Etiket: İnsanlar

  • Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Karşımda oturan birçok kişiden şu cümleleri duydum;

    Güzel/ yakışıklı değilim
    Kim benimle olmak ister ki
    Sevilecek bir yanım yok
    Gerçekte olduğum kişiyi görmelerinden korkuyorum;
    Beni gerçekten tanısalar aslında sevmezler
    Saçmalayacağım ve rezil edeceğim kendimi
    Beni gerçekten şaşırtan cümleler bunlar. Çünkü genellikle karşımda tanımladıklarından çok başka insanlar oturuyor olur. Evet güzel ya da yakışıklı. Elbette sevilmeye değer, beceriksiz olmayan, duyguları, düşünceleri, arzuları olan diğer insanlardan farklı olmayan insanlar. Aynı zamanda kendilerine karşı fazla eleştiriler ( negatif yönde ), kendilerini objektif bir şekilde görüp yorumlayamayan. 

    Peki Benim görüşümle onların görüşü arasındaki fark nereden kaynaklanıyor. Nasıl oluyorda aynı insana baktığımız halde farklı şeyler görüyoruz. İşte o noktada algımızı etkileyen şemalarımızdan bahsedebiliriz. 
     
    Çocukluğumuzdan itibaren dünyamızda deneyimlediğimiz her şeyin oluşturduğu şemalar. Çocukluk çağımızda bazı durumlarla baş edebilmek için kendi yöntemlerimizi oluşturmuş olabiliriz. O zaman gerçekten bu yöntemler işe yaramış da olabilir. Fakat yetişkinlikte halen o yöntemleri uyguluyorsak, hayatımızdaki sorunları çözmeye, o zamanki kadar katkı sağlamıyor, hatta , işleri çıkmaza sokuyor olabilir. 
     
    Hayal edin benimle birlikte; anaokulundasınız biraz dolgun yanaklara, yuvarlak çerçeveli gözlüklere sahipsiniz. Arkadaşlarınız size ”şişko, dörtgöz” gibi kelimelerle sesleniyor. Bu sizi kırıyor, üzüyor, utandırıyor belki de daha fazlası. Zihninizde insanlar acımasız, güvenilmez gibi düşünceler oluşuyor. Onlardan uzak durmanız gerektiğine karar veriyorsunuz sonrasında. Öyle de yapıyorsunuz. 
     
    Aradan yıllar geçiyor artık yetişkin bir birey oluyorsunuz, fakat o gün orada olanların oluşturduğu şemanızla şimdi ve burada yaşamaya çalışıyorsunuz. Kendinizi yalnızlığa mahkum etmiş, izole bir hayat süren bir birey olarak yaşıyorsunuz, ya da yaşadığınızı varsayıyorsunuz. 
     
    Yetişkinler daha hoş görülü, esnek ve aydınlıktır. Gerçek anlamda olgunlaşmış yetişkinler insanların gözlükleriyle, kilolarıyla alay etmezler. Insanların kusurlarını aramaz, eleştiri yaptıklarında dahi yapıcı eleştiriler yaparlar. Insanların hatalarını bulmaya odaklı değillerdir. Onlar zamanlarını gereksiz mevzularla öldürmezler. Dolayısıyla çocukluk çağında acımasız olan insan, yetişkinlik döneminde ilerlemiş ve kendini geliştirmiştir. Sizin o zaman oluşturduğunuz şemanız bugün işlememektedir. 
     
    O gün orada hırpalanan o çocuğa ulaşın ve ona sarılıp yalnız olmadığını söyleyin. Onu yalnızlığın oluşturduğu o soğukluktan yetişkin halinizle kurtaracağınızı söyleyin. Dünyada hassas olmayan insanların varolmasının, sizin varoluşunuza etki etmesine izin vermeyin . 
     
    Onlar siz umursadığınız müddetçe varlar. Ve sizin umurunuzda olmayı kesinlikle hak etmiyorlar. 
     
    Şimdi tekrar bak kendine. O çocuğun söylediği gibi çirkin değilsin.. 
     
    Kimbilir kime kızmıştı o gün, belki de çok mutsuzdu. Senden çıkardı başına gelenlerin acısını. Henüz yeteri kadar güçlü olmadığından insanlar çocukken böyle yöntemler kullanabiliyor. Şimdi senin gerçek dışı her düşünceyi sorgulama zamanın. 
     
    Bir düşünce zihninize geldiğinde o düşüncenin nereden geldiğini kendinize sorun. Bu düşünce sizin düşünce alışkanlığınızdan mı geliyor ya da bir gerçeklikten mi? 
     
    Bilimsel yöntem gözlemle, analiz et ve sonuca git der, özetle. Hayatımızda bilimsel yöntemi kullandığımız müddetçe daha az zarar göreceğimize inanıyorum. 
     
    Sorgulama cesareti gösterebilenlere…

  • Duygusal Zeka Nedir?

    Duygusal Zeka Nedir?

    ‘Duygu olmadan hiçbir karanlığın aydınlığa dönüşmesi, hiçbir adaletin harekete dönüşmesi mümkün değildi.’

    Carl Jung

    Duygusal zeka dediğimiz kavramı ünlü psikologlar Mayer ve Salovey 1990’ yılında yaptıkları bazı akademik çalışmalar sonrasında şu şekilde tanımlamaktadır; ‘duygusal zeka, bir insanın kendi duygularını ve başka insanların duygularını tanıyabilme, duygularını birbirinden ayırt edebilme ve bütün bu bilgileri düşünce ve davranışların oluşumunda doğru bir biçimde kullanabilme yeteneği.’ Yaşadığımız toplumlarda her gün duyduğumuz yeni bir haber bana insanlar arası hoşgörü,saygı,sevgi gibi duyguların giderek azaldığını hatırlatıyor. Hayat şartlarının gerilimlerinin birikimleri,depresyon,kaygı,uykusuzluk,yeme bozukluklarına yol açıyor. İnsanlar arasında ki duyguların azalması,modern çağımızda insanların kendilerini kontrol edebilmelerini ve zorluklarla baş etme yetilerini azaltıyor. Özellikle ülkemizde gerek gerek ekonomik krizin gerek zorlu yaşam şartlarının ve kişisel problemlerin insanlarda kontrol ve tahammül gücünü azaltıyor. Sağlık bakanlığının yaptığı çalışma raporlarına göre ülkemiz insanlarından her beş kişide biri derin depresyonla baş etmeye çalışırken bir profesyonel yardıma ihtiyaç duyuyor.

    Günümüzün çocuk ve gençlerinin dikkat düzeyleri giderek düşüp, öğrenmeye olan istekleri azalmaktadır. Gençlerimizin pek çoğunun enerjileri yok ve çekimserliği tercih etmekte. Bir çok insa ‘şimdiki çocuklar çok daha akıllı’ sözlerini duymayanımız yoktur sanırım. Halbu ki gerçek şu ki, her kuşak bir öncekinden daha akıllı görünürken,sevgi saygı,merhamet,empati ve bazı ahlaki değerlerden git gide uzaklaşıyor,güvensiz ve sağlıksız ilişkiler kurarak karşımıza çıkıyor.

    Bilimsel çalışmalarla da desteklenen DUYGUSAL ZEKA kavramına hepimizin daha çok kulak vermesi gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü, şiddet,istismar,zorbalık eylemlerinin akıl almaz artışı,insanların artık insani içgüdülerle hareket etmediği,ekonomik koşulların insanlar üzerinde yoğun baskı kurduğu bir dünyada yaşıyoruz.

    Bilim adamları ‘ Davranışlarımıza yön veren nedir?’ sorusuna cevap ararlarken şu önemli sonuca ulaştılar; ‘ DAVRANIŞLARIMIZIN OLUŞUMUNDA BEYNİMİZDE DÜŞÜNCELERİMİZ KADAR DUYGULARIMIZDA AYNI DERECEDE İŞLEV GÖREREK ÇALIŞIYOR.’

    Prof.GARDNER’in çoklu zeka kuramına göre duygusal zeka; ‘duyguları kontrol edebilme,sağlıklı ve uyumlu sosyal ilişkiler kurabilme ve mutlu yaşam sürebilme için kazanılması gereken bütün yetenekler’ olarak tanımlanmıştır.

    Duygusal zeka insanın verimli ve daha etkin bir hayat yaşayabilmesi için kendi değerini ve gücünü tanıması,kendi duygularının farkında olmasıdır. İnsanlar ancak bu şekilde kendisine ve çevresine yarar sağlayabilir,insanlığa katkıda bulunma cesaretini hissedebilir.

  • Psikoz

    Psikoz

    Psikoz gerçeklik algısıyla ilgili bir rahasızlık türüdür. Gerçek olmayan inanışlar, olmayan şeyleri görme ve duyma, gerçek olanla olmayanı ayırt edememe bunlara örnek verilebilir. Bu tarz düşünce bozuklukları olduğunda, kişiler onlara çok sıkı bir şekilde bağlanırlar ve düşünce bozukluklarının aksi kanıtlanırsa bile inanmazlar, fikirlerini değiştirmezler. Bu tarz düşüncelere sanrı denir. Bu sanrılar genelikle aynı kültürdeki insanlarla kıyaslanır. Bu çok önemlidir çünkü bir kültüre göre alışılmadık olan bir şey diğer kültere fazlasıyla normal gelebilir. Bunları ayırt edebilmek için birkaç referans türü vardır

    İlk tür “referans(alınma) sanrısıdır”. Bu sanrı belirtileri kişinin gerçekleşen her olayın bir sebebi olduğuna inanması ve kendisiyle bağdaştırması denebilir. Örneğin kişide, insanların onun hakkında konuştuğu, sürekli dedikodusunu yaptığı, gazete haberlerinin kendisinden söz ettiği şeklinde inançlar gelişebilir. Çevresinde gördüğü her olayı bir ipucu, kendisiyle ya da üzerine takıldığı konuyla ilişkili bir gizli mesaj olarak değerlendirir, gizli anlamlar arar.

    İkinci sanrı türü ise “grandiyoz sanrı” türüdür.Büyüklük hezeyanı olarak da bilinir. Kişinin; kendisinin çok güçlü, çok bilgili, yetenekli olduğuna inanma hezeyanı. İki çeşidi vardır.

    Grandiyöz yetenek hezeyanı: özel bir takım güçleri ya da yeteneklerinin olduğuna inanma.

    Grandiyoz kimlik hezeyanı ise kendini çok ünlü ve tanınan biri olduğuna inanmadır.

    Üçüncü çeşit ise paranoya sanrı türüdür. Bu sanrı türüne sahip insanlar sürekli paranoylar şüphelerle ilgilidir. Hastalar bir takım insan tarafından zarar gördüklerine veya izlendiklerine inanırlar. Örneğin evin önündeki bir arabanın kendisini takip ettiğini ve tehlikede olduğunu düşünürler.

    Diğer bir sanrı türü kontrol sanrısıdır. Kişi, başka bir kişi veya canlının insanların duygu ve düşüncelerini kontrol ettiğine inanır. Örneğin uzaylıların dünyayı kontrol ettiğini düşünürler.

    Son olarak erotomonik sanrılar: kişi başkalarının ona aşık olduğunu düşünür. Bu kişiler genelde üst seviye zengin ya da ünlü insanlardır.

    Psikoz teşhisi konmuş insanlar halüsinasyonlar da görebilir. Bunlar sadece görsel değil işitsel de olabilir. En fazla karşılaşılan tür ise işitsel halüsinasyonlardır. Görsel halüsinasyonlarda ani ışık çakması veya olmayan insanları görme gibi olabilir.

    Psikoz hastalarında bir diğer belirti türü ise davranış ve düşünme bozukluklarıdır. Bunlar kolay bir biçimde gözlemlenebilir. Düşünme bozukluklarını gözlemlemek, davranış bozukluklarına göre biraz daha zordur. Belirtileri ise; kişi konuşurken çok bilgi vermez, konuşurken devamlılığı olmaz veya çok fazla konuşur. Cevap verirken konudan çok sapar, sorulan soruya cevap veremeyebilir. Aniden susma gibi belirtileri de vardır. Bazı durumlarda sözcükler anlam aramaksızın bir araya getirilir. Örneğin, “eşşek adam”, “hızlı ev” gibi cümleler söyleyebilirler. Bu tür hastaların, ilk yanıta takılma gibi takıntıları vardır .

    Psikozun Epidemiyolojisi

    Psikozun görülme sıklığı tüm dünyada aynı sayılır, kültüre ya da topluma göre değişim göstermez. İnsidansı 0.35’tir. Yaşam boyu hastalanma riski %0.40-2.70 arasında değişmektedir. Genelde ergenlik döneminin bitişinde ya da yetişlinlik döneminin başlangıcında başlar. Erkeklerde kadınlardan daha erken yaşlarda görülmektedir.

    Psikozun Etiyolojisi

    Kişide psikozu tetikleyen, altta yatan sebeplerde olabilir. Bunlar şizofreni benzeri gibi psikiyatrik durumlar veya tıbbı durumlar olabilir. Alkol kullanımı ve (LSD) içeren maddeler, bazı ilaçlarda psikotik belirtilere yol açabilir. Bunlar levodopa veya virüs önleyici ilaçlar da olabilir.
    Psikoz tedavi edilmezse kişide agresyon, gerginlik ve endişe gibi duygular gösterebilir. Psikoz belirtileri gösteren kişiler en kısa zamanda psikolojik tedavi almalıdırlar.Almadıkları takdirde kendileri veya çevrelerindeki insanlar için ciddi tehlike olabilecek konuma bile gelebilirler.

  • Elalem Ne Der? Korkusu

    Elalem Ne Der? Korkusu

    Aman bu saatte tek başına dışarı çıkma ‘elalem ne der?’

    Bu elbiseyi mi giyeceksin ‘elalem ne der’?

    Erkek adam böyle mi yapar sonra ‘elalem ne der?’

    Bak elalemin çocuğuna sen daha otur.

    Bir elalemdir tutturmuş gidiyoruz. Hep bir şeyler söylüyor. Eleştiriyor. Hiç susmuyor. Toplumumuzun kronikleşmiş bireyi ‘elalem’. Yukarıdaki cümleleri ve daha nicelerini duymayan yoktur aramızda. Hep bir elalem konuşuyor,bizi ayıplıyor ve biz utanıyoruz. Sonra da o elaleme göre davranışlarımızı,söylemlerimizi düzenliyoruz.

    Ama Neden ?

    İşin gerçeği elalem dediğimiz şey aslında toplum,çevre, sosyal grup. Her toplumun kendisine göre normları,kuralları,inançları,yaşam biçimi vardır. Sosyal varlık olan biz insanlarda Abraham Maslow’un tabiriyle ait olma gereksinimi içerisindeyiz dolayısıyla toplumla iç içe olma durumundayız.  Bu ihtiyacın karşılanması için de zaman zaman ve belkide çoğunlukla başkalarını mutlu ederek bir topluluğa dahil olabileceğimizi düşünüyoruz. Çünkü insanlara yadırgayacakları duyguları yaşatırsak bizden uzaklaşacakları gibi çokta gerçekçi olmayan bir inancın peşine düşüyoruz.

        Aslına bakarsanız bu elalem dediğimiz şey her zaman çokta kötü bir şey değil. Bizlerin geçmişte yapmış olduğu hataları tekrarlamasını engelliyor. Sonuçta elalem’in bir kural ve çerçevesi var ki çoğu zaman fayda sağlar çünkü toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gelişmiştir bu kurallar. Ancak bu elalem’in ne diyeceği korkusu zihnimizi bulandırmaya, içimizi daraltmaya başlıyorsa burada bir problem var demektir. Çünkü bu korku yükseldiği zaman kendimizi elaleme muhtaç ve güvensiz hissediyoruz. Böylece ya başkalarına göre yaşamaya başlıyoruz ya da insanlardan uzaklaşıyoruz. Sonuç olarak kendimize olan saygımızı kaybediyoruz ve sosyal olarak yabancılaşarak ötekileşiyoruz.

        Benim Elalem korkum var mı ?

       Yapmak istemediğin şeyleri yapıyor ve bu yüzden içerleniyorsan, ne istediğini bilmiyorsan ya da hiç bu konu üzerine düşünmediysen, gerçekten inanadığın şeyleri ifade etmekten korkuyor/çekiniyorsan, insanlardan kaçınıyor veya hoşlanmadığın insanlarla vakit geçirmek durumunda kalıyorsan, karar almakta zorlanıyorsan, sürekli insanların senin yanında üzgün sıkılmış olduklarını hayal ediyorsan ELALEM  NE DER? korkusu yaşıyorsun demektir.

       İyi haber şu ki bu korkuyu yaşıyor olmanın tek sorumlusu sen değilsin. Çocuklarını; böyle davranırsan kimse seni sevmez, bak falancanın kızı şurayı kazanmış sen daha otur, hiçbir şeyi beceremezsin, cahilsin vs… gibi öz güven kırıcı söylemlerle yetiştiren aileler bu durumun paydaşı. Kötü haber bu durumu sürdürüyor ve çözmüyor oluşun seni bu paydaşa ortak yapıyor.

       Peki bu durumdan nasıl kurtulabilirim ?

       Öncelikle diğer merkezci olmaktan vazgeçmelisin. Merkeze kendini almalısın. Bunu başardığında insanlar seni sen olduğun için kabullenmiş olacak, onlara göre yaşamış olduğun için değil. Bunun bir diğer avantajı da hata yaptığında  durumu kabullenmek senin için daha kolay olacak çünkü bu senin kendi tercihinle yapmış olduğun bir hata. Oysaki başkalarına uyum sağlamak için yapacağın bir hatayı kabullenmek bu kadar kolay değildir. Çünkü başkaları için hata yaptığında keşke der, pişmanlık duyarsın ama kendi hataların sana büyümeyi öğretir. Başkalarını daha kolay affetmeni sağlar. Bazen yaptığın hatalar başkaları tarafından yanlış anlaşılabilinir. Eğer hata kendi şahsi hatan ise iyi niyetini kalben hisseder, iç huzura daha kolay kavuşabilirsin. Zihinsel olarak daha rahatlarsın ve elalem ne der diye kaygılanmaktansa kendine odaklanırsın.

      Diğer merkezli olmanın getirdiği bir diğer sonuç ise sen başkaları için ne kadar iyi olursan ol, ne kadar çaba harcarsan harca seni olumsuz söylemlerle yargılayabilirler ve herşeyi yapmış olmana rağmen nerede hata yaptığını düşünür durursun. Yeri gelir kendini kullanılmış  ve değersiz hissedersiniz. Aslında problem insanlarda değildir. senin onlarla seni sevsinler, yargılamasınlar diye kendinden ödün verdiğin bir ilişki kurmuş olman problem. Oysaki kendini merkeze alsan sen sen olduğun için yanında olan insanlarla ağı oluşturmuş olsan, vermiş oldukların ve çabaların seni mutlu ederdi. Kendin mutlu olduğun için çabalardın başkalarını mutlu etme gayesiyle değil. Ve kimseden bir beklentiniz olmayacağı için elalem ne der diye bir kaygın olmazdı.

        Zihnini elalem ne der sorusundan uzaklaştırmak istediğinde kendini bir eyleme dökebilir ve odağına eylemi alabilirsin. Bu eylemin bir hedefi olursa diğerlerine odaklanmaktansa hedefine odaklanabilirsin. Bu bir kurs olabilir, bir başarı hedefi olabilir, sana katkı sağlayacak ve seni geliştirecek sonunda da mutlu edecek her şey olabilir. Kendini bir şekilde hayatın akışına bırakman lazım, başkalarının yargılarına değil.

      İyi yönlerinin farkında olan, güçlü yanlarını bilen ve güvenebileceğiniz insanlarla beraber olun. Sevildiğin ve desteklendiğin ortamlarda , arkadaş grupları içerisinde olmayı tercih et.

      Yapacağın bir davranışta kaygın yine çok artıyorsa ‘ en kötü ne olabilir ki?’ sorusunu kendine sor. Çekindiğin kişilerle konuş , fikirlerini al ve kendi isteğin doğrultusunda değerlendir.

      Kendinle içsel konuşmalar yap. ‘Tam olarak ne istiyorum?’ sorusuna cevap ver. Kararlarını kendi isteklerin doğrultusunda al.

      Ne yazık ki insanların ağzı torba değil ki büzesin. Bu nedenle senin için neyin önemli olduğunu bul. İnsanların bu durum üzerine neler diyebileceğini,yapabileceğini listele ve kendini bunlara hazırla.

    Bir başkasının senin hakkındaki görüşleri senin gerçeğin olmak zorunda değil (Les Brown)

    Unutma…

  • Ölüm İçgüdüsü, Gerçeklik ve Haz İlkesi

    Ölüm İçgüdüsü, Gerçeklik ve Haz İlkesi

    Küçükken şeker görünce muhtemelen onu hemen isterdiniz. O hazza hemen sahip olmak isterdiniz. Bekleme ve erteleme düşüncesi sizi dehşete düşürürdü. Bu Freud’un haz ilkesi olarak tanımladığı bir davranıştır.

    Gençken veya henüz olgun değilken, ihtiyaçlarımızın hemen karşılanmasını ve haz duymayı isteriz. Aynı zamanda acıdan da kaçınmak isteriz. Ama zamanla büyürüz, olgunlaşırız ve sonra tekrar o şekeri görebiliriz. Ama bu sefer o şeker bizim olmayabilir, başkasının olabilir. Onu almak için başımızı derde sokabiliriz. Sosyal açıdan uygunsuz olabilir. Beklememiz gerekebilir. İşte burada gördüğümüz şey, gerçekliğin hazla yer değiştirmesidir. Gerçek olan şey beklemeniz gerektiğidir. O anda ödülü alabilmek için fedakârlık yapmanız gerektiğidir. Bu çeşit uzun süreli memnuniyet için o anki ödülle yerini değiştirirsiniz. Dış dünyanın keyif arayan davranışlarınızı artık hoş görmediğinin farkına varmalısınız. Her zaman istediğinizi elde edemezsiniz. Yerinize oturup toplumdaki rolünüzü gerçek dünyada oynarsınız. Haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçiş. Bu iki ilkede memnuniyet ile ilgili aynı kapsamlı görevi yerine getirir. Ama gerçeklik ilkesinde beklemeniz gerekebilir. Gecikme olabilir ancak, kurallara bağlı kalmak koşuluyla memnun olabileceksiniz; toplum kurallarına, dünya kurallarına. Hâlbuki haz ilkesi, karşılıklı iletişimin daha toy yoludur. Hemen oracıkta istediğinizi almayı beklersiniz. Hem de herhangi bir anlaşma olmadan. Daha çok bir bebeğin beklentisi gibi, bebek ağlar yemek yedirilir. Ama bu büyüdükçe devam etmez.

    Freud’a göre; hepimizin hayata karşı bir içgüdüsü olur. Bu güdü; sağlıklı olma, güvende olma ve cinselliğe katılma yani türümüzü devam ettirmeyi gerektirir. Yani bu yaşamak istediğimiz hayat için faydalı bir şeydir. Aynı zamanda çoğalmak ve türümüzün devamını sağlamak için de yararlıdır. Bu yaşam içgüdüsüne Freud, eros der. Aşk, iş birliği yardımlaşma da bununla anılır. Aslında kendi iyiliğin ve başkalarının ki için diğer insanlarla birlikte çalışmak. Bazı insanlar birtakım
    davranış modelleri takınır. Bunlar kendine veya etrafındakilere zarar veren davranışlardır. Freud buna ölüm içgüdüsü demektedir. Bu içgüdü de bazı duygularla anılır. Bunlar korku, öfke, nefret gibi duygulardır ve insanların kendi içine veya dışarıya diğer insanlara yönelik olabilir. Bu ölüm içgüdüsünün de bir adı vardır. Genel olarak buna thanatos denir.

    Eros ve thanatos birbirinin zıttıdır. Bu konuyla ilgili önemli olan şey ise; içgüdülerin yaradılıştan olan evrensel dürtü ve his oldukları Freud tarafından söylenmiştir. Herkesin içgüdüsü vardır. Bunlar doğal olarak ortaya çıkarlar ve bizi yaşam veya ölüm içgüdüsüne dönüştürecek dışarıdan bir şeye ihtiyacımız yoktur. İçgüdüler insanlarda doğal olarak gelişen şeylerdir. Bir çok insan bu düşüncelere de karşı çıkabilmektedir.

    (Sigmund Freud’dan kaynak kullanılmıştır.)

  • BİLİNÇDIŞI EŞ SEÇİMİ

    BİLİNÇDIŞI EŞ SEÇİMİ

    1)Bilinçdışı nedir? Bilinçdışı, bir enerji kaynağıdır. Düşüncelerin ‘imal edildiği’ bir kesimidir, ama bilinçdışının işleyiş biçimi bilinçli aklın işleyiş biçiminden farklıdır. Bilinçdışı, aynı zamanda duyguların depolandığı bir bölgedir. Bu bir ‘ölü depolama’ değil çok ‘canlı bir depolamadır’; çünkü bilinçdışında depolanan/bastırılan tüm duygular sonsuza dek her zaman dışarı çıkmaya çabalarlar. Psikanaliz için, bilinçdışı; bilinçli aktif düşüncedeki bastırılanlardır. Ayrıca, önyargı gibi otomatik süreçlerin örnekleri ve şimdiki ilişkilerin üzerindeki geçmişin etkileri bilinçdışıdır. Freud’a göre, psikolojik bastırma yoluyla aklın ötesine taşınan kültür tarafından kabul edilmeyen düşünceler, arzular ve istekler, travmatik yaşantılar ve acı veren duyguların deposu bilindışıydı.

    2) Bilinçdışı eş seçimiyle kastedilen nedir? Birçok insan, kendilerini yetiştiren insanlara benzeyen eşler aradıkları fikrini kabul etmekte zorlanırlar. Bilinç düzeyinde onlar olumlu kişilik özelliklerini taşıyan insanlar aradıklarını düşünürler: diğer özelliklerinin yanı sıra nazik, sevecen, hoş görünümlü, zeki ve yaratıcı insanlar beğenirler. Mesela mutsuz bir çocukluk geçirmiş olanlar, bunu bildiklerinden dolayı, onları yetiştiren insanlardan çok, farklı insanlara sıcak bakarlar. Kendi kendilerine kurdukları cümlelerden bazıları şöyledir: “Asla babam gibi bir ayyaşla evlenmem.”, “Hiçbir kuvvet beni annem gibi despot bir kadınla evlendiremez.” Durum böyleyken, bilinçli eğilimleri ne olursa olsun insanlar bilinçdışı motivasyon unsurlarıyla kendilerini yetiştiren insanların olumlu ve olumsuz özelliklerini taşıyan insanlara kapılıyor. Hatta genelde olumsuz özelliklerin daha ağır basması da görülen tipik bir durumdur.

    3) Peki olumsuz kişilik özelliklerini böylesi çekici kılan nedir? Bilinçdışımız olumsuz kişilik özelliklerini böylesi çekici kılar. İnsanlar eş seçerlerken mantık temeline dayanıyor olsalardı, ebeveynlerinde gördükleri yetersizlikleri ikiye katlayanları değil, onlar telafi eden insanları seçerlerdi. Örneğin, eğer ebeveynlerinizin güvenilmez tutumlarından dolayı acı çektiyseniz, sizin eyleminizin hassas noktası, size bağımlı, dolayısıyla terk edilme endişenizi aşmanıza imkan veren bir insanla evlenmeniz olacaktır. Buna rağmen, beyninizin eş aramakla görevlendirilmiş olan bölümü, mantıklı sistemli “yeni beyniniz” değil, eski dönemlere kitlenmiş, miyop eski beyninizdir ve onun yapmak istediği şey yetiştirilme koşullarınızı yeniden yaratarak, yaşamış olduğunuz aksaklıkları düzeltmektir. Hayatta kalmanıza yetmekle birlikte, duygusal doygunluk hissetmeniz açısından yetersiz koşullarda yetiştirilmiş olduğunuzdan, eski beyniniz engellenme duygusu yaşadığınız ilk dönemlere geri dönerek, yarım kalan işinizi bitirmenizi sağlamaya çalışır ve buna uygun bir partner seçer.

    4) Eş seçiminde bilinçdışı faktörler, gereksinimler ve dürtüler nelerdir? Bir çiftin dinamiklerine, gereksinimlerine, korkularına ve üzüntülerine ilişkin geçmişleri iki ya da üç nesil geriye izlendiğinde, detaylı ve sistematik olarak takip edilen bu geçmiş, çiftin bireysel bilinçdışı geçmişlerini anlamaya yardımcı olabilir. Eşimizi seçerken aradığımız şey bizi yetiştiren insanların baskın kişilik özellikleridir. Eski beynimiz, çocukluk ortamımızı yeniden yaratmaya çalışır. Bu çocukluk yaralarımızın iyileşmesi için zorunlu bir gereksinimdir. Bilinçdışı evlilik bizim karşılanmamış çocukluk ihtiyaçlarımızın, bakılmak, korunmak ve olgunlaşma yolunda engellenmeden ilerlemek konularında doyurulmamış arzularımızın depolandığı bir ambardır. Mesela bilinçdışı bir motivasyon unsuruyla kişi kendine ait ya da başka bir bireye ait kişisel özellikleri (akraba ya da aileden biri olabilir) üçüncü bir kişi olan partnerine aktarır. “Tıpkı annem gibisin.” Benzetmesi buna örnek teşkil eder. Unutmamak gerekir ki, geçmiş ve şimdiki zaman zihnimizin içinde yan yana yaşar. Sonrasında, ilişki ilerledikçe, ilişkide çatışmalar açığa çıktıkça bu figürlerin ya da kendimizin bazı olumsuz kişilik özelliklerini de partnerimize yansıtmaya başlarız. Bu davranış biçimi bozulan evliliklerde tipik olarak görülür. Böyle durumlarda eşler birbirlerine: “Sen değiştin. Sen benim evlendiğim insan değilsin.” derler. Aslında burada, değişen eş değil, kişinin eşine yüklediği/yansıttığı özelliklerdir.

    5) Eşimizi seçmemizin ya da reddetmemizin bilinçdışı nedenleri nelerdir? -Bize mutsuzluk vermiş olsalar bile, çoğumuz, eski ilişkileri tekrarlamak için güdülenmişizdir. Örneğin, ailenizde kurtarıcı rolünü üstelenen kişi sizseniz, kendisinin ya da çocuklarının kurtarılmasına gereksinim duyan bir eş seçmeniz muhtemeldir. Bunlara ‘tekrarlayan kalıplar’ denir. Aslında ‘evi terk etsek’ bile seçtiğimiz partnerle beraber aynı psikolojik ortamı devam ettiririz. Bazı durumlarda, bu sefer başka türlü olacak umuduyla eski bir ilişkiyi tekrarlayabiliriz. Örneğin babası soğuk, mesafeli olan biri, eşini (bilinçdışında babasını) değiştirebilmek ve kazabilmek için babasına benzeyen birini seçebilir. -Kendi zayıflıklarımızı kapatacak ya da bazı bilinçdışı gereksinimlerimizi karşılayacak bir eş seçebiliriz. Anne ve babamız tarafından karşılanmamış olan bazı gereksinimlerimizi karşılayacak bir eş arayabiliriz. Örneğin aşka susamış bir yetişkin, çocukken sevgisiz ve dokunulmadan büyütülmüş olabilir. Az konuşan biri, konuşkan bir eş seçebilir. Yetenekleri sınırlı olan biri, becerikli bir kişiyi arayabilir. Duygularını ifade edemeyen öfkeli bir biri, düşmanca tavırları olan, dışa dönük birini çekici bulabilir. İsyankar olupta, bunu su yüzüne çıkaramayan biri, vahşi bir asiye kendini kaptırabilir. -Partnerimize geçmişte bastırmış olduğumuz olumsuz beklentileri ve duyguları (eskiden kalan yoğun öfke ve güvensizlik) eşimize yansıtabilir yani kendimize ait kötü özellikleri eşimizde görürüz. Eşlerin ya da sevgililerin her ikisi de birbirlerine kişisel özelliklerini yansıtabilir. Mesela, bir erkek karısına kendi depresyonunu yansıtabilir. Ve kendini gerçekleştiren kehanetle kadın buna umutsuzluk ve zayıflıkla karşılık verirse bu durumda kadın baskılanmış gücünü ve bağımsızlığını kocasına yansıtır. Erkek buna mantıklı ve kendinden emin şekilde tepki verir. Bu yansıtmaların sonucu olarak erkek depresyonunu asla duyumsamazken kadın da kendini hiçbir zaman güçlü hissetmez. Kadın erkeğin depresyonunu kısmen ona ifade ederken, kadının gittikçe derinleşen depresyonu her ikisi için de tahammül edilemez hale gelir. Artık bu çift, neredeyse birbirlerinden nefret eder duruma gelirler. Aslında nefret ettikleri şey tüm yaşamları boyunca bu yansıttıkları özellikleridir.

    6) Bu bilinçdışı dürtülerimizle ilgili neler yapabiliriz? Duygularımızın daha çok farkına vararak, öfkelerinizi ve korkularınızı tanımlamaya çalışın. Çocukluğunuzla ilgili anıları anımsamaya çalışarak belirli dönemlerle ilgili araştırma yapın. Mesela, çocukken kendinize yeter miydiniz yoksa çaresiz olduğunuzu mu düşünürdünüz? Diğer insanların sizden ne tür beklentileri vardır? Ailenizdeki eski çatışmaları tekrar ediyor musunuz? Sonra, kendinize ve eşinize yönelik duygularınızı gözlemleyin. Kendinize şu soruları sorun: “Bu duygularım geçmişte yaşadıklarımdan kaynaklanıyor olabilir mi?” Bazı özellikleri ve duyguları eşime yansıtıyor olabilir miyim? Yanıt belki ise bu görüşün lehinde ya da aleyhinde daha fazla kanıt arayın. Çocukluğumda bana ait kendilik kavramını kim ve ne şekillendirdi?

    7) Bazı ilişkiler neden daha az tutkuludur? Herkes imagosuyla (Sizi yetiştiren insanlara benzeyerek bir yandan da bastırdığınız yanlarınızı dengeleyecek birini, ideal eşinizi ararken size rehberlik etmesi için karşı cinse dair doğumunuzdan itibaren oluşturduğunuz bilinçdışı bir imgeye bağlı kalırsınız. İşte bu içsel resim imagodur. Aslında imagonuz, erken dönemlerinizde sizi en çok etkileyen insanların bileşiminden oluşan bileşik bir resimdir.) bu kadar örtüşen bir eş bulamayabilir. Bazen sadece bir iki karakter özelliği eşleştiğinde, çiftlerin aralarındaki çekimin başlangıçta biraz hafif kaldığını görürüz. Böyle ilişkiler, imagoları çok iyi eşleşen ilişkilere göre genellikle daha az tutkulu ve aynı zamanda daha az sorunlu oluyorlar. Daha az tutkulu olmalarının sebebi, eski beynin hala ideal mutluluk nesnesini arıyor olması, daha az sorun yaşanmasının nedeni ise, çocukluğa dair savaşımların çok fazla gündeme gelmemesidir. Zayıf İmago eşleşmesiyle bir araya gelen çiftler genellikle ilgi yoksunluğundan ayrılırlar, böyle çiftler fazla acı çekmezler. “İyi giden fazla bir şey yoktu” ya da “Kendimi huzursuz hissediyor, bir biçimde daha iyisini yaşayacağımı düşünüyordum” benzeri cümleler kurarlar.

    8) Bu durumda doğru imago eşleşmesi, yıldırım aşkını doğurur diyebilir miyiz? Kısmen öyle. Bilinçdışı aşkın anatomisinden bassedecek olursak, bir ilişkinin başında bu kadar güzel duygular beslememizin sebebini, beynimizin bir bölümünün nihayet bize bakacak, orijinal bütünlüğümüzü tekrar kazanmamıza şans tanıyacak birini bulmamıza bağlayabiliriz. “Biliyorum, daha yeni tanıştık, ama seni daha önceden tanıyormuşum gibi hissediyorum.” Bu, aşıkların birbirlerini övmek için rastgele söyledikleri bir cümle değildir. İnsanların aşık olurken, kendilerini yetiştiren kişilere benzeyen birilerini seçtiklerini hatırladığımızda, aşıkların birbirlerine önceden tanıdıklarına dair garip duygularından bassettikleri birinci cümle gizemini kaybetmiş oluyor. Bu dejavu hissi bilinçdışı düzeyde onlara bakan kişilerle partnerleri arasında kurdukları bağlantı hissine dayanıyor. Yine bilinçdışı açıdan bakıldığında tutkulu bir aşk yaşıyor olmak, anne kucağında bir bebek olmaya eşdeğerdir. Bir çift aşığı gözlemleme şansımız olursa bu iki insanın, bir annenin yeni doğmuş bebeğine bağlanmasına benzer bir içgüdüsel bağlanma süreci yaşadıklarını görürüz. Öpüşüp koklaşır, çocukça sözler söylerler, birbirlerine toplum içinde tekrarlanmasından sıkılacakları minik özel isimler takarlar. Birbirlerine dokunur, okşar ve birbirlerinin bedeninin her santimetre karesini beğenirler. Annelerinin bebeklerine duydukları o yoğun sevgiye benzer şekilde birbirlerine bayılırlar. Bütün bu haz veren gerileme davranışlarının eski beyni mest ettiğini söylemeye gerek bile yok tabii. Aşıkların sarf ettikleri “Seni kimsenin sevmediği kadar seveceğim.” benzeri cümleler, bilinçdışı aklın yorumuyla “artık anne baba yok.” anlamına gelir. Aşıklar birbirlerine, “Seninleyken kendimi tam ve eksiksiz hissediyorum.” dediklerinde, aslında varlıklarının çocuklukta kesilip çıkarılmış belirli parçalarını temsil eden birini farkında olmadan seçmiş olduklarını itiraf etmiş oluyorlar. Böylece kayıp özlerini de yeniden keşfetmiş oluyorlar. Duygularını bastırarak büyüyen birisi, alışılmışın dışında dışavurumcu birini; büyürken cinselliğiyle barışık olmasına izin verilmeyen biri, cinsel arzuları ön planda olan, serbest birini seçer. Ve birbirlerini tamamlayan kişilik özellikleri taşıyan iki kişi aşık olduklarında, birden üzerlerinden büyük bir yük kalkmış gibi olur.

    9) Yani aşk insanı iyileştiriyor mu? Aşkla birlikte, insanlar bütün korkularını bir süreliğine kontrol altına alırlar. Aşkın onları- tam da sizin söylediğiniz gibi- iyileştirerek bütünlüğe kavuşturacağına inanırlar. Çiftlerin arkadaşlığı bile tek başına yatıştırıcı bir merhemdir. Sevgililer, zamanlarının çoğunu bir arada geçirdikleri için artık kendilerini yalnız ve dışlanmış hissetmezler. Güven duyguları arttıkça yakınlıkları derinleşir. Birbirlerine çocuklukta çektikleri acıları ve üzüntüleri bile anlatacak duruma gelirler ve onlar, kendi ana-babaları dahil hiç kimsenin kendi dünyaları ile bu kadar yakından ilgilenmediğini duyumsarlar. Gerçek bir empatik paylaşımla birbirlerine ait dünyaların içine sızarlar. Onlar kendi özlerine dalmayı bırakarak, başka bir insanın gerçeğini paylaşırlar. Aşıklar, birbirlerini içten gelen bir ilgiyle donatarak erken çocukluk dönemi yoksunluklarını siler gibi olurlar. Aşık olmak, aniden, idealleştirilmiş bir ailenin en gözde çocuğu haline gelmek gibi bir şeydir.

    10) Peki birbirine aşık bir çift ayrıldığında ne hissederler? Birbirlerine aşık bir çiftin ayrılışıyla ölümü bir tutabiliriz. Bütünleştikleri kişiyi kaybetmek, onlar için gerçek bir ölüm yası sürecini başlatır. Ayrılıkla ölümün bu denli bağdaşması bize aşkın doğasına ilişkin şöyle bir bilgi verir: Aşık insanlar, hayatta kalma konusundaki sorumluluklarını, farkında olmaksızın yani yine bilinçdışından ebeveynlerinden sevgililerine aktarırlar. Yani Eros’u uyandıran sevgili, partnerini, aynı zamanda Thanatos’tan, ölüm korkusundan da korur ve çiftler birbirlerinin karşılanmamış çocukluk ihtiyaçlarına hitap ve hizmet ederek hayatta kalma mücadelesinde birbirlerinin yandaşı olurlar. Daha derinden bakıldığında, sevgililerin birbirinden ayrılması hali, onların yeniden buldukları bütünlük duygusunu kaybetmeleri anlamına gelir. Ayrılık, onların bölünerek yarım kalmalarına ve var oluşlarının tamlığından ayrı düşmelerine sebep olarak yalnızlık ve kaygı içinde ölüm dahil olmak üzere varoluşsal korkuları daha derinden yaşamalarına sebep olacaktır.

    11) Aşk nasıl biter? Aşk aslında bilgisizlikten ve hayal gücünden beslenir. Sevgililer birbirlerini idealize ederek, birbirlerine dair tamamlanmamış bakış açılarını korudukları sürece Cennet Bahçesi’nde (Garden of Eden) yaşarlar. Lambalarımızı yakıp, sevgilimize ilk objektif bakışımı sahipzı attığımızda, onların tanrı değil, bir sürü siğil ve lekeye sahip, kusurlu insanlar olduklarını keşfederek, görmeyi azimle reddettiğimiz bütün o olumsuz kişilik özelliklerini fark ediyoruz…..

  • Öfke Kontrol

    Öfke Kontrol

    Öfke nedir?

    İstenmeyen sonuçlara, karşılanamamış isteklere, karşılanmayan beklentilere karşı verilen oldukça doğal,evrensel ve insani bir duygusal tepkidir. Yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan bir duygudur. Günlük hayatın içinde öfkelenmeye sebep olacak çok fazla olayla karşılaşırız. Bunaltıcı ebeveynler, hakaret eden insanlar, anlayışsız müdürler, iş ortamında işini yapmayanlar, trafikte hatalı davranışlar ile herkesi tehlikeye atanlar ve hırsın fazlalığı günlük yaşanan öfkelerin bazılarıdır.

    Öfke insana ne zaman yarar ve zarar verir?

    Öfkesini kontrol edemeyen insanlar bağırır çağırır, kavga eder, etrafı dağıtır ve kendine zarar verebildiği gibi insanlarla olan ilişkilerine de zarar vermiş olur. Aynı zamanda öfke boşanmalara, iş hayatında verimsizliğe, işlevselliğin bozulmasına, ruhsal bozulmalara sebep olabilir. Bazı insanlar ise öfkelerini içine atar. Olayların içe atılıp biriktirilmesi stres doğurur ve birikenler bir zaman sonra öfke patlaması şeklinde ortaya çıkabilir. Öfke uygun tepki verildiği zaman yararlı olabilen bir duygudur. Öfkenin kabul edilmiş olması, tanınmış olması ve doğru bir şekilde ifade edilebilmesi gerekmektedir.

    Öfke ne değildir?

    • Kontrol sağlama yolu değildir.

    • İntikam yolu değildir.

    • Problem çözmek için kullanılan yol değildir.

    • Şiddet uygulamak ve suç işlemek için sebep değildir.

    • Haklı olunabilecek bir yol değildir.

    Öfke durumlarında ortaya ne gibi tepkiler çıkar?

    • Aşırı stres ve gerginlik

    • Kalp atışında artış

    • Kan basıncında artış

    • Nesef alıp vermede düzen kaybı

    • Kişi veya nesneye yönelik şiddet uygulanma hali

    Öfke kontrol bozukluğu neden ortaya çıkar?

    Öfke kontrolü çocukluk çağında başlayan ve beyin ön bölgesinin bir işlevidir. Kötü çocukluk çağı yaşantıları ve doğru olmayan tutumlar çocukların öfke kontrolünü bozar. Öfke Kontrol Bozukluğu yaşayan kişilerde mutluluk hormonu adı verilen serotonin hormonunun çalışmasında da bir sıkıntı olduğu bilinmektedir. Öfkeyi bedensel olarak, şiddet veya nesnelere zarar verme olarak dışsallaştırmak aslında sözel ve duygusal olarak iyi ifade edememekten kaynaklanır. Kişi duygularını, düşüncelerini yeterli olarak açık ifade edemediğinde, karşısında otorite figürlerinin olması veya karşısında kendini ifade etmesine engel olan biri bulunduğunda veya öfkeyi kendine yönlendirdiğinde içe atılan öfke bir süre sonra kişinin kendine veya başkasına yönlendirdiği öfke olarak da ortaya çıkabilir.

    Öfke ne gibi hastalıklara sebep olur?

    • Kalp hastalıkları

    • Şeker hastalığı

    • Hipertansiyon

    • Depresyon

    Öfke kontrol bozukluğu’nun tedavisi nasıldır?

    • Öfke kontrolünü sağlamak ile ilgili yaklaşımlar psikoterapide en çok kullanılan yöntemlerdir. Bu yaklaşımlarda kişinin var olan öfkesini kontrol etmeyi öğrenmesi amaçlanır. Bu tür çalışmalar oldukça yarar sağlar.

    • Nefes egzersizleri de bu problemin çözümünde önemli yere sahiptir. Nefes egzersizine örnek verecek olursak; Oturur pozisyonda arkanıza yaslanınız ve derin nefes alınız. Nefes alış süreniz 3 saniye ise nefesi aynı sürede yani 3 saniye içinide tutunuz, daha sonra nefesi alış sürenizin iki katı olacak şekilde yani 6 saniye olmalıdır.

    • Öfke kontrol problemi yaşayan kişiler öfkelerini insanlara veya nesnelere yönlendirmek yerine, öfkelenmelerine sebep olan ve tetikleyen şeylerin neler olduğunu bulmaya çalışması faydalı olacaktır. Bulunan sebeplerle başetme stratejileri geliştirmenin de faydası olacaktır.

    • Öfkeyle başa çıkmanın önemli şartı bireyin öfkeli olduğunu kabul etmesi ve bunu kendi kendisine itiraf etmesidir.

    • “Herşey mahvoldu!”, “Yine öfkemi kontrol edemeyeceğim” gibi düşüncelerden uzaklaşıp olumluyu düşünmek faydalı olacaktır.

    • Birey, öfkeli ve gergin olduğunda, kendisini huzur verici bir ortamda hayal ederek gevşeyebilir. Hayal kurma tekniği, bireyi zihinsel olarak hoş ve gevşetici ortamlara götürmektedir.

    • Öfke ile baş edebilmek için öfke duygusunun doğası anlaşılmalıdır. İnsan aklı, sık karışır ve negatif enerjiler pozitif enerjileri yok etmeye çalışır. Öfke duygusunun insan ruhundaki görevi, karşılaşılan zor durumlarda kendisini korumayı ve savunmayı sağlamaktır. Öfke duygusu, vücudun karşılaşılan olumsuz durumlara karşı verdiği bir tepkidir. Bu duygu, bazı şeylerin değişmesi gerektiğini hatırlatarak, ilişkilerin ve durumların daha verimli, daha olumlu hale dönüştürülmesine yardımcı olmaktadır. Kişi kendisini neyin öfkelendirdiğini bildiği zaman öfke kontrolünde önemli bir yol almış olabilir. Öfkeyi dindirmede en önemli yöntem, durumu hızla sorgulamaktır. “Eğer böyle devam edersem, sonunda ne olur?” diye sormak mantığın devre dışı kalmasını önlemektedir.

  • Zor İnsanlar Ve Onlarla Başa Çıkma Yöntemleri

    Zor İnsanlar Ve Onlarla Başa Çıkma Yöntemleri

    Kendi ve çevresindeki insanların hayatlarını zorlaştıran, yaşam kalitelerini düşüren, “eyvah yine o geldi” dedirten kişiler vardır hepimizin çevresinde. Ancak daha önemli olan ise bu kişi siz de olabilirsiniz. Bu makalede, zor insanlar ve onlarla başa çıkma yöntemleri anlatılacaktır.

    Bazı karakter özelliklerinin çok belirgin ya da katılaşmış olması, durumlara uyum sağlayamaması ve kendi ya da başkaları için ya da her iki taraf için bir ıstırap olmasına neden olan kişilik örgütlenmesine sahip olan insanlara zor insan diyoruz. Diğer bir ifade ile iletişim kurmakta zorlandığımız kişilerdir. Bu kişilerle birlikte olduğumuz zamanlar bizim için ıstırap olur ve yaşanmak istenmeyen anlardır.

    Geçmiş olumsuz yaşantıları, bilinçaltına atılan travmalar, model aldığı ve idolü olarak kabul ettiği kişinin de zor insan olması, kalıtsal olarak ya da sonradan gelişen kişilik bozuklukları insanın zor kişilik geliştirmesine neden olur.

    Zor insan tiplerini farklı şekillerde sınıflamak mümkündür. En sık olanları şöyle sıralayabiliriz:

    Agresifler, her şeyden şikâyet edenler hatta kendinden bile şikâyet edenler, her şeyi bilenler, mağdurlar, pasif agresifler, sürekli dalga geçip aşağılayanlar… Bunların sayılarını artırabiliriz.

    Zor insan tiplerine göre başa çıkma stratejileri geliştirilebilir. Ancak bu stratejilerin dayandığı temel düşünce ve yaklaşımları öncelikle belirlemek yerinde olacaktır. Bu temel düşünce ve yaklaşımlar için aşağıda belirtilen soruları sormanızı öneririz.

    1. Değer mi?

    • Sizi zorlayan insanın öncelikle sizin hayatınızda “değer”i nedir?
    • Sizin bu zor insanla başa çıkmak için harcayacağınız enerji bu insana değer mi?
    • Bu zorluklara karşı yaptıklarınız sonucunda siz ne elde edeceksiniz?
    • Bu elde edilen şey size ya da karşınızdaki insana olumlu bir katkı yapacak mı?
    1. Neden zorluk çıkardığını tanımlayın.

    • Bu kişi bana neden zorluk çıkartıyor?
    • Zorluk çıkardığının farkında mı?
    • Zorluk çıkarması maddi bir nedene mi bağlı?
    1. İlişkiniz nedir?

    • Bu kişi ile nasıl bir ilişkiniz var?
    • (İş, arkadaşlık, akraba…) İlişkinizin kesilmesi size ya da ona bir zarar verir mi?

    Bu sorulardan sonra aşağıda belirtilen temel davranışları yapmanızı öneririz.

    1. Sınırlarınızı belirleyin.

    Zor insanlar sınırları ihlal etmeyi genellikle severler. Özellikle narsisistik kişilik bozukluğuna bağlı bir zor insan tipi ile karşı karşıyaysanız sınır belirlemesi yapmanız gerekir. Kim olursa olsun herkese sınır koyabilirsiniz. Bu patronunuz da olabilir, eşiniz de, çocuğunuz da. Kişilerarası ilişki yönetiminin temeli sınırların belirlenmesinden geçer. Özellikle bu kişi zor bir kişiliğe sahip ise.

    1. Problemlere değil, çözüme odaklanın

    Sizi zorlayan insanlar, size yarattıkları problemleri genellikle kabul etmeyeceklerdir. Antisosyal kişilik bozukluğu olan zor bir kişilik tipi ise karşınızdaki, sizi ve duygularınızı hiçe sayacaktır. Aslında kendisinde de duygu olmadığı için bu ona normal gelecektir. Bu tip insanlarla ilişkilerinizde kuralların, ilkelerin ve sınırların belirli olması sizi rahat ettirecektir.

    1. Kişiyi değil, davranışlarını konuşun.

    Zor kişiliğe sahip insanlarla iletişim kurmak ve sürdürmek bazen işkenceye dönüşür. Bu süreçte toptan olayları ve kişinin kendisini konuşmak ya da rahatsızlıklarınızın hepsini birden söylemek işe yaramaz. Böyle bir durumda, sadece bir davranışını konuşup işe başlamak daha etkili olacaktır.

    1. Affedin.

    Zor kişiliğe sahip insanlar size maddi ve manevi zararlar vermiş olabilir. Eğer bu kişilerle ilişkinizi bir nedenden dolayı sürdürmek zorunda iseniz geçmişte olanları affedin. Affetmeden bu kişi ile baş etmek çok daha zor olacaktır. Zor kişiliğe sahip insanlar genellikle kırklı yaşlardan sonra göreceli olarak biraz esneyebilirler. Kişiliklerindeki katılıklar biraz da olsa yumuşayabilir. Böyle kişiler varsa hayatınızda geçmişte olanları affetmek sizin yükünüzü azaltacaktır.

    1. Yardım alın

    Eğer bildiğiniz tüm yöntemleri denediniz ve hala bu kişi ile baş etmekte zorlanıyorsanız ve hayatınızda bir nedenden dolayı olmak zorunda ise mutlaka bir uzmandan yardım alın. Sorunun içindeki insan sorunun çözümüne genellikle çok uzaktır.

    Uzm.Psk.Erdal Usluer

  • EVLİLİKTE BENCİLLİĞE DİKKAT

    EVLİLİKTE BENCİLLİĞE DİKKAT

    Bencillik var oluşumuzla birlikte ortaya çıkmaktadır. İnsanlar doğdukları an itibariyle bencillik duygusuna sahiptirler. Herkese muhtaç bir şekilde yaşamını devam ettiren bebekler ve çocuklar etrafındaki insanların ilgisinin merkezinde olmak için ne gerekiyorsa yaparlar. Ama zamanla çocukluk döneminden sıyrılma ile bencillik duygumuzdan da kademe kademe uzaklaşmaya başlıyoruz. Fakat yaşı ilerlediği halde duygusal gelişimi geri kalmış bireyler ben merkezli davranışlar sergileyerek diğer bireyler tarafından bencil olarak nitelendirilmekten kurtulamıyorlar.

    Bencillik sadece ihtiyaçlarının diğer insanlardan daha çok ve önemli olduğunu düşünmek değil , aynı zamanda kendilerini diğer insanlardan daha önemli ve daha üstün görmektir.

    Peki bencillik birey ilişkilerinde hem kendine hem karşısındaki kişiye nasıl zarar vermektedir?

    Bencil kişilik yapısına sahip bireyler kendi nazarında daima haklı olduklarını savunurlar ve kurdukları ilişkilerde kendi menfaatlerini daima ön planda tutarlar. Kendilerinden taviz vermeye tahammül edemezler. Ama kendilerinin diğer bireyler tarafından anlaşılması gerektiğini vurgularlar. Bencil kişilerde empati kuramama belirgindir.

    Bencillik evlilik hayatına nasıl zarar vermektedir?

    Bunu iki açıdan ele almak gerekiyor. Bencil insan nasıl mutlu oluyor kendisini nasıl tatmin ettiriyor.ve de eşinin kişiliğine benliğine nasıl zarar veriyor. Evlilik bencil insanlara bir anda verilen sihirli bir lamba gibidir. Nasıl ki lamba dan çıkan cin lamba sahibinin her dediğini yerine getiriyor itaat ediyor. Bencil birey içinde eş tıpkı bir cin gibi eşinin bütün ihtiyaçlarını karşılayarak onu zahmetten kurtaracak , ona hizmet edecek ve lamba cini gibi onun isteklerini asla sorgulamayacaktır. Bütün bunları yaparken eş karşısındaki kişiden hiçbir talep de bulunmayacak , olur olmaz isteklerde bulunup eşini bunaltmayacak fedakar olmaya sürekli devam edecektir. Bu tarz eşler bencil kişiler için bulunmaz hint kumaşıdır. Bu şartlarda sıradan bir insanın böyle bir eşi kabul etmesi ve bir ömür boyu tahammül etmesi mucize gibi bir şeydir.

    Varsayalım ki böyle bir eşi kabul ederek iyi bir eş uyumlu bir eş olmuyoruz. Aksine eşimize büyük zarar veriyoruz çünkü; eşimiz hiçbir zaman bu şekilde davrandığımızda kendi hatalarını görmeyecek ve asla kendi bencilliğinin farkında olmayacaktır. Böylece eş ömür boyu kendisine hizmet edilmesine,itaat edilmesine alışarak tembelliği iyice pekişecektir.

    Evlilik kurumunun devamlılığı adına da eşlerin evliliklerde daima fedakar olması toplumda bireylere empoze edilmektedir. Bu durum ise bencil eşlerin işine gelmekte eşinin sürekli fedakarlık yapmasını beklemekte ve yaptığı fedakarlığı aslında bir zorunlulukmuş gibi eşine yansıtarak zamanla evliliği çıkmaz bir yola sokarlar. Bu davranışlar zamanla eşler arasında sinir stres öfke veya tam tersi bir suskunluk yaratma ve evlilik iki taraf içinde cehenneme dönüşmeye başlamaktadır.

    Çünkü evlilik bir kişiye hayatının geri kalanında hizmet etmek , kendini ona adamak değildir. Evlilik bir hayat paylaşımıdır. Hiç kimse evleneyim ve birine köle olayım diye hayal kurmaz yada bunu yaşamak istemez . insanlar mutluluklarını pekiştirmek için evlenirler. Bu niyetle evliliğe başlarken eşlerden birinin yada her ikisinde bencillikleri devreye girerde birbirlerine hükmetmeye başlarsa evlilik tahammül edilemez bir hal alacaktır.

    Erkekler ve kadınların bencillikleri evliliklerde aynı şekilde görülmez. Çünkü erkek ve kadının kişilik yapılarının farklı olmasından dolayı evlilikte ki sorumlulukları ve beklentileri farklıdır. Kadınlarda duygusal ihtiyaç ön planda iken erkeklerde fiziksel ihtiyaç ön plandadır.

    Eşler ise bu neden den dolayı birbirlerinin beklentilerine karşı duyarlı olmalıdır. Duyarlı olunmadığı takdir de eşinize eşiniz olduğu aitlik duygusunu hissetirmemiş olursunuz.. sadece kendi beklentilerinizin karşılanması gerektiğini bekleyip biz karşımızdaki kişiye hiçbir değer göstermezsek evliliğimiz de bencilce davranmış oluruz. Sorunlarımız da kendimizi daima haklı görmek çözüm için hiçbir çaba sarf etmeyip karşımızdan çözüm beklemekte bencilliğin başka şeklidir. Onun için ilişkilerimizde daima empati kurmayı başarmalıyız.

    Eğer ki kendimizi karşımızda ki insanların yerine koyup onların beklentilerini de anlamaya çalışırsak bencilliğimizden sıyrılıp birlikte güzel günler geçireceğimiz ilişkilerde yaşam sürmeye devam edeceğiz.

  • ÇAĞIN EN BULAŞICI HASTALIĞI : FOMO

    ÇAĞIN EN BULAŞICI HASTALIĞI : FOMO

    En çok Z kuşağını tehdit eden, son yıllarda artan sosyal medya bağımlılığı olarak tanımlanan FOMO yüzyılın hastalığı olmaya aday gibi görünüyor. Gelişen teknoloji ile birlikte kişilerin sosyal yaşamı da bundan büyük ölçüde etkilenmekte ve sosyal olmanın iletişime geçmenin tanımı artık değişmekte.
    Fomo’nun kelime anlamı “Fear of Missing Out” yani çevrimiçi olmamaktan korkma, kaybetme korkusu. Kişi, internetle bağlantılı olmamaktan korkuyor. Gittiği yerde Wi-Fi çalışmıyorsa , internete giremiyorsa huzursuz oluyor. İnsanlar internete giremediğinde temel bir ihtiyacı karşılanmamış gibi hissediyor. Bu durum bir korku oluşturuyor.  Fomo, bu durumu tanımlamak için popüler psikolojide kullanılan bir terim.  Teknolojik aletlerle geçirilen vakit genellikle aile ve sevdiklerimizle geçireceğimiz zamandan çalınıyor. Bu durum kişilerin günlük zaman dilimindeki aktivitesini bozup eşi ve çocukları ile ilgilenmeyen telefonunu elinden bırakamayan yetikinler olarak sayısı gittikçe artan bir topluluğun ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu kuşağın ebeveynler olarak  yetiştirdiği kuşağın gelecekteki halini hayal ettiğimizde toplumu büyük sıkıntıların beklediğini  sorunun gün geçtikçe büyümekte olduğunu rahatlıkla söylemek ise hiç zor olmuyor.
    Fomo küreselleşmenin bize bir hediyesi. Küreselleşme sadece politik-sosyolojik değişimleri yanında getirmedi aynı zamanda teknolojik bir değişim de oldu. Teknolojinin yaygınlaşması bütün dünyayı birbirine yakınlaştırdı. Eskiden çevremizdeki kişilerle sosyal ağ kurup hayatımıza devam ederken bugün dünyanın her yerinden insanlarla sosyal ağlar üzerinden arkadaşlıklar kurabiliyoruz. Duygusal ilişkiler hatta evlilikler bile sosyal ağlar aracılığı ile günümüzde gerçekleşebilmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre, 2010 ve takip eden yıllarda internet üzerinden tanışıp evlenen insanların oranı %35 artmış. Ancak bu evliliklerin uzun sürmediği ve internet üzerinden tanışıp evlenenlerin %60‘ının 2-5 yıl içerisinde boşandığı görülmüştür. Sanal dünyada tanışıp evlenen kişilerin boşanmasındaki en büyük neden ise insanların kendilerini olduğundan farklı göstermesi ,evliliklerin bu nedenle sahte bir temel üzerine kurulmasıdır. Bu durum zamanla fark edildiğinde boşanmalar da kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. 
    Teknoloji sayesinde günümüzde istediğimiz bilgiye anında ulaşabiliyoruz. Bu durum dünyayı elektronik bir köye çevirmeye başladı mesafeler yakınlaştı. Aslında düşünüldüğünde bilgiyi yakınlaştıran ve çok büyük kolaylıklar getiren bu durum insanı insan yapan değerleri sarstı.  Bunlardan biri de sosyal medya bağımlılığı, bu bağımlılığın yaşı gittikçe de düşüyor. 3, 4 yaşındaki çocukların elinde telefonlar, tabletler çocuklar uyuşmuş şekilde birbirleri ile oyun oynamıyorlar. Çocuk gelişiminin en önemli parçası olan oyun giderek yerini sanal oyunlara bıraktı.  Anne babalar sussun diye çocuklarına bu sanal uyuşturucuyu çekinmeden veriyorlar. Bu çocuklar ergenlikte sanal olarak arkadaşlık kuran gençlere dönüşmekte ve yetişkin halinde ise artık birbirleri ile dialog kuramayan insanlar oluyorlar. Bu bağımlılık öyle bir hale geldi ki  aynı odada bulunan aile üyeleri de tek kelime bile etmeden ellerinde akıllı telefonlarla saatlerce zaman geçiryorlar. 
    Sosyal Medya ile geçirilen zaman kişinin günlük yaşam düzenini bozduğunda , eskiden yaptığı halde sosyal medya ile geçirdiği zaman nedeniyle artık  aksattığı faaliyetler oluyorsa FOMO kapıdan gözüktü demektir. Sosyal medya bizi sosyal olarak engelli birine dönüştürüyorsa buna rahatsızlık demek gerekiyor.
     Toplumda, sanal âlemde daha fazla yer edinebilmek gibi bir kültür oluştu. Twitter’da yazdıkları retweet yapılmayanlar veya Facebook’da ve İnstagram’da yeterince beğeni almayanlar kendilerini kötü hissediyorlar. Snapchat ie anı yaşamayıp bunun sürekli video kaydını çeken, duygularını bu yolla ifade eden , takipçi sayısı ile var olan ve sevildiğini hisseden kişiler sosyal medya aracılığı ile kendi davranışlarının sözlerinin onaylandığını, sevildiğini hatta değerli olduğunu hissediyor. FOMO da görülen önemli özelliklerden biri de sürekli diğer insanların ne yaptığı ile ilgilenme olarak ortaya çıkıyor. Bu durum insanların kendi yaşantılarından mutlu olmamasına ,sürekli olarak daha iyisini istemesine ve aile içinde çatışmalara neden olacak durumların ortaya çıkmasına da neden olabiliyor. Teknoloji bir amaç için kullanildığı takdirde hayatı kolaylaştırabiliyorken bunun gereğinden fazla kullanılması ile  kişinin günlük yaşam aktivitesini bozuluyorsa,  teknoloji hayatının tek konusu haline geliyorsa, kişi eşiyle ve  çocuklarıyla ilgilenmiyorsa, gerçek arkadaşlıklar kurmuyorsa  artık bağımlılık söz konusu olmaktadır.
    Sosyal medya bağımlılığının belirtileri nelerdir?
    Giderek sosyal medya araçlarını daha fazla kullanmak,
    Sosyal medyaya gün geçtikçe daha fazla ihtiyaç duymak,
    Kullanmadığında huzursuzluk hissetmek,
    Farkında olduğumuz kişisel problemlerimizi sosyal medya aracılığı ile halletmeye çalışmak 
    Sosyal medya kullanımının kişiye güven vermesi.
    Sosyal medyada fazla zaman geçirilmesiyle oluşan bu durum sonucunda kişi, bir yerden sonra işlerin ters gittiğini durumunda anormallik olduğunu boşa vakit geçirdiğini anlamaya başlıyabiliyor ama kendini engelleyemiyor. İşte bağımlılık burada ortaya çıkmaya başlıyor. Kişi hayattan haz almamaya başlıyor. Beyinin ödül olarak algıladığı karşıdaki insanın bize gülümsemesi, arkadaşlarla konuşmak gibi durumlar ödül olarak algılanmamaya başlıyor. Gerçek hayattan sıyrılıp telefon ve bilgisayarın içine kendini hapseden bu insanlar sadece sanal ortamda bulunmaktan zevk alıyor. 
    Çocuklar güvende olsun diye sokağa çıkmasını istemeyen anne babalar bilmiyor ki sokaktan daha büyük bir tehlike evde yanı başında. Çocuklar sahte bir kimlik edinip sanal alemde dolaşıyor. Bunun sonucunda yalan doğal bir olgu olarak çocuğa gözükmeye başlıyor. Kendini olduğu gibi kabul etmeyen hayal ettiği şekilde kendini tanıtan ve gittikçe kendinden uzaklaşan bireyler ortaya çıkmaya başlıyor. Sosyal ağlar insanlara “yeni bir ben” olma seçeneği sunuyor. Ayrıca oluşturulan bu yeni  kimlik istediğin zaman değiştirilebiliyor. İşler ters gidiyorsa olumsuz eleştiri alıyorsan yada popüler olamadıysa hemen başka bir kimlik edinilebiliyor. İşte bu durum normal hayatta ilişki kurarken kendi söylediğimizden ve davranışımızdan sorumlu olma, yaptığımız hataları düzeltmeye çalışma gibi insani olan vasıfları ortadan kaldırıyor. Arkadaşlıklar ve  ilişkiler kısa süreli, sorumluluk almayan çok rahat yalan söyleyen insanlar ve sahte kendilikler…İşte bu durum zamanla insanın gittikçe kendisinden daha fazla uzaklaşmasına, hayatı yaşamamasına gerçek anlamda mutlu olamamasına neden oluyor. 
    Teknoloji gererekli olduğu taktirde amacımıza ulaşmak için bir araç olarak kullanıyorsa hayatımızı kolaylaştırmaktadır. Ancak teknolojiyi bir araç olarak değil hayatımızın merkez noktasına bir amaç olarak koyarsak hayatımızı kısıtlamış kendimizi sosyal bağımlı hale getirmiş oluyoruz. Sosyal medyada ideal bir kullanıcı, gerçek hayat ile sanal dünya arasındaki sınırları koruyabilen kullanıcıdır. Eğer siz anı yaşamaktansa o anın fotoğrafını çekip aldığınız beğeni miktarınca mutlu oluyorsanız gerçek hayattan uzaklaştığınız anlamına gelir bu.
    Telefonu elimizden bırakıp, bilgisayarın başından kalkıp;  insanlarla yüz yüze görüştüğümüz sohbetler, kısa yürüyüşler, aile toplantıları, çocuklarımızla oyun oynamak gibi faaliyetleri arttırıp FOMO dan uzaklaşabiliriz. Unutmamak gerekir ki hiçbir sanal yaşantı gerçek yaşantının yerini tutamaz. Hayata dokunmak ve gerçekten yaşamak için bırakalım elimizden telefonları, kapatalım telefonları. Hayata gerçek bir gülücük hediye edelim  ve gerçek kendiliğimizi  sevelim.  Unutmayalım geçen zaman bir daha geri gelmeyecek.