Etiket: İnsülin Direnci

  • İnsülin direnci ! Kafa karışıklığından kurtulmamız lazım.

    İnsülin Direncinin Anlaşılır Tarifi Nedir: Vücudumuzun ürettiği yada dışardan tedavi için aldığımız insülin hormonunun, yapması gereken metobolik etkileri bir tık ğereğinden az yapması sonucu insülin düzeylerinin arttığı, hücresel etkiler açısından kalitesinin bozulduğu durum olarak tarifleyebiliriz.

    İnsülin Direncinin Nedenleri Nelerdir

    1-Sıklıkla olan neden Şişmalık/obezite dir.

    2-Stres hormonlarının (katekolaminler, kortizol gibi) artışına bağlı gelişebilir

    3-İlaçlar neden olur(steroidler, oral kontraseptifler gibi)

    4-Gebelik

    5-Lipodistrofiler

    6-İnsulin otoantikoru varlığı

    7-Hücresel düzeyde etki bozuklukları

    ​Obeziteye Bağlı İnsülin Direnci Nelere Neden Olabilir :

    1-Bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, tip 2 diyabet gelişebilir. Tip 1 diyabetli hastada insülin direnci gelişirse yüksek dozda insülin kullanımı gerektirir.

    2-Koroner kalp hastalığı

    3-Metabolik sendrom

    4-Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı

    5-Polikistik over hastalığına neden olabilir

    Poliklinikte Ölçülen tek bir HOMA değeri her zaman doğruyu göstermez.

    Obez bireyler İnsülin direnci pozitif kabul edilip tedavi edilmelidir.

    Bilinmelidir ki insülin direnci nedeniyle obezite gelişmez , obezite nedeniyle insülin direnci gelişir.

  • İnsülin direnci nedenleri ve tedavi yaklaşımı

    İnsülin, pankreas isimli organın beta hücrelerinden salgılanan önemli bir hormondur. İnsülin öncelikle şeker metabolizması olmak üzere pek çok metabolik olayda önemli rol oynar. Bu hormon kana salındıktan sonra kandaki şekerin vücüt hücreleri tarafından (özellikle karaciğer ve kas hücreleri) alınmasını sağlar. Kandaki fazla glikoz karaciğerde glikojen, kas dokusunda yağa dönüştürülerek depolanır. İnsülin yağ ve proteinlerin parçalanmasını önleyen anabolik bir hormondur. Bazen farklı sebeplerden dolayı hücrelerimiz, kana salgılanan insülini algılayamaz yada zor algılar. Metabolik olayların akışı bozulur. Bu insülin direnci denilen durumun adıdır. İnsülin direncinde, vücut istediği – ihtiyaç duyduğu metabolik olayların gerçekleşmesi için pankreas’dan daha fazla insülin hormonu salgılamak zorunda kalır. Fazla salgılanan insülin vücuttaki yağ kitlesini arttırır. Bu artış aynı zamanda direnci oluşturan dokunun da artışı anlamına gelirki var olan insülin direnci daha da artar. Bir noktadan sonra artık pankreas yeterli insülin salgılayamaz hale gelir ve kısır döngünün sonunda hasta şeker hastası olur. İnsülin direnci kontrol edilmezse varılan nokta tip 2 şeker hastalığıdır.

    İnsülin Direnci Nedenleri

    Hastalığın nedenleri arasında genetik yatkınlık ön sırayı çekmektedir. Ancak sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam genetik yatkınlığı olmayan hastaların da hastalığa yakalanmasına neden olmaktadır. Aşağıdaki gruplarda insülin direnci oldukça sık görülmektedir. 40 Yaş üzeri fazla kilolu, bel çevresi geniş kişiler, Polikistik over hastalığı olan, gebelikte şeker hastalığı geçiren yada iri bebek doğuran kişiler, Ailesinde yüksek tansiyon, kan yağları yüksekliği, tip 2 şeker hastalığı, kalp – damar hastalığı olan kişiler, bazı ilaçları( beta bloker, kortizon gibi) devamlı ya da sıklıkla kullanan kişiler, Cushing, akromegali gibi hastalıkları olanlar, Yağlı karaciğer, gut, uyku – apne sendromu olanlar, bu hasta grupları sıklıkla taranmalı ve takip edilmelidir.

    Bu hastalar kan şekerindeki dalgalanmalardan dolayı; konsantrasyon güçlüğü, yemek sonrası ağırlık hissi, yorgunluk, tatlı gıda düşkünlüğü, açlığa tahamülsüzlük, kolay kilo alma, kilo verememe, karın etrafında yağlanma gibi şikayetlerle hekime başvururlar. Yapılan kan testlerinde sıklıkla insülin direncini gösteren homa-ır değeri yüksek olup buna yükselmiş karaciğer fonksiyon testleri, ürik asit düzeyleri ve bozuk lipid profili eşlik eder.

    İnsülin direnci, metabolik sendrom adı verilen sağlık probleminin en önemli bileşenlerinden biridir. Bu sağlık problemi beraberinde ciddi kalp ve damar hastalığı, beyi dolaşım hastalıkları, şeker hastalığı ve pek çok organ kanserini getirmektedir.

    İnsülin Direncinde Tedavi yaklaşımı

    Risk grupları öncelikli olmakla beraber toplumun geneli sağlıklı beslenme ve hareketli olma konusunda eğitilmeli ve yaşam şekli değişikliği sağlanmalıdır. Risk grubundaki kişiler hekimlerinin belirlediği sıklıkta takiplerini yapmalı ve yaşam şekli değişikliği yeterli olmayan hastalarda ilaç kullanımına gidilmelidir.

  • İnsülin direnci ve tedavisi

    İNSÜLİN DİRENCİ :

    İnsülin Pankreasın Beta hücrelerinde üretilen bir hormondur. Vücudumuzdaki tüm hücrelerin üzerinde insülin hormonunun reseptörleri bulunmaktadır. Pankreasta üretilen insülin bu reseptörler ile iletişime geçerek karbonhidrat (şeker), Yağ ve Protein metabolizmamızı düzenlemektedir. İnsülin direnci gelişmesi durumunda vücudumuzdaki hücrelerin İnsülin hormonuna olan duyarlılıkları azalmaktadır. Bu durumda metabolizmanın devam edebilmesi için vücudumuz daha fazla insüline ihtiyaç duymakta ve pankreas normalden çok daha fazla insülin üretmektedir. İnsülin Direnci sonucunda ortaya çıkan aşırı insülin üretimi uzun dönemde bir çok sağlık problemine yol açmaktadır.

    Semptom ve Bulgular : İnsülin direncinin spesifik bir semptomu olmamakla birlikte etkilen bireylerin büyük çoğunluğunda yemek sonrası hipoglisemi bulguları (Halsizlik, Uyku hali) ortaya çıkmaktadır. Yine bu kişilerde aşırı tatlı yeme ihtiyacı, normale göre daha sık acıkma, kilo artışı veya kilo vermekte zorlanma gibi bulgularda görülmektedir. İnsülin direnci olanların vücutlarında özellikle eklem kıvrım bölgelerin cilt üstünde kahverengi kadifemsi cilt lezyonları (Akantozis Nigrikans) ve Et benler (Skin Tag) ortaya çıkabilmektedir.

    İnsülin Direncine Yol Açan Nedenler : İnsülin direncinin birçok farklı sebebi bulunmaktadır. Bunları sıralamak gerekirse

    Obezite

    Metabolik Sendrom

    Hareketsiz yaşam tarzı ve Sağlıksız beslenme

    Gebelik

    Polikistik Over Hastalığı

    Stres

    Enfeksiyon ve Ağır Hastalıklar

    Kortizol (Steroid) içeren ilaç kullanımı

    Akromegali Hastalığı

    Cushing Hastalığı

    Sigara kullanımı

    Yaşlanma

    Genetik

    İnsülin Direnci açısından Riskli Kişiler : Aşağıda sıralanan problemlerden bir yada birkaçını taşıyan kişiler insülin direnci açısından risk altındadırlar.

    Bel çevresi Kadınlarda >80 cm Erekelerde >94 cm ise

    Boy kilo İndeksi (BKİ) >25 ise

    Hipertansiyonu olanlar

    Trigliserit yüksek (>150) , HDL (Kadında<50, Erkekte <40) düşük ise

    Ailede Tip 2 Diyabetli yakını olanlar

    Gebelik şekeri öyküsü olanlar

    Polikistik over hastalığı olanlar

    40 yaşın üstündeki kişiler

    Ciltte Akantosiz Nigrikans ve Skin Tags bulunanlar

    İnsülin Direnci ile İlişkili Hastalıklar: İnsülin direnci vücudun dengesini bozmakta ve uzun dönem içinde birçok önemli sağlık problemine yol açmaktadır. Bu hastalıklar

    Tip 2 Diyabet

    Hiperlipidemi

    Hipertansiyon

    Ateroskleroz (Kalp , Beyin ve diğer Damar Hastalıkları)

    Karaciğer Yağlanması

    Obezite

    Cilt Lezyonları (Akantozis Nigrikans, Skin Tags)

    Kıllanma Artışı

    Üreme Bozuklukları

    Tanı Testleri: Klinik semptomu veya risk faktörü bulunan kişilerin detaylı fizik muyeneleri yapılarak herhangi bir cilt lezyonları olup olmadığına bakılmalıdır. Hastaların BKİ ve bel çevreleri ölçülmelidir. Labaratuvar testlerinden Homa-IR skorlarına bakılarak insülin direnci olup olmadığı kontrol edilmelidir. Direnç tesbit edilen kişilerde mutlaka kolesterol parametrelerine ve karaciğer enzimlerine de bakılmalıdır.

    Tedavi : Uzun dönemde insülin direncine bağlı olarak ortaya çıkabilecek hastalıkları engelleyebilmek için risk altında ki tüm bireyler insülin direnci açısından değerlendirilmeli ve direnç tesbit edilenlere uygun tedavi yaklaşımları başlanmalıdır. Kilo fazlası olan bireylerde mutlaka obezite tedavisi planlanmalıdır. İnsülin direncinin tedavisinde uygulanan basamaklardan basitçe bahsetmek gerekirse

    Egzersiz : Hareketsiz yaşam insülin direnci gelişimindeki en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle direnç tesbit edilen her bireyin muhtemel diğer hastalıklarınada uygun olacak düzenli bir egzersiz programına alınması gerekmektedir.

    Sağlıklı Beslenme : İnsülin Direnci olan bireylerin diyetlerinden Glisemik İndeksi Yüksek gıdaları (Basit şeker, Nişasta, Unlu mamüler vb) uzaklaştırmaları ve daha komplex karbohidrat kaynaklarını tercih etmeleri gerekmektedir. Yine diyette posa içeriğinin (Sebze tüketimi) ve sıvı tüketiminin artırılması gerekmektedir.

    İlaç Tedavisi : Yapılan değerlendirmeler sonucunda gerekli görülen vakalarda çeşitli ilaçlarda tedavide kullanılmaktadır bunlardan bazıları.

    Krom takviyesi

    Omega 3

    Vitamin E

    Kalsiyum ve Magnezyum

  • Barsak mirobiyotası ve metabolik hastalıklar

    Barsak mirobiyotası ve metabolik hastalıklar

    “All diseases begin in the gut.”-

    Tüm hastalıklar bağırsakta başlar./ Hippocrates

    İnsan doğduğunda bağırsak ve tüm organlarımız mikrobiyolojik olarak sterildir yani herhangi bir mikroorgazima içermez ve doğum anında anneden ve çevreden kaynaklanan bakterilerce kolonize olmaya başlar. Bu mikrobiyata sabit değildir ve anne sütü kesilip normal besinlere geçilinceye kadar farklılık gösterir. Yaşam boyunca bağırsak mikrobiyotası, beyin ve bağırsak arasında bağlantı oluşturarak insan sağlığı üzerinde önemli bir rol oynar.

    İlk temas, doğum sırasında annenin doğum kanalından, cildinden ve soluğundan meydana gelir ve bu ilk organizmalar vücuda yerleşir. İnsan vücudunda bulunan kendi hücre sayımızın yaklaşık 10 katı kadar mikroorganizma bulunur.

    İNSAN MİKROBİYOTASI;

    Bakteriler,

    Virüsler,

    Mantar,

    Ökaryotik mikroorganizmalardan oluşmaktadır.

    İnsan mikrobiotasının yakşaşık yüzde 70’i bağırsak sistemi içindedir.

    Gastrointestinal sistem (yüzde 70)

    yaklaşık 200 m2 yüzey alanı içerir

    mikroorganizmalar için zengin besin öğeleri içerir.

    Deri

    Genitoüriner sistem

    Solunum sisteminde de mikrobiota üyeleri bulunur.

    Bağırsak mikrobiyotası nedir? İşlevi Nedir? Hangi mikroorganizmalardan oluşur?

    Vücudumuzda 100 trilyon hücre vardır, yaklaşık bunun 10 katı kadar miktarda mikrobik elemanlar vücudumuzda cilt, ağız içi, kadın genital sistem, bağırsaklar gibi farklı yerlerde yerleşmiştir. Aslında zararsız olan bu mikroplara bulundukları yerin “florası” denmekte ama son zamanlarda bu tabir “mikrobiyota” olarak değişik isimle anılmaktadır. Bağırsaktaki bu floraya “Bağırsak mikrobiyotası” denir.

    Bağırsak mikrobiyotasının önemli görevlerinden bazıları

    Sindirim sistemimiz 200 m2 yüzey alanına sahiptir. Bu geniş alan bağırsak mikroorganizmaları için uygun beslenme ve yaşama ortamı sağlamaktadır. Bu geniş alan tüm mikrobiotanın yüzde 75’ini barındırır. Bağırsak içindeki bu organizmalar sindirim sistemi dahil, metabolizma, ve immün sistem gibi birçok durum için önem arzetmektedir.

    Bu yapı B ve K vitaminlerinin yapımını sağlar. Bağırsaklarda hastalık yapabilecek patojenik bakterilerin yerleşmesine mani olur. Bağışıklık sisteminin önemli bir elemanıdır; bir bariyer vazifesi görür. Bağırsak mikrobiotası bozulduğunda kanserden damar sertliğine, kilo fazlalığından şeker hastalığına ve alerjilere kadar birçok hastalığın ortaya çıkmasında rol alır.

    Hangi hastalıklarla ilişkisi vardır?

    Bakteriler ile ilişkili hastalıklar

    Diyare

    Obezite, Diyebet, Met. Sendr.

    Ateroskleroz

    İrritabl Bağırsak Sendr.

    Crohn hastalığı, Ü.Kolit

    Otizm/Depresyon/Alzheimer

    Astım, Egzema

    Kolelithiasis

    Multipl skleroz

    FMF

    Alkol dışı karaciğer yağlanması

    Obezite’de neler olmaktadır?

    Bakteriyel çeşitlilik oranında azalma görülürr,

    Firmicut tip bakteriler normalde daha az sayıda olurken obezitede sayıları artar ve Bacteroidetes’in azaldığı görülür

    Bifidobacteria tipi bakteriler azalır,

    Mikrobiyata ve yangı

    Mikrobiyata yangısal özelliklerin baskın olmasıda obezite gelişimi ile ilişkili olabilir.

    Mikrobiyatanın konağın yeme davranışlarını ve insülin direnci gelişimini bazı mekanizmalarla etkileyebilir.

    Mikrobiota ve insülin direnci

    Bağırsaktaki mikrobiotanın bozulması insülin direnci oluşumunda rol oynar.

    Obez ve insülin direnci olan farelerde mikrobiotanın düzelmesi, glikoz bozukluğunu düzeltir.

    Bağırsakta Firmicute tipi bakterilerin artışı

    Bağırsakta besin kalori emilimini artırır.

    Karaciğer yağlanması ile güçlü ilişkisi vardır.

    Bağırsak mikrobiotasının bozulması hem yangısal durum oluşturarak insülin direnci, diyabet ve obezite oluşumunu etkilerken hem de diğer yangısal hastalıkların oluşmasına ve seyrinde bozulmalara neden olabilir.

    Bağırsak mikrobiyotanız kan basıncınızı etkileyebilir mi?

    Yararlı mikroorganizmalardan olan lactobacilli m.o’ları antihipertansif etkisi olan ve ACE-1’i inhibe edebilen biyolojik aktif peptidler üretir. Laktobasil ile mayalanan süt tüketen hipertansif insanlarda kan basıncı düşer.

    Yaban mersininin antihipertansif etkisi bağırsaktaki Lactobacilli’ye bağlı olabilir .

    Spontan hipertansif sıçanlara ekşimiş sütün oral yoldan verilmesiyle sistolik kan basıncınının (büyük tansiyon) düştüğü bildirilmiştir.

    İnsanlarda yapılan randomize, kontrollü çalışmalar bir meta-analizi, probiyotik tüketimin hem sistolik hem de diyastolik kan basıncını hafifçe düşürdüğünü ortaya koymuştur.

    Çocukluk çağında sık antibiyotik kullanımı yağlanmayı artırır

    Çiftlikteki büyümeyi ve yem verimliliğini artırmak için hayvanlara düşük doz antibiyotikler yıllardır verilmektedir.

    Sık antibiyotik kullanan çocuklarda obezite daha sonraki hayatlarında daha sık görülmektedir.

    M. Blaser ve Meslektaşları genç fareler üzerinde antibiyotiklerin düşük dozda 7 hafta boyunca kullanımı sonrası yağlanmayı artırdığını ve metabolizmayı etkileyebildiklerini bulmuşlardır (Firmicutes:Bacteroidetes oranı artar)

    Bu çalışma ile bebeklerde bağırsaklarda uzun süreli etki yaratarak yağlanmayı artırıcı etki gösterdiği saptanmıştır.

    Bağırsak mikrobiyatası damar sertliğini (ateroskleroz) artırabilir.

    Bağırsak mikrobiyotası etkisi ile bağırsakta oluşan spesifik metabolitlerin üretimi ile uzak organlarda etki oluşabilir. Bağırsak mikrobiyotası beslenmede lipid fosfatidilkolinden zengin gıda alımı (yumurta sarısı, sakatat, et ürünleri) sonucu oluşan son ürünlerle aterosklerozu artırabilir. Fosfatidilkolin açısından zengin gıdalar alınması sonucu bunlar mikrobiyota tarafından koline, kolin ise karaciğer aracılığıyla son ürün olan trimetilamin oksite dönüşür. Bu madde ateroskleroz gelişimden sorunludur. Kolinin tüketimi ‘Batılılaşmış’ diyetinde fazladır ve Baceroides enterotipi ile bağlantılıdır.

    Gut mikrobiota tanısal testleri

    Gaita Kültürü

    Tüm GUT mikrobiyotasının sadece yüzde 10–50’si kültüre edilebilir.

    Yeni Kültür Teknikleri

    Matrix-assisted laser desorption/ionization–time of flight mass spectrometry (MS),

    «Fast and low-cost DNA sequencing» metodları,

    Tüm prokaryotlarda 16S rRNA ortak bulunan gendir.

    Metagenomic (veya «shotgun sequencing») çalışmaları.

    Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile birleştirilen metodlar,

    Floresan in situ hibridizasyon (FISH),

    Jel bazlı metodlar,

    Kültür bağımlı olmayan poligenetik metod 1

    6S rRNA sekanslama gibi ileri inceleme yöntemleri kullanılmaktadır.

    Gut Mikrobiyota Bozukluğunda Hangi Tedavi Yöntemleri Kullanılmaktadır

    1.Probiyotik tedavisi

    Canlı mikroorganizmalardır. Uygulandığında hastada yararlı flora değişikliği yaparlar. Genelde Lactobasilus ve Bifidobacterium.

    Bunlar arasında ;

    Yoğurt,

    Kefir,

    Peynir,

    Ekmek,

    Şarap,

    Sirke,

    Turşu,

    Boza,

    Tarhana,

    Lahana turşusu,

    Pastörize edilmemiş zeytin,

    Tarhana,

    Boza,

    Hardaliye

    2.Prebiyotik tedavisi

    Sindirilemeyen besin molekülleri içeren, yeterli uygulandığında uygulanan maddeyi sindirebilecek bakteri çoğalmasını sağlayan moleküller.

    Prebiyotikler arasında;

    Arpa, çavdar, buğday

    Kurubaklagil, soğan, sarımsak, pırasa, bezelye kuşkonmaz, domates, yer elması, hindiba, yeşil sebzeler gibi gıdalarda doğal olarak bulunur

    Muz, kırmızı meyveler,

    Polifenol içeren besinler.

    Sonuç olarak, mikrobiyota birçok faktör üzerinden kan basıncımızı etkiler. Sağlıklı beslenme mikrobiyotamız üzerine önemli etkiler oluşturur. Beslenmede prebiyotik ve probiyotik kullanımı mutlaka yer almalıdır.

  • İnsulin direnci ne anlama geliyor?

    İnsülin; Kas, yağ ve karaciğer gibi kan şekerini kullanan dokulara şekerin alınması ve kullanılmasını sağlayan, pankreastan salınan bir hormondur. Dokularda insülin direnci varsa şekerin dokulara alınıp, kullanılması, yakılması zor olur. Bu durum daha çok insülin salınmasına yol açar. Pankreas daha çok insülin salarak şekerin dokular tarafından kullanılması için adeta “çift mesai” yapar. Aşırı salınan insülin açlık hissine, daha çok yeme ve atıştırmaya neden olarak bir kısır döngü oluşturur. Bu durum hem insülin rezervini azaltır hem de kanda dolaşan aşırı insülin miktarı obezite, hipertansiyon, ateroskleroz gibi kronik hastalıkların oluşması için uygun bir ortam hazırlar.

    İnsülin direncinin görülme sebebi nedir?

    İnsülin direnci genetik yatkınlık, hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme sonucu oluşur. İnsülin direncini sıklıkla genetik yatkınlık zemininde görmekle beraber, son zamanlarda insanların daha sedanter bir yaşam sürmesi, rafineri gıdaların tüketiminin artışı ve “fast food” tarzı beslenmeye olan rağbet ile çevresel etkenlerin ağırlığını daha çok hissetmekteyiz. Bu nedenle kimi zaman hastalarımızdan “Annem, babam tereyağı, bal kaymak ile beslenirdi, onlara bir şey olmadı da bana neden oluyor?” gibi sorularla karşılaşmaktayız. Burada unuttuğumuz şey eskilerin yaşam tarzında hareketin göz ardı edilemez olan yeri.

    • Bu rahatsızlık kilo vermeyi nasıl etkiliyor? Hastalar, “Az yediğim halde kilo veremiyorum” derken ne kadar haklılar?

    İnsülin direncinin kilo vermeyi zorlaştırdığı doğru. İnsülin direnci olanlar daha çok acıkır, hafif bir hareketle hemen yorulur. Ancak sabırla uygulanan bir sağlıklı beslenme programı ve düzenli yapılan ve performansa göre giderek yoğunlaştırılan bir spor programı ile zamanla bu zorluk yenilir, insülin direnci kırılır. “Bir süre diyet yapıp kilo vereceğim, sonra her şeyi yiyebilirim, sporu bırakabilirim” düşüncesi yanlıştır, hayat boyu sağlıklı beslenme ve yeterli egzersiz şarttır. Kilo vermek için yemekleri azaltmanın yanında, glisemik indeksi düşük, kalori içeriği az, posa içeriği yüksek ve tok tutan yiyeceklerin seçilmesi de lazım. Genellikle insanlar spor yapmadan, sadece yemeyi azaltarak ya da öğün sayılarını azaltarak ve çok hızlı kilo vermek istiyor. Yıllar içinde alınan kilonun öyle hemen bir çırpıda verilmesi tabi ki mümkün değil. Harcadığı kaloriden daha az kalori alan birinin kilo vermemesi düşünülemez. Az yenildiği halde kilo verilemiyorsa yeterli spor yapılmıyor demektir.

    • Hastalığın belirtileri neler? Kişi insülin direncinin yüksek olduğundan ne zaman şüphelenmeli?

    Çabuk acıkma, geç doyma, yemeklerden 2-3 saat sonra olan acıkma hissi, elde ayakta titreme, soğuk soğuk terleme ve baygınlık hissi, tatlı yeme isteği, giderek kilo alan kişinin ailesinde şişman ve diyabetli kişilerin varlığı durumlarında insülin direncinden şüphelenmek gerekir.

    • “Kilo veremiyorum”, “şişmanım” diyen herkeste insülin direnci yüksektir diyebilir miyiz?

    %100 olmasa da sıklıkla evet. Bazen insülin direnci dışında, hipotiroidi, bazı endokrin hastalıklar (cushing hastalığı vs) da obeziteye yol açabilir. Ancak ailesinde obez ve diyabetli bireylerin varlığında kilo verememekten yakınan kişilerde mutlaka insülin direnci ve ilişkili hastalıklar aranmalıdır.
    • İnsülin direnci başka hangi hastalıkları tetikliyor?

    İnsülin direnci ve obezite ile kanser arasında ilişki saptanan çok sayıda çalışma vardır. Yemek borusu, Kalın bağırsak, Safra yolları, Pankreas, Meme, Rahim, Yumurtalık, Prostat, Böbrek, Mesane, Tiroid ve Lenf kanseri riskini artırdığı yapılan birçok bilimsel çalışmada gözlemlenmiştir.Ayrıca insülin direnci, şeker hastalığı, inme, kalp damar hastalıkları, ateroskleroz, hipertansiyon, karaciğer yağlanması, lipid yükseklikleri, polikistik over hastalığı ve infertilite gibi birçok hastalık için suçludur. Alzheimer (bunama) ile insülin direnci arasında bağ olduğu da saptanmıştır.

    • İnsülin direnci yüksekliğinin dünyada bu kadar çok görülmesinin, daha önce görülmeyen toplumlarda bile rastlanmasının nedeni nedir?
    İnsülin direnci sıklığındaki artış teknolojinin gelişimi ile doğru orantılıdır. Halen ilkel diyebileceğimiz şartlarda doğal ortamlarda yaşayan Afrikalı yerlilerde ve insanların besin maddesine özellikle de rafineri gıdalara ulaşımı mümkün olmayan Afrika ülkelerinde insülin direnci ve ilişkili hastalıklar görülmemektedir. Ulaşım araçlarının günlük yaşamda kullanımının artışı, kırsal yaşamdan, sanayileşmiş topluma geçişin getirdiği masabaşı hareketsiz iş yaşamı, televizyon ve bilgisayar karşısında geçirilen hareketsiz uzun süreler vücuttaki yağ oranını, kilo alımını artırarak insülin direncine zemin hazırlamaktadır. Buna ilave işlenmiş, yüksek kalorili, keyif vericiliği artırılmış ve bağımlılık yapıcı gıdaların aşırı tüketilir hale gelmesi bu süreci hızlandırmaktadır.

    • Hastalığın tedavisi nasıl yapılmalı?

    İnsülin direncinin tedavisi her şeyden önce, hastada tabloyu oluşturan faktörlerin ortaya konması ve tanınmasını gerektirir. Yaşam tarzı değişikliği ve düzenli egzersiz ile harcanan kalori artırılıp, vücut yağ oranı azaltılmalı, sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırılmalıdır. Sadece egzersiz ve sağlıklı besleme ile %60 düzeylerinde insülin direnci düzeltilebilir. Gereken hastalarda insülin direncini kıran ilaçlarla bu faktörlere destek olunabilir, ancak bilinmelidir ki sadece ilaçlar tek başına insülin direnci ile baş edemez.

    • Şeker vücudumuza nasıl zarar veriyor?

    Şeker hücreler için primer enerji kaynağıdır. Şekerin dokular tarafından alınıp kullanılamaması ve kanda belli bir seviyenin üzerine çıkması vücutta adeta bir zehir gibi etki gösterir. Yakıt olarak kullanacakları glukoz (şeker) hücre içine alınamayınca yeterince beslenemez, hücre ve dokular temel fonksiyonlarını göremezler. Ayrıca şekerin ortamda yüksek olması da tahribata direk katkıda bulunur. Böylece nerdeyse tüm dokularda kronik bir hasar süreci başlar.

    • Sizce gelecekte şeker, sigara gibi yasaklanır mı? Bu konuda görüşünüz nedir?

    Sigara baştan sona sadece zarar olan bir alışkanlıktır. Şeker için ise azı karar, çoğu zarar daha uygun bir tabir. Bu pencereden bakılırsa sigara ile eşdeğer tutamayız. Ama insanlardaki obezite, diyabet ve hipertansiyon sıklığındaki artışa bakacak olursak basit çay şekeri gibi glisemik indeksi yüksek gıdaların kullanımının kısıtlanmasının işe yarayacağı kesin.

    • Bize nasıl bir beslenme programı önerirsiniz?

    Sağlıklı bir beslenme programında basit çay şekeri içeren tüm gıdalar, hazır meyve suyu ve içecekler, işlenmiş yiyecek maddeleri (işlenmiş et ve et ürünleri dahil), beyaz unla yapılan hamurişiler, hazır gıdalar yer bulamaz. Doymuş yağ oranı yüksek besinler yerine çoklu doymamış yağ içerenler tercih edilmelidir (tereyağı yerine sıvı zeytin yağı gibi). Ne tüketilirse tüketilsin miktarı azaltılmalıdır. Örneğin ceviz faydalı diye miktarını abartırsak tüketemediğimiz fazla kalori alımı nedeniyle kilo veremeyiz. Yemekleri lezzetli pişirmek yerine sağlıklı pişirme yolları seçilmelidir. Kızartma sebze yerine, çiğ ya da haşlanmışı tercih etmek, yemeklere daha az tuz, yağ, baharat katmak, beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği yemek, meyve suyu yerine su ve meyve tüketmek kalori alımını azaltmak için bazı ipuçları olabilir. Sadece bir tür gıda ile beslenerek yapılan zayıflama programları doğru değildir. Bazı vitamin, element eksikliklerine davetiye çıkarırlar. Sağlıklı besinlerden azar azar tüketmek daha uygun bir beslenme şekli olur. Her öğünde salata ve az yağlı yoğurt olmalı, öğün öncesi ve esnasında su içmekten kaçınmamalıdır. Yemekleri büyük kaplarla değil yiyeceğimiz kadarını sofraya getirmeli, hızlı yemek yerine, lokmaları çok çiğneyip yavaş yavaş yemek yenmelidir.

    o Nelerden kaçınalım, neler yemeye ve içmeye son verelim?:

    o Nelere soframızda yer açalım:

    • Günde ne sıklıkta ve ne aralıklarla yemek yemek doğru?

    İnsülin direnci olan insanlar çabuk acıktıkları için sık küçük öğünler şeklinde ve glisemik indeksi düşük besinlerle beslenmeleri uygun olur. Üç ana üç de ara öğün yapılabilir. Ancak insülin direnci olmayan normal insanlar için bu yemek tarzını önermiyoruz. Üç öğün, ki bu öğünlerden biri meyve öğünü olabilir, sağlıklı beslenmek için tercih edilebilir. Örnek olarak, sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam meyve öğünü (1-2 porsiyon meyve). Bizim toplumumuzda akşam yemeğinin yeri biraz daha farklı olduğu için, akşam yemeği biraz hafif tutulmak şartıyla öğle ile akşam yer değiştirilebilir. Beslenme programı yaparken kişinin yaşantısı, işi, alışkanlıkları, kilosu, insülin direnci durumu gibi birçok faktöre bakmak gerekir, yani beslenme programı kişiye özgü olmalıdır. Herkese aynı diyet programı öneriliyorsa bunun başarı şansı yüksek değildir.

    • Spor ile insülin direnci arasında nasıl bir bağ var?

    Düzenli spor yapmak ve kilo vermek insülin direncini kıran en önemli faktörlerdir. Düzenli ve etkili spor yapanlarda insülin direnci, çok nadir genetik hastalıklar dışında olmaz. Spor yaparken dikkat edilmesi gereken bazı hususlar da vardır. Yeterli kalp hızı artışına erişilmeli, hareketler arasında gereğinden fazla mola verip vücudu soğutmamalı, kişiye uygun spor yapılmalıdır. Beslenmede olduğu gibi egzersiz de kişiye özgü olmalıdır.

  • Sorularla insülin direnci ve diyabet

    Sorularla insülin direnci ve diyabet

    1.İNSÜLİN DİRENCİ NEDİR VE KİMLERDE GÖRÜLÜR?

    Obezite, metabolik sendromun en önemli bileşenlerinden biridir ve insülin direnci ile yakından ilişkilidir. Metabolik sendromu olan bireylerin çoğunda ya kilo fazlalığı vardır, ya da aşırı obezdirler ve insülin direncine sahip olan insanların çoğu abdominal obeziteye sahiptir. Tip2 diyabetli hastalarda sıklıkla (%90 oranında) görülen insülin direnci, normal glukoz toleransı olan ve diyabeti olmayan bireylerde de görülebilir.

    2.İNSÜLİN DİRENCİ HANGİ HASTALIKLARLA BİRKLİKTE GÖRÜLÜR?

    İnsülin direnci diyabet (%90), hipertansiyon (%50) ile birlikte görülmektedir. Polikistik over sendromu -PKOS da insülin direnci ile seyreden klinik tablolardan birini oluşturmaktadır. Bunlara ek olarak NASH (Nonalkolik steatohepatit), ve bazı kanserlere de insülin direnci eşlik edebilir.

    3. PREDİYABET NEDİR?

    Prediyabet, şeker hastalığı öncesi durum olarak adlandırılmaktadır. Açlık kan şekerinin 100-125mg/dl arasında olmasına, “bozulmuş açlık glukozu” (BAG), 2. saat tokluk kan şekerinin 140-190mg/dl arasında olması ve açlık kan şekerinin 100mg/dl’nin altında olmasına “bozulmuş glukoz toleransı” (BGT) denir. Bazen bu iki durum birlikte olabilir-kombine BAG+BGT denir, bu kategori glukoz metabolizmasının daha ileri bozukluğunu ifade eder. Prediyabette HBA1C değeri 5.7-6.4 arasında seyreder. Bu hastalarda 5-10 yıl içinde aşikar diyabet gelişmektedir.

    4.KİMLER İNSÜLİN DİRENCİ AÇISINDAN ARAŞTIRILMALIDIR?

    a) fazla yememelerine rağmen, son zamanlarda kilo almaya başlayan kişiler,

    b) diyet yapmalarına rağmen, kilo veremeyen kişiler,

    c) aşırı ve özellikle geceleri tatlı yeme isteği artan kişiler,

    d) acıktıklarında eli ayağı titreyen kişiler,

    e) vücut tüylenmesi artan kişiler,

    f) yüz ve vücudun değişik bölgelerinde sivilce çıkmaya başlayan kişiler,

    g) adet düzensizliği yaşayan bayanlar,

    h) ailelerinde şeker hastalığı olan kişilerin insülin direnci açısından değerlendirilmelerini öneriyorum.

    5.DİYABET TANISI NASIL KONUR VE BU HASTALARIN ŞİKAYETLERİ NELERDİR?

    8 saatlik açlıktan sonra ölçülen kan şekeri 126mg/dl üzerindeyse, veya 75gr’lık OGTT 2.saat kan şekeri 200mg/dl üzerindeyse, veya rastgele ölçülen kan şekeri 200mg/dl üzerindeyse ve beraberinde diyabet semptomları varsa ve HBA1C 6.5 ‘in üzerindeyse aşikar diyabet tanısı konulmaktadır.

    klasik semptomlar: poliüri(aşırı idrara çıkma), polidipsi(aşırı su içme), polifaji(aşırı yemek yeme) veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma, ağız kuruluğu, noktüri (gece idrara kalkma)

    daha az görülen semptomlar: bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı

    6. TÜRKİYE’DE DİYABET SIKLIĞI NEDİR?

    1997 yılında yapılan TURDEP1 (Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi) çalışmasında erişkinlerimizin %7.2 ‘de diyabet, %6.8’de glukoz tolerans bozukluğu, %22’de obezite saptanmıştır.

    2010 yılında yapılan TURDEP2 çalışmasında diyabet prevalansı %7.2’den %13.7’ye yükselmiştir. 1997-2010 yılları arasında Türk toplumunda ortalama ağırlık kadınlarda 69kg’dan 75kg’a çıkmış (6kg), erkeklerde 74kg’dan 82kg’a çıkmış (8kg).

    2013 yılında Dünya Diyabet Derneğinin (IDF) yaptığı araştırmaya göre 382 milyon diyabet hastası vardır. Çin, Hindistan, ABD diye sıralanmaktadır ve bu listenin ilk onunda Türkiye bulunmamaktadır. Ancak yapılan tahminlere göre 2035 yılında (20-79 yaş) diyabet görülme sıklığında Türkiye 11.8 milyon ile dünyada 9. sıraya yükselecektir.

    7.KİMLER DİYABET AÇISINDAN TARANMALIDIR

    – Obez veya kilolu (BKI 25kg/m2’den büyük) ve özellikle santral obezitesi (bel çevresi kadında 88cm, erkekte 102cm’den büyük) olan kişilerde; 40 yaşından itibaren 3 yılda bir, tercihen açlık kan şekeri ile diyabet taraması yapılmalıdır.

    – Ayrıca BKI 25kg/m2 olan kişilerin, aşağıdaki risk gruplarından birine mensup olmaları halinde, daha genç yaştan araştırılmaları gerekir:

    1. birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler,

    2. diyabet prevalansı yüksek etnik gruplara mensup kişiler,

    3. iri bebek doğuran veya daha öncesinde gebelik diyabeti tanısı almış kişiler,

    4. hipertansif bireyler,

    5. dislipidemikler HDL-K 35mg/dl altında, veya TG 250mg/dl üstünde,

    6. daha önce BAG veya BGT saptanan bireyler,

    7. polikistik over sendromu (PKOS)Nolan kadınlar,

    8. insülin direnci olanlar,

    9. koroner, periferik veya serebral vasküler hastalıkları olanlar,

    10. düşük doğum tartılı doğan bebekler,

    11. fiziksel aktivitesi düşük olan kişiler,

    12. şizofreni hastaları,

    13. böbrek nakli yapılmış hastalar

    8. KONTROLSÜZ DİYABET NEDİR?

    – Ayaktan tedaviye dirençli, tekrarlayan açlık hiperglisemisi 300mg/dl üzerinde veya HBA1C 11 üzerinde ise,

    – Tedaviye rağmen tekrarlayan, ağır hipoglisemi 50mg/dl altında,

    -Metabolik dengesizlik:sık tekrarlayan hipoglisemi ve açlık hiperglisemisi,

    – İnfeksiyon veya travma gibibir neden olmaksızın tekrarlayan diyabetik ketoasidoz atakları,

    – Sıvı kaybına eşlik eden hiperglisemi

    9. GLİSEMİK HEDEFLER NEDİR?

    Tedavide hedefler: ADA (Amerikan Diyabet Cemiyeti) hedefleri

    HBA1C 7’nin altında

    Preprandial glukoz: 70-130 mg/dl

    Postprandial glukoz: 180mg/dl altında

    Eskiden hedefler:

    Açlık kan şekeri: 70-110mg/dl

    Tokluk kan şekeri: 110-140mg/dl

    Kabul edilebilir hedefler:

    Açlık kan şekeri: 140mg/dl altında

    Tokluk kan şekeri: 180mg/dl altında

    10. TİP 2 DİYABETTE İNSÜLİN TEDAVİSİ ENDİKASYONLARI NELERDİR?

    1. Oral antidiyabetiklerle iyi metabolik kontrol sağlanamaması,

    2. Aşırı kilo kaybı,

    3. Ağır hiperglisemik semptomlar,

    4. Akut kalp krizi,

    5. Akut ateşli, sistemik hastalıklar,

    6. Hiperosmolar nonketotik koma veya diyabetik ketoasidoz,

    7. Büyük bir cerrahi operasyon,

    8. Gebelik ve laktasyon,

    9. Böbrek veya karaciğer yetersizliği,

    10. Oral antidiyabetiklere allerji veya ağır yan etkiler

  • Obezite ve insülin direnci

    Tanım olarak obezite vücudun yağ oranındaki artıştır. Her ne kadar obezite tanım ve sınıflamasında vücut kitle indeksi (VKİ) (boy ve vücut ağrılığı kullanılarak hesaplanan bir değerdir. Vücut ağırlığının kg olarak, boya m2 cinsinden bölünmesi ile elde edilir. Bu değer 30 kg/m2 ise obezite olarak kabul edildir) kullanılıyor olsa da, nadiren bu değerle bazı kişilere yanlışlıkla obezite tanısı konulabilir (ağırlığın büyük kısmı kas olabilir, örneğin; sporcular). Ancak genellikle sahip olunan fazla kilolar yağ formunda olduğundan, bazı özel koşular haricinde VKİ halen en geçerli ve yaygın kullanılan obezite tanımlama ve sınıflama aracıdır. Vücutta biriken bu aşırı yağ, özellikle karın içi organlarda ve çevresinde depolanmaktadır. Bu bölgede depolanan yağ dokunun en önemli özelliği bazı hormon ve faktörleri salgılayabilecek kapasitede olmasıdır. Bu faktör ve hormonlar iştah kontrolü, metabolik hız, insülinin etkisini göstermesi (başlıca etki şekerin vücut tarafından kullanılmasını sağlamaktır) ve sistemik yangı (iltihap, inflamasyon) üzerine etki eder. Bu yolla da uzun dönemde kanser, Tip 2 Diabetes Mellitus, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon ve hiperlipidemi gibi ciddi sorunların gelişiminde rol oynar. Obezite vücuttaki yağ doku fazlalığı olduğundan ve yağ doku da hormon yapan bir endokrin organ (salgı bezi) olarak kabul edildiğinden, endokrinolojik bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

    İnsülin direnci, kabaca salgılanan insülinin hücre üzerinde etkisini gösterememesidir. İnsülin direnci, alınan fazla kalorilerin, karın içinde yağ olarak depolanması ve bu yağ dokudan salınan hormon ve faktörlerin etkisi ile ortaya çıkan bir durumdur, yani obezitenin sonucudur. Çok nadiren ailesel özellikte insülin direnci de görülebilir. İnsülin direncinde insülinden beklediğimiz normal etkilerin ortaya çıkması için daha fazla insülin gerekir. Bu fazla insülini salgılamak için, en kaba tabiriyle kan şekerini ayarlamak için pankreas daha fazla insülin salgılamak, daha fazla çalışmak zorunda kalır. Bu da kanda insülin düzeylerinin yükselmesine neden olur. Ancak insülinin şekeri hücre içine sokmak dışında büyüme ve hücre çoğalması ile ilişkili olaylarda da etkisi vardır. Bu etkileri göstermede ise bir direnç söz konusu değildir. Bundan dolayı insülin direnci olan bireyin vücudunda, yüksek insülin düzeyleri ile bu olaylar abartılı olarak sürdürülmüş olur. İşte bu abartılı yollar da kanser, damar sertliği, kadınlarda kısırlık, tüylenme ve yumurtlama bozuklukları gibi hastalıkların gelişmesine neden olabilir. Önceden de bahsettiğimiz gibi insülin direnci sıklıkla bir neden değil, bir sonuçtur. Kısacası kazanılan fazla yağ dokunun bir sonucudur ve bu fazla yağ dokunun kontrollü olarak azaltılması ile düzelebilir bir durumdur.

  • Metabolik sendrom ve insülin direnci

    Metabolik sendrom ve insülin direnci

    Metabolik sendromun etyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte, insülin direncinin anahtar rolü oynadığı düşünülmektedir. metabolik sendromun tüm bileşenlerinin birbirleriyle ve insülin direnci ile olan ilişkilerini gösteren çeşitli bulgular vardır.

    Metabolik sendrom sıklığı ilerleyen yaş ve vücut ağırlığı artışıyla artar. ABD’de 20 yaş ve üzeri kişilerde metabolik sendrom sıklığı %27 bulunmuş, metabolik sendrom sıklığının kadınlarda daha hızlı olmak üzere artmakta olduğu saptanmıştır. Ülkemizde 2004 yılında yapılan METSAR (Türkiye Metabolik Sendrom Araştırması) sonuçlarına göre 20 yaş ve üzerindeki erişkinlerde metabolik sendrom sıklığı %33.9 saptanmıştır. Bu araştırmada kadınlarımızda metabolik sendrom sıklığı erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. (kadınlarda %39.6, erkeklerde %28). Geniş kapsamlı bir diğer çalışma olan TEKHARF (Türkiye’de Erişkinlerde Kalp Hastalığı ve Risk Faktörleri Sıklığı) çalışmasında ise metabolik sendrom sıklığı 30 yaş ve üstü erkeklerde %28, kadınlarda %45 olarak tespit edilmiştir. TURDEP (Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi) çalışmasında erişkinlerimizin %7.2’de diabetes mellitus, %6.8’inde glukoz tolerans bozukluğu, %22’sinde obezite saptanmıştır.

    Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri (bu beş durumdan üçünün olması tanı koydurur)

    1. Bel çevresi (abdominal obezite) kadınlarda >88cm – erkeklerde >102cm

    2. Trigliseridler >150mg/dl

    3. HDL erkeklerde <40mg/dl - kadınlarda <50mg/dl

    4. Kan basıncı >130/85mmHg ya da tedavi altındaki hipertansiyon

    5. Açlık glukozu >100mg/dl

    Obezite, metabolik sendromun en önemli bileşenlerinden biridir ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Açıkçası, metabolik sendromu olan bireylerin çoğunda ya kilo fazlalığı vardır ya da aşırı derecede obezdirler ve insülin direncine sahip olan insanların çoğu abdominal obeziteye sahiptir.

    Tip 2 diyabette sıklıkla görülen insülin direnci, normal glukoz toleransı olan ve diyabeti olmayan bireylerde de görülebilir. Tip 2 diyabetlilerin obez olmayan ve diyabeti bulunmayan yakınlarında da insülin direncinin saptanması genetik yatkınlığın rolünü desteklemektedir. Obezite, sedanter yaşam tarzı, sigara içimi, düşük doğum ağırlığı ve perinatal malnütrisyon da insülin direnci gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

    İnsülin direncinin sempatik sinir sistemi aktivasyonunu arttırması, renal sodyum tutulumunda artma ve kan basıncı yükselmesi gibi hemodinamik bozukluklara yol açar. Hipertansif hastaların yaklaşık %50’sinde insülin direnci bulunmaktadır. Polikistik over sendromu (PKOS) da insülin direnci ile seyreden klinik tablolardan birini oluşturmaktadır. Bunlara ek olarak, nonalkolik steatohepatit (NASH) ve bazı kanserlere de insülin direnci/hiperinsülinemi tablosunun eşlik ettiği görülebilir. İnsülin direnci diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak ateroskleroz ve kardiyovasküler olayların gelişimini etkilemektedir. İnsülin direncinin metabolik sendromda oynadığı patofizyolojik rolde immünitenin ve inflamasyonun etkili olduğu düşünülmektedir.

    Bozulmuş açlık glukozu (BAG), tanınmlamasında açlık glukoz seviyelerinin 110 ile 126mg/dl arasında olması kabul edilirken, yakın zamanda alt sınır daha da aşağıya çekilerek 100 ile 126mg/dl arası olması önerilmiştir.

    Bozulmuş glukoz toleransı (BGT) ise, OGTT’nin 2. saat değerlerinin 140 ile 200mg/dl arasında bulunmasıdır. BAG ve BGT birarada olabileceği gibi birbirinden bağımsız olarak da bulunabilir. Bu hastalıklarda diabetes mellitus ve makrovasküler komplikasyonların gelişme riski yüksektir. Hastaların yaklaşık üçte birinde 10 sene içinde aşikar diyabet gelişebilir. Normal açlık glukoz seviyeleri bulunan kişilerde de insülin direnci bulunabilmektedir.

    İnsülin duyarlılığın değerlendirilmesiğnde çeşitli metodlar kullanılmaktadır. Homeostaz modeli değerlendirmesi-Homeostasis Model Assesment (HOMA) günümüzde altın standart olarak değerlendirilmektedir. Bu metodda, tek bir açlık insülinve açlık glukoz ölçümü yeterli olmaktadır.

    HOMA IR=Açlık insülinxaçlık glukoz/405

    Bu değerin 2.5 ve üzeri çıkması insülin direnci için anlamlıdır.

    TEDAVİ:

    Metabolik sendromun tedavisine yönelik geniş, randomize çalışmalar yayınlanmıştır. Öncelikle, temel bozukluk olarak görülen insülin direncinin düzeltilmesi amaçlanmalıdır. Ayrıca metabolik sendromun herbir bileşeninin ayrı ayrı kontrolü ile diyabet, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi veya geciktirilmesi sağlanmalıdır. Öncelikli yaklaşım, yaşam tarzının düzenlenmesi olmalıdır. Uygun bir beslenme ve egzersiz programı ile sağlanan kilo kaybı, metabolik sendromda görülen tüm bozuklukları düzeltici yönde etki sağlar. Bu yaklaşımla, genel ve kardiyovasküler mortalitenin azaltalabileceği gösterilmiştir.

    Yaşam tarzı değişikliklerinin yetersiz kaldığı durumlarda insülin duyarlılığını arttıran ajanların kullanımı düşünülebilir. Metformin ve tiazolidindionların insülin direncini azaltıcı etkileri vardır. Glukoz tolerans bozukluğu olan obez kişilerde metformin ile, gestasyonel diyabet anamnezi olan kadınlarda pioglitazon ile tip 2 diyabet gelişimi riskinde azalma sağlandığı gösterilmiştir.

    Metformin, insülin duyarlılığını karaciğer düzeyinde iyileştirirken, tiazolidindionlar periferik yağ dokusundaki insülin duyarlılığını iyileştirmede daha etkilidirler.

    Özetle, fazla yememelerine rağmen son zamanlarda kilo almaya başlayan kişiler, diyet yapmalarına rağmen kilo veremeyen kişiler, aşırı ve özellikle geceleri tatlı yeme isteği artan kişiler, acıktıklarında eli, ayağı titreyen kişiler, vücut tüylenmesi artan kişiler, yüz ve vücudun değişik yerlerinde sivilce çıkmaya başlayan kişiler, adet düzensizliği yaşayan bayanlar ve ailelerinde diyabet öyküsü olan kişilerin “insülin direnci” açısından değerlendirilmelerini önermekteyiz.

  • İnsülin direnci neden önemlidir?

    İnsülin direnci nedir?

    İnsülin; pankreas bezinden salgılanan, kan şekerini düşürücü etki yapan, yağ dokusunu azaltan ve protein yapımını artıran önemli bir hormondur. İnsülin, kandaki şekerin kandan ayrılarak hücre içine girmesini sağlar. Kanda yüksek olan insülin önceleri kan şekerini hücrelere sokar, ancak hücrelerin alabileceğinden daha çok enerji vücuda girerse insülin artık bu görevini yapamaz hale gelir. İnsülin hormonunun kanda kanda fazla bulunmasına rağmen yeterince etkili olamamasına insülin direnci (rezistansı) adı verilir.

    İnsülin direnci neden olur ?

    İnsülinin vücutta etkili olabilmesi için hücre zarındaki alıcılara bağlanarak hücreye girmesi ve etkisini göstermesi gerekir. İnsülinin alıcılara bağlanmasını engelleyen veya bağlandıktan sonra hücreye etki etmesini azaltan durumlar insülin direnci yapar. Bunlar genellikle genetik yatkınlık, kilolu olmak, kortizonlu ilaç tedavileri, bel çevresinin artmış olması, yaşlanma ve hareketsiz yaşam biçimi ve beslenme şekli ( fast food , karbonhidrattan zengin, hazır paketlenmiş gıdalar, dondurulmuş gıdalar, hazır meyve suları, gazlı içecekler, mısır şekerinin kullanıldığı gıdalar, rafineri gıdaların tüketimi) insülin direnci yapabilir.

    İnsülin direncine sebep olan hormonal hastalıklar nelerdir?

    Yumurtalık kistleri, büyüme hormonu eksikliği veya fazlalığı, strese cevap olarak salgılanan kortizol ve adrenalin hormonunun fazla salgılanması, süt hormonun fazlalığı, tiroid bezinin az ya da çok çalışması, parathormon yüksekliği, erkeklik ve kadınlık hormon eksiklikleri gibi hastalıklar insülin direnci oluşmasına neden olabilir.

    Sağlıklı kişilerde insülin direnci olabilir mi?

    Sağlıklı insanların yaklaşık %25’de insülin direnci olabilir.

    insülin direncinden ne zaman şüphelenmek gerekir ?

    Diyet ve egzersize rağmen kilo verememe, yorgunluk halsizlik, çabuk acıkma, geç doyma, yemeklerden 2-3 saat sonra olan acıkma hissi, sabah yorgunlukları, öğle yemeği sonrası yorgunluk, uyku basması, elde ayakta titreme, soğuk soğuk terleme ve baygınlık hissi, tatlı yeme isteği (gece uykudan kalkıp tatlı bir seyler yemek ), giderek kilo alan kişinin ailesinde şişman ve diyabetli kişilerin varlığı durumlarında veya yukarıda bahsedilen hormonal bozukluk durumlarında insülin direncinden şüphelenmek gerekir. Bu hastalarda özellikle karın çevresinde yağlanma artışı görülebilir.

    İnsülin direnci hangi hastalıklara sebep olur?

    insülin direnci, şeker hastalığı, inme, kalp damar hastalıkları, ateroskleroz, hipertansiyon, karaciğer yağlanması, lipid yükseklikleri, polikistik over hastalığı ve infertilite gibi birçok hastalık için suçludur. Alzheimer (bunama) ile insülin direnci arasında bağ olduğu da saptanmıştır.

    İnsülin direnci kansere sebep olur mu?

    İnsülin direnci ve obezite ile kanser arasında ilişki saptanan çok sayıda çalışma vardır. Bu kişilerde kanda artan insülin benzeri büyüme faktörü kansere yatkınlık oluşturabilir. Yemek borusu, Kalın bağırsak, Pankreas, Meme, Rahim, Yumurtalık, Prostat, Böbrek, Mesane, Tiroid ve Lenf kanseri riskini artırdığı yapılan birçok bilimsel çalışmada gözlemlenmiştir.

    İnsülin direnci nasıl hesaplanır ?

    10-12 saatlik açlık sonrası ölçülen açlık kan şekeri ve insülin hormon düzeyleri ile HOMA-İndeksi hesaplanır. HOMA indeksi >2,5 üzerinde olan kişilerde insülin direnci vardır.

    İnsülin direnci nasıl tedavi edilir ?

    Yaşam tarzı değişikliği ve düzenli egzersiz hastaların büyük çoğunluğunda nsülin direnci düzeltilebilir. Düşük glisemik indeksli beslenme ( kan şekerini yükseltmeyen veya yavaş yükselten besinler ) çok önemlidir. Gereken hastalarda insülin direncini kıran ilaçlar (metformin vb. ) tedaviye eklenebilir. Düzenli spor yapmak ve kilo vermek insülin direncini kıran en önemli faktörlerdir.

    İnsülin direnci tedavi edilmezse neler olur?

    Obezite, Tansiyon yüksekliği, kanda trigliserit (kan yağları) yüksekliği, ürik asit yüksekliği ve göbekte yağlanma , karaciğer yağlanması, yumurtalıklarda kist (polikistik over hastalığı), kan pıhtılaşmasına eğilim, HDL kolesterolde (iyi kolesterol) azalma ve idrarla atılan proteinde artma (mikroalbüminüri) birlikte olabilir. Bu kişilerde kalp koroner damar hastalığı ve tip 2 şeker hastalığı çok sık görülür.

  • Metabolik sendrom ve insülin direnci nedir?

    Metabolik Sendrom Nedir?

    Kalp ve damar hastalıklarına neden olan tansiyon yüksekliği (hipertansiyon), şişmanlık (obezite), şeker hastalığı ( tip 2 diyabet) ve kan yağlarında yükseklik gibi hastalıkların aynı kişide bir arada bulunmasına “metabolik sendromu” denir.

    Metabolik sendromun oluşmasında insülin rezistansı önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle ‘”nsülin rezistans sendromu' olarak da adlandırılmaktadır.

    İnsülin Rezistansı (Direnci) Nedir?
    Metabolik sendromda özellikle karın çevresi yağ miktarı artmıştır. Yağ miktarı artınca kanda insülin düzeyi artmakta, kan şekeri azalmakta, sonuçta kişi çabuk acıkmakta, yemek yeme arzusu artmakta ve sonuçta daha fazla kilo artışı olmaktadır. Kişide kan şekerinin normal sınırlarda kalabilmesi için pankreas aşırı miktarda insülin üretmektedir. Uzun süreli insülin yüksekliğine bağlı olarak pankreasın yorulması sonucunda yeterli insülin salgılanamayınca ve kan şekeri yükselerek şeker hastalığı (diyabet) ortaya çıkacaktır.

    İnsülin Direnci Neden Önemsenmeli?

    Çünkü gizli şekerli hastaların (bozulmuş glukoz toleransında) % 60 ve tip 2 diyabet hastalarının %60-75'inde insülin direnci vardır.

    İnsülin direnci çoğu kez aşırı insülin salınımı ile birliktedir. Kan şekeri yükselmesi insülin direncinin ileri evresini oluşturur..

    İnsülin Direncim Var mı Nasıl Öğrenebilirim?

    Yaklaşık 8 saatlik açlık sonrası sabah alınan kan örneğinden kan şekeri ve insülin düzeylerinize bakılması yeterlidir. İnsülin direncini klinik pratikte en sık kullanılan yöntem HOMA formülüdür.

    HOMA formülü: Plazma insülin düzeyi ile plazma glukoz düzeyinin (mg/dl) çarpımının 405'e bölünmesi ile elde edilen değerdir.

    Normal bir kişide bu oranın 1.4 – 2.7 arasında olması gerekir

    İnsülin direnci var denilebilmesi için oranın 2.7' nin üzerinde bulunması gerekir.

    İdeal Bel Çevresi Ne Olmalı Olamlı?

    Karın bölgesindeki yağlanma “abdominal obezite” olarak adlandırılır. Abdominal obezite bel çevresi ölçümüyle değerlendirilir. Avrupalılarda sınır değerler kadınlar için: 80 cm, erkeklerde ise 94 cm'in altında olması gerekir.

    Ayrıca abdominal obezite,bel çevresinin kalça çevresine oranı kadınlarda 0.85 erkelerde 0,9'un üzerinde olması olarak da tanımlanmaktadır.

    Metabolik Sendrom ile İlişkili Durum ve Hastalıklar Nelerdir?

    Metabolik sendromunda şeker hastalığı dışında, kan yağlarında yükselme, kalp hastalığı tansiyon yüksekliği, karaciğer yağlanması, kanda ürik asit yüksekliğine bağlı olarak gut hastalığı, kadınlarda polikistik over sendromu, adet düzensizlikleri, tüylenmede artma ve erkeklerde prostat büyümesi görülebilmektedir.

    Metabolik Sendrom veya İnsülin Direnci Kanser Riskini Arttırıyor mu?

    Son yıllarda insülin direncine bağlı olarak şişmanlarda pankreas, karaciğer, meme, kalın barsak ve kadın üreme sistemi kanserlerinde artış olduğu bildirilmektedir.

    Metabolik Sendrom ile İlişkili Hastalık veya Durumlar Nelerdir?

    a. Şişmanlık (Obezite)

    b. İnsülin Direnci

    c. Bozulmuş Şeker (glukoz) Toleransı

    d. Tip 2 Diyabet

    e. Trigliserit Yüksekliği

    f. Kötü Kolesterol (LDL- kolesterol) Yüksekliği

    g. İyi Kolesterol (HDL- kolesterol) Düşüklüğü

    h. Tansiyon yüksekliği (Hipertansiyon)

    i. Kalp Damarlarında Tıkanıklık ve Kalp Krizi (miyokard infarktüsü)

    j. Beyin damarlarında tıkanıklık veya kanama ve Felç (inme)

    k. Böbrek Yetersizliği başlangıcı (İdrarda albumin kaçağı olması)

    l. Karaciğer de aşırı yağlanma ve yağlanmaya bağlı siroz gelişimi (Alkole Bağlı Olmayan Karaciğer yağlanması karaciğer sirozuna varan karaciğer hasarına neden oluabilir)

    m. Damar duvarında hücre bozukluğu ve Pıhtılaşma Eğilimi

    n. Uyku-Apne Sendromu (uykuda nefesinizin uzun süre durması veya uykuda horlama)

    o. Polikistik over sendromu (kadın yumurtalığında çok sayıda kiste bağlı şişmanlık ve aşırı tüylenme, adet düzensizliği ile seyreden bir hastalık) . Polikistik over sendromu olan kadınlarda şeker hastalığı 3–7 kat daha fazla görülür ve kalp ve damar hastalığı riski de aynı şekilde yüksektir.

    p. İleri yaşta bunama.

    Son zamanlarda metabolik sendromluhasta sayısında giderek büyük bir artış vardır.

    Dünya nüfusunun dörtte birinde metabolik sendrom bulunmaktadır.

    ABD'de metabolik sendromlu hasta sayısı, orta yaşlardaki kişilerde %20-30'u hatta son zamanlarda %40'ı bulmuştur.

    Ülkemizde metabolik sendrom sıklığını belirlemek için Türkiye metabolik sendrom araştırma (METSAR) grubunun yaptığı çalışmaya göre ülkemizde kentsel yerleşimlerde metabolik sendrom sıklığı ortalama % 33,82 dir.

    METSAR'ın verilerine göre Türkiye'de 20 yaş üstü nüfusun %33'e yakını metabolik sendromludur. Bu durum Avrupa ve ABD verileriyle paralel bir sonuç göstermektedir.

    Araştırmadaki diğer önemli bir sonuç ise kadın nüfusun erkek nüfusa oranla daha fazla risk altında bulunmasıydı. Türkiye geneli ortalaması metabolik sendroma yakalanma sıklığı kadınlarda daha fazladır. Metabolik sendrom oranı erkeklerde % 28,8 iken, kadınlarda % 41,1 olduğu saptanmıştır.

    2000 yılı verilerine göre Türkiye genelinde 30 yaş ve üzerindeki 9.2 milyon kişide metabolik sendrom mevcuttur ve koroner kalp hastalığı geliştiren bireylerin % 53'u aynı zamanda metabolik sendrom hastasıdır.

    Metabolik Sendromun Oluşması

    Metabolik sendromun tüm bileşenlerinin nedenlerini açıklayabilecek tek bir genetik, infeksiyoz veya çevresel faktör henüz tanımlanamamıştır. Metabolik sendrom, insulin direnci zemininde gelişen çok yönlü bir hastalıktır.

    Metabolik sendrom parametrelerinin ortak kökünün göbek çevresindeki (visseral) yağlanma ve insülin direnci olduğu kabul edilir. Ancak, aslında insülin direnci başladığında yolun yarısı çoktan geçilmiş durumdadır.

    Beslenmedeki hatalar, kasların hareketsizliği ve sonuçta oluşan hücre içi enerji fazlalığına karşı organizma kendisini korumak için bir seri olağanüstü uyum mekanizmalarını harekete geçirir.

    Genetik yatkınlık söz konusu olsa da, modern kent hayatının getirdiği sedanter yaşam ve yüksek kalorili fast-food tarzında hatalı beslenme sendromun seyrini alevlendirir.

    Metabolik Sendrom Kimlerde Daha Fazla Görülür?

    Kahvaltı yapmadan güne başlayan, kısa mesafelere yürüyüş yerine araca binmeyi tercih eden, günün büyük bir kısmını masasının başında, televizyon veya bilgisayar karşısında hareketsizce geçiren, öğle yemeğini hızlı fast-food tarzı yiyeceklerle geçirip akşam eve geldiğinde ise yemeklere saldırıp televizyon karşısında uyuyakalan, egzersiz yapmaktan uzak kalan insanların hastalığıdır.

    Metabolik Sendromun Tanı Kriterleri Nelerdir?

    Metabolik sendrom ile ilgilenen çok farklı etkin ve yetkin kuruluşlar metabolik sendromun tanı kriterlerini kendilerine göre belirlemiştir. Ancak bugün için National Cholesterol Education Program (NCEP) Adult Treatment Panel III kısaltılmış adı ile (ATP III)-2001, Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri dünyada olduğu gibi ülkemizde de en sık kullanılan tanı kriteridir.

    ATP III'e göre Metabolik Sendromun Tanı Kriterleri:

    Aşağıdaki 5 kriterden en az üçünün bulunması

    1. Erkek tipi şişmanlık ( yağların karında birikmesi): Erkeklerde bel çevresinin 102 cm'den fazla, kadınlarda 88 cm'den fazla olması

    2. Kanda trigliserit denen yağın 150 mg/dl den yüksek olması

    3. Buna karşın HDL kolesterol denen iyi kolesterolün erkeklerde kanda 40 mg/dl, kadınlarda ise 50mg/dl'den düşük olması veya kişinin yağlarındaki bozukluğu düzeltmesi için ilaç kullanıyor olması

    4. Tansiyon yüksekliği (hipertansiyon) Büyük tansiyonun 13, küçük tansiyonun 8.5' dan fazla olması veya kişinin tansiyon ilacı kullanıyor olması,

    5. Açlık kan şekerinin 110 mg/dl'nin üzerinde bulunması

    Tanı kriterlerinde cinsiyete göre değişkenlik vardır.

    Kadın

    Erkek

    Göbek çevresi

    88 cm üzeri

    102 cm üzeri

    Bel çevresi / kalça çevresi

    0.85 üzeri

    0.90 üzeri

    HDL-K

    50 mg/dL düşük

    40 mg/dL düşük

    Metabolik Sendrom Neden Önemsenmeli?

    Metabolik sendromu olan kişilerin kalp krizi veya inme (felç) geçirme riski, olmayanlara kıyasla üç kat daha fazladır. Bu hastalıklar nedeniyle ölme riski ise metabolik sendromu olan kişilerde iki kat yüksektir.

    Metabolik sendromu olan kişilerde tip 2 diyabet gelişme riski beş kat, koroner kalp hastalık gelişme riski 3 kat artmıştır.

    Dünya genelindeki 200 milyon diyabet hastasının %80'inin, kalp ve damar sistemi hastalıkları nedeniyle yaşamını kaybedeceği tahmin edilmektedir. Metabolik sendromlu hastalarda kalp ve damar hasatlıklarına bağlı ölüm oranı %12 buna karşın metabolik sendromu bulunmayanlarda ise bu oran %2.2'dir.

    Bu veriler, metabolik sendromun sekel bırakması ve ölümcül olması açısından başta gelen hastalıklar arasında yer aldığını ortaya koymaktadır.

    .

    Yağlı Karaciğer Hastalığı (Non-alkolik hepatosteatoz)

    Hastalık karaciğer yağlanması olarak da adlandırılır. Çoğu kez hastalık karaciğer enzimlerinde yükseklik ve yapılan karaciğer ultrasonunda basit yağ birikimine bağlı olarak “karaciğerde yağlanmanın” görülmesi ile teşhis edilir.

    Siroz ve karaciğer kanserine neden olabilmektedir. Şişmanların (obez) yaklaşık %75'in de yağlı karaciğer görülürken siroz gelişme oranı ise %2–3 arasındadır.

    Metabolik Sendrom Tedavi Edilmezse Ne Olur?

    Kalp ve damar hastalıkları, , tansiyon yüksekliği, kalp krizi ve felç geçirme, tip 2 diyabete yakalanma olasılığı giderek artar ve ani ölümler görülebilir. Önlem alınmadığında tüm olumsuz sonuçlar, en geç 7 yıl içinde ortaya çıkar.

    Metabolik Sendrom ile Nasıl Mücadele Edelim?

    Metabolik sendrom mutlaka tedavi edilmelidir. Yapılacak olan tedavi çok yönlü olmalıdır. Şişmanlık varsa hedef yılda %5–10 kilo vermeyi sağlamak olmalıdır. Kiloda %10'luk azalmanın sağlanması kişide mevcut olan şikâyetlerin de azalmasını sağlayacaktır.

    Hedefler Ne Olmalı?

    a) Kilo verme

    – %5-10'luk kilo kaybı bile metabolik sendromun tüm bileşenlerini kontrol altına alabilir.

    – %7'lik kilo kaybı ile birlikte duzenli fizik aktivite 4 yıl içinde tip 2 diyabet gelişme riskini %50 oranında azaltmaktadır.

    b) Fiziki aktivite

    c) Şişmanlığın azaltılması

    d) İnsülin direncinin düzeltilmesidir.

    Metabolik sendromun tedavisi için yaşam tarzı değişikliğinin öncelikli olarak yapılması gerekir. Yaşam tarzı değişikliği, sağlıklı beslenme ve spor yapmayı kapsar. Yapılan yaşam tarzı değişikliği sayesinde şeker hastalığı gelişme riskini %50 oranında azaltmak mümkündür.

    Bu sırada tansiyon ölçümlerinin yanı sıra kan yağlarının ve kan şekeri değerlerinin ölçülmesi gerekir. Sigara kullanılıyorsa sigaranın kesilmeli ve alkol kullanımı sınırlandırılmalıdır.

    Beslenme:

    Beslenmenin düzenlenmesi yalnızca şişmanlığın tedavisinde değil, kan basıncı, kan şekeri ve kan yağlarının iyileştirilmesi için önemlidir. Bu sayede hem şeker hastalığı hem de kalp ve damar sistemi hasatlıklarına ait komplikasyonlar önlenmiş olur. Diyette az az ve sık sık beslenilmelidir.

    Son zamanlarda Akdeniz diyeti gibi dengeli diyet modellerinin koroner kalp hastalığı ve farklı kanser t&