Etiket: İş

  • Ucuz botoks neden pahalıdır?

    Ucuz pahalıdır diye bir söz duydunuz mu? Bu söz piyasa değerinin çok aşağısında olan mal ve hizmetlerin kısa, orta ya da uzun vadede çok daha büyük maliyetlere yol açacağını anlatmak için kullanılır.

    Örneğin, kazalı bir arabayı ucuz diye satın aldığınızda arabanın bozulmasının ortaya çıkaracağı ekonomik yük, başta tasarruf ettiğinizi düşündüğünüz tüm parayı hatta daha fazlasını cebinizden çıkarır.

    İstisnalar yok mudur? Tabii ki vardır. Kimi işletmeler, aynı ya da muadil ürünleri rakiplerine göre daha ucuza temin edebildiği için müşterilerine de daha düşük bir fiyata satma yeteneğine sahip olurlar.

    Ya da bir işletme diğerine göre daha az kar etmeyi göze almış olabilir.

    Bulunduğumuz sektör olan güzellik ve estetik sektöründe ise kaliteli bir hizmeti düşük fiyata halka ulaştırmak oldukça zordur.

    Bunun 2 önemli sebebi vardır.

    Birincisi, kullanılan makine ve teçhizatların fiyatıdır. Bir klinik ya da güzellik merkezi, nispeten kaliteli bir cihazı temin etmek için çoğu zaman on binlerce doları gözden çıkarmak zorundadır. Bu makinelerin periyodik bakımları, yedek parçaları oldukça pahalıdır. Diğer yandan birçok makine birbirinin alternatifi değildir, dolayısıyla birbirlerinin yaptığı işleri yapmazlar. Neredeyse her farklı prosedür için farklı bir makinenin kullanılması gerekir.

    İkincisi ise eğitimdir. İşlemi uygulayan kişilerin eğitimi, kendilerini geliştirmesi için bütçenin, zamanın ve emeğin ayrılması maliyetlidir. Bulunduğumuz sektör olan güzellik ve estetik diye tanımlayabileceğimiz sektörde, ucuzun pahalı olduğunu deneyimlerimiz bize göstermektedir.

    Her şeyden önce, sağlığınızı bir işletmeye emanet etmeniz bir restoran seçimine benzemez. Bir restoranı fiyatına, lezzet derecesine, hatta konumuna göre seçebilirsiniz fakat konu sağlığınız olduğunda daha titiz olmanızı öneriyoruz.

    Bu aynı kalite standartlarda çalışan iki ayrı işletmeden fiyatı yüksek olanı seçmeniz anlamına gelmiyor, biz sadece sağlığınızı emanet ettiğiniz kişi ya da kuruluşları mümkün olduğunca araştırmanızı öneriyoruz. Eğer seçtiğiniz işletme aynı işlemi piyasa fiyatının çok altında yapıyorsa, lütfen araştırmalarınızı derinleştirin ve şüpheyle yaklaşın.

    Botoks için konuşursak… Eğer botoks piyasa fiyatının çok altında sunuluyorsa, işletme botoks maddesini seyreltiyor ya da olması gerekenden az kullanıyor olabilir. Diğer bir ihtimal de FDA tarafından onaylanmamış, düşük kaliteli botoks kullanılması olabilir.

    İşlemi yapan kişiler dermatolog veya plastik cerrah olmayabilir.

    Botoks, bu iş için lisanslı uzman doktor tarafından yapıldığında her ne kadar düşük riskli bir işlem olsa da, yetkinliği olmayan kişilerin elinde hiç te istenmeyen durumlara yol açabilir.

    Özellikle riskten kaçınmak için, günlük indirim siteleri gibi internet sitelerinden sağlığınızı yakından ilgilendiren kozmetik ya da medikal hizmetler almamaya özen gösteriniz.

    Yetkin olmayan kişilerin ve işletmelerin elinde, şaşılık, göz kapağının düşmesi, şiddetli baş ağrıları gibi yan etkilerin yanında ciddi enfeksiyonlar gibi birçok sağlık problemi ile karşılaşabilirsiniz.

    Ucuz botoks bu yüzden pahalıdır ve bedeli sağlığınızdır.

    Not: Bu uyarıyı yapmamızın sebebi kliniğimizi öne çıkarmak değildir. Antalya’da kliniğimiz dışında işini layığıyla yaptığına inandığımız dermatologlar ve plastik cerrahlar vardır .

  • Lazerle Vajinal Daraltma

    Lazerle Vajinal Daraltma

    Vaginal doğumlar ve özellikle de zor doğumlar sonrası ve epizyotemi yaralarının kötü iyileşmesi sonrası vagina genişlemesi ve estetik problemler oluşabilir. Bu durum bayanda ve eşinde cinsel tatminsizlik ve diğer cinsel problemlere neden olabilir. İdrar kaçırma ve büyük abdest problemleri de eşlik edebilir.

    Vajinayı daraltıp, epizyotomi yaralarının cerrahi onarımı için yapılan işleme perinoplasti denir. Cerrahi işlemler anestezi gerektirir, ayrıca kanama ve enfeksiyon riski de olup cerrahi sonrası iyileşme uzun ve ağrılıdır.

    Bu tür tedaviler günümüzde jinekolojik lazer yöntemiyle ağrısız, anestezisis, dikişsiz yapılabilmekte kanama ve enfeksiyon riski olmaksızın ayrıca hastalarımızın bu yöntemle günlük hayata çabucak dönülebilmesi de mümkün olabilmektedir. Kliniğimizde photona jinekolojik lazer uygulamaları hem idrar kaçırma tedavisi hem de vagina estetiği(daraltma işlemi) için uygulanmaktadır.
    Lokal anestezik krem uygulaması sonrası 15-20 dakikalık bir işlemle bu iş için özel jinekolojik lazer(photona) problarla yapılır. Hastaneye yatış gerektirmeden ayakta uygulanabilen bir işlemdir. Bu işlem sonrası ilk 10 gün cinsel birliktelik olmamalıdır.Normal iş hayatına ve günlük aktivitelere hemen işlem sonrası devam edilebilir. İyileşme 4-6 hafta süreceğinde hastalar genellikle 1-1,5 ay sonra kontrole çağrılır, gerekirse 2. veya 3. seanslar uygulanabilir.

  • Karbon peeling yöntemi ile canlı bir cilt!

    Pürüzsüz ve canlı bir cilde sahip olmak pek çok insanın, özellikle de kadınların hayalidir. Cilt tedavisinde son dönemlerde öne çıkan ‘Karbon peeling’ yöntemi sayesinde; sivilce izleri, lekeler, kırışıklık ve sarkmalarda tek seansta bile başarılı sonuçlar elde edilebiliyor.

    Ağrısız ve acısız güzellik

    Akne yani sivilce izlerinin tedavisi, gözeneklerin sıkılaştırılması, ciltteki lekeler, kırışıklık ve sarkmaları gidermek amaçlı kullanılan karbon peeling, karbon partiküllerinin yüze uygulanması sonrası Q-switched Nd-YAG lazerle yapılmaktadır. Uygulamanın acısız ve ağrısız olması diğer yöntemlere göre tercih nedenidir. Uygulama sonrasında kabuklanma ve yara oluşmadığı için kişi iş ve sosyal yaşamına kaldığı yerden devam edebilmektedir.

    Her yaşa ve cilde uygun

    Karbon peeling yaş ve cinsiyet ayrımı olmaksızın, ailesinde cilt kanseri olmayan, herkes için uygulanabilmektedir. Kısa sürede kalıcı çözüm imkanı sunan karbon peeling uygulamasında her cilt tipinde olumlu sonuçlan alınabilmektedir. İşlem sonrası ciltte sadece hafif bir pembelik oluşabilmektedir. Peeling işleminden farklı olarak yaz da dahil olmak üzere her mevsim yapılabilen bir uygulamadır. İşlemler süresince güneşten koruyucu krem kullanmakta fayda vardır.

    Kısa sürede pürüzsüz görünüm

    Lazer uygulamasından önce sorunlu alanlara sürülen siyah renkli karbon solüsyonu ciltte 20 dakika bekletilmektedir. Cilt tarafından emilen karbon maddesinin fazlası temizlendikten sonra lazer uygulaması gerçekleştirilmektedir. Sürülen karbon maddesi cilt altında lazerin etkisini artırmaktadır. Lazerin yarattığı etki ile kollajen demetlerinde artış ve elastin liflerinde düzelme ve kısalma görülmektedir. Buna bağlı olarak ince kırışıklıkların ve sarkmaların tedavisi gerçekleşmektedir. Bir üç hafta aralıklarla 8-10 seans süren uygulama sayısı tedavi edilecek yüzeyin özelliklerine göre değişmektedir.

    Güneş lekesi tedavisinde de uygulanabilir

    Renk hücrelerine etkili olan Q-Switched ND-YAG Lazer nanosaniye gibi çok kısa bir sürede yüksek enerji verdiği için, renk maddesi ve hücrelerini parçalayabilmektedir. Bu sebeple güneş lekesi tedavisinde kullanılabilmektedir. Güneş lekesinin tedavisinde uygulamanın en az 4-6 seans kullanılması gerekmektedir.

    Dövme sildirmede etkili

    Dövme silmede kullanılan lazerlerin teknolojileri gün geçtikçe ilerlemekle beraber koyu renklerdeki dövme boyasını silmekteki başarıyı mor, sarı, beyaz gibi açık renklerde gösterememektedirler. Bu tedavi, diğer metotlarla kıyaslandığında, deride tedavi sonrası iz meydana gelmesi riskinin düşük olması açısından avantajlıdır. Q Switched Nd:YAG lazerin teknolojisi gereği, lazer ışığı deri yüzeyine zarar vermeden deriye işlenmiş dövme boyasına ulaşır ve boya hücrelerini çevre dokuya zarar vermeden küçük parçalara ayırmaktadır . Dolayısıyla vücut savunma sistemi hücreleri küçük parçalara ayrılan boya hücrelerini daha kolay emebilmektedir.

    Eski dövmeler daha kolay silinebilir

    İşlem başarısı ve hızı, dövme yapımında kullanılan boyanın özelliklerine, yapılış tekniğine, vücut bağışıklık sisteminin çalışma farklılıklarına göre değişmektedir. Dövme silme işlemi 3- 20 seans sürebilmektedir. Eski dövmelerin lazer işlemiyle vücuttan atılımı daha kolay olabilmektedir. Yeni yapılmış dövmelerde başarı oranı daha düşük olup seans sayısı artabilmektedir. İstenmeyen dövmelerin silinmesinde yüzde 90 başarı sağlanmaktadır. Siyah renkte basit dövmelerde başarı hemen hemen ten rengine yaklaşabilmektedir. Bazı durumlarda hasta dövmenin silinmesinden ziyade dövmenin algılanmamasını (isim, sembol vs.) önemsemektedir. İşlem öncesi kullanılan anestezik krem ve işlem sırasında kullanılan soğutucu hissedilebilecek ağrıyı önemli ölçüde azaltmaktadır.

    Detaylı bilgi için www.handeulusal.com’u ziyaret edebilirsiniz.

  • Yumurta Dondurma

    Yumurta Dondurma

    DOĞURGANLIK ŞANSINIZI KORUYUN

    Toplumların sosyoekonomik olarak gelişmesiyle, kadının da toplum hayatındaki yeri

    değişiyor. Bu değişimleri, kadınların eğitim düzeyinin artması, iş hayatında beklentilerinin

    yükselmesi, kariyer planlarının ve beklentilerinin artması şeklinde sıralayabiliriz. Bunların

    sonucu olarak da evlilik ve çocuk sahibi olma yaşı maalesef yükseliyor. Kadınlar söz konusu

    beklentilerini gerçekleştirmek için ya evliliklerini ya da çocuk doğurma planlarını erteliyorlar.

    Yaş Neden Önemli

    Yeni doğan bir kız bebek her iki yumurtalığında yaklaşık 400-500 bin adet yumurta

    öncüsü hücre taşır. Adet görmeyle birlikte her ay bu hücrelerin bir tanesi olgunlaşır ve

    döllenme şansına sahip olur, belli kısmı da yok olur. Bu nedenle yıllar ilerledikçe kadının

    yumurtalıklarındaki hücre sayısı azalır. Bu da doğurganlığın azalması demektir.

    Çevresinde 38-40 yaşlarında doğal yollardan gebe kalan kişileri gören kadınlar, 40 lı

    yaşların başında bile kolaylıkla hamile kalınabileceğini düşünüyorlar. Oysa gerçek hiç te öyle

    değil. 35 yaşlarından itibaren kadının hem yumurta hücre sayısı azalmaya hem de hücre

    kalitesi giderek bozulmaya başlar.

    Bu nedenle 30 yaşlarını geçmiş, henüz evlenmemiş veya çocuk sahibi olmamış

    kadınların yıllık muayenelerinde over rezervleri değerlendirilmeli. Özellikle ailesinde erken

    menapoz, ailevi kanser hastalıkları olanlarda bu değerlendirme çok önemlidir.

    Bu Değerlendirmeler Neyi Değiştirir?

    Son yıllarda yardımcı üreme tekniklerinde önemli gelişmeler ve yasal düzenlemelerde

    değişiklikler meydana gelmiştir.

    Yumurta dondurmada vitrifikasyon (çok hızlı dondurma) yöntemi ile yumurta

    hücrelerinin % 90-100 oranında canlı kalması sağlanmakta ve her bir hücreden yaklaşık %7

    oranında gebelik elde edilebilmektedir. Yani bir kadının belli sayıda sağlıklı yumurta

    hücresinin dondurulması, ona gelecekteki doğurganlığıyla ilgili önemli avantajlar

    sağlayacaktır. Kadının bu hücrelerinden, 40 lı yaşlarında bile hamile kalma şansı vardır.

    Ülkemizde 2014 yılına kadar,

    a) Kemoterapi ve radyoterapi gibi yumurta hücrelerine zarar veren tedaviler

    öncesinde,

    b) Üreme fonksiyonlarının kaybedilmesine yol açacak olan ameliyatlar

    (yumurtalıkların alınması gibi operasyonlar) öncesinde,

    yumurta dondurulmasına izin veriliyordu.

    2014 Eylül ayında değişen yönetmelikle;

    c) Düşük over rezervi olup henüz doğurmamış veya aile öyküsünde

    erken menopoz hikayesinin, üç uzman tabipten oluşan sağlık kurulu raporu ile

    belgelendirilmesi durumunda, yumurta dondurulmasına izin verilmeye

    başlanmıştır.

    Yumurta Dondurma İşlemi Kimlere Uygulanır?

    1-Kanser tedavisinde uygulanan kemoterapi ve radyoterapi gibi uygulamalar kadınların

    yumurtalıklarına zarar vermektedir. Bu tedavilerden önce yumurta dondurma işlemi

    uygulanır.

    2-Yumurtalıkların alınması gereken ameliyatlar öncesinde uygulanabilir

    3- Over rezervinin azalma riski olan durumlar

    a)-Ailede erken menopoz öyküsü: Ailede kalıtsal olarak erken menopoz varsa, yani genç

    yaşlarda doğurganlık özelliğini kaybetme riski olan kadınlara bu yöntem uygulanabilir.

    Yumurtaların dondurulması sayesinde bu risk ortadan kalkacaktır.

    b)-Ailede Meme Kanseri öyküsü

    c)-Endometriozis varlığı

    d)-Bazı genetik hastalıklar: Turner Sendromu, Frajil-X sendromu, Musküler distrofi,

    BRCA-1 taşıyıcılığı

    4-Over rezervi azalmış kadınlar: Bu durum infertilitede deneyimli bir hekim tarafından

    yapılan ultrasonografik muayene ve hormon testleri ile tespit edilebilir.

    Yumurta Dondurma İşlemi

    İşlem ortalama 10-15 gün sürmektedir.

    Adetinin 2-3. günü yumurtaları uyarıcı gonadotropin iğnelerine başlayarak, mümkün

    olan en çok sayıda yumurta geliştirmeye çalışılır. Belli aralıklarla ultrasonografik muayene

    yapılır.

    Yumurtaların Toplanması (OPU): Yumurta – follikül büyüklükleri istenilen düzeye

    ulaştığında, yumurtalar vajinal ultrasonografi eşliğinde özel iğnelerle toplanır. Bu işlem

    anestezi altında yapılmakta ve yaklaşık 15-20 dakika sürmektedir. Hasta birkaç saat

    hastanede dinlendikten sonra normal yaşamına dönebilir.

    Yumurtaların Dondurulması: Toplanan yumurtaları, antifriz özellikli kimyasal

    solüsyonlarla (kriyoprotektan) işlemden geçirerek, -196 C°' de sıvı azot tanklarında uzun süre

    saklanacak şekilde dondurulur. Dondurma işlemi; vitrifikasyon (camlaştırma) dediğimiz,

    tecrübe isteyen, çok hızlı dondurma prensibine dayanan, amacı dondurma sırasında

    yumurtalara ciddi zararlar verebilecek su kristallerinin oluşmasını engellemek olan, özel bir

    teknikle yapılmaktadır. Öncelikle 5 yıllık olan dondurma süresi, hastanın talebi üzerine

    uzatılabilir.

    Gebelik istenmesi durumunda: Hastanın rahim iç zarı gebelik için hazırlanır. Yumurta

    hücreleri çözünme sonrası yaklaşık % 90-100 oranında canlı kalmaktadırlar. Canlı olarak

    çözüldüğü saptanan yumurtalara, eşlerden alınan spermlerle mikroenjeksiyon (ICSI) ile

    dölleme işlemi yapıp, gelişen embriyolar hastaya transfer edilir.

    Vitrifikasyon ile dondurulup çözülen yumurtalardan elde edilen embriyoların transferi

    ile, taze embryo transferine yakın gebelik oranları sağlanabilmektedir.

  • Duygusal Yeme

    Duygusal Yeme

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)  Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), son derece önemli akademik, sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen ve olumsuz etkileri yaşam boyu sürebilen bir hastalıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun toplumda görülme sıklığı nedir?

    Toplumda görülme sıklığı %5-7 gibi çok yüksek orandadır, çocuklukta başlayıp %60-70 oranında, yetişkinlikte de devam edebilen bir rahatsızlıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun nedenleri nelerdir?

    DEHB, anne-babaların veya öğretmenlerin tutum hatalarından kaynaklanmaz.
    DEHB genetik nedenli, nörobiyolojik bir hastalıktır.

    İzlem çalışmaları ortaya koymuştur ki;

    • DEHB olanların olmayanlara göre okulu bırakma oranı (% 32-40),

    • Üniversiteyi tamamlama oranı (% 5-10),

    • Çok az ya da hiç arkadaşa sahip olmama oranı (% 50-70),

    • İş yaşamlarında düşük performans oranı (%70-80),

    • Antisosyal aktivitelerle ilgilenme oranı (%40-50),

    • Sigara ve madde kullanma oranı çok daha yüksektir,

    • Ayrıca, DEHB ile büyüyen çocukların, ergenlikte hamile kalma ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma oranı (),

    • Yetişkinlik döneminde depresyon oranı (%20-30),

    • Kişilik bozukluğu gösterme oranı (yüzde 18-25),

    • Çeşitli şekillerde hayatlarını yanlış yönlendirme ve yaşamlarını tehlikeye atma durumları çok daha yüksek orandadır.

    Tüm bu yaşanan ciddi sonuçlara rağmen, çalışmalar gösteriyor ki; DEHB’i olan kişilerin yarısından azı, tedavi olmaktadır.

    DSM 5’e göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri nelerdir?

    *DSM–5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders): Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan ve zihinsel hastalıklara tanı koymak için ölçütleri belirleyen Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı.

    Dikkat eksikliği olan kişi:

    • Detaylara dikkat etmez, sürekli hata yapar,

    • Dikkatini korumada sıkıntı yaşar,

    • Dinlemez görünür,

    • Verilen komutları izlemede güçlük çeker,

    • Organizasyon sorunu yaşar,

    • Yoğun düşünme gerektiren işlerden kaçınır ya da bu işleri yapmaktan hoşlanmaz,

    • Eşyalarını kaybeder,

    • Dikkati kolayca dağılır,

    • Günlük işlerini unutur.

    Hiparaktivite-dürtüsellik sorunu yaşayan kişilerin davranış biçimleri nasıldır?

    • Durduğu yerde duramaz; elleri, ayakları kıpır kıpırdır,

    • Uzun süre aynı yerde oturmada sıkıntı yaşar,

    • Çocukken koşar ya da tırmanır, yetişkinken yerinde duramaz,

    • Sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar,

    • Motor takılmış gibi veya düz duvara tırmanırcasına hareketlidir,

    • Çok konuşur,

    • Karşıdaki kişi sorusunu bitirmeden cevabı yapıştırır,

    • Bekleme gerektiren ya da sırayla yapılan işlerde sıkıntı yaşar,

    • Başkalarının sözünü keser,

    DEHB teşhisi konulabilmesi için yukarıda sıralanan belirtilerin çocuklarda 6 ya da fazlası, 17 yaş sonrası için en az 5 belirti olmalıdır. Ayrıca belirtilerin arada bir ortaya çıkması tanı için yeterli değildir.  Belirtiler birçok ortamda ve çok sayıda kendini göstermiş olmalıdır.

    Yaşa göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri değişir mi?

    Bireyin hayatının farklı dönemlerinde (çocukluk, ergenlik, yetişkinlik) DEHB’nin belirtileri değişebilir. Bu zaman zarfında yıllar içinde belirtiler birbiriyle yer değiştirebilir ve geçişler yaşanabilir. Dolayısıyla da aynı kişinin hayatının faklı zamanlarında DEHB’nin o anda ve o kesitte kendini gösterme şekli değişkenlik gösterebilir. Hayatının bir döneminde hiperaktivite-dürtüsellik baskınken diğer bir döneminde ise dikkat eksikliği daha ön planda olabilir. 

  • Öfke Nedir?

    Öfke Nedir?

    Öfke, kişinin beklentilerinin karşılanmaması durumunda ve isteklerinin tam olarak yerine getirilmemesi ile ortaya çıkabilir ve burada verilen duygusal tepkilere öfke denilebilir.

    Öfke Nedir Ne İşe Yarar?

    Öfke, son derece normal ve yaşamın sürdürülmesi için gerekli bir duygudur.

    Öfke, duygusal bir tepkidir.

    Öfke, uyarıcı bir işarettir.

    Öfke, kişiyi tehditlere karşı uyarır ve kendisini korumasına olanak sağlar.

    Öfke, yem öğrenmeler için bir motivasyon kaynağıdır.

    Öfke, sınırlandırılanıldığı sürece sağlıklıdır ve işe yarar.

    Öfke, kontrol edilmediğinde kışının kendisi ve çevresi için zararlı olabilir.

    Öfkenin sağlıklı ve işe yarar olabilmesi için inkar edilmemesi, bastırılmaması ve öncelikle kabul edilmesi, tanınması ve kontrollü bir biçimde ifade edilebilmesi gerekir.

    Burada önemli olan nokta, aslında neye öfkelendiğimizdir. Bizi neyin tatmin etmediğini kavramalı ve buna göre öfkemizi kontrol etmeyi öğrenmeliyiz. Diğer taraftan bazen kişiler öfke anlarında “kendilerine hakim olamamaktan” ve “kontrolden çıktıklarından” şikayet ederler. Bu durumda belki biraz kontrol üzerine çalışmakta fayda olabilir.

    Kontrolsüz öfke ,bu duygunun negatif getirilerinden biri olan saldırganlık dürtüsünü tetikleyebilir ve bu durum öfke gibi doğal bir sonucun negatif sonuçlar doğurmasına neden olabilir.Kişilerin bu noktada farkında olması öfkenin önüne geçebilmek adına oldukça değerlidir.

    İçinde bulunduğumuz kültür, ailemiz, geçmişten bugüne taşıdığımız travmalarımız öfkemizin asıl nedenlerini barındırıyor olabilir. Ya da yetiştirilme tarzımız bu konuda bizi etkilemiş olabilir.

    Günlük yaşamda karşılaştığımız stresli durumlar, trafik, insanların anlayışsız tutumu, aile ve iş yaşamımızdaki faktörler bizi sinirlendirebilir ve bu oldukça doğaldır.Eğer öfke ile ilgili günlük yaşantımızı bozacak şekilde sorunlar yaşıyor isek mutlaka bir uzmandan yardım almalıyız ve bu sorunun üstesinden gelmeliyiz.

    Öfke Ne Değildir?

    Öfke bir problem çözme aracı değildir

    Öfke bir öç alma veya intikam yolu değildir

    Öfke başkalarını suçlama biçimi değildir

    Öfke şiddet göstermeye veya suç işlemek için bir neden değildir

    Öfke başkalarını kontrol etme yolu değildir

    Öfke bir haklı olma yolu değildir.

    Öfke Kontrolü İçin Neler Yapılabilir?

    Kendi öfkenizi tanıyın, neye öfkelendiğinizi ne zaman ve ne için öfkelendiğinizin farkında olun.

    Nasıl sakinleştiğinizi kavrayın, düzenli olarak sakinleşmek adına egzersizler yapın.

    Kendinizle konuşun. Kendinize sakin olmak ile ilgili cümleler söyleyin.

    Öfke duygusunu yaşayabilirsiniz bu normaldir fakat bu duygu ile davranmayın. Vurmayın, bağırmayın.

    Kendinize zaman tanıyın, mümkünse öfkelendiğiniz ortamdan uzaklaşın ve sorunu çözmek için sakinleşmeyi bekleyin.

    Olayları kişisel algılamamaya çalışın.

    Problemi açığa kavuşturmaya çalışın ve çözüme odaklanın.

  • Kaygılarımız

    Kaygılarımız

    Hayatımıza yön veren, biri de kaygılarımızdır. Her birimizin kaygıları farklıdır ama hemen hemen hepimizin kaygısı vardır. Bazılarımızda gelecek kaygısı: Acaba okulu bitirince iş bulabilecek miyim? Bulamazsam ne olur, ne yaparım, biterim, mahvolurum. Bazılarımızda okul/iş ile ilgili kaygılar: Sınav ya da toplantı iyi geçecek mi ya geçmezse nasıl telafi edeceğim. Bazılarımızda sağlığımızla ilgili kaygılar: Başım çok ağrıyor ve geçmiyor acaba kötü bir şey mi var, beynimde bir şey olabilir mi ya varsa? Birini kaybetme kaygısı: Annemi aradım telefonu açmadı. Neden açmadı acaba. Kötü bir şey mi oldu ki. Onsuz nasıl yaşarım? Tabii ki kaygı listesini çok daha uzatabiliriz.

    Bu örneklerin hepsinin temeli kaygıdır. Dikkat ettiyseniz hep olumsuz düşüncelerin üşüşmesi, en kötüyü düşünme vardır. Olmazsa, yapmazsa, olduysa; yani “–se ve –sa” lar. Farazi bir durum üzerinde durma. İşte bu nedenle kaygı ve korku farklı şeylerdir. Korkuda gerçek bir durum vardır. Örneğin genel anlamda ya araba çarparsa diye düşünmek ve çekinmek kaygıdır. Ancak üzerinize doğru gelen bir araba gördüğünüzde yaşadığınız korkudur. Ortada gerçek bir tehlike vardır, paniğe kapılmak çok normaldir. Kalabalık ortamlarda nefes alamıyorum diyen kişiler görmüş ya da duymuşsunuzdur. Bu kişiler kaygı düzeyleri yoğun olduğunda toplu taşıma aracı kullanamazlar, evden çıkmak bile istemezler. Aslında insanlar gerçekte onun nefes almasını engelleyecek bir şey yapmıyordur. Sınav kaygısı özellikle üniversite ve işle ilgili önemli sınavlarda yaşanan bir durumdur. Sınav kaygısını belli bir düzeyde yaşan kişi sınava hazırlanır, motive olur ve sonunda da başarılı olur. Örneğin “Aman ne olacak yaparım ben, geçerim ben, yapamasam ne olacak ki boş ver” diyen kişi sınava hazırlanmak için bir çaba harcar mı? Yoğun sınav kaygısı yaşan kişi ise kaygı nedeniyle çalıştığında bir şey anlamayabilir, sınav öncesinde ve sırasında bayılma gibi psikolojik kökenli bedensel bir problem yaşayabilir, hatırlamada, doğru okuma ve doğru işaretlemede, dikkatini toplamada sıkıntılar yaşayabilir. Kısacası aslında yoğun kaygısı yüzünden başarısız olur.

    Kaygı beyinde ve bedende değişiklikler yaratır. Çünkü kaygı düşüncesi beyinde gerçek tehlike gibi algılanır. Beyinde kişiyi koruma amaçlı bedenin çalışma şeklini değiştirir:Kalp atışının hızlanması, nefes alış verişin hızlanması, terleme, ateş basması, titreme, üşüme, kaslarda gerginlik, uyuşma/karıncalanmalar, ağız kuruluğu,, karıncalaşma, baş dönmesi, ağrılar, yüz kızarması, göğsün sıkışması, mide bulantısı, ellerin soğuması şeklinde kendini gösterir.  

    Kaygısız insanlar toplumda kimi zaman imrenilen, kimi zaman eleştirilen, duruma göre olumlu ve olumsuz bir özellik olarak değerlendirilen kişilerdir. Sayıları da çok azdır.  Günümüz yaşamının içinde kaygılar yaşamak bir düzeye kadar normaldir. Kaygı normal düzeyde olduğunda bize bir şeyleri başarmamızda, hayatta kalmamızda, kendimizi koruyabilmemizde, yardımcı ve gereklidir. 

    Fakat kaygı sizi ele geçirirse yaşamınızı ve bedensel sağlığınızı çok olumsuz yönde etkileyen psikolojik bir rahatsızlık halini alır. Kaygı bozukluğu diğer adıyla anksiyete bozukluğu tedavi gerektiren bir hastalıktır ve çeşitleri mevcuttur. Kaygı bozukluğuna sahip kişilerde kaygının yanında karamsarlık, heyecan, gerginlik, çaresizlik, yetersizlik, sinirlilik, umutsuzluk hisleri de vardır. Kaygı yaratan durumlardan sürekli kaçınma ihtiyacı duyarlar ve yaşamlarını buna göre düzenlerler. Örneğin kapalı alan kaygısı yaşayan kişiler asansör kullanamazlar ve çok yüksek katlara bile merdivenle çıkarlar. Merdivenle çıkamayacak durumda olanlar ya hiç gitmezler ya da tanıdık bir kişi ile zar zor asansöre binerler. Sağlıkla ilgili kaygı duyan kişiler, hastalanmamak için sürekli ve birçok doktora giderler. Hastalandıkları zaman ise öleceklerini düşünür ve büyük panik yaşarlar. 

    Şunları da belirtmek gerekir ki fobiler de kaygı bozukluğudur. Uçak fobisi olduğu için uzun kara ulaşımı yapmak zorunda kalan kişiler, uçak ya düşerse der. Uçağın düşme ihtimali ile karayolu kazalarının ihtimali karşılaştırıldığında, uçağın düşme ihtimali düşük kalır. Yılan fobisi olan kişiler yılanı televizyonda dahi görmeye, resmine bakmaya dayanamaz. Bu kişilerin çok büyük çoğunluğu hayatında gerçek bir yılanla hiç karşılaşmamıştır, karşılaşma ihtimali de yüksek değildir. Yaşama etkisine baktığımızda her fobinin ki tabii ki aynı değildir. Örneğin, “Klostrofobi” dediğimiz kapalı alan kaygısı, Ofidiyofobi dediğimiz yılan fobisine göre yaşamı daha fazla etkiler. Bir diğer üzerinde durulması gereken nokta da toplumumuzda adı sık anılır hale gelen “Panik Atak” kavramıdır. Panik Atak herhangi bir neden yokken ani şekilde ortaya çıkan nefes alamıyormuş/boğuluyormuş, kalp krizi geçiriyormuş, ölüyormuş, aklını kaybediyormuş olarak tabir edilen gerçeklikten kopma hislerinin eşlik ettiği durumdur. Bir kaygı bozukluğudur ve kişileri oldukça olumsuz etkiler. Panik atak geçirmek kişileri hem korkutur hem bedeni yorar hem de bir daha olmasından ya da dışarıdayken, işteyken vb. olmasından kaygı duyarlar. Bu nedenlerle, işten ayrılmak zorunda kalan, yalnız kalamayan, günlük işlerini yerine getiremeyen kişiler vardır. Tedavi edilmeyen kaygı bozukluğu fiziksel/bedensel sağlığı da bozacaktır. 

    Kaygılar arka planda, yaşanmış bir olayı, zihin tarafından yanlış ya da olumsuz kodlanmış bir durum/nesne vs. yi barındırır. Beynin nörokimyasallarında (hormonlar) bozulma meydana gelmiş olabilir. Yoğun stres yaşamak da psikolojik olarak etkisini kaygılar ile gösterebilir.

    Kaygı yoğun olarak kendini hissettirdiği durumlarda nefes egzersizleri yapmak, başka bir şeye yoğunlaşmaya çalışmak, geçecek diye düşünmek iyi gelecektir. Ancak bunlar o anlık yani geçici çözümlerdir. Kaygı bozukluğu kendiliğinden geçen bir durum değildir. Mutlaka uzmanlardan (psikiyatrist ve psikolog) yardım alınmalıdır. Tedavisinde ilaç ve psikoterapi etkili olmaktadır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Derin üzüntü veya zevk alamama, depresyonun başlıca belirtileridir. Birey, kendi kendini suçlayan düşüncelere sahip olabilir. Ya da kusurları ve eksiklikleri üzerine odaklanabilirler. Genel olarak bir değersizlik hissi eşlik edebilir. Depresyondaki bir bireyde bu özelliklerin hepsi görülebileceği gibi yalnızca birkaçı da görülebilir. Bazı durumlarda ise birey iş ya da sosyal yaşamına çok fazla vakit ayırıp odaklanarak bu duygu ve düşünceleri görmezlikten gelmeye çalışabilir.

    Depresyonu olan insanların bazıları aşırı yorgunluk hisseder, zor uykuya dalar ve sık sık uyanır. Ya da bazen gün boyunca uyuma görülür. Ayrıca iştah azalması ve cinsel isteksizlik sık karşılaşılan durumlardır. Sosyal ortamlardan geri çekilme, yalnız vakit geçirme gibi durumlar da yaygındır.

    • Adet Öncesi Disforik Bozukluğu: Kadınlar, regl dönemlerinden birkaç gün önce, depresif ve kaygı semptomları yaşayabilir. Üzgün, stresli ve endişeli hissetme, yorgunluk, göğüslerde hassasiyet, kilo alımı ve şişkinlik görülebilir. Üreme dönemleri boyunca bu semptomlar her adet döngüsünde ortalama bir hafta görülür.

    • Kış Depresyonu (Mevsimsel Duygulanım Bozukluğu): Birey, birbirini izleyen iki kış mevsiminde depresyon yaşar ve yaz sezonunda depresyon görülmez.

    • Majör Depresif Bozukluk: Üzüntülü duygudurum veya her zamanki etkinliklerde ilgili zevk kaybı görülür. Çok fazla ya da az uyuma, kilo ya da iştahta değişim, enerji kaybı, değersiz ya da suçlu hissetme, odaklanma ve karar almada güçlük, ölüm ve özkıyım gibi düşünceleri gibi durumların hepsi ya da bir kısmı görülür. Belirtiler en az 2 hafta süreyle ve her gün, günün büyük bölümünde bulunur.

    • Süregiden Depresyon Bozukluğu (Distimi – Kronik Depresyon): En az 2 yıl olmak üzere yorgunluk, umutsuzluk, konsantrasyonda zorluk, iştah ve uyku ile ilgili problemler, olumsuz duygular görülür. Ancak birey bu durumun farkında olmayıp enerjilerinin çoğunu işlerine verebilirler. Birey, durumu majör depresyona dönüşene kadar tedaviye gitmeyebilir.

  • İnternet Bağımlılığı

    İnternet Bağımlılığı

    Teknolojinin gelişmesi, kablosuz ağ bağlantısının yaygınlaşması ve bilgisayarların taşınabilir hale gelmesi interneti her an her yere yanımızda götürmemize olanak sağlamış durumda. Evde, sokakta, işyerinde ve okulda bilgisayar, tablet ve telefon kullanarak internete kolaylıkla erişebiliyoruz. Gün içinde her an ‘online’ durumdayız.

    İnternet kolay ulaşılabilir bir eğlence aracıdır. İnternette keyif verici farklı aktiviteler yapabiliriz. Film izleyebilir, gazete okuyabilir, oyun oynayabilir, sosyal iletişim sitelerinden sevdiklerimizle görüşebiliriz. Bu aktiviteleri ne zaman istersek yapabilir, sıkıldığımızda ara verebilir, geri döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edebiliriz. Hem seçeneğimiz bol, hem de kontrol bizde. İnternet sadece mutluluk değil aynı zamanda da bilgi deposudur. Merak ettiğimiz her sorunun cevabını internette bulabiliriz. Bilimsel makalelere ulaşabilir, uzman yorumlarına erişebilir, araştırma ve ödev yapabiliriz. Bilginin yanı sıra dünyanın her yerine de kolaylıkla ulaşabiliriz. Tanıdığımız, tanımadığımız herkesle iletişim kurabiliriz. Sosyal iletişim siteleri üzerinden hem uzakta hem yakında olan sevdiklerimizle bağlantıda kalabiliriz. İş ilişkilerimizi sürdürebiliriz. Ortak ilgi alanlarına sahip olduğumuz kişilerle tanışabiliriz. Bir gruba ait olma ihtiyacımızı karşılayabiliriz.

    İnternet sunduğu tüm bu olanaklar sebebiyle hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Ancak doğru kullanılmadığında hayatımızı zorlaştıran bir faktöre de dönüşebilir. Problemli internet kullanımı olarak da tanımlanan internet bağımlılığı son yıllarda gittikçe artmaktadır. Ülkemizde ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde internet bağımlılığı poliklinikleri açılmaya başlamıştır. Peki internet kullanımında hangi noktada sınırı aşıyoruz? İnternet bağımlılığı nedir?

    İnternet bağımlılığı, bilinenin aksine internette geçirilen süreye bağlı değildir. İş sebebiyle uzun saatler internette bulunması gereken çalışanlar vardır. Ödev yapmak için saatlerce internette araştırma yapan öğrenciler vardır. Bu bireylere başka hiçbir faktöre bakmadan internet bağımlısı diyemeyiz. İnternet bağımlılığının belirleyicisi, akademik, mesleki ve sosyal işlevselliğin bozulmasıdır. Problemli internet kullanımı nedeniyle akademik başarı düşerse, mesleki performans azalırsa ve sosyal ilişkilerde kopma gerçekleşirse internet bağımlılığından söz edebiliriz. Gerçek yaşamdan kopup sanal dünyada yaşamaya başlandığında ise tehlike sinyalleri çalıyor demektir.

    İnternet bağımlılığı kriterleri nelerdir?

    Akademik, mesleki ve sosyal işlevselliğin bozulması

    İnternet kullanımının gittikçe artması

    İnternete bağlı değilken internette yapılan aktivitelerin hayalinin kurulması

    İnternette planlanandan fazla zaman geçirilmesi

    İnternet dışı uğraşlara ilginin azalması

    İnternet kullanımını kontrol etmede başarısız girişimler

    İnternetten uzak kalındığında öfke, gerginlik, mutsuzluk hissetme

    İnternet bağımlılığını önlemek için internetten kaçınmak yerine interneti kontrollü kullanmayı öğrenmelisiniz. Sosyal ilişkilerinizi geliştirmeli, internet dışı aktivitelerinizi çeşitlendirmelisiniz. İşiniz olmadığı zamanlarda bilgisayarınızı ve tabletinizi kapatmalısınız. Çocuklarınızın problemli internet kullanımını önlemek için de katı sınırlar koymak yerine destekleyici denetleme yöntemlerini kullanmalı, aile içi ilişkilerinizi geliştirmeli ve çocuklarınızı sosyal aktivitelere yönlendirmelisiniz. Depresyon, Sosyal Fobi, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Alkol ve Madde Bağımlılığı gibi birçok psikiyatrik bozuklukla ilişkili olan internet bağımlılığını tedavi etmek için ise bir uzmandan destek almalısınız.

    İnterneti kullanın, ancak hayatınızı ele geçirmesine izin vermeyin!