Etiket: İş

  • Durakta Bekleyenler

    Durakta Bekleyenler

    “Emekli olayım her şeyi bırakıp gideceğim buralardan, hayatımı yaşayacağım.” “Tam yaşayacağı

    zaman hasta oldu.” “Emekli de olmuştu, artık hayatını yaşayacaktı, erken gitti bu dünyadan.”

    Bu cümleler birçoğumuz için oldukça tanıdık olmalı. Tanıdık ama ne kadar gerçekçi diye üzerinde

    düşünülmesi gereken ifadeler olduğunu bilmekte fayda var. Yaşarken yaşanır hayat, tam yaşayacağı

    zaman diye bir düşünce ya da durum olmamalı. Yaşarken güzelleştirmeli hayatı, yaşarken keyif almalı

    hayattan ve gerçekten yaşamalı.

    Çalışırken günleriniz daha pazartesiden hafta sonunun hayaliyle mi geçiyor? Sabah işe geldiğinizde

    öğle tatiline ne kadar kaldığı, öğleden sonra da mesai bitimine kaç saat kaldığı konusu gündeminizde

    önemli bir yerde mi? “Öğlen olsa da çıksak, akşam olsa da gitsek” dilekleriyle geçen günler, haftalar,

    aylar, yıllar ve bir ömür belki de. Kariyerinin başında tüm haftayı hafta sonunu beklerken tüketenler

    gibi zaman ilerledikçe kendinizi emekliliğin yolunu gözlerken bulsanız ne hissederdiniz? İstediği hayatı

    yaşayamamış ve bunu fark ettiğinde de artık çok geç olduğunu anlayan kişi hangi duygu içinde olursa

    siz de kendinizi büyük ihtimalle o duygu ile baş başa buluverirsiniz. Tabi sözünü ettiğim bu durum

    zaten hedefi böyle bir son olanlar için sorun olan bir konu değil.

    Günümüzün en az üçte birinin işte geçtiğini düşünürsek ömrümüzün işte tükendiğini söylemek abartı

    olmamalı. Hal böyle olunca da; yapmak istemediğimiz bir işi sürdürmek, tüm vaktimizi ve enerjimizi

    bu iş için harcamak, istemediğimiz bir hayatı yaşamak ile sonuçlanıyor. Çoğumuz yaşamışızdır ya da

    yaşarız şöyle bir durumu. 1 saattir durakta otobüs bekledikten sonra, “O kadar bekledim, belki şimdi

    gelir biraz daha bekleyeyim” diyerek önümüzden geçen minibüs ve taksilere binmeye bazen cesaret

    edemeyiz. Kaybedeceklerimiz gelir hemen aklımıza, kazanacaklarımızdan önce. Oysaki otobüsün ne

    zaman geleceği ile ilgili kesin bir fikrimiz yoktur ve minibüs ya da taksiyi tercih ettiğimizde hedefe şu

    an bulunduğumuz yerden daha yakın olacağımız da kesindir. Dahası, otobüse daha önce

    bindiğimizden biliriz de otobüsü sevmediğimizi ve otobüsle yolculuk yapmak da istemeyiz aslında.

    “O kadar okudum, yüksek lisans yaptım, işimde de belirli bir seviyeye geldim, bu saatten sonra iş mi

    değiştireyim” düşüncesiyle sevmediğimiz ve yapmak istemediğimiz bir mesleği ya da işi sürdürerek

    istemediğimiz bir hayatı yaşamaya mahkum oluyoruz. Kim mahkum etti bizi, neler sürükledi bizi bu

    hayata…Herkesin bir nedeni var; nedenlerimiz aynı, benzer ya da farklı. Şu ana kadar olanlar oldu,

    bundan sonrasının nasıl geçeceği konusunda sorumluluğumuz oldukça büyük. Meslek sahibi olurken

    kendi irademizle bir seçim yapmış ya da yapmamış olsak da, sevmediğimiz şeyleri hayatımızdan

    çıkarma kararını verecek olan sadece kendimiziz. Değişim için, dönüşüm (ya da dönüşün) için ancak

    bu sorumluluğu alırsan farklı bir sonuçla karşılaşacaksın. Nossrat Peseschkian’ın dediği gibi “Daha

    önce hiç sahip olmadığın bir şeye sahip olmak istiyorsan, daha önce hiç yapmadığın bir şey

    yapmalısın.”

    Kimsenin sana istemediğin bir hayatı zorla yaşatamayacağını unutma. Bulunduğun yerden başka yere

    gitmeye ihtiyacın ve niyetin varsa senin için sorumluluk alma ve harekete geçme zamanı. Önünden

    geçen fırsatları ve alternatifleri değerlendirme yolunu seçmek, hayatının geri kalanını kurtarmanda

    sana yardımcı olacaktır. Bulunduğun yerden geçen bir taksi yoksa, o taksiyi çağırmak da sana düşüyor

    elbette.

    Başarılı yolculuklar dilerim.

    Uzm. Psk. Şahika Akkuş Sert

  • SONBAHAR DEPRESYONU’NU CİDDİYE ALIN!

    SONBAHAR DEPRESYONU’NU CİDDİYE ALIN!

    Sonbahar’ın gelmesiyle birlikte havanın pusu gittikçe artar ve güneş ışınlarını artık daha az görmeye başlarız.Sabahları erken uyanmak, yataktan çıkmak, işe Ya da okula konsantre olmak ta gittikçe zorlaşır.Güne yorgun, mutsuz, bitkin uyanmış olarak başlıyorsanız, öfkeli bir ruh hali içindeyseniz, davranışlarınızda yavaşlama, cinsel ilginizde azalma ve iştahta bir artış söz konusu ise, zaman kaybetmeden uzman yardımı almalısınız.

    SONBAHARDA DEPRESYON NEDEN ARTAR?

    Mevsimsel geçişler, depresyonu tetikler.Sonbaharın hüznü ifade etmesi, kişide zevk alamama, mutsuzluk ve umutsuzluk hislerini yaratır.

    Sonbaharla birlikte güneş ışığını daha az almamız beyindeki bazı kimyasalların işleyişinde bozulmalara sebep olabilir bu sebeple de depresif duygularımız artmaya başlar.Depresyonla ilgili yapılan araştırmalar, sonbahar mevsiminin depresif duyguları arttırdığını göstermiştir.

    Sonbaharın gelmesiyle birlikte iş ve okulla ilgili kaygılar, aile içi sorumluluklarımızın artması da kendimizi depresif hissetmemize neden olur.

    SONBAHAR DEPRESYONU DEPRESİF HİSSETTİRİR!

    Sonbahar depresyonu geçiren kişiler kendilerini daha karamsar, çökkün ve mutsuz hissederken, olaylara ani tepkiler gösterip, öfke patlamaları yaşayabilirler.Geçmişte depresyon tanısı almış kişiler ve erkeklere oranla kadınlar sonbahar depresyonundan daha fazla etkilenmektedir.

    SONBAHAR DEPRESYONUYLA BAŞA ÇIKABİLMEK İÇİN ÖNERİLER

    Mevsime bağlı depresyon geçiyorsanız, aşırı kalabalık ortamlardan kaçının.Kendinizi güvende hissettiğiniz az sayıda kişilerle aynı ortamları paylaşın.

    Depresyonla birlikte kişinin algı ve yorumunda olumsuz düşünceler hakim olmaya başlıyor.Olumsuz düşüncelerinizi farketmeye çalışırsanız, bu düşüncelerin ruh halinizi nasıl değiştirdiğini de görebilirsiniz.

    Düzenli olarak spor yapmak, yürüyüş egzersizleri yapmak ya da kendimize hobi alanları yaratmak depresif enerjimizi boşaltmamıza yardımcı olur.

    Uyku ve yeme alışkanlıklarımızı gözden geçirmek ve tekrar düzenlemek gerekiyor.Uyku düzenimizi oluşturabilmek için davranışsal egzersizler yapabiliriz.Beslenme ve diyet uzmanlarına göre de özellikle kafeinli içeceklerden, şekerli gıdalardan uzak durmak, bitki çayları ve bol su tüketmek önemli.

    Özellikle işten Ya da okuldan sonra keyif verici aktivitelere katılmak, çökkünlük ve yorgunluk hissinin azalmasına neden olur.Bu sebeple kendinize haftalık aktivite planı oluşturun.

    Kendinize kısa süreli ve ulaşılabilir hedefler belirleyin.

    Hergün uyumadan önce ılık bir duş almaya çalışın.

    İşyerinde, okulda, ders çalışma ortamında vb.yerlerde kısa molalar verin.

    Depresyon’da olduğunuzu düşünüyorsanız, geçirdiğiniz depresyonun şiddeti ve türü önemlidir.Her depresyon mevsimsel olmayabilir.Bu sebeple bu durumda uzmana danışmanız da yarar vardır.

    Depresyonla başaçıkamadığınız durumlarda psikoterapi ve ilaç yardımı almanız gerekir.

  • Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Malumunuz, çalışma hayatında stres kaçınılmaz. Fakat bunun sizi alt etmesine izin vermeyin!

    Hepimiz stressiz bir iş hayatı hayalini kuruyor olsak da, maalesef böyle bir şey neredeyse mümkün değil. Her iş, stressiz olabileceğini düşündüğümüz işler dahi, stresten payını alıyor muhakkak. Ofis yaşamı ‘yapılacak çok fazla iş’ ve ‘sahip olunan az zaman’ baskısı altında fokur fokur stres kaynıyor. Bir de insan faktörünü ve özel hayatlardaki uzak hayalleri ekleyince, stres seviyesi sürekli kırmızı çizginin etrafında dolanıyor. Günün sonunda şu soruyla baş başa kalıyor insan: “Nereye gitti benim 24 saatim?”
    Gerçek şu ki, çalışma hayatında stres, değişmez ve yerleşik bir unsur. Ve işleri zamanında yetiştirmemiz için motive eden ‘iyi stres’ olduğu gibi, negatif sonuçlara sebebiyet veren ‘kötü stres’ten de bahsetmek mümkün.

    Gerçeklikle yüzleşmek gerek: İş hayatı içinde stresten kaçmak mümkün değil. Fakat iyi haber: Bu stresle baş etmenizi sağlayacak, ofis yaşamı sınırları dahilinde stres kurbanı olmanızı önleyecek yollar da var. Stresin sizi değil, sizin stresi yönetmenize ve lehinize çevirmenize yarayacak bazı ipuçlarını aşağıda bulabilirsiniz.

    Stresi kullanın, ondan kaçmayın

    Stres, baskı altında olduğumuzu düşündüğümüz durumlara karşı oluşan doğal bir tepkidir. Ve kontrol altında tutulduğunda, stresten faydalanabilirsiniz. Çalışma hayatında stres, daha iyisini başarabilmeniz için tetikleyici bir unsur olabilir. Bir işi teslim tarihinden önce tamamlamak, son projenizi bir öncekinden daha iyi hazırlamak veya hak ettiğinizi bildiğiniz terfiyi almak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Stres, ofis yaşamı ile iç içe geçmiş ise, stresin yönünü değiştirmek lehinize olacaktır.

    Ne zaman mola vereceğinizi bilin

    Eğer günde 8 saat çalışıyorsanız, gün içerisinde zaman zaman mola vermeniz gerekir. Bu da demek oluyor ki, öğle yemeği vakti geldiğinde masanızdan uzaklaşın ve yemek yerken çalışmayın. Ya da kafeteryaya gidip bir şeyler için ve o 5 dakikalık zaman diliminde kafanızda iş olmasın. Sizi stresten uzaklaştıracak küçük bir iş bulun veya en azından masanızdan kalkıp şöyle bir yürüyün.

    Bir hobiniz olsun

    Eğer işini bitirmeden veya bir şeylerle uğraşmadan duramayan biriyseniz, mola vermek diğerleri için olduğundan daha zor olabilir sizin için. Bu durumda, işle alakalı olmayan ufak tefek şeylerle uğraşmak hem sizi işin stresinden uzaklaştıracaktır, hem de zamanınızı boşa harcadığınızı düşündürmeyecektir. Örneğin her gün bir origami yapabilirsiniz. 5 dakikada tamamlayabileceğiniz kolay figürler var; bir yandan mola verecek, diğer yandan üretkenliğinizi korumuş olacaksınız.

    Zamanınızı yönetin

    İş hayatı söz konusu olduğunda, zaman yönetimi çok önemlidir. İşinizi nasıl organize edeceğiniz tamamen sizin kişisel tercihinize bağlıdır fakat günlük, haftalık ve aylık yapılacaklar listesi ve öncelikleri belirleme yöntemleri ile ‘etkili zaman yönetimi’, işinizde ciddi anlamda kolaylık sağlayacaktır. Hangi sorumlulukların daha öncelikli olduğunu ve hangi işlerin bir sonraki günü bekleyebileceğini belirleyin ve stresten buhran geçirtmeyen bir ofis yaşamı size kapılarını aralasın.

    Gün içinde egzersiz yapın

    Günlük egzersizlerin ne denli faydalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Egzersizin faydalarından biri de stresi azaltmasıdır. Gün boyunca masa başında bilgisayarınıza kilitlenip kaldıysanız, öğle aranızın bir kısmını dışarıda yürüyüş yapmak için kullanabilirsiniz. Egzersiz yapıyor olmanın yanı sıra gün ışığının ve temiz havanın da sayısız nimetlerinden faydalanmış olursunuz. İşten sonra bir yoga dersine katılmak veya spor salonuna gitmek de günlük stres seviyenizi kontrol edebilmenize yardımcı olacak ve çalışma hayatında stres sizin icin bir kabus olmaktan çıkacaktır.

    Arkadaş edinin

    Bir çok araştırma gösteriyor ki iş yerinde arkadaş edinmek sizin için iyi bir şey. Aynı ofisi paylaştığınız arkadaşlarınız olması demek, zor zamanlarda yetişen destekleri sayesinde daha az stresli bir ofis yaşamı demek. Ayrıca mola vakitlerinizde de iş arkadaşlarınız ile iki lafın belini kırabilir, iş stresinden biraz da olsun uzaklaşabilirsiniz.

    Abur cuburdan uzak durun

    Kabul; bazen o kadar stresli oluyoruz ki abur cubur tıkınmak, o an için yapabileceğimiz en ideal şeymiş gibi gözükebiliyor. Çekmecesinde bisküvi, gofret, çikolata stoğu tutanların sayısı hiç de az değil. Fakat bu abur cubur faslının suçluluk duygusuyla sonlandığını da biliyoruz. Çekmecenizi daha sağlıklı atıştırmalıklarla doldurabilirsiniz. Su, meyve ve kuruyemiş gibi yiyeceklerle, suçluluk duygusuna kapılmaksızın savaşabilirsiniz stresle. Tabii ki arada sırada o çok sevdiğiniz kurabiyelerle bir kaçamak yapabilirsiniz.

    Pozitif olun

    Gerçekten çok fazla stres altında olduğunuzda, kendinize işinizle ilgili keyif aldığınız şeyleri hatırlatın. Elinizdeki işi tamamladığınızda ya da hedefinize ulaştığınızda kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Pozitif noktalara odaklanmak stresle başa çıkmanızda yardımcı olacaktır.

    Stres günlüğü tutun

    Yaşantımızın büyük bölümünü iş hayatı oluşturuyor ve çalışma hayatında stres gün içersinde sıklıkla deneyimlediğimiz bir durum. Bazı anlar içimizi dökecek birine ihtiyacımız olabiliyor fakat o kişiyi her zaman bulmak da mümkün değil. Böyle zamanlarda bir stres günlüğü tutmanız, tahmin ettiğinizden daha fazla işinize yarayabilir. Bir kere, drama yaratmadan içinizdekini dışa aktarmış olursunuz. Buna ilaveten, stresinizi nelerin tetiklediğini de zamanla keşfetmeye başlar ve o tetikleyicilere karşı kendinizi korumayı öğrenebilirsiniz. Ofis yaşamı stres mayınlarıyla dolu; onların yerlerini bilmek kontrolün sizde olduğunu gösterir.

    İşi işte bırakın

    Bazı günler işlerin yetişmeyeceğini hissederek işinizi eve götürmek isteyebilir ve böylece hafta bitene kadar her şeyi zamanında yetiştireceğinizi düşünebilirsiniz. Bu düşünceden uzaklaşın. Yetiştirilmesi gereken işler olması iş hayatının bir parçasıdır fakat iş ile evi birbirinden ayırmanız gerek. Evdeyken işle ilgili teknoloji kullanımınızı sınırlandırın. İş telefonunuzu uzak bir yere koyun ve e-postalarınızı kontrol etmeyin. Evdeki zamanınızı rahatlayıp şarj olmak için kullanın. Çalışma hayatında stres ile baş etmenin belki de en etkin yolu budur.

  • Ertelemecilik (Erteleme Sorunu)

    Ertelemecilik (Erteleme Sorunu)

    Günlük yaşamımız içerisinde yapmamız gereken bazı şeyleri yapmaktan üşenebilir, görevlerimizi yerine getiremeyebilir, kimi zaman ödevlerimizi son dakikaya bırakabilir, yapacağımız işi sanki sonradan da yapsak olurmuş gibi geliyor ve sürekli ertelediğimiz için hiçbir zaman yapamıyoruz.

    Bu durumlar erteleme davranışı içinde olan kişilerde sıklıkla rastlanan olaylardandır. Erteleme davranışı bireyi olumsuz yönde etkilemekle birlikte, karar almada, bir fiili gerçekleştirmenin bir ileri tarihe atılması davranışı olarak tanımlanabilir. Ertemecilik davranışı pek çok alanda kendini gösterebilmektedir. Dilerseniz bunu örneklerle açıklayalım. Bir öğrenci akademik kariyeri içerisinde kendisinin yapması gereken ödev ve sorumlulukları erteleyebilir ve bunun sonucunda ise görevini ya güçlükle yerine getirir ya da yerine getiremez. Farklı bir örneğe daha değinecek olursak, sağlık problemi olan bir birey kendisini bir türlü hastaneye gitmeye ve muayene olmaya ikna edemez her seferinde erteler bunun sonucu olarak ta kötü durum ve sorunlarla karşı karşıya kalabilir.

    Ertelemecilik davranışı genellikle şu yolla kendini izler. İlk olarak bir konu hakkında yapma davranışı içerisine girilir. Bir süre sonra birey daha önce yapmak istediği bu davranışı sonraki dönemlere erteler. Nasıl olsa sonra yaparım, acelesi yok diye düşünür. Bu düşünce içerisinde olan birey bir yandan da kendisinin yapması gereken bu davranışı yapmadığı için kendini suçlama ve kendisine öfkelenme davranışı içerisine girer. Yapması gerektiği davranış için artık süre daralmıştır ve alel acele o işi tamamlar fakat eksik ve yanlışlarla karşı karşıya kalır. Mesela randevuya yetişecek birisi sabah çantasını hazırlama kararı alır. Fakat son dakikaya kadar erteler. Bunun sonucu olarak ise ya randevuya geç kalır. Ya da çantasında bazı eksik eşyalar bulunur.

    Ertelemeciliğin Sebebi Nedir?

    Kişinin bu davranış içerisinde olmasının birçok sebebi olabilir. Bunlardan bazılarına örnek verecek olursak: Zaman yönetme becerisindeki eksiklikler, mükemmeliyetçilik, verimli çalışma yöntemleri hakkında bilgisizlik bu örneklerden bazılarıdır.

    Ertelemecilikten Daha Az Etkilenmek İçin Ne Yapılmalı?

    • Uzun ve kısa süreli plan yapılmalı

    • Çeşitli hatırlatıcılardan yararlanılmalı

    • İş sonunda ödüllendirmelerde bulunulmalı

    • Hedef işi bitirmek değil, işe başlamak olmalı

    • İşi akıla geldiğinde hemen yapılmalı

    • Verim çalışma ortamları ve yöntemleri belirlenmeli

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

     

  • Tükenmişlik sendromu

    Tükenmişlik sendromu

    Tükenmişlik, kişinin mesleğine olan inancını yitirmesi sebebiyle eskisi kadar işine odaklanamaması, yoğun bir isteksizlik yaşaması, yaşadığı aşırı stres sonucu iş hayatının dışında da fiziksel ve ruhsal sorunlar yaşaması olarak tanımlanmaktadır.
    Sürekli bitkinlik hissi, sık baş ağrıları ve uyku problemleri, mide rahatsızlıkları, kalp rahatsızlıkları, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi fiziksel belirtilerin yanında, sürekli sinirlilik hali, çabuk öfkelenme, kaygı, huzursuzluk, sabırsızlık, özgüven ve özsaygı kaybı, eleştirilere aşırı duyarlılık, çevreye karşı ilgisizlik, duygusal anlamda küntleşme, ifade yeteneğinde zayıflama, hafıza becerilerinin zayıflaması gibi psikolojik belirtiler tükenmişlik sendromu içerisinde kendini göstermektedir. 
    Kişi bu durumu yaşarken sürekli olarak yapması gereken işleri erteleme, öteleme durumundadır. İşe ister istemez geç kalır, sebepli ya da sebepsiz olarak işe gelmeme çabasındadır. Çoğu zaman işi bırakma eğilimindedir. Yaptığı işte sıklıkla hata yapar, kendini vermekte güçlük çeker. İşin dışında kalan sosyal ve ailevi yaşantısında da strese dayalı problemler yaşar. Genel olarak geçimsizlik halindedir. 
    Tükenmişlik sendromu genelde dış etkenlerle ortaya çıkan bir problemdir. İşine yeni başladığında çok daha heyecanlı ve istekli olan çalışanlarda daha fazla görülmektedir. Bu kişiler ilk heyecanlarıyla büyük beklentiler içine girerler ve beklentileri doğrultusunda yoğun bir enerji sarfederler. Ancak kontrolün sadece kendi ellerinde olmadığını, dış etkenlere bağlı çalışmak zorunda olduklarını ve önceliklerinin de işveren ile uyuşmadığını gördükleri zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar. Durumu kabullenip buna göre beklentileri düşürmeyi başaramazlarsa tükenmişlik sendromunun temelini atmış olurlar. Bunun yanı sıra, sorumluluklar ve yetkiler arasındaki dengesizlik, fazla ya da meslekle alakasız iş yükü, uzun çalışma saatleri, profesyonel olmayan bir yönetim anlayışı, iş arkadaşları ile yaşanan sorunlar, iş ortamının güvenilir, saygılı ve onaylayıcı olmayışı, çalışanların inisiyatif alma yetkisine sahip olmaması gibi şirket içi dinamikler; herşeyi kusursuz yapma isteği taşıyan, hayır demekte zorluk çeken, görev ve sorumluluk duygusu çok gelişmiş kişilerde yoğun bir baskı ve strese sebep olarak tükenmişlik sendromu yaşamalarına neden olabilir.
    – Tükenmişlik sendromundan çıkabilmek adına herşeyden önce bunun herkesin başına dönem dönem gelebilecek bir durum olduğunu kabullenmek gerekmektedir. Sizin şu an bu durumu yaşıyor oluşunuz sizi “zayıf”, ”güçsüz” yapmamaktadır. Siz yaşadığınız bu durumdan ötürü “suçlu” ya da “hatalı” değilsiniz. Ya da yaşlanmıyorsunuz, yeteneklerinizi kaybetmiyorsunuz.
    – Genelde motivasyon geçicidir. Önümüze koyduğumuz hedef ilk zamanlarda bizi ateşlese dahi bir süre sonra bu özelliğini yitirecektir. Motivasyonunuzu korumaya özen gösterin.
    – İşinizi kişiselleştirmeye çalışın. Olabildiğince kendinizden bir şeyler katın ve kalıpların dışına çıkın.
    – Yeni fikirlere açık olun, başkalarının fikirlerine önem verin.
    – Üzerinize, yapabileceğinizden çok iş almayın. Eğer size bu işler başkası tarafından veriliyorsa bir öncelik sırası yapın, acil ya da daha önemli olanları ilk olarak yapmaya özen gösterin. Günün sadece 24 saat olduğunu ve bu sürenin tamamını işle geçirmenizin imkansız olduğunu unutmadan planlamanızı yapın.
    – İş ortamınızı sevebilmeniz adına iş yerinizdeki arkadaşlık ilişkilerinizi gözden geçirin. Size mutsuzluk getiren kişilerle olan ilişkilerinizi zayıflatıp daha iyi anlaşabileceğiniz kişilerle olan ilişkilerinizi arttırın.
    – İşiniz esnasında dinlenme ve mola sürelerini dikkatlice ayarlayın. Bir işi yetiştirmek için kesintisiz çalışmak çoğu zaman üretkenliğinizi düşürür, bu da aksine yapacağınız işin daha uzun sürede tamamlanmasına ya da hatalı olmasına sebep olur.
    – İşten geriye kalan zamanlarınızı kendinize ve sosyal çevrenize ayırmaya özen gösterin. Mümkün olduğunca işle alakalı şeyleri iş yerine bırakmaya çalışın. Eve iş getirmemeye özen gösterin. Eğer mecbursanız iş yerinde 1 saat daha fazla kalıp işi, iş yerinde tamamlamaya çalışın. Eviniz de kafanızda bir iş yerine dönüşmesin.
    – İş sahibi iseniz çalışanlarınızın katılımını arttırın. Yapılan işle alakalı onların fikirlerine kulak verin, inisiyatif almalarını sağlayın. Bu hem sizin yükünüzü azaltacaktır hem de çalışanlarınızın iş yerini benimsemesini sağlayacağı için verimi arttıracaktır.
    – Sizi strese sokan faktörleri analiz etmeye çalışın. İçinde bulunmaktan rahatsızlık duyduğunuz durumları not edip alternatif olarak yerine ne koyabileceğinizi düşünün. 
    – Canınız sıkıldığında konuşmak, içinizi dökmek her zaman, herkese iyi gelir. Olabildiğince sevdiğiniz ve sizi anlayabilecek kişilerle sıkıntılarınızı paylaşın.
    – Herşeyden önemlisi ise hayatın sadece işten ibaret olmadığını asla unutmayın. Kendinize iş dışında meşguliyetler, zevkler bulun, çeşitli hobiler edinin ve iş dışında kalan zamanlarınızı olabildiğince iyi geçirmeye özen gösterin.
    Tükenmişlik sendromu çözümsüz bir sorun değildir. Hayatınızda yapacağınız ufak değişikliklerle bu durumdan çıkabilir, ilerlemesini durdurabilirsiniz. Eğer kendi başınıza çözüm üretmekte güçlük yaşıyorsanız profesyonel destek almaktan asla çekinmeyin. 

  • YEME BOZUKLUĞU

    YEME BOZUKLUĞU

    Diğer bozukluklarda olduğu gibi, tek bir faktörün, yeme bozukluğuna yol açtığını söylemek doğru değildir. Çeşitli alanlarda yürütülmekte olan araştırmalar (kalıtım, beynin rolü, ince olmaya yönelik sosyokültürel baskılar, ailenin rolü ve çevresel baskıların rolü) yeme bozukluklarının bir kişinin yaşamındaki pek çok etkinin kesişmesi sonucunda ortaya çıktığını göstermektedir. Yeme bozuklukları, ergenlikte, çoğunlukla kadınlarda görülen ve yeme davranışının ciddi olarak etkilendiği psikiyatrik bozukluklardır. Anoreksiya nevroza(AN) ve bulimiya nevroza(BN) en çok bilinen ve tanınan yeme bozukluklarıdır

    Kontrollü aile çalışmalarında yeme bozukluklarının ailesel geçiş gösterdiği kanıtlanmış, ikiz çalışmaları ile bu bulgu desteklenmiştir. Bununla birlikte çevrenin özellikle de kişinin bireysel ortamının etkisi yeme bozukluklarında önemli derecede etkili olmaktadır. Yeme bozuklukları karmaşık hastalıklar olduğu için bir çok genin etkisi ile çevre faktörü altında geliştiği söylenebilir

    YEME BOZUKLUĞU TEDAVİSİ Yeme bozukluğu tedavisinde ilk adım düzenli psikoterapi yardımı ile kişinin yeme bozukluğu altında yatan duygusal sorunun bulunması, bu sorunun çözümüne yönelik çalışılmasıdır. Sağlıksız yeme davranışının tedavisinde diyetisyen ve psikoterapist iş birliği sağlanır. Kronik yeme bozukluğu vakalarında gelişen fizyolojik sorunlara müdahale açısından ise hekim kontrolü de işbirliğinin bir parçası olur

    AŞIRI ŞİŞMANLIK VE İŞTAHSIZLIK

    Bu 2 sendrom daha çok kadınlarda görülür ve iştahsızlık, bir kural olarak aşırı şişmanlığa çözüm olarak aşırı diyet yapmanın bir sonucu olarak gençlik yıllarında aşırı kilo kaybı olarak çıkar. Aşırı şişmanlık daha genel bir problemdir; iştahsızlığa göre daha az rastlanır.

    Aşırı şişmanlık gençlik yıllarında iştahsızlığa dönüşebilir.hasta bu kez bir başka uca savrulur, yeterince yemek yemeyi bırakır ve yaşı ile boyuna uygun ortalama kilonun altına düşer. Hasta kilo kaybetmeye başladıktan sonra genellikle sinirli ve düşmanca tavırlar sergiler. Zaman zaman aşırı şişmanlık iç salgısal bozukluk, yani tiroidlerin ya da hipofiz bezlerinin daha az çalışması gibi bozukluklardan beslenebilir Aşırı şişmanlığa çevrenin verdiği tepki gündeme gelir. bu kimi ölçülerde çocuklukta da etkili olur. Çocuklar arkadaşları tarafından ‘’şişko’’ ya da ‘’çiroz’’ olarak çağırılabilir. Bununla beraber aşırı yemek yemekte teselli daha büyük bir anlam kazanır. Hasta teselli bulmak için aşırı yemek yer ve kilo alır. Aşırı şişmanlık

    değersizlik hissinin kaynağı halini alır. İdari bir çaba sonucu aşırı yemek yemeyi bırakarak kilo verebilse dahi, karşılaşılan yeni hayal kırıklıkları sonucunda bu süreç yeniden başlar. Her iki türden vakaların tedavisi de güçtür. İştahsızlığın tedavisi aşırı şişmanlığa nazaran daha da güçtür.ciddi vakaların hastanede tedavi edilmeleri yerinde olabilir.

  • Kaçma isteği ve Hareketsizlik

    Kaçma isteği ve Hareketsizlik

    Herkes kaçmak istiyor ama kimse hareket etmiyor! Kendimizi mi kandırıyoruz?  
    Son zamanlarda birçok insanın dilindeki, kaçma isteği bazen seans odalarına taşınır hale geldi. Bu çoğu zaman “bıktım artık söylemleri” ile başlayan ve kaçma düşleri ile sonlanan  bir söylem halinde şekillenir oluyor.  Bu düşüncelerin ne zamandan beridir hayatınızda olduğunu sorsam  cevap çoğunlukla  senelerdir olur.  Senelerdir var olan gitme isteği ve eylemsizlik…
    İnsan beyni  ihtiyaçlarını fark etme, tasarlama ve yönelme ile işler. Oysa bu söylemlerde sürekli bir eylemsizlik ve eylemsizliğin getirdiği sıkışma hisleri mevcut. Hayatımızda bunu yaşadığımızda sıkışma hisleri eylemsizlik ile birlikte çaresizlik algısı yaratabilir ve işler gitgide karmaşık hale gelebilir. Bir süre sonra bir eylem yapma isteğimizin farkındalığı bizde kalır ve isteğimizi yerine getiremediğimiz için de gün be gün depresifleşebiliriz.
    Peki neden gitmiyoruz?  Ya da gidemiyoruz?
    Bunu düşündüğümüzde birçok somut “bahane” sayabilirsiniz. “bahane” diyorum çünkü bunlar ne kadar mantıklı nedenler de olsalar başka inanç ve duyguların yansımasıdır. 
    Şu anda yaşadığımız bize acı çektiren ve bıktıran her neyse bunun kurtuluşu gelecekte olmalıdır diye düşünürüz. Bu bir taraftan umut taşır ve hayatı devam etmemizi sağlar .  Diğer taraftan yapılacak iş geleceğe ertelenir. 
    Bazen içinde yaşadığımız hayatın gelecek versiyonu  o kadar tehlikeli görünür ki bu yaklaşan gelecekten kaçmak isteriz fakat şu anda hala tehlike ile yüzleşmemişizdir ve yaşayabiliyoruzdur bu adım atmamıza engel teşkil eder. İleriye doğru atılan her adım aynı zamanda bilinmezliğe de yaklaşmak, risk almak ve sorumluluk almak demektir ve bütün bunlar düşünüldüğü an çok daha ağır bir yük gibi hissedilir. Birçok duyguyu birlikte deneyimleriz. 
    Bu iş yerinden gideceğim bıktım artık ! 
    Peki ne zaman?
    Bilmiyorum 
    Nereye 
    Bilmiyorum 
    Bu iş yerinde bazı konulardan çok sıkıldın ve başa çıkmakta zorluk çekiyorsun, içinden biri sanki koşarak uzaklaşıyor ama sen kaldığının farkındasın değil mi?
    Evet 
    Kaçtığını düşlemek seni bir nebze duyguna uyumlu davrandığın hissini verip rahatlatıyor sanırım. 
    Peki kaldıramadığın Neyin acısı?

    Bu küçük konuşma size belki tanıdık gelmiştir.  Hissedilen acıyı düşünmemek ve kaçış fantezisi kurmak acıyı hissetmeme çabasından başka bir şey değildir.  Oysa o acıya ve  onu anlamaya ihtiyacımız var, acıyı hissetmeden,  nerden kaynak aldığını görmeden ileriye hareket etmek gerçek bir eylem halini almayacaktır.  Hayatınızın şu anki tıkanma kaynaklarının sizde farklı kökenleri var ve bunları bulmalısınız.

    Uzman Klinik Psikolog Nuray Sarp Kulkara

  • Stresi yönetin, yoksa o sizi yönetir

    Stresi yönetin, yoksa o sizi yönetir

    Hayatınız ne kadar stresli? Ne kadar zamandır stres altındasınız? Öfke ve endişe gibi duyguları her gün yaşıyor ve bunlardan kurtulamıyor musunuz? Sürekli soğuk algınlığına yakalanıyor musunuz? Kendinizi yorgun hissediyor musunuz veya kendinize hedefler belirleyip bunlara ulaşmakta güçlük mü yaşıyorsunuz? Okuduklarınızı anlamakta veya hatırlamakta zorluk çekiyor musunuz? Kronik uykusuzluk yaşıyor musunuz? Sürekli diyet yapıp kilo veremiyor musunuz? Bunların nedeni stres olabilir. Stresi daha yakından tanımak, vücudunuz, aklınız ve ruhunuzla arasındaki bağlantıyı nasıl etkilediğini anlamak ve stres yönetme tekniklerini öğrenmek istiyorsanız doğru yerdesiniz..

    Stres çağımızın en önemli hastalığıdır. Hastalıkların babası da diyebiliriz. Çünkü gripten kalp hastalıklarına hatta kansere kadar geniş bir yelpazede birçok hastalığın nedenlerinin başında stres geliyor. Stresli insanlarda kalp hastalıklarının 3 kat fazla olduğu, kalp krizinden ölümün 5 kat fazla olduğu biliniyor. Hayatın her safhasında, ilkokulda, üniversitede, işyerinde stresle baş başayız. Bizi kronik mutsuz, kaygılı yapıp enerjimizi tüketen, yaratıcılığımızı azaltan, daha kolay hastalanmamızı ve yaşlanmamızı sağlayan baş aktör ama biz doktorlar bile onu yeterince iyi tanımıyor, yönetemiyoruz. Çok uzun eğitimler aldık, ama stres yönetme eğitimleri almadık. Belki de bu yüzden stresini yönetemeyen bir çok doktor bile sigara, alkol, aşırı yemek yeme gibi yanlış yöntemlere başvurmak zorunda kalıyor. Bence öncelikle alınması gereken eğitim, stresi yönetme eğitimi olmalı.

    Stres, ilk insanların tehlike karşısında savaş veya kaç durumuna girmeye hazırlıklı olma ihtiyacından doğmuş bir işlev. Zorlanmaya karşı bedenimizin verdiği bir yanıt. Bu durumda nabız hızlanır, kaslar gerilir, duyular aşırı hassaslaşır ve vücut savaşmaya veya geri çekilmeye hazırlanır. İnsanoğlu aslında bu sayede belki de hayatta kaldı, aslandan, ayıdan kaçtık, savaştık ve hayatta kaldık. O zamanlar bu aşırı uyarılmış hal kısa sürüyordu ve vücut kısa sürede sakin haline dönüyordu. Oysa günümüzde korku, öfke, endişe veya üzüntü gibi duygular ile savaş veya kaç uyarı sistemimiz sürekli tetikte olduğundan tüm bedeni yıpratıyor.

    Stresle başa çıkamazsak, ne olur?

    Stres konusunda en geniş araştırmaları olan bilim adamı Hans Selye diyor ki: ” Bugün yaygın hastalıkların çoğunun mikropların, virüslerin, zararlı maddelerin veya her türlü dış etkenin yarattığı aksaklıklardan çok, strese uyum gösterme eksikliğinden kaynaklandığını görüyoruz”

    Stres altında bağışıklık sistemi baskılanır. Birçok araştırmada stresin bağışıklık sisteminin askerlerinden olan T lenfositlerini azalttığını göstermiştir.

    Stres kilo aldırır, kortizol ve adrenalin yağ yapar. Kaos olan ülkelerdeki insanlar ölmemek için nasıl un, bakliyat depoluyorsa stres anında da vücut yağ depolar ve kilo alırsınız.

    Bilim adamı Dr. Bartop’ın yaptığı araştırmada 6 hafta önce eşlerini kaybetmiş, 26 dul kadın incelemeye alınmış. Şeker hastalığı, kalp hastalığı, bağırsak koliti, eklem romatizması, alerjik cilt hastalığı ile stres arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiş. Alınan kan örneklerinde ise vücut savunma sistemini gösteren T-lenfositlerin işlevinde azalma gözlemlenmiş.

    Ohio State Üniversitesinde yapılan çalışmada ise “Homecysteine” adlı aminoasidin stresli kişilerde arttığını gösteriyor. Bu madde kalp hastalıkları riskini artıran bir maddedir.

    Herkes stressiz bir hayat ister. Maalesef bu çoğumuz için mümkün değildir. Stresin günlük hayatınızın bir parçası olduğunu kabul ederseniz, aşmak için gerekli adımları atabilirsiniz. Stresin azı bazen yararlı olabilir çünkü motivasyonumuzu arttırır ama stres miktarı arttıkça ve süresi uzadıkça yıkıma neden olur. Uzun vadeli stresinpsikolojik etkileri arasında sinirlilik, endişe, huysuzluk, depresyon, üzüntü ve asabiyet sayılabilir. Eğer uzun süredir stres altındaysanız doğru düşünmekte, karar vermekte, dikkatinizi toplamakta, öğrenmekte veya öğrendiklerinizi hatırlamakta zorlanabilirsiniz. Uykusuzluk çekebilir, kaza yapabilir veya olumsuz düşüncelerden kurtulamayabilirsiniz. Olumsuz alışkanlıklar edinebilir veya tik geliştirebilirsiniz.

    Uzun süreli stresin fiziksel etkileri arasında; baş ağrısı, kas ağrısı, sırt ağrısı, göğüs ağrısı, mide rahatsızlıkları, ishal, kabızlık, ellerde titreme, terleme veya üşüme sayılabilir. Stres kurdeşene, deride kızarıklıklar çıkmasına, dişlerin sıkılmasına, kulakların çınlamasına veya soğuk algınlığına sebep olabilir. Stres uzun süre çözülmeden kalırsa ciddi bir rahatsızlık geçirme ihtimaliniz artar. Eğer stresin fiziksel ya da psikolojik belirtilerinden herhangi birini uzun süredir yaşıyorsanız profesyonel yardım almalısınız. Böylece stresi daha çabuk yenebilirsiniz.

    İçsel ve Dışsal Stres

    Her yerde stres vardır. İçimizde sürekli olarak stres yaratılır veya başka kaynaklardan stres alırız. Stresin kaynaklarını tespit etmek, aşmanın ilk adımıdır.

    İçsel stres, bilinciniz ve bilinçaltımız tarafından yaratı­lır. Geçmişteki deneyimlerinizden, bugün içinde olduğunuz durumdan veya gelecekle ilgili beklentilerinizden kaynaklanabilir. Geçmişle stres yaratan ve çözülememiş olayların anıları birçok insanın hayatını karartabilir. Olumsuz bir anının yarattığı imge, zihninizde defalarca canlanır ve olumsuz bir deneyimi veya deneyimleri tekrar tekrar yaşarsınız. Bitmeyen bir döngüye takılıp kalmaya benzer.

    Bu imgeler bilinçaltınızdan gelir ve beş duyunuzdan herhangi birisiyle hatırlanır.

    Dışsal Stres

    Dış kaynaklara bağlı dışsal stres işle, okulla veya ilişkilerle ilgili olabilir. Bazen bir anda ortaya çıkabilir. Trafik öfkesi buna güzel bir örnektir. Yolda ilerlerken başka bir sürücü aniden sizin şeridinizi ihlal edebilir. Bu durumda kazayı önlemek için aniden direksiyonu kırmanız gerekir ve öfkelenir ve gerilirsiniz. Gürültü de dışsal strese yol açabilir.

    Geçmişten Gelen Stres

    Eğer geçmişten gelen ve sürekli aklınıza takılan stres veren bir sorununuz varsa bu, kendinizi olumsuz transa soktuğunuz anlamına gelir. Geçmişten kaynaklanan stres, bilinçaltınıza yerleşir ve ayrılmaz. Stres çözümleninceye kadar sürekli olarak etkisi altında kalırsınız. Stres kaynağını bulmak, çözmenize yardımcı olabilir.

    Gelecek Stresi

    Bilememek, belirsizlikler stres yaratabilir. Eğer bir olayın nasıl gelişeceğinden emin değilseniz endişe duyabilirsiniz. Bir şeyin mükemmel gitmesini beklerseniz bu nadiren gerçekleşir. Gelecekle ilgili birçok şey hakkında endişe duyabilirsiniz; sağlığınız, işiniz, ödenmemiş faturalarınız veya ilişkileriniz. Gelecek üstünde yoğunlaşırsanız, şimdiki anın farkına varamazsınız.

    Stresi yönetme yolları:

    Düzenli egzersiz yapın. Bu kas gerginliğinizi azaltır ve daha iyi hissetmenizi sağlar.

    Düzenli ve sağlıklı beslenin, bu strese olan direncinizi arttırır. Öğün atlamayın, kafeini azaltın veya kesin. Kahve başlangıçta size enerji verse de sonra ters etki yapar.

    Bilinçaltı çalışmaları yapabilirsiniz. Meditasyon yapın, dua edin, şükredin. Sahip olduklarınıza odaklanın. Bunlar kendi özünüzle, bilinçaltınızla daha iyi iletişim kurmanıza yardımcı olur.

    Nefes egzersizleri yapabilirsiniz. Üzüntülü, kaygılı olduğunuzda nefesinizin kesik kesik olduğunu ve yüzeyselleştiğini fark etmişsinizdir. Bu durumda derin nefesler alıp yavaş yavaş verin, nefesiniz verirken ‘’Rahat, daha rahat’’, ’’Gevşiyor gevşiyor, daha da gevşiyorum’’ diyebilirsiniz.

    Stresi azaltmaya yardımcı olan Gingko biloba, Sarı kantaron, Ginseng, Passiflora gibi bitki ekstrelerinden yararlanabilirsiniz. Bir hastalığınız varsa, ilaç kullanıyorsanız bunun için öncelikle doktorunuza danışmanızı öneririm.

    Düşünce ve duygularınızı fark edip düzenleyin. Olumsuz olaylar karşısında duygusal ve davranışsal tepkiler vermenize neden olan akılcı olmayan düşünceleriniz varsa değiştirmeye çalışın.

    Hobiler Geliştirin. İlgi alanlarınıza uygun, sizi rahatlatacak aktiviteler bulmak stresin etkilerini azaltacaktır.

    Zamanı iyi kullanın. İşlerinizi, yapmanız gerekenleri ertelemeyin. Eve iş götürmemeye çalışın, sosyal etkinliklere zaman ayırın, bunun için zaman yönetimi becerilerinizi geliştirin.

    Stresi azaltan akupunktur noktalarına masajlar yapabilirsiniz. Basitçe her iki elinizdeki işaret ve baş parmak arasında etli kısma veya el avcunuzun ortasına diğer elin başparmağı ile günde 3 kez 30 saniyelik orta sertlikte masajlar yapmanız endorfin hormonunu arttırarak stresi azaltmaya yardımcı oluyor.

    Eğer kronik stres yaşıyorsanız bu depresyona, panik atağa, yüksek tansiyon gibi sorunlara neden olmuşsa bir uzman yardımı almalısınız. Bu, problemlerimizin farkına varmanıza ve çözümüne yönelik stratejiler belirlemenize yardım edecektir.

  • Dikkat Eksikliği

    Dikkat Eksikliği

    Dikkat eksikliği tanısı oldukça zor konabilen bir psikolojik rahatsızlıktır. Hastalık düzeyinde olmayan dikkat eksikliği özellikle çocuklarda sık rastlanan bir durumdur. Hastalık seviyesinde olan sorunlarda dikkat problemleri devreye girmektedir. Çocukların akademik başarılarını ve sosyal yaşamlarını tehdit eden sorun, komut alınmasının önüne de set çekmektedir. Kendisinden bir şey yapılması beklenen çocuğun bu konuda zorlandığı görülebilir. Yaşı küçük olan çocukların dikkat seviyelerinin saniyeler ile sınırlı olduğu da bilinmeli ve hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Çocuklardan yapacaklarından daha fazlasını istemek sorunların en büyük kaynağı olarak görülebilir. Yaşıtları ile oynamayı bilmeyen ve belli bir oyunda uzun süre kalamayan çocuklara dikkat eksikliği koymak son derece yanlış olacaktır.

    Dikkat Eksikliği Hangi Çocuklarda Daha Fazla Görülür?

    Dikkat eksikliğine bağlı olarak görülen hiperaktivite sorununun daha çok erkek çocukları etkilediği yapılan bilimsel çalışmalar eşliğinde kanıtlanmıştır.

    * Anneye bağlanma mekanizmalarının yetersizliği ve

    * Testesteron hormonunun fazlalığı bu sorunların yaşanmasına neden olabilmektedir.

    Bu tür çocuklara sadece evde değil aynı zamanda okulda da özenle yaklaşılması, sorunlarının bilinmesi ve buna göre davranış sergilenmesi son derece önemlidir. Öğrenmede de sorun yaşayabilen bu çocuklar alınacak basit tedbirler eşliğinde kolayca normal yaşamlarına dönebilirler. Bunun için yapılması gereken ilk şey durumu kabullenmek olacaktır. Sürecin doğru işleyebilmesi için konusunda uzman hekimlerden onay alınması ve önerecekleri şekilde uygulamalar yapılması zorunludur. Konsantrasyon gerektiren oyunlarda ve kâğıt işlerinde huzursuzlanan çocukların genel durumlarının izlenmeye alınması erken teşhis açısından avantajlar sağlayacaktır.

    Hayatınızı Kolaylaştıracak Kaynakları Harekete Geçirin

    Çocukluk çağlarında dikkat eksikliği yaşamamış olan bireylerin gençlik dönemlerinde de bu sorun ile karşılaşmayacakları garanti edilemez. Tedavi edilmeyen süreçlerde sorun sadece okul hayatını değil aynı zamanda iş yaşamını ve ikili ilişkileri de sarsabilecek hale gelebilir. Kolay hatalar yapan, yaptığı işi dikkatsizce tamamlayan, uzun süreli dikkat gerektiren işlerde başarısız olan, sık aralıklarla bir oyundan diğerine geçen ve burada da tatmin olmayan, konuşulanı akılda tutamama ve günlük aktiviteleri zamanında yapamayan çocuklarda sorun daha kolay tespit edilebilir. Dikkat eksikliği genel olarak 7 yaşına kadar ortaya çıkmaktadır.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • DİKKAT EKSİKLİĞİ, UNUTKANLIK VE BEYİN ETKİN KULLANMA YOLLARI

    DİKKAT EKSİKLİĞİ, UNUTKANLIK VE BEYİN ETKİN KULLANMA YOLLARI

    Dikkat eksikliği, son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz ancak ilaçsız çözüm yolları noktasında yeterince kaynak bulunamayan konuların başında geliyor. Günümüzde hem yetişkinlerin hem de çocuklarımızın başlıca problemlerinden bir tanesi dikkat eksikliği ve unutkanlık olarak karşımıza çıkmaktadır. 
    Dikkat eksikliği ve unutkanlık denildiği zaman akla gelen ilk organımız kuşkusuz beynimizdir. Beyin genel olarak iki ana bölümden oluşmaktadır: sağ lob ve sol lob. Son yıllarda yapılan araştırmalar bizlere beynin her iki lobunun farklı fonksiyonlarda etkin olduklarını göstermiştir. Sağ lob daha çok görsellik, bütünü görebilme, sanatsal faaliyetler gibi konularda etkinken, sol lobumuz ise daha çok akademik faaliyetler, dil öğrenimi, detayları görebilme gibi fonksiyonlarda etkindir. Dikkat eksikliğini gidermede ve unutkanlığı azaltmada temel faktör beynin her iki lobunun da aktif hale getirilmesidir. 
    İnsanların çok büyük bir çoğunluğunda beynin bir lobu baskın bir şekilde çalışmaktadır. Ya sağ lobumuz veya sol lobumuz aktif olarak çalışıyor. Her iki lobu da aktif hale getirebilmek ise unutkanlığı azaltmada ve dikkat eksikliğini gidermede temel teşkil etmektedir. 
    Birçok faktör incelenerek, kişide beynin hangi lobunun aktif olduğunu öğrenmek mümkündür. Bu faktörlerden bir kaçını sizlerle paylaşmak istiyorum. Örneğin eğer okul yıllarında sözel dersleri daha rahat kavrayıp öğreniyor idiyseniz, sıklıkla rüya görüyorsanız, gördüğünüz rüyaları net bir şekilde hatırlıyorsanız, takım oyunları oynamaktan hoşlanıyorsanız, konuşurken el-kol hareketlerini mimikleri jestleri fazlaca kullanıyorsanız, saat tahmini yaparken zorlanmıyorsanız, gördüğünüz bir yüzü kolay kolay unutmuyorsanız muhtemelen sizin sağ lobunuz aktif çalışıyordur. Bunun tersine okul yıllarında sayısal dersleri daha rahat kavrayıp öğreniyor idiyseniz, nadiren rüya görüyor ve net olarak rüyalarınızı hatırlayamıyorsanız, bireysel sporları yapmaktan daha çok keyif alıyorsanız, konuşurken beden dilinizi fazlaca kullanmıyorsanız, saat tahmini yaparken zorlanıyorsanız, kişilerin yüzlerini hatırlamakta zorluk çekiyor isimleri rahatlıkla hatırlıyorsanız bilin ki büyük bir ihtimalle sol lobunuz aktiftir. 
    Aslına bakmak gerekirse insanevladı doğduğu esnada beyninin her iki lobunu da aktif bir şekilde kullanır durumda doğmaktadır. Ancak yaşadığımız olaylar, durumlar, bunlara verilen tepkiler, dönütler vb şeylerle farkında olmadan bir lobumuzu aktif hale getirirken diğeri istemeden de olsa pasifleşmektedir. Örneğin küçük bir çocuğun resim yaptığını ve bundan ötürü çevresi tarafından övgü aldığını varsayalım. Doğal olarak bu çocuk, resim yapmayı sürdürecek ve bu eylem için kullandığı beyin lobu da (bu faaliyet için sağ lob) aktifleşmeye başlayacaktır. Yani burada “İşleyen demir ışıldar” sözü geçerli olmaktadır. Tabii olarak bunun tersi de geçerlidir. Yani bu durumda da “İşlemeyen demir paslanır” sözü hüküm sürmeye başlamaktadır.
    Fiziksel bir engelimiz yoksa ‘yürüme’ eylemi esnasında zorlanmayız. İki bacağımızı da kullanarak rahatlıkla bir yerden bir yere gidebiliriz ve bu faaliyet bizi çok zorlamaz. Ancak şöyle bir tabloyu zihninizde canlandırmanızı istiyorum. Doğuştan sağlıklı iki bacağa sahip olduğunuz halde tek bacakla yürümeyi size öğrettiklerini ve tek bacakla yürüdüğünüzü hayal edin. Hayatınız boyunca hep tek bacakla yürüdünüz. İki ayağınız olmasına karşın tek ayakla yani sıçrayarak bir yerden bir yere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Bu hem saçma hem gereksiz hem de çok yorucu bir faaliyet olurdu kuşkusuz. Çünkü sıçramak ciddi bir efor sarf etmenizi gerektirir. Aynı zamanda iki bacağınız varken birini kullanmamak en basit ifadeyle akılsızlık olurdu herhalde. Ama ne yapalım size öğretilen bu. Bu durumda yürüme eylemi kuşkusuz bir işkence gibi olacaktı. Bir yerden bir yere gitmek sizi ciddi sıkıntılara sokacaktı. 
    Aslında beynin bir lobunu aktif kullanıp diğerini atıl bırakmak da bu örnekteki tek ayakla yürümeye benziyor. Şimdi soru şu: İki beyin lobumuz varken bir tanesini kullanmak ve bu şekilde bir şeyler öğrenip hafızada tutmaya çalışmak ne kadar isabetli bir davranıştır? Eğer birisi size ikinci bacağınız olduğunu ve bunu yürüme eyleminde kullanabileceğinizi söyleseydi ve siz, doğuştan beri tek bacakla yürümeye alışan siz, kuşkusuz şunu diyecektiniz: “YÜRÜME EYLEMİ SANDIĞIM GİBİ DEĞİŞMİŞ; ASLINDA ÇOK BASİT BİR EYLEMMİŞ.”
    Şimdi size basit bir matematik sorusu sormak istiyorum. Ama gerçekten çok basit. 1+1 kaç eder? Cevap vermekten çekinmeyin, çünkü bunda bir oyun yok. Cevap çok basit: 2 eder. Ama bu, 2 sonucu neye göredir? Eğer 10 luk sistem için sorulmuşsa soru, cevap doğrudur. Ancak 10 luk sistem değil de mesela 2 lik sistemde sorulsaydı soru, cevap değişecekti. Şayet yanlış bilmiyorsam 2 lik sistemde bu sorunun yani 1+1 in cevabı 10 olmalı. (Matematikçi arkadaşlardan özür dileyelim.) Görüldüğü gibi “SİSTEM” değiştiğinde sonuç da değişiyor. Beynimizin de iki lobunu birlikte kullandığımızda “SİSTEM” değişecek ve doğal olarak da sonuç değişecek ve biz beynimizin aslında ne kadar da mükemmel işler başarabildiğini görebileceğiz. Tıpkı tek bacakla yürümeye alışmış kişinin iki bacakla da yürünebildiğini öğrendiği andaki şaşkınlığı ve sevinci gibi. 
    Dikkati geliştirmek, hafızayı güçlendirmek ve bu şekilde unutkanlığın önüne geçebilmek mümkündür. Burada önem arz eden birkaç kavram var. Şimdi de onlardan bahsetmek istiyorum. 
    Dikkat ve hafıza konusunda belki de önem derecesi en büyük olan kavram görsellik. Bir bilgi görsel hale geldiğinde unutma olayı da büyük oranda azalır. İkinci önemli kavram ise duygulardır. Hatıraların zihinde kalması ve yıllar sonra da hatırlanabilmesindeki en önemli nokta yoğun yaşanan duygulardır. Burada iki soru sormak istiyorum. 
    Birincisi: On gün önce akşam yemeğinde ne yediniz? 
    İkincisi: Çocukluk yıllarınızda zihninizde kalan anılarınız var mı? 
    Yaptığım seminerlerde katılımcılara genellikle bu iki soruyu sorarım. İlk soruyu katılanların çok büyük bir çoğunluğu hatırlamazken, ikinci soruya hayır yanıtını veren yani ‘ben çocukluğumla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum’ diyen bir tek kişiye bile rastlamadım. Biri on gün öncesine ait bir soru; biri yıllar öncesine. Sizce neden böyle olmaktadır? İşte bu sorunun cevabı yukarıda bahsettiğim kavramda gizli, yani duygular da. İşin içine duygu girdiğinde unutma olayı neredeyse sıfırlanır. Hele bir de yaşanan duygu – olumlu veya olumsuz – yoğunsa unutma neredeyse hiç olmaz. 
    Bir diğer kavram ise farklılıktır. On gün öncesi, yemeği başbakanla yeseydiniz veya çok sevdiğiniz bir sanatçıyla yeseydiniz unutur muydunuz acaba? Farklılık bizim dikkatimizi çeken en önemli şeydir. Çam ağaçlarıyla kaplı bir ormanlık alanda tamamen mora bürünmüş bir çam ağacı görsek sanırım dikkatimizi hemen çeker ve o ağacın resmini çekmek isteriz. Bunun gibi size birisi kedi gördüğünü söylese bu, dikkatimizi çekmez. Ancak bu, konuşan bir kedi olsaydı ve bunu gerçekten görseydik, o anı hayatımız boyunca hatırlayacak ve önümüze gelen herkese anlatacaktık. İki ağaç/kedi arasındaki tek fark, farklılıktır. Farklı olan akılda kalır.
    Tüm bunların yanında ve ötesinde bir kavram daha var. O da tekrar. Öğrenmede, hafızaya almada tekrar olmazsa olmaz şartlardan biridir. Eğer bir şeyleri öğrenmekse amacımız mutlaka tekrar yapmak zorundayız. Burada vurgulamak istediğim şey şu: Dikkatimizi geliştirir ve beynimizin iki lobunu da aktif hale getirebilirsek yapmamız gereken tekrar sayısı ciddi oranda düşmeye başlar. Az zamanda daha kalıcı öğrenmeler gerçekleştirebiliriz.
    Şimdi de yapılabilecek birkaç şeyden bahsederek yazıyı bitirmek istiyorum. Ancak bu yapılacak şeyler için bir şartım var; süreklilik istiyorum. Söyleyeceğim şeyleri HER GÜN tekrarlamanız gerekiyor. Söz dediğinizi duydum galiba. Peki devam ediyorum öyleyse.
    Birinci olarak yatmadan önce her gece dik bir şekilde bir yere oturun ve o günü hatırlama çalışması yapın, ama geriye doğru. Daha doğrusu akşamdan sabaha doğru yapın. Kendinize şu soruyu sorun sürekli; “Az önce ne yaptım?” Bu soruya verdiğiniz cevapla ilgili mümkün olduğunca detay düşünmeyi de unutmayın. Yani “Az önce ne yaptım?” sorusunun karşılığı film seyrettimse filmi şöyle bir gözünüzden geçirin; olayları, konuyu düşünün; aktörü, aktristi düşünün vs. Maç seyrettiyseniz skoru düşünün; golleri kim attı, goller kaçıncı dakikada atıldı vs yi düşünün. Ta ki sabah kalktığınız an’a kadar hatırlamayı sürdürün.
    İkinci olarak ters elinizle işler yapın. Örneğin her gün 15 dakika ters elinizle yazı yazın. Süre tutun ve her gün daha çok kelime yazmaya çalışın ve daha düzgün yazmaya da tabi. Hemen her işinizi arada bir ters el ile yapın. Çayın şekerini ters elle karıştırın mesela, kapıyı ters elle açın, makasla ters elle kesme yapın vb. Unutmayın beyin çaprazlama çalışır. Yani sağ elinizle iş yaparken sol lob, sol elinizle iş yaparken sağ lob çalışır. 
    Üçüncü olarak günlük işlerinizde değişiklikler yapın. Örneğin işe gittiğiniz yolu değiştirin, dolmuştan bir durak önce inin, odanızın şeklini arada bir değiştirin vb. değişikliklerle beynin farklı çalışmasını sağlayın.
    Dördüncü olarak duyularınızı devreye sokun. Marketten veya pazardan bir şeyler alırken onları koklayın. Domatesi, salatalığı, biberi vs yi koklayın. Şekillerini inceleyin. Emin olun ki birçok güzellikler keşfedeceksiniz. Bir şey yerken hop diye ağzınıza atmadan önce bakın, dokunun, koklayın. En azından size Rızık Veren’i de anma şansı yakalamış olursunuz belki. 
    Son olarak televizyon denen illetten uzak durun. En azından seyretme zamanınızı azaltın. Beyni en çok atıllaştıran şey televizyon vb şeylerdir. 
    Ve bol bol kitap okuyun. 
    SAĞLIK VE ESENLİK DİLEKLERİMLE..
    HOŞÇA KALIN..