Etiket: İnsanlar

  • İletişimde Savaşma Seviş Dönemi

    İletişimde Savaşma Seviş Dönemi

    Herhangi bir olay, kişi ya da durum karşısında “tepki” göstermek durumunda kalırsanız

    yandınız. Ama şunu da unutmamak gerekir ki herhangi bir olay, kişi ya da durum

    karşısında verilecek bir “karşılık” vardır. Yani tepki göstermeden karşılık vermek bizi bir

    adım öne geçirecektir iletişimde.

    İletişimde en çok üzerinde durulması gereken noktalardan biri de “akıl-dil uyumu”… Hani

    bizde bir deyim vardır: “Söylediğini kulağın duyuyor mu?” Aslında söylenmek istenen

    “Söylediklerini aklın süzgecinden geçirdin mi?” değil midir?

    Akıl-dil uyumu konusunda sorun yaşayan biri her türlü tehlikeye maruz kalabilecek bir

    ortama sahiptir. Akıl-dil uyumu bir anlamda antivirüs programları işlevini üstlenirler. Ve bir

    antivürüs programına sahip olmayan beyinler düşünce virüsleri ile mücadele edemezler

    çok kısa bir zaman içinde beyinleri infilak eder.

    Öğrenme bir anlamda kişinin bildikleri şeylerden bilmedikleri şeylere doğru gitme süreci ise

    akıl-dil uyumu zaman içerisinde öğrenilir. Akıl-dil uyumunu yakalamanın en iyi yolu da

    kıyaslama yöntemidir. Hayat o kadar karmaşık bir yapıya sahip ki mümkün olduğunca bu

    karmaşıklıkları anlamak ve herkesin anlayabilmesi için de mümkün olduğunca

    basitleştirmek zorundayız. Basitleştirirken bayağılaştırmamaya da dikkat etmeliyiz.

    Eğitimin amaçlarından biri de zihni açmaktır. Bir kişinin zihni de motive olmadığı sürece

    açılmaz. Bir kişiyi motive etmenin birçok yolu vardır ama temelde tek bir prensibe

    dayandırılır. “Beklentileri yükseltmek…” Beklentileri düşük seviyede tutmak bir anlamda

    ilkelliğe, basitliğe de davetiye çıkarmaktır.

    Bazen dilimizin ucuna geliveren sözcükleri kullanma şanssızlığına uğrarız. Dilimizin ucuna

    geliveren sözcüklerden uzak durmalıyız. Dilimizin ucuna geliveren sözcükler bir anlamda

    bizim en ilkel ve basit tarafımızdır. Hayatımız boyunca en çok pişmanlık duyacağımız

    konuşmayı yapmış oluruz.

    İletişimde mümkün olduğunca hızlı empati kurmak gerekir. Yalnız empatiyle sempatiyi de

    birbiriyle karıştırmamak gerekir. Karşımızdaki kişiyle birlikte oturup ağlarsak çok sempatik

    bir insanızdır. Karşımızdaki kişinin ağlamasını durdurabiliyorsak ya da bu ağlamayı

    avantajlı hale çevirebiliyorsak empatinin ne demek olduğunu anlamışız demektir.

    En büyük zafer savaşmadan düşmanı alt etmektir, derler. Bize, çevremize ve

    toplumumuza yansıyacak olumsuzlukları savaşmadan avantaja çevirmek için iletişim

    içinde olduğumuz insanların nasıl bir yapıya sahip olduğunu çok iyi tanımamız gerekir.

    Bazı insanlar çok sinirliyken o insanlara yaklaşamazsınız, bazıları ise ne kadar yakın

    durursanız o kadar çözüme yakınsınızdır.

    Peki, tüm bunları nasıl takip edeceğiz? Harekete mi geçmeli? Bir adım geriye mi çekilmeli?

    Karşımızdakinin gözünün içine mi bakmalı? Ayaklarına mı bakmalı… Bütün bunları ayrıntılı

    bir şekilde tecrübe etmeye çalışmak bizi delirtebilir. Peki ne yapmalı?

    Genellemeler, öğrenmenin en önemli yollarından biridir. Mesela iletişimde üç tip insan

    vardır: Uyumlu insan, zor insan, korkak insan. Bunun üçüne karşı da aynı karşılıkları

    veremeyiz. Tepkileri çok değişik olacaktır. Ona göre yöntemler geliştirmeliyiz. Ama Bu

    insanları nasıl anlayacağız. Tabi ki birikimlerimizden, tecrübelerimizden yararlanacağız.

    Ama bizim demek istediğimiz burada önemli oluyor. Tecrübelerden yararlanırken

    genellemelerin kurbanı olmayacağız. Toparlayacak olursak, ne kadar sorunla karşılaşırsak

    karşılaşalım o kadar da değişik çözüm vardır. Ve durumlar karşısında konum belirlemek

    en güzel sonucu almamıza yardımcı olacaktır.

    Bruce Lee’nin dövüş sanatına çok farklı ve önemli bir yaklaşım getirdiğini çoğumuz bilir.

    Ona göre dövüşün ilk prensibi rakibine karşı koymamaktır, bunun yerine, onunla birlikte

    hareket etmek ve enerjisini yeniden yönlendirmektir. Üç tip insan vardır: Zor insan, Uyumlu

    insan, korkak insan… İletişim kurmada en zor insan “zor insan”dır. Zor insanların sürekli

    olarak “Neden?” diye sormalarından rahatsız olmamaya başladığım an benim de onlardan

    biri olduğumu anladığım andır. Asıl zor olan korkak insanlarla iletişim kurmaktır. Yüzünüze

    karşı, ha, evet, tabi ki gibi davranırken bir de bakarsınız ki arkanızdan bıçaklanmışsınızdır.

    Tek yapmamız gereken onları gizlendikleri delikten çıkarmaktır. İletişimdeki bütün

    alternatifleri çok iyi değerlendirip olumlu bir yaklaşım geliştirecekleri konusunda temkinli

    yaklaşmaktır.

    Gelelim ikinci bölümümüze:

    Bazı sözler vardır ki hiçbir zaman hiçbir kişiye kullanmamamız gerekir.

    Gel buraya! 

     Sen anlamazsın!

    Çünkü kurallar böyle!

    Seni İlgilendirmez!

    Peki bu konuda ben ne yapayım!

     Sakin Ol!

    Senin derdin ne?

    Sen zaten hiç……….. ya da Sen zaten hep…….

    Ben sana söylemiştim.

    Bir daha söylemeyeceğim.

    Bunu senin iyiliğin için yapıyorum. 

     Neden mantıklı olmuyorsun?

    Şimdi bu sözler kaba hatlarıyla bakıldığında “Canım bunların da kullanılabileceği yerler

    vardır.” diye düşünülebilir.” ama emin olun ki bu sözleri hayatımızdan çıkarırsak hiçbir şey

    kaybetmiş olmayız. Hatta insanlarla olan iletişimimizde çığırlar açabiliriz. Bu sözler,

    iletişimin en ilkel şeklidir. Espri olsun diye kullanmak bilmiyorum bakış açımızı ne kadar

    değiştirir ama?… Beni hayatımda en çok rahatsız eden sözler bunlar oldu. Bu sözleri sizin

    kullanmamanız sorunu çözmüyor tabi ki. Bu sözleri kullanan kişilere karşı da değişik

    alternatifler geliştirmeliyiz.

    Bu konudaki yaklaşımlarımı aşağıda sıraladım:

    Şimdi soruyorum size: “Gel buraya!” değil de “Afedersiniz, sizinle bir dakika konuşmam

    gerekiyor.” desek otoritemizden ne kaybederiz söyleyin bana? Birisi bize böyle bir üslup

    kullanırsa da “Neden?” diye sormaz mıyız?

    Bir insana “Sen anlamazsın!” demek herhalde o insanı (o konuyla ilgili hiçbir şey anlamıyor

    olsa bile) can evinden vurmak demektir. Bunun yerine: “……….. bu konuyu anlamak biraz

    güç alabilir, açıklamaya çalışayım.” demek ortamı ne kadar yumuşatır ve pozitif hale

    getirir? Biri bize böyle bir cümle kurarsa: “Siz anlatın, ben anlayacağımdan eminim, bu

    konuda bir şeyler yapmak istiyorum.” deriz.

    “Çünkü kurallar böyle!” insanların en çok ifrit olduğu sözdür. Kuralın nedenini istemek

    iletişim içinde olduğunuz insanın en doğal hakkıdır. Bize böyle diyen birine de aynı

    yaklaşımı sergileriz.

    “Seni ilgilendirmez!” sözü suistimalin en ağır şeklidir. Bize biri böyle derse ilgilendirdiğini

    söyler ve nedenini açıklarız.

    İletişimde en çok kullanılan ve kullanılması da bir o kadar olumsuz sonuçlar doğuran bir

    başka cümle: “Peki, bu konuda ben ne yapayım?” Bunun yerine: “Üzgünüm gerçekten de

    size ne söyleyeceğimi ya da tavsiye edeceğimi bilimiyorum, keşke bilseydim. Yardım

    etmek isterdim fakat edemiyorum.” demek karşımızdakini rahatlatacaktır. Eğer biri bize

    böyle derse “Beni dinlemeni ve bana yardım etmeni istiyorum.” diyerek açıklamaya

    başlarız.

    “Sakin ol!” sözü sakin olma ihtimali olan birini de çileden çıkarmaya yeter. Bu söz yerine

    “Her şeyin düzeleceğini, sizinle konuşmasını söylemek, sorunun ne olduğunu öğrenmeye

    çalışmak en güzeli olacaktır. Biri size sakin ol, diyorsa ve siz de sakin değilseniz, en güzeli

    oradan ayrılmaktır.

    “Senin derdin ne?” sözü de çok kaba. Bunun yerine “Meselenin ne olduğunu öğrenmeye

    çalışmak daha güzel olacaktır. Biri bize böyle derse bunun bir dert olmadığını,

    konuşulması ve halledilmesi gereken bir konu olduğunu söylemek yetecektir.

    Genellemeler çoğu zaman ciddi sorunlar çıkarmaya neden olan yaklaşımlardır. En güzeli

    genellemelerden uzak durmaktır. Bir olumsuzluk genelde öyleyse bile çözüme

    kavuşturmak istiyorsak somutlaştırma yöntemini kullanmalıyız.

    “Bir daha söylemeyeceğim.” başından dürüstçe bir ifade olmadığını ortaya koyuyor zaten.

    Ciddi olmanın başka yolları da vardır. Söylediğiniz şeyin çok önemli olduğunu vurgulamak

    daha doğru olur.

    “Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.” sözü gerçekten onun iyiliği için yapsak da çok rahatsız

    edici bir yaklaşımdır. Yaptığımız şey, zaten onun iyiliği içinse bunu söylemeye gerek

    yoktur. Karşımızdaki insan bunu anlamayacak biriyse, bu sözü söylesek de anlama ihtimali

    yoktur.

    “Neden mantıklı olmuyorsun.” sözü de iletişime ket vuran sözlerden biridir. Uzak durmak

    gerek.

    Yukarıda iletişim içinde olduğumuz insanlara karşı asla söylememiz gereken sözlerden ve

    böyle bir söz söylendiğinde nasıl hareket etmemiz gerektiğinden kısaca söz ettik.

    İletişimin anahtarı herkese, her olay karşısında aynı tavrı sergilememektir. Herkesi bir

    birey olarak değerlendirip ona göre yaklaşım sergilemek en güzelidir. İçtenlik ve samimiyet

    ise vazgeçilmezidir. Ve hepsinden önemlisi tökezleyeceğimiz yerde dans etmeyi bilmektir.

    Bundan sonra doktortakvimi.com ile birbirimize daha yakın olacağız… Anlayabilme ve

    anlatabilme adına sağlıcakla kalın…

  • Neden Terapiye gideriz?

    Neden Terapiye gideriz?

    Gerçekten çaresiz hissettiğimiz için… içinden çıkamadığımız için… başka bir çıkış yolu bulamadığımız için…
    Neden Terapiye gideriz? 
    Rollo May, insanların terapistlere kaybettikleri iradelerinin yerine koyabilecekleri bir şey bulmak için gittiklerini söyler. Aslında haklıdır da May bu söyleminde insanlar ne yapacaklarını bilemediklerinde… kendi iradeleri ile bir çıkış yolu bulamadıklarında… kendi iradelerini değiştirmek için gelirler terapiye… ama insanların yaşam yolculuklarındaki bu önemli süreçte düşülebilecek en büyük yanlışlık, bir terapist olarak insanların iradesinin yerini almaktır…
    Terapi bir yolculuktur, öze doğru… terapi bir süreçtir insanı kendine yaklaştıran … “yaşamda ben gerçekten ne istiyorum?” sorusunun cevabını bulmamızı sağlayan… O yüzden terapi, May’in dediği gibi iradenin yerine koyabilecek başka bir şey bulmaktan öte, kişinin kendisi ile belki de ilk defa tanışmasıdır… kendi iradesinin tanışmadığı yönleri ile tanışmasıdır.
    Leslie Farber yaşadığımız devri “bozuk irade çağı olarak nitelendirirken sanırım biz terapistlere düşen en büyük görev, insanların kendileri ve iradeleri ile tanışmalarını içeren bu kıymetli yolculukta onlara birer ruh eşlikçisi olmaktır. 

  • Selamlaşmak …

    Selamlaşmak …

    Bazen bir selam, bir günaydın, bir merhaba insanı yaşama bağlar, yaşam sevincini geliştirir. İnsanlar arasındaki soğukluğu, kopukluğu, küskünlüğü giderir. İnsanlar arasındaki samimi ilişkilerin oluşmasına neden olur. Yolda, işte, gerçek ve sanal dünyada, telefonda, karşımızdaki insana önce “Merhaba” veya “Selam” deriz. Ben daha çok Merhaba’yı kullanırım. Bunca yıl “Merhaba” kelimesinin gerçek anlamının ne olduğunu da hiç düşünmemiştim. Gerçekte neyi ifade ediyordu acaba? Geçenlerde şöyle bir araştırdığımda neler buldum neler…

    Merhaba: Günaydın ya da Hoşgeldiniz anlamında bir esenleşme sözüymüş. Kelimenin kökeni Farsça. Kelimeyi ikiye ayırdığımızda “mar” ve “heba” kelimelerinde oluşuyor. “Mar” Farsça’da yılan demek, “Heba” ise heba etmek, yok etmek. Yani asıl anlamı “aramızdaki yılanı öldürelim, düşmanlığımızı yok edelim”, demek. Farsça’da genel kullanım anlamı ise “Benden size zarar gelmez” Böylece her merhaba diyen kişi size iyi niyetini göstermektedir.

    “Merhaba” …yani “benden size zarar gelmez”. Merhaba kelimesinin içinde bir rıza, bir güven, itimat ve sadakat var. İçtenliği, samimiyeti, güveni karşındakine hisseterebilmek var ..

    Peki Selam ne demek ?

    Selam, huzur, selamet, sağlık, barış, rahatlık, kurtuluş gibi anlamlara geliyor. Selam vermek, bir kimseye yapılacak en güzel hürmet. Selam, bir insanın, karşılaştığı kimseye iyilik, sağlık ve afiyet dilemesi, iyi dileklerde bulunmasıdır. İnsanlardaki güzel huylardan biri de, birbirlerine selam vermeleri ve almalarıdır. Selamlaşmak, insanlar arasında düşmanlığa sebep olan kızgınlık ve dargınlık, nefret ve kin gütmek vs. gibi kötü huyları yok eder. Karşılıklı sevgi ve saygının doğmasını sağlar. Her dinde ve her toplumda selamlaşmaya ait sözler ve hareketler ayrı ayrıdır. Her toplumun dini inancı ve ahlaki yapısına göre selam vermek ve almak için kullandıkları sözler ve yaptıkları el, baş ve diğer beden hareketleri ayrı ayrı olmaktadır.

    Herhangi bir insana verdiğimiz selam, ona değer verdiğimizin, onu sevdiğimizin göstergesidir. O insana selam vermekle aslında onu sevdiğimizin ve değer verdiğimizin mesajını vermiş oluruz. Bundan dolayıdır ki o kişide de bize karşı güzel duygular beslemeye başlar ve arada karşılıklı bir sevgi, saygı durumu oluşur.

    Maalesef günümüzde öyle bir durum oluşmuştur ki aynı apartmanda yaşayıp belki yıllarca her gün selamlaşıp da iki çift laf etmeyen, birbirinin halini hatırını sormayan insanlar bulunmaktadır. Böyle bir selam, samimiyetsiz, kuru bir selamdan başka bir şey değildir. Selamlaşmanın bir amacı da insanların durumlarını sormak, varsa sıkıntılarını öğrenmek ve imkanlar dahilinde onlara yardımcı olmaya çalışmaktır. Yoksa insanlar birbirinin adını bile bilmeden her gün selamlaşsalar ne olur?

    Merhaba deyince aklıma hep bu toprakların balıkçısı Cevat Şakir gelir, Halikarnas Balıkçısı her söze “Merhaba” diyerek başlar. Çünkü o, bu dünyadan göçerken bile, Hatay’daki Merhaba Apartmanı’nda, yattığı odanın penceresine dönüp, “Sanırım ki yolcuyum. Dünyaya bir merhaba deyip gideceğim. Burnuma çiçek kokuları geliyor. Açın, açın pencereleri. Son defa görmek istiyorum güneşi. Son defa görmek istiyorum özgürlüğü. Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba…” diyecek kadar aşıktır bir merhabaya… Sabahattin Eyüboğlu onun için ”Ve belki de bu yüzden Dünyanın sisini, pusunu ne temizler? Poyraz bir, Balıkçı’nın merhabası iki…” der. Balıkçıya neden Merhaba dendiğinde şöyle açıklamış: “Her şeyden önce erkekçe bir söylenişi var merhabanın…Üstelik anlamı da güzel. ‘Rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Sabah şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Akşam şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yok. Bunların yerine basarım merhabayı, olur biter… Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde…” Sonra bir başka kaynakta, Balıkçı’nın anlattığı minik bir öykü var merhaba ile ilgili: “Çok eski zamanlarda, uzun yolda karşılaşan iki seyyah,  yekdiğerine zarar vermeyi düşünmediğini, düşmanca bir niyeti olmadığını anlatmak için, yaylarını gerip oklarını uzaklara atar ve ‘Mir heba’ yani ‘Okum boşa gitsin’ derlermiş. Zaman içinde bu söz, ‘Merhaba’ olarak girmiş konuşma dilimize…”

    Çevremizdeki insanlarla güzel bir iletişim içinde olmak, onlarla dost veya arkadaş olmak, onlara duyduğumuz sevgiyi belli etmek istiyorsak selamlaşmayı asla kesmemeliyiz. Birine karşı küskün veya öfkeli de olsak, onun verdiği selama mutlaka karşılık vermeli; bize atılan her adım için, biz onlara karşı on adım yürümeliyiz. Selamlaşmanın, insanlar arasındaki muhabbeti, sevgiyi ve saygıyı artırdığını unutmamalıyız.

    Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi yazımın da sonuna geldik. Şairin de dediği gibi ben bunu bir ayrılık saymıyorum bir buluşma sonrası, yeni bir buluşma için, MERHABA demek için hoşçakalın…

  • Kara ölüm-yersinia pestis

    Korkular denildiğinde gerçek bir tehlikenin varlığı veya gerçekleşmesi ihtimaline karşı gelişen kaygı durumu şeklinde açıklanabilir. İnsanlar onlarca şeyden korkar karanlık, yükseklik , kapalı alan gibi örnekler verilebilir. İnsanlık tarihi boyunca korkular hem kişisel hem toplumsal olarak her türlü amaç için kullanılmıştır. Savaşlarda bile ses çıkarmak, geceleri kişi sayısından fazla ateş yakıp sayıca aldatmalar gibi onlarca korku oluşturma yöntemi vardır.

    Peki hiç karanlık nedeniyle ölen biri gördünüz mü?

    Dikkat edilirse insanlar en fazla gördükleri değil göremedikleri zaman korkuya kapılırlar. Bazı korku nedenleri ise görünmez. Ancak çevremizde yarattığı etkiyi , yıkımı, tahribatı gördüğümüzde korkmaya başlarız.
    Sanayi devrimi ve tıbbın gelişmesinden önce (buna sağlıklı kanalizasyon sistemleri ve hijyen koşulları da dahil olmak üzere) insanlar birçok farklı mikroba maruz kalır ve birçoğu ölümle sonuçlanırdı. Özellikle 1900 lü yıllardan itibaren bu gelişmeler yaşanmıştır. Ne kadar sağlıklı olduğu bir kenara bırakılırsa 1900 ‘de dunya nüfusu 1782000000(bir milyar yediyüzsekseniki milyon)’du. 118 yılda bu sayı neredeyse 7 milyara dayanmış durumda. İnsanlık tarihinin milyon yıldaki gelişimi göz önüne alınınca son yüzyıldaki artış tamamen sağlık sistemi ve hastalıklardan korunmaya bağlı olduğu düşünülebilinir. Gıdaya kolay ulaşma, temiz içme suları da bir diğer nedendir.

    Konudan çok fazla kopmadan tarihte insanların adını bilmeden en çok korktuğu , tarihin en zalim ,vahşi,acımasız katiliyle sizleri tanıştırmak isterim :

    Yersinia Pestis.

    Yersinia Gram Negatif bir bakteridir. Dunya tarihinde 3 buyuk pandemiye neden olmuştur.Bu bakteri gün ışığına ve dezenfektanlara duyarlıdır. Ancak karanlık ve özellikle nemli kemirgen yuvalarını çok sever. İnsanda hastalık yapması için bir kemirgenin kanını emen pirenin insanın kanını emmesi gerekmektedir. Yani aslında kemirgenler ara konak olmaktadır. Asıl bulaş pireler aracılığıyladır.

    İnsanlara bulaştıktan sonra lenf nodlarına gider, yerleşir ve iltihabi reaaksiyona neden olur. Yaygın damar içi kan pıhtılaşmasına neden olur ve sonucunda tedavi olunmazsa genellikle ölümcüldür. 3 alt tipi mevcuttur. Hıyarcıklı veba , septisemik ve pnömonik. Pandemilerde görülen türü hıyarcıklı vebadır.

    Hastalığın çıkış nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ancak çeşitli teoriler bulunmaktadır. İlki kafkaslardaki ceneviz kolonisi Caffa’yı ele geçirmek isteyen tatarların kaledeki direnci kırmak için vebalı ölüleri surlardan içeri atmalarıyla basladığıdır. Birçok tarihçi bunu veba salgınının neden olarak kabul etmektedir.
    O dönemin insanlarında ise genel olarak tanrının kötü insanları cezalandırdığı görüşü hakimdir. Alman doğa filozofu Albert do Cologne ‘ye göre ise bu olay Jupiter Mars ve Saturn’un aynı hızada olmasından kaynaklanan bir doğal felaketti.

    Bilinen en büyük veba salgınlarından biri 1347’de Mısır’da başlayan veba (kara ölüm/black death/peste noir) salgını gemiler vasıtasıyla Akdeniz limanlarından Avrupa’ya yayılmış, kitle ölümleri sonucunda köyler ve şehirler haritadan silinmiş ve 10 yılda 60 milyon insan (Avrupa’nın üçte biri) ölmüş, 75 milyon insan hastalıktan etkilenmiştir. Sayı olarak tam kesin bilgi yoktur ancak tarihçiler avrupa kıtasının üçte birinin bu salgından etkilendiğine kanaat getirmiştirler.

    Haritada 1. Veba salgınının İtalyadan başladığı ve Norveç kıyılarına kadar ilerlediği gösterilmektedir. Ancak veba norveçte çok fazla ölüme neden olmamıştır. Vebanın ilk görüldüğü ve belki de en çok zarar verdiği yer olan İtalya`da resmi talimatlarla veba kurbanlarının eşyaları ve yatakları gömülmüş, evleri dumanla dezenfekte edilmiş ve sirkeyle temizlenmiştir. Sağlık heyetleri şehir dışında toplu cenaze törenleri düzenlemişlerdir.

    Doktorlar daha çok hastalık kapma ihtimalleri olduğu için daha çok tedbir almak zorundadırlar ve genelde gömlek ve eldiven giymekte, tarçın ve bitkilerle ıslatılmış burun torbaları takmaktadırlar.

    Kara Ölüm sadece ölüme neden olmakla kalmamış birçok farklı açıdan insan hayatını etkilemiştir. Ölümlerin çoğu fakirlerden olması ile birlikte aristokrat kesimde ölümlerden etkilenmiştir.
    Ayrıca Veba Tarihçisi Robert Gottfied’e göre ‘’Kara ölüm olmasaydı Avrupa tozlu ve ağaçsız etiyopya’ya dönüşecekti ‘’. Demektedir. Birkaç istisna dışında avrupanın büyük ormanları veba salgını sonrası ortaya çıkmıştır.

    Bir kıtanın belkide insanlık tarihini değiştiren olayların nedeninin gözle görünmeyen bir mikrobun neden olması ne ironik. Hitlerin , Napolyon’un fethedemediği Rusya’yı fethedebilen,2. Dünya savaşından çok daha fazla insan öldüren bir mini katilden bahsettik.

  • Ruhsal travma

    1. Travma nedir, Ne değildir?
    2. Travmaya sebep olan olaylar nelerdir
    3. Psikoterapistler ve psikanalistlerin Bu konuda görüşleri nelerdir(hanna Levenson James Masterson kenberg
    4. Kuramların travma hakkında yaklaşımları nelerdir
    5. Travma örnekleri
    6. Post travmatik stres bozukluğuı ve travmanın birbirinden farkları ortak özellikleri nelerdir
    7. Travmanın tedavi yaklaşımları nelerdir
    8. Travma ruha neler yapar?
    9. Tedavi metotları nelerdir?
    10. Travma tedavisinde dikkat edilmesi gereken hususlar?
    11. Travma tedavisinde süreç nasıl devam eder
    12. İyileşmenin belirtileri nelerdir?
    13. Ruhsal travmayı anlamak?
    14. Travma Beyni Nasıl etkiler?
    15. Günlük hayattaki travma örnekleri?
    16. Konu hakkındaki yayınlar yazarlar kitaplar belgeseller
    17. Aydınlatılan noktalar, Aydınlatılmayan yerler nelerdir?

    Travma ani beklenmedik Olaylardır.

    Travma dıştan gelir.

    İnsanlar Travmaya farklı tepkiler verirler. Verdikleri tepkiler Patolojinin kendisi değildir. İnsanlar travmaya Nasıl tepki verirler?

    İnsanlar travmadan nasıl etkilenirler?

    Travmayı kolaylaştırıcı faktörler nelerdir?

    Tüm canlılar doğarlar büyürler ve ölürler. Bu optimal Bir çizgidir. Doğal akışında herşey iyi gittiğinde kişi Abraham Maslow ‘un kendini olgun insan yapma potansiyeline sahiptir.

    Doğal akış insan yavrusunun güvende, sıcak, etkiye tepkinin olduğu, genetik olarak sağlam, annenin ve babanın insan yavrusunun ihtiyaçlarını karşıladığı güven duygusunun olduğu uygun ortam demektir. Bu uygun ortam içerisinde İnsan yavrusu hayal dünyasını ve gerçek dünyayı anlayabilecek Hissedebilecek düşünebilecek hareket edebilecektir. Hayal dünyası zengin gerçek dünya ile uyumlu bir sürecin devam ettiği bir hayat hikayesi yazacak kendiliği olacaktır.

    Kendi sınırlarını bilen, Kendini tanıyan, kendi duygularının ve kendi vücudunun her an farkında olarak hayatı coşkulu, meraklı, sorgulayan, güvende, yaratıcı, Kendini seven, kendine güvenen, insanları seven ,insanlara güvenen Ve kendi amaçları hayalleri idealleri için sonuna kadar çalışan azim eden bir hayat yaratacaktır. Hayattaki engeller ve kolaylıkları anlayabilecek ve bunlarla kendi istediği hayatı kurabilecektir. Böyle bir insanın kendi ile ilişkisi diğer insanlarla ilişkisi , diğer canlılar ile ilişkisi Ve Allahla ilgili ilişkisi sağlıklı olacaktır.

    Bu insanın çok zorlandığı ,yalnız kaldığı, yardıma ihtiyacı olduğunda kolaylıkla diğer insanlardan yardım alabilecek, kendi kendine yardım edebilecek ve yaşadığı zorlukların üstesinden geleceğine inanacaktır. Çaresizlik içinde kıvranıp başkalarından bu olayı çözmelerini istemek yerine kendisinin bunun üstesinden nasıl geleceğini araştıran sorgulayan bir Kendilik yapısı olacaktır.

    Kendi gerçeğini anlayabilen ve bunu anlatabilen bir beceriye sahip olacaktır. Kendisi dışındaki dünyayı anladığı, gördüğü, hissettiği, istediği şekilde değil, her insanın farklı olduğunu, özelliklerinin farklı olduğunu, kapasitesinin farklı olduğunu anlayabilecek, hayatın gerçekliğini öğrenmeye açık olacaktır. Bu ölünceye kadar devam eden bir zenginleşmeye gidecektir.