Etiket: İnsan

  • ‘TSOTSI’ FİLMİ İÇİN PSİKOLOJİK BİR DEĞERLENDİRME

    ‘TSOTSI’ FİLMİ İÇİN PSİKOLOJİK BİR DEĞERLENDİRME

    Tsotsi, Yönetmenliğini Gavin Hood’un yaptığı, 2005 Güney Afrika yapımı bir film. Athol Fugard tarafından kaleme alınan roman, aynı isimle filme uyarlanmış. Güney Afrika Johannesburg’da çekilmiş olan filmin konusu da bu şehirde geçmekte. Yapıldığı 2005 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü’nü almış, 2006 yılında ise Yabancı Dilde En İyi Film Altın Küre Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

    ‘Johannesburg’da yaşayan ve küçük suçlar işleyen Tsotsi, bir gün bir soygun işinde bir adamı vurur ve kaçmak isterken arabasını almak istediği bir kadını da vurur ancak arka koltukta bir bebekle karşılaşır. Bebeği de alıp kaçan Tsotsi’nin hayatı değişecektir.’

    Filme, çocuk gelişimi, zor hayat koşullarının insan hayatına yansımaları, gelişimde çevre, aile ve ekonomik koşulların etkileri, gelişimin her dönem ve koşuldaki biçimleri, çocukların maruz kaldığı olumsuz hayat koşulları ve bunların sonucunda suça yönelimleri/yönelmeleri gibi pek çok açıdan bakmak mümkün. Bu çalışmada ise bağlanma kuramları ve ayrılma bireyleşme süreçleri ve çocuk suçluların psikolojileri açısından filme bakış gerçekleştirilerek, kısa bir değerlendirme sunulacak.

    İnsan hayatında, bebeklikten başlayan süreç, tüm ilişkilerin konsantre ve dinamik bir kaynağı olarak hayatın her döneminde tekrarlayan bir modla taşınır ve yaşanır. ‘Erken dönemde yaşanan olayların, nasıl olup da kendilerini takip eden, hemen hemen her şey üzerinde bu derece önemli bir etkiye sahip oldukları sorusu’ ise sadece psikoloji ve nörobiyolojinin değil tüm bilimlerin temel sorularındandır. ‘Nasıl oluyor da erken dönem deneyimler, özellikle de diğer insanlarla duygulanımsal deneyimler, gelişmekte olan bir bireyin sürekli artan işlevsel kapasitelerinin sonucu olan yapısal gelişim şablonlarını belirliyor ve organize ediyor.’ (Schore, 2012: 1)

    Erken dönem bağlanma stillerinin ve duygusal yaşantıların duygu repertuarı gelişiminde özellikle sağ beyinde ve limbik sistemde etkili olduğu artık bilinmektedir. (Goleman, 1996: 37, 38; Bowlby, 2012: 158; Kernberg, 2014: 233) Schore bunu şöyle ifade eder; ‘kişiliklerimiz sol beyinde değil sağ beyindedir.’ (Schore, 2012: 97)

    Filmin başkarakteri Tsotsi, (Güney Afrika dilinde serseri veya sokak canisi anlamında) travmatize olduğu olaylar zincirinden, bir suçluya dönüşerek kaçmış ama sonra çaldığı arabada bulduğu bebek ve bebeğin bakımı dolayısıyla yaşadığı duygusal deneyim onu geçmişe götürmüş ve erken çocukluğuyla yüzleşmesiyle beraber bir sağaltım yaşamıştır. Dikkatimizi çeken şey ise Tsotsi’nin bu sürecinde etkili olan temanın annesiyle yaşadığı duygusal bağ -ki Bowlby’nin de dediği gibi ‘anne ve çocuk arasındaki bağ her zaman mevcuttur ve neredeyse değişmez’- ve annenin ona olan yaklaşımıdır. (Bowlby, 2012: 102) Her ne kadar bu durum babanın şiddeti ile sarsılıp kopmuş olsa da çocuk her zaman bu bağı ve etkileşimi (örtük olarak) içinde taşımış ve bu yoğun yaşanmışlık bir gün tekrar hayatının anlamını bulmasına ve bulunduğu olumsuz durumdan kurtulmasına sebep olan başat etki olmuştur. Anneyle gerçekleşen ve duygusal hafızada merkezi bir yer tutan deneyim, hem olumlu etkiler taşımakta hem de bu duygusal etkileşimi babanın kesintiye uğratmasına bir tepki olarak öfkenin eyleme vurumusayılabilecek kaçış ve suça gidişe de sebep olmuş gibi görünmektedir.

    ‘Bağlanma’, kavramı uzun yıllar bilimsel araştırmaların konusu olmuştur. Çok sayıda deneysel çalışmanın yanısırakolaylıkla birçok canlıda ‘anne ve yavrusu’ arasında gözlenebilen en temel davranışlardan biridir de aynı zamanda. Nesne ilişkileri kuramcılarına göre de bu ilk ilişkisellik hayat boyu örnek model olarak diğer ilişkilerimize yansımaktadır. ‘Bağlanma davranışı bir insanda, dünya ile daha iyi başa çıkabildiği düşünülen ve iyi tanınan bir başka bireye yakınlığı elde etmek veya o yakınlığı korumak şeklinde sonuçlanan herhangi bir davranış biçimidir.’ (Bowlby, 2012: 34)

    Bağlanma davranışının gelişimdeki etkisi ve sağlıklılığı, ayrılma veya ayrışmayı da bir o kadar önemli kılmaktadır. Fakat bunlardan başka, filmden ilhamla da bu ayrılmanın ayrılma olmayıp kopma olarak deneyimlenmesi ise başka patalojik rahatsızlıklara sebebiyet vermektedir. Sevilen birinin ani kaybının veya ondan kopmanın, özellikle ‘küçük bir çocuğun sevdiği anne figüründen ayrılmasının sıklıkla patolojik yas tutma sürecine zemin hazırladığı’ bilinmektedir. (Bowlby, 2012: 66)

    Tsotsi, arabada bulduğu bebekle beraber, duraksamaya uğramış gelişimsel kendiliğinin keşfine çıkarak bir tamir ve onarım sürecine girer. Hayatın içinde olan ayrıntılara dikkat kesilir ve duygularını, ilişkilerini ve en önemlisi kendiliğini tanıyıp anlamaya çalışır. Jeffrey Magnavita’nın, başarısız bir olgunlaşma varsa büyümek gerekiyordur dediği gibi Tsotsi de bulduğu bebekle bu deneyimi ve süreci yaşar. Örnek olarak, bebeği beslemesi için götürdüğü bayan bebeğin ismini sorduğunda o güne kadar annesinden başkasının kullanmadığı kendi ismini söyler.

    Tsotsi,kendi bağlanma sürecini bebek üzerinden ve eş-zamanlı olarak bebeğe de bağlanarak (yansıtarak) yaşar. Filmin sonuna doğru bu fazlasıyla öne çıkar. Tsotsi, bebeğin babasını öldürmeye kalkışan arkadaşını öldürerek de aslında babasıyla olan çatışmasına bir atıf ve bağışlamada bulunmuş olur. Babasının şiddeti karşısında annesini ve evini terk eden Tsotsi bir yandan da bunun suçluluğunu ve kaybolmuş çocukluğu ve anne & kedilik bağının kaybının da telafisi için çabalar.

    ‘..bilinçli suçluluk, ister normal, ister nevrotik olsun; vicdan azabıyla ilişkilidir. Bu da genellikle kaybedilen nesneye yönelik eylemler, ihmal ya da terkedilmenin getirdiği saldırgan davranışın bilinçte pişmanlık şeklinde görünümüdür. Pişmanlık, onarımı oluşturan itici güçtür; kaybedilen nesneye yönelik gerçek ya da imgelenen saldırganlığı telafi etme ya da giderme çabası içerisinde tersine çeviren itkidir. Ancak, telafinin ötesinde, kişinin kişisel değişim, yapıcı eylem ve bundan sonrasında “daha iyi bir insan” olma çabası yoluyla bir bedel ödeyerek arınmaya yönelik çoğalan bir itki de söz konusu olabilmektedir. Pişmanlık ve suçluluk, Melanie Klein’ın öne sürdüğü gibi onarıcı dürtünün kaynağıdır. (Kernberg, 2014: 287)

    Kahramanımız filmin sonunda kendi ayrışma bireyleşme süreçlerini tamamlar ve bebeği ailesine teslim eder. Bu aynı zamanda sorumluluğunu üstlenme ve kabullenme demektir çünkü artık sosyal bir birey olma yolunda bir tavır sergilemiş ve kanuna teslim olmuştur. Mahler’in değindiği gibi ‘Ayrılma- bireyleşme süreci; kesin ve kimi bakımlardan yaşam boyu sürecek bir bireyliğe ulaşmak, ve belli bir nesne sürekliliği derecesine ulaşmak’ olarak iki yönlü bir görevle yüklüdür. Tsotsi de kendi hikayesinde bu görevi tamamlamış,‘kendilik açısından, benin kapsamlı bir yapılanmasını ve üstben öncüllerinin oluşmaya başladığını gösterecek şekilde ebeveynin taleplerinin içselleştirilmesinin açık işaretlerini’ göstermiştir. (Mahler, Pine ve Bergman, 2012: 140)

    Son olarak bir öneri bağlamında birkaç şey söylemek gerekirse; öncelikle kişisel farkındalıkları artırmak; empati yeteneğini güçlendirmek, bireysel gelişim için sorumluluklara hakkıyla yönelebilmek adına eğitim ve yardım/destek faaliyetlerini önemsemeyi sayabiliriz.

    Eğer sevgi; kızgınlık, yakınma ve öfkenin altında boğulmamışsa ve zihne sağlam bir şekilde yerleştirilmişse, diğer insanlara duyulan güven ve insanın kendi iyiliğine olan inancı çevreden gelen darbelere dayanan bir kaya gibi olacaktır. Gelişimi böyle bir çizgide seyretmiş bir kişi, daha sonra mutsuzluk baş gösterdiğinde, sevgileri mutsuzluğunda onun için güvenilir bir yardımcı olacak o iyi anne babayı içinde muhafaza edebilecek ve dış dünyada, zihninde onları temsil edebilecek kişiler bulabilecektir. Düşlemde durumları tersine çevirme yetisiyle ve insan zihninin önemli bir özelliği olan, başkalarıyla özdeşim kurma yetisi sayesinde insan kendisinin de ihtiyaç duyduğu yardım ve sevgiyi başkalarına verebilir. Böylelikle kendisine huzur ve doyum sağlayabilir. (Klein, 2012: 256)

    Bu doyuma ulaşmış bireyler kendileri, sosyal çevreleri ve sorumlu oldukları bireyler / işler /seçenekler adına faydalı birçok şey üretebilir, yapabilir ve başarabilirler.

  • Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    İnsanoğlunun gelişim sürecine baktığımızda eskiye nazaran çok daha fazla çalıştığımızı, daha fazla şeye
    sahip olduğumuzu ama buna rağmen daha güvensiz ve daha mutsuz olduğumuzu görmek hiç de zor
    olmasa gerek.

    Her şey için dört bir yanımızda kurslar açılıyor, kitaplar yazılıyor, mutlu olmanın on yolu, huzuru
    yakalamanın sırları, insanları etkilemenin prensipleri, bilmem kaç zamanda bir milyon dolar kazanmanın
    yöntemi… Her şeyin öğrenilecek bir şey olduğunu ve bunu başarabileceğimizi söyleyen bir sürü insan.

    Çekimin yasası; evrenden isteyin ve sahip olun sloganlı yüzlerce garip kitap. Herkes size nasıl mutlu,
    zengin ya da popüler olacağınızı öğretmeye çalışıyor.

    Buda ‘’Acının kaynağı istemektir’’ der. İstedikçe ve sahip olamadıkça mutsuzluğa sürükleniriz. Bazı
    maddi şeylere sahip olmanın ya da bilgiye ulaşmanın peşinde koşarken biz, yaşamın bilgeliğini kaçırır
    olduk.

    Mutluluğun kriteri yüksek maaşlar, marka kıyafetler, sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaş sayılarımız
    oldu.

    Herkes daha fazlasına sahip olmak için gece gündüz çalışıyor. Denize sıfır bir yazlık, daha yüksek model
    bir araba ve daha fazla beğenilmek için durmadan çabalıyor insanoğlu. Zengin ya da popüler olunca
    mutlu olacağımızı düşüyoruz.

    10 tane eviniz olsa birinde oturabilirsiniz, 5 tane yazlığınız olsa birine gidebilirsiniz, 20 tane arabanız olsa
    birine binebilirisiniz.

    Ünlü düşünür Montaigne’nin dediği gibi ‘’Dünyanın en büyük tahtına dahi otursanız, oturduğunuz şey en
    nihayetinde kendi kıçınızdır’’.

    Tüm yaşam hayallerimiz bir ev, bir araba, yüksek bir maaş hedefleri arasında sıkışmış durumda. Bunlara
    ulaşmak için o kadar yoruluyoruz ki eve geldiğimizde koltuğa yığılıp birbirinin aynısı dizileri izlemekten ya
    da neredeyse hiç değişmeyen birkaç web sitesinde gezinmekten başka yaptığımız bir şey kalmıyor.

    Mutluluğu dış dünyada ve insanlarda aramak yerine, kendi iç dünyamıza bakmayı denemiyoruz bir türlü.

    Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız ve büyük olasılıkla hiçbir zaman bir
    araya gelmeyeceğimiz insanlarla sohbet edip mutlu olmaya çalışırken, yanı başımızda iş arkadaşımızla
    ya da komşumuzla samimi iki sohbet etmiyoruz.

    Yakınlaştığımız şey ruhlar değil yalnızca bendenler.

    Kısa sürede sevişmeyle sonlanan, bir daha görüşmenin gerekmediği yakınlaşmalar. Bir araya gelince
    bizi terk eden sevgilimizle başlayıp, canımızı sıkan patronumuzla biten birbirinin aynısı sohbetler.

    Herkes yaralarını saklıyor, aslında olmadığımız bir ben sunup, sonra o yalancı benin sevilmesini
    bekliyoruz. Şu an anımsayamadığımız ünlü bir şarkıcının sözleri geziniyor aklımda ‘’Benim için en zor
    olan şey sabah uyandığımda kendimi yalnız hissetmem, üstelik yanımda biri uyurken!’’

    Hayatın sanıldığı kadar zor ya da karmaşık olmadığını düşünüyorum.

    Ünlü psikolog A. Maslow ‘’ihtiyaçlar hiyerarşisi’’nde sağlıklı insanın 4 temel ihtiyacı olduğunu söyler.

    Birinci basamakta yeme-içme ve cinsellik, ikinci basamakta barınma ve güvende olma, üçüncü
    basamakta sevme-sevilme, ait olma ve dördüncü basamakta toplum tarafından onaylanma-beğenilme
    ihtiyacı. Bu dört ihtiyacı karşılayan kişinin sağlıklı bir insan olarak yaşamını sürdüreceğini savunmaktadır.

    Bakıldığında herkes bunlara sahip olmak için çabalıyor gibi görünse de ölçüyü kaçırınca sorunlar baş
    gösteriyor. Aşırı yemek takıntısı obeziteye, ev sahibi olma takıntısı yaşamı erteleyip işkolik olmaya,
    sevilme ihtiyacının saptırılması, ilişki bağımlılığına ya da çorap değiştirir gibi sevgili değiştirmeye, sosyal
    beğeni isteğinin abartılması bizi olmadığımız gibi biri olmaya sürüklüyor.

    Özetle mutlu bir yaşam için; bir ev, doymuş bir mide, temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için YETERLİ
    miktarda para, dostlara ve hobilere ayrılmış zamanların yeterli olduğuna inanıyorum.

    Yaşam dediğimiz şey hepi topu 75 yıldan ibaret. (Tabi şanslıysanız!)

    Ben 75 yılı 3’e bölüyorum; ilk 25 yılda zaten çocukluktu, ergenlikti, okuldu derken ne olduğunu
    anlayamıyorsunuz. Son 25 yılda doktor oluyorsunuz; kalp nerede, böbreklerde nerede, tansiyona ne iyi
    gelir, sağlıkla ilgili bir sürü şey öğreniyorsunuz. Geriye 25’le 50 yaş aralığında sağlıklı, bilinçli, bir zaman
    dilimi kalıyor. Onu da hırslarımızla, geçmişin hayal kırıklıklarıyla, geleceğin kaygılarıyla harcamamak
    gerek. Dediğim gibi hayat 3 parça ve en işe yarar parçasını nasıl yaşayacağınızı iyi düşünmek gerek…
    Hayatta 3’ün 1’ini alabiliyorsanız ne ala…

    Boşa geçen bir ömrün; orta yaş bunalımları, başkalarını suçlamalar ve pişmanlıklarla geçmesini
    istemiyorsak belki de oturup hayatımızı yeniden gözden geçirmenin tam zamanıdır.

    Yaşam ileri doğru yaşansa bile ancak geriye doğru anlaşılabilir. Bu güne kadar ne yaşadık ve bundan
    sonra ne yaşamak istiyoruz? Ve en önemlisi öldükten sonra mezar taşınıza yaşamınızı özetleyecek ne
    yazılacak!!! Bi düşünün derim.

    Hayattan 3’ün 1’ini aldığınız bir yaşam sürmeniz dileğiyle.

  • İnsanlar Neden Aldatır?

    İnsanlar Neden Aldatır?

    Aldatma günümüz ilişkilerinde en sık karşılaşılan ve ilişkiye en fazla zarar veren durumların başında
    gelmektedir. Yaygın görüş erkeklerin daha fazla aldattığı yönünde olmakla birlikte aslında kadınlarda
    erkekler kadar aldatmaktadır.

    İnsan psikolojisi hakkında bildiklerimiz hala sınırlı düzeyde olmasına ve insan davranışlarını etkileyen
    birden fazla neden olmasına rağmen, aldatmayla ilgili olarak yapılan bazı psikolojik açıklamalar
    bulunmaktadır.

    ALDATMANIN EVRİMSEL NEDENİ

    Evrimci psikologlara göre; hamilelik süresinin 9 ay olmasından yola çıkarak, bir kadının hayatı boyunca
    hamile kalıp çocuk sahibi olma şansının en fazla 20 olduğunu düşünüldüğünde ve biyolojik olarak 20
    çocuk yapmanın imkansıza yakın bir olasılık olduğu göz önüne alındığında, kadın çocuk yapacağı erkeği
    seçerken en güçlü, çocuğa ve kadına bakım verebilmeye en uygun erkekler arasından seçmek
    durumunda kalır. Yani kadının seçici davranma sorumluluğu bulunmaktadır. Hayvanlar dünyasında da
    durum genelde bu şekilde işler. Dişi hayvan, erkek hayvanlar arasında yapılan dövüşü kazanan erkekle
    birlikte olur yani en güçlüyü seçer.

    Erkeler de ise durum farklıdır. Bir erkek bir gün içerisinde birden fazla kadınla birlikte olabilir ve her
    ilişkide bir kadını hamile bırakma şansına sahiptir ancak diğer taraftan erkek, dünyaya gelecek olan
    çocuğun kendinden olduğunu tam olarak bilemez, doğacak olan çocuğun her zaman başka bir erkekten
    olma olasılığı bulunmaktadır. Erkek kendi sperminden dünyaya gelebilecek çocuk olasılığını arttırmak
    için spermini mümkün olduğunca çok kadına saçarak kendinden olan çocuk yapma olasılığını arttırır.

    Bio-evrimsel bu açıklamanın dışında, aldatmanın nedenine yönelik başka açıklamalarda bulunmaktadır.

    1-EŞLER ARASI SORUNLAR

    Aldatan kişilerin en sık dile getirdikleri gerekçe yaşadıkları ilişki de ki sorunlardır. İletişim sorunu yaşayan
    çiftler zamanla kavga etmeye, uzun süreler devam eden küslükler yaşamaya başlamaktadır. Bu süreçte
    kişiler iş ya da dış dünyaya daha fazla zaman ayırmakta ve gittikçe bir birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.
    Birlikte olduğu partneriyle kafa karışıklığı yaşayan kişi bazen bilinçli olarak bir başkasına yönelirken,
    bazen zaten etrafta olan biri ile daha fazla yakınlaşmakta ve bu da aldatmayı beraberinde getirmektedir.

    2- SIKILMAK

    Çiftler genellikle ilişkinin flört aşamasında çok fazla enerji harcamakta, karşı taraftaki kişiyi elde etmek
    için yoğun bir çaba göstermektedir. İlişkiye yeni bir heyecan katamayan kişiler başka bir partnere
    yönelerek yeni kişinin hayatına kattığı yenilik ve farklılıkların tadını çıkarmayı isteyebilir. Ünlü
    psikoterapist Yalom’un dediği gibi ‘’Her güzel kadının ardında, güzel bir kadınla sevişmekten sıkılmış
    adam vardır’’ ya da tam tersi

    3- EŞİ CEZALANDIRMA İSTEĞİ

    İkili ilişkilerde yaşanan sorunlarda bazen taraflardan biri, diğerini canını acıtacak ya da rahatsız edecek
    bir davranışta bulunabilir. Buna karşılık olarak diğer eş partnerine karşı yoğun bir öfke duymakta ve onu
    cezalandırmak amacıyla eşini aldatabilmektedir. Her ilişkide kişiyi kızdıran şeyler birbirinden farklıdır. Bir
    eş yeterince ilgi görmediği için aldatabilirken, bir başkası aldatıldığı zaman intikam almak için eşini
    aldatabilir.

    4-BAZI ÖZEL DÖNEMLER

    Yaşamın bazı dönemlerinde aldatma oranları artmaktadır. Örneğin orta yaş bunalımı olarak
    adlandırdığımız 40-50 yaş döneminde kişiler hayatlarını gözden geçirirler. Kişi hayatta istediklerinin
    çoğunu yapamadığını görürse, hayatında değişiklikler yapmaya ve bu güne kadar yaşadığından daha
    farklı bir hayat yaşamaya çalışabilir. Orta yaş bunalımında menapoz ve antropoz sorunları kişinin
    yaşadığı bunalımın şiddetini arttırabilir ve bu dönemde kişi partnerini aldatabilir.

    5-HAMİLELİK DÖNEMİ RİSKLERİ

    Başka önemli bir dönemse kadının hamile olduğu ya da bebeğin doğduğu dönemdir. Kadının erkeğin
    sevişme isteğinin sıklıkla reddetmesi ya da bu dönemde erkeğin eşini cinsel olarak çekici bulmaması
    veya eşi artık anne olduğu için onu kutsallaştırması durumunda erkek başka bir partnere yönelebilir.

    6- BİREYSEL SORUNLAR

    Aldatma daima ilişki içindeki sorunlardan kaynaklanmaz. Bazen ilişki mükemmel bir şekilde devam
    ederken kişi birlikte olduğu kişiyi aldatabilir. Bunun altında genelde kişinin yakın ilişkiler ve bağlanmayla
    ilgili yaşadığı bilinç dışı korkular ve kaygılar bulunmaktadır. Kişi yaşadığı ilişkiye yeterli düzeyde maddi,
    duygusal, sosyal yatırım yapmaz ve bu nedenle birlikte olduğu kişiden vazgeçme ve onu kaybetme
    riskini göze alabilir.

    Buna en iyi örnek ‘’Isısız Adam’’ filminde ki başrol oyuncusudur. Bu kişiler yakın duygusal ilişki kuramaz,
    bu yönde bir girişimle karşılaştıklarında uzaklaşırlar. Çünkü bu kişilerin duygularla yüzleşebilme
    yetenekleri zayıftır.

    7- CİNSELLİKLE İLGİLİ SORUNLAR

    Cinsel yaşantıda doyumsuzluk, hem kadını hem de erkeği başka bir partnere yöneltebilir. Cinsel yaşamın
    sıklığı kadar, yaşanan cinselliğin kalitesi de önemlidir. Herkesin fantezi dünyasında bir cinsel yaşam şekli
    vardır, eğer kişi partneriyle hayallindeki cinsel yaşama sahip değillerse bunu başka bir partnerde
    arayabilir.

    8- ORTAM, SOSYAL MEDYA, TÜKETİM ÇAĞI

    Arkadaşlık siteleri gibi sosyal medya aracılığı ile insanlar evde otururken birçok yeni insanla tanışabilir
    hale geldi. Bilgisayarda uzun süre vakit geçiren bu kişiler arasında zamanla bir yakınlaşma olabilir ve bu

    da aldatmayı beraberinde getirebilir.

    Eskiden bir toplu iğne bulmak bile çok zor olabiliyorken artık insanlar her şeye çok kolay ulaşabilir ve
    sahip olabilir hale geldi. İş böyle olunca kolay elde edilen şeylerden kolaylıkla vazgeçilebilir hale gelindi.
    Eskiden insanlar eğer ilişkim biterse yeni bir ilişki bulmam zor olur diye düşünürlerken, artık birçok kişi
    yeni insanlarla tanışmanın kolay olduğunu düşünerek daha cesur davranabilir hale geldi. Bu da
    aldatmayı kolaylaştıran bir faktöre dönüştü.

    9- ERKEN YAŞTA EVLİLİK ve BİR BAŞKASINA AŞIK OLMAK

    Yapılan çalışmalar 22 yaşından önce evlenen kadınların, 24 yaşından önce evlenen erkelerin daha
    çabuk boşandığını göstermektedir. İnsanlar yaşları büyüdükçe hayata daha farklı bakmaya
    başlamaktadır. Erken yaşta yapılan evliliklerde kişiler kapıldıkları heyecan duygusuyla evlenmekte ancak
    yaşları ilerledikçe bir ilişkiden ya da hayattan beklentileri, beğenileri değişmektedir. Sahip oldukları ilişki
    kişiyi tatmin etmediği için bir başka kişiye aşık olabilirler.

    10- ALDATMANIN BAZI İPUÇLARI

    Yukarıda tanımlanan özelliklere uyan ya da aşağıda ki bazı durumlara uyan her insan aldatır, ya da bu
    tanımlara uymayan insan aldatmaz diye kesin bir şey söylemek asla mümkün değildir. Ama aldatma
    durumlarında sıkça görülen bazı ortak noktalar şöyledir.

    Telefonunda sık sık tanımadığınız numaraların olması.

    Kredi kartı ekstrelerinde sık sık normalde gitmediği restoran vb hesapları, alış veriş faturaları.

    Son zamanlarda giyimine eskisinden fazla dikkat etmesi.

    İşle ilgili nedenlerle sık sık geç gelmesi.

    Sık sık iş seyahatlerine gitmesi.

    Hafta sonu gibi boş zamanlarının büyük çoğunluğunu sizden ayrı arkadaşlarıyla geçirmesi.

    Sizinle cinsel paylaşımdan uzak durması, eskisi gibi yakın davranmaması.

    E-mail, telefon vb araçları gizli saklı kullanıyor ve siz geldiğinizde hemen kapatması.

    Sizin sık sık sorun çıkardığınızı ya da söylendiğinizden yakınması.

  • Çocuk Resim Testi Tahlili

    Çocuk Resim Testi Tahlili

    Çocuklardan resim çizmesini istediğimiz zamanlarda hemen hemen çoğunun çizdiği resimlerde evler,
    ağaçlar, bulutlar, kuşlar olması doğada aklın ve duyguların evrenselliğini bizlere sunar. Çocuklar bize
    sözel ve sözel olmayan birçok mesaj verirler. Resim testleri çocukların deneyimleri ve hayata bakış
    açısını, gizli duygularını yansıtan bilinçaltı mesajların somutlaştırılıp daha anlaşılabilir ve çözümlenebilir
    olduğu projektif testlerden biridir.
    Çocukların yaptığı resimler değerlendirilirken öncelikle dikkat edilmesi gereken çocuğun hangi gelişim
    döneminde olduğudur. Çünkü bizi korkutan bir figür, gelişimine göre oldukça normal bir karalama dahi
    olabilir. Boya kalemlerini ve kağıtları çocuğunuza verin, duygularını ve düşüncelerini rahatça ifade etmesi
    açısından onaylayıcı, tasdik edici mesajlarla dünya ile ve kendisi ile ilgili görüşlerini daha iyi anlayın.

    Karalama Evresi (2-4 Yaş)
    Bu dönemde çocuğun küçük kas gelişimi yavaş yavaş gelişmeye başladığından tamamen rastlantısal
    karalamalar yapacak ve bunlar bir anlam ifade etmeyecektir.Ancak çocuk 3 – 4 yaşlarına geldiğinde tek
    sıra halinde çizgiler, halkalar yapmaya başlayabilir.

    Şema Öncesi Dönem (4-7 Yaş)
    Artık çevresindeki insanlarla özdeşim kurmaya başlayan çocuk karalamalarını insan figürüne
    dönüştürmeye başlar.5 yaşlarındaki bir çocuk organların büyüklüğünü farklı ifade edebilir.6 yaşlarına
    doğru gözden sonra kaş, bıyık gibi detayları çizmeye başlar ve resimlerine konu bulabilir.
    Bu dönemde çocuk önem verdiği objeleri diğerlerine oranla daha büyük ebatlarda çizebilir.

    Şematik Dönem (7-9 Yaş)
    Çevresi ve insanlar hakkında bir görüşe sahip olan çocuk kadın ve erkek rolleri kafasına göre
    betimleyebilir. Gökyüzünü ve yeri bir çizgi ile ayırarak kendisini ekosistemde şema olarak bir yer bulur.
    Düşünceleri daha somut ve resimler tıpkı çocuğun anlattığı gibi açık ve belirgindir.

    Gerçeklik Dönemi ( 9-12 Yaş)
    Sizin de bildiğiniz gibi vücudumuzdaki her organımız altın oranla birbirine oranlanmıştır. Bu dönemdeki
    çocukta yaptığı resimlerdeki ağacı insana, insanı eve, kaşı göze oranlayabilir.

    RESİM PARÇALARININ YORUMLANMASI

    İnsan: Çizdiği insan cinsi özdeşim kurduğu karakteri ya da rolü belirtir. Çizilen insan sayısı çevre ile
    etkileşimi, sosyal ya da asosyal olması konusunda bize ipuçları verir.
    Kafa: Kocaman kafası olan bir insan çizmesi çok çalışkan olmayı arzulayan bir çocuğu simgeler. Başarıyı
    arzuladığının habercisi olan bu büyük oranda çizilmiş kafa çocuğun kendisini yetersiz görmesi anlamına
    da gelebilir.
    Ağız: Ağız resim çizimlerinde iletişim faktörüdür. Anormal derecede küçük ya da büyük çizilmiş bir ağız
    çocuğun konuşma problemi olduğunu hiç çizilmemiş bir ağız ise iletişime kapalı olduğunu belirtir.
    Göz: Çok büyük çizilmiş gözler çizen bir çocuk oldukça meraklı olabilir.
    Dişler: Doğada birçok canlı avını dişleri ile parçalar. Çok belirgin çizilmiş dişler bilinçaltımızda şiddet ve

    saldırganlıktır.
    Ayak: Bilinçaltımızda ayak güven duygusunu simgeler. Çok küçük belirsiz çizilen ayaklar kendine
    yeterince güven duymayan bir çocuğu simgeleyebilir. Sağa dönük ayaklar çocukların geçmişe dönük
    olduğunu ve çocukluk yıllarında kalma isteğini belirtir. Sola dönük ayaklar ise çocuğun geleceğe dönük
    hedef belirlemesi olarak ifade edilebilir.
    Burun: Çok büyük çizilen bir burun cinsel kimlik gelişiminin ağırlık kazandığı dönemi simgeler.
    Kulaklar: Normalden büyük çizilen kulaklar çocuğun etrafı tarafından sürekli eleştirildiğini belirtir.
    Çevresindeki sürekli dinleme ihtiyacından kaynaklı bir yansımadır.
    Çene: Köşeli ve geniş çizilen çene; başkalarından destek bekleyen güven bekleyen bir çocuğu simgeler.
    Boyun: Hiç çizilmemiş bir boyun çocuğun öfke kontrol problemi olabileceğini gereğinden fazla uzun
    çizilmiş bir boyun ise çocuğun sürekli dürtülerini bastırdığını gösterir.
    Kollar: Ebeveynleri tarafından yeterince ilgi görmemiş çocuklar kolları hiç çizmeyebilir.
    Cinsel Organ: Bu resim testinin belki de en önemli noktasıdır. Cinsel istismar vakalarında oldukça sık
    kullanılan bir teknik olması bundandır. Çocuktan cinsel organları çizmesini beklemeyiz ancak çizerse bu
    anne – babasını çıplak görmüş olabileceği ya da başka bir akran kardeşinin cinsel objesini çıplak halde
    gördüğü anlamları taşır.
    Aile: Aile bireylerinin çiziliş sırası en çok özdeşim kurulan karakteri simgeler. Ayrıca çocukların en çok
    hangisi üzerinde silgi kullandığı ise bize karaktere verdiği önem derecesini belirtir.
    Çatı: Mutlu evlerin çatıları kırmızı, mutsuz evlerin çatıları genellikle siyah olur.
    Kardeş: Kardeşin çizilmediği resimlerde genelde o kardeşe karşı bir kıskançlık duygusu olduğu anlaşılır.
    Hayvan: Vahşi hayvanlar çizen çocuk, hatalarını ve huzursuzluğunu o hayvana benzeterek somutlaştırır.
    Çok vahşi bir hayvan bir günahı bir hatayı simgeler.

  • Psikolog nedir?

    Psikolog nedir?

     
    Psikolog, üniversitelerin psikoloji lisans bölümünden mezun olan kişilerdir. Psikoloji mezunu olduktan sonra tek meslek sahibi olunamayan bölüm aslında psikolojidir, çünkü lisans eğitiminde insan ruh sağlığının tanımlanması, ayrışması, eğitimi alınır, ama bunlara yönelik kişiye, yardımcı olma becerilerini, kısaca terapi becerileri konusunda yeterli değildir. İnsanların ruh sağlığına destek olabilmek için klinik psikolog olmak gerekir. Klinik psikolog olabilmek için lisans sonrasında terapötik eğitimler alınır.
    Psikoloji mezunu, uzmanlığını eğitim, adli, endüstri, gibi pek çok alanda eğitimler alarak geliştirebilirken insanların ruh sağlığına destek vermek için de eğitimler alarak bireylere yaşamında baş etmekte zorlandıkları alanlarda yol göstermek yardım etmek için de terapötik beceriler alanında eğitim alınır ve klinik psikolog olunur. Özellikle klinik psikoloğun meslek yaşantısına paralel olarak eğitimleri de devam eder. Çünkü insanların yaşam koşulları da değişiyor dolayısıyla onlara uygulanan teknikler de değişmeli. 15 sene öncesinde çocuklar ağaçlara tırmanıp dizleri yara bere içinde olurken, günümüzdeki çocuklar saatlerce tabletleri ile oynuyor ve bir sivilce izine yara diyebiliyorlar dolayısıyla da değişen yaşam koşulları ile terapötik yardım şekli de değişiyor.
    Sıklıkla karıştırılan bir konu da psikolog ile psikiyatristtir. Psikiyatrist, tıp fakültesinden mezun doktorlardır ve genellikle psikoz diye adlandırılan şizofreni, bipolar gibi durumlarda ilaç veren hekimlerdir. Ancak psikolog da psikyatrist de kabullendiği ekol kuramında aldığı eğitimlerle danışanlarına terapotik yardımda bulunur.
    -bir psikoloğa kimler neden başvurur?
    Her şeyden önce ‘psikolojik destek alma’ kavramı Amerika ve Avrupa’ya göre bizim ülkemizde yeni yeni önemsenmeye başlayan bir kavramdır.
    Dolayısıyla da, ‘ insanlar bende ne var? Niye psikoloğa gideyim?’ ‘ben hasta mıyım? ’diye düşünebiliyor ve psikolojik yardım almaya soğuk bakabiliyor. Oysa ki psikoloğa gelenler kesinlikle düşünüldüğü gibi hasta olarak kabul edilmez.
    Her insanın hayatında baş etmekte sıkıntı yaşadığı problemler olabilir. Bu problemler karşısında kişi Pek çok insanın yaşam koşullarında karşılaştığı sıkıntılar vardır önemli olan bu sıkıntıların yaşam akışını etkilediği şiddettir. İnsan içinde bulunduğu problem durumun sadece bir kısmını görebilir, dışardan bakabilmeyi herzaman beceremeyebilir. Taraflı düşünebilir, arkadaş tavsiyesi de taraflı olabilir ancak psikolog desteği ile tamamen nötr ve sadece görüşme odasında kalacak bir ilişki ile sürdürülen terapi süreci öyle değildir.
    Terapötik süreçte, kişi Hayatındaki problemlere koşulsuz kabul çerçevesinde, farklı bakış açısı ile bakabilme ve kendindeki baş etme becerilerini, kendi gücünü görebilmesine, problemlerini çözebilme becerisini kazanmasına rehberlik yapılır.
    Duygularımız bizim hayatımızı nasıl etkiler?
    Biz insanların, duygularımızın şekline göre davranışlarımızı şekillendiren bir yapımız vardır. Eğer duygularımız olumsuzluk içerikli karamsar bir yapıya sahipsek hayatımızda var olan güçlü yanlarımızı göremez ve bunlardan destek alarak basamakları çıkamayız ama olumlu düşünerek ve yaşamımızdaki güçlü yönlerimizden destek alarak daha da güçlü olabiliriz.
    Genelde insan, yaşamında olumlu, başarılı olabildiği, güçlü olduğu yönlerini görme eğiliminde değildir. Olumsuz yönleri görme eğilimindedir. Problemlerimize tek bildiğimiz yoldan çözme eğilimimiz vardır. Halbuki her problemin çözümünde en az bir çözüm yolu daha vardır yeter ki farklı bakabilmeyi öğrenelim. Pencereden dışarı çıkmak isteyen bir sineği pek çok kez görmüşüzdür. Defalarca cama vurarak dışarı çıkmak ister ama her seferinde aynı yöntemi kullandığı için tekrar darbe alır ve tekrar darbe alır… böyle bir kısır döngünün içinde tekrarlar yapar ama sonuç alamaz..
    Biz insanlar o anki duygularımıza göre düşüncelerimizi yönlendiririz düşüncelerimiz de davranışlarımızı etkiler. Duygulara göre hayatımızı yönlendirmemiz de yaşamımızdaki probleminin olası kaynağının tek bir neden yerine farklı nedenlerden kaynaklanabileceğini gözden kaçırmamıza neden olabilir, dolayısıyla psikolojik destekle problemine farklı bakış açılarından bakabilme ve farklı çözüm yolları üretebilme yeteneğini kazanabiliriz.
    Yaşanılan aynı bir problem karşısında her insanın tepkisi farklı olur bunda da geçmiş yaşantılar etkilidir. Bunu bir örnekle açıklarsak; ‘yolda bir tanıdığınızla karşılaşsanız ve çok yakından geçmiş olsa bile siz onu gördüğünüz halde o size selam vermese’ bu duruma pek çok kişi kendi yaşanmışlıkları doğrultusunda farklı tepkiler geliştirir. Olaylar karşısındaki algımız ve her insanın farklı algılaması, her bireyin kendi geçmiş yaşanmışlığının farklılığındandır. Kimisi boş verirken, kimisi anlayışla karşılayabilir, kimisi de ona kızabilir ya da kendisi için selam verilmeye değer bulunmadığı için selam vermediği kaygısını yaşayabilir. Bu karşılaşma durumunda selam verilmediğinde ilk önce duygularımız devreye girer yani, öfke, kızgınlık, kendimize karşı değersizlik hissi gibi.. oysa ki duygularımızı devreye sokmadan önce bu insanın bize neden selam vermemiş olabileceğine dair en az üç olası neden düşünebilirsek duygularımızın şiddetini, dolayısıyla da bizdeki yarattığı olumsuz etkiyi minimalize edebiliriz.
    Bu örneği başka bir örnekle çeşitlendirelim ve hayatımızın her koşulunda uygulanabileceğini gösterelim; akşam saat beşte bir arkadaşınızla bir yerde buluşmak için anlaştınız ve siz o saatte konuştuğunuz yere geldiniz, beklediniz beklediniz ve tam bir saat geçti arkadaşınız yok!! üstelik telefonu da kapalı!! Tam bir saat sonra arkadaşınız geldi.. ne hissedersiniz? Tekiniz ne olur? Sizi beklettiği için öfke mi? Başına bir kaza geldi diye kaygı mı? Peki bu olay sonrasında duygumuzu devreye sokmadan önce düşünce sistemimizi devreye sokalım. Çünkü tek bir olası sebebe odaklanıp kalırsak arkadaşımız geldiğinde geçerli bir sebebi olsa bile biz ona öfkemizi kusacağımızdan dolayı onu dinlemez ve onunla ilişkimizi bozabilir ve sonradan da pişman olabiliriz. Bir saattir arkadaşınız randevunuza gelmedi. Tek bir neden yerine en az 5 neden düşünelim bu gecikme için: 1. İşinde aksaklık oldu patronu göndermedi acil bir toplantıda ve dolayısı ile de telefonu kapalı. 2. Trafiğe takıldı şarjı bitti. 3. kaza yaptı ya da başına bişey geldi. 4. randevuyu unuttu. 5. size süpriz çiçek almak için çiçekçi arıyor. Gibi.. birden fazla olumlu da olumsuz da olabilecek sebepleri düşünürsek arkadaşınız geldiğinde duygularımız daha yumuşak daha kontrollü olabilir ve olası pişmanlıklarımızı azaltabiliriz. En azından gerçekten sizin için geçerli bir sebep yoksa bile bunu daha kontrollü bir şekilde ifade etmeyi becerebilirsiniz. Oysaki tek bir nedene odaklanırsak ki bu genelde bizim için en kötü olandır duygularımızı kontrol etmekte zorlanırız ve bundan biz zararlı çıkarız.
    Psikolojik olarak ruh sağlığımın iyi olduğunu nasıl anlarım?
    İnsan ruh sağlığını ayakta tutan üç temel direk vardır bunlardan birincisi; aile ve partnerle olan ilişkinin kişide yarattığı etkinin iyiliği, ikincisi; iş hayatından aldığı maddi ve manevi doyumun derecesi ve üçüncüsü; kişinin sosyal yaşama katılımı ve hobilerine ayırdığı zaman. Bunlardan herhangi birisinde bir eksiklik olursa kişinin ruh sağlığını ayakta tutan direk de eksik olur ve bir depremle karşılaştığında sarsıntı ile hasar alabilir.
    Çevremde arkadaşlarım varken neden bir psikoloğa gidip danışayım?
    Psikologtan aldığınız yardım ile arkadaşınızdan aldığınız yardım farklıdır. Terapi seansı sadece sizin saatinizdir o saatin öznesi sizsinizdir karşılıklı dertleşme değildir. Psikolog sizin özel veya sosyal hayatınızdan kesinlikle olmayacak birisidir. Terapi odasında konuşulanlar hayati bir tehdit olmadığı sürece sadece orada kalır. Psikolog hayatınızda yaşadığınız problemlere arkadaşınız gibi yanlı değil tarafsız nötr bir gözle bakar, sizi yönlendirmez, sizin kendiniz için en iyi olanı seçebilmenize fırsat verir.
    Psikolojik yardım alma süreci nasıl oluyor?
    Her bir oturum 45 ile 60 dk arasında değişebilen belli aralıklarda tekrarlanan bir süreçtir. İlk 3-4 oturum psikoloğun danışanın gözlüklerinden olabildiğince danışanın hayatına bakmaya çalışmasıyla başlar. Kişinin hayatında problemlerini nasıl üstesinden gelmeye çalıştığını anlamaya çalışarak bu baş etme çabalarını başka güçlü yönlerinin farkındalığını göstererek farklı yollar olabileceğini denemesinde beceriler kazanmasına yol gösterir.

  • Başarıda Yetenek mi İstemek mi?

    Başarıda Yetenek mi İstemek mi?

    İnsan ırkının en temel ihtiyaçlarının başında başarı ihtiyacı gelir. Her insan başarılı olmak ister. Başarısız olmak için hiçbir işe başlanmaz. Akıl sağlığı yerinde olan hiçbir kimse yoktur ki, bir işe başlayayım ve çok başarısız olayım ya da öyle bir şey yapmalıyım ki rezil olmalıyım hedefi ile başlasın. Çünkü insanın yaradılışı buna uygun değildir. McClelland’a göre üç temel edinilmiş ihtiyaç vardır; başarı, güç ve ait olma.Bunların içerisinde ise başarı ihtiyacı en baskın olanıdır. İnsan olumsuz bir şey yapsa bile kendi koyduğu hedefe ulaşmak ve başarılı olmak ister. Örneğin filmlerde izlediğimiz banka soygunu sahnelerinde “arkadaşlar yüzyılın banka soygununu yapmak için plan yapacağız, yakalanacağız ve tüm dünyaya rezil olacağız” cümlelerini duymamız mümkün değildir.

    Peki başarı için yetenek mi daha önemli yoksa istemek mi?

    Bu soru son zamanlarda sıkça sorulmaktadır. Bir grup var ki, bunlar “istersen yaparsın”cılar. Bu grubun en önemli mottosu “içindeki güce inan”dır. Bir grup da vardır ki yeteneğin olmadan asla. Bu yazıda bu iki grubu karşılaştıracağız.

    Önce bu konu ile ilgili bazı kavramlara bakalım.

    Yetenek nedir?

    Yetenek doğuştan getirilen ve belli bir eğitimle geliştirilen gizil güçtür. Bir insan bir yetenek örüntüsü ile dünyaya gelir. Bu örüntüde bazı yetenekler baskın bazı yetenekler orta düzeyde, bazı yetenekler düşük düzeyde, bazı yetenekler ise hiç yoktur. Yeteneğin saf kısmı genler yolu ile geçer. Geliştirilmeyen yetenekler ortaya çıkamaz ya da sönük olarak kalır. Yetenek davranış olarak gösterilecek bir alan bulamaz ise hiç farkına bile varılmaz. Çok üst düzeyde piyano çalma yeteneği ile dünyaya gelen bir kişinin uygun koşullarla karşılaşmadığı sürece iyi bir piyanist olma olasılığı yoktur.

    Diğer bir kavram ise ilgi. İlgi bir alana yönelimi ifade eder. Yaptığımız da hoşumuza giden şeydir. İlgi, doğal olarak isteme davranışına neden olur. Diğer bir değişle yaptığımızda çokça mutluluk hormonu dopamin salgılatan şeydir. Eğer ilgi duyduğumuz alanda yeteneğimiz yok ise o ilgi kısa sürece söner. İlgiyi besleyen yetenektir.İnsan yapamadığı, başaramadığı şeyden zevk alamaz. Başarılı olduğumuz dersleri sevmemizin nedeni budur.

    Bu konudaki diğer bir kavram “an”dır. “An” olayın olduğu zamanı ve mekanı temsil eder. Yaptığınız işe “an” uygun değil ise başarılı olamazsınız. Örneğin bundan 30 yıl önce Facebook’u siz bulsaydınız muhtemelen zamanı uygun olmadığı için başarılı olamazdınız. Ya da Facebook’u Zuckerberg Amerika’da değil de Türkiye’de bulsa idi muhtemelen yine başarılı olamazdı. Yaptığınız işin “an”a uygun olması yetenek ve ilgi kadar önemlidir.

    Son kavramımız tutku. Tutkuyu TDK şöyle tanımlıyor; irade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, ihtiras; güçlü istek ve eğilimin yöneldiği amaç; aşırı düşkünlük. Tutku insanı hedeflediği alana götüren en güçlü güdülerin başında gelir. İnsan her neye tutulursa ona ulaşıncaya kadar tüm güçlüklerin üstesinden gelebilir.

    Başarılı olmak için ilk ve temel şart yapılan işe ilişkin yetenek örüntüsünün uygun olmasıdır. Her davranış ya da her beceri için yetenek örüntüleri farklı olabilir. Ancak bu örüntünün de derecesi önemlidir. Yetenek örüntüsü var ya da yok olarak değerlendirilmez. Yetenek örüntüsü, içinde bulunduğunuz popülasyona göre belli bir derecede bulunur. Yetenek örüntüsü uygun olduktan sonra yapılan işe ilişkin ilgi duymak gerekir.

    Bu noktadan sonra başarıyı “başarı” ve “üstün başarı” olarak sınıflamakta fayda var. Başarı, hedeflenen noktaya varma ya da ortalama insanın varabileceği nokta; üstün başarıyı ise çok az kişinin varabileceği nokta olarak tanımlayabiliriz.

    “Başarı” için bazı olasılıkları sıralayalım;

    • Bir kişinin bir alana hem ilgisi hem de yeteneği yok ise kesin başarısız olur
    • Bir kişinin bir alana hem ilgisi hem de yeteneği var ise kesin başarılı olur

    • Bir kişinin bir alana ilgisi var ama yeteneği yok ise ilgi kısa sürede söner. Ama ilgi düzeyi çok yüksek ise ortalama bir başarı elde edilebilir. Ancak bunun için çok çalışmak gerekir. Örneğin gitar çalma ile ilgili yeteneğiniz yok ya da düşük ancak çok istiyorsanız çok çalışarak ortalama bir başarı elde edebilirsiniz. Hiçbir zaman çok iyi gitar çalan biri olamazsınız ama ortalama bir gitar çalabilirsiniz.

    • Bir kişinin bir alana ilgisi yok ama yeteneği var ise, zorunlu ise başarılı olabilir. Yani kendisine istemediği bir görev verilirse ve yapmak zorunda ise başarılı olabilir.

    “Üstün başarı” için ise yetenek ve ilgi yanında “an” ve tutkunun da uygun durumda olması gerekir. Eğer bir alana ilgi ve yeteneğiniz var ve “an” da uygunsa üstün başarı için geriye kalan tutkudur. Bir şeye tutkuyla tutunursanız ve buna donanımınız (ilgi, yetenek ve an) uygun ise üstün başarıyı elde etmemek mümkün değildir.

    Bu durumda öncelikle ilgilerinizi ve yeteneklerinizi tanımanız gerekir. İlgi ve yeteneklerinizitanımadan hangi alana yöneleceğimizi de doğru olarak tespit edemeyiz.

    Sonuç olarak istemek tek başına başarı getirmez. Eğer istediğiniz alana yeteneğiniz varsa ve tutku ile çalışırsanız üstün başarı elde edersiniz.

  • Bir Narsisistle Yaşamak

    Bir Narsisistle Yaşamak

    Her zaman ve her yerde kendisini merkez sanan biri ile yaşıyorsanız ya da yaşamak zorunda iseniz oldukça yorgunsunuz demektir.

    Narsisizm, temelde kişinin kendini değersiz görmesini ödünlemek için diğer bir ifade ile bu duygusu ile başa çıkabilmek için büyüklenmeci davranışlar içeren hem kişinin kendisini hem de çevresindekileri yoran önemli bir kişilik bozukluğudur. Narsisizm, epigenetik nedenleri olabildiği gibi daha çok kişinin çocukluk yıllarındaki olumsuz yaşantılarından kaynaklanmaktır.

    Narisisistler temelde kendilerini öyle değersiz görürler ki, bu değersizlikle başa çıkabilmek için kendilerini çevrelerine ve kendilerine en değerli kişiymiş gibi gösterme davranışlarını sergilerler. Narsisitleri üç grupta inceleyebiliriz.

    Bunların birincisi nobel ödüllü narsisistlerdir. Bu grupta yer alan narsisistler öyle başarılı olurlar ki çevrelerindeki kişiler hep başarılarından konuşurlar. Bu kişiler başarılarından konuşulması için özel zeminler hazırlarlar. Diplomaları, başarı ödülleri, gazete, dergi sayfaları adeta yörüngelerinde canlı yayın yaparlar. O kişinin olduğu atmosferde başarılarını görmemek imkansızdır. Bu kişilerin bulunduğu ortamlarda her nasılsa her zaman konu başarılarıdır. Her başarılı insan narsisist değildir. Normal başarılı insanla nobel ödüllü bir narsisti ayırt etmek kolaydır. Nobel ödüllü narsisist sizin başarısını övmeniz için adeta gözünüze bakar, ne yapar eder konuyu başarılarına getirir. Normal başarılı insanlar ise başarıları gündeme geldiğinde normal şekilde konuşurlar ve konu biter. Genellikle normal başarılı insanlar mütevazi olurlar ve hatta başarılarının konuşulmasından rahatsız ve mahcup olurlar.

    İkinci grubu sınır tanımayan narsisistler oluşturur. Bu kişiler kendi değersizlik çekirdeklerini korumak için hep çevrelerindeki kişilere saldırırlar, çevrelerini eleştirirler, küçümserler, çevreleriyle alay ederler… Özellikle böyle bir eşiniz var ve rahatsızlığından haberiniz yok ise bir süre sonra kendinizi bir işe yaramaz, değersiz ve aşağılık bir olarak görebilirsiniz. Oysa siz normalsinizdir muhtemelen eşinizin semptomları sizi bu hale getirmiştir.

    Üçüncü grup ise verici narsisistlerdir. Bu grupta yer alan narsisistler öyle iyi insanlardır ki, hiç kimseye hayır diyemezler. Herkesin yardımına koşarlar, hiç kimse ile kavga etmezler, her şeye herkese eyvallah demekten başka çareleri yoktur. Her iyi ilişkiler içinde olan insan da verici narsisist değildir. Çevresi ile iyi ilişkiler içinde olmak sağlıklılık belirtisidir. Bu gruptaki narsisistler de iyiliklerinin görülmesi ve konuşulması için aşırı caba gösterirler. Her seferinde ne kadar iyilik yaptıklarını ne kadar iyi olduklarını çevrelerine anlatırlar. Birisine iyilik yaptıklarında karşı taraftan teşekkür alamazlarsa çok bozulurlar ve bunu mutlaka hissettirirler.

    Narsisist kendisinin sevilmemesine, eleştirilmesine, başarılarının takdir edilmemesine ya da güzelliklerinin fark edilememesine dayanamaz. Böyle durumlarda sizinle ilişkisini önce kötüleştirir, istediklerini elde edemez ise bitirir.

    Eğer böyle biri ile yaşıyorsanız daha önce söylediğimiz gibi işiniz oldukça zor. Çünkü kişilik bozukluklarının maalesef tedavileri ya yoktur ya da çok zordur. Bazı kişilik bozukluklarının semptomları kırklı yaşlardan sonra biraz azalabilir.

    Bir narsisistle yaşıyorsanız önce hangi tür narsisist grubunda olduğunu bilmeniz gerekir. Narsisistlerin özellikleri hakkında detaylı bilgi edinmeniz yaşamınızı kolaylaştıracaktır. Bir narsisisti terapiye ikna etmek genellikle imkansızdır. Ancak siz nasıl davranacağınıza ilişkin profesyonel yardım alabilirsiniz.

    Psikolojik rahatsızlıkları kabul etmek genellikle zordur. Çünkü gözle görülen bir neden yoktur. Neden bunu yapıyor diye içimizde kabul etmek oldukça zordur. Oysa fizyolojik bir nedene dayanan rahatsızlıkları kabul etmek gözlenebildiği için daha kolaydır.

    Narsisizmin de bir psikolojik rahatsızlık olduğunu kabul edip, narsisist kişinin bunu size rahatsızlık vermek için yapmadığını bilmeniz sizi rahatlatacaktır. Kanser olan birisine neden kanser oldun diye kızamayacağımız gibi psikolojik rahatsızlığı olana da kızmak anlamlı değildir.

    Uzm. Psk. Erdal Usluer

  • EVLİLİĞİ MİTLER BİTİRİYOR!

    EVLİLİĞİ MİTLER BİTİRİYOR!

    EVLİLİĞİ MİTLER BİTİRİYOR!

    Mit; bilimsel verilere dayanmayan, gerçekliği kanıtlanamayan, toplumun geneline mal edilen düşünce, inanış ve alışkanlıklar bütünüdür. Örneğin; “eşini seven insan, onun her dediğini yapar, onu hiç üzmez” düşüncesi evliliğe ait bir mittir. Bu düşünce gerçekçi olmayan bir düşünce ve inanışı yansıtır.

    Mitler; sadece evliliklerde yoktur. Genel olarak yaşamın her alanında sıkça karşımıza çıkarlar. Ama ben bugün mitlerin evliliğe bakan yönünü ele almak istiyorum. Çünkü kişilerin evliliğe dair mitleri, evlilikte sorunlar yaşanmasına ve toplumun temel taşı olan aile kurumunun parçalanmasına yol açmaktadır.

    Evlilikle ilgili kişilerin düşünce, inanış ve tercihleri olması doğaldır. Bu düşünceler ve inanışların oluşmasında yetişme ortamı ve eğitim düzeyi etkilidir. Sorun şu ki; kişinin tercihlerini yansıtan mitlerin, zorunluluk olarak algılanması ve karşıdaki kişilerin bu zorunluluğa göre davranmasının beklenmesi.Yukarıda verilen örnekte, ‘eşini seven insan, onun her dediğini yapar, onu hiç üzmez’ mitine sahip olan bir kişi; bu inanışa göre hareket edecek ve eşinden tercih etmediği bir davranış gördüğünde eşini suçlayacak ve eşinin kendisini yeteri kadar sevmediğini düşünecektedir.

    Böyle bir mit ne kadar gerçekçidir?

    Bu mite sahip kişinin eşi için evlilik ne kadar zordur?

    Evliliğe dair yaygın olan bazı mit örnekleri vermek istiyorum.

    “Eşini seven biri onu üzmez. Onun her dediğini yapar.

    Bu mit gerçekçi olmayan bir düşüncedir. Bir insan eşini ne kadar severse sevsin, arada sırada onun tercih etmediği davranışları yapabilir. Her komutu yerine getiren, her denileni yapan olsa olsa bir makine olur. Bir insanın her zaman eşinin her dediğini yapması mümkün değildir.

    “Kişi evliliğinde mutluysa, arkadaşa ihtiyaç duymaz.”

    İnsan evliliğinde kendini mutlu hissetse bile, arkadaşın yeri ayrıdır. Bir eş, arkadaşın yerini tutamaz. Eşle paylaşım ayrıdır, arkadaşla paylaşım ayrıdır.

    “Çocuk sahibi olmak evlilikteki sorunları bitirir.”

    Gerçekçi olmayan bir düşünce tarzı daha. Çiftler aralarında sorun yaşıyorlarsa, sorunları çözmeye çalışmadan sadece bebek sahibi olarak sorunların çözümünü beklemek doğru değildir. Aksine sorunlar devam ederken bebek sahibi olmak sorunların daha da çoğalmasına yol açabilir.

    “Tartışmaların yaşandığı bir evlilik kötüdür.”

    İnsanın olduğu yerde, tartışma ve çatışmaların yaşanması doğaldır. Tartışmasız veya sorunsuz hiçbir evlilik yoktur. Tam tersine bir evlilikte sorun yoksa, o evlilikte ciddi sorunların varlığından endişe etmek gerekir. Önemli olan sorunsuz bir evlilik temenni etmek değil, sorunları sağlıklı bir şekilde çözebilmek için çabalamaktır.

    “Evde yemeği kadın pişirmelidir.”

    Böyle bir zorunluluk yoktur. Evde yemeği kimin pişirip pişirmeyeceği eşler arasındaki işbirliğine göre değişebilir. Kadının pişirmesi bir zorunluluk değil, tercihtir. Yemeği bazen kadın, bazen erkek pişirebilir.

    Özetle, vurgulamak istediğim nokta; evlilikte kişinin sahip olduğu inanışlar %100 mutlak doğrular değildir. Mutlak doğru olmayan her şey değişebilir. O yüzden gerçekçi olmayan inanışları bir zorunluluk olarak algılamaktan vazgeçip esnek bir bakış açısı geliştirmek gerekir. Aksi halde evliliklerde sorunların yaşanması kaçınılmazdır.

    Yazımı şu sözlerle noktalamak istiyorum.

    “Eşler bir makasın iki tarafı gibi olmalıdır. Araya giren tüm olumsuzlukları kesebilmelidirler.”

  • İntiharlara Tedbir Alınabilir mi?

    İntiharlara Tedbir Alınabilir mi?

    Her çağda olduğu gibi günümüz de de intihar olgusu önemli bir sorundur. Bu sorunun çözümü için farklı meslek disiplinleri araştırmalar yapsa da aile ve toplumsal yapıda güçlü bireyler yetiştirmek ve yaşama sevincini çoğaltmak önemli tedbir oluşturacaktır.

    Ailelerin yapması gereken;

    • Yaşlı ve çocuklara zaman ayırmak,
    • Evde dinlenme sürecinin ve keyifli zaman paylaşımının olmasına özen göstermek,
    • Çocukların özgüvenli, benlik saygısı olan, inançlı ve yaşama saygılı büyümelerine önem vermek,
    • Ebeveyn ve akrabalarla ilişkilerin kurulacağı ziyaretler e fırsat yaratmak,
    • Çocukların kültürel bütünlüğü olan bireyler olmalarına özen göstermek.
    • Aile içi iletişime dikkat etmek, iletişim engellerini belirlemek, ortadan kaldırmaya çalışmak.
    • Aile içinde eğlenceli zaman paylaşımına fırsat yaratmak,
    • Ailedeki bireyleri önemseyerek dinlemeye vakit ayırmak

    Toplumsal olarak yapılması gerekenler; insan insana ilişkileri çoğaltmaktan geçiyor.
    Öz değerlere sahip olunması ancak o değerlerle karşılaşmak, özümsemek sonucu olacaktır. Eskiden 3-4 hane bir arada olur evlerin kapıları hayat denen ortak alana açılırmış hayat kapısı açıldığında, 3-4 evin çocukları birlikte oynar, kadınları birlikte iş yaparmış. Bu durum zamanla sokak, mahalle paylaşımına dönüştü. Kaldırımda oturan yaşlılarımız vardı. Şimdi ise siteler var. Hatta kimi ailelerde, tripleks evlerde herkes kendi odasına çekilip kendi bilgisayarına, televizyonuna bakıyor.

    Ortak paylaşım alanları, sosyal etkinlikler, geleneksel ziyaretler, aile yemekleri özetle insan ilişkileri ve öz değerler geliştirilmeli çoğaltılmalıdır.

    Belediyelerin yaptıracağı ışık havuzları, su havuzları sohbet edip paylaşımların çoğaltılacağı oturma banklarının mahallelere sitelere yerleştirilmesi, oyun parkları gibi yaşam parklarının da önemsenmesi yaralı olacaktır. Yürüyüş alanlarının düzenlenmesi, oturulabilir yeşil alanların korunması önemlidir.

    Engellilerin, yaşlıların ve gençlerin kolektif zaman geçirecekleri spor alanları, söyleşi alanları, etkinlik alanları büyük mahallelerde özellikle yapılandırılabilir.

    Devlet Hastanesi, Ergen danışmanlık merkezi, Rehberlik Birimlerinden yararlanmak önemsenmelidir. Koruyucu Ruh sağlığı çalışmalarından, kişisel gelişim birimlerinden, Meslek edindirme kurslarından, oluşturulabilecek hobi bahçelerinden yararlanılabilir. Kişisel gelişim, stresle baş etme yollarının öğrenilmesi, nitelikli iletişim eğitimlerinden yararlanılması yaşama sevincini desteklemek ve geliştirmek adına yapılabilecek önemli adımlardır.

    Unutulmamalı ki; İnsan insana ilişkilerde, yalnızca karşımızdakini değil kendimizi de onarır, çoğaltırız.

  • MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    Günümüz evliliklerinin/ailelerinin yürümemesinin en büyük sebeplerinden biri çiftlerin birbirilerine
    sosyalleşme imkanı tanımamalarıdır. Halbuki, evlilik ve aile kurumunun “enerji depolarından” bazıları
    da sosyalleşme ile dolar. Bu enerji depolarını şarj edilebilen piller olarak da düşünebilirsiniz:
    Evliliğinizin enerjisini ve verimi yükseltecek pillerden bazıları da: ben, biz ve hepimiz enerji
    depolarıdır. Bu enerji depoları uzun süre deldurulmazsa, evlilikte sorunlar ortaya çıkabilir.
    Unutulmamalıdır ki, insan yaradılışı gereği sosyal bir varlıktır. Sosyallik, genellikle toplumumuzda
    dışadönük olma hali ve sevdiğimiz kişiler ile zaman geçirmek olarak tanımlanır. Bu tanım doğru
    olmakla birlikte aslında eksiktir. Sosyal olma hali bundan çok daha fazlasını kaplar; öyle ki bazen insan
    kendi kendine de kendi ile sosyalleşir.
    Kendi yalnızlığınız ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Ben enerji deposu”
    Yalnızlık çoğu kez olumsuz bir durum olarak lanse edilse de, yalnızlığın insan psikolojisine iyi gelen bir
    yanı da vardır. İnsan, nasıl sevdikleri ile kalite zaman geçirince mutlu oluyorsa kendi yalnızlığından
    zevk aldığı ve kendisi ile kalite zaman geçirdiği durumlarda da mutlu olur. Buna aile terapisi
    literatüründe “ben enerji deposunun” dolması deriz. Kendi iç sesinize, isteklerinize, hedeflerinize
    öncelik vermek ve bunları gerçekleştirmek, ben enerji deposunun dolmasının temelidir. Maalesef,
    günümüz Türkiyesi’nde çiftlerin kendi istek ve uğraşılarına öncelik vermesi bencillik olarak algılansa
    da, aslında psikolojik açıdan sağlık bireyler kendi ilgi, alaka ve isteklerini öbür insanlarınkinden bir
    parça önde tutma eğilimindedir. Bu durum, ancak ve ancak çevrenizdeki insanların isteklerini ve
    ilgilerini yok sayıp yoğun bir şekilde kendi isteklerinize döndüğünüz zaman bencillik olur. Bunu
    gerçekleştirmediğiniz takdirde ise bu davranış son derece normaldir.
    Ben enerji deponuzu, eşinizden bağımsız olarak tek başınıza gerçekleştirdiğiniz aktiviteler ile
    doldurabileceğiniz gibi yine eşinizden bağımsız olarak başka insanlar ile sosyalleşerek de
    doldurabilirsiniz. Örneğin; ben enerji deponuzu, spor yaparak, kişisel bakımınıza özen göstererek,
    hobilerinize zaman ayırarak, kendinizi hem mesleki hem de kişisel anlamda geliştirerek
    doldurabilirsiniz. Bunun yanı sıra, arkadaşlarınız ile görüşerek ve sevdiklerinize zaman ayırarak da bu
    enerji deposunun dolmasını sağlayabilirsiniz. Unutmayın, önce kendinizi mutlu etmeden, eşinizi ve/ya
    çocuklarınızı mutlu edemezsiniz.
    Birbiriniz ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Biz enerji deposu”
    Tek başına ben enerji deposunun dolması, sağlıklı bir birliktelik ve aile için maalesef yeterli değildir.
    Kendi mutluluğuna, istek ve uğraşılarına zaman ayıran bireyin artık eşi ile biz enerji deposunun
    doldurulmasının zamanı gelmiştir.
    Özellikle yeni doğmuş bebekli ve/ya küçük çocuklu ailelerin en büyük sorunu, çiftlerin birlikte zaman
    geçirememesi ve çocuğun hep yanlarında olmasıdır. Bu durum tabiî ki yanlış değildir ancak çiftlerin
    sağlıklı şekilde ilişkilerine devam edebilmesi için çocuklarından bağımsız olarak birbirlerine de zaman
    ayırmaları gerekir. Örneğin; çift olarak sevilen bir filmin izlenmesi, ortak zevkleri içeren bir aktivitenin
    yapılması ve eğer şartlar çocuk açısından uygunsa çiftlerin baş başa tatile çıkması biz enerji
    deposunun doldurulması için iyi imkanlardır.

    Aileniz ile bir bütün olarak sosyalleşin: Hepimiz enerji deposu
    Ben ve biz enerji depolarını dolduran çiftler, aile olarak çocukları ile birlikte kalite zaman geçirerek
    hepimiz enerji deposunu dolduracaklardır. Ailecek yapılacak bir piknik, gidilecek bir film ve/ya tatil
    hepimiz enerji deposunu doldurabilecek iyi fırsatlar olabilir.
    Bu noktada, akılda tutulması gereken en önemli nokta ise, enerji deposunun doldurulması için
    yapılacak aktivitenin herkes tarafından benimsenip tercih edilmesidir. Sadece çocuk veya sadece
    ebeveyn tarafından benimsenmiş aktiviteler, ortak zevk ve istekleri yansıtmayacağı için enerji
    deposunun dolumu da sağlanmayacaktır.