Etiket: İş

  • Çocuğum anjiyoya dayanabilir mi?

    Merhaba sizlere çok sıkça karşılaştığım bir sorunun yanıtını vermek üzere yazıyorum. Gerçekten de kalp rahatsızlığı olan çocuklarımıza anjiyo kararı çıktığında aklımıza gelen ilk soru bu oluyor. Minik kalpler bu önemli iş yapılırken sıkıntı yaşayabilir mi?

    Elbette her işlemin olduğu gibi anjiyonun da riskleri mevcuttur. Bu noktada verilmesi gereken yanıt asıl şu olmalı; “Eğer kateter yöntemi ile yapılmazsa bebeğimi nasıl tedavi ettirebilirim”. Unutmayalım ki yapısal kalp hastalıklarının asıl tedavisi cerrahi, yani açık kalp ameliyatlarıdır. Bu işlem çoğu zaman göğüs kafesi açılarak kalp ve akciğer durdurlmak suretiyle yapay bir kalp akciğer makinesine bağlanarak yapılan daha zor bir işlemdir. Elbette ki cerrahi gerektiğinde yapılması gereken bir işlem olmakla birlikte eğer çocuğumuzun kalp rahatsızlığı sadece bir iğne deliğinden girilerek yapılan bir işlemle halloluyorsa bu önemli bir avantajdır. Transkateter yani ameliyatsız yöntemle tedavi edilerek çocuklar;

    1.Kalp akciğer makinesine bağlanmazlar, bu sayede bu makineye bağlı birçok olumsuz etki yaşanmaz

    2. Göğüs kafesi kesilmez bu nedenle oluşacak sinir ve damar yaralanmaları gerçekleşmez

    3.Kozmetik açıdan çok avantajlıdır. Göğsünüzde ömür boyu bir kesi izi taşımazsınız, çocuğunuzda kalp rahatsızlığı olduğunu ve tedavi edildiğini kimse anlayamaz.

    4.Yoğun bakıma bile girmeden çoğu zaman ertesi gün evinize döner ve normal hayatınıza devam edersiniz.

    5.Tekrarlayan operasyonlar her zaman bir öncekine göre daha zordur. Bazen olacak ameliyatların sayısını azaltmak bile çok büyük avantaj getirir.

    6.İşlem sonrası ameliyatta olduğu gibi ağrı ve acı duymazsınız.

    Peki kalp kateterizasyonu ne kadar küçük bebeklere uygulanabilir. Bunun için belirgin bir sınır yoktur. Kendi klinik tecrübemde 1700 gram bebeklere anjiyo ile tedavi uygulayıp bir daha hiç operasyon olmayan hastalarımız mevcuttur. Her işlem için belli bir zamanı beklemek elbette ki gerekmektedir.

    Tüm bu yukarıdakini düşününce aslında kalp kateterizasyonu ve anjiyo yöntemi ile tedavi edilebilen kalp rahatsızlıklarının ne kadar geniş bir hasta kitlesine hitap ettiği anlaşılabilir. Önemli ve doğru olan çocuğa yapılan işlemin gerçekten gerekli olup olmadığı sorusunun yanıtıdır. Eğer gerçekten çocuğu tedavi etme gerekliliği varsa ve bunun transkateter yöntemle tedavisi mümkünse cerrahiye çok iyi bir alternatif olabilir,kilo ve yaş gözetmeksizin….

    Sağlıklı günler dilerim.

    Prof. Dr. Ender ÖDEMİŞ

  • Tükenmişlik  Sendromu

    Tükenmişlik Sendromu

    Son zamanlarda  gündeme gelen bir konu, Tükenmişlik sendromu.
    Rekabetçi günümüz toplumunda iş saatlerinin çok fazla, iş tatmininin düşük olması, kişilerin
    iş tanımlarının net olmaması, bir kişinin birden çok kişinin işini yapması ve benzeri bir çok
    olumsuz durumla karşılaşmaktayız. Asıl ismi Burn-out olan Tükenmişlik Sendromu işte bu
    noktada kişide motivasyon kaybı, işe ilgisizlik,yorgunluk ile kendisini gösteren bir
    sendromdur. Bu durum kişinin pek çok başka alanda da sorun yaşamasına sebep olur.Teşhis
    ve tedavisi için mutlaka bir uzman desteği alınması gerekir.Şimdi isterseniz bu konuyla ilgili
    sık sorulan sorulara bir göz atalım.
    Tükenmişlik sendromunun belirtileri nelerdir?
    Tükenmişlik sendromu, kişinin iş hayatında aşırı yorgun ve isteksiz hissetmesi, işe devam
    motivasyonunun olmaması ve çoğu zamanda yaptığı işi yapmayı sürdürememesi ile ortaya
    çıkan bir durumdur. Çoğunlukla bu kişilerde çaresizlik ve hayal kırıklığı duyguları yaşanır,
    olağan durumlara dahi tahammül düzeyi düzer, kişi agresif tavırlar sergilemeye başlayabilir.
    Bu durum sadece kişinin kendisini değil dolaylı yollardan aile ve sosyal ilişkilerini de
    etkileyebilir. Tükenmişlik sendromu iş kaybı ve aile içi sorunlara sebebiyet verebilirken,
    psikosomatik yakınmalar ve depresif belirtiler de bu süreçte kendisini gösterebilir.
    Tükenmişlik sendromu kimlerde daha sık görülür, sebepleri nelerdir?
    Tükenmişlik sendromunun kimlerde daha sık görüldüğüne dair pek çok araştırma yapılmıştır.
    Bu sendrom belirgin bir meslek grubuna ait değildir. İnsanlar çok iç içe olan, özellikle hizmet
    sektöründe çalışan, yoğun temposu ve uzun çalışma saatleri olan, mükemmeliyetçi kişilik
    yapısına sahip ve beklentileri gerçeğin üzerinde olan,aşırı efor gerektiren işlerde çalışan, iş
    tatmini düşük olan, hayır diyemeyen, her şeye ve her yere yetişmeye çalışan kişilerde daha sık
    görülür. Yapılan araştırmalar tükenmişlik sendromunun mükemmeliyetçi, yaptığı her şeyi çok
    mükemmel şekilde yapmaya çalışan ve beklentileri yüksek olan kişilik yapılarında daha sık
    görülmekte olduğuna işaret etmiştir. Buna ek olarak, tükenmişlik sendromu iş hayatına
    başlarken çalışma hevesi yüksek olanlar arasında da sık rastlanan bir durumdur. Tükenmişlik
    hissine, kişinin ilk işe başladığı dönemde çok fazla motivasyon ve enerji harcamasının sebep
    olduğu düşünülmektedir. Ancak, bu sendrom sadece kişisel özellikler değil, iş yükü, sosyal
    destek, iş tatmini ve bir çok farklı etkenden oluşan bir yapı olarak düşünülmelidir.
    Tükenmişlik Sendromundan nasıl korunulur?
    Mükemmeliyetçi düşünce yapısını esnetmek, beklentileri çok yüksek tutmamak, iş saatlerinin
    daha makul sınırlara çekilmesi ve özel ve sosyal hayata daha fazla zaman ayırmak kişinin
    tükenmişlik hissinin azalmasına yardımcı olabilir.
    Tükenmişlik Sendromu bende var mı?
    *Kendinizi sürekli yorgun hissediyorsanız,

    *İşiniz ile ilgili sürekli negatif duygular içindeyseniz,
    *İşinizi yapmayı sürdüremeyecek durumda hissediyorsanız,
    *İşinize karşı duyarsızlaştıysanız,
    *Dikkat ve motivasyon kaybınız varsa,
    *Uyku ve iştah probleminiz mevcutsa,
    *Tahammülsüz, mutsuz ve kızgın hissediyorsanız,
    *Sürekli herşeyi bırakıp gitmek gibi bir düşünceniz var ise,
    *Sosyal hayatınıza ayırdığınız vakit çok kısa iken, iş hayatınıza ayırdığınız vakit çok uzun ise,
    Bir uzmana danışmanızı öneririm.
    Tükenmişlik Sendromu nasıl tedavi edilir?
    Tükenmişlik sendromu ortaya çıktıktan sonra kişinin duruma sebebiyet veren ortam
    uzaklaşması ve bir süre dinlenmesi gereklidir. Bu süreç esnasında kişinin psikolojik destek
    alması önemlidir hatta gerekli görülürse ilaç tedavisi de terapi süreciyle eş zamanlı olarak
    düşünülebilir.
    Sağlıklı günler dilerim.

  • DEPRESYON TEHLİKESİ ARTIYOR!

    DEPRESYON TEHLİKESİ ARTIYOR!

    DEPRESYON TEHLİKESİ ARTIYOR!

    Depresyon; son yıllarda daha sık duyduğumuz, bazen bizi bazen de yakınımızı etkileyen birebir tanıklık ettiğimiz en önemli psikolojik hastalıklardan biridir.

    Depresyon, üzüntü duygusu ile özdeşleşse de üzüntüden farklıdır. Üzüntü hissettiğimiz duygulardan biridir. Depresyon ise duygu, davranış ve düşünce boyutu olan bir hastalıktır. Depresyonun 3 farklı boyutu vardır:

    1. Duygu boyutu: Depresyonda olan kişi genel olarak karamsardır. Geleceğe dair ümitsizlik hissi vardır. Mutsuzluk, çaresizlik, değersizlik, öfke, suçluluk (daha çok kendine yönelik) gibi duygular depresyondaki kişiye eşlik eden diğer duygulardır.

    2. Davranış boyutu: Kişide genel bir hareketsizlik söz konusudur. Sürekli uyuma isteği veya uyuyamama durumu, yemek yemeyi reddetme veya aşırı yemek yeme, madde kullanımı veya kullanımda artış, konuşmak istememe, yorgunluk, halsizlik gibi davranışlar görülür.

    3. Bilişsel boyutu: Kişinin düşünceleri karışık ve dağınıktır. Odaklanma ve konsantrasyon sorunu yaşar. Kişi, kendini değersiz, yaşamı anlamsız gören düşüncelere sahiptir. Kişinin; ‘Hayat anlamsız, yaşanmaya değmez, her şey çok kötü, kimse beni sevmiyor, ben işe yaramaz biriyim vb.’ negatif ve genelleyici düşünceleri yaygındır.

    Depresyon Nelere Yol Açar?

    Depresyon pek çok olumsuz sonucun ortaya çıkmasına yol açar. Kişinin kendini sosyal hayattan ve iş yaşamından geri çekmesine, psikolojik, bedensel ve sosyal olarak yıpranmasına, bununla birlikte enerji kaybı yaşamasına neden olur.

    Who (Dünya Sağlık Örgütü) : Depresyon 2030’a kadar küresel bir kriz olacak!

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tüm dünyadaki hastalıkların değişen sıklığı ile ilgili periyodik olarak istatistiksel analizler yayınlamaktadır. Ayrıca yeni hastalıkların gelişim sıklığına bakarak ilerleyen yıllarda ne gibi sağlık sorunlarının beklendiğini açıklamaktadır. En son yayınlanan rapora göre en sık görülecek hastalık kalp damar hastalıkları ve ikinci sırada depresyon bulunmaktadır.

    Dünya Sağlık Örgütü, dünya genelinde yaklaşık her 10 kişiden birinin ruh sağlığının bozuk olduğunu, her yıl 900 bin kişinin intihar ettiğini, ruh sağlığı ciddi anlamda bozuk olan her 4 kişiden 3’ünün hiçbir tedavi almadığını ve 2030 yılına kadar depresyonun küresel bir kriz olacağını açıkladı.

    Rapora göre, az ve orta gelirli ülkelerde 100 bin kişiye bir uzman düşerken, zengin ülkelerde 2 bin kişiye bir uzman düşmektedir. Yoksul ülkelerde ruh sağlığı için kişi başı 2 dolar harcanırken, yüksek gelirli ülkelerde 50 dolar harcanmaktadır.

    Depresyon İş Gücü Kaybına yol Açmaktadır

    Depresyon, kişinin kendisini ve yakınlarını etkilediği gibi çalıştığı işyerindeki verimini de etkilemektedir. Depresyonun kişide oluşturduğu isteksizlik, hareketsizlik, karamsarlık, motivasyon eksikliği, enerji kaybı ve iş verimindeki düşüş sonucunda önümüzdeki yıllarda kamuda da özel sektörde de ciddi iş kayıplarının yaşanması öngörülmektedir. Ciddi bir hastalık olan depresyon şu anda iş gücü kaybı sıralamasında 5. Sıradadır.

    Depresyonun sık görülen hastalıklara eklenmesi ile oluşacak fiziksel, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik zararlar, önleyici tedbirlerin alınması gereğini ortaya çıkarmaktadır.

    Depresyon İman Zayıflığı Mıdır?

    Bazı kişiler depresyonun iman zayıflığından kaynaklandığını iddia etmektedirler. Bu iddiaya Mevlana’nın şu tespiti ile cevap vermekte fayda olduğunu düşünüyorum. Mevlana’ya göre; kalp, tecelligah-ı ilahi deryasının sahilidir. O deryadan kalbe devamlı dalgalar gelir. Bunlar ışık dalgaları gibi değişik şekil ve boydadır. Bu dalgaların geldiği yere göre kişide oluşturduğu bir tesir vardır. Bu dalgaların bir kısmı Allah’ın ‘Basıt’ isminden gelir ve kalpte oluşturduğu etki ferahlıktır. Kişi bu dalganın tesiriyle inşirah duyar. Başka bir dalga ise Allah’ın ‘Kabz’ isminden gelir ve kalpte sıkıntı, daralma ve bunalmaya sebep olur.

    Bu dalgaların farklı şekilde tecelli etmelerinin amacı, kişinin tek düze yaşamasını engellemektir. Örneğin kişi hep ‘Basıt’ isminin tecellesiyle ve ihsanlarla karşılaşsa, bunun güzelliğini fark edebilir mi? Ferahlığın oluşturduğu durumu hissedebilmesi için ara sıra sıkıntı halini yaşaması gerekir. Çünkü her şey ancak zıddıyla bilinir.

    Bütün bu açıklamalar ışığında kişinin duygu durumunda değişmeler olması doğaldır, sıkıntı durumunun uzun sürmesi, kişinin uygun müdahaleden yoksun olması ile açıklanabilir, iman zayıflığı ile değil.

    Depresyonla İlgili Ne Yapılmalı?

    Depresyon ortaya çıktıktan sonra iki şekilde tedavi edilmektedir.

    1. İlaç Tedavisi: ilaç tedavisinde depresyonda olan hastaya antidepresan ilaçlar verilmekte, hastanın bu ilaçları en az 6 ay kullanması istenmektedir. İlacın erken kesilmesi ile birlikte depresyonun nüksetme ihtimali artmaktadır. İlaç terapiye göre depresyonun daha hızlı iyileşmesine yardımcı olmaktadır ama bazen tek başına kullanılması yeterli olmamaktadır. Çünkü ilaç ile kişinin hormonlarına müdahale edilmekte, yaşadığı duygu durumu dengelenmeye çalışılmakta ama davranış ve düşünce boyuna müdahale yetersiz kalmaktadır.

    2. Psikoterapi: Psikoterapi ile kişinin depresif duygu durumunu ortaya çıkaran ve sürdüren olumsuz ve işlevsiz otomatik düşüncelerin giderilmesi hedeflenmektedir. Terapist, işlevsiz düşüncelerin etkisinden kurtulan kişiye, işlevsel ve pozitif düşünme becerisi kazandırmaya yardımcı olmaktadır. Ayrıca davranış ve düşünceleri değiştirmeye yönelik öğrenilen becerilerin ev ödevleriyle desteklenmesini sağlamaktadır. Ev ödevleri ve fiziksel aktiviteler terapinin olmazsa olmazıdır.

    İlaç mı? Psikoterapi mi?

    En çok sorulan sorulardan biri de tedavide hangisinin daha etkin olduğudur. Bununla ilgili ülkeden ülkeye, hatta aynı ülkede uzmandan uzmana farklılar görülmektedir. Örneğin Amerika’da depresyon tedavisinde ilaç ve psikoterapi birlikte uygulanmaktadır. İngiltere’de ise farklı bir uygulama söz konusudur. İngiltere’de hafif ve orta düzey depresyonun başlangıç tedavisinde ilaç tedavisi yoktur. Psikoterapi tedavisi uygulanır. Psikoterapi ile depresyonun ilerlemesi engellenemediğinde ilaç ve psikoterapi birlikte uygulanır. Ülkemizde ise bu konu ile ilgili yaklaşım, uzmanların insiyatifine ve hastanın tercihine bırakılmıştır.

    Genel görüş ise, ileri düzey depresyonda intiharı ve ortaya çıkabilecek diğer zararları önleme adına ilaç tedavisinin gerekli olduğudur. Ancak hafif ve orta düzey depresyonda psikoterapinin ilaç tedavisine benzer sonuçlar verdiği, yan etkilerinin olmaması sebebiyle avantajlı olduğu ve hastalığın nüksetme ihtimalinin ilaç tedavisine göre daha seyrek görüldüğü belirtilmiştir. Avrupa’da yapılan bir araştırmaya göre depresyonun nüksetme oranı sadece ilaç tedavisi uygulanan hastalarda %80 gibi yüksek bir oran iken, terapi uygulanan hastalarda %20-30 arasında görülmektedir. Bu sonuç depresyon tedavisinin ilaç kullanılarak sağlansa bile terapi ile de desteklenmesi gereğini ortaya koymuştur.

    Özetlemek gerekirse, bilişsel davranışçı terapi ile kişinin işlevsiz düşüncelerine ve davranışlarına müdahale edilerek sağlıklı düşünce ve davranış edinmesine yönelik beceri kazandırılmakta, böylece hastalığın nüksetme ihtimali azalmaktadır. Kronik depresyon tedavisinde ise ilaç tedavisi ile psikoterapinin birlikte uygulanması önerilmektedir.

  • Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres Nedir?

    Stres sözcüğü en geniş anlamda birey-çevre etkileşiminde kişinin uyumunu bozan, kapasitesini zorlayan talepler olarak tanımlanır.

    Stres Zararlı mıdır?

    Stresin, zihinsel ve fiziksel kaynaklarımızı tüketen olumsuz bir yanı olduğu gibi, kendimizi keşfetmemize, potansiyelimizi kullanmamıza ve gelişmemize de yardımı olabilir. Duygu açısından hafif bir genel uyarılmışlık düzeyinin olmasının yapılacak işe ilgi uyandırma etkisi vardır. Dolayısıyla bir miktar stres normal işlevlerimiz için de gereklidir. Ancak yoğun ve uzayan stresin fizyolojik ve psikolojik açıdan olumsuz etkileri görülebilir.

    Stresin Yol Açtığı Sorunlar Nelerdir?

    1.Fizyolojik Sorunlar: Kalp atışlarının artması, çarpıntı, ateş basması, baş dönmesi, nefes darlığı, boğazda yutkunma güçlüğü, titreme, baş ağrısı, mide ve kaslarda gerginlik, hazımsızlık, yorgunluk.

    2.Zihinsel ve Duygusal Sorunlar: Stres ve gerilim fazla enerji tüketmeye neden olduğu için bir süre sonra birey kendisini zayıf, güçsüz, her an kötü bir şey olacakmış duygusunu yaşayan nedeni belirsiz yoğun bir endişe duyan, uykusuzluk çeken, sinirli, çabuk heyecanlanan bir kişi durumuna gelebilir. Dikkatini toplamakta güçlük çekebilir, hafıza sorunları yaşayabilir, öğrendiği konuları unuttuğu endişesine kapılabilir. Kolaylıkla yapabileceği işleri yapılamaz, güç engellere dönüştürerek işleri geciktirme ya da engelleme eğilimine girebilir.

    3.Davranışsal Sorunlar: İçe kapanma, bir maddeye (sigara, alkol v.b.) aşırı düşkünlük, sakarlık, gevşemede güçlükler görülebilir. Yoğun stres bireyin iş verimini de olumsuz etkilemektedir.

    Stresle Başa Çıkmanın Etkili Yolları

    Zamanı iyi yöneterek, problem çözme teknikleri kullanarak, aşırı genellemelerden kaçınarak, kişiler arası ilişkiler ve sosyal etkinlikler geliştirilerek,

    Fiziksel aktivitelerde bulunarak, dengeli beslenerek, gevşeme egzersizleri öğrenip uygulayarak, zihinde canlandırma yaparak stresle daha kolay başa çıkabiliriz.

    Zaman Yönetimi: Başlangıçta hepimizin eşit olarak sahip olduğu tek kaynak olan zamanı, zaman yönetimi konusunda kararlılık sergileyen kişiler başarılı bir biçimde yönetebilirler. Zamanı yönetebilmek için kişinin kapasitesine ve kişilik özelliklerine uygun gerçekçi bir program yapabilmek gerekir. Programlar içerik olarak sadece yapılması zorunlu olan işleri kapsayacak olursa büyük olasılıkla program işlemeyecektir. Etkili bir program yapabilmek için zorunlulukların yanında, düzenli uyku, molalar, eğlenme, dinlenme, sosyal etkinlikler ve olası değişiklikler karşısında alternatif olabilecek etkinlikler de programda yer almalıdır. Yağmur nedeniyle planlanan yürüyüş yapılamayacaksa odada egzersiz yapabilmek gibi.

    Stresle Başa Çıkmada Etkili Olmayan Yollar

    Madde Bağımlılığı: Sigara ya da alkol sıklıkla kullanılan bir gevşeme aracıdır. Birey stres veren durumla karşılaştığında otomatik olarak bu maddelere yönelebilir. Oysa alkol ve sigaranın sağlığa olan zararları, stresin ilk anda verdiği zararın çok üzerindedir. Uzun vadede fizyolojik ve psikolojik bağımlılığa yol açtığı için başlı başına bir stres faktörü olmaktadır.

    • Aşırı Yemek Yeme: Başlangıçta rahatlatıcı olmakla birlikte, bu tür bir davranış kendi başına ya da alınan kilolar nedeniyle ek bir stres kaynağı haline gelebilmektedir.

    • Kontrolsüz Alışveriş: Kendisine değer vermek, yenilik yapabilmek amacıyla başlanan alışveriş, kontrol edilemez boyuta gelirse, borçlanma nedeniyle birey bir süre sonra istek ve ihtiyaçlarını ertelemek durumuna gelerek daha yoğun stres yaşayabilir.

    • İçe Kapanma: Bazı bireyler strese tepki olarak, geri çekilip, içe kapanabilir. Pasifleşerek sorunlarıyla yüzleşmekten kaçınabilir. Sorunlarını tümüyle yok sayarak, olayların dışına çıkabilir. Başlangıçta stres yaratıcı olaydan uzak kalsa bile sorun çözümlenmemiş olur.

    • Aşırı Tepki Gösterme: Küçük hayal kırıklıklarından ya da değişikliklerden olumsuz etkilenme aşırı tepki vermeyle ortaya çıkabilir. Başkalarına yönelik öfke nöbetleri, kırıcı olma, kaygılanma v.b. bunlardan bazılarıdır. Bu davranışın alışkanlık haline gelmesi bireyi yalnızlaştıracağından strese daha yatkın hale gelebilir.

    • Biriktirme: Birey, stres karşısında hiç tepki göstermeyip, yaşanan sıkıntıyı içine atabilir. Bu birikimler dayanılamayacak duruma geldiğinde hiç tepki vermeyeceği olaylara karşı çok şiddetli tepki verebilir. Birikim kapasiteyi zorladığından, birey daha stresli hale gelebilir.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu günümüzde pek çok çocuğun yaşadığı bir sorundur. Be bu sorun her geçen gün daha sık görülmektedir. Pek çok aile çocuklarında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu şüphesi ile uzmanlara başvurmaktadır.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat eksikliği nedir?  

    Dikkatinin  yeterli düzeyde olamaması ya da dikkatini  kontrollü bir şekilde sürdürememesidir.

    DSM 5’e göre  dikkat eksikliği  bulgular şöyle sıralanmıştır:

    1-Çoğu zaman ayrıntılara dikkat etmez ve sürekli hata yapar

    2-Dikkati sürdürmede sıkıntı yaşar

    3-Çoğu zaman dinlemezmiş gibi görünür,

    4-Verilen görevleri yerine getirme de güçlük çeker,

    5-Organizasyon sorunu yaşar,

    6-Yoğun düşünme, zihinsel faaliyet gerektiren işlerden kaçınma veya bu tip işleri yerine getirmede, bu işleri yapmaktan hoşlanmama,

    7-Çoğu zaman etkinlik ya da görev için alınmış eşyalarını kaybetme,

    8-Dikkatin dış uyaranlarla çok kolay dağılması,

    9-Günlük işleri yerine getirmede unutkanlık.

    Hiparaktivite Bozukluğu nedir?

    Aşırı ve kontrol edilmesi güç ve herhangi bir amacı olmayan davranışlardır.

    DSM 5’e göre  Hiperaktivite  bulgular şöyle sıralanmıştır:

    1-Durduğu yerde duramaz; her tarafı oynar,

    2-Uzun süre bir yerde oturamaz,

    3-Sürekli  hareket halindedir, koşar ya da tırmanır,

    4-Sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar,

    5-Motor takılmış gibi veya düz duvara tırmanırcasına hareketlidir

    6-Sürekli ve çok konuşur,

    Dürtüsel Davranışlar

    1-Karşıdaki kişi sorusunu, konuşmasını  bitirmeden cevabı verir,

    2-Beklenmesi gereken bir durum da sıra gerektiren bir işte sıkıntı yaşar.

    3- Sürekli başkalarının sözünü keser, araya girer.

    Nedenleri

    Kesin olarak nedenleri bilinmemekte birlikte, bu bozuklukla birlikteliği güçlü görülen durumlar şunlardır.

    a-Genetik faktörler

    b- DEHB’li kişilerin beyinlerinde bulunan neurotransmitterler maddelerin işlevlerinde bozulma

    c- Annenin gebeliği sürecinde alkol kullanımı, bazı ilaçların kullanımı, doğum sorunları ve gelişim gerilikleri,

    d- Travmalar  arasında gösterilmektedir.

    Görüldüğü üzere dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu semptomları çevremizde pek çok çocuk ve yetişkin insanda gördüğümüz belirtilerdir. Pek çok aile, öğretmen bu sorunlardan şikayetçidir. Tedavisi iki şekilde yapılmaktadır.

    A-ilaç tedavisi: bir çok hekim dikkat eksikliği ve hiperaktive bozukluğu için çeşitli ilaçlar önermektedir. Ancak ailelerin çoğu ilaca karşı gelmekte, ilaç dışı çözümler aramaktadır. Aslında hekimler de tek çare olarak ilaç önermemektedir. Ancak davranış terapisini bozacak bazı davranışların engellenmesi için ilaç önerilmektedir.

    B-Psikoterapi ve eğitim: tüm dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu durumlarında ilaç kullanılsın ya  da kullanılmasın sonuçta kullanılacak yöntem psikoterapi ve eğitimdir. Tedavinin kalıcılığını sağlamak, sosyal ve bireysel uyumu artırmak için psikoterapi ve eğitim önerilmektedir.

    • Bilişsel ve davranışsal psikoterapi
    • Aile,öğretmen, bakıcı, yakın sosyal çevrenin eğitimi
    • Dikkat eksikliğini azaltmak ve ortadan kaldırmak için dikkat geliştirme setleri ve faaliyetlerin artırılması
    • Sosyal uyumun artması için grup terapileri
    • İş uğraş terapileri ve etkinlikleri
    • Sportif faaliyetler, sosyal çalışmalar

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu sorunun ortadan kaldırılması için yalnızca psikoterapi ve eğitimden fayda beklemek biraz zordur. Uygun medikal ilaçlar ile birlikte yapılan terapinin en yüksek kazanç sağlayacağını düşünmekteyiz.

  • EVLİLİKTE VE AİLEDE ROLLER

    EVLİLİKTE VE AİLEDE ROLLER

    İlişkilerimizin flört dönemlerinde birbirimize roller yükleriz. Daha doğrusu her birimiz karakterimiz ve potansiyelimiz doğrultusunda ilişki içerisinde bir takım sorumluluklar alırız. Bu sorumluluklar her ilişkinin dinamiğine ve ilişkiyi yaşayan kişilerin karakterlerine göre değişkenlik gösterebilir. İlişki içerisinde kavgaları yatıştırma rolü bunlardan birisidir. İlişki içerisinde yaşanan tartışmalar, anlaşmazlıklar gayet normaldir. Bunların sebebinin aileden öğrendiğimiz bilgilerin karşı tarafınkilerle çatışması olduğunu söyleyebiliriz ki bu ilişki içerisinde güç savaşı kavramını doğurur. 
    İlişki içerisinde rollerden biride organizatörlüktür. Yapılacak aktivitelerin planlanması, eylemlerin seçilmesi gibi açıklayabiliriz.

    Sizde fark ettiniz değil mi şimdi aktivite planlarını hep bir tarafın yaptığını?

    Bunun temel sebebi bizim yerimize işleri yapan biri olduğunda kuzu kuzu uyum sağlamamız ve mutlu olmamızdır. Flört döneminde çok kolay ve kendiliğinden paylaşılan bu ufak roller evliliğe geçince çok ciddi savaşlara yol açabilir. Çünkü artık bir evin içerisindeyizdir ve yapılacak yığınla iş vardır. Hani her iş yerinde birilerine sürekli iş kitleyen ya da her işi yapmaya çalışan, kimseye rol vermeyen iki tip vardır ya işte evlenince de bireyler bu iki tipe dönüşürler. Birincisi sorumluluk almaya üşenen tipler ikincisi ise “en doğru benim geçmişten getirdiğim bilgiler” diyen ve bütün işleri yapan tiplerdir. Bu iki tip de aslında arızalıdır. Evlilikte bunun bir orta noktası bulunabilir. Örneğin evin muhasebesi para yönetimi konusunda herkes çok yetenekli olduğunu sanabilir fakat ne yazık ki durum böyle değildir. Bu rolün mutlaka bilen birisine bırakılması şarttır. Günümüzde artık yeni evlenmiş ve evde oturan çalışmayan insan bulmak zordur. Bunun sebebi ekonomik sebeplerdir. Artık üniversite okuma oranının da artmasıyla herkes kariyer konusuna önem vermektedir. Bundan dolayı evin rutin temizlik işlerinin bir tarafa yüklenmesi mümkün değildir. Fakat temizlik de aynı para yönetimi gibi yanlış yapıldığında tahribat bırakabilecek bir iştir. Bu yüzden özellikle hanımefendilerin bu konuda evde iş dağılımı yapılırken doğu yönetimi yapmaları gerekebilir. 

    Bazı insanlar doğuştan sorumluluk peşinde koşarlar bazıları ise sorumluluk almaktan çekinirler. Çekinen tipleri asla kaçan tiplerle karıştırmamak gerekir. Çekinen tiplerin geçmişte insiyatif kullandıklarında başlarını belaya soktukları ve sonrasında sorumluluk almaktan çekinen tiplere dönüştükleri ve ileriki yaşlarında bilinçaltından gelen kaçınma içgüdüsüyle sönük kaldıkları gözlemlenmiştir. O tiplere ne yapmaları gerektiğini söylediğiniz takdirde çok sadık birer askere dönüştüklerini görebilirsiniz.

    • Sorumluluktan kaçanlar için ne yapmak gerekir peki?

    Bu zor bir konudur fakat şöyle bir yol izlenebilir. Verilecek olan sorumluluğu kendisinin yaratmasına ve tanımlamasına olanak verip onların biraz narsistik yönünü okşarsanız onları da birer sadık askere dönüştürebilirsiniz. Bu tiplere sorabileceğiniz altın sorular arasında; “Sence burada ne yapmalıyız?” “Bir konuda senin önerine ihtiyacım var.” hatta abartarak “ Sen olmazsan ben bunu halledemem ki “ gibi ifadeler yer alabilir.

    Evliliklerdeki bir diğer rol sorunsalı ise mutfak görevleridir. Bir önceki paragrafta belirttiğimiz gibi artık iki tarafta çalıştığı için akşam eve gelinince yapılacak yemek bazı durumlarda çok büyük bir krize yol açabilir. Özellikle yeni evlenmiş bireylerden her biri o yaşlarına kadar eve geldiklerinde hazır sofra ve muhteşem anne yemekleriyle karşılaştıkları için yeni evlerinde hazır sofraya oturmak isterler. İşte bu durumda gerçekten bir yöneticiye ihtiyaç vardır. Bu konuda da yine iş bölümü olması gerekir fakat mutfak konusunda deneyimli birinin deneyimsiz birine ne yapması gerektiğini söylemesi ve iş bölümünü kolaylaştırması gerekir. Bilgili olan tarafa biraz fazla iş yükü kalabilir fakat zamanla yetiştireceği diğer eleman bilgilendikçe sorumluluk almaya başlayacak ve daha fazla iş yapmaya başlıyor olacaktır.

    Buraya kadar basit iş dağılımını gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Bundan sonrasında ise sahne arkasında kalan fakat aile dinamiklerinin temel direklerini oluşturan karı-koca rollerine göz atıyor olacağız. Güzel bir flört döneminden sonra evlenme kararı vererek düğününüzü yaptınız. Yediniz içtiniz. Eğlendiniz. Bir de üstüne balayı patlattınız. Değmeyin keyfinize. Balayı bitti. Evinize döndünüz. Tatil bitti. İşler başladı.

    • Şimdi ne olacak ? Ne mi olacak? Kararı veren sizdiniz. Şimdi “Ne olacak?” diye mi soruyorsunuz?

    Evlilik kurumundan size birer tane hediye geldi. İki ceket hemen incelemeye başladınız. Gıcır gıcır, mis gibi iki tane ceket. Biraz şaşkınlıktan sonra üzerinize denemeye karar verdiniz. Bir de baktınız ki üzerinize biraz büyük geldiler. Çiftlerden birinin aklına hemen dahice bir fikir geldi. “Sanırım yanlış denedik. Gel sen benimkini dene ben de seninkini deneyeyim. Yok bu da olmadı. Eee napalım terziye mi götürsek ? Aslında biraz beklesek mi? Belki biraz büyürüz. Bu ceket seneye senin üstüne oturur gibi. Markası neymiş acaba?” Derken bir baktınız ki kadın için olanında “karı” markası erkek için olanında ise “koca” markası var. İşte şimdi fark ettiniz bunlar sizin yeni rolleriniz. Sevgiliyken de vardı ceketleriniz. İkisinin de markası aynıydı “sevgili”. Şimdi yeni ceketleriniz var. Bu ceketlerin üzerinize büyük gelmesinin nedeni büyüyecek olmanız değil,“sevgili” ceketlerinizi tozlu dolaplarınıza kaldırıp unutmak yerine içlerine dikebilesiniz diye yer bırakılmış olmasıdır. Ne kadar da düşünceli kurummuş. İlişkinizde birkaç tane ceket giyiyor olacaksınız. Her aşama bir ceketi temsil ediyor olacak. Sevgili, karı-koca, anne-baba, dede-anneanne ceketleri olacak. Her üst aşamaya geçtiğinizde eskilerini dolaba kaldırırsanız ilişkinizin temel dinamiğini terk etmiş olursunuz. Bu da sizi birbirinizden uzaklaşmaya itebilir. İlişkinizdeki tutkuyu, aşkı, romantizmi canlı tutabilmek için her zaman ilişkinizin sevgililik zamanından yararlanmanız gerekir. 

    • Peki nedir bu karı-koca rolleri? Sorumlulukları nelerdir ? Ne iş yaparlar ?

    İşte bunların cevabı sizin geçmişten getirdiğiniz bilgilerle açıklanabilir. Şimdi bu yazıyı okurken evliliğiniz içerisinde kendinizi gözlemlemeye çalışın. Aynı anneniz ya da babanız gibi misiniz evlilik içerisinde? Neden acaba? Çünkü bu rolleri onlardan öğrendiniz ve kendi ilişki dinamiğinize ve kendi karakterinize göre şekillendirdiniz. Bir önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi evin rutin işleri konusunda eşit dağılım yapıp evin sorumluluğunun balansını iyi ayarlarsanız zaten geçmişten getirdiğiniz bilgileri kullanarak “karı-koca” rollerini çok rahat yerine getirebilirsiniz. Sadece sınırlarınızı belirleyin ve ilişkinizi yaşamak için üçüncü bir alan yaratın. Yani ilişkinizde eşit payda “BEN-SEN-BİZ” olsun. Gerisi kendiliğinden gelişir zaten. “Ben” ve “Sen” kısımlarını beslerken, doyururken yalnız kalalım. “Biz” kısmını beslerken ise mutlaka beraber olalım, yeterlidir. Birde başta yaptığınız gibi deneme amaçlı ya da kendinizinki eskimiş, diğerinizin ceketi elinizin altında bile olsa asla ve asla birbirinizin ceketlerini giymeyin. Yeni ceketleriniz hayırlı olsun. İçlerine sevgili ceketlerini yamalatmayı unutmayın.“BİZ” kısmını beslerken ona bolca ihtiyaç duyacaksınız.

  • ÇARPIK KADRAJLAR

    ÇARPIK KADRAJLAR

    “…zor olsa da sorumluluğu ele almalı ve suçu iş hayatımızın ve stres yaratan diğer etmenlerin üstünden biraz hafifletmeli sanki ne dersiniz? Bu da başka bir yazının konusu olsun. “ demiştik en son…

    Öncelikle SİZ’den başlamalı. Siz’in kim olduğunuzu, isminizi bilmiyorum. Nerelisiniz, tipiniz nasıl, yaşınız kaç, sosyal statünüz nedir…beni de ilgilendirmiyor. Ancak benim tek bildiğim sevgili

    Maslow’un piramidinin en üst seviyesindeki Kendini Gerçekleştirme gereksinimine sahip olmaya layık olduğunuz.

    Maslow, bir ihtiyacın karşılanmadan diğerine geçilemediği gereksinimlerimizi şu şekilde sıralamıştır.

    1. Fizyolojik gereksinimler(yemek yemek, nefes almak, su içmek, cinsellik, uyku,denge,boşaltım)
    2. Güvenlik gereksinimi(can güvenliği, iş, aile, mülkiyet güvenliği)
    3. Bir gruba ait olma, sevgi, gereksinimi(şefkat, arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
    4. Saygınlık gereksinimi(tanınma, kendine saygı, özgüven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı, sosyal statü sahibi olma)
    5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi(potansiyelini gerçekleştirme, mükemmelleşme, erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

    Şimdi bu piramitte ilk 2 koşul zaten her birimizde var. Var ki şu anda bu yazıyı rahatlıkla okuyabiliyorsunuz. 3. şartla beraber biraz zorlanmalar başlıyor.

    • Son gereksinime kadar giderken yolda bazıları tekliyor, kimi öksürüp kimi aksırıp bir şekilde ilerlemeye çalışıyor… değil mi?
    • Peki nedir bizim yolumuza çakıl taşları dizenler?

    İşte biz bunlara “Bilişsel Çarpıtmalar ” diyoruz.

    • Elbette ki tek neden bunlar değil ama birazdan sayacağım gerçek dşı değerlendirmeler, başlamak için güzel bir konu değil mi?

    Hep ya da Düşüncesi: Halbuki hayat gri ve grinin tonlarından ibarettir siyah beyaz olmak yerine. Ama işte bazen zorlaştırıyoruz bu düşünce ile mükemmeliyetçiliği överken. Çektiğiniz fotoğraf ana sayfaya çıkmadıysa “ Ben işe yaramaz bir fotoğrafçıyım! X bile çıktı ana sayfaya bir ben yokum..” Halbuki daha önce benzer başarılar elde eden birbirinden hoş kareleriniz olsa bile…

    Zihinsel Filtre:

    • Yaşanan olaylardaki olumsuz detaylara odaklanmak sizi yormuyor mu? Örneğin X sitesinde fotoğrafları geziyorsunuz. Biri belki de gereksiz ve yersiz bir yorum yapmış her hangi bir kareye. “Herkes de böyle sanatçı kesildi. Bunlar hep böyle. İnsanlar hiç bir şeyi beğenmiyorlar. Şimdi ben yüklersem benim fotoğrafımı da kimse puanlamayacak!”

    Aşırı Genelleme:

    • O gün bulutlar pek yardımsever değil mi?
    • Modeller açısından şanslı hissetmiyor musunuz?
    • Yoksa her çekim günü mü böyle?
    • “Ne zaman çekime çıksam bunlar beni buluyor?
    • Ne şanssız insanım ben! Benden hayatta iyi kare çıkamaz!” mi diyorsunuz?
    • Şimdi tekrar gözlerinizi kapatın ve düşünün çıktığınız 30 çekimin kaçında birkaç aksilik oldu?

    Yazın günü gününe ve sesli okuyun. Okuyun ki çarpıtılmış bilişiniz ile yüzleşmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayın.

    Etiketleme: Aşırı genellemenin hayatınızı daha zorlaştıran halini düşünün, işte etiketleme. “Benden hayatta iyi kare çıkmaz! Ben beceriksiz bir şipşakçıyım!”

    Büyütme ve Küçültme: Kusurlu olduğunuzu düşündüğünüz taraflarınızı büyütüp, olumlu yanlarınızı küçültmeyedir bu. “Ne yaptım ben! Mahvoldum! Nasıl olur da fotoğrafı bu ışıkta çekerim hem de bu diyaframla!” ya da “Ne olmuş yani iyi bir kare yakaladıysam maharet lenste!”… Mutsuzluuk, mutsuzluk gel kucağımıza…

    ”- meli, -malı” Cümleleri: Bu eklerle motive olmaz aksine mutsuz, kızgın, isteksiz hissedersiniz. “Bu gece çektiğim tüm fotoğrafları işlemeliyim. Hatta gruptaki tüm fotoğrafçılardan önce ve hatta hemen siteye eklemeliyim.”

    • Yorucu değil mi?

    Olumluyu Geçersiz Kılma: Sergi açtınız diyelim. Uğraştınız, emek verdiniz ve filanca yerde filanca gün filanca kişileri çağırıp sundunuz fotoğraflarınızı. Gelen konukların beğeni yorumlarını duydukça “Of.. Aslında kibar olmaya çalışıyorlar. Eminim beğendiklerinden değil bunlar!”

    • Tanıdık geldi mi?
    • Ne kadar yorucu ve yıkıcı bir biliş değil mi?

    Zihin Okuma: Aynı sergi açılışındayız. Diyelim ki gelenlerden biri bir köşede pencereden dışarıya bakıyor, dalmış uzaklara. “Gelenleri çok sıktım. O kadar sıkıcı bir sergi açmışım ki adam gezmek yerine dışarıyı izleyeyim daha iyi diyor kesin!” hmmm belki de şimdi aldığı bir telefondan dolayı düşüncelere dalmıştır, ki öyle, ama siz kendi düşüncenize öyle ikna olursunuz ki araştırma gereği duymadan tüm gününüzü hem de sergi açılışınızı mahvedersiniz.

    Falcılık Yapma: Fala inanma falsız da kalma derler ya, bu onlardan biri değil, acı veren bir bilişsel çarpıtma şeklidir. Sergide dışarıya dalıp giden adam var ya, işte o, telefonda kız arkadaşı ile tartıştı. Ancak daha da vahimi yapmakta olduğu falcılık, “Bundan sonra asla düzelmeyecek ilişkimiz. Hiçbir şekilde onu geri döndüremeyeceğim. Eminim bundan!” Gerçekçi olmamasına rağmen o buna inanıp çoktan ümitsizliğin pençesine düşmüştür bile.

    Kişiselleştirme: Hiçbir mantıksal açıklaması olmaksızın, bir temele dayandıramadan olumsuz bir olayın sorumluluğunu üstleniverirsiniz. Sonuç, büyük bir suçluluk hissidir. “Ben olmasaydım burada çıkmazdık çekime ve o daha iyi kareler çekerdi. Ben iyi bir çekim arkadaşı değilim. Hepsi benim hatam!” Hâlbuki başkalarının yaptığı sizin değil onların sorumluluğudur.

    Zor görünen insanların çoğunda, ya da yorucu hayatların büyük kısmında bilişsel çarpıtma örneklerini görebiliriz. İlk adım onların farkına varmaktır.
    Ve,
    Sevgili okuyucu, dünyanın en iyi terapistine de gitseniz, dünyanın en harika ilacını da kullansanız; iç görünüze giden patikayı reddederseniz, bir sonuç alamazsınız. Öncelikle SİZ istemelisiniz gelişmeyi, gelişmeye giden yola çıkmayı.

  • RUHU BESLERKEN TÜKETMEK

    RUHU BESLERKEN TÜKETMEK

    • Hobileriniz neler?
    • Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız?

    Soruları ile sıkça karşılaşırız hayatta.

    • Peki, nedir bu hobi yani Türkçesi ile uğraşı, merak?
    • Ne işe yarar ve biz insanoğlu neden ona ihtiyaç duyarız?
    • O olmazsa ne olur?

    Sanırım bu noktada, bizi bir hobiye gereksinim duymaya iten stres ve tükenmişlik kavramından bahsetmek daha doğru olacaktır.

    Günlük hayatın koşuşturmasında ve başta iş hayatında stres, yaşamımıza etkisi ve sonuçları itibariyle oldukça önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli davranış kalıplarımız, hayatı algılayışımız, iş dünyasındaki rekabet ya da tekdüzelik, çalışma ortamı, iş doyumunun azalması ile stres düzeyimiz de artmaktadır.

    Özellikle yapılan iş ile artan gerilim uzun süre devam edip, verimliliğimizi düşürmeye, iletişimsel bazda sorunlar, duygusal açıdan gerginlik yaratmaya başlar; yorgun, bezmiş, hiç bir şeyden zevk alamayan ve bunlarla baş edemeyen bir “biz” bırakarak hayata yerleşirse tükenmişlik sendromu olarak da karşımıza çıkmış olur.

    Hastalıklara karşı eskiye nazaran daha hassas olma, uyku bozuklukları, artan baş ağrıları, işe geç gitme ya da gitmek istememe, işi bırakma eğilimi, işte ya da iş dışındaki ilişkilerde yaşanan sıkıntılar, evdeki tartışmalarda artış, kendini değersiz hissetmeye başlama, dikkat eksikliği, çabuk öfkelenme, anksiyete, umutsuzluk gibi belirtiler yaşanır tükenmişlik sendromunda. Bu belirtiler yorucu ve yıpratıcıdır ve depresyon ile beraber seyri de oldukça sıktır.

    Kadınlarda 30-35, erkeklerde de 40-45 yaşlarında daha sık görülen tükenmişliğe karşı ilk önerilerden birisi bir rahatlama yolu bulmak yani kendimize nitelikli zaman ayırmayı öğrenmektir. İş sonrası ya da hafta sonları stresten uzaklaştıracak, belki de günde sadece yarım saat bile olsa, kendimize ait bir zaman. İşte geldik “Hobi”ye
    Türk Dil Kurumu tarafından “Uğraşı, görev ve meslek dışında severek yapılan, dinlendirici, oyalayıcı uğraş.” olarak tanımlanmaktadır hobi denen nimet. Neler vardır hobi olabilecek peki… Fotoğraf çekmek, resim yapmak, tasarımla uğraşmak, ahşap ya da kumaş boyamak, dikiş dikmek, şarkı söylemek, tiyatro ile uğraşmak, bir şeylerin koleksiyonunu yapmak ya da belki de dünyada ilk sizin keşfedeceğiniz bir uğraşı…

    Ne kadar çok fikir o kadar çok hobi. Seçtiğimiz hobiler kendimizi tanımamızda da yardımcı olur, rahatlamanın ve kendimizle ilgilenmenin yanı sıra. Yaşama karşı motive eder ve yaratıcılığımızı arttırır.

    • Ev içinde ya da ev dışındaki işimizin dışında da bir şeyler başarabilmek, üretmek ve takdir almak güzel bir duygu olsa gerek değil mi?

    Fotoğraf çekmek örneğin…

    • Bir düşünün bu hobi hayatınıza nasıl girdi?
    • Ona başladıktan sonra neler değişti?
    • Onunla uğraştıkça kendiniz ile ilgili neler keşfettiniz?
    • Neden 3 – 4 yıl öncesine göre daha iyi hissediyorsunuz oysaki saçlarınız daha kır ve bir kaç kg fazlalığınız var?
    • Farkında mısınız 6 yıl öncesine göre daha güler yüzlü, dinlenmiş gidiyorsunuz işinize?

    Aa emekli mi oldunuz, ama kahvehaneye gitmek ya da evde torun bakmaktan daha farklı uğraşlarım var diyorsunuz ne güzel. Arkadaş çevreniz de zenginleşmiş olsa gerek, farklı fikirler farklı dünyalarla tanışmışsınız. Demek hobiniz ile ilgili performans da sergilediniz, ne mutlu size. Bir emek verip karşılığını almak bu olsa gerek.

    Sürekli gelişme eğilimdeki biz insanın kendini gerçekleştirme yolundaki doğru adımlar bunlar.
    Peki şimdi biraz daha yukardan ve dışarıdan bakalım kendimize.

    • Fotoğraf çekerken strese giriyor musunuz?
    • İş hayatındaki baskıyı bu uğraşınızda da hissediyor musunuz?
    • Kadrajımdan çekilin diye kızıyor musunuz?
    • Modeli ya da çevrenizi anlamak, anı yaşamak yerine, rekabete girip yine gergin mi geziyorsunuz? Gezdiğiniz yerlerden çok, iyi kare nasıl yakalarım da diğer fotoğrafçılardan sıyrılırım mı aklınızı kurcalıyor?
    • Hep kaçmak istediğiniz mükemmeliyetçiliğiniz yüzünden mide ağrılarınız yine mi başladı?
    • Yoksa eğlenemiyor musunuz artık fotoğraf çekerken?
    • Ruhunuzu beslemek için çıktığınız bu yolda, ruhunuz mu tükenmeye başlıyor yoksa?

    Eski davranış kalıplarımız bu sefer de hobimizi ele geçiriyor sanki. Zevk verecek ve stresten uzaklaştıracak bir uğraşı olacaktı hâlbuki bu…

    O vakit… Konunun başına tekrar döndükten sonra, zor olsa da sorumluluğu ele almalı ve suçu iş hayatımızın ve stres yaratan diğer etmenlerin üstünden biraz hafifletmeli sanki ne dersiniz?

    Bu da başka bir yazının konusu olsun.

  • DEPRESYON KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNA YOL AÇIYOR

    DEPRESYON KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNA YOL AÇIYOR

    Günümüzde yaygın hastalıklardan biri olan Kronik Yorgunluk Sendromuna fiziksel belirtilerin yanı sıra ruhsal sorunlar da yol açıyor. Daha çok kadınlar ve üst düzey yöneticilerde görülen kronik yorgunluk sendromu çocuklarda da görülebiliyor.Altı ay ve üzeri süren kronik yorgunluk sendromu kısa süreli hafıza ve konsantrasyon kaybına da yol açıyor.

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kronik yorgunluk sendromu ve bununla baş edebilme yolları hakkında bilgi verdi.

    En çok İş Gücü Kaybının Görüldüğü Hastalıklar Arasında

    Kronik yorgunluk sendromunu aralıksız en az altı ay süren yorgunluk halinin dışında; bellek ve konsantrasyonda bozulma, boğaz ağrısı, kas ağrısı, çoğul eklem ağrısı, daha önce kişi tarafından bilinmeyen baş ağrısı, dinlendirmeyen uyku ve egzersiz sonrası bitkinlik halinin tabloya eşlik etmesiyle oluşan bir sendromdur. Bu tabloyu açıklayacak başka ağır bir fizik hastalığının olmaması gerekir.Tablonun en çok psikiyatrik hastalıklarla birlikte görüldüğü bir gerçektir. Özellikle depresyon ve anksiyete bozukluğu olan hastalar kronik yorgunluk sendromu açısından da risk altındadır. Kronik Yorgunluk Sendromu hastalarında; beceri isteyen işlerde yavaşlama, planlama, organizasyon ve problem çözme gibi yeteneklerde gerileme vardır. Bunların yanında dikkat kusuru, konsantrasyon düşüklüğü, karar vermede zorluk gibi bulgular görülür. Tüm bu özellikleriyle kronik yorgunluk sendromu, birçok ülkede iş gücü kaybı yapabilen hastalıklar arasında yer almaktadır.

    Kısa Süreli Hafıza Kaybına Yol Açıyor

    Hastalığın en önemli belirtisi yeni veya bilinen bir zamanda başlayan, devam eden bir fiziksel aktivite sonucu olmayan, istirahatle hafiflemeyen, iş, eğitim, sosyal ve özel yaşam aktivitelerinde belirgin azalmaya yol açan bir yorgunluğun olmasıdır. Bu belirtilere kısa süreli hafıza ve konsantrasyon kaybı, boğaz ağrısı, lenf bezlerinde hassasiyet, kas ağrısı, yeni oluşan şekil değiştiren veya ciddileşen baş ağrısı, uyku bozukluğu, yapılan bir iş sonrası 24 saatten fazla sürede geçen kırıklık eşlik etmektedir.

    Kadınlar ve Üst Düzey Yöneticiler Risk Altında

    Kronik Yorgunluk Sendromu daha çok genç erişkin kadınlarda görülmekle birlikte, stres düzeyi yüksek olan işlerde görev yapan üst düzey yöneticilerde ve mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine sahip insanlarda daha yaygındır.

    Stresle Baş Etmeyi Öğrenmek ve Egzersiz Yapmak Önemli

    Hastalığın tedavisinde immunolojik tedavi, uyku tedavisi ve antidepresan ilaç tedavilerinin dışında farmakolojik bir tedavi yöntemi olmayan bilişsel davranışçı terapi (BDT) önem kazanmaktadır. Bilişsel Davranışçı Psikoterapinin prensipleri çoğunlukla rehabilitasyon temel prensipleriyle yakından ilişkilidir. Hastaların kendi hastalığıyla ilgili inanç̧ ve düşüncelerinin yanı sıra bununla nasıl başa çıkacaklarının ayrıntılı analizine dayanmaktadır. Burada hedef, hastanın hangi düşünce ve davranışlarının semptomları artırdığının saptanmasıdır. Ayrıca stresle baş etme yöntemlerinin öğrenilmesi, mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine yönelik farkındalık artırarak bu özelliklerle esneklik kazandırılması, gevşeme ve relaksasyon eğitimi gibi çok çeşitli müdahaleler de Bilişsel Davranışçı Tedavinin prensipleri çerçevesinde tedavide yer almaktadır. Tedavi sürecine ek katkı olarak bu kişilerin aileleri ve varsa çocuklarıyla da konuşulup değerlendirilmeli, bu konuda onlara da destek verilmelidir.

    Önemli bir konuda Kronik Yorgunluk Sendromunda teorik olarak hastalar için aktivite yapmamak yararlıymış gibi görünmesine rağmen, hafif aerobik egzersizler hastanın ağrılarını azaltarak günlük yaşam aktivitelerini artırmaktadır. Egzersiz tedavisi en fazla 30 dakika ve hastanın yorgunluk ve diğer semptomlarına göre günlük 1-2 dakika artırılacak şekilde yapılmalıdır.

    Çocuklarda Altı Ay ve Üzeri Süren Kronik Yorgunluk Önemsenmeli

    Özellikle ergenlik döneminde ve çocuklarda,altı ay ve üzeri süren bir yorgunluk mevcutsa bu kişilerin aile ve öğretmenleri ile görüşülmelidir. Görüşme sonucundaki bilgiler doğrultusunda çocuğa psikolojik ve sosyal destek vermenin tedavide önemli bir yeri vardır. Bu genç̧ vakaların tedaviye iyi yanıt verip 2-4 yıl içinde iyileştikleri ve erişkinlerden daha iyi tedavi süreci gösterdikleri belirtilmiştir.

  • Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Malumunuz, çalışma hayatında stres kaçınılmaz. Fakat bunun sizi alt etmesine izin vermeyin!

    Hepimiz stressiz bir iş hayatı hayalini kuruyor olsak da, maalesef böyle bir şey neredeyse mümkün değil. Her iş, stressiz olabileceğini düşündüğümüz işler dahi, stresten payını alıyor muhakkak. Ofis yaşamı ‘yapılacak çok fazla iş’ ve ‘sahip olunan az zaman’ baskısı altında fokur fokur stres kaynıyor. Bir de insan faktörünü ve özel hayatlardaki uzak hayalleri ekleyince, stres seviyesi sürekli kırmızı çizginin etrafında dolanıyor. Günün sonunda şu soruyla baş başa kalıyor insan: “Nereye gitti benim 24 saatim?”
    Gerçek şu ki, çalışma hayatında stres, değişmez ve yerleşik bir unsur. Ve işleri zamanında yetiştirmemiz için motive eden ‘iyi stres’ olduğu gibi, negatif sonuçlara sebebiyet veren ‘kötü stres’ten de bahsetmek mümkün.

    Gerçeklikle yüzleşmek gerek: İş hayatı içinde stresten kaçmak mümkün değil. Fakat iyi haber: Bu stresle baş etmenizi sağlayacak, ofis yaşamı sınırları dahilinde stres kurbanı olmanızı önleyecek yollar da var. Stresin sizi değil, sizin stresi yönetmenize ve lehinize çevirmenize yarayacak bazı ipuçlarını aşağıda bulabilirsiniz.

    Stresi kullanın, ondan kaçmayın

    Stres, baskı altında olduğumuzu düşündüğümüz durumlara karşı oluşan doğal bir tepkidir. Ve kontrol altında tutulduğunda, stresten faydalanabilirsiniz. Çalışma hayatında stres, daha iyisini başarabilmeniz için tetikleyici bir unsur olabilir. Bir işi teslim tarihinden önce tamamlamak, son projenizi bir öncekinden daha iyi hazırlamak veya hak ettiğinizi bildiğiniz terfiyi almak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Stres, ofis yaşamı ile iç içe geçmiş ise, stresin yönünü değiştirmek lehinize olacaktır.

    Ne zaman mola vereceğinizi bilin

    Eğer günde 8 saat çalışıyorsanız, gün içerisinde zaman zaman mola vermeniz gerekir. Bu da demek oluyor ki, öğle yemeği vakti geldiğinde masanızdan uzaklaşın ve yemek yerken çalışmayın. Ya da kafeteryaya gidip bir şeyler için ve o 5 dakikalık zaman diliminde kafanızda iş olmasın. Sizi stresten uzaklaştıracak küçük bir iş bulun veya en azından masanızdan kalkıp şöyle bir yürüyün.

    Bir hobiniz olsun

    Eğer işini bitirmeden veya bir şeylerle uğraşmadan duramayan biriyseniz, mola vermek diğerleri için olduğundan daha zor olabilir sizin için. Bu durumda, işle alakalı olmayan ufak tefek şeylerle uğraşmak hem sizi işin stresinden uzaklaştıracaktır, hem de zamanınızı boşa harcadığınızı düşündürmeyecektir. Örneğin her gün bir origami yapabilirsiniz. 5 dakikada tamamlayabileceğiniz kolay figürler var; bir yandan mola verecek, diğer yandan üretkenliğinizi korumuş olacaksınız.

    Zamanınızı yönetin

    İş hayatı söz konusu olduğunda, zaman yönetimi çok önemlidir. İşinizi nasıl organize edeceğiniz tamamen sizin kişisel tercihinize bağlıdır fakat günlük, haftalık ve aylık yapılacaklar listesi ve öncelikleri belirleme yöntemleri ile ‘etkili zaman yönetimi’, işinizde ciddi anlamda kolaylık sağlayacaktır. Hangi sorumlulukların daha öncelikli olduğunu ve hangi işlerin bir sonraki günü bekleyebileceğini belirleyin ve stresten buhran geçirtmeyen bir ofis yaşamı size kapılarını aralasın.

    Gün içinde egzersiz yapın

    Günlük egzersizlerin ne denli faydalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Egzersizin faydalarından biri de stresi azaltmasıdır. Gün boyunca masa başında bilgisayarınıza kilitlenip kaldıysanız, öğle aranızın bir kısmını dışarıda yürüyüş yapmak için kullanabilirsiniz. Egzersiz yapıyor olmanın yanı sıra gün ışığının ve temiz havanın da sayısız nimetlerinden faydalanmış olursunuz. İşten sonra bir yoga dersine katılmak veya spor salonuna gitmek de günlük stres seviyenizi kontrol edebilmenize yardımcı olacak ve çalışma hayatında stres sizin icin bir kabus olmaktan çıkacaktır.

    Arkadaş edinin

    Bir çok araştırma gösteriyor ki iş yerinde arkadaş edinmek sizin için iyi bir şey. Aynı ofisi paylaştığınız arkadaşlarınız olması demek, zor zamanlarda yetişen destekleri sayesinde daha az stresli bir ofis yaşamı demek. Ayrıca mola vakitlerinizde de iş arkadaşlarınız ile iki lafın belini kırabilir, iş stresinden biraz da olsun uzaklaşabilirsiniz.

    Abur cuburdan uzak durun

    Kabul; bazen o kadar stresli oluyoruz ki abur cubur tıkınmak, o an için yapabileceğimiz en ideal şeymiş gibi gözükebiliyor. Çekmecesinde bisküvi, gofret, çikolata stoğu tutanların sayısı hiç de az değil. Fakat bu abur cubur faslının suçluluk duygusuyla sonlandığını da biliyoruz. Çekmecenizi daha sağlıklı atıştırmalıklarla doldurabilirsiniz. Su, meyve ve kuruyemiş gibi yiyeceklerle, suçluluk duygusuna kapılmaksızın savaşabilirsiniz stresle. Tabii ki arada sırada o çok sevdiğiniz kurabiyelerle bir kaçamak yapabilirsiniz.

    Pozitif olun

    Gerçekten çok fazla stres altında olduğunuzda, kendinize işinizle ilgili keyif aldığınız şeyleri hatırlatın. Elinizdeki işi tamamladığınızda ya da hedefinize ulaştığınızda kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Pozitif noktalara odaklanmak stresle başa çıkmanızda yardımcı olacaktır.

    Stres günlüğü tutun

    Yaşantımızın büyük bölümünü iş hayatı oluşturuyor ve çalışma hayatında stres gün içersinde sıklıkla deneyimlediğimiz bir durum. Bazı anlar içimizi dökecek birine ihtiyacımız olabiliyor fakat o kişiyi her zaman bulmak da mümkün değil. Böyle zamanlarda bir stres günlüğü tutmanız, tahmin ettiğinizden daha fazla işinize yarayabilir. Bir kere, drama yaratmadan içinizdekini dışa aktarmış olursunuz. Buna ilaveten, stresinizi nelerin tetiklediğini de zamanla keşfetmeye başlar ve o tetikleyicilere karşı kendinizi korumayı öğrenebilirsiniz. Ofis yaşamı stres mayınlarıyla dolu; onların yerlerini bilmek kontrolün sizde olduğunu gösterir.

    İşi işte bırakın

    Bazı günler işlerin yetişmeyeceğini hissederek işinizi eve götürmek isteyebilir ve böylece hafta bitene kadar her şeyi zamanında yetiştireceğinizi düşünebilirsiniz. Bu düşünceden uzaklaşın. Yetiştirilmesi gereken işler olması iş hayatının bir parçasıdır fakat iş ile evi birbirinden ayırmanız gerek. Evdeyken işle ilgili teknoloji kullanımınızı sınırlandırın. İş telefonunuzu uzak bir yere koyun ve e-postalarınızı kontrol etmeyin. Evdeki zamanınızı rahatlayıp şarj olmak için kullanın. Çalışma hayatında stres ile baş etmenin belki de en etkin yolu budur.