Etiket: İş

  • Empatik Stres

    Empatik Stres

    Üzüm üzüme baka baka kararır.

    Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

    Körle yatan şaşı kalkar.

    Eminim aklınıza daha nice benzer söylemler gelmiştir. Bunların doğru olduğunu az çok hepimiz hayatımızda tecrübe etmişizdir. Peki ama bunun mekanizması ne, neden böyle oluyor? Empati, yani kendimizi karşımızdakinin yerine koyma, hiçbir zaman olumsuzluk çağrıştırmaz ve herkes tarafından tavsiye edilir. Empatinin zararsız olduğu ve insani olduğu mesajı o kadar vurgulandı ki insanlar hiç farkında olmadan empatiden zarar görmeye başladılar. Bu zarardan korunmak adına ustaca kaçış teknikleri geliştirmeye başladılar. Örneklerle açıklamak çok daha kolay:

    – Valla ben artık haberlere bakmıyorum, bakınca içim kararıyor inan.

    – Pikniğe gidelim mi? Ahmet gelmesin ama adama kanım hiç ısınmadı, adam çok karamsar.

    – Abi dilenciler bizden zengin, acımayın şunlara hiçbir şey vermeyin.

    İnsanlar olumsuz haberlerden, kişilerden, acınacak haldeki insanlardan uzak durmak için ellerinden geleni yapmaya başladılar. Bunun başlıca nedeni karşı koyamadıkları acıma hissi ve bu hissin uyandırdığı kötü duygular yani stres. Bu savaşın kaybedilmesinde en çok emeği geçen kim sorusuna gelelim.

    AYNA NÖRONLAR.

    Ayna nöronlar, birey bir hareket yaptığında veya aynı hareketi yapan birini izlediğinde harekete geçen sinir hücreleri diyebiliriz. Yani trafik kazasında ölen annesinin başında ağlayan çocuk haberinin bizleri bu kadar çok üzmesinin başlıca nedeni de ayna nöronlar. Sadece duyguları konuşmak yanlış olur çünkü ayna nöronların diğer bir işlevi de taklit etmek. Yeni iş ortamınız çok mu gergin? Sizin de mizacınızda değişimler yakın demektir. Dostunuz çok mu karamsar? Geçirdiğiniz vakte bağlı olarak sizin de karamsar olmaya başlamanız an meselesi. Karamsar ya da öfkeli biri olmayı istemeyebilirsiniz ama bu hiç önemli değil çünkü beynin yasaları farklı işler.

    Beyin der ki:

    – Süreklilik varsa (aynı işyeri/ aynı arkadaş)

    – Yoğunluk fazlaysa (her kes öfkeli/ hep aynı arkadaşla gezme)            

    – Yeterli zaman verildiyse (en az altı ay) DEĞİŞİRİM.   

    Kimi insanlarda bu değişim ( ister duygu ister davranış düzeyinde) bazen günlük hayatı etkileyecek veya onlara farklı bir kimlik kazandıracak kadar yoğun oluyor. Pek duyulan bir kavram olmadığını biliyorum, EMPATLAR. Karşınızdakinin yalan söylediğini hemen anlar mısınız? Hiç tanımadığınız insanlar bile size dertlerini anlatır mı? Hayal kurmayı çok sever misiniz?

    Öneriler: (Çözüm adına beynin yasalarından faydalanalım.) 

    1- Sürekliliğe karşı koyun. Bir ömür aynı işyerinde kalmayın.

    2- Yoğunluktan uzak durun. Çok karamsar tiplerden uzak durun.     

     3- Kendinize zaman tanıyın. Değişim zaman ister.       

     4- Canınızı sıkan bir olay veya duygudan hemen sonra keyif aldığınız bir şey yapın. Hiç istemeseniz de yapın. Ayna nöronlarının özellikle komedi filmleri ile arası iyidir.    

  • Elinizi Neye Atsanız Kuruyor Mu?

    Elinizi Neye Atsanız Kuruyor Mu?

    Var ya kesin bir uğursuzluk var üstümde.

    Nazar değdirmişler bana nazar.

    Benim kadar şansız kimse var mı şu dünyada?

    Daha nice yakınmalar sıralayabilirim.Sıkıntıların üst üste gelme nedenlerini hep merek etmişimdir.

    Sorum şu: Neden sıkıntılar üst üste gelir?
    Üç başlıkta açıklayayım : Kişinin Kendisiyle İlgili Olan, Kişiden Bağımsız Olan,Genel

    1.Kişinin Kendisiyle İlgili Olan

    Şimdi, öz imaj denen bir şey var, öz imaj kişinin kendisini nasıl gördüğü anlamına geliyor. Mesela: yakışıklı, zeki, zayıf, beceriksiz gibi.Tabi bunlar sabit değil örneğin zeki birisi olduğunuzu düşünüyorsunuz ama ciddi bir hata yaptınız, bundan sonra kendinizi belki aptal olarak tanımlayabilirsiniz. Kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz önemli çünkü geleceğimizi çok ama çok etkiliyor. Örneğin Ahmet kendisini çalışkan, başarılı biri olarak görsün. İş yeri kapanmış ve gittiği ilk iki iş yeri onu kabul etmemiş olsun. Ahmet haliyle kendisini artık işe yaramaz hissedecektir. Üçüncü iş yerindeki görüşmesini bir hayal edin bakayım. Kendisini işe yaramaz ve kesin reddedilecek biri olarak gören birisini patron işe alır mı? Siz patron olsanız alır mısınız? Sonra yıllarca süren işsizlik süreçleri hikayeleri başlar. Kendisini işe yaramaz olarak görmeye başlayan Ahmet eşinin artık kendisine değer vermediğine inanacak ve eşine içten bir kırgınlık yaşayacak. Bu değersizlik hissi hakimken arkadaşlarının yaptığı şakaları yanlış anlayıp onlardan da uzaklaşacaktır. Özetle Ahmet’in önce işi gitti sonra eşi en sonda dostları.(Her şey üst üste geldi değil mi?)

    2.Kişiden Bağımsız Olan

    Şimdi örneğimiz güzel bir kız olan Ayşe olsun. Ayşe son zamanlarda biraz kilo almıştı. Onu uzun zamandır görmeyen teyzesinin ilk tepkisi galiba şöyle olur:

    – Kızım bu ne hal, gencecik kızsın yakışmıyor bu kilolar. Buna annenin ve bir iki arkadaşın uyarısı da eklenince artık Ayşe’nin kendisinin zayıflaması gereken bir şişman olarak görmesi nerdeyse kesin. Ayşe artık kendisini erkek arkadaşının yanında zayıflaması gereken bir şişman olarak algılayacağından gergin olacak, erkek arkadaşıyla kavga edecek ve bu durumu artık beğenilmediğinin kanıtı sayacaktır. Ders çalışırken bunları düşünecek ve kendisini derse veremeyeceğinden dolayı notları düşecektir. Özetle önce güzelim inancı gitti, erkek arkadaş ile kavga edildi, dersler problem oldu.

    3.Genel                                                                                                                                                   Örneğimiz zengin iş adamı Mehmet bey olsun.Mehmet bey kendisini girişken bir iş adamı olarak görmektedir. Ülke ekonomik krizdedir ve Mehmet beyin tanıdığı bir çok arkadaşı iflas etmiştir. Bu durum Mehmet beyi çok korkutmuştur. Mehmet bey tedbir olarak yatırımları ve işçi sayısını azaltma kararı almıştır. Artık elimizde iflastan korkan, yatırım yapmayan ve işçi kovan bir patron var. Sizce Mehmet Beyin sonu ne olur? Bence elimizde acıklı acıklı iflas yıllarını ve hayatın zorluklarını anlatan bir Mehmet Beyimiz  olur. İflası takip eden süreçte artık Mehmet bey kendisini pasif olarak görmeye başlayacaktır. Eşinin ona çok baskı yaptığını ve insanların onu kullanmak istediklerini düşünmeye başlayacaktır. Özetle önce şirket gitti sonra eşten boşandı en sonda da artık kimseye güvenmeyen biri oldu.

    ÇÖZÜM                                                                                                                                                  Asla ama asla GÜZEL öz imajlarınızdan vazgeçmeyin. Hepimiz insanız bazen arkadaşlarımızdan bazen kendi iç dünyamızdan bazen de ülkede olup bitenden etkileniyoruz ve bu gayet doğal. Önemli olan bu olumsuzlukları kimlik haline getirip ben artık buyum dememek. Bunun için moralinizi yüksek tutmanız şart. Film izleyin,kitap okuyun, dua edin, tatil yapın, dertlerinizi anlatın, kısacası sizi mutlu eden şeyler yapın.Maalesef benim olumlu öz imajım bozuldu, düzeltmem için ne yapmam gerek?         

      Hiçbir şey! Evet evet hiçbir şey. Kendinize zaman tanıyın. Olumlu öz imajların güzel yanı çok dayanıklı olmaları . Tek bir şeye ihtiyaçları var soluklanmaya/zamana. Sürekli zarar mı ediyorsunuz iş yerinizi kiraya verin, bir yıl tarımla uğraşın. Kendinizi tekrar güçlenmiş hissedince dönersiniz. Kilo mu veremiyorsunuz, rejime, spora son verin, dikkatinizi başka şeye yönlendirin, kitap yazın mesela. O olumsuz öz imajla yapacağınız tüm girişimler sadece daha da dibe çekecektir sizi. Sizde ELİMİ NEYE ATSAM KURUYOR der durursunuz.

    Bu arada güzel şeylerde üst üste gelir(Abi herife Allah yürü ya kulum demiş daha geçen ikinci evi aldı. Tanıdık geldi mi !) yeter ki kendinize olan sevginizi, saygınızı yitirmeyin.

    Kalın sağlıcakla.

  • Ayı Depresyona Girer Mi?

    Ayı Depresyona Girer Mi?

    Kulağa farklı geliyor değil mi?

    O zaman normal olanla başlayalım. Depresyon nedir?

    Psikologlara göre:

    1. Hayattan zevk alamama.

    2. Uyku düzeninin bozulması (çok uyuma veya az uyuma)

    3. İştahın artması veya azalması.

    4. Çaresizlik hissi karamsarlık.

    5. Bunaltı, kaygı hissi.

    6. İntihar düşünceleri

    Gibi belirtilerin çoğunun bulunduğu bir süreç.

    Doktorlara göre:

    1. Seretonin

    2. Dopamin

    3. Noradrenalin

    Gibi kanda bulunan kimyasal maddelerin dengesizliği, özellikle seretonin azalmasından kaynaklı olduğu sanılan bir rahatsızlık.

    İnsanlar bu dönemde ciddi zorluklar, acılar çekmekte hayat resmen çekilmez bir hale gelmekte. Tabi bu düşünceyi paylaşmayanlar mevcut kimler mi?

    Sosyal Antropologlara göre ( hepsi bu düşüncede değil) depresyon bir uyum sağlama mekanizması, örneklerle daha anlaşılır olacak galiba:

    Önce hayvanlar aleminden başlayalım. Konuyu kavramamız kolaylaşır.

    AYI bildiğiniz ayı, hani kış uykusuna yatan . Garibim hayvan keyfinden yatmıyor nedenleri var :

    1. Gergin/bunalmış çünkü aç ( buda iştahı haliyle etkiliyor )

    2. Uyku düzeni değişmiş ( tüm kış uyuyor)

    3. Çaresiz ve karamsar ( etraf kar kaplı yiyecek yok)

    4. Hayattan zevk alamama (bal yok, balık yok)

    5. İntihar düşüncesi ( bak bunu bilmiyorum işte)

    Şimdi bizim bu ayımız psikologların depresyon için saydığı tüm belirtileri sağlıyor nerdeyse.Ama kendisi bundan zarar değil ciddi yarar görmekte çünkü kış uykusuna yatmasa canından olabilir. Geçici bir süre şartlar normale dönene kadar depresyonda olmak belki iyidir.

    Sıra Ali Bey’de olsun . Kendisi iş adamı, iflas etmiş ve depresyonun tüm belirtilerini sağlıyor.

    Kendisine ayak bağı olan bu karamsarlık ve artık bir işe girişmeme isteği yararlı olabilir mi ?

    1-Ülke ekonomik krizdeyse yeni bir işe girmemek gayet mantıklı olabilir.

    2-Kendisinin iş deneyimi düşüktür olgunlaşmak adına zaman kazanabilir.

    3-Kendisi çok kötü bir iş adamıdır işten anlamıyordur ve bu durum yani yeni bir işe girişmeme isteği gayet isabetli olacaktır.

    Eminim sizin aklınıza başka bir sürü fayda gelmiştir. Yine de söylemeden geçersem vebale girerim diye korkuyorum. Depresyondaysanız ve intihar gibi düşünceleriniz varsa mutlaka bir uzmana başvurun. Hafif bir depresyonsa belki ondan alacağınız çok değerli dersler vardır. KALIN SAĞLICAKLA.

  • Başarılı Çocukların Ailelerinin Ortak Özellikleri

    Başarılı Çocukların Ailelerinin Ortak Özellikleri

    ‘’Değerli anne ve babalar;

    Çocuklarımızı yetiştirirken, kural koymaktan ziyade onlardan beklediğimiz davranışların ne kadarını gösterdiğimize dikkat edelim. Dünya üzerinde rastlayacağımız en iyi dinleyiciler ve gözlemciler çocuklardır. Yapılan bir çok araştırmadan örnekler alarak sizlere, başarılı çocukların ebeveynlerinin çok küçük yaşlardan itibaren nasıl bir tutum izlediklerini özetledim.’’

    Keyifli okumalar…

    Beray BİLDİRİR TOHUM

    BAŞARILI ÇOCUKLARIN EBEVEYNLERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ

    İyi ebeveynler çocuklarının sorundan uzak durmalarını, okulda başarılı olmalarını ve yetişkin olduklarında harika şeyler yapmaya devam etmelerini ister. Her ne kadar başarılı çocuk yetiştirmekle ilgili net bir reçete olmasa da, yapılan bazı psikoloji araştırmaları başarıya götürmesi muhtemel bazı faktörlere işaret ediyor.

    Ve hiç de şaşırtıcı olmayan bir gerçeği ortaya çıkarıyor: Bu faktörlerin büyük bir bölümü ebeveynlere bağlı olarak gelişiyor.

    İşte başarılı çocukların ebeveynlerinin gösterdiği ve sahip olduğu 8 ortak tutum:

    1. Çocuklarına ev işi yaptırırlar.

    “Eğer çocuklar kirli bulaşıkları kendileri halletmiyorsa, bunu birisi onlar adına yapıyor demektir” diyor Stanford Üniversitesi eski dekanlarından Julie Lythcott-Haims.

    “Böylece iş yapmaktan kaçıyorlar ama yapılması gereken işler olduğunu ve her birimizin hayatın daha iyi olmasına katkıda bulunmamız gerektiğini öğrenme fırsatını da kaçırıyorlar” diyor eski dekan.

    Lythcott-Haims, ev işleri yaparak büyüyen çocukların ileride iş arkadaşlarıyla iyi işbirliği yapan, zorlanmanın nasıl bir şey olduğunu şahsen bildikleri için daha empatik ve bağımsız görevler üstlenebilen insanlar olduklarına inanıyor. Eski dekan bu görüşünü, şimdiye dek yapılan en uzun süreli çalışma olan Harvard Grant Çalışmasına dayandırıyor: “Onlara, çöpü dışarı çıkarmak, kendi çamaşırlarını yıkamak gibi ev işleri yaptırarak, hayatın bir parçası olmak için hayata dair işler yapmak gerektiğini anlamalarını sağlıyoruz.”

    2. Çocuklarına sosyal beceriler öğretirler.

    Pennsylvania Devlet Üniversitesi ve Duke Üniversitesi araştırmacıları, 700 çocuğu anaokulundan 25 yaşında kadar takip etti ve anaokulu öğrencileri olarak sahip oldukları sosyal beceriler ile yirmi yıl sonra birer yetişkin olarak kazandıkları başarılar arasında belirgin bir ilişki olduğunu ortaya çıkardı.

    20 yıl kadar süren araştırmalara göre küçük yaşlardan itibaren sorumluluk verilen çocukların 20’li yaşlarda hem sosyal hem de ekonomik hayatlarında çok daha fazla motivasyon belirtileri gösterdikleri sonucuna ulaşılmıştır. Sosyal becerileri daha sınırlı olan çocuklar ise suç işleme, madde bağımlılığı problemleri ya da ruhsal problemlere daha yatkın oluyor.

    “Bu araştırma, çocukları sağlıklı bir geleceğe hazırlamak için yapabileceğimiz en önemli şeylerden birinin sosyal ve duygusal beceriler kazanmalarını sağlamak olduğunu gösteriyor” Kristin Schubert.

    3. Yüksek beklentileri olur.

    2001 yılında doğan 6,600 çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada, Kaliforniya Üniversitesi profesörü Neal Halfon ve meslektaşları, ebeveynlerin çocukları ile ilgili beklentilerinin, bunlara ulaşmak üzerinde aşırı bir etkisi olduğunu keşfetti.

    “Çocuklarının geleceğinde üniversite gören ebeveynler, gelirlerine ve mal varlıklarına bakılmaksızın, çocuklarını bu hedefe doğru yönlendiriyor gibi görünüyorlar” diyor Halfon.
    Bu bulgular test sonuçlarında da ortaya çıktı: En iyi sonuçları alan çocukların yüzde 96′sının ebeveyni, çocuklarının üniversiteye girmesi beklentisi içindeydi.

    Bu başka bir psikolojik bulguyla da paralellik gösteriyor: Pygmalion etkisi ya da diğer adıyla beklenti etkisi. “Kendini gerçekleştiren kehanet” olarak da adlandırılan bu olgu, kişinin, bir süre sonra başkalarının (özellikle herhangi bir yanıyla kendinden üstün gördüğü insanların) ona ilişkin beklentilerine denk düşen davranışlar sergilemesi şeklinde açıklanıyor. Çocuklar söz konusu olduğunda, çocukların ailelerinin beklentilerine göre yaşadıklarını görüyoruz.

    4. Birbirleriyle sağlıklı ilişkiler kurarlar.

    Illinois Üniversitesi’ne ait bir araştırma, boşanmış ya da halen bir arada olan çatışmalı ailelerdeki çocukların, ebeveynleri iyi geçinen çocuklara göre daha kötü durumda olduğunu söylüyor. Ayrıca çalışmayı yöneten profesör Robert Hughes Jr., çatışma yaşamayan tek ebeveyni olan çocukların, çatışmalı iki ebeveyni olan çocuklardan daha iyi durumda olduğunu ekliyor.

    “Boşanma öncesi ebeveynler arasında yaşanan çatışma da çocukları negatif bir şekilde etkiliyor. Boşanma sonrası çatışma ise çocukların dengesi üzerinde çok daha güçlü bir etkiye sahip” diyor Hughes.

    Bir araştırmaya göre boşanmadan sonra yasal velayeti olmayan bir baba, çocuklarıyla sık temas halindeyse ve ebeveynler arasında çok az çatışma yaşanıyorsa, çocuklar yine iyi durumda olabiliyorlar. Ancak eğer ortada çatışma varsa, babanın sık teması, çocukların denge bozukluğuyla ilişkilendirilebiliyor.

    Bir başka araştırmada ise çocukken ebeveynleri boşanan 20′li yaşlarındaki bireyler, ailelerinin boşanmasıyla ilgili olarak 10 sene sonra bile acı ve üzüntü yaşadıklarını bildiriyor. Ebeveynleri arasında çok fazla çatışma olduğunu bildirenler ise kayıp ve pişmanlık duygusunu daha fazla yaşıyorlar.

    5. Yüksek eğitim almışlardır.

    Michigan Üniversitesi tarafından 2014 yılında yapılan bir araştırmada, psikolog Sandra Tang, liseyi ya da üniversiteyi bitiren annelerin, bunun aynısını yapan çocuklar yetiştirmeye daha meyilli olduklarını buldu.

    1998 ila 2007 yıllarında anaokuluna başlayan 14,000 çocuk üzerinde yapılan araştırma, anneleri çok genç (18 yaş ya da daha genç) olan çocukların, akranlarına göre liseyi bitirmeye ya da üniversiteye gitmeye daha az yatkın olduklarını ortaya çıkardı.

    6. Çocuklarına erken yaştan itibaren matematik öğretirler.

    Amerika, Kanada ve İngiltere’de 2007 yılında 35,000 anaokulu çocuğu üzerinde yapılan bir çalışma, erken yaşta matematik becerilerini geliştirmenin çok büyük bir avantaja dönüşebileceğini ortaya çıkardı.

    “Erken matematik becerilerinin – okula, rakamları, rakamların sırasını ve en temel matematik işlemlerini bilerek başlamanın – olağanüstü önemi, bu araştırmadan elde ettiğimiz en kafa karıştırıcı ve şaşırtıcı sonuç oldu” diyor Northwestern Üniversitesi araştırmacısı Greg Duncan. “Erken yaşta matematik becerileri kazanmak, sadece gelecekteki matematik başarısını değil, okuma başarısını da belirliyor.”

    7. Çocuklarıyla ilişki kurarlar.

    Yoksulluğun içine doğan 243 insan üzerinde 2014 yılında yapılan bir çalışmaya göre hayatlarının ilk üç yılında “duyarlılıkla ve hassasiyetle bakılan” çocuklar, sadece çocukluklarında girdikleri akademik testerde başarılı olmakla kalmıyor, aynı zamanda 30′lu yaşlarında daha sağlıklı ilişkiler kuruyor ve daha fazla akademik başarı elde ediyorlar.

    Çocuklarına duyarlılık ve hassasiyet göstererek bakan ebeveynler, çocuklarının işaretlerine anında ve uygun tepkiler veriyor ve dünyayı keşfetmeleri için çocuklarına güvenli bir temel sağlıyorlar.

    “Erken dönem ebeveyn-çocuk ilişkisine verilen emekler, uzun vadede bireylerin hayatlarına olumlu bir birikim olarak geri dönüyor” diyor Minnesota Üniversitesi psikologlarından Lee Raby.

    8. Daha az streslidirler.

    Washington Post gazetesinde sonuçları açıklanan bir araştırmaya göre yaşları 3 ile 11 arasında değişen çocuklar ile annelerinin birlikte geçirdiği saatlerin miktarı, çocuğun davranışları, genel sağlığı ya da başarıları hakkında bize çok az şey söylüyor.

    Daha da ötesi helikopter ebeveynlik ya da “aşırı yoğun annelik” ters tepebiliyor.

    “Annelerin stresi – özellikle de anneler, çocuklarıyla vakit geçirmeye çalışmak ile iş arasında denge kurmaya çalıştıklarında – çocukları bundan oldukça kötü etkileniyor olabilir” diyor Bowling Green Devlet Üniversitesi sosyologlarından Kei Nomaguchi.

    Duyguların bulaşıcılığı ya da insanların sanki birbirlerinden grip kapmaları gibi duyguları “kapması” psikoloji fenomeni, bunu açıklamamızı sağlıyor. Araştırmalar şunu gösteriyor: Eğer arkadaşınız mutluysa, bu mutluluk size de bulaşacaktır; eğer üzgünse aynı zamanda bu hüzün size de aktarılacaktır. Bu yüzden eğer bir ebeveyn bitkin ve sinirli ise bu duygusal durum çocuklara da aktarılabilir.

  • Akciğer kanserinden korunma yolları

    Akciğer kanseri oluşumu tek bir sebebe bağlanamaz. Yapılan araştırmalar sonucu akciğer kanserinin birçok nedeni bulunmuştur. Çeşitli faktörler akciğer kanseri oluşumunda rol oynayabilir. Bunların çoğu tütün kullanımıyla ilişkilidir.

    Kanser bulaşıcı değildir.

    Bazı insanların akciğer kanseri olma riski diğerlerinden daha fazladır. Aşağıdaki durumlarda kanser riski artmaktadır:

    Sigara ve Akciğer Kanseri; sigara içmek akciğer kanserine neden olur. Tütündeki zararlı maddeler (kanserojen) akciğerdeki hücrelere zarar verir. Zamanla bu zararlı etkiler hücrelerde kansere neden olabilirler. Bir sigara içicisinin akciğer kanseri olması; hangi yaşta sigara içmeye başladığı, ne kadar süredir sigara içtiği, günde içtiği sigara sayısı, sigarayı ne kadar derin içine çektiğiyle alakalıdır. Sigara içmeyi bırakmak bir kişinin akciğer kanseri olma riskini büyük ölçüde düşürür.

    Puro ve pipo ve akciğer Kanseri; puro ve pipo kullananlar bunları kullanmayanlara göre daha çok akciğer kanseri olma riski taşırlar. Kişinin kaç yıldır puro veya pipo içtiği, günde kaç adet içtiği ve ne kadar derin içine çektiği, kanser olma riskini etkileyen faktörlerdir. İçlerine çekmeseler de puro ve pipo içicileri akciğer ve ağız kanserinin diğer tipleri için de risk altındadırlar. Pasif içiciler (tütün dumanına maruz kalanlar); akciğer kanseri olma riski pasif içicilik durumunda da artmaktadır.

    Asbest ve akciğer Kanseri; Yalıtım malzemesi olarak bazı endüstrilerde kullanılan ve doğal olarak fiber halinde bulunan bir mineral grubudur. Asbest fiberleri parçacıklara ayrılmaya meyillidirler ve havada dolaşıp kıyafetlere yapışırlar. Bu parçacıklar solunduğu zaman akciğerlere yerleşir, orada akciğer hücrelerini zarara uğratır ve böylece kanser gelişme riskini artırırlar. Çalışmalar asbeste maruz kalan işçilerde akciğer kanseri gelişme riskinin, maruz kalmayanlara göre 3–4 kat daha fazla olduğunu göstermiştir. Bu artış, gemi inşası, asbest madenleri, yalıtım işi ve fren tamiri gibi endüstrilerde çalışanlarda daha fazladır. Akciğer kanseri olma riski, asbest işçileri sigara içiyorlarsa daha fazladır. Asbest işçileri işverenleri tarafından temin edilen koruyucu malzemeleri kullanmak ve tavsiye edilen iş ve güvenlik uyarılarını takip etmek zorundadırlar.

    Hava kirliliği ve akciğer Kanseri; Akciğer kanseri ile hava kirliliğine maruz kalmak arasında bir ilişki bulunmuştur. Ama bu ilişki açıkça tarif edilememiştir ve daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.

    Akciğer Hastalıkları; Verem gibi bazı akciğer hastalıkları, kişinin kanser olma riskini artırırlar. Akciğer kanserinin veremden etkilenen bölgelerde daha fazla gelişme eğilimi vardır.

    Hastanın Hikayesi; Bir kere akciğer kanseri olan kişinin tekrar ikinci akciğer kanseri olma riski, hiç kanser olmamış kişiye oranla daha fazladır. Akciğer kanseri tanısı konduktan sonra sigara içmeyi bırakmak, ikinci bir akciğer kanserinin gelişmesini önleyebilir.

  • Sosyal Fobi ve Yaygın Kaygı Bozukluğu’nda Bilişsel Davranışçı Terapi

    Sosyal Fobi ve Yaygın Kaygı Bozukluğu’nda Bilişsel Davranışçı Terapi

    Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu)

    Sosyal fobi bireylerin başka insanlar tarafından yargılanabileceği düşüncesi ile yoğun bir kaygı duygusu yaşayarak toplumsal ortamlarda mahcup ve rezil olma korkusu sebebi ile toplumdan uzak ve çekingen kaldığı bir kaygı bozukluğu türevidir.

    Kişiler, özellikle tanımadığı veya yeni tanıştığı insanlar ile iletişim kurmaları gereken durumlardan ve ortamlardan kaçınırlar. Konuşma esnasında başkaları tarafından ellerinin ya da sesinin titrediğinin anlaşılacağı kaygısını yaşayabilirler.

    Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu) Belirtileri

    En az altı ay boyunca aşağıdakiler belirtiler görülmektedir;

    • Kişiler tanımadıkları insanlar ile tanışma, karşılıklı yemek yeme ya da başkalarının önünde performans sergileme (sunum yapmak) gibi toplumsal durumlarda belirgin bir korku ya da kaygı duyarlar.

    • Kişiler olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir biçimde davranmaktan korkarlar. (Küçük düşeceği ve utanç duyacağı bir biçimde)

    • Toplumsal durumlar neredeyse her zaman korku ya da kaygı yaratır.

    • Toplumsal durumlardan kaçınırlar ya da yoğun bir kaygı ve korku duygusu ile bu gibi durumlara katlanırlar.

    • Korku kaygı ya da kaçınma durumları sosyal ya da iş ile ilgili alanlarda işlevsellik açısından kişinin yaşam kalitesini bozar.

    Sosyal Fobi Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi

    BDT de kaygı duyguları ve bu duygunun yarattığı fizyolojik tepkileri tanıma, kaygı yaratan durumlardaki düşünceleri değerlendirme ve kaygı yaratan durumlar için başa çıkma mekanizmaları geliştirme gibi süreçler vardır.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Kaygı insan yaşamının bir parçasıdır. Sınav, aile sorunları, iş stresi, sorumluluklar, yoğun programlar ve yetişmesi gereken işler her insanı hafif düzeyde kaygılandırabilir. Ancak yaygın kaygı bozukluğunda ‘sürekli, şiddetli ve mevcut durumla uygun düşmeyen bir endişe durumu söz konusudur. Ortam da kaygılanacak bir sebep veya herhangi bir gerçek tehdit ögesi olmasa bile kişi kendini endişeli hissedebilir.

    Aşırı endişe kişinin hayatını ve iş, aile, sosyal yaşantısındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Kişi, günlük yaşantısındaki etkinliklerini sürdüremeyecek noktaya gelebilir.

    Bu rahatsızlığı yaşayan kişiler kendilerini çoğu zaman en kötü senaryoyu düşünürlerken bulurlar.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu Belirtileri

    Aşağıdaki belirtiler kişiden kişiye değişmekle beraber son altı ay veya daha uzun bir süredir görülmektedir.

    • Huzursuzluk veya sürekli diken üzerinde olma

    • Kolay yorulma

    • Odaklanmakta güçlük ya da zihin boşalması.

    • Kolay kızma

    • Kas gerginliği

    • Uykuya dalmakta ya da sürdürmekte güçlük.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel davranışçı terapide danışanlara hastalıkları ile ilgili psiko-eğitim verildikten sonra hatalı düşünce tarzları ile ilgili farkındalık yaratılır. Danışanlar endişe duydukları durumlar, düşünceler veya nesneler ile bilinçli ve aşamalı olarak karşı karşıya getirilerek kaygı ve korku tepkileri azaltılmaya çalışılır.

  • İşsizlik Depresyonu

    İşsizlik Depresyonu

    Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

    Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

    İŞSİZLİK DEPRESYONU

    Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur;belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı eleştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

    Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta var olma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

    İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

    Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

    İŞSİZLİK ERKEKLERİ KADINLARDAN DAHA FAZLA ETKİLİYOR

    Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde var olma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının var olma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

    İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

    Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da baş gösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekliği, baş ağrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

    BÜTÜN HAYATINI İŞ ÜZERİNE KURANLAR DAHA AĞIR BİR DEPRESYON YAŞAR

    Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder. Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

    Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

    İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptığımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.

  • Nitelikli Personel Seçimi

    Nitelikli Personel Seçimi

    Rekabetin sürekli arttığı günümüz iş dünyasında profesyonellik giderek daha da önemli bir hal almaya başladı . Artık şirketler bünyelerine katacakları personeli büyük bir titizlikle seçiyorlar. Ya da mevcut personelin iş verimliliğini artırmanın değişik yollarını arıyorlar. Yeni işe alımlarda çoğunlukla daha önceden hazırlanmış soruları olan klasik mülakat yöntemleri veya İK departmanının hazırladığı formlar tercih edilebiliyor . Mülakata çağırılanlar işin tanımına uygun özellikte olduğu düşünülen adaylar oluyor .İşe uygunluğu adayın özgeçmişine (cv) bakılarak karar veriliyor. Maalesef bütün bunlar da doğru adayları seçebilmek için tek başına yeterli olamıyor.

    Hepimiz, zaman zaman beklentilerimizi karşılamayan kişileri işe almışızdır. Mutlaka bu kişilerin yeterli deneyimi, olumlu nitelikleri, iyi bir referansları vardı ve yaptığımız görüşmelerde olumlu geçmişti. Ancak; hepside bir şekilde görevlerini yeterince yerine getiremediler. Hatta sizi öyle bir noktada terk ettiler ki; işe alım maliyetini bırakın; daha da kötüsü, verim kaybına ve ekibinizin motivasyonunun düşmesine neden oldular.

    İş ortamında başarılı olabilmek için hangi adayların işe daha uygun olduğunu , hangi çalışanlara terfi vereceğinizi, çalışanlarınızın nasıl motive olduğunu ve onların güçlü ve limitli yönlerinin neler olduğunu bilmek oldukça önemlidir. Daha da önemlisi; bireylerin yetenek ve davranışlarını karşılaştırarak kurumda istenen başarıya ulaşmak ve yüksek bir verim elde etmektir. Bu, her kurumun gerçekleştirmek istediği temel bir hedeftir. Bu hedefi gerçekleştirmek ise insan davranışlarıyla yakından ilgilenen psikoloji bilimiyle mümkün olabilmektedir.

    Burada da Endüstriyel Psikoloji devreye girmektedir. Endüstriyel psikoloji terimi kısaca ‘ İnsanı iş hayatında inceleyen psikolojinin alt dalı’ olarak tanımlanmaktadır. Bu alanda çeşitli psikometrik ölçümler kullanılmaktadır.

    Bugün uygulanan pek çok psikometrik ölçüm için dört ana davranış profilinin tamamı azıyla çoğuyla hepimizde var ve biz bu davranış şekillerini zaman zaman ve gerekli gördüğümüzce kullanırız. Asıl hedef kişinin mizacını belirleyen ve baskın olan davranış kalıplarını belirlemektir. Bizler (bu alanda çalışan psikologlar) bu kalıplara göre kişileri analiz eden bilimsel ölçümler kullanır ve hangi durumlarda nasıl tepkiler verebileceğini öngörebiliriz.

    Yöneticilere teknik terimlerden uzak kişinin profil analizini, göreve uygunluğunu, güçlü ve limitli yönlerini, nasıl motive olduklarını temel korkularını, baskı altında nasıl çalıştıklarını, kriz anlarında nasıl davrandıklarını, iletişim tarzlarını gösteren raporlar ve grafikler sunarız.

    Gerekli departmana uygun adayın hangi özelliklerde olması isteniyorsa Görev Analizi oluşturur, bireylerin özellikleriyle görevin gerektirdiği özellikleri eşleştirerek, görevle birey arasındaki ‘uyumu’ ortaya çıkarır ve kişilere uygun görev vermenizi sağlayabiliriz.

    Genel yetenek testleriyle de şu soruların cevaplarını elde edebiliriz:

    • Bu kişi hızlı düşünüp anında karar verebilir mi?
    • Bu kişi değişime uyum sağlayabilir mi?
    • Görevin zihinsel zorluklarıyla başa çıkabilir mi?
    • Bu kişi işinde başarılı olabilir mi?
    • Bu kişi problemleri kolayca çözebilir mi?
    • Eğitim vererek bu kişiyi ne derece geliştirebiliriz?

    Burada anlatılan envanterleri, testleri yeni personelde uygulayabileceğimiz gibi mevcut personelimizde de uygulayıp onlarla daha doğru iletişim kurabilir, motivasyonlarını artırmaya yardımcı olabilirsiniz. Bu sayede sık personel değişimini ortadan kaldırabilir, doğru kişilere doğru görevler vererek, işe alım hatalarını en aza indirebilirsiniz.

    Unutmayalım ki bir iş yerinde önemli ve faydalı ipuçlarını bilmek, personel ve performans yönetimi için oldukça gerekli bir noktadır.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedir?

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu doğumdan başlayarak 12 yaşa kadar olan dönemin herhangi bir esnasında ortaya çıkabilir. En sık ayırt edilmeye başlayan dönem de okul öncesi çağları dönemidir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu temel olarak dikkat azlığı, odaklanma sorunları, dikkatini sürdürememe, aşırı hareketlilik ( hiperaktivite) ve dürtüsellik (sonuçlarını düşünmeden hareket edilme durumu) olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu belirtiler aynı zamanda 5 yaşına kadar çocuklarda normal gelişim basamaklarını da oluşturmaktadır. İşte bu nedenden dolayı da erken yaşlarda tanı konulamayabilir. Genellikle çocuk kreşe ya da okula başlayana dek ebeveynler DEHB’e işaret eden sorunları fark etmezler. Fakat kreş ya da sınıf ortamının yapısı ve rutini evde fark edilmeyen sorunları daha belirgin hale getirebilir. Ayrıca, bu ortamlarda başka çocukların da bulunması ebeveynlere ve öğretmenlere çocuğu akranlarıyla kıyaslama imkânı verir. Bu durumlar da çocuklara tanı koyma sürecini kolaylaştırır.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu her çocukta farklı şiddetlerde farklı belirtilere neden olabilir.

    Bu bozukluk farklı bulguların ön planda oluşuna göre çeşitli alt tiplere ayrılmaktadır. Temel olarak da üç farklı alt tipi vardır. Bu üç tip sırasıyla; dikkat eksikliğinin baskın olduğu tip, hiperaktif-dürtüsel alt tip ve bileşik tip olarak adlandırılmaktadır.

    Dikkat Eksikliği Belirtileri;

    1. Ayrıntılara dikkat etmekte zorluk çekmek ya da hatalar yapmak.

    2. Dikkat gerektiren görevlerde ya da işlerde dikkatini sürdürememek.

    3. Birisi ile yüz yüze konuşurken sohbet esnasında dinlemekte güçlük çektiğini gösteren dağınık cümleler kurmak.

    4. Kendisine verilen görevleri bitirmekte zorlanmak, verilen yönergeleri takip etmekte zorlanmak.

    5. Görev ve etkinlikleri düzenleme ve organize etmekte güçlük çekmek.

    6. Sıkça eşyalarını kaybetmek.

    7. Günlük etkinliklerde unutkanlık yaşamak.

    Hiperaktivite belirtileri;

    1. Ellerin ve ayakların sürekli hareket halinde olması.

    2. Oturduğu yerde belirli bir süre duramamak.

    3. Ortam ve kişiler fark etmeksizin bulunduğu yerde sürekli bir koşuşturma durumu ya da huzursuzluk hissiyatı olması.

    4. Boş zaman faaliyetlerinde kendisini oyalayabilecek etkinlikleri bulmak ve bu etkinlikleri sessizce yapmakta güçlük çekmek.

    5. Seri, hızlı ve çok konuşmak.

    Dürtüsellik belirtileri;

    1. Sorulan soru tamamlanmadan yanıt vermeye çalışmak.

    2. Sıra beklemekte güçlük çekmek.

    3. Başkalarının işine karışmak ya da konuşmalarını bölmek.

    4. Zamanı ve yeri uygun olmasa da aklına geleni o anda söyleme eğiliminde olmak.

    Okul öncesi döneminde en sık gözlemlenen durumlar; durdurulamayan sürekli olan hareketlilik, tutturmacalar, ısrarcı olmak, tırmanma eğilimi, etrafı kurcalamak, korkusuzca hareketler yapmak, meraklı olmak ve sonucunu düşünmeden yapılmış olan davranışlardan dolayı fizyolojik ya da psikolojik yaralanmalardır. Bu tarz davranışlar yaş büyüdükçe belirli durumlarda değişiklik gösterebilmektedir.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların okul dönemi; sınıfta oturamamak, dersleri dinlemekte güçlük çekmek, çalışmalarını planlı ve düzenli bir şekilde yapamamak, mental olarak yaşıtlarına göre bir eksikliği yok ise derslerini başarsa bile akranları ile ilişkilerinde bozukluklar yaşamak, ödevlerini unutmak, düzenli not tutmakta zorluk çekmek gibi davranışlar gözlenmektedir.

    Bu bireylerin yetişkinlik dönemlerinde; konsantrasyon gerektiren işlerde yetersizlik, yapması gereken işleri son dakikaya kadar uzatmak ve sonrasında bitirmekte güçlük çekmek, eşyalarını yanlış yerlere koymak ve unutabilmek, zamanını etkin kullanamamak, sık sık iş değiştirmek, aynı anda birden fazla işe organize olamamak gibi sorunlarla yaşamlarına devam etmektedirler.

    Toplumdaki DEHB yaygınlığı yaklaşık olarak çocuklukta % 8, ergenlikte % 6 ve erişkinlikte % 4 olarak bildirilmektedir. Ayrıca ortalama olarak sıklık erkeklerde kızlardan 4 kat daha fazla görülmektedir.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite tedavisinde bütünleyici, çok yönlü ve sistematik bir yaklaşım gerekmektedir. İlk adım her zaman dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı almış kişilerin ailelerinin, okullarının ve sosyal çevrelerinin bu konuda yapılması gerekenler ve doğru tutum-davranışlar hakkında bilgilendirilmesi gerekmektedir. Özellikle anne babaların bu konuda çocuklarıyla nasıl ilişki kuracağı, nasıl davranacakları, nasıl koruyacakları, nasıl sorumluluk duygusunun kazandırılabileceği hakkında bilgi edinmeleri gerekmektedir. Böyle bireyler disipline teşvik edilmeli, yapmış olduğu olumsuz davranışa göre bedel belirlenmeli, her zaman net olunmalı yapılmasını istenen şeyler üst üste değil bölerek tane tane izah edilmeli, anımsaması gereken durumlar için notlar alması konusunda teşvik edilmeli, uygun çalışma ortamı hazırlanmalı, yapacağı işlere zaman sınırı koyulmalı, sürekli unuttuğu nesnelerin belirli yerleri oluşturulmalı, elindeki işi bitirmeden diğer bir işe geçmemesi gerektiği anlatılmalı, tartışmalarda tepki vermeden önce kendisine sakinleşmesi için zaman vermesi gerektiği anlatılmalıdır. Bunların yanı sıra farmakolojik destek de önemlidir, vakanın ihtiyacı doğrultusunda da gereklilik göstermektedir. İlaçlarla tedavinin eş tanıyı gözeterek planlanması ve buna sorun odaklı olarak yapılandırılmış bilişsel davranışçı psikoterapilerin eklenmesi tedavi sürecinde hızlı yol alınmasını sağlayabilir.

  • Özel Eğitim Nedir? Ne Değildir?

    Özel Eğitim Nedir? Ne Değildir?

    Özel eğitimde amaç; kendi kendine yeterli duruma gelmeleri için bireylere temel yaşam becerilerini kazandırabilmektir. Bu nedenle seanslarda bir dakikayı bile boşa geçirmemek, en verimli şekilde seansı değerlendirebilmek çok önemlidir. Belki o dakika birey; kazandığı yeti ile ileride ebeveyni yanında olmadığında hayatta kalabilmeyi başaracaktır. Aynı zamanda özel eğitimde süreklilik ve işbirliği de olmazsa olmazlardandır.

    Peki yaşam mücadelesi için bu kadar önemli olan bu hizmet ne kadar profesyonel olarak sunuluyor? Her birey için özel eğitimin uygulanış şekli parmak izi kadar özel olduğu halde hangi kişiler bu hizmeti yönlendiriyor? Okul-aile-uzman-hekim işbirliği bu kadar önemliyken özel eğitimde bu konuya ne kadar önem veriliyor? Sadece masa başına alınan çocuk ile sürekli boyama, tak-çıkart, yapma-etme talimatlarıyla yönlendirilen özel eğitim ne kadar başarılı olabilir?

    Özel eğitim için iyi kişiler olabilmek; deneyim, sabır, pratik zeka, ileriyi görebilmek, çözüm odaklı davranabilmek vb. bir çok yetiyi beraberinde getirir. Peki bireyi tanımak için uzun süre onu seansa alıyor olmak önemli midir? Bu konuda ehil olan kişi deneyimiyle seansa aldığı bireyi kısa süreli bir gözlemle dahi kapıdan girdiği ilk andan itibaren az çok tahmin edebilir ve onun hakkında bir öngörü oluşturabilir. Seanslar ve yapılan gözlem, görüşmeler ile bireyin ilerideki gelişim özelliklerine ilişkin bir kestirim gücüne sahip olabilir. Bireye neler kazandırılması gerektiği, nelerin önleminin alınması gerektiği, onu nerelere yönlendirmenin elzem olduğu gibi konular büyük önem taşımaktadır.

    Birey için ilk seansta alınmış olan bir tanı yok ise uygun bir yaklaşımla (ne durumu çok vahim ne de önemsiz göstererek) ebeveynin en iyi anlayabileceği şekilde ilgili uzmana yönlendirme yapılmalıdır. Psikiyatrist, nörolog, fizik tedavi hekimi ya da hepsini içeren tıbbi bir görüş çok önemlidir uzman için. Konulan tanı sonrası hekim ile yapılan görüşmeden itibaren duruma ilişkin bilgi ve izlenecek yol haritası saptanarak aile eğitimi başlatılmalıdır. Varsa okul psikoloğu ve öğretmenle de durum ile ilgili iş birliği için görüşme düzenlenmelidir. Bunlar ile ilgili belirli aralıklarla hekim kontrolleri, test teknikleri uygulanmalıdır. Bireyin ihtiyaç duyduğu özel eğitim ekibi hedefler doğrultusunda iş birliğine dayalı olarak ivedilikle özel eğitim hizmetine başlamalıdır. Örneğin; down sendromu tanısıyla çalışmak için kurumda mutlaka özel eğitim uzmanı, psikolog, fizyoterapist, dil konuşma terapisti gibi uzmanlar eş güdümlü çalışma gerçekleştirmelidirler. Aile eğitimi ve terapisi ile ailenin kaygılı bekleyişi azaltılmaya çalışılmalıdır. Kaygı mutlaka bir miktar olmalıdır ki aile hekim desteğini kesmesin ve özel eğitimi gereksiz bir uygulama olarak görmesin.

    Özel eğitim; bireyi masa başına oturtup sürekli yap-boz, tak-çıkart çalışmaları yapmak değildir. Eğitim yeri; yeri geldiğinde sosyalleşmeyi destekleyecek bir kafe ya da öz-bakım becerilerini kavratacak bir tuvalet ortamı olabilmelidir. Marketten uzman ile birebir olarak yapılan alışveriş, dürtüselliği azaltma amacının yanı sıra, sosyalleşmeyi arttırma, para kavramı kazandırarak sayısal beceriyi ilerletme amacı güdebilmelidir. Drama çalışmaları ile örneğin evde rahatsızlanan ebeveyn için ambulansın nasıl çağrılacağı ve adresin nasıl verileceği gibi hayatta kalma becerisi vb. desteklenebilir. Terapist ile çocuk yolda giderken bir ara terapist çocuğun yanından ayrılır gibi yaparak böyle durumlarda gerçek yaşamda onun nasıl davranması gerektiği şeklinde öğretici çalışmalar yapabilir. Çalışmalar; somuttan soyuta doğru ilerlemelidir. Renksiz bir kalem ile üç nokta çizilerek sayı kavramına girilmemelidir. Önce “tane” kavramı verilerek çocuğun sayı ile nesne arasında ilişki kurabilmesi sağlanmalıdır. Üç adet şekerin üç sayısının yazılı olduğu karton üzerine koyularak nesne-sayı ilişkisi kazandırılabilir. Zımpara kağıdı gibi bir nesneyle üç sayısının çizili olduğu kart üzerinde çocuk parmak ile sayı takibi yaparak çizim becerisini ve yön kavramını geliştirebilir. Sonra kalın, renkli bir kalem ile nokta üzerinden adeta oyun oynar gibi sayı çizme çalışmaları yapılabilir.

    Sözcük dağarcığı çalışmalarında da somuttan soyuta doğru gidilmelidir. Örneğin; araba kavramı için önce maket bir arabayla çalışılmalı sonra araba fotoğrafı daha sonra araba çizimi ile çalışmalarda ilerlenmelidir. Harf kavramı da çocuğa harfe anlam kazandırarak verilmelidir. Örneğin; “tık, tık, tık” şeklinde kapı çalma sesi ile “t” harfi ilişkilendirilmelidir. Ayağında bebeğine “eee, eee, eee” şeklinde sallayan çocuğun önüne “e” harfi yazılı bir kart konularak eylem ile harf arası ilişki kurması sağlanmalıdır. Bu da gösteriyor ki harfler, hayattaki bazı ses ve nesnelerin ifadesi için kullanılan işaretlerdir.

    Özel eğitimde temel alınacak husus; çocuk ve gencin ebeveyn yanında olmadan hayatta kalabilmesine ilişkin temel becerileri kazanmasını sağlamak daha sonra ikincil önemde olan yetilerin kazandırılma sürecine başlamaktır. Çocuk kendi başına yemeğini yiyip, suyunu içebiliyor mu, bağımsız olarak üstünü çıkartıp giyebiliyor mu? Bu temel becerilerin kazandırılmasında da aşamalı olarak çalışmalar sürdürülmelidir. Örneğin; kıyafeti giyme çalışmalarından önce çıkartma çalışmaları yapılmalıdır. Bunda da tek kolu çıkmış bol bir tişört ile çıkartma işlemine başlanılabilir. Çünkü özel eğitim her zaman kolaydan zora doğru ilerleyen bir nitelik taşımaktadır. Yapılan çalışmalar ile ebeveyn mutlaka bilgilendirilmeli ve ailenin desteği alınarak aile aktif hale getirilmelidir. Anaokulu ya da okuldaki öğretmenlerle yapılan çalışmalar konusu paylaşılarak eş güdümlü hareket edilmelidir. Psikiyatrist, nörolog gibi alınan hekim randevuları, kullanılan ilaçlar kurum psikoloğu tarafından takip edilmeli ve hekim ile sürekli diyalog içinde bulunulmalıdır. Parmak izi niteliği taşıyan özel eğitimde çocuğun ileride hangi aşamaya gelebileceğinin ön kestirimi çok önemlidir. Örneğin; yaygın gelişimsel bozukluk tanılı bir çocuğa harfleri olan ilgisi saptanılmışsa oyun yoluyla okuma yazma çalışmaları başlatılabilir. Böylece okula başladığında sosyal problemler yaşayacak olan çocuk okuma yazma becerisi ile artı kazanarak okula başlayacak ve özgüveni daha yüksek olacaktır. Öğretmenin asistanı olan çocuk arkadaşlarına bir şeyleri öğretmek için uğraşacak ve sosyalleşmesi artacaktır. Okuma yazma çalışmaları ile artikülasyon problemlerinin çözümü ve özel öğrenme güçlüğüne eşlik eden problemlerin sağaltımı da mümkün olabilir. Bu çalışmaların başında da çocuğun bir şeyleri ters yazma ve çizme eğilimi için hamur ve zımpara kağıdı ile yapılan harfi ve yönü takip etme becerileri pekiştirilir.

    Özel öğrenme güçlüğü tanılı çocuk ve gençlere zaman zaman uygulanacak CAS ve WISC-R gibi testlerle zeka kapasitesini oluşturan bireysel işlevlere ait zihinsel alanlar arası ilişkiler gözlemlenebilir. Örneğin; çocuğun görsel uzam yeteneği çok ileride iken, kısa süreli işitsel hafızaya eşlik eden ardıl bilişsel işlem alanı arasında önemli bir gelişimsel fark var ise buna ilişkin bilişsel müdahale programı başlatılmalıdır. Ailenin sürekli “ders çalış” ya da öğretmenin “aslında zeki çocuk, çalışsa yapar” gibi sözleriyle düzeltilmeye çalışılan çocuk bir bilişsel müdahale programına ve uzman desteğine ihtiyaç duymaktadır. Temel akademik düzeyin düşük olması ileride toparlanılması zor bir öğretim hayatına yol açacaktır.

    Sonuç olarak; özel eğitim bireye hayatta kalabilmeyi sağlayacak yetiler kazandırması nedeniyle son derece önemlidir. Bu kadar önemli olan bu hizmet ancak ehil olan, özverili kişiler ile verilebilir. Bu hizmetten tam anlamıyla verim alabilmek için okul, aile, uzman, hekim iş birliği ve sürekli yenilikleri takip edip, bunları hayata uyarlayarak sağlanabilir.