeki sinir hücrelerinin sayısının artması ile görme kaybı yaşayan kişilerin dokunma duyusu daha da gelişmiş olur. Kısacası, biyolojimiz, bizim üzerimizdeki güçlü etkenlerden sadece bir tanesidir. Hormonlar ve beyin yapımızın; zekamız, algılarımız, davranışlarımız ve genel olarak yaşantımız üzerindeki etkilerini yönetmek ve eğer gerekiyorsa değiştirmek için üzerinde çalışabiliriz.

    Kadın beyni inanılmaz yeteneklerle donatılmıştır: derin kişilerarası ilişkiler kurabilmek ve sürdürmek, yüzleri ve mimikleri okumak konusundaki kapasiteleri çok gelişmiştir ve bunlar kadın beyninin sahip olduğu birkaç sosyal yetenekten bazılarıdır. Kadınlar bütün bu yeteneklerle doğarken, çoğu erkek bunlardan mahrumdur. Erkekler de kendi hormonal dengelerinin ve beyin yapılarının şekillendirdiği başka yeteneklerle doğarlar. Hepimiz kadın ve erkeklerin astronot, sanatçı, CEO, doktor, mühendis, politikacı, anne-baba ve çocuk bakıcısı olabildiklerini biliyoruz. Eğer beyninizin biyolojisinden kaynaklı yol açtığı tepkilerin farkındaysanız harekete geçmemeyi tercih edebilir ya da doğru olduğunu hissettiğiniz daha farklı bir yol ile karşılık vermeyi seçebilirsiniz.

  • Yalnızlık Devri

    Yalnızlık Devri

    Farkında mısınız, her iki çiftin birinin boşandığı bir devirde yaşıyoruz. Ne oldu da biz bu duruma geldik. Ne oldu da ilişki yürütemez hale geldik. Bu durumu anlamak için birkaç jenerasyon geriye gitmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

    1930larda doğmuş kadın ve erkeklerden başlayalım. 2. Dünya savaşını bizzat yaşamış devrin insanları. Şimdiki gençlerin anneanneleri, babaanneleri dedeleri. O dönem Türkiye şimdiki gibi değil. İnsan ne fikir üretse para kazanıyor. Ataerkil toplumun gerekliliğine göre kadının evde olup erkeğin avlandığı ve eve para getirdiği bir dönem. Eğitim deseniz, en fazla lise mezunu. O da kadınlar değil, sadece erkekler. Dolayısıyla cehaletin de baş gösterdiği bir dönem. Sorgusuz sualsiz herkesin biçilmiş rolleri kabul ettiği bir devir. Mutlular mıydı mutsuzlar mıydı tartışılır ama daha masumlardı. Manevi değerleri maddi değerlerden daha fazlaydı çünkü savaş devrinin insanlarıydılar. Yaşamın değerini biliyorlardı.

    Bu insanlar daha kendini tanımazken evlendirilir ve rollere uygun davranmaları beklenirdi. Eğer o role uygun davranılmazsa ayıplanır, dışlanırlardı. Kadının rolü sadece annelik ve ev işleriydi. Erkek ise para kazanır, evini geçindirirdi. Kimse bu durumu sorgulamazdı çünkü sorgulanacak bir durum yoktu. Ancak savaş sonrası ekonomi tekrar kalkınmaya başlayınca, erkeğin eli para tutunca işler değişmeye başladı. Kendini olduğundan daha da güçlü hissetmeye başladı ve döngü orda bozulmaya başladı. Her ne olduysa manevi değerler yetmemeye başladı. Anlık zevkler işin içine girmeye başladı. Başka kadınlar, içki, kumar ve ne eklerseniz. Birçok kadının bundan haberi olmadı. Ama hepsi hissetti. Kadınlık içgüdüsü. Ama hep kabul ettiler. Erkektir, ne yapsa yeridir, kabuldür gibi bir anlayış çıktı ortaya.

    Gelelim bu jenerasyonun çocuklarına. 1950 liler. Şimdiki gençlerin anneleri, babaları, teyzeleri, amcaları. Bu insanlar kendi anne babalarına nazaran daha okumuş, daha bilgili insanlar. En azından kadınların arasında lise bitirmiş, hatta tek tük üniversite bile okumuş var. Erkeklerin arasında ise üniversite mezunları var. Her ne kadar okusalar da kendi ailelerinde gözlemledikleri ilişki biçimi kadının sözünün olmadığı, erkeğin ise her şeye hakkı olduğu şeklinde. Okur yazar oranı arttıkça, cehalet azalıyor, gözler açılıyor. Dolayısıyla bu devrin gözleri çok açılmadan müdahale edilmeliydi ve kadınlar 20 lerine geldi mi evlenmeliydiler. Aynen de öyle oldu. Ancak bu kadınlar mutsuz kadınlar. Neden mi? Çünkü potansiyellerini gerçekleştirememiş kadınlar. Okumak istediler ama izin verilmedi. Gözleri açıldı bir kere. Farkındalıkları oluşmaya başladı ama ellerinden bir şey gelmedi. Çünkü çalışma izinleri olmadığından kendi ayakları üstünde duramadılar. Ezildiler, hor görüldüler ama bunu asla kendilerine yediremediler. Peki ne oldu? Kocalarından tatmin olamadılar hiçbir zaman. O yüzden de erkek çocuklarına aşık oldular. Duygusal tatmini erkek çocuklarında deneyimlediler. Erkek çocuk gözünün nuru oldu ve hep öncelikleri oldu. Ne de olsa büyüyünce annelerini onlar kurtaracaktı. (Öyle de oldu. Bu dönemde boşanmaya başladı bu devir, çocuklarının gücünü arkalarına alarak) Kız çocuklara ise hep şu mesaj verildi ‘oku, çalış, kendi ayakların üstünde dur, hiçbir zaman benim yaşadıklarımı yaşama’. Diğer yandan model aldıkları evlilikler hep mutsuz evlilikler çünkü evin içinde hep bir huzursuzluk. Dolayısıyla, bir yandan da bilinçaltı evliliğe dair korku dolu.

    Peki bu gençler bugün ne yapıyorlar, nasıllar? Bir çoğu mutsuz, bir çoğu büyük ikilemler yaşıyor. Kız çocuklar okudu, hem de çok okudu. Üniversite yetmedi, yüksek lisans yaptılar, yüksek lisans yetmedi, doktora yaptılar. Okudukça okudular. Her kadının iyi ya da kötü bir işi de var. Erkek çocuklar ise annelerinin biricikleri olduklarından fazla uğraşmadılar kendileriyle. Aynı düzende gittiler. Ancak gözden kaçan bir şey oldu. Devir çok değişti. Artık para kazanmak zor. Sadece zekanın para kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. İşsizlikler arttı. Erkeğin parayla kullandığı gücü azalmaya başladı, kadın da parayla güçlenmeye başladı. Teknoloji girdi hayatlarına. Her şeye ulaşım çok kolay oldu. Herkesin gözü çok açıldı.

    İlişkiler? İlişki demeye bin şahit. Kimsenin birbirine tahammülü yok. Erkekler o kadar alışmış ki annelerinin biriciği olmaya, kadının gücünü kaldıramaz oldu. Kadınlar o kadar hassas ki ezilme konusunda, kendi gücünü abartılı kullanmaya başladı. Dolayısıyla dengeler değişti. Güç savaşları başladı. Aldatmalar normalleşti. İçsel mutsuzluk çok arttı. Bununla nasıl baş edeceklerini bilemedikleri için kendilerini uyuşturmaya başladılar. Alkol ve uyuşturucu oranları kat ve kat arttı. Seks bağımlılığı arttı. ‘Gecelik ilişki’ kavramı çıktı ortaya ve eğlence boyut değiştirdi.

    Hal bu olunca, mutsuzluk devri başladı. Hayat o kadar hızlandı ki, durup ne oluyor diye düşünecek vakit kalmadı. Bir durun ve düşünün lütfen. Nereye kadar bu düzenin içinde yok olacağız. Bir yerden bu düzeni değiştirmek gerekmiyor mu?  Bu devrin de çocukları var artık. O çocuklar nasıl büyüyorlar, hangi değerlerle büyüyorlar. Sadece rekabet ve yarışarak. Daha 3 yaşında okul rekabetine giriyorlar. Doğar doğmaz isimleri okul kurallarına yazılıyor.

    Manevi değerlerimize ne oldu? Onlar içimizde. Mutsuzluğun kaynağı bu. Manevi ihtiyaçlar doldurulmayı bekliyor. Sevilmek, onay görmek, değer verilmek, saygı duyulmak… Bunun için gerçek ve samimi ilişkilere ihtiyacımız var. 2 tatil eksik yapın, 3 kazak eksik alın, 5 kere değil de 3 kere sinemaya gidin ama sevdiğiniz ve sevildiğiniz bir aileniz olsun. Gerçekten o zaman daha mutlu olacaksınız. Ama bunun için önce DEĞERLERİNİZİ gözden geçirin. O zaman mutluluk devrine geçiş yapabiliriz.

  • Aşk, Seks ve Zeka Üzerine

    Aşk, Seks ve Zeka Üzerine

    Albert Einstain 18 Nisan 1955’te ABD’nin Princeton Hastanesinde öldüğünde, beyni incelenmek üzere çıkartılıp saklandı. Bu büyük adamın beyninin böylesi merak uyandırması bile, hayran olunacak bu dahinin ne denli önemli olduğunu bize anlatır. Araştırma sonucunda farklı bir şeye rastlanmadı maalesef ama onun ömrü boyunca kullandığı sıradışı zekasının gerekçeleri hala merak ediliyor. O yetenekli bir müzisyen, bir filozof ve analitik düşünen bir bilim adamıydı. Hızlı ve verimli çalışabilmek için soyutlanmaya, zihinsel olarak yalıtılmış bir ortamda olmaya özen gösterirdi. İlk aşkını 16’sında yaşamış, evlikler yapmış olsa da genellikle yalnız kalmış biridir. Ona aşık olan kadınların yazdıkları mektuplar incelendiğinde, fevkalede büyük bir aşk gözlemleniyor. Elsa, ona sırılsıklam aşık olan bir kadın ve bazen iki hafta hiç konuşmadan evde kaldığını anlatıyor Einstain’in… Ona evlenme teklif ederken de ‘Birini sevmem gerekiyor, başka türlüsü güç. O kişi sensin’ demiş. Düşününce tamamen bencilce, hayatına dahil etme arzusu gibi görünüyor bu ama Elsa halinden gayet memnun. Ludving van Beethoven, Charles Bukowski, Salvador Dalı, Virginia Woolf, Dante Alıghieri, Pablo Picasso ve Wolfgang Amadeus Mozart gibi dahilerin hayatlarındaki aşkları incelediğinizde de göreceksiniz ki, bu ‘aslında pek yakışıklı / güzel olmayan’ insanlara sırılsıklam aşık sevgilileri ve fırtınalı ilişkileri olmuştur…

    Nedir Elsa’nın hissettiği peki? Onu böylesine baştan çıkartan, büyüleyen neydi? İşte burada, o zamanlar adı kullanılmayan ‘Sapioseksüelite’ gündeme geliyor… İsmi geçen dahilere aşık olan kadınların / adamların ortak özelliği sapioseksüel olmalarıydı. Tabi ki Einstain en uç örneklerden biri ama genel olarak tanımlayacak olursak; zeka ve entelektüel bilgiyi çekici bulan kişilere sapioseksüel diyoruz. Çekiciliğin tanımı, toplumlar, ekonomiler, sosyolojik gelişmeler ekseninde yüzyıllar boyunca sürekli değişim göstermiştir. Örnegin Etiyopya’da yaşayan Karo halkı, vücudunda yara olan kadınları daha seksi buluyor. Onların inancına göre; yara almış kadınlar daha dayanıklı ve çocuklarına daha iyi bakabilir. Vücuttaki yara izleri kadının ne kadar güçlü olduğunu, hastalıklara karşı dirençli olduğunun göstergesi. Bundan yaklaşık iki yüz yıl öncesinde ise anadoluda şişman kadınların daha seksi olduğu, daha çok tercih edildiği, hatta evlenmek için ağırlığınca altın istenildiği bilinmektedir. Peki şimdi ne oluyor? Şimdi en çekici gelen unsur, ne kilo ne boy ne takılar ne de yaralar… 920 ile 1910 yılları arasında Çin’de işe kadınların ayaklarını sıkı sıkı bağlıyorlardı, daha çekici olmalarını sağladığı inancı ile… Şu an en çekici gelen şey; zeka ve entelektüel donanım.

    Tarih boyunca daha çekici olabilmek için kullanılan, boyalar, pudralar, yağlar, losyonlar’a; daha soyut olan zeka kavramı da ekleniyor. Vücutları kaldırtmak, sıkıştırmak, fit hale gelebilmek için saatlerce spor yapmak, popo kaldıran külotlar ve destekleyici sutyenlere kütüphaneler ve engin bilgileri eklemek gerekiyor….

    İnsanlar sevişiyor olmaktan daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır günümüzde. Beden, sevişmek ve orgazm olmak için yeterli olmamaya başlamakta… İnsanoğlu daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır. Yapılan bir çok bilimsel çalışma da, zeka’nın genetik olduğunu bize göstermektedir ve kişiler daha sağlıklı nesiller yetiştirebilmek için seçecekleri kişilerin zeka seviyesine de dikkat etmektedirler. Kilolu insanların daha doğurgan olduğu, yaralı insanların daha güçlü olduğu inanışları yerini artık bilime bırakmıştır. Ve insanlar, soylarının daha rahat ve konforlu yaşaması için zekanın en önemli faktör olduğu bilgisine sahip. 

    Cinsiyet rolleri açısından erkeklerin de kadınların da zeka hayranlığı emsal sayılmaktadır fakat, süslenmek bakımlı olmanın, sosyokültürel açıdan kadına yakıştırılıyor olması sebebiyle, kadınlarda güzellik en az zeka kadar aranan unsur olmaktadır. Ama kişisel fikrimi soracak olursanız, zeka her iki cins için de öncelikli olmakla birlikte; erkeklerin de en az kadınlar kadar özenli, bakımlı ve şık olmaları gerekmektedir. 

    Konuşamadan, anlaşıldığını hissetmeden sadece bedene duyulan hayranlıkla başlayan ilişkiler; beden tatmin olduğunda sönen bir heyecan olarak kalıyor ve bizim ‘fuckbody’, ‘one night stand’ dediğimiz ilişki biçimleri ortaya çıkıyor. Orgazm, henüz tam olarak anlaşılamamış bir yapıya sahip, cinsellik dediğimiz şey, bedenin sahip olduklarından çok daha fazlası… Bu nedenle her geçen gün zeka ve entelektüel yapı önem kazanmaktadır. Kendini geliştirmeye yönelik motivasyon, araştırma ve merak etme, vücudunuzun ne kadar kaslı olduğundan daha önemli olmaya başlıyor. Ya da surata sürülen boyalardan daha önemli, bir enstürümanı çalabiliyor olmak, kitaplara vakit ayırıyor olmak… 

    Çekicilik anlayışı değişti çünkü kadınlar artık ufak operasyonlarla ve diyetlerle bedenlerini, ciltlerini istedikleri düzeye getirebiliyorlar… Kadınlar arasında ayırıcı olan, onları farklı kılan ise zeka oluyor. Sadece güzellik yetersiz gelmeye başlıyor, çünkü güzel bir burun, dolgun dudaklar, pürüzsüz bir cilt, bir kaç estetik operasyona bakıyor. Okuyan, araştıran, bilen güzel kadınlar günbegün daha çekici hale gelmeye başlıyor. Iris Murdoch’un Ağ kitabında dedigi gibi; Bir kadını vazgeçilmez yapan tek sey zekasıdır.” 

    Kadın ve erkek rollerindeki değişimler, çekicilik konusunda da farklılaşmaya yol açıyor. Hayat standartları açısından, güçlü ve çalışan kadınlar, erkeklerin de hayatlarını kolaylaştırıp yaşam konforunu arttırabiliyor. Bu nedenle, evde oturup, kocasının eve ekmek getirmesini bekleyen kadınlar artık çekici değil! Baba parası ile güzelleşilebilir ama karizmatik bir kadın olmak farklı bir ışıktır. 

    Koca parasına ihtiyaç duymadan, zeka, özgüven, beceri, entellektüel yapı ve özel bir hava gerektirir karizmatik kadın olmak. 

    Karizmatik kadının, farklı bir ışığı ve duruşu vardır hayata karşı; ne iste(me)digini bilir. Kariyeri için güzel adımlar atmış, bedenine özen gösteren, zeka ve entelektüel yapısına yatırım yapan, bilgili ve eğlenebilen kadındır o. Karizmatik kadınların ego’dan sıyrılmış harikulade bir özgüvenleri vardır. Zekaları ile kendi eksenlerinde oluşturduğu bir etkileme çemberi vardır bu kadınların; konuşmaları, bakışları, elleri bilekleri, hatta gülümsemeleri bile saatlerce onunla olma isteği uyandırabilir. 

    Ve bu kadınların yanlarındaki adamlar, kadınlarıyla her zaman grur duyarlar, onlara gün geçtikçe artan hayranlık beşlerler. Evet bazı erkekler, güçsüz kadınları seçer ama zaten böyle adamların zeki ve karizmatik kadınların yanında işi yok. 

    Bu kadınlar neyi istemediklerini bilir ve asla özgüvensiz bir adamla olamazlar. Sahip oldukları ışığı ve havayı arttıracak, çoğaltacak adamları seçerler… 

    Erkek egemen bir kültür yapısına sahip olduğumuzu da göz onunda bulundurarark söyleyebilirim ki; zeki kadınların işi biraz zor. Ama uyum becerisi, zekanın en özel göstergesidir; o kadınlar ki erkeklerini ellerinde tutabilecek kadar bırakıp, yeniden yanlarına çekebilecek kadar profesyoneldir… 

    Konuşamadığınız, hayatı paylaşamadığınız birisiyle sevişmek çok yavan kalacaktır. İlişki kalitesini; tatmin edilmiş bir cinsel hayat, keyifle paylaşılan bir sosyal hayat ve karşılık bulan duygusal ifadeler belirler.