Etiket: İş

  • Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Amerikan Psikiyatri birliği tarafından yayımlanan Ruhsal bozuklukların tanısal ve istatiksel el
    kitabına (DSM-5) göre sosyal fobi kişinin başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu toplumsal
    durumlarda belirgin bir korku veya kaygı duyması durumudur. Mesela karşılıklı konuşma,
    tanımadık insanlarla iletişime geçme, gözlenme(yemek yerken ya da bir şeyler içerken) ve
    başkalarının önünde bir eylem gerçekleştirme(topluluk önünde konuşma yapma) gibi
    durumlarda kaygılanılır. Kişi olumsuz değerlendirilecek biçimde davranmaktan ya da kaygı
    duyduğunun başkalarınca anlaşılacağından korkar. Küçük düşeceğinden endişelenir.
    Bahsettiğimiz bu toplumsal durumlar hemen hemen her zaman kaygı doğurur. Dolayısıyla bu
    toplumsal olaylardan kaçınılır ya da yoğun korku ve kaygı ile buna katlanılır. Bu durum altı
    aydan fazla sürer. Bu yaşanılan korku ve kaygı kişinin hayatını olumsuz yönde etkiler ve
    toplumsal, iş ya da başka önemli yaşam alanlarında işlevsel bir düşüşe neden olur. Yani
    kişinin kaygılarından dolayı ilişkileri bozulabilir işteki ya da okuldaki başarısı düşebilir.
    Toplu yerlerde olmak korkutucu gelir. Eğer bu tür ortamlara girmeleri gerekirse de yanlarında
    birini götürmeleri olasıdır. Sosyal fobisi olan bireyler kaygılarının belli olacağından
    başkalarının bu durumu fark edeceğinden endişe ederler. Bu durumlarda kendisi dışındaki
    kişilerin ne yaptıklarını kontrol etmezler yanı antenleri içe dönüktür dış dünyayı kontrol
    etmeyi ihmal ederler. Yüzleri kızarır, kalp atışları artar, baş ağrısı çekerler hatta bu durum
    panik atak geçirmelerine de neden olabilir. Performans sergileyecekleri esnada kaygılarını
    yatıştırmak için göz temasından kaçınırlar, su içebilirler ve sakinleştirici kullanabilirler, bu
    davranışları gerçekleştirmelerindeki asıl hedef rahat olabilmek kaygıyı aşağı çekebilmektir
    fakat ne yazık ki bu rahatlamak için yapılan davranışlar kar topunun daha da büyümesine
    sebebiyet verir, kişi yağmurdan kaçayım derken doluya tutulur ve kaygısı bu bahsettiğimiz
    davranışlarından dolayı daha da artar.

    İnsan sosyal bir canlıdır. Yapılan araştırmalara göre araştırma gereği başkalarıyla iletişimi
    kesilen kişilerde bir süre sonra halüsinasyonlar ve birbirinden şüphelenme gibi belirtiler
    ortaya çıkıyor. Başkalarıyla iletişimi minimuma indirmek araştırmaların da desteklediği gibi
    sağlıksızdır. Sosyal fobik kişi eğer başkalarıyla iletişimini kaygılarından dolayı keserse ruhsal
    sağlıklarının olumsuz yönde etkileneceği aşikardır.
    Sosyal fobi nasıl tedavi edilir? Ilaçsız bu hastalığı yenmek mümkün müdür?
    Sosyal fobisi olan bireylere ilaç tedavisi ve psikoterapi tedavisi uygulanır. İlaç tedavisi olarak
    bilhassa serotonin sisteminde etkili olan ilaçlar tercih edilir. Hastalar genelde ilaçların
    bağımlılık yapmasından korkarlar fakat ilaçlar bağımlılık yapmaz. Ilaçsız yani terapi yoluyla
    bu hastalığı yenmek de mümkün. Sosyal fobide uygulanan ve hızlı sonuçlar alınan terapi
    ekolü Bilişsel ve Davranışçı Terapidir. Bilişsel terapide kaygı içerikli duygular ve bu kaygıya
    karşı oluşan bedensel duyumlar (kalp atışlarının hızlanması, yüz kızarması) ve kaygı
    yaşanılan durumlarda kişinin zihninden hangi düşüncelerin geçtiği tespit edilir. Örnek vermek
    gerekirse sosyal fobisi olan bireyler onlara olumlu bir şey denmediği sürece kendisi
    hakkında olumsuz düşünüldüğünü varsayar. Bu kişiler iltifatları ciddiye almazlar sadece
    kendileri mutlu olsun diye söylenmiş beyaz yalanlar olarak algılarlar. Tüm gözler onun
    üzerinde ve bir hata yaptığında tüm gözlerin bunu görüp onun hakkında olumsuz düşüncelere
    sahip olacaklarını düşünürler .

    Sosyal fobisi olan bireylerin genellikle akıllarından geçen cümleler şu şekildedir: ‘’aklıma
    konuşacak bir şey gelmeyecek.’’ ‘’Aptalca bir şey söyleyeceğim.’’ ‘’Yüzüm kızaracak.’’
    ‘’Aptal olduğumu düşünecekler.’’ ‘’Donup kalacağım.’’ Sıkıcı olacağım, benden
    sıkılacaklar.’’ Bu örnekler bireylerin kafalarında aniden oluşan düşünceler olduğundan dolayı
    bu düşüncelere otomatik düşünceler diyoruz. Bu düşüncelerle baş etmek için ara inanç
    dediğimiz düşünceler de oluşur. Örnek vermek gerekirse ‘’Sessiz olursam sıkıcı olduğum
    ortaya çıkar.’’ ‘’ Zekice konuşmalıyım.’’ ‘’Mükemmel olmazsam beni istemez ve
    sevmezler.’’ ‘’Zayıf yönlerimi göstermemeliyim.’’ ‘’Benden hoşlanmadığına göre bende
    eksik bir şeyler olmalı.’’ ‘’ Kaygılı olduğumu anlamamalılar.’’ ‘’iyi bir izlenim
    bırakmalıyım.’’ ‘’Herkesin onayını almalıyım.’’ Bu düşünceler zaman geçtikçe kemikleşebilir
    ve kişi şu düşüncelerine köklü bir şekilde inanabilir: ‘’Aptalım.’’ ‘’Çirkinim.’’ ‘’Yetersizim.’’
    ‘’Zayıfım.’’
    Kaygı sadece kaygılanılan durumda yaşanmaz ,kaygı doğuran durum öncesinde de kişi çoktan
    kaygılanmaya başlar. Ve kaygı doğuran durum sonrasında da kaygı bir süre devam eder.

    Danışana bu yasadıklarıyla ilgili olarak başa çıkma stratejileri öğretilir. Davranışsal terapi
    kısmında yapılanlar ise şunlardır, model olma, korkularıyla aşamalı olarak yüz yüze gelme,
    rol oynama, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi yöntemleri vardır. Sosyal fobisi olan
    bireylerin terapi sırasında eskisine oranla daha iyi olduklarını şuradan anlarız: ‘’Olumsuz
    değerlendirmeleri azalmıştır.’’ Bu kişilerle korktukları resim üzerine provalar yapılmalıdır ki
    kişi kaygıya karşı duyarsizlassin. Örneğin iş görüşmesine gitmekten çekinen bir danışana
    olabilecek en kötü senaryo yazılır ve bu senaryo terapist ve danışan tarafından oynanır. Bir
    nevi danışan iş görüşmesine hazırlanır.
    Sosyal fobinin tedavisinde Sosyal Beceri Eğitimini gerekebilir.

    1.Sosyal beceri yetersizlikleri
     Beceri yetersizliği
     Performans yetersizliği
     Kendini kontrol yetersizliği
     Beceriyi ortaya koyma yetersizliği
    2.İlişki başlatma ve sürdürme
    3.Grupla bir işi yürütme becerileri
    4.Duygulara yönelik beceriler
    5.Saldırgan davranışlarla baş etme
    6.Stres yaratan durumlarla başa çıkma

    7.Model gösterme
    8.Rol playing
    Başarılı akran etkileşimi için belirli sosyal beceriler gerekli olmaktadır. Bu beceriler; selam
    verme, akran etkinliklerine katılmak için yapılan davetleri kabul etme ve bu etkinliklere davet
    etme, soru sorma, başkaları tarafından sorulan sorulara cevap verme ve bir konuşmayı
    sürdürme gibi becerilerdir.
    Sosyal beceriler öğretiminde aşağıda yer alan farklı yöntemler kullanılmaktadır. Rol Oynama
    Yöntemi Gösteri ( Demonstrasyon )Yöntemi Model Olma (Modelling) Yöntemi Coaching
    Yöntemi Doğrudan Öğretim Yöntemi Bilişsel Süreç Yaklaşımı Bilişsel Sosyal Öğrenme
    Yöntemi Akran Destekli Öğrenme Drama Sanat Terapi İşbirliğine Dayalı Öğrenme Yöntemi
    Sosyal beceri eğitimi verilmesi bu bireyler için faydalı olacaktır.(kendini tanıtma, iletişim içi
    uygun konu seçme, aktif dinleme, kendini açma, sosyal aktivite başlatma sürdürme,girişkenlik
    eğitimi(rol play), aykırı düşünceyi dile getirme, kalabalık önünde konuşma)

    Sosyal fobinin tipleri nelerdir? Ne sıklıkta görülür? Başlangıç yaşı kaçtır?
    Sosyal fobinin türleri, yaygın ve yaygın olmayan olmak üzere ikiye ayrılır. Kaygı bir çok
    toplumsal durumlarda görülüyorsa yaygın tiptir, bazı durumlarda yaşanıyorsa (Başkalarının
    önünde yemek yemek, konuşma yapmak) yaygın olmayan tiptir. Yaşam boyu görülme oranı
    % 2-13 arasındadır. Türkiye’de yapılan bir araştırmada üniversite öğrencilerinin %24’ün de
    sosyal fobi tespit edilmiştir.10-17 yaşlarında ortaya çıkar, yaygın tip sosyal fobi ise daha
    erken yaşta ortaya çıkabilmektedir.

    Sosyal fobi başkalarından da öğrenilebiliyor. Başkalarının deneyimlerinden de sosyal fobi
    geliştirebiliyoruz. Üniversite Öğrencilerinde Sosyal Fobinin Yaygınlığı ve Sosyal Fobinin
    Yaşam Kalitesi, Akademik Başarı ve Kimlik Oluşumu Üzerine Etkileri üzerine yapılan bir
    araştırmada sosyal fobiklerin %73.7’si özgül sosyal fobi alt tipinde olduğu belirlenmiş ve
    sosyal fobi gelişmesi açısından görece risk altında olan kadınlar, uzun süre köyde/kasabada
    yaşayanlar, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olanlar ve sosyoekonomik seviyesi düşük
    olanlar daha dikkatle izlenerek topluma kazandırılmalıdır sonucu ortaya konmuştur.
    Araştırmalara yansıyan ile gerçekte olanın farklı olduğunu tahmin ediyoruz. Bu noktayı
    kültürel bağlamda değerlendirmek gerekiyor, araştırmalara göre kliniklere sosyal fobi
    problemiyle başvuran erkek danışan daha fazladır, fakat ataerkil yapı gereği erkek bireylerden
    toplumun beklentisi ile kadın bireylerden beklenti arasındaki fark itibariyle kliniklere
    başvuran erkek danışanlarımızın daha fazla olduğunu düşünüyoruz yani kliniklere başvuru
    sayısı olarak erkek bireyler kadın bireylere göre daha fazla fakat kadın bireylerin sosyal fobi
    problemi yaşamalarına rağmen kliniklere başvurmadıklarını düşünüyoruz

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat Eksikliği Nedir?

    Dikkat eksikliği kişinin özellikle sevmediği işlere odaklanamama, sevdiği işlere ise aşırı odaklanma kusurudur. Dikkat eksikliği olan çocuklar zaman planlamasında zorluk çekerler ve anne babaları tarafından sürekli işini yapması konusunda uyarılırlar. Hastalığın ortaya çıkış öyküsü genellikle çocuğun beyninin yanlış eğitilmesi, dolayısıyla hatalı davranışsal alışkanlıklar edinmesiyle alakalıdır. Dikkat eksikliği mutlaka çocuklukta başlar ve genellikle 7 yaşından önce ilk dikkat eksikliği belirtileri görülür. Dikkat eksikliği problemi yaşayanların %30-50 si erişkinlikte de rahatsızlığın etkilerini göstermeye devam eder.

    Dikkat Eksikliği Nasıl Giderilir?

    Örneğin yemek yedirmeye çalışılan çocuğa aynı anda televizyon seyrettirilmesi, dikkatinin yaptığı iş üzerine odaklanmamasını sağlar ve çocuğa hatalı bir mesaj verilmiş olur. Oyun oynayan çocuğun önüne bütün oyuncakların birden yığılması benzer bir etkiye sahipken, doğru olan yaklaşım oynamak istediği oyuncağı seçmesi istenerek tek bir oyuncakla vakit geçirmesidir. Benzer şekilde son yıllarda yaygınlaşan tabletler üzerinden bir yazı okumaya çalışmak ekranda yazıyla birlikte beliren pek çok hareketli semboller sebebiyle dikkatin yazıya verilmesini güçleştirmekte, yazıyı bu şekilde okumaya alışan çocukların, durağan yazıları ya da kitabı okurken zorlanıp sıkıldıkları gözlemlenmektedir. Televizyon izlerken sürekli kanal değiştirmek, çocuğun sıkıldığı anda uğraşını sürdürmekten vazgeçmesini ve dikkatinin başka yere kaymasını pekiştireceğinden tek bir kanal seçilerek seyretmesine dikkat edilmelidir. Çocuğun ders çalışmaya alıştığı atmosferin de dikkat üzerinde önemli etkisi bulunmaktadır. Evde tamamıyla sessiz bir ortamda ders çalışmaya alışan bir çocuk ise maksimum sessizliğin sağlanamadığı ortamlarda çalışmaya odaklanmada güçlük yaşar. Yaşı ilerledikçe dış ortamlarda çalışmak zorunda kaldığında bunu daha da fazla hissetmektedir.

    Dikkat Eksikliği Tedavisi

    Sol frontal lob aktivitelerindeki bozukluğun odaklanma ve yoğunlaşmada zorluklara neden olabildiğinin düşünülmesi nedeniyle dikkat eksikliği, biyolojik yönü olan, genetik olarak aktarılabilen bir rahatsızlık olarak tanımlansa da, ilaç tedavisinin belli bir yaşa gelindiğinde tek başına işe yarayacağını söylemek yetersizdir. Dikkatini toplayamadığı için öğrenmede güçlük yaşayan bir çocuk, ilaç tedavisiyle dikkatini arttırmak için destek alsa dahi, geçmişte yaşadığı dikkat eksikliğine dayalı öğrenme zorluğu nedeniyle, yıllarca uğraşmasına rağmen öğrenme sorunu yaşamış ve bu nedenle zihninde ders çalışmayı yorucu, sıkıcı, karşılığını alamadığı bir uğraş olarak kodlamıştır. Geçmiş deneyimine dayalı olarak çalışmaktan hiç bir zaman zevk almamış, öğrenmenin, okuyup anlamanın keyfini hissetmemiş bir birey, dikkat eksikliği problemini ilaçla giderip dikkatini belli bir çalışmaya odaklayabilse dahi, geçmişteki davranışsal öğrenmesi nedeniyle bu koşullanması üzerine psikoterapi desteği almadan alışkanlığından vazgeçmede zorlanacaktır.

    Dikkat eksikliğinin erişkinlikte devam etmesi halinde tedavinin düzelmesi zorlaşır. Kişi yıllarca dikkat dağınıklığının sıkıntısını çektiğinden dolayı, hem kendisi hem de çevresi tarafından durum yıllarca bir kişilik bozukluğu olarak değerlendirilmiş olabilir.

    Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği

    Dikkat eksikliği yalnızca çocuklarda değil yetişkinlerde de görülmektedir. Dikkat dağınıklığı olan kişiler yapılması gereken işin başına oturduklarında başlayıncaya kadar son derece zorluk çeker, vakit kaybederler. Direk bir işe girişmek yerine pek çok alakasız işi araya sıkıştırarak çevresel işlerle uğraşırlar. Dikkat eksikliği olan kişi sürekli yenilik arama ve ödül arama davranışı sergiler. Strese toleransı azdır ve çabuk öfkelenir.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir?

    Halk arasında yaygın bilinen bir yanlış, dikkat eksikliği ile hiperaktivite bozukluğunun her zaman bir arada görüldüğünün düşünülmesidir. Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğunun birlikte görülme sıklığı yüksek olmasına rağmen, dikkat eksikliği olan bazı insanların hipoaktif olmaları da söz konusudur. Hipoaktif olan kişiler Hiperaktiflerin tersine sessiz, sakin, içine kapalı kişiler olabilirler. İçe kapanık bir haldeyken aynı zamanda dikkat dağınıklığı yaşayabilirler.

    Hiperaktif kişilerde yerinde duramama, dikkat gerektiren durumlarda sabırsızlık, karşı tarafı dinleyememe, çabuk dağılma, aktivitelere başlamakta zorluk çekme gibi sorunlar gözükürken bu yapılacak olan işleri ertelemelerine sebep olur. Hiperaktivitenin nörolojik bir yanı bulunmakla birlikte limbik sistemden kaynaklanan frenleme güçlüğüyle ilişki bir dürtüsellik problemi bulunduğundan söz edilebilir. Odaklanma gerektiren işleri yapmakta güçlük yaşarlar. Hiperaktif kişiler işini kaybetme, ilişkilerinin ve evliliklerinin bozulması gibi psikososyal sorunlar yaşayabilirler. Bazı durumlarda sanki diğer insanların varlığını ve onlarla birlikte hareket ettiklerini kodlamakta zorluk yaşayabilir, fark etmeden diğerleri yokmuşçasına hareket edebilirler.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu erkeklerde kadınlara göre 4 kat daha fazla görülmektedir.

  • Diş çıkarma ve diş bakımı

    Bebeklerde süt dişleri genellikle 8. ayda sürmeye başlarlar.Ailede erken diş çıkaran ebeveyn varsa bebeğimizde erken çıkarma ihtimaline sahiptir.Bazen ilk diş çıkarma işlemi bir yaşına kadar gerçekleşebilir fakat yaşını geçtiği halde diş sürmesi görülmediyse çocuk ve diş hekiminize ulaşmanız ve muayene yaptırmanız gerekmektedir.

    Diş sürmesi döneminde huzursuzluk,salya miktarında artış ve iştahsızlık gözlenebilir.

    Diş çıkartma dönemi son bulduğunda (genellikle 30. ay )alt çenede 10 ,üst çenede 10 olmak üzere toplamda 20 adet süt dişi görülür.

    Ağızda pamukçuk tarzı görüntülerin olmaması için hiç süt dişi bile yokken beslenme işlemini takiben temizlik yapılmalıdır.Bu temizlik steril bir tülbent yardımı ile olabileceği gibi bu iş için üretilmiş materyaller alınabilir.Yani diş bakımı doğumla başlar……..Süt dişlerinde en çok görülen renkleşmeler ve çocuklarda ağız ve diş temizliği hakkında püf noktalar.Çocuklarımızda görülen renkleşmelerin başında kullanılan demir içerikli prepratlar gelir genellikle griden siyaha bir boyanma olup düzenli fırçalama ile geçerler.

    Dişlerin gelişimi ve yapılanması döneminde fazlaca alınan flour sonucu gri beyaz bir görüntü veya kahverengi renkleşmeler oluşabilir biz buna flourozis diyoruz.Flour miktarı yaşanılan bölgeden tüketilen suya kadar değişim gösterdiği için hekim kontrolü altında miktarın ayarlanması gerekmektedir.

    Renkleşmelerin önemli bir bölümü ise çürükleri işaret edeceğinden her zaman doğumdan itibaren nasıl çocuk doktorumuz varsa çocuğumuzun bir diş hekiminede ihtiyacı olduğunu unutmayınız.

    Doğumdan itibaren bebeğimizin dişleri olmasa bile steril bir bezle dikkatlice ağzını temizleyebilirsiniz.Dişlenme ile birlikte eczanelerde satılan parmak fırçalarına geçilmelidir.İlerleyen yıllarda çocuk fırçaları kullanılmalıdır ve unutmayın 9 yaşına kadar çocuklarımız fırçalama işlemini oyun olarak algılayacakları için alışkanlık oluşmayacaktır.Bu yüzden bu döneme kadar özellikle her akşam birlikte fırçalama işleminizi yapmanız hem beraber eğlenmenizi hemde alışkanlığı kazandıracaktır. Gece yatarken diş fırçalayıp yatmak herkes için en önemli öncelik olmalıdır çünkü gece tükrük miktarı azalır.Sabah ise kahvaltıyı peynir gibi besinlerle bitirip yarım saat sonra dişlerimizi fırçalayabiliriz. Yapılan hatalara göz atacak olursak kulllanılan emziklerin şekerli gıdalara bandırılarak verilmesi (reçel,bal v.s.).Gece yatarken az ağlasın diye biberonun içindeki süt ve buna eklenen şekerli gıdaların uzun süre ağızda kalması, kırılmasınlar diye laf söyleyemediğimiz akrabaların getirdikleri çikolata,şeker,gazlı içecekler v.s. Tüm bunlara karşı tedbirler alınmalı ve en önemlisi her gece çocuğumuz ile birlikte dişlerimizi fırçalayıp suyumuzu içip yatmalıyız.

    Peki çürük oluşumu nasıl azaltılabilir ? Yukarıda saydığımız önlemlerin dışında herkes diş hekimini yılda iki defa ziyaret etmelidir.Çocuklarımıza diş hekimi kontrolünde yüzeyel flour jel uygulaması yapılabilir.Altı yaş önemli bir dönem olup ağızda ömür boyu kullanılacak ilk azılar sürer , alt çenede ve üst çenede en sonlarda görülürler

    Oyun dönemi çok eğlenceli olmasına rağmen diş yaralanmaları görülebilir.Diyelimki çocuğumuz düştü ve dişi yuvasından fırladı hiç panik olmadan temiz bir sütün içine koyun ve hemen diş hekiminize çocuğunuzla birlekte ulaşın erken davranılan bu tür yaralanmalarda çıkan dişi yerine koyarak hekiminiz diş kaybını engelleyebilir

  • DEPRESYON

    DEPRESYON

    Daha önceleri severek ve kendi isteğimizle yaptığımız aktiviteleri çeşitli çevresel,hormonal ve genetik bozukluklardan dolayı yapmak istemediğimiz,zevk alamadığımız çökkünlük ve uzun süre devam eden üzgün,mutsuz,çaresiz,değersiz hissetme halidir.

    Günlük hayatta kolayca kullandığımız bu sözcük;aslında çok ciddi bir rahatsızlığa işaret eder.Rahatsızlık;sadece düşünce,davranış ve diğer insanlarla ilişkilerini değil birçok vücut fonksiyonunu da etkilemektedir.Unutulmamalıdır ki toplumda sık görülen bir rahatsızlıktır ve herkes hayatının bazı dönemlerinde bu durumla karşılaşabilir.Kişi kendisini umutsuz,karamsar,çaresiz,başarısız,suçlu,değersiz hisseder.Kişi böyle zamanlarda genellikle terapinin faydası olmayacağına inanır.Depresyon teşhisi koyabilmek için;kişinin şikayetlerinin en az 2 hafta sürüyor olması,mesleki ve sosyal hayatını etkiliyor olması gerekir.

    DEPRESYONUN BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Önceden yapılan iş ve aktivitelerden zevk almamak,duygu değişikliklerinin görülmesi,çabuk sinirlenmek,hergün sürekli olarak kendisini üzgün hissetmek,çok uyumak,uyku arasında sık uyanmak,uykusuzluk çekmek ya da az uyumak,dikkatin çabuk dağılması,bir işe motive olamamak,kişinin kendisini sürekli huzursuz,işe yaramaz ve değersiz hissetmesi,vücudun işlevlerinin azalması,cinsel isteksizlik,kişinin kendisini sürekli yorgun hissetmesi,intihar düşünceleri,yaptıklarından sürekli kendisini sorumlu tutması,karamsar olmak,gelecekle ilgili olumsuz düşünceler,geçmişte yaşanan olumsuz olayların sık sık akla gelmesi,enerjinin düşmesi,kişinin çabuk yorulması,iştah azalması,kilo kaybı ya da aşırı yeme isteği,unutkanlık,yalnızlık hissi,alınganlık da artış,düşünce yavaşlaması dolayısıyla konuşmanın yavaşlaması,artabilir ajitasyon(huzursuzluk),anksiyete(bunaltı, kaygı) düzeyinde artış depresyonun belirleyici semptomları arasındadır.

    DEPRESYON SIKLIĞI

    Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan etkenlerin belirlenmesi çalışmalarında klinik araştırmalar ayaktan izlenen hastaların %12-36 sı ile,yatarak tedavi gören hastaların %30-38’inde depresif belirtilerin geliştiğini göstermektedir.Yatan hastaların %11-26sında ise klinik anlamda depresyon tablosu gelişmektedir.1 yıllık yaygınlık ise %2.6-6.2 olarak verilmektedir.Hayat boyu risk erkekler için %3.12 kadınlar için %10.26’dır.Farklı araştırmalara göre,farklı rakamlar verilmekle birlikte tüm oranlar bu verilere yakındır.Türkiye Ruh Sağlığı Profili Çalışmasında 12 aylık depresif nöbet yaygınlığı kadınlarda %5.4, erkeklerde ise %2.3 olduğunu göstermektedir.

    DEPRESYONA YOL AÇAN ETKENLER NELERDİR?

    Madde ve alkol kötüye kullanımı

    Erken ebeveyn kaybı

    Anksiyete bozuklukları

    Kadın olmak

    Genetik yatkınlık ve beynin biyolojik dengesindeki bozukluklar

    Düşük sosyoekonomik düzey

    Boşanmış olmak

    İşşizlik

    Daha önce depresyon geçirmiş olmak

    Bazı ilaçlar

    Kişilik yapısı(mükemmeliyetçi,aşırı duygusal)

    Tıbbi hastalıklar

    Hormonal değişiklikler

    Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel yönden kötü bir öykü geçirmiş olmak

    Evlilikte yaşanan sorunlar

    Hiç evlenmemiş olmak

    Beyin ve kalp rahatsızlıkları yaşanması

    tiroid bezi ve böbrek rahatsızlıkları yaşayanlar

    Adet dönemleri

    Hamilelik

    Doğum sonrası dönemleri yaşayanlar da depresyon daha fazla görülür.

    DEPRESYONUN,DEPRESİF BELİRTİLER İLE YASTAN FARKI NEDİR?

    Depresif belirtiler,günlük yaşam olayları sonrası kişilerin olumsuz etkilenmeleri ve buna karşı oluşturdukları kendi ve çevrelerine karşı hoşnutsuzluk duygusunun yarattığı hal ve hareketlerdir.

    Yasta ise;anksiyete(bunaltı,kaygı),kötü rüyalar,uyku sorunları,iştahsızlık gibi depresyona benzer belirtiler bulunur.Ancak belirtiler zamanla azalarak kaybolur ve hekim müdahalesi gerekmez.Depresyon da benlik saygısı azalırken,yasta bu durum yaşanmaz.

    Depresif belirtilerle farkına gelicek olursak,uyaranlar ortadan kalktığında depresif bozukluk geçicidir,depresyon ise kişinin yaşam kalitesini düşürür ve mutlaka tedavi gerektirir.

    DEPRESYONUN MESLEKİ VE SOSYAL İŞLEVSELLİK ÜZERİNDE ETKİLERİ NELERDİR?

    Depresyon ile beraber konsantre olma güçlükleri,enerji kaybı,değersizlik duyguları hem zihinsel hem de fiziksel yavaşlamalara neden olduğu için;günlük işlevleri sürdürmek oldukça güçtür,sosyal yaşama ayak uydurmak oldukça zorlayıcıdır.

    DEPRESYONUN SÜRESİ NEKADARDIR?

    Hiç tedavi edilmemiş bir kişinin depresyon atağı 6 ila 24 ay sürer.

    HERKES AYNI TİP DEPRESYON HASTASI MIDIR?

    Herkes aynı tip depresyon hastası olmaz.Depresyonun melankolik,tipik,atipik,mevsimsel tip gibi durumları vardır.Mevsimsel tipte;depresyon belirtileri,mevsim tekrarladıkça görülür.Atipik depresyonda;uyku ve iştahın artması görülürken,tipik depresyonda;iştah ve uyku azalması gibi semptomlar hastalığa eşlik eder.

    DEPRESYON BAŞARILI BİR ŞEKİLDE TEDAVİ EDİLİR Mİ?

    Bu durum kişinin,doktoruyla arasındaki sağlıklı ilişkiye bağlıdır aslında.Öncelikle verilen talimatlara uyulması,hastalığın aşılmasıyla ilgili en önemli basamaktır.Terapiler ve antidepresanlar neredeyse depresyondan bütün etkilenenlere uzun süreli yardımda bulunurlar.Bir gecede düzelme hiçbirzaman gerçekleşmez,depresyonun düzelmesi;sabır ve irade işidir.Bu da terapi için umut ve teşviktir.Bilişsel davranışçı tedaviler,kişilerarası ilişkilere yönelen psikoterapiler depresyonda oldukça yarar sağlamaktadır.

    KİŞİYE DÜŞEN GÖREVLER NELERDİR?

    Bedensel olarak aktif olunması,yatakta yatıp kalmamak

    Önceden gün planları yapmak.Mümkünse 1 gün önceden işlerini tam olarak planlayın ve plana uyun.

    Kendinize basit hedefler koyun,böylece motive olmuş olursunuz ve başarısızlıkları unutmuş olursunuz.

    Depresif düşüncelerden uzak durun.

    Yaşadığınız olumsuzlukları,etrafınızdaki insanlarla paylaşın.

    Düzenli ve sağlıklı beslenin.

    İnsanlardan soyutlanmayın.

    Arkadaşlarınızla birarada bulunun.

    Sizi üzen durumlardan kaçının.

    Yürüyüşe çıkın.

    Korku ve şiddet içerikli filmler izlemeyin.

    Sürekli gülümsemeye çalışın ve poztif olun.

    Alkolden uzak durun.

  • DEPRESYONLA YAŞAMAK ZORUNDA DEĞİLİZ

    DEPRESYONLA YAŞAMAK ZORUNDA DEĞİLİZ

    Depresyon, isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek gibi belirtileri olan bir hastalık halidir. Duygu durum bozukluğudur. Beyinin ön alanlarında, alın ve şakak bölgelerinde salgılanan hormonların yeteri kadar salgılanmamasından kaynaklanır.

    Depresyon duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir. Depresyon zihinsel faaliyetlerimizi de engeller. En sık görülen belirtiler dikkatini toplayamama ve unutkanlıktır.

    Depresyonun davranışlardaki etkisi enerji azalmasına bağlı hareketlerde yavaşlama, aşırı halsizlik şeklinde olur. Basit günlük işler bile kişi için bir yük olmaya başlar. Sosyal ilişkilerden kaçınır, yalnız kalmayı tercih eder, sorunlarını ve sıkıntılarını paylaşmaz. Cinsel ilgi ve isteğinde de belirgin azalma olur.

    Bazı bedensel belirtilerde depresyonda ortaya çıkabilir. İştah da belirgin azalma kilo kaybı bazen tam tersi aşırı yeme eğilimi olabilir. Sık görülen belirtilerden biri de uykusuzluktur. Uykuya dalamama, uykunun sık sık bölünmesi veya sabah çok erken uyanma şeklinde sorunlar görülebilir. Bazı kişilerde aşırı uyuma eğilimi olabilir. Bu kişiler çok uyumalarına rağmen dinlenmiş olarak uyanmazlar. Baş, boyun sırt, eklem ağrıları, mide-bağırsak şikayetleri eşlik edebilir.

    Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü” ile aynı şey değildir. Kimi zaman kendimizi dibe vurmuş gibi hissedebiliriz, bu her zaman depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Depresyonda olan kişiler, kendilerini yalnızca hayatın akışına bırakarak iyileşemeyebilirler. ‘Kendi kendine iyileşme’ depresyon geçiren hastaların yarısında mümkündür. Ancak tedavi olunmadığında belirtiler haftalarca, aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Oysa uygun tedavi, depresyondaki birçok insana yardımcı olabilir.
    Depresyonda şiddetli üzüntü ya da umutsuzluk hissi vardır ve en az iki hafta sürer. Depresif kişiler ümitsiz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da intiharı düşünebilirler.

    DEPRESYONUN NEDENLERİ NELERDİR?

    Biyolojik nedenler;
    — Bazı hastalıklar: Hipotiroidi/Hipertiroidi, Pankreas kanseri.
    — Mevsimsel özellikler: Kış mevsimlerinde depresyonun artması (Melatonin)
    Psiko-sosyal nedenler;
    — Yaşam olayları
    — Büyük üzüntülere neden olabilecek kayıplar
    — İş yaşamı sorunları
    — Partner, evlilik, Aile sorunları
    — Hamilelik/Doğum /Lohusalık/Menopoz süreci
    — Ağır ve süreğen hastalıklar
    — Taşınma/yeni yaşam koşulları
    — Olumlu yaşam olayları (Terfi, evlilik)

    DEPRESYONUN SONUÇLARI NELERDİR?

    — Kişilerarası ilişkilerde bozulma/ Aile parçalanmaları
    — Verimlilik azalması ve kariyer kaybı
    — Okul performans kaybı
    — Dikkat/Konsantrasyon bozulmasına bağlı kazalar/iş kazaları
    — Alkol ve uyuşturucu tüketiminin artması
    — Depresyon sonucu kalp-damar sistemini ilgilendiren veya benzeri bedensel (psikosomatik) rahatsızlıklar
    — İntihar

    TEDAVİ

    Psikoterapi ; Beyindeki işleyiş bozukluğunun terapi ile düzenlenmesi amaçlanır. Depresyonun bağlamının kişiye özel araştırılması, tedavi tekniklerinin belirlenmesi ve terapist danışan işbirliği esasına dayanır. Psikoterapi sistemin işleyişine reset atmak ve yeni işlevsellik kazandırma sürecinin tamamıdır. Duygu-düşünce ve davranış üçlüsünün bağlamda değerlendirilmesi, klit noktaların belirlenmesi ve depresyona sebep olan etkenlerin bireyin farkındalığı ile bilinç düzeyine çıkarılma sürecidir.

    Anne- baba ile kurulan ilişkiye kadar uzanan bir sürecin yeniden yapılanması önemlidir. Ailede depresif özellikli bireyler varsa davranışların öğrenilmesi söz konusudur, yeni davranışlar kazandırmak tedavi sürecinin parçasıdır.

  • Öfke Kontrol

    Öfke Kontrol

    Öfke nedir?

    İstenmeyen sonuçlara, karşılanamamış isteklere, karşılanmayan beklentilere karşı verilen oldukça doğal,evrensel ve insani bir duygusal tepkidir. Yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan bir duygudur. Günlük hayatın içinde öfkelenmeye sebep olacak çok fazla olayla karşılaşırız. Bunaltıcı ebeveynler, hakaret eden insanlar, anlayışsız müdürler, iş ortamında işini yapmayanlar, trafikte hatalı davranışlar ile herkesi tehlikeye atanlar ve hırsın fazlalığı günlük yaşanan öfkelerin bazılarıdır.

    Öfke insana ne zaman yarar ve zarar verir?

    Öfkesini kontrol edemeyen insanlar bağırır çağırır, kavga eder, etrafı dağıtır ve kendine zarar verebildiği gibi insanlarla olan ilişkilerine de zarar vermiş olur. Aynı zamanda öfke boşanmalara, iş hayatında verimsizliğe, işlevselliğin bozulmasına, ruhsal bozulmalara sebep olabilir. Bazı insanlar ise öfkelerini içine atar. Olayların içe atılıp biriktirilmesi stres doğurur ve birikenler bir zaman sonra öfke patlaması şeklinde ortaya çıkabilir. Öfke uygun tepki verildiği zaman yararlı olabilen bir duygudur. Öfkenin kabul edilmiş olması, tanınmış olması ve doğru bir şekilde ifade edilebilmesi gerekmektedir.

    Öfke ne değildir?

    • Kontrol sağlama yolu değildir.

    • İntikam yolu değildir.

    • Problem çözmek için kullanılan yol değildir.

    • Şiddet uygulamak ve suç işlemek için sebep değildir.

    • Haklı olunabilecek bir yol değildir.

    Öfke durumlarında ortaya ne gibi tepkiler çıkar?

    • Aşırı stres ve gerginlik

    • Kalp atışında artış

    • Kan basıncında artış

    • Nesef alıp vermede düzen kaybı

    • Kişi veya nesneye yönelik şiddet uygulanma hali

    Öfke kontrol bozukluğu neden ortaya çıkar?

    Öfke kontrolü çocukluk çağında başlayan ve beyin ön bölgesinin bir işlevidir. Kötü çocukluk çağı yaşantıları ve doğru olmayan tutumlar çocukların öfke kontrolünü bozar. Öfke Kontrol Bozukluğu yaşayan kişilerde mutluluk hormonu adı verilen serotonin hormonunun çalışmasında da bir sıkıntı olduğu bilinmektedir. Öfkeyi bedensel olarak, şiddet veya nesnelere zarar verme olarak dışsallaştırmak aslında sözel ve duygusal olarak iyi ifade edememekten kaynaklanır. Kişi duygularını, düşüncelerini yeterli olarak açık ifade edemediğinde, karşısında otorite figürlerinin olması veya karşısında kendini ifade etmesine engel olan biri bulunduğunda veya öfkeyi kendine yönlendirdiğinde içe atılan öfke bir süre sonra kişinin kendine veya başkasına yönlendirdiği öfke olarak da ortaya çıkabilir.

    Öfke ne gibi hastalıklara sebep olur?

    • Kalp hastalıkları

    • Şeker hastalığı

    • Hipertansiyon

    • Depresyon

    Öfke kontrol bozukluğu’nun tedavisi nasıldır?

    • Öfke kontrolünü sağlamak ile ilgili yaklaşımlar psikoterapide en çok kullanılan yöntemlerdir. Bu yaklaşımlarda kişinin var olan öfkesini kontrol etmeyi öğrenmesi amaçlanır. Bu tür çalışmalar oldukça yarar sağlar.

    • Nefes egzersizleri de bu problemin çözümünde önemli yere sahiptir. Nefes egzersizine örnek verecek olursak; Oturur pozisyonda arkanıza yaslanınız ve derin nefes alınız. Nefes alış süreniz 3 saniye ise nefesi aynı sürede yani 3 saniye içinide tutunuz, daha sonra nefesi alış sürenizin iki katı olacak şekilde yani 6 saniye olmalıdır.

    • Öfke kontrol problemi yaşayan kişiler öfkelerini insanlara veya nesnelere yönlendirmek yerine, öfkelenmelerine sebep olan ve tetikleyen şeylerin neler olduğunu bulmaya çalışması faydalı olacaktır. Bulunan sebeplerle başetme stratejileri geliştirmenin de faydası olacaktır.

    • Öfkeyle başa çıkmanın önemli şartı bireyin öfkeli olduğunu kabul etmesi ve bunu kendi kendisine itiraf etmesidir.

    • “Herşey mahvoldu!”, “Yine öfkemi kontrol edemeyeceğim” gibi düşüncelerden uzaklaşıp olumluyu düşünmek faydalı olacaktır.

    • Birey, öfkeli ve gergin olduğunda, kendisini huzur verici bir ortamda hayal ederek gevşeyebilir. Hayal kurma tekniği, bireyi zihinsel olarak hoş ve gevşetici ortamlara götürmektedir.

    • Öfke ile baş edebilmek için öfke duygusunun doğası anlaşılmalıdır. İnsan aklı, sık karışır ve negatif enerjiler pozitif enerjileri yok etmeye çalışır. Öfke duygusunun insan ruhundaki görevi, karşılaşılan zor durumlarda kendisini korumayı ve savunmayı sağlamaktır. Öfke duygusu, vücudun karşılaşılan olumsuz durumlara karşı verdiği bir tepkidir. Bu duygu, bazı şeylerin değişmesi gerektiğini hatırlatarak, ilişkilerin ve durumların daha verimli, daha olumlu hale dönüştürülmesine yardımcı olmaktadır. Kişi kendisini neyin öfkelendirdiğini bildiği zaman öfke kontrolünde önemli bir yol almış olabilir. Öfkeyi dindirmede en önemli yöntem, durumu hızla sorgulamaktır. “Eğer böyle devam edersem, sonunda ne olur?” diye sormak mantığın devre dışı kalmasını önlemektedir.

  • Tükenmişlik Sendromu

    Tükenmişlik Sendromu

    Adını son yıllarda sinema oyuncuları ve sanatçıların yaşantıları sebebiyle sıkça duyduğumuz fakat uzun yıllardır insanların hayatında olan bir soruna değineceğiz. “TÜKENMİŞLİK SENDROMU”

    Tükenmişlik sendromu nedir?

    Tükenmişlik sendromu yaşamakta olan kişilerin umutsuzluk, çaresizlik ve boşluk gibi duyguları depresyondaki duygular ile benzerlik göstermektedir. Belirtilerinin çeşitliliği ve gizli sürece sahip olması tanınmasını oldukça zorlaştırmakta ve depresyon ve anksiyete ile karışmasına sebep olmaktadır. Çoğu zaman depresyon ile tükenmişlik sendromu birlikte gelişebilmektedir. Tükenmişlik sendromu yaşayan insan çevresine karşı ilgisizleşir, başarısızlık duygusunda artış olur ve içine çekilme başlar. Bu sendromu yaşayan kişilerde aile ilişkilerinde bozulma, iş memnuniyetinde azalma, kendine olan saygıda düşme, üretkenliğinde düşme, saldırganlıkta artma, depresyon ve fiziksel belirtiler ortaya çıkabilir. Tatminsizlik ve heyecanın kaybedilmesi de sürecin özelliklerindendir.

    Tükenmişlik sendromunun belirtileri nelerdir?

    Duygusal belirtileri;

    • Huzursuzluk, keyifsizlik

    • Umutsuzluk

    • Özsaygının azalması

    • Özgüvenin azalması

    • Çökkünlük hali

    • Sinirlilik

    • Değersizlik hissi

    • Çevreye yabancılaşma

    Fiziksel belirtileri;

    • Kalp çarpıntısı

    • Kabız olma sıklığında artış

    • Uyanmada zorluk

    • Uykuya dalmakta yaşanan zorluk

    • Enerji düşüklüğü

    • Yorgun hissetme

    • Sindirim sistemi problemleri

    Zihinsel belirtiler;

    • Dikkat eksikliği

    • Unutkanlıkta artış

    • Kararsızlık

    • Odaklanma problemleri

    • Dalgınlık

    • Önceden ketif alınan aktivitelerden çabuk sıkılma

    • Plansızlık

    • Kalıplaşmış düşünce tarzı

    Davranışsal belirtiler;

    • Sigara ve alkol kullanımında artış

    • Düzensiz beslenme

    • Aşırı hareketlilik/Az hareketlilik

    • Kaza yapma riskinde artış

    • Kişiler arası ilişkilerde mesafeli duruşlar

    • Olumsuz ve kırıcı sözler kullanma

    • İş hatalarında artış

    • Saldırgan davranışlar

    Tükenmişlik sendromu nasıl oluşur?

    Tükenmişlik sendromunun oluşmasında oldukça etkili 3 durum dikkati çeker:

    Rol Çatışması: Birbiriyle çakışan sorumluluklar sahibi olan kişi, önceliğe göre sorumluluklarını sıralamak yerine, her şeyi aynı düzeyde iyi yapmaya çalışabilir. Bu durumda yorgun düşer ve sonucunda tükenmişlik sendromu olabilir.

    Rol Belirsizliği: Çalışan kişi kendisinden iyi bir kariyer oluşturmasının beklendiğini bilir; fakat kendisine model alacağı biri olmadığından bunu nasıl başaracağından emin olamaz. Dolayısıyla faydalı olacak hiçbir şeyi başaramadığı kanısına kapılabilir.

    Aşırı Yüklenme: Hiç kimseye hayır diyemeyerek altından kalkabileceğinden çok daha fazla sorumluluk yüklenen kişi sonuç olarak tükenme noktasına dayanabilir.

    Tükenmişlik sendromu kimlerde görülür?

    Ev hanımlarında da görülebilen tükenmişlik sendromu, kişinin özel hayatı ile iş hayatını birbirinden ayıramadığı durumlarda sık sık karşılaşılabilmektedir. Çalışan kişi, kendini işinde başarısız, işine yetersiz, ya da mutsuz görüyorsa, tükenmişlik sendromu belirtileri ortaya çıkmaya başlıyor denilebilir. Tüm bu problemlerin temelinde, bireyin günlük gereksinimlerini yeteri kadar karşılayamaması yer alıyor. Tükenmişlik sendromu, kişilik özelliklerinden ayrı değerlendirilemez. Sorumluluk almayı seven, hayır demeyi bilmeyen, mükemmeliyetçi, idealist, hassas, fedakar olan kişilerde tükenmişlik sendromu görülme riski daha fazladır.

    Tükenmişlik sendromunun önlenmesi için bir takım öneriler;

    • İş ve boş zaman arasında net ayrım yapılması,

    • “hayır” diyebilme yeteneği,

    • Bireyin ilerideki çalışmasını planlayabilmesi,

    • Bireyin fiziksel kondüsyonuna dikkat etmesi,

    • Birinin kendi sınırlarını itiraf etmesi,

    • Evde ilişkilerin iyi olması,

    • İşin işte kalması açık bir çalışma iklimi,

    • Sürekli mesleki gelişim,

    • Destekleyici bir işveren,

    • İşle ilgili görevlerin net bir şekilde açıklanması,

    • Kendi yaptığı işi anlamlı olarak görmek tükenmişliği önleyebilir.

    Tükenmişlik sendromu nasıl tedavi edilir?

    Bu sorunu yaşayan kişiler kendilerini bazen yardım almak istemeyecek kadar çaresiz ve güçsüz hissedebilirler. Böyle durumlarda, kişinin yakınlarına da önemli sorumluluklar düşer. Yakınların bu süreçteki desteği önemlidir. Tükenmişlik durumu yaşayan birine çok yüklenilmesi sadece yaşadığı bunaltıyı arttırır. Kapsayıcı ve hoşgörülü bir desteğe ihtiyaç vardır. Bu süreçte profesyonel yardım alınması çok önemlidir. Profesyonel yardımdan kasıt psikolojik danışma veya psikoterapi sürecidir. Psikoterapi sürecinde öncelikle iş yaşamından kaynaklanan sorunlar ve bireyin kendisinden kaynaklanan sorunlar ayrıştırılır ve bu konularda kişinin çözümler üretmesine rehberlik edilir. Bu yardım alınırken de bu konuda uzman psikolog veya psikolojik danışmanlar seçilmeli ve zaman kaybetmeden sürece başlanmalıdır.

  • KAYGILI ANNELER VE ÇOCUKLARI

    KAYGILI ANNELER VE ÇOCUKLARI

    Neden “kaygılı anne” konusunu işlemek istediniz? Kaygısız anne var mıdır? Ya da şöyle ifade edersek, “Kaygı tüm annelerin yaşadığı bir duygu değil midir?”

    Çok yerinde bir soru. Haklısınız, her anne çocuğunu yetiştirirken hatta anne olmaya karar verdiği andan itibaren daha önce hiç düşünmediği şeyleri düşünmeye ve endişelenmeye başlar. Bir anne için çocuğunun her yaş döneminde endişelenilecek bir şeyler vardır mutlaka. Hamileyken bebeğim sağlıklı olacak mı? Bebekken sütüm yetiyor mu? Yeterince uyuyor mu? Neden ağlıyor? Biraz büyüdüğünde büyüme ve gelişme gündeme oturur, emekleme, yürüme, konuşma, tuvalet eğitimi, erken mi oldu, geç mi kaldık? Okulla birlikte başarı kaygısı ön plana çıkar. Tüm bunlara sağlıkla ilgili endişeler eşlik eder. Yeterli besleniyor mu, üşütür mü, hasta olur mu? düşer, yaralanır, kaza geçirir mi? Tabi en temel annelik kaygısını da unutmamak gerekir: “Yeterince iyi bir anne miyim?”

    Peki tüm bunları düşünmemek ya da kaygılanmamak mümkün mü? Kaygının bir işlevi yok mu?

    Kaygı en temel duygularımızdan birisidir ve çok önemli bir işlevi vardır: Korunmak. Kaygı, insan neslinin çağlar boyunca devam edebilmesini sağlamıştır. Bir annenin de çocuğu için endişelenmesi son derece doğal ve gereklidir. Kaygı, annenin çocuğuna bakım verirken daha dikkatli, daha özenli olmasına yardım eder. İnsan yavrusu büyürken bakım ve özen gerektiren en narin canlıdır.

    O zaman belirli düzeyde kaygı normal, hatta gereklidir diyorsunuz. Peki kaygı düzeyinin normal mi fazla mı olduğunu nereden bileceğiz? Örneğin ben fazla kaygılı bir anne miyim sizce?

    Bu soruyu en fazla kaygılı annelerden duyuyorum ☺ Kaygının ne kadarının yeterli, ne kadarının fazla olduğunu kolayca söyleyebilmek pek de mümkün değil. Sonuçta domates değil ki bu kiloyla ölçüp biçelim. Kaygının fazlalığını ancak anneye ve dolayısıyla da çocuğa verdiği olumsuz etkilerle gözlemleyebiliriz.

    Dilerseniz fazla kaygılı bir annenin neler yaşayabileceğine bir bakalım:

    Kaygılı bir anne uyku sorunu yaşayan bir annedir. Hemen her gece yatakta çocuğuyla ilgili düşüncelerle boğuşur. Sağlığı yerinde mi? Boyu uzuyor mu? Neden sık hastalanıyor? Doğru besleniyor mu? Yarın ne yedirsem? Yeterli bir anne miyim? Ardı arkasına gelen bu düşünceleri bir türlü durduramadığı için, sakinleşip, uykuya damayı başaramaz. Sabah perişan ve kötü bir halde uyanır. Gün içinde çocuğun attığı her adımı bilmek, kontrol etmek ister. Zihninden sürekli onun başına gelebilecek kötü şeylerle ilgili senaryolar geçer. Örneğin çocuğunda ciddi bir rahatsızlık olacağından endişelenip sürekli hastalıklarla ilgili belirtileri araştırıp, sık sık doktorlara gidip ve testler yaptırır. Hatta bir doktora güvenemeyip başka doktorlardan da teyit almadan içi rahat etmez. Ya da başka bir kaygılı anne çocuğuyla ilgili kaza geçirme, kaçırılma senaryoları yazar ve onu gözünün önünden ayıramaz. Kimseye emanet edemez, çocuğuna sürekli koşma, terleme, dikkatli ol uyarıları yapar.

    Kaygılıyken vücudunuzda sizi alarma geçiren stres hormonları salgılanır. Bu hormonların kanda sürekli yüksek düzeyde kalması fiziksel sağlığı bozar. Aşırı kaygılı anneler bu nedenle çeşitli sağlık sorunları yaşarlar. Sürekli gergin olan kaslar, fibromyalji dediğimiz boyun, eklem sertliklerine neden olur. Yeme düzenleri bozulabilir, aşırı yeme ya da iştah ve kilo kaybı, mide şikayetleri, tansiyon sorunları yaşayabilirler. Gergin, sabırsız ve sinirlidirler. Dalgınlık, unutkanlık, odaklanamama gibi nedenlerle iş performansları da düşer.

    Özetle, bir anne çocukları hakkında zihninden sürekli felaket senaryoları yazıyorsa, yukarıda söz ettiğimiz fiziksel şikayetleri varsa, yorgunluk, bıkkınlık, tükenmişlik yaşıyorsa ve günlük yaşamında işlev kayıpları oluyorsa aşırı kaygılı bir anne olma olasılığı çok yüksektir. Böyle bir annenin ilk yapması gereken şey kendi kaygı sorununu çözmek için bir uzmandan yardım almaya başvurmak olmalıdır. Bu öneriyi getirdiğimde annelerden en sık duyduğum yanıt önce çocuğum düzelsin, ben bekleyebilirim oluyor. Ancak annenin kaygısı çözümlenmeden çocuğa yardımcı olabilmesi mümkün değildir.

    Peki fazla kaygılı bir anneye sahip olmak çocuğu nasıl etkiler?

    Aşırı kaygılı bir annenin çocuğu sürekli uyarılar, tembihlerle büyür. “Aman dikkat et, düşersin, canın yanar, hasta olursun.” Kendi başına adım atmasına izin verilmez, yaşıtları sokakta oyun oynarken O ya evdedir ya da annesi de sokakta onun yanıbaşındadır. Bu şekilde büyüyen çocuğun annesinden aldığı mesaj şudur : “Hayat tehlikelerle dolu, her an başına bir şey gelebilir, sadece benim yanımda güvendesin.” Bu tutum çocuğun da kaygılı bir çocuk olması için en verimli zemindir.

    Kaygılı annelerde sıkça gördüğümüz diğer bir sorun da çocuklarının ağlama, korkma gibi olağan duygusal tepkilerini sakince karşılayamamalarıdır. Bir çocuğun mutsuz olmasına, ağlamasına dayanmak herkes için zordur. Ancak kaygılı anneler için ağlayan çocuk sesi panik düğmesi gibidir. Yürürken takılıp düşen ya da bir şeyden korkup, ağlayan çocuğun yanına panik halinde koşup, durumu kontrol altına almak ve bir an önce çocuğu susturmak isterler. Annenin yüzündeki endişeyi gören çocuk “ başıma çok kötü bir şey geldi herhalde” diye düşünür ve daha beter korkar. Yine benzer nedenlerle kaygılı anneler çocuklarına net olarak kural sınır koyamazlar. Oyuncağı kırıldığı için ağlayan çocuğu bir an önce susturmak için “Üzülme yenisini alırız” der ya da dikkatini başka bir yöne çekmeye çalışır. Çocuk başarılı bir şekilde sakinleştirilmiş olur. Çocuğa o andaki duygusunu unutturmak, anneyi ve çocuğu geçici olarak rahatlatır ama çocuğa uzun vadede bir şey kazandırmaz. Aksine engellerle karşılaştığında buna dayanabilme, zorluklarla mücadele edebilme becerisinin gelişmesi engellenmiş olur. Çocukken hiç hayal kırıklığı, stres yaşamamış, hiç ağlatılmamış, pamuklar içinde büyütülmüş bir çocuk, en ufak sorunda pes eder ya da başkalarından çözüm bekler. Çocukların duygularını yönetebilmeyi öğrenebilmeleri için korku, kaygı, üzüntü hatta öfke gibi tüm duyguları yaşamalarına izin verilmesi gerekir.

    Kaygı çocuklar için de doğal ve yaşanması gereken bir duygu ise, aşırı kaygılı çocukları nasıl ayırt edebiliriz? Biraz da aşırı kaygılı çocukların özelliklerinden söz eder misiniz?

    Kaygı düzeyi yüksek olan çocuklar ev dışındaki ortamlarda genellikle saygılı, efendi, sorumluluklarını bilen, yerine getiren, kurallara uyan, titiz bazen de mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olurlar. Bazıları anne babadan uzak oldukları zamanlarda onların başına kötü bir şey gelebileceğinden endişelenirler. Bu nedenle sık sık anne babayı telefonla arayıp, seslerini duyup rahatlama gereksinimi duyarlar. Başarısızlık, eleştirilme, beğenilmeme, ceza alma korkuları da bu yapıdaki çocuklarda görülen diğer bir kaygı konusudur. Örneğin basket oynamayı seven bir danışanım maçlarda basket atamam korkusuyla adeta toptan kaçıyor, eline gelen toplarla basket atmayı denemek yerine başkasına pas vermeyi tercih ediyordu. Bu yıl artık istemediğini, çok yorulduğunu söyleyerek basket antremanlarını bırakmıştı. Başarısız olma korkusu sınıfta da kendini ortaya koymasına engel oluyor, bildiği konularda bile ya yanlışsa diye düşünerek parmak kaldırmıyordu. Yazılı ya da sözlü sınavlarda gergin oluyor, bildiklerini hatırlayamıyor, elleri terliyor ve sınavları kötü geçiyordu. Aşırı kaygının yaşama diğer bir yansıması da sosyal kaygılardır. Çekingenlik, yeni ortamlara, değişik sosyal çevrelere girmek istememe, akran gruplarına dahil olamama bu çocukların sosyal yaşamlarını etkiler. Karanlık korkusu, hayvanlardan korkma, asansöre binememe gibi özgül fobiler de kaygı bozuklarındandır.

    Burada tekrar vurgulamak gerekirse, kaygı, sağlıklı bireylerde var olan ve koruyucu ve uyumsal bir işlevi olan normal bir duygudur. Kaygı bozuklukları ise belirgin sıkıntı ve işlev kaybına neden olan korku ya da endişeyle kendini gösterir. Çocukluktan erişkinliğe geçiş döneminde normal kaygılarla ile patolojik kaygıları ayırmak güçtür. Bu noktada bakılması gereken en önemli nokta kaygının kaçınmaya ve işlev bozukluğuna neden olup olmadığı ve sürekliliğidir.

    Kaygılı çocuklar ev ortamında nasıldırlar?

    Ev dışında kurallara uyan, sakin, efendi olarak tanımlanan bu çocuklar ev ortamında daha farklı bir tablo çizerler. Anne babayla ilişkilerinde ısrarcı, talepkar hatta öfkelidirler. Kendi başlarına yapabilecekleri işler için bile yardım, destek beklerler. Kaygılı oldukları konularda sık sık bir şey olur mu? ya da bir şey olmaz değil mi? şeklinde sorularla rahatlatılmayı beklerler. Yoğun soru cevap trafiği anne babayı bunaltır, tüketir. Kaygılı olan çocukların, kaygılı anneleriyle çok iç içe geçmiş, yapışık ama çatışmalı bir ilişkileri vardır. Annelerinin endişeli, her an kontrol eden, uyaran tutumuna karşı zaman içinde isyan ve öfke duymaya başlarlar. Bazen de işler tersine döner, çocuklar kaygılı olan annelerini rahatlatma, sakinleştirme çabalarına girerler. Ama bu da çocuğu tüketen bir çabadır ve yine içten içe öfke doğurur. Her ne nedenle olursa olsun annesine öfke duyan çocuk aynı zamanda bundan suçluluk da duyar ve öfkesini bastırmaya çalışır.

    Peki kaygı genetik midir? Anne baba kaygılı insanlarsa çocuğun da kaygılı olmasının sebebi genler midir?

    Kaygı bozuklukları sıklıkla kalıtımsal bir geçiş gösterir. Anne ya da babada kaygı sorunları varsa çocukta da kaygı ile ilgili sorunlar olma olasılığı yüksektir. Ailesel geçişin yanısıra aile üyelerinin birbirlerine karşı aşırı korumacı tutumu da çocuklara dünyanın tehlikleli ve güvenilmez olduğu mesajını vererek var olan korkuların pekişmesine neden olur. Anne babalar istemeden de olsa kendi düşünme tarzlarını, değerlerini, olaylara yaklaşım biçimlerini, korkularını, endişelerini çocuklarına yansıtırlar. Çocuklar zamanla anne babalarına benzerler. Bu nedenlerle tedavide ailenin de ele alınması çok önemlidir.

    Çocuklarda Kaygı bozuklukları nasıl tedavi ediliyor?

    Çocuklukta kaygı bozuklukları bireysel olarak uygulanan bilişsel davranışçı terapi ve aile eğitimi ile etkin biçimde tedavi edilebilmektedir. Anne ya da babada da kaygı sorunları varsa onların da kendileri için bireysel yardım almaları gereklidir. Çok yoğun ve belirgin işlev bozukluğuna neden olan ve uygun terapötik yaklaşımlarla çözümlenemeyen kaygı bozukluklarında ilaç tedavisinden de yardım alınabilmektedir.

    Sonuç olarak kaygı bozuklukları oldukça sık görülen ve tedavisi mümkün olan rahatsızlıklardandır. Günümüzde her on çocuktan biri bir ya da birden fazla kaygı bozukluğu ile mücadele ediyor. Bu nedenle, dikkat edilmesi gereken diğer bir önemli konu da kaygı bozukluklarının oluşmasının önlemesidir. Önlemek, ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye çalışmaktan çok daha kolaydır. Ailesinde kaygı bozukluğu olan ve mizaç olarak kaygılı olan çocuklar yaşamlarının bir döneminde kaygı bozukluğu geliştirmeye adaydırlar. Bu çocuklar uygun biçimde ele alınırlarsa kaygı bozukluğu oluşma riskinin azaltılması mümkündür. Bu konuda aileler bilinçlendirilirlerse ruhsal bozukluklar oluşmadan da bizlere başvurup neler yapabilecekleri konusunda bilgi alabilirler.

    Kaygı bozukluklarının önlenmesi için aileler neler yapabilirler?

    Hepimizin sahip olduğu, işlevsel düzeyde olan kaygının, kişinin yaşamını kısıtlayan ve günlük işlevlerini bozan bir kaygı bozukluğuna dönüşmesini önlemek için yapılabilecekler iki ana başlık altında toplanabilir. İlki günlük yaşamda yapılacak düzenlemeler ve ikincisi de dayanıklılık kavramıdır.

    Günlük yaşamda yapılabilecek düzenlemeler:

    • Gevşeme, meditasyon, farkındalık egzersizleri yapmak.

    • Düzenli egzersiz yapmak.

    • Düzenli ve yeterli uyku.

    • Dengeli beslenme.

    • Doğayla daha yakın temas içinde olmak.

    Günümüzde insanlar yoğun, telaşlı ve stresli bir yaşamda rahatlayabilmek için günün sonunda televizyon karşısında uzanmayı, sosyal medya paylaşımlarını ya da alkol, sigara gibi maddeleri kullanıyor. Oysa bunlar stresin olumsuz etkilerini o an için azaltmış gibi görünsede uzun vadede çok az işe yarar. Stresle etkili biçimde baş edebilmek için vücudun doğal gevşeme yanıtını etkinleştirmek gerekir. Bu da, gevşeme, nefes, farkındalık egzersizleriyle ya da düzenli yürüyüş benzeri egzersizlerle gerçekleştirilebillir. Düzenli olarak günde 20-30 dakikalık bu egzersizleri yaşamın içine yerleştirmek stresle mücadele ederken daha dayanıklı, daha enerjik ve daha olumlu kalmaya yardımcı olur.

    Yaşamlarımızda stres yaratan durumlarla farklı bir ilişki kurmanın bir yolu olan farkındalık (Mindfulness) egzersizleri bu amaçla giderek daha yaygın biçimde kullanılmaya başladı. Farkındalık konusunda daha fazla bilgi edinmek, hatta egzersizleri öğrenebilmek için faydalanabileceğiniz pek çok kaynak var.

    Farkındalık egzersizleri sadece anne babalar için değil, çocukların da yararlanabileceği egzersizler. Artık çocuklara da farkındalık egzersizlerini öğretilebiliyor ve onların da stres ve kaygıyla baş edebilme becerilerini geliştirebiliyoruz.

    Kaygı bozukluklarının önlenebilmesi için gerekli olan diğer bir ana başlık dayanıklık kavramıydı. Dayanıklılık nedir? Dayanıklılık olası kaygı bozukluklarını önler mi?

    Dayanıklılık (İngilizce’de resilience, Türkçe’de rezilyans olarak kullanılıyor) zorluklar karşısında yıkılmadan ayakta kalabilme, mücadele edebilme, olumsuz koşullar ortadan kalktığında da tekrar eski haline dönebilme becerisidir. Bir anlamda ruhun bağışıklık sistemidir. Artık kabul etmemiz gereken bir gerçek varsa o da travmalarla dolu bir çağda yaşıyor olduğumuzdur. Savaşlar, terör olayları, kazalar her an yanıbaşımızdalar. Travmaları önleyemiyorsak, bir çocuğa kazandırabileceğimiz en önemli beceri dayanıklılıktır. Dayanıklılığı olan kişiler zorlu yaşam olaylarını kendilerini geliştiren, yeni beceriler kazandıran bir fırsat, bir basamak olarak görebilirler. Genetik olarak kaygıya yatkın olan ve dayanıklılığı olmayan bireylerde çeşitli zorlu yaşam olayları sonucunda kaygı düzeyi artar ve kaygı bozuklukları oluşur. Bu nedenle dayanıklılık kaygı bozukluklarının önlenmesinde, özellikle de genetik olarak risk taşıyan bireylerde çok önemli bir kavramdır.

    O zaman, son soru: Nasıl daha dayanıklı çocuklar yetiştirebiliriz?

    İşte konunun en önemli noktası da bu. Aslında bu konu burada kısaca özetlenemeyecek kadar kapsamlı ve her anne babanın üzerinde düşünmesi ve çalışması gereken bir konu. Genel olarak çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimizle doğrudan ilgili. Önce eleştirel biçimde gözlemlerini söyleyeyim. Günümüzde çocuklara eskisinden çok daha fazla olanak sunuyor ama onlarla gerçek bir iletişim kurmaya çok daha az zaman ayırıyoruz. Çocuklarımızın özgüvenlerini övgüyle arttırmaya çalışırken disiplin konusunda aşırı hoşgörülüyüz. Çok az sorumluluk veriyoruz. Onlar için olumsuzluklardan uzak, mutlu, masalsı bir dünya kurmaya çalışırken, stresin ve zorlukların insan yaşamının bir parçası olduğunu öğretemiyoruz. Önlerindeki her engeli kaldırarak, hayal kırıklıklarıyla baş edebilme, zorluklarla mücadele edebilme becerilerini öğrenme şansından yoksun bırakıyoruz. Bu yaklaşımla yetişen çocuklar maalesef dayanıklı birer birey olamıyorlar.

    • Hayatın hem keyifli hem de zorlu yanlarıyla geçinebilmeyi öğretmek. Örneğin çocuk canı sıkıldığında buna dayanabilmeyi ya da kendi başına bununla baş edebilmeyi öğrenmelidir. Hemen onu eğlendirecek, oyalayacak bir şeyler sunulmamalı. Hatta çocuğa canının sıkılacağı zamanlar bırakılmalı. Oyuncağı kırıldığı için ağlayan çocuğa “Bunun için ağlamaya değmez, boşver, yenisini alırız, onarırız” gibi teselli cümleleri yerine, “Üzülmekte haklısın, insan bir eşyası zarar gördüğünde üzülür.” Deyip herhangi bir çözüm önermeden, bir süre ağlamasına izin verlmelidir. Daha sonra çocuk sorarsa birlikte çözüm üretilebilir.

    • Çocukların karşı karşıya kaldıkları sorunlara hemen çözümler üretmemek. Anne babanın bir sorun karşısında geri çekilip çocuğa sorunu tanımlayıp çözmesi için zaman vermesi çocuğun empati, problem çözme, yaratıcılık, azim, sebat ve sabır gibi önemli becerileri öğrenmelerine fırsat sağlar. Bu sorunu çözmek için ne yapabilirsin?” şeklinde sorularla çözüm üretebilmesi için yönlendirebilir, ardından, “Şu ana kadar neler denedin? Hangisi işe yaradı, hangisi yaramadı?” soruları gelebilir. Bu yaklaşım çocukların çözüme ulaşmaları için bir ortam hazırlar

    • Çocuk zor bir durumdan söz ettiğinde ilgiyle ama sakin ve sessiz biçimde dinleyebilmek. Kendisini gerçekten anlamaya çalışarak dinleyebilen bir anne ve babanın varlığı dayanıklılık kazanmadaki önemli etmenlerden birisidir.

    • Durumlar karşısında gerçekçi ve olumlu düşünme konusunda model olmak.

    • Duyguları iyi kötü diye sınıflandırmamak. Korku, üzüntü, öfke, neşe gibi tüm duyguları yaşamak ve uygun biçimde ifade etmek konusunda model olmak.

    • Sorumluluk almayı ve sorumlulukları yerine getirmeyi öğretmek. Sadece günlük yaşamdaki rutin işler konusunda değil, davranışlarının, hatalarının sorumluluğunu da almayı öğrenmeleri önemlidir.

  • Depresyon Belirtileri ve Depresyon Tedavisi

    Depresyon Belirtileri ve Depresyon Tedavisi

    Depresyon duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur.
    En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi
    duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez
    olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk
    duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini
    düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını
    yitirmiş gibi hissedebilir. Depresyon zihinsel faaliyetlerimizi de engeller. En sık görülen belirtiler dikkatini
    toplayamama ve unutkanlıktır.

    Depresyonun davranışlardaki etkisi enerji azalmasına bağlı hareketlerde yavaşlama, aşırı halsizlik
    şeklinde olur. Basit günlük işler bile kişi için bir yük olmaya başlar. Sosyal ilişkilerden kaçınır, yalnız
    kalmayı tercih eder, sorunlarını ve sıkıntılarını paylaşmaz. Cinsel ilgi ve isteğinde de belirgin azalma olur.

    Bazı bedensel belirtilerde depresyonda ortaya çıkabilir. İştah da belirgin azalma kilo kaybı bazen tam
    tersi aşırı yeme eğilimi olabilir. Sık görülen belirtilerden biri de uykusuzluktur. Uykuya dalamama,
    uykunun sık sık bölünmesi veya sabah çok erken uyanma şeklinde sorunlar görülebilir. Bazı kişilerde
    aşırı uyuma eğilimi olabilir. Bu kişiler çok uyumalarına rağmen dinlenmiş olarak uyanmazlar. Baş, boyun
    sırt, eklem ağrıları, mide-bağırsak şikayetleri eşlik edebilir.

    DEPRESYON TANI ÖLÇÜTLERİ (DSM-IV-TR’ye göre):
    A-İki haftalık bir dönem sırasında, daha önceki işlevsellik düzeyinde bir değişiklik olması ile birlikte
    aşağıdaki semptomlardan beşinin (yada daha fazlasının) bulunmuş olması; semptomlardan en az birinin
    ya depressif duygudurum yada ilgi kaybı yada artık zevk alamama olması gerekir.

    1-Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durum,
    Depresyonda ki kişilerde gün boyu devam eden bir çökkünlük, umutsuzluk ve mutsuzluk hissederler. Bu
    çökkün hissetme hali günün başında daha azken günün ilerleyen saatlerinde daha da artar. Yemek
    yemek, yürümek, duş almak, makyaj yapmak gibi rutin şeyleri dahi yapma isteği ortadan kalkabilir.

    2- Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren, tüm etkinliklere karşı (yada çoğuna) ilgide belirgin azalma
    yada artık bunlardan eskisi gibi zevk alamama. Depresyonda ki kişiler daha eskiden zevk aldıkları
    şeylerden zevk alamaz hale gelirler. Sosyal olarak içene kapanıklıkla birlikte her zaman görüştüğü
    kişilerle görüşme konuşma gibi aktivitelerden uzaklaşabilirler.

    3- Kilo alımı yada kilo kaybı, normalde yediklerinden daha fazla ya da daha az yemek yemeye başlarlar.

    4- Hemen her gün, insomnia (uykusuzluk) yada hipersomnia (aşırı uyku) olması, özellikle yataktan
    çıkmama isteği, ya da yataktan çıktıktan sonra yeniden yatağa dönme isteği görülebilir. Kendilerini sanki
    enerjileri çekilmiş gibi hissederler.

    5- Hemen her gün, psikomotor ajitasyon yada retardasyonun olması, günlük davranışlarında ya da okul
    iş gibi rutin aktivitelerde yavaşlama ya da gerileme yaşarlar. Başladıkları işi tamamlamakta güçlük
    çekerler.

    6- Hemen her gün, yorgunluk-bitkinlik yada enerji kaybının olması, yaşadıklarını içinden hiç bir şey
    yapma isteğinin gelmemesi durumu olarak tanımlarlar

    7- Hemen her gün, değersizlik, aşırı yada uygun olmayan suçluluk duygularının olması, kendilerini
    değersiz, yetersiz, sevilemez, çirkin, bakımsız ve beğenilmeyi hak etmeyen kişiler olarak
    tanımlayabilirler. Bunun yanı sıra geçmişlerinde yaşadıkalrı olaylara karşı kendilerini sıklıkla suçlar ve
    eleştirirler. Gelecekle ilgili bir belirsizlik ya da gelecek planlarının olmaması durumu söz konusu olabilir.

    8- Hemen her gün, düşünme ya da düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yetisinin
    azalması ya da karasızlık. Bir işe, kitaba ya da konuya odaklanmakta güçlük çekme, dikkat dağınıklığı,
    okuduğunu anlamama, tekrara tekrar okuma, düşünmekte zorluk çekme gibi belirtiler sergilerler.

    9- Yineleyen ölüm düşünceleri, yineleyen intihar etme düşünceleri ve intihar etmeye yönelik tasarılarının
    olması. Yoğun bir şekilde olama da intihar etmeyi düşünme yada intihar girişimleri olabilir.

    10- kişiler kendileri, diğer insanlar ve dünya hakkında olumsuz düşüncelere sahiptirler. Yaşadıkları
    olayları geçmeyecek, kalıcı ve kendilerinden kaynaklı olarak değerlendirirler.

    B- Bu semptomlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya yada toplumsal-mesleki alanlarda yada önemli diğer
    işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olması. Kişinin yaşadığı semptomlar iş okul gibi temel
    aktivitelerde zorlanmaya ya da aksamaya yol açabilir.

    C- yukarıda ki belirtilerin en az 2 sini en az 2 yıl süre ile yaşayanlarda depresyonun hafif düzeyde ama
    uzun dönemli şekli olan distiminin varlığından söz edilir.

    Tüm bu belirtiler en az iki hafta sürekli olarak devam eder. Kişinin mesleki, ailesel ve kendisi ile ilgili
    sorumluluklarını yapmasına engel olur.

    Sözü edilen tüm bu belirtilerin hepsinin aynı anda olması gerekmez. Bazen depresyon bu belirtilerin bir
    kısmıyla kendisini gösterir. Ayrıca belirtiler hafif, orta, ağır şiddette olabilir ve belirtilerin şiddeti kişiden
    kişiye değişebilir.

    Bunun yanı sıra bir çok psikolojik soruna ek olarak (örneğin; panik atak, sosyal fobi, cinsel işlev
    bozuklukları, evlilik sorunları, yakın birinin kaybı vb) depresyon ortaya çıkabilmektedir

    DEPRESYON NEDENLERİ
    Depresyonun nedenleri ile ilgili bir çok farklı teorik açıklama bulunmaktadır. Medikal açıklamalar
    beyindeki bazı nörokimyasal maddelerin (örneğin serotonin) düzensizliğinden kaynaklandığını öne
    sürmekte bu nedenle anti depresan ilaç önermektedirler.

    Psikolojik açıklamalarda ise kişinin kendisi, diğer insanlar ve dünyadaki olaylar hakkında yapmış olduğu
    yanlış ve akılcı olmayan otomatik düşünce ara inanç ve temel şemalardan kaynaklandığını öne
    sürmektedir. Geçmişinde, özellikle çocukluğunda olumsuz yaşam olaylarıyla karşılaşmış ya da benlik
    saygısı (öz güveni) gelişmemiş ya da dünyayla başa çıkabilme becerisi yeterince gelişmemiş kişiler şimdi

    ki yaşamlarında olumsuz yaşam olaylarıyla karşılaştıklarında var olan sorunla baş edebilmekte güçlük
    çekmekte ve depresyona girmektedir. Basit bir benzetmeyle; oturduğunuz evin içi ne kadar güzel ve
    bakımlı olursa olsun evin temelleri sağlam değilse bir depremde bina yıkılacaktır. Bazlarının kolaylıkla
    aştığı ya da takmadıkları olayları eğer siz çok büyütüyorsanız ve bu yaşadığınız olay yaşamınız çok fazla
    etkiliyorsa depresyona yatkın bir kişiliğiniz olduğunu düşünebilirsiniz. Örneğin yakın birinin kaybında (
    örneğin baba vefatında) ortalama altı aylık bir zamandan sonra kişinin acısının azalarak gerekir ancak
    aradan 6 aydan daha uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen kişi hala neredeyse ilk gün ki gibi bir acı ve
    depresif duygu durumu yaşıyorsa kişinin zorluklarla baş edebilme becerisinin düşük ve geçmişinde
    benliğinin (ego( yeterli düzeyde gelişmediğini düşünebiliriz.

    Herkesin depresyona girme nedeni birbirinden farklıdır. Ancak depresyona neden olan bazı genel
    durumlardan şöyledir;

    Birinci dereceden ailenizde depresyon yaşamış bir birey varsa depresyona yatkınlığınız olduğunu
    düşünebilirsiniz.

    Bir yakının kaybı, iş kaybı, şehir değiştirme
    Sağlık problemleri özellikle kanser yada kronik bir sağlık sorun
    Bazı ilaç veya uyuşturucuların kullanımı
    Doğum yapmak
    Aile, iş, okul sorunları
    Stresli bir ortamda çalışmak
    Maddi sorunlar.
    Başka bir psikolojik sorununuzun olması (örneğin panik atak, sosyal fobi vb)

    DEPRESYONUN TEDAVİSİ
    Kişiler çok farklı sebeplerden dolayı depresyona girebilirler. Depresyonun iki ana nedeni vardır; birincisi
    kişinin gündelik yaşamında var olan stres veri olaylar ikincisi ise kişinin geçmişine yaşadığı olumsuz
    deneyim ve yaşantılardır.

    Herkesin depresyona girme nedeninin farklı olduğu gibi çıkma şeklide farklı olacaktır. Ancak şuan için
    dünyada depresyon tedavisinde kullanılan en başarılı tedavi yöntemi bilişsel davranışçı terapi yöntemidir.
    Bu yöntemde psikolog kişiye olumsuz otomatik düşüncelerin doğasını, bu düşünceleri nasıl
    yakalayacağını, nasıl çürütüp yerine daha işlevsel ve sağlıklı yeni düşünceler koyacağını öğretir. Bunun
    yanı sıra psikolog kişinin otomatik düşüncelerini besleyen onları ve ortaya çıkartan geçmiş yaşam
    olaylarını tespit ederek geçmişte yaşanmış Travmatik, olumsuz olaylar üzerinde çalışarak kişinin
    yaşadığı olumsuz durumların bu güne yansıyan etkilerini ortadan kaldırır. Bilişsel davranışçı terapinin
    temel amacı kişiye kendi psikoloğu olmayı öğretmektir. Kişi terapi de yaşadığı sorunlarla nasıl başa
    çıkacağını öğrenir ve terapi psikolojik destek sürecinde öğrendiği beceri ve yöntemlerle yaşamının geri
    kalan bölümünde ortaya çıkan diğer sorunlarla aktif bir şekilde baş edebilme becerisi kazanmış olur.

    İzmirde çalışan çok sayıda psikolog bulunmaktadır. Bunun yanı sıra yaşadığınız sorunları NLP, hipnoz
    vb yöntemlerle çözebileceğini iddia eden çok sayıda alandan olmayan kişi bulunmaktadır. Depresyon
    tedavisi ya da yaşadığınız başka bir psikolojik sorun için destek alırken, gittiğiniz kişinin psikolog olup
    olmadığını mutlaka sorgulayın. Bir çok danışanın yaptığı şey arama motorlarına izmirde psikolog, ya da
    izmir’de psikolog arıyorum vb anahtar kelimeler girerek ilk gördükleri siteye girip sitede adı geçen kişiden
    randevu almak oluyor. Yaşadığınız sorun için başvurduğunuz kişinin mutlaka psikolog olması

    gerekmektedir. Ancak bu da yeterli olmamaktadır. 4 yıllık psikoloji lisans eğitimi alan kişilere psikolog
    ünvanı verilmektedir. Ancak psikolog ünvanına sahip kişiler psikoloji hakkında genel bir bilgi ve
    donananıma sahiptirler. terapi yapabilmek için psikoloji alanda yüksek lisans yapmak gerekmemektedir.
    Bu nedenle psikolojik destek alırken başvurduğunuz kişinin uzman psikolog olup olmadığına dikkat
    edilmesi gerekmektedir. Bu durum doktorlarda da aynıdır. Pratisyen hekim her konuda az bir bilgiye
    sahiptir. Ama ciddi bir sorun için pratisyen hekime değil uzman bir doktora başvurulur. Bu nedenle kalp,
    göz, psikiyatri gibi özel uzmanlık alanları vardır.

    Depresyon ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın depresyon tedavisi olan bir psikolojik problemdir. Birkaç
    seanslık psikolojik destek ve psikoterapi ile bu sorundan yaşam boyu kurtulma şansınız bulunmaktadır.

    Eğer tedavi görmezseniz, uzun süre depresyonda kalabilirsiniz. Depresyon geri dönebilir ve daha kötü
    olabilir. Eğer gerekli yardımı alırsanız, birkaç hafta içinde iyileşmeye başlayabilirsiniz.

    Ek olarak depresyon, panik atak, sosyal fobi, aile ve çift sorunları, cinsel sorunlar gibi diğer psikolojik
    sorunlarla birlikte de sıklıkla görülmektedir.

    DEPRESYONLA BAŞ EDERKEN
    Spor yapın spor vücudun zinde ve sağlıklı kalmasında yarar sağlar ve enerji düzeyinizi yükseltir.
    Fazla yalnız kalmayın, arkadaşlarınızla, ailenizle zaman geçirin
    İş, okul gibi alanlarda zorlandığınızda çevrenizden destek isteyin
    Alkolden uzak durun
    Yediklerinize dikkat edin
    8 saatten fazla uyumayın, yataktan çıkmak için çaba gösterin
    Sosyal aktiviteleri için kendinize fırsat yaratın
    Problemlerle başa çıkmak için yeni ve daha iyi yollar öğrenin.
    Mutlu olduğunuz zamanları hayal edin
    Gelecek planları yapın.
    Kişisel yardım kitapları okuyun (ama kişisel gelişim değil)

  • EMDR

    EMDR

    Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (Eye Movement Desensitization and Reprocessing: EMDR); savaş stresi, taciz, doğal afetler veya çocukluk döneminde yaşanan örseleyici olaylar gibi rahatsız edici yaşam deneyimlerinin neden olduğu duygusal sorunların yanı sıra, fobi, performans kaygısı, panik bozukluk, beden algısının bozukluğu, çocuklarda travma belirtileri, yas, kronik ağrı, taciz, tecavüz ve başka sorunların tedavisinde kullanılan psikodinamik, bilişsel, davranışsal ve danışan merkezli yaklaşımlar gibi çok iyi bilinen farklı yaklaşımların öğelerini bir araya getiren bütüncül bir psikoterapi yöntemidir.

    EMDR’nin TSSB’de etkili olduğu kanıtlanmıştır . EMDR’nin belirtilerde bir çok tedaviden daha hızlı düzelme sağladığı ve daha az tedavi seansı gerektirdiği ve travma odaklı kognitif bilişsel terapi ile eşit etkili olduğu bildirilmiştir.

    Yaklaşık 2 milyon kişinin farklı tiplerde psikolojik rahatsızlıklarının başarıyla tedavi edilmesini sağlamıştır. EMDR’nin gelişimi 1987 senesinde, Dr. Francine Shapiro’nun göz hareketlerinin rahatsız edici düşüncelerin şiddetini azaltabildiğini tesadüfen keşfetmesiyle başlamıştır. Sonrasında EMDR, tüm dünyadan terapistlerin ve araştırmacıların katkılarıyla hızla gelişmiştir.

    EMDR terapi literatüründe ‘kısa süreli terapiler’ grubunda yer alır. EMDR tedavisinin ne kadar süreceği sorunun tipi, danışanın bugünkü yaşam koşulları, önceki travmaların sayısı ve etkisi ile bağlantılıdır. Her kişinin bilgileri kendi değerleri ve deneyimleri doğrultusunda kendine has bir biçimde işlemesi de süreyi etkiler. Ancak genel olarak 6-8 seans tek travma için yeterli olmaktadır.

    EMDR teorisinin altyapısını oluşturan Adaptif Bilgi İşleme Modeline göre beyin, fizyolojik temelli bir sistemle, her yeni deneyim aracılığı ile kendisine ulaşan bilgiyi işler ve işlevsel hale getirir. Duygu, düşünce, duyum, imge, ses, koku gibi bilgiler işlenip ilişkili anı ağlarına bağlanarak bütünleşir. Böylece o deneyimle ilgili öğrenme gerçekleşir. Edindiğimiz bilgiler gelecekte tepkilerimizi uygun bir şekilde yönlendirmek üzere depolanmış olur.

    Bu sistem normal çalıştığında ruh sağlığını ve insan gelişimini öğrenme yoluyla desteklediği için adaptif, uyumlu bir mekanizma olarak kabul edilir.

    Travmatik veya çok fazla rahatsız eden olaylar yaşandığında bu sistem bozuluyor gibi gözükmektedir. Yeni bilgi işlenip mevcut anı ağına entegre olmaz. Deneyimi anlamlandırabilmek için anı ağlarındaki işlevsel bilgilerle bağlantı kurulamaz ve akıl sağlığına uygun sonuçlar çıkarılamaz. Sonuç olarak öğrenme gerçekleşmez. Duygular, düşünceler, imgeler, sesler, beden duyumları yaşandığı haliyle depolanır. Bu nedenle bugün yaşanan bazı durumlar bu izole kalmış anıları tetiklerse, kişi o anının bir kısmını ya da bütününü yeniden yaşar gibi etkilenir.

    EMDR’ye göre rahatsızlıkların, olumsuz duygu, düşünce, davranış ve kişilik özelliklerinin arkasında uyum bozucu, işlev bozucu, işlenmeden ve izole bir şekilde depolanmış bu tür anılar yatar. Kişinin kendisi ile ilgili olumsuz inançları (örn: Ben aptalım), olumsuz duygusal tepkileri (başaramamaktan korkma) ve olumsuz somatik tepkileri (sınavdan önceki gece karın ağrısı) problemin kendisi değil, semptomları, bugünkü dışavurumlarıdır. Bu olumsuz inanç ve duygulara yol açan işlenmemiş anılar şimdiki zamandaki olaylar tarafından tetiklenmektedir.

    Doğal afetler, büyük kazalar, kayıplar, savaş, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanı sıra, başta çocukluk çağı olmak üzere her yaşta yaşanan ve etkisi travmatik olan her tür yaşantı; günlük hayatta aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz olaylar, şiddete maruz kalmalar, aşağılanmalar, reddedilmeler, ihmal ve başarısızlıklar işlenememiş anılar arasında yer alabilirler.

    EMDR, bu tür izole anıların işlenmesini sağlayan fizyolojik temelli bir terapidir. Beynin zamanında yapamadığı işlemi yapmasını sağlar. Kilitli kalmış anı ile diğer anı ağları arasında ilişki kurulması, öğrenmenin sağlanarak bilginin adaptif bir şekilde depolanması mümkün olur. Danışan artık rahatsız olmaz ve anıyı yeni ve sağlıklı bir perspektiften görür.

    EMDR terapisi ile sadece semptomlar ortadan kalkmaz. Yeni bakış açısının kazandırdığı pozitif inançlar ve olumlu duygular kişinin kendisine, ilişkilerine, dünyaya bakışını da olumlu yönde değiştirip kişisel gelişim sağlar.