Etiket: İş

  • Boşluk Duygusu Nedir? Boşluk Duygusuyla Nasıl Başedilir?

    Boşluk Duygusu Nedir? Boşluk Duygusuyla Nasıl Başedilir?

    Boşluk duygusu; olumlu ya da olumsuz hiçbir duygu hissetmemek anlamına gelir. İnsan beyni her zaman bir duyguya ihtiyaç duyar, olumlu ya da olumsuz bir duygu hissetmek ister. Boşluk duygusu insanları çok rahatsız eden bir duygudur.

    Boşluk duygusu uzun sürmesi halinde kişide depersonalizasyon ve derealizasyon dediğimiz duygular ortaya çıkar. Depersonalizasyon kişinin kendine yabancılaşması hissidir. Bir nevi hissizlik duygusu da denilebilir. Depersonalizasyonda kişi beş duyu organıyla algıladığı duyguları hissedemez. Yediği yemeğin tadı yavan gelir, vücudu sanki uyuşmuş gibidir, tenindeki herhangi bir duyumu hissedemez, bu durum bütün duyu organları için geçerlidir. Derealizasyon ise kişinin bulunduğu ortamdan kopma halidir. Derealizasyonda kişi etrafında olup biteni algılamakta güçlük çeker, dünyayı bir ekranın arkasından izliyormuş hissine kapılır. Karşısında biri konuşurken onu takip etmekte zorlanır. İşine odaklanmakta güçlük çeker. Unutkanlıkları artar kısacası hayattaki işlevselliği bozulur.

    Boşluk Duygusu Neden Olur?

    Boşluk duygusunun en önemli sebebi yüksek bir duyguya maruz kalmaktır. Son zamanlarda yaşadığınız olumlu veya olumsuz bir durum sizin boşluk duygusu hissetmenize sebep olmuş olabilir. Bu bir sevgiliden ayrılmak olabileceği gibi yakın zamanda yaşanan bir iş değişikliği, yeni bir eve taşınmak, yaşadığınız şehri değiştirmek ya da bir yakınını kaybetmek de olabilir. Ayrıca boşluk duygusu doğum sonrası dönemde, bazı kişilik bozukluklarında (özellikle borderline kişilik bozukluğu ve narsistik kişilik bozukluğu), çekingen özellik gösteren kişilerde sıkça karşılaştığımız duyguların başında gelir. 

    Bizim beynimiz çok yüksek bir duyguya maruz kaldığında tabiri caizse şalteli kapatır. Bunun sonucu ise boşluk hissidir. Beyin yaşadığı yüksek duyguyu hazmedemediğinden hiçbir duygu hissetmemeyi tercih eder. Bu bilinçli yapılan bir davranış değildir, bilinçdışı işleyen bir süreçtir. 

    Boşluk Duygusunun Çocukluk Yaşantısıyla Bağlantısı

    Boşluk duygusu ihmal edilen çocuklarda görülür. Çocukluk döneminde özellikle erken çocukluk dediğimiz 0-6 yaş arasında kişi bu duyguya ne kadar maruz bırakıldıysa bugün bu duyguyu hissetme ihtimali o kadar artar. Çocukluk döneminde ihmal; çocuğun ihtiyaç duyduğunda, ihtiyaç duyduğu yetişkine (annesi ya da çocuğa bakım veren kişi) ulaşamamasıdır. Boşluk duygusu hisseden kişiler çocukluklarında az ilişki kurulan, çoğunlukla yalnız büyüyen çocuklardır. Özellikle bebeklik döneminde uzun süre ilişki kurulmayan çocuklarda boşluk duygusu daha yüksek olur.

    Boşluk duygusu bazen kişinin kendisine ait bir duygu olmayabilir. Yani çocuğa bakım veren kişi kendi çocukluk döneminde bu duyguyu hissetmişse bunu çocuğuna aktarır. Anne bunu çocuğa, çocukla fiziksel temas kurmayarak, çocuğu dinlemeyerek, çocuğu görmezden gelerek, çocukla göz teması kurmayarak ya da çocuğu yalnız bırakarak aktarır. Çocuğuna boşluk duygusu aktaran kişiler sıklıkla şu cümleleri kurar;’benim hayata bağlanma sebebim çocuğum, çocuğum olmasa hayatın bir anlamı yok, bu çocuk benim yaşam kaynağım.’ Çocuğa boşluk duygusunu aktarmak bu annelerin bilinçli yaptıkları bir davranış değildir. Bu davranışı bilinçdışı yaparlar.

    Boşluk Duygusu Belirtileri

    Boşluk duygusunda kişi sanki hayatı sedece geçip gidiyormuş hissine kapılır. Yaptığı işten, yediği yemekten, giydiği kıyafetten, gittiği tatilden tad alamaz. Sanki duyguları dondurulmuş gibidir. Koltukta bir sinema filmi seyrediyormuş gibi yaşar hayatı. Bu kişiler eşlerine yeteri kadar bağlı olmadığını düşünebilir, diğer insanlar gibi derinden sevemediklerini düşünebilir, kendilerini sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi hissedebilirler.  Bu kişiler çoğunlukla boşluk duygusunu; içimde yıllardır ara ara gelen çok büyük bir boşluk duygusu var, hissettiklerimi kelimeye dökemiyorum diye tarif eder. 

    Boşluk duygusu hisseden kişiler, boşluk duygusundan kaçmak için bağımlılık yapan maddelere yönelebilir. Bu bağımlılıklar alkol, sigara, uyuşturucu ya da pornografi bağımlılığıdır. Bağımlılıklar kişinin çocukluk döneminde yaşadığı olumsuz duygularla temasını engeller. Özellikle uyuştucu madde bağımlılığının altında yatan en önemli neden boşluk duygusudur. Boşluk duygusu hisseden kişilerin, boşluk duygusundan kaçmak için başvurduğu diğer yöntemler ise aşırı yemek yemek, şeker ve kadbonhidrat içeren gıdalar tüketmek ve alışveriş yapmaktır. Yapılan bütün bu eylemler kişiyi geçici bir süre rahatlatır. Boşluk duygusu hisseden kişi bu duyguları her hissettiğinde bağımlılıklarından birine başvurmak zorunda kalır. Bağımlılık yapan bu maddelerin hepsi zamanla kişinin sağlığını kaybetmesine sebep olur. 

    Boşluk Duygusu Tedavisi

    Boşluk duygusu hisseden kişilere  tavsiyem kendi vücudunuzla sık sık temas kuracağınız aktiviteler yapmanız. Bunun için meditasyon yapabilirsiniz, yoga yapabilirsiniz, spor yapabilirsiniz, yani vücudunuzu daha çok hissedeceğiniz aktivitelere yönelin.

    Bütün bunları yaptığınız halde bu duyguyla başa çıkmakta zorlanıyorsanız bir uzmandan destek alın. Boşluk duygusu erken dönem sıkıntısı olduğu için emdr ve eft tekniğiyle hissetiğiniz bu duygunun çocukluk dönemindeki bağlantısı kurulur ve duygu boşaltılır. 

    Boşluk duygusunun tedavisinde kişi bu duyguyu günlük hayatında nasıl tecrübe ediyor, çocukluk döneminde bu duyguyu nasıl yaşadı, ergenlik döneminde bu duyguyu nasıl yaşadı ona bakılır. Örneğin kişinin boşluk duygusunu en çok hissettiği yer iş yeriyse orda ne oluyor da bu duyguyu hissediyor o konuşulur. Tedavide emdr tekniği erken dönem çocukluk anılarının bağlantısını kurmayı sağlarken, eft tekniği bağlantısı kurulan bu anıların duygularının boşaltılmasını sağlar. 

  • Öfke Kontrolü İçin 10 İpucu

    Öfke Kontrolü İçin 10 İpucu

    Öfke kontrolü, yaşamı daha doğru yönetmek için çok çok değerlidir. Bazen iş ortamında ekip arkadaşlarımızla iletişim sırasında ister istemez, kimi zaman işler planlandığı gibi gitmeyebilir. Yetişkin bireyler olarak iş arkadaşlarımız sorumlulukları gereği birçok sorun ile gün içinde uğraşıyorlar. Ve bazen öyle anlar gelebiliyor ki, çok değer verdiğimiz ekip arkadaşımız ile yaşadığımız fikir ayrılığı, bizleri çileden çıkartabiliyor.

    İşte tam da bu noktada, ekip arkadaşımızla iletişim sırasında daha sakin ve öfke kontrolü sağlanması konusunda size yol gösterecek 10 adım:

    1. Öfke Kontrolü için Beyninizin mantıklı kısmını eğitin

    Bol bol iş hayatında nelere dikkat etmeniz gerektiğini anlatan, serinkanlı ve sakin olmanın iletişimdeki önemini vurgulayan, bir ekip üyesi olmanın ne kadar önemli bir sorumluluk olduğunu hatırlatan eğitici makaleler okuyun. Davranışa geçmeden önce durup düşünmeyi alışkanlık haline getirin.

    2. Ekip arkadaşlarınızın sizi iyi hissettirecek şekilde davranmasını beklemeyin

    Başkaları, özellikle ekip arkadaşlarımız, bizim istediğimiz şekilde düşündüğü ve davrandığında kendimizi daha sakin ve kontrollü hissederiz. Bu olmadığında veya bunu sağlayamadığımızda ise gerginliğimiz artar. Bu çok doğal bir eğilimdir. Ancak her zaman istediğimiz koşulları sağlamamız mümkün olmayabilir. Buna hazırlıklı olmalı, durup sakinleşmeyi beklemeli, kendimizi gevşetecek (sakinleştirici bir müzik açmak gibi) yöntemlere başvurmalıyız.

    3. Tetikleyicilerinizi bilin

    Güçlü duygular davranışlarımızı etkiler ve tetikleyici etki yaratır. Her bireyin farklı duygular karşısında etkilenebilirliği farklıdır. İş hayatında yetişkinler için tipik tetikleyiciler şunlardır;

    • Umutsuzluk

    • Çaresizlik

    • Yetersizlik

    • Korku

    • Suçluluk

    Peki sizleri hangi duygular tetikler? Ekip arkadaşınızın hangi davranışının sizi en çok sinirlendirdiğini tespit edin. Vücudunuzun sinyallerini takip edin.

    4. Neden bu davranışların sizi sinirlendirdiğini kendinize sorun

    Geçmişte yaşadıklarınızı ve gelecekle ilgili korkularınızı gözden geçirin. Ekip arkadaşınızın bu davranışı sizi nasıl hissettiriyor, yetersiz mi, korkulu mu, suçlu mu? Bu duyguları hissettiğinizde kendinizi rahatlatmak için neler yapabileceğiniz ve nasıl sakinleşebileceğiniz üzerine düşünün ve notlar alın, bu duyguları hiissettiğinizde bunları hatırlamaya çalışın.

    5. Öfke kontrolü kaybolmak üzere olduğunda bunu hemen fark edin!

    Öfkelendiğinizde bundan sizin kadar ekibinizin de etkileneceğini unutmayın. Kendinizi gevşetmek ve zor duygularla baş etmek çok önemlidir.

    6. Gerçekçi beklentilere sahip olun

    Kendiniz ve ekip arkadaşlarınızla ilgili makul ve gerçekçi olun. Kendi kendinize bunu yapamıyorsanız bu konuda ekip arkadaşınız veya ekip liderinizden size hatırlatmaları ve destek olmaları için yardım alın.

    7. Geçmişin yaralarını sarın

    Kendi geçmişinizden getirdiğiniz korkular ve yanlış öğretilerden kurtulun. Kendi eksiklerinizi kapatmak için ekip arkadaşlarınıza yük yüklemeyin.

    8. Güç mücadelelerinden sakının

    Bu konuda yol gösterici olan çok değerli bir çocuk şarkısını hatırlarsınız: Bir köprüde kaşılaşmış iki inatçı keçi… diye devam eder. Güç mücadelesi karşılıklı inatlaşmaya dönerse, bu durumun kazananı olmaz. İnatlaşma, iletişimi başarıya götürmeyeceği gibi, muhtemel iletişim kazalarını beraberinde getirecektir. İşte bu sebeple, öfkelendiğinizde ekip arkadaşınızla güç mücadelesine girmekten sakının. Kendiniz ve ekibinize karşı gerçekçi bir perspektifte kalın.

    9. Olumsuz kurgulardan uzak durun

    Eğer endişeli bir yapınız varsa iş görev ve sorumluluklarınız hakkında korkutucu düşünceler zihninizi işgal edebilir. Kafanızdaki bu olumsuz düşünce ve görüntüleri tam tersi olanlarla değiştirmeye çalışın.

    10. Egzersiz yoluyla stresinizi atın

    Gevşeme ve nefes egzersizleri yapmayı öğrenin. Bir spor dalını amatör olarak haftada 2 kez uygulayın. Bedeni kontrol ettiğinizde, düşüncelerinizi ve ruhunuzu daha doğru yönetirsiniz.

  • Depresyon

    Depresyon

    Kendinizi son zamanlarda üzüntülü bir duygu içinde mi hissediyorsunuz?

    Normalde ilginizi çeken şeylere ilginiz azaldı mı? Hiçbir şeyden keyif alamıyor musunuz?

    Yorgunluk, odaklanma güçlükleri, uyku ve iştah problemleri mi yaşıyorsunuz?

    Değersizlik ve suçluluk duygularının etkisinden kurtulmakta güçlük çekiyor musunuz?

    Günlük işlevinizde (Ev işleri, okul ya da işte) düşüş var mı?

    Tüm bunları iki haftadan uzun süredir, neredeyse her gün ve gün boyu yaşıyor musunuz?

    Bu sorulara cevabınız ‘evet’ ise Depresyonda olabilirsiniz.

    Depresyonu tanımlarken Depresif hissetmek ile ayrımını yapmak gerekir. Hepimiz zaman zaman yukarıdaki belirtileri kendimizde görebiliriz. Bu yaşamın getirdiği güçlüklere verdiğimiz doğal bir tepkidir ve genellikle gün içinde geçer ya da birkaç gün sürüp biter. Buna ‘Depresif Duygulanım’ deriz. Bu depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Ancak bazen bu belirtilerin çoğunun haftalarca, ya da aylarca sürdüğü olur. Bu durumda Depresyonda olduğumuzu düşünebiliriz ve bir uzmandan destek almamız gerekebilir.

    Major Depresyonun DSM-5 tanı kriterleri şunlardır:

    İki haftadan uzun süren üzüntülü ruh hali, ilgi ve zevk kaybına ek olarak aşağıdaki belirtilerin en az beş tanesinin eşlik ettiği psikolojik hastalıktır.

    1. Çok fazla ya da çok az uyuma

    2. Hareketlerde yavaşlama, ya da aşırı hızlanma

    3. Kilo kaybı ya da kilo alma, iştahta değişim

    4. Enerji kaybı

    5. Değersizliklik ya da aşırı suçluluk hissi

    6. Odaklanma, düşünme ya da karar alma güçlüğü

    7. Tekrar eden ölüm ya da intihar düşünceleri

    Not: Belirtiler, sevdiğimiz birini kaybettiğimizde içinde bulunduğumuz yas tepkilerinden bağımsızdır.

    Depresyonun Nedenleri: Yapılan araştırmalar depresyonda genetik etkilerin önemine vurgu yapıyor. İkiz çalışmalarında, ikizlerden birinde depresyon tanısı konduğunda, diğer ikizde de depresyonun görülme oranının %37 olduğu görülmüş. Buna ek olarak nöro-biyolojik bazı değişikliklerin depresyon ile ilişkili olduğu bulunmuş ve bu konudaki araştırmalar devam etmektedir. 

    Ancak biyolojik olarak yatkınlık olsun ya da olmasın, bir kişide depresyon görülebilir. Stresli yaşam olayları depresyonun en büyük nedenlerindendir. Yapılan araştırmalarda, iş kaybı, önemli bir ilişkinin ya da romantik ilişkinin kaybedilmesi depresyonun en sık nedenlerinden olarak görülmektedir. Uzun süreli stres yaratan durumlar (yoksulluk, ilişki problemleri, mobbing vs) depresyonu başlatan yaşam olaylarındandır. Peki stresli yaşam olayları bazı kişilerde depresyona neden olurken diğerlerinde niye olmaz? Burada da kişilerin strese verdikleri tepki farklılıkları yatar. Bazı kişiler (biyolojik yatkınlık, sosyal destek eksikliği ya da psikolojik olarak) strese tepki vermede diğerlerine göre daha zayıf olabilirler. Aynı zamanda gelişimsel faktörler de önemlidir. Aile içerisinde duygusal çatışmalara maruz kalmış, düşmanca tavırlar görmüş, duyguları engellenmiş kişilerin depresyona girme oranlarının %70 oranında yüksek olduğu görülmüştür. Depresyona neden olan bir neden ise, kişilik özelliklerimiz ve olumsuz düşünme eğilimlerimizdir.

    Depresyonun tedavisi: Antidepresan tedavilerine ek olarak psikoterapi depresyonda oldukça etkilidir. Psikoterapi ile depresyona neden olan faktörler incelenir ve onları değiştirme yolunda çalışmalar yapılır. Eğer ağır düzeyde depresyon varsa ve kişinin davranışları kısıtlandıysa davranışsal aktivasyon tekniği ile işlevsel davranış becerileri kazandırılır. Olumsuz çarpıtılmış düşünceler incelenerek sağlıklı bakış açıları geliştirilir. Depresyona neden olan travmatik anılar anı çalışmaları veya EMDR teknikleri ile yeniden sağlıklı bir forma dönüştürülür. Bunlara ek olarak, danışanın hem yaşamını hem de tedavi motivasyonunu olumsuz etkileyen karamsarlığa karşı umutlu hissetmesi için motivasyonel teknikler uygulanır.

    Bu belirtiler bende var, peki ne yapmalıyım?

    Eğer kendinizde depresyon belirtilerinin olduğunu düşünüyorsanız, öncelikle bir dahiliye uzmanına görünüp gerekli tıbbi tetkikleri yaptırmanız faydalı olacaktır. Bazen metabolik değişiklikler depresif belirtiler yaşamamıza neden olabilir. Tıbbi herhangi bir neden yoksa ile bu belirtilerin giderilmesi, tekrar umutlu, keyifli ve sağlıklı hissedebilmeniz için psikiyatrik bir muayeneden geçmeli ve psikoterapi desteğine başvurmanız gerekmektedir. Depresyon tıbbi ve psikolojik bir rahatsızlıktır ve kendi kendine geçmeyebilir. Kendinizi desteksiz bırakmamanız, yardım istemeniz oldukça önemlidir.

    Umudunuzun yoldaşınız olması dileğiyle…

  • Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Günlerimizi öyle hızlı yaşıyoruz ki sanki her an bir yere yetişecekmiş gibi. Bu durum konuşmamıza dahi yansımadı mı? Sanki biri kovalarcasına hızlı hızlı konuşmak, kendimizi ifade edememek, konuşmak yerine acele ederek el mimiklerini kullanmak, iletişimimiz de git gide hızlıca yok oluyor… Her gün başlı başına ayrı koşturma. Hafta sonları, tatil günleri, bir bayram tatili izni nefes almak için bile hızlı hareket ediyoruz hemen gidip gelelim de aradan çıksın diyoruz. Değerlerimizde hızlıca bizden uzaklaşıyor… Kısacası her şeyi koşarak yapmaya o kadar alışmışız ki değerlerimizden tutunda iletişimize kadar bu durum dört bir yanımızı sarmış. Gündüz işe yetişme temposu, evrakları yetiştirme, çocuğu okula bıraktın koştur koştur eve gelince de çocuk telaşı, yemek yetiştirme, yapılacak işler, uyku saati diyorsunuz oh derken kendinize vakit ayırırken sizde yorgunluktan uyuyup kalmışsınız… Yavaşlayın! Hayatı vitese takmış bir şekilde ilerliyoruz, devamlı aynı şeyler, vücudunuz yoruluyor, hem fiziksel yorgunluk yaşıyorsunuz hem de beyin yorgunluğu! Çoğu kez duyduğum şeylerden biri fiziksel yorgunluk bir şekilde geçiyor da beyin yorgunluğu nasıl geçecek.

    Evet, sevgili okurlarım nasıl geçecek? Büyük bir şehirde yaşadığımız için hayatın zorluklarına rağmen devamlı mücadele etmek zorundayız. Hayat bazısına doğuştan fırsat vermemiştir. İnsanlar fırsatları kendi oluşturmak için çalışır. Kendilerini çok fazla çalışmak zorunda hissederler. Durup soluklanmaya vakit yoktur sürekli bir yerlere yetişme çabası içindedir. Hatta hayatın güzelliklerini kaçırdıklarının farkında olurlar. Dünyaya bir kez geldiklerinin de bilincindedirler. Ama zorunlulukları hayallerinin önüne geçer ve koşmaya kaldıkları yerden devam ederler. Ve zamanla ruhumuz yaşlanır… Durup dinlenemiyoruz. Hayal olarak kalıyor. Ödenmesi gereken faturalar, banka işleri, evin düzeni, ev alışverişi, okul, sosyal hayat… Yapılması gereken şeyler evet ama bunu koşturarak değil kendinizi dinleyerek yapmalısınız. Elbette bunlar yapılacak şeyler biz koşsak da koşmasak da illa ki yapılması gerekenler bir şekilde yapılıyor. 

    Önemli olan sindirerek koşturmak… Bir de üstüne bu kadar şeyi yapıp vicdan azabı çekenler yok mu? Her şeyi yapmalarına rağmen çocuğumun şuyu eksik ona yetişemedim, onu haftanın 5 günü aradım şimdi 3 günü arıyorum vicdan azabı çekiyor üstüne koşmaya devam ediyor. Yahu en son ne zaman sinemaya gittin? Hayatın neresinde kalmıştın? Yaş geldi geçiyor eskisi gibi olabilir mi her şey? Ya da istediğin halde olmuyor mu? Eski sağlığın yok mu? En önemlisi ruh sağlığı yaşamış olduğun bu koşturma seni psikolojik olarak yıpratır ve hastalıklar ortaya çıkar; depresyon, panik atak, kaygı, memnuniyetsizlik… Çaresi var mı elbette var ama iş işten geçmesin. Eskisi gibi olabilir mi kırılan bir vazoyu tamir etseniz ne kadar birbirine bağlanır ki…  Her birimizin hikâyesi, yaşam deneyimi ayrı ama hemen hemen dikkat edin herkesin yaşadığı şeyler benzer. Ta ki bir gün bir şekilde düzende bir yanlışlık olduğunu anlayıncaya kadar… Belki fırsat yaratıyorsunuz ama alışık olmadığınız için anı nasıl değerlendireceğinizi bilmiyorsunuz içinde bulunduğunuz anı unutup sanki maratondaymışsınız gibi koşmaya devam ediyorsunuz. E bu hız fazla olunca etrafınızdakileri göremiyor sağlığınızda ihmal ediyorsunuz. Sevgiden geçmeyen her gün bana kalırsa kayıp gündür. İş bu illa ki yapılır önemli olan severek sindirerek yapmak. 

    Hayatta kendiniz için bir iyilik yapın; 

    Doğanın kusursuz huzurundan faydalanın, işlerinizin koşuşturmasına bir ara verin yavaşlayın! 1 günde olsa kendinizi doğanın yeşiline bırakın. Kafanıza gereğinden fazla bir şey takmayın. Söylemesinin kolay olduğunu biliyorum fakat zaman sihirli bir ilaçtır. Zamanla kafanıza bir şey takmamayı öğreniyorsunuz. Kişilere veya eşyalara bağımlı olmayın! Yeniliklere açık olun, dışarıdan izlemek yerine içerisine girin o tadı alın ve kendiniz alışkanlıklar yaratın. Üşendiğiniz ve ya yorulduğunuzda hep aynı hep aynı şeyler diye isyan ettiğinizde durun ve derin bir nefes alın. Belki sizin isyan ettiğinize başkaları sahip olmak istiyordur. Kıymetini bilmediğiniz şeyleri elinizden çıkıp gittikten sonra kıymete binmesi hiçbir şey ifade etmez. Bir gün ölecekmiş gibi yaşadığınıza inandığınız gibi uygulamasında yaparsanız hem yoğun temponuz sırasında acı çekmemiş olursunuzHerkes kalbinin renginde yaşar hayatı ve herkes kalbinin rengini bulaştırır etrafındakiler . Demem o ki siz yavaşlayın etrafınızdakilerde yavaşlasın siz sevin etrafınızdakilerde sevsin… En önemlisi siz kendinize değer verin etrafınızdakilerde size değer versin. Şimdi derin bir nefes alın! Hayatınıza geri baktığınız kendiniz için bir şeyler yapmış olun. Gücünüz ruhunuzda gizli…

  • Mobbing

    Mobbing

    Zorlu hayat şartlarında hepimiz bir şekilde mücadele veriyoruz. Çalışıp çabalayarak yaşamımızı iyi bir şekilde sürdürmeye çalışıyoruz. Çalışma koşulları da gün geçtikçe zorlaşıyor. İş bulmak da, düzenli işe sahip olmak da hiç kolay değil. 1980’li yıllar itibariyle, üzerinde araştırmalar yapılmış, kanunlarda yerini almış ve maalesef ki görülme/yaşanma oranı yüksek olan bir durumu ifade eden kavram iş yaşamına girmiş bulunmaktadır: Mobbing.

    Mobbingin Türkçe karşılığı “bezdiri”dir. Ancak genel yaygın kullanımı hala mobbingtir. Türk Dil Kurumu mobbingi (bezdiriyi) şu şekilde tanımlamaktadır: İş yerlerinde, okullarda vb. topluluklar içinde belirli bir kişiyi hedef alıp, çalışmalarını sistemli bir biçimde engelleyip huzursuz olmasına yol açarak yıldırma, dışlama, gözden düşürme.

    Mobbing, psikolojik şiddet uygulanması, aşağılamaya, hakarete, tehdide, alay edilmeye, nüfuzu kötüye kullanmaya, iftiraya, tacize, saygı sınırlarını aşan davranışlara, dışlanmaya maruz kalmadır. İşle ilgili bilgi saklanır, bir işin nasıl yapılacağı bilinçli olarak öğretilmez/anlatılmaz, mesai saatleri uzatılır, yetersiz olduğu belirtilir, yetki alanı daraltılır, sürekli eleştirilir, kişi görmezden gelinir, kişiyle iletişime girilmez, sözü kesilir/konuşturulmaz, arkadan kötü konuşmalar yapılır, süreli olarak yapılması için iş verilir. Ancak belirtilen o sürede o işin bitirilmesi imkansızdır. Anlamsız işler verilir ya da kişinin kapasitesinin altında basit işler verilir. Çalışılan bölüm değiştirilir, kişinin yapamayacağı zorlukta ağır işler verilir.
    Mobbingin karşılığı olan kavramlardan biri de psikolojik tacizdir. Mobbing uygulayan kişiye tacizci denmektedir. Bu deyiş de yerindedir. Mobbinge maruz kalan kişi için mağdur kavramı yerinde bir kavramdır. İşyerinde olan her olumsuzluk mobbing değildir. Mobbing olarak tanımlanması için, sürekli ya da çok sık yapılıyor olması, kasıtlı yapılıyor olması, sistemli olması, olumsuz tutum ve davranışlar olması (gizli de olabilir aleni de), amacın kişiyi işten uzaklaştırma, bezdirme olması, kişide (maruz kalanda) zarara yol açması (kişilik, sağlık, mesleki) gerekmektedir.

    Mobbing sadece yöneticiler ya da üstler tarafından uygulanmaz. Eşit pozisyonda çalışan kişi tarafından da uygulanır. Çalışan yöneticisine de uygulayabilir. Fakat bu nadiren karşılaşılan bir mobbing şeklidir.

    Mobbinge uğrayan kişi neler yaşar, ne hisseder?: Huzursuzluk, üzüntü, öfke, çaresizlik, korku, özgüvende düşme, utanma, umutsuzluk duygularını yoğun olarak hissederler. Motivasyonları düşer. Çalışmaz duruma gelirler. İşe geç kalma, işe gitmek istememe, sık izin kullanma yaşanır. İş yerinde dikkat dağınıklığı, odaklanamama, hatalar yapma başlar. Depresyon, kaygı bozukluğu (panik atak), paranoya, travma sonrası stres bozukluğu, uyku bozuklukları, bağımlılık gibi psikolojik hastalıklar, tansiyon, kalp hastalıkları oluşabilmektedir. Psikolojik yardım almaları çok yararlı olacaktır. Mobbinge uğrayanların psikolojik kökenli hastalıkların (çeşitli ağrılar, mide vs) tanı ve tedavisi için ciddi düzeyde maddi harcama yaptıkları bilinmektedir. İş yerinde mobbinge maruz kalan kişilerin aile ve sosyal hayatları da olumsuz etkilenmekte, hayatın diğer alanlarında da sorunlar yaşanmasına neden olabilmektedir.

    Herkes mobbinge uğrayabilir. Özellikle işinde başarılı olan, yetenekli, becerikli, zeki, hassas kişiler daha çok hedef durumundadır. 

    Mobbing uygulayan kişiler: Gücü seven, zayıf karakterli, sürekli ilgi ve övgü isteyen, cesur olmayan, çalışanları kontrol altına almak isteyen, aşırı denetleyici, kötü niyetli kişiler.

    Kötü yönetilen, rekabetin çok olduğu, aşırı disiplinli stresli, iletişim probleminin olduğu, işe alımlarda hataların yapıldığı, eğitim eksikliğinin olduğu, işlerin pek iyi gitmediği işyerlerinde mobbing görülme olasılığı daha fazladır. 

    Mobbingin amacı çalışanın “kendi isteğiyle” işten ayrılmasını sağlamaktır. Çünkü çalışan istifa ettiğinde tazminat ödenmeyecek (kıdem, ihbar). Diğer bir amaç; kişisel problemi bulunan, kıskançlık yaşayan yöneticinin, işverenin o çalışandan kurtulmak istemesidir. Ayrıca yönetici ve diğer çalışan işverene iyi görünmek vb gibi çıkarlar için mobbing uygulayabilmektedir.  

    Mobbing mağduru olan, ancak mobbingi bilmediği, mobbinge uğradığının farkında olmadığı, hakkını arayamadığı için birçok çalışan hiçbir hakkını alamadan işini bırakmaktadır. Mobbinge uğradığını kanıtlayan çalışan hem tazminatlarını alabilmekte hem de manevi tazminat da hak edebilmektedir. Çalışanın mobbinge uğradığına yönelik delil sunmalı veya tanık göstermelidir. Mobbing uygulayan kişi de cezai yaptırımlara maruz kalmaktadır. 

    Mobbing konusunda yardım almak ve bildirimde bulunmak için 170’i arayabilirsiniz. Alo 170’e gelen mobbing şikayetlerinin çok fazla sayıda olduğu, özel sektörden daha fazla şikayet geldiği (iki katından fazla), erkekler ve kadınlar arasında anlamlı sayısal fark bulunmadığı söylenmektedir.  

    Mobbinge uğrayan kişi ne yapmalıdır?: Mobbingi uygulayan kişiye ne yapmaya çalıştığının farkında olunduğu ve buna son vermezse gereken her yere başvurulacağı ifade edilmelidir. Çoğu mobbing bu ifade edişle sona ermektedir. Durumu iş yerinde üst düzeylere bildirmelidir. İşyeri içinde sorun çözümlenemiyorsa Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın İletişim Merkezi Alo 170’i aramak, yargıya başvurmak, sendikalardan, sivil toplum kuruluşlarından yardım istemek iyi olacaktır. Mobbing uygulayan kişiyle tartışmaya/kavgaya girilmemelidir.  Kanıtları toplamak, şahitleri ayarlamak, psikolojik, tıbbi, hukuki destek almak gerekmektedir. İş yerinde mobbinge uğrayan birisi varsa diğerlerinin de uğrayabileceği sonucu çıkarılabilir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı çok yanlıştır. Mobbinge uğrayan kişiye destek olunmalıdır.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Toplumumuzda son yıllarda çocuklar için kullanılan sıfatlardan biri de hiperaktif. “Benim çocuğum hiperaktif” ya da “bu çocuk hiperaktif” gibi yorumların çoğu yanlış yorumlardır. Çünkü her hareketli ya da yaramaz çocuk hiperaktif değildir. Aslında hiperaktivitesi olan çocuklara hiperaktif denir ve hiperaktivite bir psikopatolojidir; tam adı “dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu”dur. Dikkat eksikliği ve hiperkativite bozukluğu, çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik rahatsızlıklarındandır. Görülme oranı %4-8 arasındadır. Gün geçtikçe görülme sıklığı maalesef artmaktadır. Erkek çocuklarda daha fazla görülmektedir (3-4 kat). Sebepleri tam olarak henüz anlaşılamamıştır.

    Belirtileri şu şekildedir: Dikkat eksikliği için; detaylara dikkat etmez, sürekli hata yapar, dikkatini korumada sıkıntı yaşar, Doğrudan kendisine konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür, verilen yönergeleri izlemede güçlük çeker, Çoğu zaman üzerine aldığı görevleri ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çeker /organizasyon sorunu yaşar, yoğun düşünme gerektiren işlerden kaçınır ya da bu işleri yapmaktan hoşlanmaz, eşyalarını kaybeder, dikkati kolayca dağılır, günlük işlerini unutur.

    Hiperaktivite ve dürtüsellik için; durduğu yerde duramaz; elleri, ayakları kıpır kıpırdır, uzun süre oturmada sıkıntı yaşar, koşar ya da tırmanır, yerinde duramaz, sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar/ sakin bir biçimde, boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır,, motor takılmış gibi veya düz duvara tırmanırcasına hareketlidir, çok konuşur, karşıdaki kişi sorusunu bitirmeden cevabı verir, bekleme gerektiren ya da sırayla yapılan işlerde sıkıntı yaşar, başkalarının sözünü keser.

    Bu belirtilerden altı ve daha fazla varsa mutlaka uzmana başvurmak gerekir. Bu belirtilerin sadece birden fazla ortamda görülüyor olması, en az altı ay boyunca sürmesi ve yedi yaşından önce başlamış olması gerekmektedir. Çocuktaki bozukluğun fark edilmesi ve uzman tarafından tanılanması genellikle okula başladıktan sonra öğretmenlerin aileyi yönlendirmesi ile olmaktadır. Bu konudaki bilgi düzeyi ve bilinçlilik son yıllarda artmıştır. Ancak hala çok geç fark edilme ve tedaviye başlama söz konusudur. Ne kadar erken tanılanıp, tedaviye başlanırsa o kadar iyi sonuçlar alınmakta ve çocuğun yaşadığı problemler aza indirilebilmektedir. Bu bozukluk kısa sürede geçen bir hastalık değildir. Ömür boyu sürme ihtimali yüksektir.

    Bu bozukluğa sahip çocuklar eğlenceli faaliyetlerde bulunurken, televizyon izlerken ve telefon/bilgisayar oyunları oynarken dikkatlidirler ve uzun süre oturabilirler. Bu durum aileleri yanıltabilmektedir.

    Bazı çocuklarda dikkat eksikliği baskındır, hiperaktivite görülmez. Bazen de hem dikkat eksikliği hem de hiperaktivite birlikte görülmektedir. Erkek çocuklarda ikisinin birden görülme olasılığı fazlayken, kız çocuklarda dikkat eksikliği baskın olan tip daha fazla görülmektedir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu derslerdeki başarıyı düşürür ve sosyal hayatta uyum sorunları yaratır. Belirtiler yaşla birlikte azalma gösterir. Ancak yetişkinlerde görülmez diye bir şey yoktur. Bu bozukluğun yanında öfke-saldırganlık, karşı gelme gibi davranış bozuklukları da görülebilmektedir. Tedavi edilmediğinde: Okul başarısında düşüklük, ileriki dönemde iş hayatında başarısızlık, sosyal ilişkilerde bozulma, madde bağımlılığı, şiddete eğilim, suça yönelme ve diğer psikolojik bozukluklar (depresyon, anksiyete, bağımlılık vb.) görülmektedir. Yapılan araştırmalar, bu kişilerde okulu bırakma, düzenli bir iş sahibi olamama, evliliklerinde problem yaşama, kaza geçirme ya da yapma olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Bu nedenle bu bozukluğu ciddiye almak ve uzmanlara başvuruda bulunup doğru tedavinin görülmesi şarttır.

    Bu bozukluğa sahip çocuğu olan aileler, çocuğa anlayışla yaklaşmalıdır. Çocukların bu davranışları isteyerek yapmadıkları, ellerinden gelen bir şey olmadığını kabul etmek gerekmektedir. Ailenin olumsuz davranışları (bağırma, kötü sözler söyleme gibi), arkadaşlarının dışlaması, derslerde başarısız olması nedeniyle bu çocuklarda yetersizlik duygusu, özgüvende düşme ve depresyon gelişebilir. 

    Çocuk için günlük bir program yapılmalı, çocuğunuzun uyandığı, yemek yediği, okula gitmek için evden çıktığı ve yattığı saatlerin her gün belirli ve aynı olması sağlanmalı, çocuğu kalabalık alışveriş merkezleri gibi çok fazla uyarının bulunduğu ortamlardan mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışılmalıdır. Çocuğa yönergeler açık, kısa ve kesin şekilde verilmelidir. 

    Bu çocukların zekalarında bir problem olmamasına rağmen dikkatlerini toplayamadıkları için derslerden geri kalmaları, sınavlardan düşük notlar almaları çok muhtemeldir. İmkanlar dahilinde birebir eğitimle daha iyi öğrenirler. Ödev yaparken ya da ders çalışırken aralar verilmelidir., çalışma süreleri normalden daha kısa tutulmalıdır, küçük parçalara bölünmelidir. Okulda pencere kenarında oturmamaları, öğretmene yakın ön sırada oturmaları iyi olacaktır.

    Çikolata, şeker gibi gıdalardan, enerji veren abur cuburlardan uzak tutulmaları ve spor etkinliklerinde bulunmaları da faydalıdır. 

    Bu bozukluğun tedavisinde davranış değiştirme teknikleri, dikkat attırma çalışmaları, aile eğitimleri ve ilaç tedavisi etkili olmaktadır. Bu süreçte aile, uzman ve öğretmen işbirliği büyük önem taşımaktadır.

    Yapılan birçok araştırma göstermektedir ki 3-6 yaş arasında fazla televizyon izleyen, bilgisayar veya cep telefonuyla oyun oynayan çocukların dikkat ve öğrenmede sorun yaşama oranları daha fazladır. Bu nedenle küçük çocuklarımızın aktivitelerle, eğitici oyunlarla oyuncaklarla zamanlarını geçirmelerini sağlamalı, küçük kapalı mekanlarda/evlerde hareketsiz durmaları yönünde baskı yaparak enerjilerini atmalarını engellememeliyiz.

  • Akıllı Telefonların Psikososyal Etkileri

    Akıllı Telefonların Psikososyal Etkileri

    Akıllı telefonlar hayatımıza girdiği andan itibaren hayatımızın bazı alanlarını kolaylaştırdı. Günlük yaşantımızın ve iş yaşantımızın vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi. Farklı yollarla (SMS, internet, arama) iletişim kurabiliyor, fotoğraf/video çekebiliyor, ihtiyacımız olan bilgiye ulaşabiliyor, çeşitli oyunlar oynayabiliyor kısacası birçok ihtiyacımızı elimizdeki bu küçük makine ile karşılayabiliyoruz.

    Ancak bu kadar hayatımızın içinde olan ve faydaları yadsınamaz telefonlar son dönemlerde aşırı kullanım nedeniyle iş, okul, aile ve sosyal hayatı son derece olumsuz etkilemektedir. İşverenlerden çalışanların telefonlarla fazla ilgilenip işe dikkatlerini vermediği, öğretmenlerden öğrencilerin telefonlarla ilgilenmekten derslerine yeteri kadar önem vermediği, eşlerden aile içi paylaşımların, birlikte vakit geçirmenin oldukça azaldığı yönünde gelen şikayetler gün geçtikçe artmaktadır.

    Görülüyor ki bu telefonlar maalesef kullanım amacı dışında kullanılarak gerek bireysel gerek toplumsal anlamda zarar verir hale gelmiştir. Teknolojiyle ilişkili bağımlılıklar psikoloji literatüründe yerini almıştır. Yurt dışında kliniklerde bu konu üzerine tedaviler uygulanmaktadır. Uygulanan tedaviler diğer bağımlılıklar için uygulan tedavilerle (alkol, madde vb.) benzerlik göstermektedir. Ayrıca diğer bağımlıklarda olduğu gibi, teknolojiye ait bağımlılıklarda da birçok kişi bağımlı olduğunu kabul etmemektedir.

    Gelin şimdi kendimize soracağımız birkaç soru ile telefonu sadece bir araç olarak mı kullanıyoruz yoksa bağımlı mıyız görelim.

    Akıllı cep telefonunuzu her zaman yanınızda taşıyor musunuz? Yanınıza almadığınızda ya da unuttuğunuzda yoğun gerginlik ve panik yaşıyor musunuz?  

    Uyanır uyanmaz ve yatmadan hemen önce telefonunuzu kontrol ediyor musunuz?

    Cep telefonunuzu kontrol etmek için çıkarttığınızda artık aileniz, arkadaşlarınız sinirleniyor mu?

    Saatlerce telefonun ekranına bakmaktan gözlerinizde yanma, başınızı eğri tutarak konuşmanız nedeniyle boynunuzda ağrı, tutulma gibi bedensel yakınmalar var mı? 

    Telefonla ilgilenmekten önemli görüşmeleri, işleri ertelediğiniz oluyor mu? Her boş anınızda telefona mı yöneliyorsunuz?

    Araba kullanırken dayanamayıp telefonunuza bakıyor musunuz?

    Gündelik sorunlardan veya istenmeyen duygu durumdan kaçmak için telefonu mu kullanıyorsunuz?

    Telefondan gelen ses ve uyarılara bir an önce bakmak için yoğun bir istek duyuyor musunuz?

    Yukarıdaki sorulara verdiğimiz cevapların çoğu evet ise telefon kullanımı, kullanım olmaktan çıkıp bağımlılık seviyesine ulaşmış demektir. Telefon bağımlılığı,  hem hayatın normal akışını hem de kişinin psikolojisini olumsuz yönde etkileyecektir. Bu durum ciddiye alınmazsa, ileride çok ciddi sonuçlar doğuracaktır. Örneğin işten çıkarılmalara, evliliklerin bitmesine, arkadaşlık ilişkilerinin bozulmasına neden olmaktadır. Bağımlıların karşılaşacağı bir diğer problem de, kendi zihnimiz yerine sürekli telefonun özelliklerini kullanmamız (hatırlatıcılar, hesap makinesi vb.) sonucunda oluşan hafızanın zayıflaması, unutkanlık, zihinsel tembellik gibi özellikleri içeren dijital demanstır. Bu kişilerde ileride Alzheimer hastalığının görülme riski artmaktadır.

    Peki telefon bağımlılığından kurtulmak için neler yapılmalıdır?

    • Bildirimleri kapatın. 

    • Sizi çok meşgul eden uygulamaları kaldırın. 

    • Önemli bir işle ilgileniyorken uçuş modunu açın ya da telefonunuzu kapatın.

    • Bırakma uygulamaları kullanın. 

    • Telefonunuzu saklayın. 

    • Akıllı olmayan bir telefon edinin. 

    • Fotoğraf çekmek için fotoğraf makinesi kullanın ve her şeyin fotoğrafını çekmeyin. 

    • Mesajlara hemen cevap beklemeyin, hemen cevap da vermeyin

    • Haftada bir gün cep telefonunuzu yanınıza     almayın ya da kapatın.

    • Sabah uyandığınızda giyinmeden, kahvaltı etmeden  cep telefonunuzu elinize almayın.

    • Yatağınıza gitmeden en geç 30 dakika önce telefonunuzu kontrol edin ve telefonu yatak odasına sokmayın.   

    • Yemek yerken, arkadaşlarınızla gezerken, film seyrederken, rahatlamaya çalışırken akıllı telefonlarınızı kullanmayın.  En azından günün birkaç saatini telefonsuz geçirin.

    Eğer bunları yapamıyorsanız mutlaka uzman yardımı almalısınız.

    Unutmayın insanlar binlerce yıl cep telefonsuz yaşadı. Kendinizi bağımlı hale getirmeyin…

  • EMDR Terapisi

    EMDR Terapisi

    EMDR terapisi, Türkçe açılımıyla Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme,1987 yılında Francine Shapiro tarafından göz hareketlerinin travmatik olaylar üzerindeki etkisini azalttığı tesadüfen bulunan etkili bir psikoterapi yöntemidir. O günden sonra Shapiro travmaya maruz kalmış kişilerle yapmış olduğu araştırmalarında terapi modelini geliştirmiş ve etkinliğini test etmiştir.

    EMDR yaklaşımına göre insanlar travmatik olaylar yaşadıklarında bu anılar beyinlerinin sağ tarafında işlenmemiş anı ağları olarak depolanır. İşlenmemiş anılar doğal afetler,büyük kazalar, kayıplar, savaş, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanı sıra, başta çocukluk çağı olmak üzere her yaşta yaşanan ve etkisi travmatik olan her tür yaşantı; günlük hayatta aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz olaylar, şiddete maruz kalmalar, aşağılanmalar, reddedilmeler, ihmal ve başarısızlıklar şeklinde sıralanabilir.

    EMDR, bu tür izole anıların işlenmesini sağlayan fizyolojik temelli bir terapidir. Beynin zamanında yapamadığı işlemi yapmasını sağlar. Kilitli kalmış anı ile diğer anı ağları arasında ilişki kurulması, öğrenmenin sağlanarak bilginin adaptif bir şekilde depolanması mümkün olur. Danışan artık rahatsız olmaz ve anıyı yeni ve sağlıklı bir perspektiften görür.

    Basitçe ifade edecek olursak beynimizin sağ tarafı duyguların sol tarafı ise mantık ve dil becerisinin bulunduğu kısımlardır. Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre EMDR terapisindeki göz hareketi yöntemiyle sağ beyin ve sol beyin arasında bir bağlantı kurulur ve bu sayede bir iyileşme meydana gelir. Sonraki araştırmalar ise bu etkiyi sadece göz hareketleriyle değil aynı zamanda bedenimizin sağ ve sol taraflarını uyararak da elde edebileceğimizi göstermiştir.

    EMDR terapisi başlangıçta, geçmiş ya da yakın gelecekte yaşanılan travmalarda etkili olduğu düşünülen bir yöntem olmasına karşın yeni araştırmalar artık her türlü olumsuz durum için kullanılabileceğini göstermektedir. Diğer bir değişle trafik kazası gibi travmatik bir olay için de, sınav kaygısı için de bir yakınınızla yaşadığınız olumsuz bir olayın etkilerinden kurtulmak için de rahatlıkla kullanılabilen bir model olduğunu söylemek mümkün.

    EMDR terapisi ile sadece semptomlar ortadan kalkmaz. Yeni bakış açısının kazandırdığı pozitif inançlar ve olumlu duygular kişinin kendisine, ilişkilerine, dünyaya bakışını da olumlu yönde değiştirip kişisel gelişim sağlar.

    EMDR nasıl uygulanır?

    EMDR terapisi sırasında EMDR terapisinde 8 aşamalı, üç yönlü (geçmiş, şimdi, gelecek) bir protokol uygulanır. Hedef, geçmişte yaşanan anıların yeniden işlenerek duyarsızlaşmanın sağlanması, bugünkü semptomların tedavisi, danışanın gelecekte karşılaşacağı benzer sorunlar karşısında, kazandığı olumlu inanç ve duyguların geliştirdiği yeni bakış açısının yönlendirdiği davranışları gösterebilmesidir. 

    EMDR uygulayacak olan kişinin EMDR terapisi eğitiminin 1. Ve 2. Düzey eğitim ve süpervizonlarını tamamlamış deneyimli uzman psikolog olması oldukça önemlidir. Aksi taktirde EMDR yeterli olmayan kişiler tarafından uygulandığında riskli durumlar ortaya çıkabiliyor, kişi kendine yabancılaşabiliyor. Uluslararası www.emdr.com adresinde dünyanın her yerinde uygulama yapabilen uzmanların listesi yer alıyor. Türkiye’de de EMDR Derneği yakın zamanda kuruldu.

    Çocuklarla EMDR

    Çocuklarla EMDR uygulaması sırasında çocukların anı ağları yaşlarına bağlı olarak kısa olduğundan dolayı yetişkinlere göre çok daha hızlı olumlu gelişmeler gözlemlenebiliyor. Çocuklarla EMDR terapisinde dil gelişimleri yeterli düzeyde olmadığından resim tekniği kullanılıyor. 

  • Öfke Kontrolü

    Öfke Kontrolü

    Öfke problemi, çok sık rastladığımız, günlük hayatımızı oldukça olumsuz etkileyen bir problemdir. Kişinin kendi yaşadığı huzursuzluk dışında, etrafına da verdiği huzursuzluk, kişiyi daha çok strese sokan bir durumdur. Peki neden bu kadar öfkeleniriz? Ya da neden diğer insanlar öfkelerini daha farklı şekilde ifade edebilirken, biz ani patlamalar yaşıyoruz hiç düşündünüz mü? İşte kontrol altına alabileceğiniz bir kaç öneri..

    FARKINDALIK KAZANIN

    Tabii ki günlük işte yaşadığımız problemler, ailevi yaşanan problemler, günlük stres katsayımızı belirlemekte önemli rol oynuyor. Ancak gün içerisinde bizi neyin strese soktuğunu, asıl öfkeli olduğumuz olayın ne olduğunun farkında olmak önemli bir faktördür. Stresin kaynağını bildiğimiz ve bunun farkında olduğumuz zaman, daha kontrollü davranışlar sergileyebiliriz. Böylece işte yaşadığımız bir sorunu evde ailemize veya evde yaşadığımız bir sorunu iş yerine, arkadaşlarımıza yansıtmayı minimuma indirebiliriz.

    DUYGULARINIZI İYİ TANIYIN

    Öfke, ortaya koyulması en kolay duygulardan bir tanesidir. Ancak iyi bilmeniz gereken 8 temel duygumuz vardır.

    Mutluluk: Sevinç, neşe, zevk, keyif, haz, gurur, heyecan ve coşkunluk,

    Üzüntü: Keder, acı, melankoli, umutsuzluk, yalnızlık

    Korku: Kaygı, endişe, sinirlilik, ürkeklik, dehşet ve panik,

    Şaşkınlık: Hayret, şaşırma, şaşkınlık ve merak ,

    Öfke:  Hiddet, kızgınlık, gazap, sinirlilik, düşmanlık, hınç ve şiddet,

    İlgi: Merak, güven, şefkat, sevgi ve bağlılık,

    İğrenme: Tiksinme, küçümseme, kibir, nefret, hoşlanmama, sevmeme,

    Utanç: Suçluluk, utanç, hayal kırıklığı, vicdan azabı, pişmanlık, üzüntü

    Bilmeniz gereken bu 8 temel duyguyu ne kadar iyi tanıdığınız ve ne kadar iyi ifade edebildiğiniz çok önemlidir. Özellikle “duygularını içinde yaşayan” tabirli insanların öfke patlamaları daha fazla olmaktadır. Çünkü sürekli içinize attığınız duygularınızı bedeninizde mutlaka hissedersiniz. Bir şekilde bir tepki vermesi gereken vücut, beyin ve düşünce sistemi en kolay olan öfkeyi yüzeye çıkartabilir.

    BEDENİNİZDE NELER OLDUĞUNU HİSSEDİN

        Öfkeli olduğunuzda veya bir öfke patlaması yaşamaya hazırlandığınız zamanda,  vücudunuzda neler olduğunu hissedip anlayın. Mesela ellerde karıncalanma, göz seğirmesi, başınızda uyuşma, ellerde titreme gibi vücudunuzun neresinde, ne olmaktadır? Bunların farkında olursanız eğer, öfkeyle bir davranışta veya bir konuşmada bulunacaksanız o an sinirli olduğunuzu fark edebilir ve o an yapacağınızı işi bir süre erteleyebilirsiniz. Öfkeyle kalkan zararla oturur dedikleri kısmını atlatmanız için kendinize yardımcı olmuş olursunuz.

    BEKLENTİLERİNİZİ REVİZE EDİN

        Öfke duygusu, şaşırma duygusuyla başlar. Karşılaştığınız ve beklemediğiniz bir durumda önce şaşkınlık yaşarsınız ve sonucunda doğal olarak öfke duyarsınız. Her zaman değil yalnızca kontrol edilemediğinde iyi sonuçlar doğurmayan öfke duygusu bazen hayatta kalabilmemiz için yararlı bile olabilir. Birisi çantanızı çalmaya çalıştığında eya size şiddet uyguladığında, o anda beklemediğiniz için önce şaşırırsınız. Şaşkınlığı üzerinizden attığınız zaman, öfke duygusuyla kendinizi savunmaya geçebilirsiniz. Günlük hayatta karşılaştığınız insanlar beklemediğiniz şekilde, şaşırtıcı şekilde size yaklaşırsa öfkelenebilirsiniz. Örneğin eşiniz yemekten sonra bulaşıkları toplamıyor ve dağınık bırakıyorsa buna şaşırmayın. Bunun bu şekilde olduğunu her defasında gördünüz. Her defasında buna şaşırıp hemen arkasından öfkelenmek ve tartışmak yerine, her defasında daha sakin ve güzelce anlatmaya çalışın. Bu anlamdaki beklentilerinizi daha düşük tutmaya gayret gösterin.

    GEVŞEME TEKNİKLERİ

        Tabii ki olmazsa olmaz, günlük stresinizi boşaltabileceğiniz bir alan yaratın. Mesela spor, mesela yoga, belki dövüş dersleri.. Hiçbirini yapamıyorsanız günlük olarak nefes egzersizleri yapabilirsiniz.

  • Mobbing

    Mobbing

    Mobbing, İngilizce yıldırma anlamına gelmektedir ve kökü “mob” olan bir kelimedir. “Mob” sözcüğü, İngilizce’de yasal olmayan biçimde şiddet uygulayan kalabalık veya “çete” anlamındadır. Latince kökenli sözcük; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamlarına gelir. En iyi ifade eden anlamıyla yıldırma veya iş yerinde psikolojik terör anlamlarıdır.

    Yıldırma kavramı, ilk kez 1984’de İsveç’de “İş Hayatında Güvenlik ve Sağlık” konulu bir raporun kapsamında Heinz Leymann tarafından ortaya atılmış, 1993’te İsveç’te çıkarılan ‘İşyerinde Kişilerin Mağdur Edilmesi’ adlı kanunla da ilk kez yasal bir nitelik kazanmıştır. Çalışma yaşamında hep var olan fakat görmezden gelinen mobbing, birçok iş yerinde hâlâ çok sayıda çalışanın kâbusu olmaya devam etmektedir. Bazen hakaretle, aşağılamayla bazen de normalin üzerinde aşırı iş yükü yükleyerek kendini gösteren bu davranışa maruz kalmak çalışanın hem psikolojik hem de fizyolojik olarak etkilenmesine neden olabilmektedir.

    Mobbing 3 türde incelenir;

    1. Düşey Mobbing:Üst konumda yer alanların astlarına yönelik olarak gerçekleştirdikleri psikolojik taciz vakalarıdır. Üstler sahip oldukları kurumsal gücü, astlarını ezerek, onları kurumun dışına iterek kullanmasıdır.

    2. Yatay Mobbing: İşyerinde psikolojik tacizin fail veya failleri mağdur ile benzer görevlerde ve benzer olanaklara sahip, aynı konumdaki iş arkadaşlarıdırlar. Örneğin; eşit koşullar içinde bulunan çalışanların çekememezliği, rekabet, çıkar çatışması, kişisel hoşnutsuzluklar gibi.

    3. Dikey Mobbing: Çalışanın yöneticiye psikolojik şiddet uygulamasıdır. Nadir görülen bir durumdur. Örneğin, çalışanların yöneticiyi kabullenememesi, eski yöneticiye duyulan bağlılık, kıskançlık gibi.

    Mobbing’in uygulama biçimi süresi ve şiddeti ile bağlantılı olarak bir çok ruhsal ve fiziksel bozukluk ortaya çıkabilir.

    Mobbinge maruz kalan çalışanların zaman içerisinde karşılaştıkları en sık sorunlar;

    • Gerginlik,

    • Öfke,

    • Alınganlık,

    • Dikkatsizlik,

    • Özgüven kaybı,

    • Endişe,

    • Korku,

    • Yetersizlik hissi,

    • İştahsızlık ya da aşırı yeme,

    • Kilo kaybı ya da kilo alma,

    • Ağlama nöbetleri,

    • Uyku bozuklukları,

    • İşe geç kalma,

    • Konsantrasyon bozukluğu,

    • Mide sorunları,

    • Cilt sorunları,

    • Bağırsak sorunları,

    • Alkol ya da madde bağımlılığı,

    • Depresyon,

    • Paranoya,

    • Panik ataklar,

    • Ciddi psikolojik ve psikiyatrik rahatsızlıklar,

    • Kalp krizi.

    Mobbing’in diğer çalışanlara ve işyerine de zararları söz konusudur. Bir işyerinde bir ya da birden çok çalışanın mobbing’e maruz kalması, o işyerinde hem mobbing’e maruz kalan hem de bu duruma şahit olan çalışanların performansında düşüşe sebep olacaktır. Mobbing’in işyerine ve diğer çalışanlara olan etkilerini;

    • Verimliliğin düşmesi,

    • Çalışan-çalışan ve çalışan-yönetici ilişkilerinin bozulması,

    • Güven duygusunun yitirilmesi,

    • Devamsızlıkların, izinlerin ve raporların artması,

    • İşyeri sadakatinin azalması,

    • İstifaların artması

    • Çalışan sirkülasyonunun artmasına bağlı olarak nitelikli ve tecrübeli çalışanların kaybedilmesi,

    • Şirket isminin ve marka değerinin zedelenmesi riski

    olarak sıralayabiliriz.