0-6 yaş dönemi kişiliğimizin, gelecekte nasıl bir yetişkin olacağımızın artık neredeyse kesin olarak şekillendiği dönemdir. Bu dönemde ki ebeveyn özellikle bakıcı anne durumunda olan kişinin çocuğa davranışları ile kişilik şekillenir. Bu dönemde ki yanlış tutumlar çocuğun şansı varsa ergenlik döneminde telafi edilir. Eğer şansı yoksa ve ergenlik döneminde bunları aşamadıysa kişilik bozuklukları olarak tabir edilen (hastalık değildir) problemli geçen bir yaşam sürmeye mahkum olurlar. Kişilik bozuklukları kendi içinde farklılıklar göstermektedir. Borderline, narsisistik, şizoid, şizotipal gibi türleri bulunmaktadır. Bu tip bozuklukların daha hafifi nevrotik (ödipal) olarak tanımlanan obsesif kompulsif, anksiyete, panik atak, fobiler gibi bozukluklardır. Bu bozuklukların karakterleri ve belirtileri birbirinde farklıdır ve düzeltilmesi psikoterapi ile mümkün olmaktadır. Psikiyatrik tedavi bu tür problemlerin çözümünde kısmen etkili olamakta verilen ilaçlar semptomları bir süre yok ederek sadece geçici rahatlama sağlamaktadır.
Hayatı ve insanları bazen çok iyi, bazen çok kötü görmek, aynı kişiyi bazen çok yüceltmek, bazende yerin dibine batırmak, diğer insanları değersiz varlıklar gibi görmek, bütün dünyanın ve insanların kendisi için yaratıldığını düşünmek, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayamamak ya da hiç önemsememek-değer vermemek, empati kuramamak, empati kavramını saçma bulmak, insanlarla sürekli mesafeli bir ilişki içerisinde olmak, çok az ya da hiç dostunun olmaması, kolay kırılmak, aşırı alıngan olmak, başarısız olmaktan içten içe çok korkmak, yapması gereken işleri bildiği halde bir türlü yapamamak, otorite kaygısı, içinden sürekli reddedilme kaygısı yaşamak, her an bir şey olacakmış gibi tedirgin ve gergin olmak, başkalarının kolaylıkla yapabildiği bazı şeyleri yapamamak, fobilerin ve yersiz korkuların olması, hayatını hep başakalarına göre yönlendirme gibi bazı belirtiler bu bozuklukların bazı işaretlerindendir. Bu bozukluklar farklı şekillerde de belirti vermektedir; alkol bağımlılığı, kumar alışkanlığı, aşırı cinsellik, aşırı masturbasyon, cinsel işlev bozukluğu, eş veya partnerle cinsel ilişkide problemler, bilinçsizce para harcama-israf, bir iş yerinde düzenli çalışamama sık iş değiştirme, tahammülsüzlük, aşırı sinirlilik, karşıdakine gereğinden fazla öfkelenmek, eşi aşırı kızdıracak davranışlarda bulunup sonrasında yaşanılanı çok basit, gereksiz yere büyütülen bir olay gibi hissetme, karşıdakinin duygularını anlayamama-hissedememe gibi. Yaşam kalitesini düşüren ve gerçek yaşamdan kişiyi uzaklaştırarak hem kendisinin hem de çevresinin mutluluğunu bozan bu bozukluklardan kurtulmak ve gerçek mutluluğu yaşamak ancak bu konuda eğitim almış psikoterapistler tarafından yapılan terapi ile mümkün olmaktadır. 1-3 yıl arasında sürebilen bu terapiler bazen zorluklar içeren ama sonu mutlulukla biten hayatı yeniden keşfetme yolculuğudur…
Psikoterapi, bireyler arasında tartışma uyandıran ve hakkında herkesin bir görüşünün olduğu bir alandır. İnsanların çoğu, psikoterapiye ve psikoterapiste kayıtsız kalamaz. Genelde faydasını görenler, gidip fayda göremeyenler ve gitmeden psikoterapi üzerine görüş bildirenler olarak üçe ayrılmaktadırlar. Bazı ifadeleri biz de sıklıkla duyuyoruz. Örneğin: · “Psikolog sadece dinler, hiçbir yorum yapmaz ve sonda sen kendi kendine konuştuğunla kalırsın” diyenler vardır. · Bir de “Sorunlarımı kendi kendime çözerim. Arkadaşlarıma anlatırım, ona vereceğim parayla alışveriş yaparım” diyenler hiç de azımsanmayacak bir boyuttadır. Acaba psikoterapi bize gerçekte ne kazandırır? Psikoterapi, hayatımızdaki olaylara daha geniş bir pencereden bakmamızı sağlar. Çünkü hayatın akışı içerisinde bizi üzen, korkutan veya kaygılandıran birçok şey olup bitmektedir. Ve her zaman geçerli olan bir durum vardır: Kişi stresle baş başa kaldığı zaman olaylara daha dar bir çerçeveden bakmaya başlar. Resmin bütününü görmektense tek bir noktaya odaklanma geçici bir rahatlama sağlar. Bu sürecin sonunda sıkıntının sirayet ettiği alanları birbirinden bağımsızlaştırmaya başlarsınız. Size göre hayatınızdaki sorun alanları, birbirinden bağımsızlığını ilan etmiş ada cumhuriyetleri gibidir. Psikoterapi ise size bu adaları birleştirme farkındalığı kazandırır. Çünkü seansa getirdiğiniz meseleler birbirleriyle bağlantılıdır. Örneğin “Özgüven sorunu var, insanlarla sosyalleşmekte zorlanıyorum.” diyerek seansa gelebilirsiniz. Ama bu durum muhtemelen sizin romantik ilişkilerinizi de zora sokuyordur. Birinden hoşlanırsınız ancak o kişiye açılamazsınız. Ya da bir ilişkiye girerseniz ancak o ilişkinin içinde kelimenin gerçek anlamıyla var olmakta zorlanırsınız. Bir işe girersiniz ve orada yükselmeniz imkansızlaşır çünkü terfi almak sadece işinin iyi yapmaktan değil, aynı zamanda sosyal ilişkilerinizin işlevsel olmasından geçer. Serbest meslekte çalışıyorsanız size iş gelmeyebilir, günü siftah bile yapmadan tamamlayabilirsiniz. İşte size her yere sirayet eden bir sorun: Özgüven. Elbette kişinin geçmişiyle, sorunlarıyla, hayal kırıklıklarıyla yüzleşmesi kolay bir hadise değildir. Ancak psikoterapi sürecinin sonunda kişinin elde edeceği farkındalık, değişim ve dönüşüm, bu süreçte çekilen bütün zahmetlere değmektedir. Eğer siz de sorunlarınızın çözümü için gerçek bir dönüşüm hedefliyorsanız, konusunda yetkin olan bir uzmandan yardım almaktan çekinmeyin. Bugün ihtiyacınız olan şey, hayatınızla ilgili cesur kararlar almak için yüklerinizden arınmaktır. Sizi karar almaktan alıkoyan, geçmişten gelen ve sırtınızdan inmeyen yüklerdir. Eğer bu yüklerden kurtulur, hafiflerseniz, işte o zaman hayatınızla ilgili önemli kararları daha kolay almaya başladığınızı fark edeceksiniz. Hissedeceğiniz huzur ve mutluluk, artan özgüveninizin iki güzel kız kardeşi olacaktır. Psikoterapi sizi özgürleştirir Sevdiklerinizle sağlıklı günler geçirmeniz dileğiyle,
1.İşaret: Mide Ağrısı Stres midede genel olarak ağrı yapabilir. Bu durum midede ve bağırsaklarda stres altındayken daha güçlü hissedilir. Çözüm: Akıldan ve bedenden derince nefes almayı öğrenebilirsin. Ellerini beline koy ve derin bir nefes al. Karında oluşan şişliği hisset. Yavaşça nefesini ağzından veya burnundan ver. Bu işlemi 2 günde bir 10-20 dakika arası yap. Bu sizin daha rahat hissetmenizi ve enerji kazanmanızı sağlayacaktır. 2. İşaret: Uyuşturucu ve Alkole güvenmek Eğer stresinizin uyuşturucu veya alkol kullanarak geçeceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu sizin endişe ederek kaçış yolu aradığınızı gösterir. Bir doktordan veya psikologdan yardım almanız gerekir. Eğer sadece içerek veya ilaçlar kullanarak atlatmaya çalışırsanız bu sizi zorlu bir dönem içine sokar. Bununla birlikte çabucak bağımlı olabilirsin e bu yol senin problemini çözmez. Çözüm: Bu konu ile ilgili bir terapistle irtibat içinde ol. Bu sorununu onunla paylaş. Terapistin sana bu zor dönemlerinin üstesinden gelmeni sağlayacaktır. 3.işaret: Değişiklik getirmek Değişiklik stresin en büyük nedenlerinden biridir. Orneğin yeni bir okula başladığınızda veya en yakın arkadaşınızın şehirden taşınmasında büyük stres yaşarsınız. Hayatınızın düzenine dahil olan bir kısmının değiştiğini gözlemliyorsunuz. Ve işleriniz planladığı gibi gitmediği için stres altında kalıyorsunuz. Bu zorluğu değiştirmeye çalışıyorsunuz ve yeni şeyler deniyorsunuz. Bu zamanda çok iyi bir ruh halinde olmaya ihtiyacınız var. Diğer yandan yeni dünyanıza alışmaya çalışıyorsunuz. 4.İşaret: Olanları kabullenememek Stresinizin nedenini düşünün. Bu bir test mi yoksa görev mi? Savaş mı barış mı? Bu olay endişe ve şikâyet getiriyor. Bir plan yapılıp problem çözülmeli. Yakın arkadaşına veya güvendiğin bir yetişkine çözüm bulamadığında danışabilirsin. 5.İşaret: Güç Pozitif Düşünmededir Eğer kafandaki ses, bu çok zor diyorsa bu iş senin için güçleşir. Negatif düşünmek stresi çağırır. Kendine anlat, sen bir enerjiye sahipsin ve bu enerjiyi kendi hayatında pozitife çevirmek senin elinde. Kendine hedefler koy ve hesaplar yap. Bunları başarabilirsin. Bu işi yapabileceğine kendine güvenmelisin. Ve bu geçirdiğin zaman diliminde yol boyunca bu işin tadını çıkart.
Çocuklar için evden ve anne babadan ilk ayrılma, sosyalleşmenin ilk basamağı okul öncesi eğitimdir. Kreşe başlayan çocuk için bu süreç tahmin ettiğinizden daha zor olabilir.
Evde anne babası, anneanne, babaannesi ya da bakıcısı ile kalmaya alışkın olan çocuk, kreşe başladığı zaman kendini farklı bir ortamda bulur.
Ev herkes için olduğu gibi, çocuklar için de en güvenilir ortamdır. Çocuk evde istediği saatte uyanır, istediği saatte istediği oyuncak ile oynar, çoğu zaman oyuncaklarını toplamaz, bunu onun yerine yapan yetişkinler vardır. Evin her alanını kendi istediği gibi kullanır.
Ancak kreşe başladığı zaman, bu rahatlığın yerini belli kurallar ve sınırlar bütünü alır. Çocuğun verdiği tepkiler de bu nedenledir zaten. Peki çocuklar neden kreşe gitmek istemez, işte bazı sebepler:
Çocuğun hayatına yeni bir ortam girer ki, bu ortam çocuğa göre ayarlanmaz, çocuk ortama göre kendini ayarlamalıdır.
Çocuğun hayatına yeni bir otorite olan öğretmen girer. Öğretmen ona sevgi ve şefkatle yaklaşmasına rağmen, ondan belli başlı kurallara uymasını bekler. Bu duruma alışmak da çocuk için süreç gerektirir.
Tek çocuklu hayatta evin hakimi gibi yaşamaya alışmış olan çocuğun hayatına bir anda 10-15 farklı çocuk girer. Kendi yaş grubu içinde olan bu çocuklar da tıpkı onun gibi her istedikleri olsun istemektedir ve çocukların arasında bir ego savaşı başlar.
Anne babanın çalışıyor olması nedeniyle sabah kreşe bırakılan çocuk, akşam alınmakta, yemek, yemek sonrası rutin işler erken kısa süre içinde uyku saati gelmekte ve çocuk anne babasını az gördüğü ve onları özlediği için kreşe gitmeyi reddetmeye başlar.
Daha önce çocuğun bakımı anneanne babaanne gibi büyük ebeveynler tarafından yapılıyorsa ve onlar zaten çocuğun kreşe gitmesine gönüllü değillerse, çocuğun kreşe gitmek için sorun çıkardığı her anda “Gitmesin, ağlatmayın çocuğu, ben bakarım” şeklindeki söylemleriyle çocuğa arka çıkarlar.
Çocuğunuz kreşe yeni başladıysa ve gitmekte zorluk yaşıyorsa, bunlara dikkat etmenizde fayda olacaktır.
Çocuğunuz kreşe başlaması ile ilgili kararı anne baba olarak birlikte aldığınızı bilsin ve bu konuyla ilgili “Kreşe gitsin/gitmesin” şeklinde onun yanında tartışmayın.
Anneanne, babaanne, dede gibi büyük ebeveynlerin sürece olumsuz etki edebilecek tepkilerini kontrol altına almaya çalışın.
Çocuğunuza kreşe gitmeyi bir zorunluluk olarak değil, keyif olarak sunmaya çalışın.
Öğretmeni ile korkutmayın, aksine kreşe başlama sürecinde çocuklar diğer çocuklardan önce öğretmenlerine bağlanırlar. Kreş çocuğun anne babadan güvenli ayrılma, öğretmene güvenli bağlanma sürecidir.
Kreşin kapısında çocuğunuzu sizin kucağınızdan ağlatarak koparılmasına izin vermeyin. Bu davranış, çocukların size ve öğretmene karşı güvenini azalttığı gibi, ileriye yönelik hayatı için travmatik etki yaratabilir.
Evden çıkarken kendisine ait bit oyuncak ya da nesneyi de kreşe götürmesine izin verin. Bu, kendini daha güvende hissetmesine neden olur.
Akşam eve geldiğinizde tüm gün sizi görmediği ve özlediği için, ev işleri ya da özel işlerinizden daha çok, çocuğunuza vakit ayırın, onu duygusal olarak doyurun.
Kreşe başlama evresinde çalışan anne baba iseniz, iş durumunuzu ayarlamaya çalışın. Birkaç gün çocuğunuz ile birlikte kreşte kalmanız, onu beklemeniz faydalı olacaktır. Çocuğunuzun ilk gün kreşe sorunsuz gitmesini ve daha sonraki günlerde de sorunsuz devam etmesini beklemeyin. Tepki verecektir. Verdiği tepkileri kreş yönetimi ve öğretmeni ile birlikte işbirliği içinde çözmeye çalışın.
Bu tepkiler uzun süreli olursa, beraberinde gece uyanma, ağlama, tik, davranış ve uyum problemleri de gözlenirse uzman desteği almanızda fayda olabilir.
Öğrenme güçlüğü olan çocuklar, zihinsel yetenekleri normal sınırlar içinde yer alan, ancak öğrenme güçlüğü gösteren çocuklardır. Öğrenme güçlüğü olan çocukları, zihinsel yetersiz ve davranış bozukluğu olan çocuklardan ayırmak gerekir. Öğrenme güçlüğü gösteren çocuklar; dinleme, düşünme, konuşma, yazma veya matematik problemlerini çözmede güçlükleri görülen, anlama ya da yazılı ve sözlü dili kullanmadaki psikolojik süreçlerden birinde/birkaçında yetersizliği olan çocuklardır. Öğrenme güçlüğü terimi; algısal güçlükleri, beyin zedelemesinden etkilenmiş olanları, disleksi ve gelişimsel afaziyi içermektedir. Ancak öğrenme güçlüğü tanımı ekonomik, kültürel, çevresel yoksunlukları, davranış bozukluklarını, zihinsel, bedensel, görme ya da işitme yetersizliği sonucunda oluşan öğrenme güçlüklerini kapsamamaktadır. 2509 sayılı Tebliğler Dergisi özel öğrenme güçlüğünü; yazılı veya sözlü dili anlamak ya da kullanabilmek için gerekli olan bilgi alma süreçlerinden birinde ya da birkaçında ortaya çıkan ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, heceleme, dikkati yoğunlaştırma ya da matematiksel işlemleri yapmada yetersizlik nedeniyle bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesidir' biçiminde tanımlamaktadır. Çocuğun, bilgi işlem süreçleri ile ilgili bir problemle birlikte kendini idare etme ve sosyal becerilerdeki zorluğunu da yansıtır. *Eğer çocuk potansiyeli oranında başarılı değilse; bunun nedeni düşük güdülenme, sık okul değiştirme sonucu temel becerileri edinememe, ekonomik, kültürel ve çevresel yoksunluklar, dil ya da davranış problemleri gibi başka bir problem de olabilir.
NEDENLER
Öğrenme güçlüğünün nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte bilim adamları tarafından desteklenen bazı bulgular vardır. 1-Beynin Hatalı İşleyişi Öğrenme güçlüklerini beynin zedelenmesi sonucu oluşan tahribatların oluşturduğu düşünülmektedir. 2-Biyo-KimyasalBozukluklar Fizyolojik ya da biyo-kimyasal bozukluklardan dolayı öğrenme güçlüğünün oluştuğu öne sürülmektedir. Ayrıca vitamin eksikliği, alerjiler, genetik eğilimler, kan uyuşmazlığı, oksijen eksikliği, doğum aletlerinin yol açtığı yaralanmalar, beyin hasarı, çarpma ve tümörler gibi doğum sonrası etkenlerin öğrenme güçlüğüne neden olabileceği düşünülmektedir.
ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ GÖSTEREN ÇOCUKLARIN ÖZELLİKLERİ
1-Çalışma Becerilerini Kullanma Yetersizliği Öğrenme güçlüğü gösteren çocukların çoğunda ortak olarak görülen özelliklerden biri çalışma becerilerini kullanma yeteneğindeki yetersizliktir. Çalışma Becerileri a)Problemi etkili bir şekilde yapabilmek için gerekli olan kaynakların, stratejilerin ve becerilerin farkına varılması. b)İşin ya da problemin başarıyla tamamlanmasına yol açacak şekilde yapılacak işlerin plânlanması, çalışmaların etkinliğinin sürekli değerlendirilmesi gibi unsurları kapsayan kendi kendini düzenleme mekanizmasını kullanma yeteneğidir. 2-Algısal Bozukluklar Öğrenme güçlüğü gösteren çocukların önemli bir özelliği de algısal bozukluklarının olmasıdır.Görsel algılama ya da görsel duyulardan gelen uyaranların yorumlanması ve örgütlenmesinde güçlük çekerler.Görsel agılama güçlüğü olan çocuklar, harfleri ve geometrik şekilleri kopya etmede zorlanırlar. 3-Genel Eşgüdüm Problemleri, Algısal, Devinimsel Problemler Yaşlarına göre devinimsel becerilerin kullanmasını gerektiren bedensel etkinliklerde yetersizliklerin ve eşgüdüm problemlerinin olmasıdır.Top atma, yakalama, zıplama, koşmada yetersizlik ya da yavaş gelişim söz konusudur. Öğrenme güçlüğüyle bağlantılı olabilir, fakat nedeni değildir. 4-Dikkat Bozukluğu ve Aşırı Hareketlilik Dikkatle ilgili güçlüklere hem işitsel hem de görsel alanda rastlanılmaktadır. Dikkatleri normal çocuklara göre daha kolay dağılmaktadır. Sınıfta dikkatsiz ve aşırı hareketlidirler. Sınıfta uzun süre yerinde oturamazlar.Birinci ya da ikinci sınıfa giden bir öğrenci üç dört yaşlarındaki çocuklar kadar hareketli ise öğrenmesi olumsuz yönde etkilenecektir. 5-Düşünme ve Bellek Problemleri İşitsel ve görsel uyaranların bellekte tutulamaması bakımından yetersizlik gösterirler.Herhangi bir yetersizliği olmamasına rağmen, bir dizi kelimeyi ezberlerken zorlanır. Birbirine benzeyen kelimeleri ayırmada güçlük çekerler. 6-Sosyal Uyum Öğrenme güçlüğü gösteren çocuklar, duygusal bozukluk gösteren çocukların davranış özelliklerini gösterirler. Çoğu zaman mutsuzdurlar, kendini değerlendirmeleri olumsuzdur, kendi kendilerini kontrol edemediklerine inanırlar ve başlarına gelen olayların diğer kişi ve olaylardan kaynaklandığını düşünürler.Çabalarının işe yaramadığını, ne kadar çabalarsa çabalasın öğrenemediğini düşünürler. DİSLEKSİ Gelişimsel, nörolojik bozukluğa, yetersizliğe bağlı okuma ve yazma bozukluğudur.
Belirgin Disleksi Özellikleri Okuma yavaştır ve akıcı değildir, bazen hiç yoktur, harf harf okur.Özellikle bilmediği kelimeleri ve uzun kelimeleri okurken duraklar, okuyamaz. – p, b, d, g, h, y, s, z, u gibi harfleri yazarken karıştırır ve ters yazar. -Yazarken bazı harfleri unutur, bazılarını fazladan ekler. -Ayna hâli yazı yazabilirler.(q İI AT) Talip -Kelimeleri kısaltarak okur. -Tahmin ederek okur. -Yüksek sesle okurken anlamı ifade eden ritim, tını ve tonlama bozuktur. -Yanlış vurgulama yapar. -Okuduğu öykünün anlamını çıkaramaz. -Yazması bozuktur, karalama, harfleri yanlış dizme görülür. -Kalem tutması bozuktur, çabuk yorulur. -Birbirine yakın kelimeleri ayıramaz. -Bir satırı takip edemez, karıştırır. -Satır başına geçerken zorlanır. -İçinden okurken bazı sesler çıkarır. -Kelimenin yerine başka bir kelime yerleştirme, atlama görülür. Disleksinin yüzde 39'u dikkat sorunlarıyla, yüzde 37'si görsel-motor sorunlarla, yüzde 16'sı görsel mekânsal sorunlarla ilgili olduğu tespit edilmiştir. Dislekside sağ-sol, yukarı-aşağı gibi kavramlar karıştırılabilir, perspektiften yoksundurlar.Bisiklet ya da saat resmi çizerken sorun yaşarlar. Disleksinin belli bir tedavisi yoktur.Sorunların erken tanınması, okulun ve ailenin teşvik edici olması oldukça önemlidir.Sık okul değiştirme, evde ikinci bir dilin kullanılması önemli bir olumsuzluktur.Yaş ilerledikçe okuma sorunları düzelebilir. Ancak yazı hataları ve yavaş okuma kalıcı olur. Akademik açıdan pek çoğu başarısızdır.Yaşla birlikte (8. sınıfa doğru) okuduğunu anlamada düzelmeler olur. Sözlü anlatımda ve sözlü sınavlarda daha başarılı olurlar.
MATEMATİK BOZUKLUĞU (DİSKALKULİ)
Sayısal ilişkileri kavramada, hesaplamada, sayısal sembolleri tanıma, kullanma ve yazmada açığa çıkan bozukluk, yetersizliktir. Çocuklarda iki tip bozukluk vardır. 1-Hesaplama, 2-Akıl Yürütme 1-Hesaplama
Matematik bozukluğu olan(Diskalkuli) çocuklar -Sayıları bozuk yazar, sıklıkla yer değiştirirler, (ters dönmüş ya da baş aşağı) -Sayıları eksik ya da fazla yazarlar,(324 sayısını 30020, 286 sayısı 200806 şeklinde yazabilirler.) – Geometrik ilişkileri kavramada zorlanırlar. -Basit işlemleri yapamazlar. -Aritmetik sembolleri tanımada zorlanırlar. -Çok basamaklı sayıları okuma ve yazma da zorlanırlar. -İşlemleri bozuk sıra ile yaparlar. -Çarpma, bölme gibi işlemlerde sayıları alt alta yazmada zorlanırlar. -Sayıları atlar, sağlama yapamazlar. -İşlemleri yanlış yaparlar.
2-Akıl Yürütme Akıl yürütmede dil sorunu da olabilir.Sözel problem çözme, komutları anlama, akılda tutma, plâna göre adım adım çözme bozuktur. Genel olarak bu yetersizliklerin yanı sıra dikkat sorunları yaşanır.Dikkati çabuk dağılır ve kısa sürer. Öğrenme bozukluğu olan çocuklar, okul başarısızlığı, okul reddi, okul fobisi, davranış sorunları; özellikle düzen bozucu davranışlar, hiperaktivite, migren, enüresiz (altını ıslatma) depresyon vb. duygusal ve sosyal uyum sorunları yaşar.
Genel Olarak Öğrenme Güçlüğünün Kaynağında; -Hafıza, -Organizasyon, -Bir konu üzerinde yoğunlaşma ya da dikkatini toplama yetisi, -Bilgiyi hatırlanacak şekilde düzenleme yetisi, -Öğrenilmiş bir bilgiyi yeniden akla getirme (hatırlama) -Olayları uygun bir düzen içinde anlama yeteneklerinde problem bulunabilir. Öğrenme güçlüğünün olması ayrıca çocuğun duyduğunu ya da gördüğünü algılamakta, yazılı malzemeleri ve sözlü sunuları anlamakta zorlandığı anlamına da gelebilir. İlkokulun ilk üç yılında sık rastlanan özel öğrenme güçlüğü belirtileri şunlardır: -Ana okulunu bitirdiğinde ev telefonunu hâlâ ezberleyememiş olabilir. -Çabalamasına rağmen bebek ninnilerini ezberleyip tekrarlayamaz. – Öyküleri dinlerken dikkatini toplamakta ve kavramada güçlük çeker. -Öykünün ayrıntılarını hatırlamada zorlanır. -Birinci sınıfta iken harfleri seslendirmede öğrenmekte ya da sayı ve harfleri yazmakta zorlanır.Buna bağlı olarak duygusal açıdan çok çabuk kırılır, çok çabuk sinirlenir, kâğıtları yırtar, ağlar, okula gitmek istemez aptal ya da akılsız olduğunu söyler. -Sınıfta davranış problemi vardır; dikkat çekici, düşüncesiz hareketlerde bulunur. -Sınıf ödevlerini bitirmez. -Öğretmeninden ya da ana-babasından sürekli yardım ister. -Bir gün öğrendiğini ertesi gün unutur. Örneğin sözcükleri hecelemeye çalışır, öğrenmiş gibi gözükür ama testte başarısız olur, unuttuğunu söyler. Aynı şey okumada da olur; kalın sesli bir harfle örneğina ile başlayan bazı sözcükleri gayet güzel okur, ancak bir sonraki hafta aynı sözcüklerle karşılaştığında, yeniden öğretmeniz, çalıştırmanız gerekir. – İkinci sınıfta basit toplamaları yapmakta zorlanır.Üçüncü ve dördüncü sınıfta çarpım tablosunu, her gece birlikte tekrar ettiğiniz hâlde ezberleyemez. -Düşüncelerini kâğıda dökmekten kaçınır ya da güçlük çeker. -Soruları sesli olarak yanıtlar, ancak bunları yazmaya çalıştığında aynı başarıyı gösteremez. -Konuşurken kelime dağarcığı yeterli olduğu hâlde yazarken çok basit bir dil kullanır. Çünkü uzun sözcükler yazmak daha zor gelir. -Okula gitmek istemez. -Okul ödevlerinin çok zor olduğunu söyler.
ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ ÇEKEN ÇOCUKLARIN AİLELERİNE
ÖNERİLER
Eğer çocuğunuz okulda başarısız oluyorsa ve öğrenme güçlüğü tanısı konmuşsa; -Öncelikle bunun nedenlerini araştırın. -Öğretmeninden bilgi ve yardım isteyin. Gerekli tıbbî ve psikolojik ölçümleri yaptırın, gerekirse profesyonel yardım isteyin. -Öğretmeniyle ortak bir çalışma plânı geliştirin. -Çocuğunuzun tüm özelliklerini ve kapasitelerini tanıyın. –Harfleri ters yazıyorsa: Harflerin yazılı olduğu kartlar hazırlayın.Yazarken kartlara bakarak doğru yazmasını ve hatalarını düzeltmesini sağlayın, yazma alıştırmaları yapın. – Doğru hecelemekte, yazmakta zorlanıyorsa: Cümleleri, kelimeleri gruplara ayırın.Her gün belli bir grubu yazmasını ve kurmasını sağlayıp çalıştırın.Bakmadan yazdırın, hatalarını düzeltip tekrar yazdırın ve okutun. –Matematik problemlerinde zorlanıyorsa: Matematik seviyesini tespit edin.Eski bilgilerini tekrarlatın, çok kısa basamaklar hâlinde yavaş yavaş ilerleyin.Çalışırken birden fazla duyuya hitap edin(görsel, işitsel, olay yaşayarak, dokunarak). –Okumayı öğrenmede güçlük çekiyorsa: -Okuma seviyesini tespit edin. Tümden gelim(bütünden parçaya)yöntemini kullanın. -Sık sık tekrarlama yapın. -Sabırlı ve olumlu tutum içinde olun. -Güdüleyici ve teşvik edici olun. -Çocuğun kendisini rahat ve güvencede hissettiğinden emin olun. -Dikkati çabuk dağıldığından çalışmaları kısa tutun. -Bir basamağı öğrendiğinden emin olmadan diğer basamağa geçmeyin, yavaş ilerleyin, öğrendiklerini karıştırmasına engel olun. -Çalışma becerilerini geliştirmek için ev egzersizleri ve sorumluluklar verin.Günlük işlerde olaylara katılmasını sağlayın(temizlik, yardım vb.) -Başardıkça teşvik edin, onaylayın. -Dikkati yoğunlaştırıcı etkinlikler yaptırın(oyunlar, boncuk dizme, nesneleri gruplama, ayırma, düzeltme vb.) -Başaramayacağı ödevler, görevler, sorumluluklar vermeyin.Kendisini başarısız ve olumsuz değerlendirmesine engel olun. -Hatırlamayı ve tekrarlamayı gerektirecek hafıza oyunları oynatın.
ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ ÇEKEN ÇOCUKLARIN ÖĞRETMENLERİNE ÖNERİLER
-Çocuğun bireysel özelliklerini, kapasitelerini, sınırlılıklarını bilin. -Aileyle diyalog hâlinde olun. -Sınıfta öğrenme etkinliklerine katılmalarını sağlayıcı sorumluluklar, görevler verin. -Kullandığınız komutların basit, kısa ve net olmasına dikkat edin. -Hafızaları zayıf olduğundan öğrendiklerinin bellekte kalıcı olmasını sağlamak amacıyla birden fazla duyuya hitap edin(görsel, işitsel, drama vb.). -Güven verici ve teşvik edici olun. -Tedirginlik ve güvensizlik öğrenmeyi her durumda ve yerde olumsuz etkiler. -Ön sıralara oturtun sık sık jest ve mimiklerle katılımını sağlayın. -Aşırı hareketliliği varsa sınıf ortamında farklı düzenlemeler yapın. -Başaramayacağı ödevler, sorular ve sorumluluklar vermeyin. -Kendisinin başarabileceğine inandırın. -Kendisini olumlu değerlendirmesini ve iyi hissetmesini sağlayın. -Sosyal aktivitelere katılmasını sağlayın, iş yapma becerisi kazandırın. -Gruplama, ayırt etme vb. ödevler verin. -Görsel algı becerilerinin gelişimine yönelik etkinlikler yapın. -İçinde bulunduğu gelişim döneminin özelliklerini iyi bilin. -Olumsuz etiketlemelerden kaçının(yaramaz, tembel, dikkatsiz vb.). -Öğrenme güçlüğü gösteren öğrencinizi diğer öğrencilerinizle kıyaslamayın ve onu olduğu gibi kabullenin.
Keşke, kadınlar günü ile ilgili bir yazı yazmıyor olsaydım. Önümüzdeki yıllarda daha güzel konular üzerinde durabilsek. Aslında kadınlara özel bir gün tahsis edilmesi kadınların aciz varlıklar olduğunu kabul etmek gibi geliyor bana. Tabii ki bir yönden bakarsak ta dikkatlerin bu konu üzerine çekilmesi bizim gibi ülkeler için elzem hale geliyor. Belki, şimdilerde anneler oğullarını eğitirken nezaket, görgü, yaşam bilgisi, insanlara saygının gereği ve önemi gibi hususlar üzerinde durabilseler de hiç değilse gelecek nesiller kurtulabilse. Erkek çocuklara, gereğinden fazla anlam yüklememek gerekli. Çocuklar, çok önemli. Kız-erkek ayrımı yapmak onların gelecekleri için zaten olumsuzluklar yaratacaktır.
Diğer tüm özel gün kutlamalarında, anmalarda hep alışıldık sahneler yineleniyor. Ogünlerde büyüklerimiz, önde gelenler, daha önce danışman vs nin hazırladığı A 4 kağıtlarını çıkarıyorlar. Başlıyorlar okumaya… Pek çoğunun da önceden göz atmadığı bile belli oluyor. Yapmacık sözler ve beden dili kullanımıyla bu vazife de tamamlanmış sayılıyor.
Avutucu cümleler, neredeyse arkasından gelecek sözcüğü biz tamamlayacağız. Yıllardan beri bu böyle sürer gider. Sadede gelelim, sadede…
İlgili bakanlık geçmişteki açığı kapatmak üzere çalışmalar yapıyor, ancak hiçbir zaman yeterli olamıyor. Yurt dışında sivil toplum kuruluşları bu işlere sahip çıkabiliyorlar. Ülkemizde, kalkınmakta olan ülkelerde bu işleri yapabilmek, yetişkinlik yaşlarında oldukça güç. Tabii ki ben genele bakarak söylüyorum.
Herkes geçim derdinde, akşama karnım tok yatabilir miyim düşüncesinde. Tüm dünya ülke liderleri acaba başlarını yastığa rahat koyabiliyorlar mı? Halklarından aldıkları vergileri yerli yerince değerlendirebiliyorlar mı?
Çok yaşlı kadınlar görüyorum, elinde orlondan örülmüş sabunluk, satabilme telaşında, o yaşta. İçim parçalanıyor. Bir taraftan da gerçekten mi? diye sorguluyorum kendimi.
Aslında özel günler, dikkatleri biraz olsun çekmek için faydalı da olmuyor değil. Somut olarak yapılanlar, sadece kadınlar için değil; her yapılan çalışma listelenerek halka açık olarak belediyelerin, bakanlıkların sitelerinde yer almalı. Bazen internet sitelerinde rastlıyorum ” ilana itirazınız varsa , doğru değilse, belirtiniz” gibi. Belki ben rastlamamış olabilirim, belki bir yerlerde belirtiliyordur, ama internet sayfalarının bir köşelerinde reklam şeklinde ilan edilmeli.
Kadınların, sokakların o bilindik zararlarından koruyacak al çatı, mor çatı gibi evlerin mutlaka çoğaltılması gerekli. Sığınma evleri demeye dilim varmıyor. Mutlaka psikolojik destek, meslek sahibi etmek, çocuklarına da sahip çıkmak gerekli. Ayrıca bu kadınlara hayatta duruş dersleri, genel kültür dersleri de verilmeli. Özgüven kazandırma çabaları olmalı.
Öncelikle kadınlar, kendi değerlerinin farkında olmalılar. Çalışan ya da çalışmayan olsun. Kadın olmak yeterli. 24 saat mesai sizi bekliyor. Çocuklarınız hasta olur, siz ilgilenmelisinizdir. Burada babalara da haksızlık yapmak istemiyorum, ancak çocuklar hasta olunca yanlarında annelerini görmek istiyorlar. Televizyon, en çok kullanılan iletişim aracı ve hemen hemen tüm evlerde baş köşede yerini alıyor.
AİLE İLİŞKİLERİ, İLETİŞİM, ÇOCUK GELİŞİMİ VE EĞİTİMİ, EŞLERİN BİRBİRLERİNE KARŞI DAVRANIŞLARI, HANGİ SÖZCÜKLERLE BİRBİRLERİNE HİTAP ETMELİLER ?, EŞLER OLABİLECEK GÖRÜŞ AYRILIKLARINDA NASIL TARTIŞMALILAR?, TARTIŞMA ORTAMI NASIL DÜZENLENMELİ, BU ORTAMDA KİMLER BULUNABİLİR? HANGİ KONULAR, HANGİ YAŞLARDAKİ ÇOCUKLARLA BİRARADA HANGİ ŞARTLARDA TARTIŞILABİLİR?
İşte, buna benzer konular televizyonlarda herkesin algılayabileceği şekilde ele alınmalıdır. Neler mi yapılabilir? Tiyatro sanatçıları danışmanlarla işbirliği ile eğitici oyunlar hazırlayabilirler. Dizi film aralarına reklamların girdiği gibi bazı SPOT cümleler ya da görüntüler yer alabilir. Burada dikkat edilecek husus olumlu örnekler yansıtılarak; olumsuz davranışların unutturulma çabaları olmalı.
Çalışan, üst düzey meslek sahibi kadınların da şiddete maruz kaldıklarını hepimiz çok iyi biliyoruz. İstatistiki bilgi veremiyorum. Ancak biraz daha azınlıkta olduklarını düşünüyorum. Kadınlar, şiddete maruz kalsalar da hele çocukları varsa kesinlikle aile birliğini bozmamak için herşey pahasına katlanıyorlar. Televizyonda bazı kadın programı diye adı geçen programlara katılabilme cesaretini gösteren kadınların başlarına ölüm kadar vahim durumlar geldiğini biliyoruz. Kadının canına tak etmiş herşeye rağmen 75 milyonun karşısına çıkıyor. Derdine bir çözüm bulabilir miyim? düşüncesinde. Eve gidince dayağın bin beterini yiyor. Ya da zaten eve bile gidemeyip açıkta kalıyor. Devlet koruması ve takibi şart. Önemli olan olay olup bittikten sonra suçlu ve suçluların cezalandırılması değil; vahim olaylar meydana gelmeden önleme çalışmalarıdır. Hapishanelerde artık mahkumların cezalarını çekecekleri yer kalmadı. Sonuç olarak, anlamsız olarak af çıkarılıyor, kişi duruşmada takım elbise giyip, kravat da taktıysa iyi halden cezası da düşürülüyor. İnsan hakları! ancak ölenin ya da neredeyse işkenceye maruz kalmış olan kişinin insan hakları ne olacak?
Aileler, erkek çocuk eğitiminde, özbakım becerilerini bile edinemeyen bireyler olmalarında bir sakınca görmüyorlar. Aslında birey olamıyorlar. Evde ezik bir anne modeli, sürekli azarlanan, aşağılanan… Erkek çocuk, evlenme yaşına kadar bu ortamın içinde büyüyor. Sosyo-ekonomik olarak ta kendilerine benzer ailelerle iletişim kuruyorlar. Artık onların NORMALi bu.
Genellikle, erkek çocuklar, egoları çok şişirilmiş büyütülüyorlar. Herkes biliyor, kız çocuklarını insan yerine koyup nüfusa bile kaydettirmeyen bir ülkede yaşıyoruz. Tüm bunların düzelmesi biraz zaman ve çaba gerektiriyor.
Kadınlar, gözlemlerime göre ençok karışılan cinsiyet, ençok kullanılan cinsiyet. Kadın giyinmesini bilmez, erkek tarafından yönlendirilir. Eteğini uzun giydin, kısa giydin, makyaj yaptın, yapmadın, kapalı giyindin, açık giyindin… Erkeklerin bu kadar, kadınların üzerinde olmamalı dilleri. Burada kendimize de bir özeleştiri yapmak istiyorum. Kadınlar uçlarda dolaşan giyimlerini gözden geçirsinler. Bilmemek ayıp değil, herşeyi bilmemiz mümkünde değil. Kimseye laf söyleme fırsatı vermemeliyiz. Kendimizi eğitme çabalarımızı hep devam ettirmeliyiz. Çağımız çok hızlı gelişiyor. Tam olamasa da bu isteğimiz hiç tükenmemeli.
Kadınlar, işe alınırken iş becerisinden önce seksilik ve güzellik ön planda oluyor. Yurt dışında bu konuda mücadele veren kadınlar olduğunu biliyorum. Sonra, kadınlar şiddete maruz kalıp polise müracaat ettiklerinde ”kocandır, sever de döver de” anlayışının artık terk edilmesi gerekir. Antiparantez şiddet ten kastımız sadece dayak değil; her türlü aşağılama, söz, bakış, tavır bile yeterlidir. Sanırım, empati yapabilmek tüm sorunları çözecektir. Kadınla erkek bir arada gelişmeye; her bakımdan gelişmeye konumlamalıdır, kendilerini… Sonuçta hepimizin mutlu olmaya hakkı var. Kelebeklerin ömrüne benzer bir gün gibi geçen hayatımızı en güzel ve faydalı işler yaparak değerlendirelim. Kadındı erkekti demeden birbirlerimize insanca duygular hissedelim.
Hiç kimse mükemmel değildir. Bu dünyada kendimizi geliştirmek, var oluşumuzun nedenlerini irdelemek, doğa ve insanlar için yararlı olabilmek amacında olalım. Herkesin mutlu olması dileklerimle…
Çocuklarımız, öncelikle aile içinde anneye emanet oluyor. Günlük yaşam içinde, yurdumuz koşullarında ve alışıldığı şekliyle… Anneler, bebeklerini dünyaya getirdikten sonra, kendileri ile özdeş bir şekilde büyütürler… Sanki, ikisi bir bütündür. Onunla birlikteliğini, onu anlamayı, ihtiyaçlarını bilmeyi hormonlarınında etkisiyle başarmaya çalışır. Ağlıyorsa, neden ağladığını, neye ihtiyacının olduğunu en iyi anne keşfeder. Anne ağlamadaki nüans farklılıklarından karnı ağrıdığı için mi ağlıyor, yoksa acıktığı için mi ağlıyor bilir. Uyumayan bebeğine eşlik ederken, çözüm yolu ararken sabaha kadar uykusuz kalan, hastalıklarında birkaç gece uykusuz geceler geçiren yine annedir. Toplumda genel anlayışta bebeği ile öncelikle ilgilenmesi gereken kişidir, anne.
Babalar ise olağanüstü durumlarda belki anneye yardımcı olabilirler. Genellikle baba evin geçimini sağlıyor gerekçesi ile o, bu işlerden muaftır. Yani ayrıcalıklı bir yeri vardır ve bunu kullanır. Pekçok baba yarın işe gideceğim gerekçesi ile bebeğin sesinin bir an önce kısılmasını ( ! )bekler, anneden.
Maddi koşulları uygun olanlar, gece bakıcısı ile çözüm yoluna gidebilirler. Bu durumda anne kendisine dinlenme için uygun zaman yaratabilir. Genellikle gece bakıcısı denetim altındadır. Evde aile bireyleri bulunur. Gece işlerinde çalışan, vardiya sistemi ile çalışanlar için; bebeğin ya da çocuğun belli bir uyku düzeni sağlanmışsa pek sorun yaşanmayabilir. Ama gece uyku düzeni olmayan bebekler için, bakıcının fedakarlık yapması ve kendi uykusuna galip gelebilmesi problem olabilir. Pekçok gece çalışılan iş kolu olmasına rağmen bebekle birebir olmak ve onun ağlamalarını anlayıp, çözüm bulabilmek ve sessizliğe kavuşturmak çok kolay değildir. Yapılan yanlışlar, bebeğin hayatını ilgilendiriyor boyutlarında bile olabilir.
Bebek bakımında, annelik sabrını yaşamış olmak, kendi yaşamında psikolojik sıkıntılar yaşayan bir aileden gelmemiş olmak, genel beden sağlığının dayanıklı ve mücadeleci bir yapıya sahip olması çok önemlidir. Ayrıca vicdani yapısının gelişmiş olması, ahlaki değer yargılarını benimsiyor olmak ve bu değer yargıları ile büyümüş olmak ve bunları içine sindirmiş olmak, üzerinde hassasiyetle durulması gereken hususlardır.
Bebek bakım işi profesyonelce yapılan bir iş olsada içinde mutlaka duygusallık vardır. Cansız bir işle çalışıyor olmaktan çok farklıdır. Bakıcının kişilik özellikleri, karakter yapısı dikkat edilecek özelliklerdendir ve mümkünse yakın tanıdıklardan referans alınmalıdır. Bakıcı deneyimli olmalı ve hastalık vb. durumlarda uyanık olmalıdır. İlkyardım bilgisi olması tercih nedeni olmalıdır. Evde alınması gereken güvenlik tedbirleri tamamlanmış olmalı , ancak bakıcı tarafından da bu güvenlik tedbirlerinin devamlı olması ve kontrollerin yaplıyor olması gereklidir.
Bebek bakıcısı temiz ve hijyenik olmalı, bebek içinde gereken temizlik önlemlerini uyguluyor olmalıdır. Kendiside sağlık kontrolünden geçmeli, röntgeni çekilmeli ve bu şekilde işe alınmalıdır. Bakıcı eve misafir kabul etmemelidir. Yaptığı işi severek yapıyor olmalıdır ve en önemli özelliklerden bir tanesidir. İşi severek yapıyor olmak, gönlünü ortaya koyarak yapıyor demektir ve bu da en az hata ile iş yapmak demektir. Sorumluluk sahibi olmak, zamanında işe geliyor olmak ve yaptığı işin önemini kavramış olmak çok önemlidir.
Gece bakıcısı, gündüz bakıcısı ve bakıcıya götürmek farklı dikkat gerektiren konulardır. Bakıcıya götürülen bebekler için, bakıcının ev ortamı nasıldır, evde hangi aile bireyleri bulunmaktadır, bebeğimize yeteri kadar ilgi gösterilebilecek mi, evde bulunan kişilerin ruh sağlıkları yerinde mi, bebeği kıskanan çocuklar olabilir mi, evde bebek sesine tahammülsüz bir aile bireyi var mı- bu genellikle baba ve genç yetişkinler olabilir. Bakıcının evinde güvenlik önlemleri nasıl, açıkta ilaç, deterjan vb. Bulunuyor mu, merdiven, yataktan düşme, kesici cisimlerle yaralanma durumları olabilir mi, elektrik prizleri kapalı mı, ütü, soba, elektrikli soba, katalitik, tüplü soba kullanımı durumu nedir dikkate alınmalıdır. Evde doğalgaz kullanımı ve alınması gereken tedbirler uygulanıyormu, gaz sızıntısı olabilir mi, çaydanlık , çay servisi, sıcak içecekler güvenli şekilde tüketiliyor mu, evde köşeleri sivri, batıcı, delici cisimler mevcut mu, ele geçebilecek durumdalar mı , içi su dolu kovalar, küvetler kullanılıyor mu, böcek ilaçları vb. Bulunuyor mu… Tüm bu ayrıntılar, bebeğimizin ayları ve yaşları ile ilişkili olarak dikkate alınmalıdır. Emekleyen, yürüyen, en meraklı, hareketli yaşlarını yaşayan çocukların özelliklerine göre düzenlenmelidir.
Çocuk, kendini ifade edemeyecek yaştayken emanet edilecek kişinin özellikleri, cinsel sapkınlıklarının olup olmadığı çok önemlidir. Genellikle yakın aile çevresinden tahmin edilmeyecek kişilerden bu vakalara rastlanır. Bu kişiler, aile çevresinde güvenilen ve güvensizlik durumu akla pek gelmeyecek kişilerdir. Cinsel istismar çok dikkat edilmesi gereken bir konudur ve hayati önemi vardır.
Çocuk, anaokulu çağlarındayken genellikle okulöncesi kurumlarına yönlendirilir. Çocuğun arkadaş ihtiyacını karşılamak ve sosyalleşmesi için ortam sağlamak günümüzde okulöncesi kurumlara ilgiyi artırmıştır. Çalışan anneler için öncelikle tercih edilen bu kurumların çocuğun gelişimindeki katkıları gözlendikçe ve yararları anlaşıldıkça neredeyse çocuklar için olanaklar dahilinde sanki zorunlu birer kurum haline gelmişlerdir. Çocukların bu kurumlarla bağları kurulurken dikkat edilecek pekçok husus sözkonusudur. Ulaşımdan, verilen eğitime, beslenmeye ve kurumla kurulan iletişimin gücüne ve güvenirliğine kadar bir dizi dikkat edilecek durum vardır.
İlköğretimde ise günün ne kadarını okulda geçecektir, evde onu kim karşılayacaktır, anne çalışan bir anne midir? Okulda etüd olanağı varmıdır? Yoksa başka bir etüd kurumu mu gündeme gelecektir? Tüm bu soruların yanıtlarını aramak gerekir. Bulunulan çevre neresidir? Kırsal kesim ise yeterli güvenlik koşulları uygun şekilde sağlanmış mıdır? Şehir ve büyük şehir ortamında yine alınması gereken önlemler farklılık göstermektedir. Çocuk, okulda herkesin bulunduğu ortamlarda bulunmalı, sessiz ve kuytu bölümlerde bulunmamalıdır.
Okulun, özel yada devlet okulu olmasınında farklılıkları olacaktır. Kapılar, çerçeveler sağlam mı? Gözden kaçan tehlikeli durumlar var mı? Okulda ilkyardım tedbirlerinin alınabileceği hemşire, doktor gibi sağlık personeli yada bilgili kişiler var mı? Gereken hassasiyet gösteriliyor mu? tüm bunlar özel olarak düşünülmelidir.
Çocuklar yada gençler okulda şiddete karşı korunuyorlar mı? Yeterli şekilde bilinçlendirme yapılıp, gereken önlemler ve yönlendirmeler yapılıyor mu? spor, müzik gibi etkinliklerle enerji boşalımı için ortam hazırlanıyor mu? Yanlarında silah, bıçak vs. taşıyorlar mı? Bunların kontrolü sık sık yapılıyor mu? çocuklar ve gençler bilinçlendiriliyor mu? Duygusal problemi olanlar dikkatle takip edilip, uzmanlara gereken yönlendirmeler yapılıyor mu?
Akran zorbalığına karşı okulun tutumu nasıl? Duymazlıktan mı geliniyor, gerçekten gereken önlemler alınıyor mu? Çocuk ve gençlere gereken ilgi ve samimiyetin gösterilmesi gerekmekte. Tüm bunlar aile ile iyi bir işbirliği içinde mümkün olmakta. Çocuk ve gençler arasında bireysel farklılıkların dikkate alınması ve ailelere tutumlar hakkında bilinç kazandırılması önem kazanmaktadır. Çünkü, okulda verilen eğitim aile ile birlikte olmalıdır ki kalıcı olsun ve uygulanır olsun. Okullarda yalnızca öğretime değil; eğitime ve değerlerede önem verilmeli ve çocuğa kazandırmada çaba gösterilmelidir.
SONUÇ olarak, çocuğumuzu emanet edeceğimiz kişi ve kurumlara gereken önem verilmeli ve gençlerimizin duygusal problemlerine sessiz kalmayıp, başkalarına ve kendilerine zarar vermelerinin önüne geçmeliyiz ve yardım almayı ertelememeliyiz. Herşey için GEÇ OLMADAN çözüm bulmalıyız.
Çocuklarını çalışarak büyüten anneler bunun yaşamlarındaki en zor şey olduğunu söylerler. Çalışan annelerin bir bölümü ekonomik yetersizlikler nedeniyle çalışmak zorunda oldukları, diğer bir bölümü ise ekonomik bağımsızlıklarını kaybetmemek veya mesleklerinden uzak kalmamak için çalışır. Her iki koşulda da çalışan annelerin en önemli sorunları aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir;
Çocuk bakıcısı arayışı,
Aşırı sorumluluk yüklenme, zihinsel ve bedensel yorgunluk,
Suçluluk duygusu.
a. ÇOCUK BAKICISI ARAYIŞI
Çocuğunuza kimin bakacağına doğumdan önce anne ve baba birlikte karar verin.
Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir akraba ise:
Bu kişinin çocuğunuza bakmaya gerçekten gönüllü ve uygun olduğundan emin olun,
Bu kişiden çocuğunuza mümkünse kendi evinizde bakılmasını isteyin,
Çocuğunuzun geceleri ve hafta sonları sizinle kalmasını sağlayın,
Bu kişiye çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizi açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bildirin.
Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir çocuk bakıcısı ise,
Bu kişinin çocuk bakıcılığı için gerçekten yeterli ve uygun olduğundan emin olun,
Bu kişiden çocuğunuza kendi evinizde bakılmasını isteyin,
Evinizde yatılı kalarak çocuğunuza bakmasını talep etmeyin,
Bakıcının çalışma düzenini ve iş tanımını önceden belirleyin, çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizle birlikte açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bu kişiye bildirin,
Yeterli bir süre çocuğunuza bu kişiyle birlikte bakın ve çalışmaya başlamadan önce aşamalı olarak günün belirli saatlerinde evden uzaklaşarak çocuğunuzu bu uzun süreli ayrılığa yavaş yavaş alıştırın.
Çocuğunuza bakıcı ararken şunlara dikkat edin;
Bakıcıda aradığınız özellikleri önceden sıralayın ve önceliklerinizi belirleyin (tıpatıp beklentilerinize uygun biri karşınıza çıkmayabilir),
Bakıcıyı mümkünse evinde ziyaret edin, çocuklarıyla ilişkisini gözlemleyin,
Referanslarıyla ve komşularıyla görüşün, gerekli belgeleri temin edin.
Çocuğunuza bakıcı ararken şu özelliklere sahip olmasına dikkat edin;
Temiz, düzenli ve dürüst olmasına,
Aile yaşantısının düzenli olmasına,
Dakik ve elinin çabuk olmasına,
Sevecen ve güleryüzlü olmasına,
Esnek ve hoşgörülü olmasına, katı-kuralcı olmamasına,
Yeniliğe ve değişime açık olmasına, sabit fikirli olmamasına,
Sorumluluk ve insiyatif sahibi olmasına,
İletişim becerisinin olmasına,
Yaş ve kişilik olarak bakılacak çocuğun annesine benzemesine,
Sabırlı olmasına,
Eğitimli, kendini yetiştirmiş ve bilinçli olmasına,
Çocuğu ya da işe devamını etkileyecek bir rahatsızlığının olmamasına,
Sigara içmemesine.
b. AŞIRI SORUMLULUK YÜKLENME, ZİHİNSEL VE BEDENSEL YORGUNLUK
Çalışan annenin en önemli sorunu aşırı sorumluluk yüklenmesi ve yorgunluktur; çünkü bu sorun annelere çözümsüz ve başa çıkılamaz gibi görünür. Alışıldık bir düzen vardır; evde ve işte yapılacaklar zaten belirlidir, şimdi hepsine geceyi gündüze katan bir bebek eklenmiştir ve gün 24 saattir, dolayısıyla yorgunluk kaçınılmazdır. Böyle değerlendirince, gerçekten de çalışan anne için yapılacak pek birşey yok gibi görünüyor. Oysa ki, durum hiç de öyle umutsuz değil, çalışan anneler iş listelerini pekala hafifletebilirler;
Gerek evde gerekse işte, yükünüzün arttığı dönemlerde bir süre yalnızca acil ve önemli olan işlerinizle ilgilenin
Bazı işleri başkalarına devretmeyi deneyin, işyerinde iş arkadaşlarınızdan; evde ise eşinizden, varsa diğer çocuklarınızdan veya yakınlarınızdan yardım isteyin. Çocuğunuz yokken evinizle, kadın olduğunuz için eşinizden daha çok ilgilenmiş olabilirsiniz, bu aynı düzenin devam edeceği anlamına gelmez. Eşiniz yeni doğan bebeğinizi emziremez belki ama, bugüne kadar hep sizin hazırladığınız akşam yemeğini hazırlayabilir. Aile içinde yapılabilecek ufak düzenlemeler size kısacık da olsa rahat bir nefes alma olanağı sağlayacaktır.
Yükünüzün çok arttığını hissettiğiniz yerde bazı alışkanlıklarınızdan tamamen vazgeçin, bunun için kendinize önceden “vazgeçilebilirler listesi” bile hazırlayabilirsiniz. Örneğin, ev işleri için düzenli bir yardımcı alamıyorsunuz ve iki haftada bir mutlaka mutfağın dolaplarının temizlenmesini gerekli buluyorsunuz ve artık buna ayıracak zamanınız yok. Eşiniz hayatta yapmaz böyle bir işi, anneniz çok yaşlı, akadaşınıza böyle bir şeyi teklif etmeyi düşünemezsiniz bile… O zaman bu alışkanlığınızdan vazgeçin ya da bu düşüncenizi terkedin; iki haftada bir mutlaka mutfağının dolaplarının silinmesini gerekli bulan bir kadın değilsiniz artık. Mutfak dolapları bekleyebilir, arkadaşlarınız bekleyebilir, müşteriler ve hatta müdürünüz bile bekleyebilir, ama çocuğunuz bekleyemez. İnsan yaşamında pek çok şeyden istifa edebilir herhalde, ancak annelikten istifa edemez.
c. SUÇLULUK DUYGUSU
Dozu değişmekle birlikte hemen her çalışan annenin yaşadığı bir duygudur suçluluk. Bu duyguyu hafifletmek için şöyle düşünebilirsiniz;
– çalışmak zorundayım (çocuğum için para kazanmam gerekiyor)
– çalışmayı seviyorum (çocuğum mutlu bir anneyi hakediyor)
Çalışan annelerin çoğu (ekonomik zorunluluklar nedeniyle doğumdan sonra işe başlayanlar dışında) çocuk sahibi olmadan önce de, çalışan kadınlardır. Önceden çalışma hayatı olan, üretken bir kadının uzun süre evde oturması, mesleki kaygılar, sosyal ve duygusal tatminsizlikler doğurur. Oysa her çocuk mutlu, üretken, kendisiyle barışık bir anneyi, kendisi için işini terketmiş, saçını süpürge etmiş bir anneye tercih eder. Unutmayın ki çocuğunuz sizin aynanızdır; siz mutluysanız o da mutlu olur, siz kaygılıysanız o da kaygılıdır, siz hayatla hep kavga ederseniz o da kavga eder.
İşlerinizi planlı yaparak, hiçbir şey için çocuğunuza ayırdığınız zamandan çalmayarak ve bu zamanı en verimli şekilde değerlendirerek suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışın. Hafta sonu onunla baş başa yapacağınız bir doğa gezisi, haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar onunla birlikte olup hiçbir şey paylaşmamaktan çok daha iyidir. Çocuğunuzla birlikte olduğunuz süre değil, bu süreyi nasıl değerlendirdiğiniz önemlidir. Bu sürenin azlığına ya da çokluğuna değil, çocuğunuzla kurduğunuz ilişkinin kalitesine ve bunu geliştirmeye odaklanmaya çalışın.
Suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırken pratikte sizi zorlayan durumlarla karşılaşırsınız, bunların üzerinde çok fazla durmamaya gayret edin. Örneğin; çocuğunuzu kreşe veya bakıcı annesine bırakıp işe giderken ilk zamanlar arkanızdan bir süre ağlayacaktır, bu çok doğaldır.*Çocuğunuz bazen size bir yabancı gibi davranacaktır, babaannesine daha düşkün olacaktır veya bakıcı annesine “anne” diyecektir. Bunlar kuşkusuz her anneyi üzer ve suçluluk duygusunu artırır. Bu gibi durumları çocuğunuza bakan kişiye atfetmemeye çalışın, hatta çocuğunuz kendisine bakan kişiyi bu kadar sevdiği için sevinin. Bu durumları çocuğunuzun size verdiği bir mesaj olarak da algılayabilirsiniz; onunla daha çok birlikte olun ve oynayın.*2
Unutmayın, çalışan bir annenin çocuğu olmak hayatta insana kaybettirdiklerinden çok daha fazla şey kazandırır.
*Haftalarca süren ağlamalar ve bunlara eşlik eden başka sorunlar varsa, mutlaka bir uzmana başvurun.
*2Annenin herhangi bir sebeple çocuğuna karşı ilgisiz olduğu durumlar burada söz edilenin dışındadır ve bunlar ayrıca ele alınmalıdır.
Çevremizde görüştüğümüz pek çok ailenin yaşadığı sorunlardan biri çocuğa söz dinletememektir. Oysa anne ya da baba birbirine sözünü dinletebilir, çok saygılı davranmaya özen gösterdikleri büyükanne ya da büyükbabalara da tatlılıkla söz dinletebilir, fakat küçük yumurcağa gelince bu konuda başarılı olamadıkları görülür. Bu konu, zamanla, onları hem sıkıntıya hem de türlü kaygılara sürükler. Çünkü evde bir tek onun istekleri geçerlidir. Anne – Baba çocuğun türlü sorunları dile getirilir, çözüm arayışları içinde ne yaparlarsa yapsınlar, bir türlü söz dinletemediklerinden söz edilir. Ayrıca, bir sözü de söylemeden edemedikleri görülür, “asıl hata bizde, biz de çok hatalıyız ama ne yapabiliriz?”. Bu söylediklerine hak vermemek mümkün müdür? Evet söylenenler doğrudur. Çünkü çevremizdekilere sözümüzü dinletirken ne yapacağımızı bilip tepkilerimizi ona göre sıraladığımız halde, çocuğumuza gelince bunu başaramayız. Bebek doğmadan öncesinden başlamak üzere bizler çevreden gelen uyarıları dinliyor ya da izliyoruz. Bir anne-babanın kucağındaki ya da elinden tuttuğu çocuğa hayran hayran bakıyoruz. Oysa biz ne kadar imrenirsek imrenelim, genel olarak çok beğendiğimiz çocuğun da yaşattığı türlü sıkıntılar olabileceği kesindir.
Örneğin; yemek yememe, başkaları ile iyi geçinememe, kendi sorumlulukları olan şeyleri başkalarından bekleme, istediğini elde etmek için türlü yöntemlere başvurma, ilgi çekebilmek için yaratılan istenmeyen davranışlar gibi… Peki tüm bu istenmeyenleri çocuk kendiliğinden mi icat etmektedir? Asla! Her çocuk çekirdek aile ortamında gözünü açar, anne-babasını ve daha sonra çevresindekileri örnek alır. Çocukların büyük bir saflık içinde dünyaya geldikleri yadsınamaz. Bu saflık onun hiçbir şey bilmediğindendir. Ona her şeyi öğretecek olan en güçlü etken anne-babasıdır, fakat öğrenme sürecinde tek şey bütün doğruların önünü keser; Duygusallığımız… Bebek artık bazı şeyleri yapabilecek duruma geldiği halde, duygusallığımızın tutsağı olarak hemen atılıp bizler yapmaya kalkışırız. Çünkü onun büyümekte olduğunu ve neyi ne zaman yapması gerektiğini bir türlü düşünemeyiz. Bize göre o hep bebektir. Üzülmesin, zorlanmasın diye bebekken yaptığımız gibi yiyecekleri ezerek vermeyi sürdürürüz. Gittiğimiz evdeki çocuk onu üzüyor diye ev ziyaretlerini azaltırız. Bir şey istediğinde, elde edebilmek için, hele hele ağlıyorsa adeta dünyamız yıkılır, ağlamaması için, gerekmeyenleri de gerçekleştiririz. Çünkü o emretmektedir, biz de yerine getirmekteyiz. Bu sayılanların hepsini belki yapmayabiliriz ama, ona hitap şeklimiz bile “bebeğim” değil midir? Aslında ona sorulduğunda bebekliği asla kabul etmediği halde, her nedense, ona “bebeğim” deriz. İstediklerimizi yaptırabilmek ya da bu konuda başarılı olabilmek içinneler yapabiliriz, bu konuda neler düşünebiliriz?
Gerek çocuk uzmanı doktorları, gerekse biz pedagog ve psikologların uyarıları,anne-babalara yol göstermektedir. Örneğin; bebek beslenmesinde, zamanı geldiğinde, yavaş yavaş katı gıdalara geçilmesi gerektiği belirtilince bazı ailelerin bunlara kulak asmadığı, anne-baba duygusallığı ve evdeki deneyimli diğer büyüklerin etkisiyle çocuğa pütürsüz ve de yalnızca istediği şeylerden başkasını yedirmediği, evde bolca oyuncak varken yenilerinin sık sık alınmaması konusunda yapılan uyarıların tutulmadığı, anne ve babanın çocuğa yaptığı uyarıları diğerinin bozmaması konusunda öğütlenenlerin tersinin uygulandığı zaman çocuğun ev içi hakimliğini daha da pekiştirmiş oluruz. Bu gibi durumlarda çocuğun ikilemde kalması ile belirgin bir kalıp oluşturarak kendini kabullendirdiğinde, artık yapılacak şeyin, uzmandan tekrar yardım almaktan başka yolu kalmaz. Uzmanın öğütlerinin bir kısmı, işimize öyle geldiği için tutulmayınca yumurcak ev içinde tek sözü geçen birey olur.. Peki ev içinde neler yapılmalıdır?
Bebeklikten başlamak üzere, çocukların istedikleri, belki de tek şey, ilgi çekme isteğidir. Bu isteği benimsetebilmek için çocuk yavaş yavaş türlü yollar dener. Öyle bir zaman gelir ki, artık çocuğun isteyip de yaptıramayacağı pek bir şey kalmaz. İşte problem çocuk denen ve de bizlerin yarattığı bu yapıt karşısında ne yapacağımızı şaşırırız. Oysa bu durum belirmeden önce; isteklerin de bir sınırı olduğu ve bazıları yapıldığı gibi, bazılarının asla yapılamayacağını çocuğun kabullenmesi sağlanmalıdır. İstediğini elde edebilmek için ağlıyorsa, kendini yere atıyorsa, bağırıp çağırıyorsa, hatta vurmaya başvuruyorsa, tükürüyor ya da kötü söz söylüyorsa, istenmeyen davranışlarını yinelemekle bizi tehdit ediyorsa, yapılacak şey, ortaya koymaya çalıştığı eylemi ile yalnız başına kalmasını sağlayabilmektir. Bunu yaparken, o anda yapmakta olduğumuz işimize devam edip, onunla asla ilgilenmemeliyiz.
Çocuklar genel olarak engel olmak istediğimiz şeyleri yapmaktan çok hoşlanırlar. Yani “yapma!” dedikçe yaparlar. Ve küçük olmalarına karşın, bu durumda bizi çileden çıkarabilmenin yollarını ararlar ve sonunda da başarılı olurlar. İstediği bir şeyin alınıp alınmayacağına karar verenin ancak bizler olması gerektiğini kabul etmelidirler. Fakat bu konuda verdiğimiz kararlar kesin olmalıdır, verilen karardan asla dönülmemelidir.Çocuk bizlerin tutumuna alışmışken bir zaman sonrasında, elde etmenin yollarını bulmak için yine kendi yöntemlerini uygulamaya kalkışabilirse de, bizler ona karşı kesin tavırlarımızı sergileyip, ilgi çekme isteğini kırmak için uğraştığımız işi sürdürmeliyiz. Şimdi burada diyeceksiniz ki; çocuk sevilmediği duygusunu yaşamaz mı?
Çocuklar çok, hem de çok sevilmeye muhtaçtırlar. Onları sevmenin tek yolu kucağımıza alıp öpmekten başka şeyler de olabilir. Gözümüzün içi gülercesine bir bakış, yaptığı ya da başardığı bir şeyi takdir edici sözümüz, yapmaya başladığı bir işi becerebilmesi için onu yüreklendirici sözler, çok sık olmamak koşuluyla verilen bir armağan, elinden tutup alış-verişe, gezintiye götürmek, son olarak da gerek anne, gerekse babanın (iş dönüşü ya da çocuğun yuvadan gelişi sırasında) evde onunla ilk karşılaştığında, ilk iş olarak, beraberce oyuncakları ile oyun oynanması çocuğun sevgiye olan gereksinimini karşılamaya yetecektir. İşte bu durumda bencilliği yani eve hakimiyeti öne çıkmadan bir şeyleri çevresindekilerle paylaşmanın mutluluğunu yaşayacaktır. Ve de “ille de benim istediğim olacak” fikrinden sıyrılmanın rahatlığını duyacaktır. Ev ise çocuk merkezlilikten, eşit paylaşımın rahatlığına erecektir.
Çocuklar, bizler gibi değil; gerektiği oranda, duygusallığımızın ağır basmayacağı, çok kararlı davranışlarımızı örnek alacağı, disiplin sınırlarını benimseyeceği, sorumluluklarını üstleneceği, karşısındakinin fikirlerine saygı duyacağı ortamlarda olgunlaşabilirler. Böyle yetişmiş bir çocuğun bulunduğu ortamda sıkıntılı bir durumdan söz etmek mümkün olur mu?..Yetiştirme kurallarına bizler uyduğumuz zaman, çocuk çok iyi yetişmiş olacaktır.
Kişinin günlük hayatını, sosyal ilişkilerini, iş veya okul başarısını etkileyen psikolojik rahatsızlıklar ya da çeşitli iletişim bozuklukları bireyin kendinden ve genetik yapısından, doğal çevresinden, ev dışında bulunduğu ortamlardan kaynaklanabileceği gibi evim tam da içinden; yani aile ortamından da kaynaklanabilir. Aynı şekilde tamamen ailenin işleyişinden kaynaklanmayan ya da büsbütün başka bir nedene bağlı olarak gelişen sorunların kiminde de bireysel terapiler yerine aile terapileri tercih edilmesi çözüme daha kolay ve etkin biçimde ulaşılmasını ve çözümün kalıcılığını sağlayabilir. Aile terapisinin hangi durumlarda gerekli olduğuna ve işe yarayıp yaramayacağına karar vermek kesinlikle alanında yetkin uzmanların işidir.
Başta bağımlılık tedavisi ve stres olmak üzere kişinin kendi sorunuymuş gibi görünen pek çok konuda çözüme varılamamasının sebebi çözümün bir parçası olması gereken yakın aile üyelerinin sürece dahil edilmemeleri olabilir. Bu durum çocukların ve ergenlik çağındaki gençlerin yaşadıkları kimi özgüven eksiklikleri, kaygı bozuklukları, konuşma bozuklukları, okul başarısızlığı ve sınav kaygısı gibi problemler için de geçerli olabilir.
Aile terapisi esas olarak var olan sorunun adlandırılması, nedenlerinin saptanması, çözüm yolunun belirlenmesi ve tüm yakın aile üyelerinin sorunun çözümünde belli ölçüde rol almalarını içerir. Aile terapisinin faydaları arasında aile içinde yaşanan iletişim kopukluklarının giderilmesi, kuşaklar arası çatışmaların hafiflemesi, aile içinde karşılıklı birbirini suçlamaya dayalı yıkıcı davranışların en aza indirilmesi, özellikle çocuklar ve gençler için daha sağlıklı bir gelişim ortamının sağlanması, evdeki huzurun ve aile bireyleri arasındaki sevgi bağının güçlenmesi sayılabilir. Aile terapisinde tüm bunların yanında tüm katılımcıların bireysel sorunlardan çok bütüne odaklanmaları ve problemleri başkalarının gözünden de görülmeleri sağlanarak ulaşılan çözümlerin uzun vadeli olarak kalıcı hale gelmesi amaçlanır.
Terapilere genellikle anne, baba ve çocuklar katılsa da aile terapisi programlarına dahil edilebilecek aile üyelerinin bir sınırı yoktur. Çözülmeye çalışılan sıkıntıyla bağlantısı olan ya da daha sonra aynı sorunlarla karşılaşılmaması için bilgilendirilmesi gereken tüm aile bireyleri bu terapilere katılabilirler. Sorunun esas kaynağını ve çözümün parçasını oluşturan aile üyelerinin pek çok seansa iştirak etmeleri beklense de diğer kişilerin her seansa katılım sağlamaları zorunlu olmayacaktır.
En Çok Sorulan 5 Soru?
1-Aile Terapisi Ne Kadar Sürer?
Her seans 50 dakika sürer ve verimlilik açısından haftada bir tekrar edilmesi ve en az 2-4 ay sürdürülmesi gerekir. Bu seanslarda hedeflenen davranış değişikliği birlikte belirlenir.
2-Aile Terapisi Nasıl Uygulanır?
Aile terapisi psikolojik rahatsızlıkların tedavisini amaçlamaz. Tüm aileye ve bireylerine konsantre olur. Aile bireylerinde herkes birbirini olumlu ve olumsuz etkileyebilecek konumdadır.
3-En Çok Faydası Nedir?
Aile içi sorunların veya aile bireylerinde kişiselleştirilmiş olan sorunların çözümünde tüm aile bireyleri kendi çerçevesinden katkı sağlayabileceğini ve bunu nasıl yapabileceğini öğrenir.
4-Kimler Katılabilir?
Çekirdek ailenin bütün fertleri bu terapinin müşterileri konumundadır. Bununla birlikte daha geniş çerçevede katılım sağlanabilir. Bu ilk seanslarda değerlendireceksiniz.
5-Ne zaman Aile Terapisine İhtiyaç Duyulur?
Aile içinde çözülemeyen sorunlar kronikleşmeden bir aile terapistinden yardım alınabilir.
Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.