Etiket: İş

  • Hayatı Erteleyenlerden Misiniz?

    Hayatı Erteleyenlerden Misiniz?

    Hepimiz hayatın yorucu temposunda yapmamız gereken işleri erteleyebiliyoruz. Aramamız gereken kişiler, yapmamız gereken ödevler, teslim edilmesi gereken projeler… Az ya da çok herkesin içinde erteleme eğilimi olduğundan bahsedebiliriz. Kişiyi zorlayan ve sıkan durumlardan kurtulmanın en kolay yollarından biridir erteleme. Peki erteleme davranışının altında neler yatıyor, esasında hayatı ertelememize neden olan şeyler neler?

    Erteleme davranışı, bugünden uzaklaşma sanatıdır. Yapılması gereken bir işin sonradan yapılmak üzere bırakılmasına dayanan bir alışkanlıktır. Erteleme davranışı kısa vadede rahatlama ve mutluluk duygusunu getirse de, uzun vadede bireyin kaygı düzeyini artırır. Ve yapılmayan işler kişinin suçluluk duygusu yaşamasına neden olur. Bu da işin yaratacağı sıkıntı ve kaygıdan daha fazla rahatsızlık vericidir. Durum böyle olunca iş ve sosyal hayattaki verimimiz düşer ve tekrarlayan erteleme davranışı ile birlikte kısır döngü oluşur, verimimiz düştükçe ve yapılması gereken işler biriktikçe yetiştirme kaygısı ile birlikte duygu durumumuz olumsuz yönde etkilenir.

    Eğer son zamanlarda yapmanız gereken işler biriktiyse, yapmanız gereken önemli işler yerine başka işler ile meşgul iseniz ve harekete geçmek yerine yapmanız gerekenler üzerine tekrar tekrar düşünüyorsanız erteleme davranışı sizi ele geçirmeye başlamış demektir.

    Neden Erteleriz?

    I. Kısa Süreli Hazzın Ağına Düşeriz

    Yapılması zor ve zaman gerektiren işlerde erteleme davranışı yoğun olarak görülmektedir. İşin getireceği sıkıntı ve stres bir süre ertelenerek sorumluluklarımızdan uzaklaşırız. Kısa süre de olsa sıkıntı veren bir durum yerine keyif veren etkinlikler ile ilgilenerek kendimizi iyi hissederiz.

    II. İçsel Çatışmalar

    Bir işte başarısız olacağınızı ya da işin yeterince üstesinden gelemeyeceğinizi düşündüğünüzde sıklıkla erteleme davranışı görülmektedir. Bu nedenle işe hiç başlamamak ya da ertelemek kısa süre de olsa çözüm gibi görülür. Buna olumsuz otomatik düşünceler de eşlik ettiğinde (ya başarısız olursam, ya sunumu yetiştiremezsem vb.) kaygı daha fazla artarak erteleme davranışı görülür. Ayrıca depresif ruh hali de yapmanız gereken işleri ertelemenize neden olabilir. Duygu durumunuzdaki ani değişimler verimliliğinizi azaltabilir.

    III. Mükemmeliyetçilik

    Daha iyiye ulaşma çabası ve iş veya sorumluluklar ertelenebilmektedir. Gerçekçi olmayan beklentiler bireyin cesaretini kırar. Tatmin edici olmayan girişimler yerine hiçbir girişimde bulunmamak kişiyi rahatlatmaktadır.

    IV. Ebeveyn Tutumları

    Otoriter aile tutumları, çocuklarda kendini düzenleme yeteneğini baltalayan tutumlardandır. Çocuk, istenen görevi istekli olarak değil “yapıyormuş gibi göstererek” yerine getirir. Bu da erişkinlikte bir alışkanlık haline gelir. Kendi ebeveynlerinizi değiştiremezsiniz de, kendi ebeveyn tutumlarınızı düzenleyerek bu durumun çocuklarınızda yaşanmamasını sağlayabilirsiniz.

    V. Yapılan İşin Anlamsız Gelmesi

    İşin severek yapılmaması, motivasyonu düşüren en önemli öğelerdendir. İlgi çekici olmayan işler, erteleme davranışının artmasına neden olur.

    VI. Plansızlık

    İş akışını planlamak her zaman önemlidir. İşin nereden başlayacağı, nasıl yürütüleceği, nelerin gerektiği hakkında planlama yapılmadığında o işi tamamlamak zorlaşmaktadır.

    VII. Belirsiz Beklentiler

    İş sonunda bireyden nelerin beklendiği net değilse, yani hedefler net konulmamışsa erteleme davranışı daha rasyonel gelebilir.

    VIII. Kararsızlık

    Tercih yapmak sizin için zor ise bu da işlerinizi ertelemenize yol açabilir. Karar almanın sonuçlarını ve sorumluluğunu üstlenmemek adına erteleme davranışı ortaya çıkabilir.

    Erteleme İle Nasıl Başa Çıkabilirsiniz?

    • Öncelikle bu alışkanlığınızın farkına varmak önemlidir. Erteleme davranışınızın sıklığının arttığını düşünüyorsanız, yetiştirmeniz gereken işlerin sayısı arttıysa, bu durum iş, sosyal ve özel hayatınızda verimliliğinizi düşüyorsa dikkat etmeniz gerekiyor demektir!
       
    • Kendinize yapmanız gereken işler ile ilgili bir öncelik sırası oluşturun. Önem sırasının en sonundaki işler yerine sıranın başındaki işlerden başlamaya özen gösterin.
       
    • İşin başına oturduğunuzda kendinize bir zaman dilimi belirleyin ve süre dolmadan hiçbir şekilde kalkmayın. (erteleme davranışı kendini tuvalete gitmek, su içmek, TV izlemek gibi istekler ile gösterebilir)
       
    • Erteleme nedenlerinizi keşfedin. Nedenlerin kendiniz ile mi yoksa ertelediğiniz iş ile ilgili olduğunu düşünün.
       
    • Tamamlamanız gereken işi küçük parçalara ayırın. Ulaşılması güç hedefler yerine küçük hedefler ile başlamayı tercih edin.
       
    • Sosyal çevrenizden destek alın.
       
    • Yapabileceğinizden fazla sorumluluk üstlenmeyin.
       
    • Önemli bir iş sonrası kendinizi ödüllendirin.
       
    • Zaman kısıtlaması olan hedefler koyun.
       
    • Sıkıcı gelen bir işi tamamlamak her zaman daha zordur. İşi eğlenceli hale getirmenin yollarını arayın. İşin size katacağı olumlu etkilere odaklanın.
       
    • Duygu durumunuz verimliliğinizi etkiler. Kendinizi mutsuz, umutsuz hissediyor ve canınız hiçbir şey yapmak istemiyorsa öncelikle bu durumun düzeltilmesi üzerine çalışılmalıdır. Açık hava yürüyüşleri ve egzersize önem vermeli, isteksiz olsanız bile günlük rutininize devam etmeye çalışmalısınız. Bu durumun uzun süredir devam ettiğini düşünüyorsanız mutlaka ruh sağlığı uzmanlarına başvurmalı ve destek almalısınız.
  • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    Kadınlar ilkel zamanlardan bugüne dek daima üretimin sembolü olmuşlardır. Hayatın içinde aktif rol alan kadın mağara yaşamında göçebe toplumlarda çocuk bakımını üstlenmiştir, yerleşik hayatta tarımsal üretimde bulunmuştur, endüstriyel toplumlarda günümüzde ise ekonomik değer üreten bir konuma kadar gelmiştir. Şimdilerde kadın evini finanse eden, iş dünyasında statü sahibi olan, pek çok alanda yeniliklere imza atan, bir sürü projeye öncülük eden pozisyonlarda aktif olarak yer almaktadır. elbette bu aşamaya gelmek kolay olmamıştır, öncelikle kadının seçme ve seçilme hakkı elde etmesi, daha sonrasında iş hayatında erkeklerle eşit gelir düzeyine sahip olabilmesi uzunca yıllar almıştır. Kadın, verimlilik, üretkenlik, sevgi, şefkat, merhamet kelimelerinde anlam bulan içindeki bu duyguları çevresiyle çocuğuyla ailesiyle fazlaca paylaşandır. Yıllarca süregelen halen günümüzde de ses getiren kadına yönelik taciz, şiddet haberleri her defasında bizleri daha çok üzmekte ve bunun çaresini bulmaya itmektedir. Kadın erkek cinsiyetlerinin aralarındaki farklılıklar dikkat çekmektedir. Toplumun eğitimler aracılığı ile bu farklılıklar konusunda bilinçlenmesi gelecekte daha sağlıklı ilişkiler kurulmasını sağlayacaktır. Ben bu ilişkilerde ‘Sevgi” kavramının öneminden ve işlevinden bahsedeceğim. Böyle özel günlerde verdiğimiz değeri göstermek için özel planlar yaparız. Ancak sevgimizi ve değerimizi göstermek için yalnızca böyle özel günler değil her gün bizler için önemlidir. Sevmek ve sevilmek süreklilik arz eden bir durumdur.

    İşim gereği çiftlerle çalıştığım için sevgililerde ve eşlerde sevginin ifade edilişi ve anlaşılma biçimi arasındaki farklılıkları gözden geçiririz. Her ayrı çift terapisinde sevgi dilinin hayatımızdaki yerini şaşırarak fark ederiz. Nedir bu sevgi dili ? Ben burada kısaca değineceğim ama isteyen Gary Chapman’ın yazdığı ”Beş Sevgi Dili” kitabını satın alıp okuyabilir. Maslow’un İhtiyaçlar hiyerarşisinden bildiğimiz üzere, insan fizyolojik ihtiyaçlarını temin ettikten sonraki aşamada ait olma sevgi ve saygı ihtiyacını karşılama gereksinimi duyar. Evlenirken bireyler ne çok sevildiğini düşünür kendisini bu denli seven kişi ile hayatını mutlu mesut yaşayacağını hayal eder, bu motivasyonla evlilik kararı alır. Evlendikten sonra hayat tarzı değişen, birlikte aynı evi paylaşan ve farklı sorumluluklar üstlenen bireyler bu duruma uyum sağlamaya çalışırlar. Evlilik ile beraber karı-koca sistemi işlemeye başlar. Evliliğinin 4. ayında, 1. yılında terapiye başvuran çiftlerde artış gözlüyorum. Çiftlerin sevildiğini hissetmeme, sevgi ifadelerine yer vermede eksiklik gibi ortak şikayetleri oluyor.Evliliği ayakta tutan en temel duygulardan biri sevgidir,sevginin ifade edilişi ve algılanışı kişiden kişiye farklılık gösterir. Dolayısıyla çiftlerin eşlerinin sevgi dilinin ne olduğunu fark etmesi gerekir bunun için küçük bir dikkat yeterli olacaktır.Sevginin ne olduğunu ve sevgiyi ifade etmeyi küçük yaşlarda çocukluk döneminde ailemizden öğreniriz, bunun için sevgi dili kültürden kültüre göre değişiklikler gösterebilmektedir. İçinde sevginin yoğun olarak hissedildiği ilişkilerde de iletişim daha sağlıklı daha kaliteli daha doyurucudur. Sevginin dozu arttkça iletişim artmakta çatışma azalmaktadır. Böylece ilişkimize uzun yıllar sürmektedir.

    Sevgi dilinin ilki Takdir ve Onay cümleleridir. Örneğin; ”Seni Seviyorum” şeklinde sevginin eşe doğrudan ifade edilmesidir. Bunun yanı sıra işten gelen eşi güler yüzle karşılamak, yapılan yemeğin lezzetli olduğunu söylemek bunun için teşekkür etmek, eşe iyi bir anne iyi bir baba olduğunu söylemek, eşimizde gördüğümüz ve hayranlık duyduğumuz güçlü yönleri olduğunu söylemek, kadının erkeğe tamir içinde çok becerikli olduğunu; erkeğin kadına güzel göründüğünü, elbisesinin yakıştığını söylemesi gibi örnekler ile çoğaltılabilir.

    Diğer sevgi dili ise Birlikte Vakit Geçirmek; eşimize kendisi ile yürüyüş yapmayı teklif etmek onun tarafından sevgi ifadesi olarak algılanabilir. Bir akşam yemeğini dışarıda yemeyi , sinemaya gitmeyi, konsere gitmeyi teklif etmek alt metin olarak seninle vakit geçirmek istiyorum benim için değerlisin anlamını taşır.

    Sevgi dilinin bir diğeri ise Armağan Almak, eve giderken bir buket çiçek, bir takı, kıyafet, hediyelik bir eşya alıp vermek sevgimizi ifade edebileceğimiz somut adımlardan bir tanesidir. Bazı kadın danışanlarımın eşleri hakkında, ”Bana her gün seni seviyorum diyor, 15 yıldır evliyiz bir çiçek bile almadı, beni sevdiğini hissetmiyorum.” dediğine şahit olmuşumdur. Bu sevgi diline kadınlarda daha sık rastlanmaktadır.

    Dördüncü sevgi dili olan Hizmet Eylemleri de erkeklerin daha çok benimsediği sevgi dilidir. İşten gelen bir erkeğin evde eşi tarafından hazırlanmış güzel bir yemek masası onun için en büyük sevgi ifadesi olabilmektedir. Hasta olan eşe ilaç ve suyunu vermek, üşüyen eşe hırka getirmek, terliklerini vermek gibi eylemler bu sevgi diline örnektir. Bir kadın ev işleri yapan erkeğin ne kadar sevgi dolu olduğunu eşine değer verdiğini söylediğinde o kadının sevgi dilinin hizmet eylemleri olduğunu düşünebiliriz.

    Son olarak da Tensel Temas olan sevgi dili içinde dokunmayı barındırır. Kadınların sevgi dilleri sıralamasında birinci ve ikinci kategori arasında yarıştığını söyleyebilirim. Eşe sarılmak, elini tutmak, omzuna yaslanmak, kol kola girmek, öpmek gibi eylemler dokunsal yoldan sevginin ifadesi olarak eşler için önem arz etmektedir.

    Tüm bu ifade biçimleri çiftlerin zaman zaman yer verdiği eylemlerdir ancak bu eylemlerin devamlılığı ilişkinin dinamiği için önem taşımaktadır. Sevginin hissedildiği ve hissettirildiği ilişkilerde mutlu kadın ve erkekler olmak dileğiyle sevgilerimle,

    Bir sonraki ”İletişim’ konulu yazımda görüşmek üzere..

  • Dikkat Eksikliği / Aşırı Hareketlilik

    Dikkat Eksikliği / Aşırı Hareketlilik

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu her zaman aynı anda görülmez. Bazen dikkat eksikliğine aşırı hareketlilik (hiperaktivite) durumu eşlik etmez aksine bazı durumlarda hipoaktivite (ağır hareket etme, aşırı sakinlik, içe kapanıklık) eşlik edebilir.

    Dikkat Eksikliği Olan Bireyler;

    • Okulda, işte ya da yaptığı etkinlikler sırasında ayrıntıları gözden kaçırır, kolay yanlışlar yapar.

    • Bir iş yaparken, oyun oynarken ya da ders esnasında dikkatini toplamakta veya sürdürmekte güçlük çeker.

    • Kişi kendisiyle konuşanlara dinlemiyormuş, aklı başka yerdeymiş gibi görünebilir.

    • Okulda verilen görevleri, günlük işleri ya da iş yerinde verilen sorumlulukları tamamlamakta güçlük çeker (işe başlar ancak hızlı bir şekilde odağını yitirir, dikkati dağılır).

    • Okulda verilen ödevler, rapor hazırlama, form doldurma, uzun yazıları gözden geçirme gibi zihinsel çaba gerektiren işlerden kaçınır.

    • Okul gereçleri, kitap, kalem, cüzdan, anahtarlık, cep telefonu gibi işi ya da etkinlikleri için gerekli nesneleri kaybeder.

    • Telefon aramalarına geri dönme, faturalarını ödeme, randevularına uyma gibi günlük etkinliklerde unutkandır.

    Aşırı Hareketli ve Dürtüsel Bireyler;

    • Bu kişiler genelde otururken el ve ayaklarını sallar, yere vurur, sürekli kıpırdanır.

    • Sınıfta ya da iş yerinde oturmasının beklendiği durumlarda oturduğu yerden kalkar, dolanır.

    • Çocuklar uygunsuz ortamlarda koşturur ya da bir yerlere tırmanır.

    • Boş zaman etkinliklerine sessiz bir biçimde katılamaz ya da sessizce oyun oynayamaz.

    • Her an hareket halindedir, başkalarınca yerinde duramayan kişiler olarak görülürler.

    • Bazı durumlarda aşırı konuşurlar, sorulan soru tamamlanmadan yanıtını yapıştırır, başkalarının sözünü keser ya da araya girerler.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu çocukluk çağında başlayan, tedavi edilmediğinde ise etkisinin yetişkinlikte de sürdüğü bir nöropsikiyatrik bozukluktur.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite tedavilerinde en işe yarayan yöntemler

    • Psikofarmakolojik ilaçlar

    • Psikoterapi ve psikofarmakolojik ilaç kullanımı

  • Hayır Diyebilmek

    Hayır Diyebilmek

    Hem iş hem de sosyal yaşantıda telaffuz edilmesi en zor kelimelerden biri “hayır” dır.

    Neden “hayır” demek bu kadar zor?

    • Genellikle bir şey istenildiği ya da talep edildiği zaman bu istek ya da talebe olumsuz yanıt vermenin o kişiyi reddetmek anlamına geleceği düşünüldüğü için,

    • “Bencil” olarak etiketlenmekten korkulduğu için,

    • Kişiler arası ilişkilerin bozulacağı düşünüldüğü için,

    • Başkaları tarafından sevilme ve onaylanmanın tek yolunun her istek ve talebe “evet” demekten geçtiği düşünüldüğü için,

    • Nasıl ve ne şekilde “hayır” denileceği bilinmediği için “hayır” demek zor gelir.

    Söylenmek istendiği halde söylenemeyen “hayır” lar birikerek kaygıya, öfkeye ya da öz güvenin azalmasına yol açar.

    Neden “hayır” demek gerekli?

    • Kendi yaşam kontrolünüzü elinizde tutmak için “hayır” demek önemlidir. “Hayır” diyemediğiniz için sürekli biriken işleriniz ve başkalarının isteklerini sürekli yerine getirmeniz kendi iş, istek ve ihtiyaçlarınızın ikinci plana atılmasına neden olurken, hayatınızın kontrolünün de elinizde olmadığı hissini açığa çıkarır.

    • Kendinize olan güveninizi kazanmanız için hayır diyebilmek önemlidir.

    • İstemediğiniz şeyleri hayatınızın dışında tutabilmek için “hayır” demek çok önemli.

    • İş yaşamında zamanı iyi yönetmek ve takım çalışmasına uyum sağlayabilmek için “hayır” demek çok önemli. Hayır diyemediğiniz için yapmak zorunda kaldığınız işler, kendi işinizin aksamasına ve akabinde takım çalışmasının olumsuz etkilenmesine yol açar.

    • “Yanlış anlaşılırım, sevilmem, kabul edilmem” vb. kaygılarla “hayır” diyememek kişiler arası ilişkilerin zamanla daha da olumsuz etkilenmesine yol açar. Yanlış yapmaktan, hatalı davranmaktan ve olumsuz değerlendirilmekten korkmadığınızda kolaylıkla “hayır” diyebilecek ve korkularınızın gereksiz olduğunu, aslında insanların hatasız olanı, mükemmeli değil de kendisi gibi hata yapabileni daha kolay kabul ettiğini görebilirsiniz. Böylelikle daha çok sevilen, kabul gören, hatta insanlar sizin sınırlarınızı da net bir şekilde bildiği için daha saygı duyulan biri olabilirsiniz.

    “Hayır” kelimesi genellikle olumsuz olarak algılansa da yerinde ve doğru zamanda kullanıldığı takdirde insanın gelişim sürecinde oldukça önemli ve yararlı işleve sahiptir.

    “Hayır” demek birini reddetmek demek değildir, sadece o an o koşullarda o işi yapamayacağınızı gerekçeleriyle bildirmek demektir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendini gösteren psikolojik bir rahatsızlık halidir. Depresyonun en dikkat çekici belirtisi çökkün ruh halidir. Depresyondaki kişi genellikle mutsuz, karamsar ve umutsuz hissetmektedir. Kendisine ve çevresine olan ilginin azalması ile birlikte kişi yalnız ve hüzünlü hisseder. Sebepsiz ağlamalar belirgindir. Bu nedenle “mutsuzluk hastalığı” olarak da ifade edilmektedir.

    Depresyondaki kişilerde yoğun suçluluk duyguları ortaya çıkabilir. Bazen de çökkün ruh haline huzursuzluk, yoğun endişe ve şüphecilik gibi belirtiler eşlik edebilir. Kişi, zaman zaman hırçın hatta çok öfkeli olabilir. Bazen de kendisini tüm duygularını yitirmiş hissedebilir. Ağlayamaz, öfkelenemez vs.

    Depresyon zihinsel işlevlerde de değişikliklere yol açar. En sık görülen belirtiler dikkatini toparlayamama, odaklanamama ve unutkanlıktır. Depresyondaki bir kişinin düşünce içeriklerinde bozulmalar meydana gelir. Kişi kendisine, çevreye ve geleceğe olumsuz gözle bakmaya başlar. Herkese yük olduğunu düşünür, “işe yaramaz” olduğunu düşünerek suçluluğa kapılabilir. Olayların olumsuz yönlerini abartma ve gelecekte de hiçbir şeyin düzelmeyeceğine inanma belirgindir.

    Depresyon davranışlarda enerji azalmasına bağlı olarak hareketlerde yavaşlama olarak ortaya çıkar. Depresyondaki bir kişi için günlük işler bile altından kalkılamayacak görevler gibi görünür. Kişi, genellikle yalnız kalmak ister. Sosyal ilişkilerden kaçınır. Cinsel ilgi ve istek azalır.

    Depresyonda olan bir kişide baş ağrısı, kas ağrıları, iştah azalması, kilo kaybı, aşırı yeme eğilimi, uykuya dalamama, gece boyu uykunun sık sık bölünmesi ya da aşırı uyku eğilimi şeklinde sorunlar ortaya çıkabilir.

    Tüm bu belirtilerin hepsinin herkeste ortaya çıkması gerekmez. Bazen depresyon birkaç belirti ile kendisini gösterebilir.

    DEPRESYON İLE NASIL BAŞA ÇIKABİLİRİM?

    Kişiler bir yakının ölümü, iş kaybı, ayrılık vb. çok farklı sebeplerle depresyona girebilirler. Ancak bazı durumlarda depresyon için belirgin bir neden yoktur. Nedeni ne olursa olsun depresyonu sürdüren en önemli faktör kişilerin olayları yorumlama biçimidir.

    Bilişsel davranışçı terapi yöntemi ile birlikte olayları yorumlama biçiminizi değerlendirip alternatif ve daha işlevsel düşünceler üreterek depresyon ile baş edebilirlik artar.

  • Depresyon Ne Değildir?

    Depresyon Ne Değildir?

    “ Hayat ne kadar da zor… Hiçbir şeyden keyif almıyorum. Sabahları mutsuz uyanıyorum. Bir şeyler yapıyorum ama eskisi gibi keyif vermiyor. İş hayatımda aksilikler ve zorluklar peşimi bir türlü bırakmıyor. Ülkenin durumu iyiye gitmiyor ve daha çok endişeleniyorum. Geleceğim hakkında endişeliyim. Arkadaşlarımla aynı aktiviteleri yapmak artık beni sıkıyor. Ailemle aramda sorunlar var. Sanırım beni anlamıyorlar. Özel hayatım içinden çıkılmaz bir hal aldı ve nasıl yola koyacağımı bilmiyorum. Sanki her geçen gün, her şey daha da kötüye gidiyor. Bir şeyleri değiştirmem gerekiyor ama yeteri kadar gücüm yok. Sebebini bilmediğim bir mutsuzluk var üstümde. Çok uzun zamandır huzursuz hissediyorum.”
    ;

    Bu paragrafı okuduğunuzda, içinden bir ya da birkaçı için ‘evet’ dediğinizi duyar gibiyim. Peki, gerçekten hepimiz depresyonda mıyız?

    Son zamanlarda depresyon kelimesini günlük hayatımızda çok sık duyuyoruz ve kullanıyoruz. Çevremizde sanki herkes depresyondaymış gibi bir algı oluşmaya başladı ve öyle ki, birbirine teşhis koyanlar, tavsiye verenler hatta ilaç önerisinde bulunanlar bile var.  Ruh sağlığımız açısından oldukça önemli olan bu konuya karşı farkındalığımızı geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

    Yukarda verdiğim örnekler hemen hemen hepimizin gün içerisinde aklımızdan geçen olumsuz düşünceleri ve yorumlarından bazıları. Gün içerisinde olduğu kadar dönem dönem de bu olumsuz düşünceleri fazlaca düşündüğümüz zamanlar olabilir. Hayatımızı düzene sokmak kolay bir iş değildir ve hayatın mayasından dolayı; sorunlar biz var olduğumuz sürece devam edecektir. Önemli olan onları nasıl algıladığımız, karşılama biçimimiz ve üstesinden gelme becerilerimizi güçlendirmeyi öğrenebilmektir. Bunun için yaşadığımız duygu değişimlerini doğru değerlendirmek ve kendimizi tanımakla işe başlayabilir.

    Depresif belirtiler diye tanımladığımız ölçütler aslında burada ortaya çıkmaktadır. Umutsuzluk, mutsuzluk ve keyifsizlik gibi duygularımızın zaman zaman artması ‘depresif hal’ olarak adlandırılır. Yukarıdaki örneklerden de görüleceği gibi, zorlayıcı yaşam koşulları arasında zaman zaman depresif belirtiler gösterir ve depresif hissederiz. Bu belirtiler iniş çıkış halindedir ve düzensiz bir grafik olarak karşımız çıkar. Bu yüzden; depresif ruh hali içerisinde olmak depresyon tanısı almakla aynı şey değildir. Depresyon; insan hayatını derinden etkileyen ve kesin tanı konulduğu takdirde müdahale edilmesi gereken ciddi bir duygu durum bozukluğudur. Psikiyatride kullanılan DSM-5 tanı ölçüt kriterlerine göre, en az 2 hafta süre içerisinde; enerji kaybının olması, sürekli yapılan aktivitelere karşı ilgisizlik, isteksizlik, erteleme, sinirli ve gergin olma, yorgunluk, bitkinlik, değersizlik ve suçluluk hissi dolayısıyla işe yaramaz hissetme, uyku ve yeme problemleri depresyon belirtileri arasında gösterilebilir. Depresif ruh halinden en büyük farkı, yaşanılan duygu ve düşünce süreçlerinin daha derinden hissedilmesi ve günlük hayatta işlevselliğin neredeyse tamamen kaybolmasıdır. Depresif ruh halinde olan bireyler ise sıkıntı, gerginlik, isteksizlik gibi duyguları yaşarken günlük hayatlarına da bir şekilde devam etmektedirler. Ancak, depresyonda değiliz demek işleri hemen yoluna koymaya yetmez ne yazık ki. Depresif hissederken de depresyon sancıları çekebilir, işleri yoluna koymak zorlaşabilir. Peki, ne yapacağız? Etrafımızdaki herkese her şeyden şikayet eden, mutsuz ve umutsuz bireyler olarak mı devam edeceğiz hayatımıza?

    Önce kabul etmekle başlayacağız. Kendimizi ve sorunlarımızı olduğu gibi kabul etmeye çalışacağız. Olumsuz düşünce ve duyguların, herkes tarafından zaman zaman yaşadığını ve bu sorunların üstesinden gelebilecek donanımda olduğumuzu kabul edeceğiz. Kendimizi seveceğiz.

    Sonra değiştirebileceğimiz durumları bir bir ortaya çıkaracağız. Farklı yolları deneyeceğiz. Farklı düşünmeyi deneyeceğiz. ‘Gece gündüz sorunlarımı düşünüyorum ama olmuyor, her şey beni buluyor’ gibi yakınmaların hiçbir işe yaramadığını ve bu yakınmaların çözümden çok uzakta olduğunu fark edeceğiz. Belki de sorunlarımıza sürekli aynı yerden bakıyoruzdur, belki de çözüm diye uğraşırken labirentin içinde kaybolmuşuzdur… Değiştiremeyeceğimiz durumlar için ise tahammül seviyemizi geliştireceğiz. Hayatta her şey istediğimiz gibi olmayabilir. Eminim herkes çok isterdi; sihirli bir değneği olsun; değdirdiği her olumsuz durumu düzeltiversin şıp diye. Ama henüz öyle sihirli bir değneğimiz yok ve yeri geldiğinde tahammül etmeye her şeyden çok ihtiyacımız var unutmayacağız.

    İşler her zaman yolunda gitmeyecek, kabul ediyorum bazen kolay olmayacak. Sorunlar daha fazla sırtımıza binerken, çözmek için gereken motivasyonumuz daha az olacak. Ama geldik bir kere bu dünyaya. Eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla sevabıyla kabul edip çözüm odaklı yaşayacağız. Enerjidepolarımıza yükleneceğiz mesela. Benim enerji depom sevdiğim insanlar. Onların yanında olmak, onlarla vakit geçirmek, yeri geldiğinde eğlenmek, yeri geldiğinde hüzünlenmek ama her şeyi paylaşmak; benim hayattaki vazgeçemeyeceğim enerji depom. Durun bir dakika ve liste yapın. Enerji depolarınızı keşfedin. Aile üyelerinizden biriyse bu, koşun sarılın. Doğaya karışmaksa, en yakın parka atın hemen kendinizi. Evde yayılan bir kek kokusu huzur verecekse size, yumurtaları hazırlayın mutfakta. Önemli olan olayların ve düşüncelerin değişebileceğine inanmak ve bunun için küçük adımlarla da olsa yürümeye başlamak. Peki, ne demek bu küçük adımla? Sorunumuz her ne ise kocaman bir dağ olmuş ve dağın öteki tarafına geçmemiz bekleniyor. Nasıl ve nerden başlayacağımızı bilemiyoruz. Hani derler ya; ‘bir başlasam devamı gelecek…’, işte tam da bu noktada devreye giriyor küçük ama azımsanmayacak adımlarımız. Önce sizi yormayacak o ilk adımı atmalısınız. Sorunun tümüne değil, ilk adımınıza odaklanın. Her gün bir yenisini ekleyerek yolun yarısına geldiğinizi göreceksiniz bir gün. Yatakta uzanmış sorunu düşünmektense, kabuslar görüp sabaha yorgun ve bitkin uyanmaktansa o ilk adımın ne olduğunu bulmalı ve yürümeye başlamalıyız.

    Tüm bunları gözden geçirdikten sonra sizin için durumun çok daha ciddi olduğunu düşünüyorsanız, küçük adımlarla yürümeye başlayacak kadar bile enerjinizin olmadığını hissediyorsanız, gün içinde gelip geçici değil de sürekli aynı olumsuz düşünceler içindeyseniz ve günlük işlerinizi halledemiyorsanız şayet,  bir uzmana danışmaktan çekinmeyin lütfen. Depresyon tedavisi mümkün bir rahatsızlıktır unutmayın. Sorgusuz sualsiz, yargısız bir şekilde dinlenmek,  yükünüzü paylaşmak, anlaşılmak ve yeni bakış açıları kazanmaktır belki de ihtiyacınız olan. Nefes alıyoruz ve önümüzde yeni bir gün var. O zaman yarın değil tam da şimdi, kendimize dokunma zamanı…

  • Bir Kaygı Hikayesi

    Bir Kaygı Hikayesi

    “Suzan ve eşi her iş günü olduğu gibi bugün de erken uyandılar.

    Suzan uyanır uyanmaz 16 aylık olan kızının yanına gitti. Kızının nefes alıp almadığını kontrol etti. Suzan bu kontrolü geceleri de ara ara devam ettiriyordu. Sonra kızının üstünü daha sıkı örterek eşi ile birlikte mutfağa geçti.

    Suzan’la eşi kahvaltıyı hazırlarken bir yandan da Suzan, eşine bakarak “bugün evden çıkıp döneceği süreçte başına bir şey gelecek mi?” endişesini yaşıyordu. Bu sorular aklından sürekli geçiyor ve bunları düşünürken gözleri dolarak göğsünde bir ağrı oluştuğunu hissediyordu.

    Eşi işe gittikten sonra sevdiği programları izlemek üzere televizyonun başına geçti biraz televizyon izledikten sonra ev işlerini yapmak üzere harekete geçti.

    Mutfaktaki işleri ile uğraşırken telefon çaldı ve birden bire kalbi hızla atmaya başladı. Telefonu eline alınca babasının aradığını gördü. O an aklına gelen tek şey annesinin başına kötü birşey gelmiş olacağıydı. Bu düşünce kendisini çok kötü hissetmesine sebep oldu. Korku içinde telefonu açtı. Hemen annesini sordu. Bu sırada kalbi yine hızla çarpıyor ve nefesi kesiliyordu. Annesi ile konuşup sesinin iyi olduğunu duyana kadar bu durum devam etti.

    Telefon konuşmasından sonra annesinin iyi olduğundan emin olsa bile bir gün ona birşey olacağı ve hayatından gideceği düşüncesi aklından geçmeye devam ediyordu. Aynen annesi gibi diğer sevdiklerini ve yakınlarını da düşünmeye başladı. Eşi, çocuğu ya da kardeşleri de aynı şekilde hayatından gidebilirdi.

    Bu sebeple gözyaşlarına hakim olamayıp yaptığı işleri de verimli bir şekilde devam ettiremiyordu. Sık sık gelen ağlama krizleri yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiliyordu.

    Akşam olup eşi eve gelince birlikte yemek yedikten sonra salona geçip televizyon izlemeye başladılar.

    Haberlerin olduğu kanallara gelince haber içeriklerinden rahatsızlık duyduğunu bildiği için bu kanalları bu kanalları hızlıca geçiyordu. Haberlerdeki olumsuz olayların kendisinin ya da ailesinden birisinin başına geleceği endişesi ile gece uykuya dalmakta zorluk çekiyordu.

    Suzan son 1 aydır bu problemle yaşamaya çalışıyordu…”

    Yukarıdaki kısa hikaye bir kısmınıza tanıdık gelmiş olabilir.

    Öncelikle ülkemizde ve dünya genelinde en yaygın şekilde görünen psikolojik rahatsızlıklardan birinin anksiyete(kaygı) bozukluğu olduğunu ve bu problemin erkeklere nazaran kadınlarda daha sık görüldüğünü söylemekte fayda var.

    Peki bu anksiyete(kaygı) bozukluğu tam olarak nedir? Ne gibi belirtileri vardır? şimdi kısaca ondan bahsedelim…

    Anksiyete; Bireylerin yaşantılarında muhtemel bir durum/olaya karşı tedbirli olma durumudur.

    Bu tedbirli olma hali bireyin kendisine veya çevresine karşı tehlikeli bir durum ile karşılaşma ihtimali konusundaki tepkisidir.

    Bir durum veya olayın tehdit olarak algılanması bireyde; davranışsal, bilişsel ve bedensel uyarılma hali görülmektedir. Uyarılan bireyde tehdit olarak algılanan duruma karşı korku ve endişe oluşur.

    Ayrıca sıklıkla korku ve endişe bir takım bedensel belirtilere eşlik eder. Hızlı kalp atışları, vücudun herhangi bir yerinde hissedilen ağrı ve  nefes alamıyor hissi bu rahatsızlığın tipik belirtilerindendir.

    Bunlara ek olarak bilişsel olarak hissedilen tehdit algısı oluşabilecek en kötü senaryo ile güçlü bir endişe hissi uyandırır.

    Bu endişeli düşünceler zihinsel meşguliyet ile birlikte bireyin günlük yaşantısında işlevselliğini ve duygu durumunu negatif bir şekilde etkiler.

    Bu tür bireylerde; isteksizlik, keyif alamama, kalabalık ortamdan kaçınma, halsizlik, uyku problemleri, kilo verme/alma durumları hayat kalitesinin düşmesine sebep olur.

    Yukarıdaki hikayede görüldüğü gibi; bu tür problemler yaşayan bireylerde, kendisinin veya çevresindeki bireylerin hasta olabileceği, zarar göreceği, kaza geçireceği, başına/başlarına en kötü şeylerin gelebileceğine dair düşünceler zihnini kurcalar ve birey bu düşüncelerinin varlığından sürekli endişe ve korku hisseder.

    Kaygılarınızı kontrol altına almanız hem sizin hem de çevrenizin daha rahat bir nefes almasına yardımcı olacak; onlarla geçireceğiniz zamanları daha kaliteli hale getirecektir.

    Hepinize sağlıklı, mutlu bir yaşam dilerim.

  • Başarı Transferi

    Başarı Transferi

    Başarı herkesin dilinde dolaşan, istenilen, zevk alınan bir durumdur. Konunun, olayın ne olduğu önemli değildir. Bir oyun kazanmak, okulda bir dersten iyi not almak, iş yerinde bir projeyi iyi bir şekilde yürütmek sonlandırmak, sporda iyi sonuçlar almak dolayısıyla konu ne olursa olsun insan başarılı olmak istiyor. Bunu yaptığı zaman da mutlu oluyor. Benim kafamda uzun süre şu soru oldu. “Acaba insan başarılı olduğu zaman mı zevk alıyor ve o işi daha iyi yapmaya çalışıyor, yoksa zevk aldığı için o işi daha iyi yapıyor ve o iş için daha çok enerji harcıyor.” Daha sonra bunun ikisinin insanlara göre farklılık gösterebileceğini ve başarılı olan insanların bunlardan birini kullandığını gördüm.
    Ancak bunun tersi durumlarla da çok karşılaştım. Örneğin okul hayatında matematik dersinden başarılı olmak isteyen bir öğrencinin “yapamıyorum olmuyor, yeteneğim yok başaramıyorum” dediğini de çok gördüm. Buradaki durum kişinin gerçekten yapamaması, yapmak istememesi, başarısızlık korkusundan dolayı başarılı olmayı denememesi, geçmişten gelen ve kendisine büyük gözüken eksikliklerine kapatamayacağı inancı, emek harcamak ve yorulmak istememesi, çalışmayarak başarısız olmanın iyi hissettirmesi vb. nedenler olabilir. Mevcut eğitim öğretim sisteme baktığımızda normal zeka düzeyinde olan bir insanın matematik dersinde başarılı olabilmesi lazım. Hatta matematik performansı düşük kişilerin bile diğer insanlardan daha fazla çalışarak başarılı olabileceği bir sistem var.

    İş hayatı veya sosyal hayatta da benzer durumlardan söz edilebilir. Denemelerinin başarısız olacağı, rezil olacağım korkusu, toplumsal baskı, başarısızlık korkusu, potansiyelinin farkında olmama vb. gibi durumlardan kaynaklı olarak insanlar başarıya yaklaşamamaktadır.

    BAŞARILI OLMAK HERKESİN İSTEĞİ BİR DURUMDUR.
    Burada devreye giren durum nasıl başarılı olacağım yada başarılı olma yöntemlerim neler?
    Daha önce başarılı olduğum neler var ?
    Başarılı olduğum durumlarda neler yaptım?
    Başarılı olduğum durumlarda yaptığım şeyleri, yöntemleri zorlandığım diğer işlerde denesem nasıl sonuçlar alırım?
    Aslında yukarıdaki sorulara vereceğiniz cevaplar size yeterli olacaktır.
    BENCE HERKES HERŞEYDE BAŞARILI OLABİLİR.
    Nasıl mı? Tabi ki ”BAŞARI TRANSFERİ İLE”……
    Başarılı ve iyi olduğunuz şeyleri düşünün, onları nasıl şevkle yaptığınızı, neler hissettiğini, şu an yapmak istediğiniz ya da başarılı olmak zorunda olduğunuz şeyi başarırsanız neler hissedeceğinizi bir düşünün. Eminim çok mutlu olacaksınız.
    Amacınız “Dünyanın en büyük zirvesine tırmanmak”.
    Bu büyük bir hayal olsa gerek. Hiç dağa tırmanmamış bir insan için hem de çok büyük bir hayaldir. Başarılı olmak imkânsız gibi duruyor. Ama hayatta gerçekleşen bir çok şey hayaldi zaten. Cep telefonu, bilgisayar, ipad, uçak, hatta araba vb. gibi daha bir çok şey. Hemen Everest’in tepesine tırmanamazsınız belki ama dağcılıkla ilgili bir kitap okumaya başlayabilirsiniz. Sonra belki küçük bir dağcılık kursuna katılıp sizin eğitiminiz için hazırlanmış bir tırmanma parkurunda nasıl tırmanılacağını öğrenebilirsiniz. Belki sonra amatör küçük bir dağ tırmanışı deneyebilirsiniz. Denemelerle bunu tırmanışı büyütebilir ve tecrübe edinebilirsiniz. Ve sonunda belki bir gün Everest’in tepesinde kendinizi bulabilirsiniz.
    Bir hayal edin şu an EVEREST dağının tepesindesiniz. Ve hayaliniz gerçekleşti. O havayı soluyorsunuz. Mutluluğu düşünün

  • Anksiyete Bozuklukları ve Depresyon

    Anksiyete Bozuklukları ve Depresyon

    Anksiyete bozukluğu’nu bir şemsiye gibi düşünebiliriz bu şemsiyenin altında bu bozukluğa bağlı görülen birçok durum vardır. Bunlardan biri panik atak sendromudur. Örneğin; panik atak sırasında yoğun kaygı hissedebilirsiniz ayrıca terleyebilir, göğüs ağrınız olabilir veya çarpıntı hissedebilirsiniz (alışılmadık derecede güçlü veya düzensiz kalp atışları gibi). Bazen boğuluyor veya kalp krizi geçiriyor gibi hissedebilirsiniz. Bu şemsiyenin altında bulunan başka bir kaygı sorunu; Sosyal kaygı bozukluğu. Ayrıca sosyal fobi olarak da adlandırılan durum, günlük sosyal durumlar hakkında çok büyük bir endişe hissettiğiniz, başkalarının sizi yargıladığını, sosyal ortamlar da utanç duygusu veya kendinizi gülünç biri olarak görebilirsiniz. Başka bir durum da fobiler. Yükseklik veya uçma gibi belirli bir nesne veya durumdan dolayı yoğun bir korku hissedersiniz. Korku uygun olanın ötesine geçer ve normal durumlardan kaçınmanıza neden olabilir. Başka bir durum ise Yaygın anksiyete bozukluğu. Sebepsiz, aşırı, gerçekçi olmayan endişe ve gerginlik hissetme ve kaygı veren durumlardan kaçınma.

    Depresyon nedir?

    Depresyon kısaca belli bir süre devam eden ( en az 2 hafta) süreğen çökkün duygudurum, ilgisizlik ve haz alamamadır. Diğer yaygın görülen belirtiler ise enerji azlığı, yorgunluk, uyku sorunları, anksiyete, iştahta belirgin değişim, değersizlik düşünceleri, suçluluk, kararsızlık, huzursuzluk, ajitasyon, umutsuzluk, intihar düşüncesi veya davranışı, ani sosyal değişim, iş kaybı veya stresli iş yaşamı, sosyal dışlanma ve sağlıksız yaşam alışkanlıkları gibi. Bu belirtiler depresyon belirtilerine benzeyen herhangi bir fiziksel sağlık sorununa bağlı olmamalı. (Triod, Anemi, Vb.) Aynı zamanda bu belirtiler yas sonrası dönemde görülebilir ve karıştırılmamalıdır.

    Depresif insanlar depresif olmayan insanlara göre farklı düşünürler. Örneğin; depresyondaki insanlar kendilerini, çevrelerini ve geleceği olumsuz, karamsar görme eğilimindedirler. Sonuç olarak, depresyondaki insanlar gerçekleri olumsuz yönden yanlış anlama ve meydana gelen talihsizlikler için kendilerini suçlama eğilimindedir. Bu olumsuz düşünme ve yargı tarzı olumsuz bir önyargı işlevi görür; depresif kişilerin durumları gerçekte olduğundan daha kötü olarak görmelerini kolaylaştırır ve bu gibi insanların stresli durumlara yanıt olarak depresif semptomlar geliştirme riskini arttırır

        Aoran Beck’e göre depresif bireylerde işlevsel olmayan inançlar (dysfunctional belief) tarafından oluşturulan olumsuz düşünceler vardır. Olumsuz düşüncelerin artışı ve depresyon arasında bir ilişki  vardır. Olumsuz düşünceler de artış depresif belirtilerde de artış sağlar.

        Beck ayrıca depresif insanların düşüncelerinde üç ana işlevsiz inanç temasının (veya “şemalar”) olduğunu öne sürüyor: 1) Ben kusurlu veya yetersizim, 2) Bütün deneyimlerim yenilgi veya başarısızlıkla sonuçlanıyor, ve 3) Gelecek umutsuz . Bu üç tema Negatif Bilişsel üçleme olarak tanımlanmaktadır. Bu inançlar birinin bilişinde mevcut olduğunda, depresyonun ortaya çıkması çok muhtemeldir.

        Örneğin, işten çıkarıldınız kendinizi başarısız, yetersiz ve işlevsiz görüyorsunuz ve bir daha iş bulabileceğinize inanmıyorsunuz. Fakat işten çıkarılmanızda etkili olan başka nedenlerde olabilir ekonomik sorunlar belki işveren küçülmeye gidiyordur ve belki başka çaresi yoktur. Fakat bu üç ana işlevsiz şema ile alternatif düşünceleri görmeniz çok zor. Muhtemelen işten çıkarılma durumunuzun kişisel bir başarısızlıktan kaynaklandığı sonucuna varacaksınız ve durumunuzun umutsuz olduğuna. Depresyondaki insanlar olumsuz beklentileriyle uyuşan bilgilere seçici ilgi göstermeye ve bu beklentileriyle çelişen bilgilere seçici dikkatsizlik gösterme eğiliminde olacaktır. Olumsuz olaylara verilen önemi ve anlamı büyütme ve olumlu olayların önemini ve anlamını en aza indirme eğilimindedirler. Bilinçsiz bir şekilde gerçekleşen tüm bu manevralar, depresif bir kişinin temel olumsuz şemalarını çelişkili kanıtlar karşısında sürdürmeye yardım eder ve kanıtlar daha iyi olacağına inandığında bile gelecek hakkında umutsuz hissetmelerini sağlar.

  • Obesesif ve Kompulsif Kişilik

    Obesesif ve Kompulsif Kişilik

    Obsesyon tarihten beri bilinen eski hastalık olarak bilinmektedir. Obsesyon Esquriol tarafından melankolik belirtisi olarak tanımlamaktaydı. Bir psikanalist olan Shapiro, kişilik aksaklıklarıyla ile ilgili psikoanalitik teorilerle doyum sağlamadığı düşündüğü için kendi kavramlarını geliştirmesi gerektiğini belirtmiştir. “Nörotik stiller” diye isimlendirdiği bir stilin yapısını ve özelliklerini tanımlamış olmakla beraber, kişinin genel düşünce sistemindeki birçok sendromun ve savunma mekanizmalarının kristalleştiği bir kalıp olarak düşünülebileceği üzerinde durmuştur. Bunlardan birincisi; düşüncenin katı ve net, sert bir biçimde odaklaşmış olmasıdır. Shapiro‟ya göre takıntılı bireyler bu hususiyetleri nedeniyle sürekli olarak dikkatli ve yoğun odaklanmış bir dikkate sahiptirler; bu sebeple de teknik ve detaylı işlerde başarılı olma olasılıkları yüksektir. Fakat yeni bilgiler veya dışsal uyaranlar nedeniyle kolayca dikkatleri dağılır ve kesintiye uğrarlar. Shapiro‟nun üzerinde durduğu ikinci özellik, obsesif-kompulsif kişinin bağımsızlık duygusundaki bozulmadır. Son özellik ise, obsesif-kompulsif kişilerin gerçeklik duygularını kaybetmiş olmaları veya dünya hakkındaki suçlayıcı duygularıdır. Obsesif düşünce, kompulsif ise dürtü anlamı taşımaktadır. Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu kurallar, düzenlilik ve kontrol hissiyatı üzerine aşırı düşünme olarak karakterize edilir. Bu kişiler bir şey üzerinde kontrol sahibi olamama noktasında ihtimal var ise  aşırı derecede anksiyete yaşarlar ve bu nedenle  bu tür durumlardan kaçmayı tercih etmektedirler. Kontrol onlar için önem arz eder ve sağlayamadıkları noktalarda ise öfke duygusu gerçekleşmektedir. Aşırı kontrollü halleri, madde bağımlılığı, hoyrat cinsel ilişki kurma, ekonomik sorumsuzluk gibi durumları engelleyerek kötü işler yapmasında iyiye çevirecektir. İş başarısı konusunda çok duyarlı ve kaideci olduklarından başarılı olma olasılıkları çoktur.  Esnek davranma noktasında problemli, mükemmeliyetçilik, detaylar noktasında aşırı ilgilenme gibi durumlar günlük yaşantılarını çok zorlaştırmakla beraber ve işlerini yaparken büyük bir zaman ve enerji sarf etmelerine neden olmaktadır. Yapılan iş her ne ise unutturacak derecede detaylarla, kaidelerle, listelerle, organize etme ve program yapma gibi davranışsal işlerle uğraşırlar.  Bu kişiler yeniliklerle ve esneklik gerektiren durumlarla karşılaşınca rahatsızlık duyarlar. Kültürel normlara çok bağlı olmakla birlikte inatçı bir kişilik yapısına sahiptirler. Kendileri kurallara uymaktadırlar ve kurallara tam olarak uymasını beklemektedirler.

    Kuralcılıkları ve detaycılıkları aile ilişkilerinde ve iş yaşamındaki yönetimi altında olan personellerini tabiri caizse hayatlarından bezdirir. Onun zihninde yanılgıya ne kendilerinde ne de diğer kişilere tahammül etmeleri noktasında problem yaşamaktadırlar. Başkaları tam olarak kendileri gibi düşünüp, hareket etmedikçe onlarla bir çalışma içine girmek istemezler, zorunda kalırlarsa sinirlenmektedirler. Yanlış yapmasını engellemek için yaptıklarını sürekli kontrol ederler. Olayların olumlu olumsuz yönlerini sürekli tartmaya çalıştıkları için karar vermekte çelişki yaşarlar. Duygularını geri planda tutup, çoğu zaman mantığı ön planda tutmaktadırlar. Mantığına uymayan kişilere karşı öfke duygusu gelişir ya da onlarla iletişim kurmak problem yaşamaktadırlar.  Eğlenceli ortamlara girdiklerinde zevk alamadıklarını ifade ederler. Genel manada sert, inatçı, cimri kişilerdir.