Etiket: İnsan

  • Romantik İlişkiler ve Şemaların Etkileri

    Romantik İlişkiler ve Şemaların Etkileri

    Hepimiz aynı duyguları yaşıyoruz, kalbimizin ritmi aynı şekilde atıyor. Yürüdüğümüz hayat yolu aynı, yalnızca manzaralarımız farklı çünkü birey olarak farklı mizaçlara sahibizdir. Sevilmek, sevmek, özellikli olmadan da birileri için özel olduğumuzu bilmek hepimizin en temel ihtiyaçlarımızdandır. Kendiliğinden olan, herhangi bir özel beceri gerektirmeyen ilişkiyi kurma süreci, kendimizde ve karşımızdaki kişi hakkında olumsuz yorumlar yapmamızı sağlayan bu şemalar tarafından zorlaşabiliyor.

    Romantik ilişkilerle ilgili olabilecek şemaların başında kusurluluk gelmektedir. Bu şemaya sahip bir insana defalarca da sevildiği ve iyi olduğu söylense de birey sürekli kendisini “kusurlu” görecektir. Kusurluluk şeması ile ilişkili olan en belirgin duygu utanç duygusudur. Çünkü utanç genellikle kusurlarımızın açığa çıktığı dönemde karşımıza çıkmaktadır. Bundan kaçınmak için birey hemen hemen her şeyi yapar. Bu şema eş, annelik her alanda yetersiz ve değersiz hissetmesine sebep olur.

    İkinci olarak romantik ilişkiler için, kuşkuculuk şemasından bahsetmek mümkündür. Kuşkuculuk şemasına sahip bir bireyin en belirgin durumu diğer insanlara duymakta zorlandığı güven durumundan anlaşılabilir. Kuşkuculuk şemasına sahip bir birey “ Kuşkuculuk ve kötüye kullanılma” başka insanların canını yakacağını, küçük düşüreceğini, aldatacağını, yalan söyleyeceğini, hile yapacağını ve istismar edeceğini düşünmektedir. Aslında kuşkuculuk şeması önceden önlem alma mekanizmasına sahip bir şemadır. Sabırsızlık varsa korku vardır. “ Ciddiysen ilişkiye başlayalım” diyen insan korkuyordur. Kuşkuculuk şeması aktive olmuş olabilir. Reddedilme olasılığını göze alarak bir ilişki içerisinde bulunmak ve ilişkinin her aşamasında farklı olmaya tahammül etmek, bir noktada ayrılabileceğimizi göze almak aslında daha keyifli bir ilişki yaşamamıza da katkı sağlar.

    Üçüncü olarak karşılaşılan şema “Terk Edilme” şemasıdır. Bu şemaya sahip bireyler belirli sebeplerle her zaman terk edileceklerine ve ilişkilerinin biteceği düşünesine sahip olurlar. İlişki bitimi sebepleri arasında aldatma, terk edilme, ölüm gibi durumlar olabilmektedir. Yani bireyler ilişkilerine “Her an aldatılacağım, terk edileceğim” diye başlamaktadırlar. Bireyler durum aslında olumsuz değilse bile olumsuz olacakmış gibi algılarlar. “ korktuğum şey başıma gelebilir, bu nedenle çok dikkatli olmalıyım ki, acile yetişecek zamanım olsun. Açılmayan bir telefon, yanıtlanmayan bir mesaj mı var? Korktuğum felaket birdenbire olabilir, diye düşünürüm. Ben de onla ilgili birden önlem almaya başlarım.” Bu da kıskançlığı beraberinde getirir. Bu tablonun çok önemli destekçisi evhamdır. Terk edilme ve kuşku, çok yakın iki dostturlar. Bir şekilde akraba, kuzen gibidirler. Evhamlı kişi kendini diğerleriyle kıyaslar ve kendini bir şekilde daha geride bulur.

    Dördüncü olarak “ Boyun Eğicilik Şeması” şemasıdır. Karşısındaki kişinin tepkisinden korktuğu veya çekindiği için hayatının kontrolünü değer verdiği kişiye bırakmak. Değer verdiği eşini kaybetmemek için kendi değerlerinden daha çok ödünler veriyor, ilişkisini korumaya çalışırken aslında daha çok aşağıya çektiğinin farkında olmuyorlar. Karşısında olan kişiye sevgi yoğunluğundan ve bağımlılığı bu şemanın aktifleşmesini sağlıyor.

    Beşinci olarak “Duygusal Yoksunluk Şeması” romantik ilişkilerde aktif rol oynamaktadır. Duygusal ilişki gereksinimlerinin yeterli olarak karşılanmayacağına inandıklarından dolayı ilişkiden beklentilerini, ihtiyaç ve duygularını anlatmazlar. Eşine onu anlamadığı için uzak durmalar, tavırlar ve iletişim de problem yaşanmaya başlanılıyor. Şu düşünceler aktiftir “ Bana sıcak, koruma ve duygusallık gösteren insanlar olmadı. Gerçekten beni dinleyen, beni anlayan veya benim gerçek ihtiyaçlarım ve duygularımı önemseyen kimsem olmadı.”

    Altıncı olarak “Mükemmelliyetçilik Şeması” başarısızlıklarla alakalı bir olgudur. Mükemmel bir partner, mükemmel bir eş bulma ihtiyacı vardır bireyde. Bireyde “bulabileceğimin en iyisini bulayım, yanlış bir karar vermeyeyim” düşüncesi vardır ve bu şema ciddi sorun yaratan bir şemadır. Çünkü birey hem kendini hem de partnerini mükemmel olmaya zorlamaktadır. Mükemmelliyetçilik gerçekten büyük bir bela olabilir. İki ayağı var diyebiliriz. Bir narsistik ayağı var mükemmeliyetçiliğin, bir de obsesif ayağı. Obsesif ayağına biz daha çok “ içine sinme bozukluğu” diyoruz. Obsesyonda karar vermekte de zorlanırız. Dolasıyla sürdürürken bile karşımızdaki ile ilgili: “ Bilmiyorum ki, aslında tam sevdiğim insan mı, değil mi? Bana layık mı, değil mi? tarzında sorular duyabiliriz. Yaşama sevincini yok eden bir şeydir.

    Bireyler erken dönem uyumsuz şemalarının sürmesini ve onları tetiklemesine sebep olabilecek bireyleri kendilerine yakın hissetmeleri ve duygusal yakınlık kurarak yaşantısal olarak şemalarını sürdürecek eşler seçmektedirler.

    İlişkide artık tarafların hayat kalitesi etkileniyorsa, tekrar tekrar aynı sorunlar farklı şekilde gündeme geliyorsa ve hiçbir şekilde çözüm yoluna gidilemiyorsa, orada başka birinin mümkünse bir uzmana bakışı çık önemlidir. Eğer çift terapisinde düzelemeyecek ağır şemalar varsa, belki ağır bir kuşkuculuk, ağır kusurluluk, bireysel müdahale gerekebilir ve taraflardan biri ya da ikisi de bireysel terapiye başvurabilir.

    Bir kişinin değişimi de, durumu otomatik olarak etkileyen bir süreç olur.

  • ÇOCUKLAR NEDEN RESİM YAPAR?

    ÇOCUKLAR NEDEN RESİM YAPAR?

    İNSANIN ANLAM ARAYIŞI
    Viktor Frankl tarafından yazılmış olan bu kitapta Frankl’ın Nazi toplama kamlarındaki yaşantısı, çektiği acılar, bu acılara nasıl katlandığı, anlamın her koşulda insan için nasıl gerekli olduğu anlatılmaktadır. Aşağıda kitap hakkında Teria ve Batyanın eğitimin başında sordukları sorulara verdiğim yanıtlar bulunmaktadır. Öncelikle kitabı okumanızı tavsiye ederim.
    ÖZET
    *Frankl’ın acı çekme yolculuğundaki en önemli seçimi tifüslü hastaların barakasına giderek onların acılarını hafifletmeye karar vermesiydi. Böylece yaşamaktansa anlamlı olacak bir ölümü seçmesi onun yaşadıklarını ve ölümünü anlamlı hale getiren bir seçimdi.
    *Acı çekmenin hayatın diğer görevlerinden biri olduğunu çekilen acıların sonunda tutukluda duygu yitimi oluşturduğunu gördükten sonra fark etti. Duygularını kaybetmemek için karşı karşıya kaldığı acı durumu yaşaması gerekiyordu.
    *Frankl’a bu süre içinde kaybettiği kitabını yazma görevi olduğunu düşünmesi cesaret verdi.
    * Frankl acısını tek ve eşsiz görevi olarak gördüğünde daha yüksek bir anlam yüklemiş oldu.
    *Acı çekme hikayesinin sonunda elde ettiği ödül, yaşaması, o çok değerli yaşantılara sahip olması ve içsel olarak kararlarını özgür olarak verebildiğini anlaması, yani özgürlüğüdür.
    *Acılarını çekerek içsel özgürlüğünü korumuş ve yüksek ahlaki değerlere ulaşmıştır..
    *Frankl bu sürecin sonunda değiştiremeyeceği durumlarda kaderini kabul etme cesaretini gösteren, en zor durumda bile iyiyi seçme özgürlüğüne sahip olduğunu bilen bir insan oldu.
    *Yaşadıklarının sonunda Frankl ruhunun derinliklerindeki iyi ve kötüyü ortaya çıkarmış, artık tanrıdan başka kimseden korkmayan bir insan olmuştur.
    * Yaşadıkları Frankl’a insanlara yaşamlarındaki anlamı gösterme misyonunu sundu.
    *Frankl’a verilen hayat görevi acılardan kaçmamak, yaşadığı acı deneyimleri ders haline getirerek insanlara faydalı olmaktır.
    *ACI ÇEKME YOLCULUĞUNDA EN ÖNEMLİ SEÇİM NEYDİ?
    Toplama kampındaki diğer doktorlar doktorluk hizmeti vermiyorlardı. Tifüs salgını olduğunda Frankl’ dan tifüse yakalanmış hastalarla ilgilenmesi istendi. Arkadaşları gitmemesi için onu uyardılar. Ancak Frankl “nasıl olsa bu koşullarda burada da öleceğim. Hiç olmazsa yoldaşlarıma yardımcı olurken ölürüm, böylesi daha onurlu” diyerek hastaların bulunduğu barakaya gitmeyi kabul etti. Bu onun önemli bir seçimiydi. Böylece ölümüne de bir anlam kazandırmış oldu. Bu ise acı çekmekte olan hasta yoldaşlarının acılarını hafifletmek, sonunda ölecek bile olsalar ölünceye kadar geçen süre içinde daha mutlu yaşamalarını sağlamaktı. Böylece daha uzun anlamsız bir biçimde yaşamaktansa daha kısa fakat anlamlı bir biçimde
    yaşamayı seçti. Daha çok insanın yüreğinde onun için hissedeceği şükran duygusu onu bu dünyada daha çok var edecekti. Yaşam yaşamak için değil, varlığını hissetmek için yaşanır. Varlığını hissetmediği sürece insan aslında yaşamıyor demektir. Yaşamına ihanet ediyor demektir. Dünyaya geliş amacına ihanet ediyor demektir.

  • Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüven, en basit tanımıyla insanın kendisine duyduğu güvendir. Kendine güven, herkes için gereklidir ve önemli bir kişisel özelliktir. Bizim yaşamla baş etmemizi ve sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmemizi sağlar ve zorluklara dayanmamıza yardımcı olarak yaşamı kolaylaştırır. Öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir duygudur.

    Özgüven, kendinizi nasıl gördüğünüzdür. Başkalarının değil kendinizin kendinize ne kadar değer verdiğidir. Eğer kendinizle ilgili sürekli olumsuz eleştirileriniz varsa ya da kendinizi sürekli yargılıyorsanız, yapamadığınız şeyleri düşünme eğiliminiz yapabildiklerinizin önüne geçiyorsa yani başarılarınızı küçümsüyorsanız özgüven problemi yaşıyor olabilirsiniz.

    Özgüven sahibi kişiler yapmak istediklerini daha kolaylıkla yapabilen, potansiyelini daha iyi ortaya koyan, kendisini daha özgür ve huzurlu hissedebilen kişidir. Geçmişe dair pişmanlıklar yaşamak ya da geçmişte yaşamak yerine kendi gerçeklerine sahip çıkan, içinde bulunduğu anı yaşabilen ve geleceğini buna göre şekillendirebilen kişilerdir özgüven sahibi kişiler.

    Özgüvensiz kişilerin genel olarak kendileri hakkında sürekli olumsuz düşünceleri vardır ve bu düşünceleri kendilerine yaşam biçimi olarak kodlamışlardır. Yani başarı onlar için bir tesadüftür.Kendilerinin başaralı olabileceğine inanmazlar. Başarılı oldukları bir iş varsa bile bunu kendilerine “şans eseri oldu” şeklinde kodlarlar. Bu durum özgüvensiz kişilerin diğer kişiliklerden daha depresif, daha antisosyal olmalarına yol açmaktadır.

    Çoğu insanın kendine güvenmediği, kendini eksik hissettiği bir alan olabilir. Kimisi topluluk önünde konuşmaktan çekinir, kimisi araba kullanmak konusunda kendisine güvenmez. Bu durumun nedenleri vardır. Utangaçlık, alaya alınma korkusu, başarısızlık korkusu gibi. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma korkusu da bunlardan birisidir. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma ve bunların üstesinden gelememe korkusu yüzünden riskli işlere girmeye cesaret edemeyen birçok insan vardır. Bir kişi işinde başarılı olsa bile bu korku yüzünden panik yaşayabilir. Bu korku kişinin enerjisini bitirebilir.

    Özgüven insana güç verir, enerjisini artırır.Başarılı olma yolunda güç ve istek verir. Başarılarımızla gurur duyabilmeyi sağlar. Özgüven bu kadar önemliyse hayatımızda ve eğer geliştirilebilen bir duyguysa geliştirebilmek de bizim elimizdedir. Bunun için de birkaç küçük ipucu vardır:

    • Öncelikli olarak yakın çevrenizde kendine güveni yüksek birini bulabilir ve bu kişinin davranışlarını inceleyerek kendinize örnek alabilirsiniz.

    • Kendinize hedefler koyun.Bu hedefleri gerçekleştirdikçe kendinizi tebrik edin. Bu sayede başarınız, cesaretiniz, mutluluğunuz ve kendinize olan güveniniz artacaktır.

    • Kendinizin olumlu yönlerinizi keşfedin. Bir kâğıda olumlu özelliklerinizi yazın. Gerekirse yakınlarınızdan yardım isteyin. Onlara olumlu özelliklerinizi sorun. Kendinizi güçsüz hissettiğinizde olumlu özelliklerinizden destek alın.

    • İnsan olduğunuzu, hata yapabileceğinizi unutmayın. Her insan hata yapar. Bunu kabullenin. Kendinizi sürekli suçlamak yerine kendinizi olduğunuz gibi kabul edin.

    • Kendinizle ilgilenin. Spor yapın, bakım yapın. Hobileriniz olsun. Keyif almak için yapın bunları. Kendinize değer verin.

  • ELALEM NE DER?

    ELALEM NE DER?

    Nasrettin Hocanın meşhur bir hikayesi vardır, hikaye aynen şöyle gelişiyor;

    Nasrettin hoca bir gün köyden şehire eşekle gitmektedir. Eşeğe oğlunu bindirmiş, kendisi eşeğin yularından tutmuş yürüyor, biraz gittikten sonra yolda iki kişi bunlara bakıp gülüyor, Baksanıza koca genç delikanlı eşeğe binmiş yaşlı adam yürüyor bu olacak iş mi diyorlar, bunun üzerine Nasrettin hoca oğlunu eşekten indirip kendisi biniyor, biraz daha gittikten sonra bu sefer karşılarına çıkan biri yuh olsun be bacak kadar oğlan yürüyor kazık kadar adam eşeğe binmiş, insan sakalından utanır demiş ve bunun üzerine Nasrettin hoca eşekten iniyor ve yürümeye devam ediyorlar.

    Biraz daha geçtikten sonra yine köylünün biri bunlarda da akıl var mı, insanlar eşeği yanlarına ne için almışlar acaba? Koca iki adam yürüyor eşek boşta anlamadım gitti demiş, ve bunun üzerine Nasrettin hoca oğluyla beraber eşeğe binmiş, az zaman geçtikten sonra yan kahvehanelerden birinden şu ses yükselmiş; şu zalimlere bakın zavallı hayvana iki kişi biner mi? bunlar ne biçim insan…, Ve bunun üzerine Nasrettin hoca bir la havle çekip oğlum gördün mü insanların ağzı torba değil ki bağlayasın herkes istediğini söyler biz en iyisi bildiğimiz gibi yapalım.

    Her sağlıklı bireyin kendi kararlarını alabilen, muhakeme ve yargılama gücü gelişmiş bireyler olduğu varsayılır Psikolojide. Elbette ki aldığımız kararlar her zaman istediğimiz sonucu vermese de ortaya çıkan olumsuz sonuç ve durumla baş edebilmekte kişinin problem çözme becerilerini geliştirmektedir. Ve çözülen her problem bireyin kendisine özgüven ve özsaygı duymasında belirleyici bir rol üstlenmektedir. Problemlerin çözülemediği durumlar ise bizlere tecrübe ve bir daha tekrarlamamaya çalışma artısı olarak geri döner.

    Ya kararlarımızı alırken ve yaşantımıza devam ederken başkalarının bizimle ilgili oluşabilecek yargılarına göre hareket etmek ?… Sorun tam da bu noktada tüm ağırlığı ile hissettiriyor kendisini…

    İnsanlar belki çevrelerindeki diğer insanların kendileri ile ilgili nasıl ve ne şekilde yorum yaptıklarını kontrol edemeyebilirler, hatta çoğu kere bu yorumlardan haberdar dahi olmayabilirler. Düşünsenize, size göre gayet normal gelen ve hayatın akışı içerisinde yaşanabilecek sıradan herhangi bir olay, aldığımız herhangi bir karar bir başkasının bakış açısı ve realitesine uymadığı için eleştiri konusu olarak varsayılabilir…

    Maalesef ki bazen insanlar, başkalarının ne diyeceği kaygısıyla en basit ve masum isteklerini bile hayata dökme konusunda tereddütler yaşayabiliyorlar. Arkadaşlıklarını, seçecekleri meslekleri, evlenecekleri kişiyi, ailelerini ne sıklıkla ziyaret edeceklerini, evlerine alacakları eşyaları, evlendikten ne kadar zaman sonra ve kaç çocuk sahibi olacaklarını ve burada belki saymakla bitmeyecek pek çok şeyi başkalarının düşüncelerine göre hareket ederek yaşamaya çalışıyorlar.

    Aslına bakılırsa çevrenin bizlere dayattığı bir yaşam tarzının devam ettirilmesinin en önemli sonuçlarından bir tanesi, bireysel bazda psikolojik temelli sorunlara sebep olmasıdır. Kendi istek ve ihtiyaçlarının ne olduğunu belirleyememiş ya da bunları 2.plana atmış bir bireyin zamanla, iletişim sorunları yaşamaya başlayabileceği, hayattan zevk almayabileceği, depresif semptomlar ve bazı psikolojik bozukluk durumlarını yaşayabileceği varsayılmaktadır.

    Çevremizde onlarca, yüzlerce insan var ve biz bu insanların hakkımızda ne düşüneceğine göre hareket ettiğimizde, hayatımızla ilgili kararları onların almasına izin vermiş oluyoruz. Ve aslında kendi hapishanemizi kendimiz var ediyoruz. Elalem ne der hapishanesi… Hayal gücünü sınırlayan, kendi başına karar alma insiyatifini hiçbir zaman işletemediğimiz, karanlık, loş bir hapishane burası.

    Başkalarının düşüncelerine göre yaşayan insanlar; Ben çevremle kötü olmak istemiyorum, kimse benim hakkımda olumsuz bir şey demesin, düşünmesin, kimsenin tepkisini çekmek istemem gibi söylemlerde bulunabiliyorlar. Elbette ki kulağa güzel geliyor ama bireylerin başkalarına zararı dokunmayan kendi düşünce ve hayat inançlarına göre hareket etmesi çevrenin tepkisine sebep oluyorsa burada buna da bir dur denilmesi gerekiyor.

    Özetle bizler nasıl yaşarsak yaşayalım, hayatımız adına ne karar verirsek verelim buna büyük olasılıkla eleştiri getirecek birileri karşımıza çıkabilir. Hesap vermeyi ve beklentilere göre hareket etmeyi hayatımızın odak noktası olmaktan çıkardığımızda mutlu ve sağlıklı günler bizleri bekliyor olacak. Bir vicdanımız olduğunu ve bu vicdanın sağlıklı düşünebilen insanlar için en iyi kaptan olduğunu hatırlamamız umuduyla…

  • KENDİNİ TANIMA

    KENDİNİ TANIMA

    Kendini tanıma isteği, bütün insanlarda görülür. Kendisiyle ilgili bilmediği bir şeyleri öğreneceği düşüncesi büyük bir heyecan yaratır insanda. Bu heyecan, korkuyla karışık bir merak duygusudur aslında. Bu tür duyguların yaşanması kaba bakışla şaşırtıcı gibi görünse de insanoğlunun kendisinden sakladığı bir şeylere sahip olduğunun farkında olmasından kaynaklanır bu durum. Herkes zaman zaman kendisini anlayamaz, yaptığı davranışa anlam veremez.

    İnsanın kendini tanıması, çoğu zaman davranışlarının bilinçdışı kaynaklarının bulunması olarak düşünülür. Oysa büyük bir yanılgıdır bu. İnsanın kendini tanıması, bilinçdışı kaynaklarının bulunmasından çok, insanın kendi ruhsal süreçlerinin işleyişini ve bilinebilen içeriğini bilmesidir.

    Kendini tanıma, insanın psikolojik ve fiziksel açıdan kendinde olanları bilmesi, kendinde olanların farkında olması ve bunları doğru değerlendirmesi ile ilgilidir. Bir insanın fiziksel özelliklerini, duygularını, düşüncelerini, istek ve gereksinimlerini, güçlü ve zayıf yönlerini, amaç ve değerlerini, yeteneklerini ve becerilerini tanıması / bilmesi ve bunların farkında olmasını ifade eder. Kendisini iyi tanıyan bir insan yaşayacakları karşısında neler hissedeceğini, neler düşüneceğini ve nasıl davranacağını olacağa/yaşanacağa yakın öngörebilir.

    Kendini tanıma denildiğinde esas olarak insanın kendisinin ruhsal özelliklerinin farkında olması, kendi ruhsal özeliklerini bilmesi kastediliyor olsa da insanın bedeninin farkında olması da kendini tanıması ile yakından ilişkilidir. Bir çok insan bedensel özelliklerinin farkında olsa da bunların bazılarını kabul etmek istemez – sanki öyle değilmiş gibi davranır. Örneğin bir çok kişinin şişman bulmadığı ve nesnel ölçütlerin normal vücut ağırlığında gösterdiği bazı kişiler kendilerini şişman bulabilirler. Normal vücut ağırlığında olan bu kişilerin bazıları da bu değerlendirmelerinden etkilenerek zayıflamak amacıyla çeşitli uğraşlara girerler. Verilen bu örnek kişinin bedenini değerlendirmesinde bir yanlışlık olduğunu ve bedenini yeterince ya da doğru tanımadığını göstermektedir.

    İnsanın ruhsal özelliklerini tanıması ise bedensel özelliklerini tanımasına göre daha zor gerçekleşebilen bir durumdur; ancak uzun süreli, sabırlı ve direşken bir çaba ile elde edilebilir. Diğer yandan kendini tanıma, sınırı olmayan/sonu olmayan bir süreçtir. Sınırı olmaması da insanın doğasından kaynaklanır. İnsan zihninin işleyişi ve bilinçdışı, insanın bütünüyle kendini tanımasını engeller. Kendini tanımanın en yüzeysel şekli kişinin hangi durumda nasıl davranacağını, ne tür duygular yaşayacağını bilmesidir. Bundan ötesi ise katman katman ruhsal dinamiklerin çözümlenmesini içerir. Bu çözümleme ise hem bilinçdışı, hem bilinçöncesi, hem de bilinçli ruhsal süreçlerin ele alınması ve bu ruhsal süreçler arasındaki ilişkilerin görülmesi ile mümkündür.

    Kendini tanıma sanıldığından zor bir süreçtir. İnsanın kendi davranışlarını gözlemesini, yorumlamasını ve yorumlarının doğruluğunu sonraki yaşantıları ile sınamasını; en azından belli dönemlerde kendisini ve başkasını yargılamayı bırakabilmesini, karşılaşacakları ile cesurca yüzleşebilmesini ve yaşadığı duygulara katlanabilmesini gerektirir. İnsanın kendini tanıma sürecinde zaman zaman başkalarının değerlendirmelerini alması ve diğer insanlar üzerinde yarattığı etkileri gözlemesi yararlı bilgiler vermektedir. Bu zor yolculuk için cesaret gösteren ve emek harcayanların çabalarının ürünlerini daha nitelikli ve doyumlu insan ilişkileri kurarak alırlar. Nitelikli ve doyumlu insan ilişkileri kurabilmesi, insanın kendisini ve diğer insanları tanıması ile mümkündür.

    Kendini tanımaya çalışan bir çok kişi çoğu zaman bu amaçla hazırlanmış olan anket ve ölçeklere başvurmaktır. Bu tür anket ve ölçeklerin yararlı bilgiler verebilecek olmalarına karşın tek başlarına belirleyici olmadıkları akılda tutulmalıdır. Özellikle bilimsel yöntemlerle hazırlanmamış anketlerde ortaya çıkan sonuçların olsa olsa bir ipucu gibi düşünülmesi ve bunun doğruluğunun günlük yaşamda sınanması gerekmektedir.

    Kendini tanıma uğraşına girmek isteyenlere biyopsikososyal bir bütün olarak varlığını sürdüren insanı anlamada bazı bileşenler verilecektir. Mesleki ve günlük deneyimlere dayanılarak tanımlanan bu bileşenlerin bir kılavuz niteliği taşıdığı, bilimsel araştırmalarla sınanmamış olduğu, sürekli yenilenmesinin gerektiği, her zaman için eksiğinin olacağı unutulmamalıdır. Belirtilmesi gereken en önemli konulardan birisi de kendini tanıma yolculuğunda ilk durağın zihnin (ruhsal yaşantının) işleyişi konusunda bilgi edinmek ve zihnin işleyiş düzeneklerini mümkün olduğunca anlamak olduğu ve bu yolculuğa çıkmak isteyenlerin mümkün olduğunca konuyla ilgili bilgi edinmesi gerektiğidir.

    KENDİNİ TANIMAK İÇİN KILAVUZ

    Beden

    Fiziksel özelliklerinizi tanımlayınız:

    Bedeninizin genel görünümü

    Yüzünüzün görünüşü

    Vücut ağırlığınız

    Boy uzunluğunuz

    Teninizin rengi

    Fiziksel özellikleriniz ile ilgili duygu ve düşünceleriniz

    Beğenip beğenmediğiniz

    Hoşnut olup olmadığınız

    Başkalarının fiziksel özellikleriniz hakkında ne düşündüğü

    Fiziksel özellikleriniz günlük yaşamınızı nasıl etkiliyor

    Duygu

    Yaşadığınız duyguların farkında mısınız ?

    “Şu an hangi duyguyu yaşıyorum, bu duyguyu yaşamamın kaynağı ne olabilir ?”

    “Yaşadığım duygunun düşündüklerimle bir ilgisi var mı ?”

    “Yaşadığım duygunun çevremdekilerle bir ilgisi var mı ?”

    “Çatışma sırasında ne tür duygular yaşıyorum ?”

    “Duygularının kendisini nasıl yönlendireceğinin farkında olmak”

    Düşünce

    Her zaman aklınızdan geçenleri ve neden böyle düşündüğünüzü bilir misiniz ?

    “Şu an ne düşünüyorum, böyle düşünmemin kaynağı ne olabilir”

    “Şu an yaşadığım duygular düşündüklerimi etkiliyor mu”

    Davranış

    Yaşadığınız olaylar karşısında nasıl bir davranış göstereceğinizi tahmin edebiliyor musunuz ?

    Yaşadığınız duygular davranışlarınızı etkiliyor mu ?

    “Şu an ben ne yapıyorum ?”

    “Neden böyle davranıyorum ?”

    “Böyle davranmamın kaynakları neler olabilir ?”

    İstek ve gereksinimler

    İstek ve gereksinimlerinizi tanımlayınız

    Nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığınızın farkında mısınız ?

    Amaç ve değerler

    Birey olarak yaşamdaki amaçlarınızı tanımlayınız

    Ahlaki, etik, sosyal ve bireysel değerlerinizi tanımlayınız

    Yetenek ve beceriler

    Yeteneklerinizi, becerilerinizi, güçlü ve zayıf yönlerinizi tanımlayınız

    Neyi bilip neyi bilmediğinizin farkında mısınız ?

    Neyi yapıp neyi yapamayacağınızı biliyor musunuz ?

    Sosyal çevre

    İnsanlarla ilişki kurma biçiminizi tanımlayınız

    İçinde bulunduğunuz sosyal çevreyi ve sosyal çevreniz içindeki rolünüzü tanımlayınız

    Sosyal çevrenizden kaynaklanan güçlerinizi tanımlayınız

    Kişilik Özellikleriniz

    Nasıl bir insansınız tanımlayınız

    Başa çıkma stratejilerinizi ve baş etme gücünüzü tanımlayınız

    Çatışma çözme biçiminizi tanımlayınız

    Çatışma çözme biçiminiz yaşadığınız duygulardan ne kadar etkileniyor ?

    Sizi en iyi hangi sıfatlar (çalışkan / tembel, sorumluluk sahibi / vurdumduymaz, sabırlı / sabırsız- tezcanlı,iyimser / kötümser gibi) tanımlar, belirtiniz

    Çatışmadan kaçınan bir kişi misiniz ?

    Ne olursa olsun çatışmayı kazanmak mı istersiniz ?

    Uzlaşmacı mısınız ?

    Ödün verebilir misiniz ?

  • SAÇIN TENİNE DEĞSE…

    SAÇIN TENİNE DEĞSE…

    Sakın bir söz söyleme…Yüzüme bakma sakın!

    Sesini duyan olur,sana göz koyan olur.

    Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, (Faruk Nafız ÇAMLIBEL)

    Telefonu meşgul, chat mi yapıyor, şu karşıdan gelen kadının bacaklarına mı baktı, telefonundaki bu mesaj da neyin nesi? Okul zamanından kalma fotoğrafta o yanındaki yabancı da kim? Bana hiç bahsetmemişti? Niye mesajlarıma geç cevap veriyor? Aradığımda niye daha sonra görüşürüz dedi?…

    Psikolojideki geleneksel yaklaşıma göre , ‘kıskançlık’ insanın yapısında doğuştan varolan bir durum değil. Aksine sonradan öğrenilen bir şey. Herkesin hayatı boyunda birçok kez karşı karşıya kaldığı bir duygu durumu.Kıskançlık genellikle bazıları için kamçılayıcı ve itici bir güç olarak görülse de , aşırı kıskançlık hem kıskançlık gösteren kişiyi hem de karşı taraftaki kişiyi çaresiz bırakabiliyor.Ayrıca psikolojideki geleneksel anlayış kıskançlığı güvensizliğe de bağlar. Çoğu sevgili ise aşkın yoğunluğuna. Biz psikologlar kıskançlığın aşırısının ciddi bir rahatsızlık olduğunu söylüyoruz ama flörtçüler işin tuzu biberi diyor. Kıskançlık ne zaman tuz, biber, ne zaman hastalık?

    Bilen bilir, ya da herkes bilir; kıskançlık ürkütücüdür. İnsanın içini yer bitirir… Birinden şüphe duymak insanı korkutur. Bir rakibin ya da rakibenin varlığından kuşkulanır, onu kaybetmekten korkarsınız. Bunu ona itiraf da edemezsiniz çoğu zaman… Boğazınızda konuşmanızı engelleyen kocaman bir lokma vardır, mideniz bulanır, kafanız karmakarışıktır…Gider gelirsiniz düşünceleriniz arasında…Sanki içinizde iki kişi vardır ve onları susturamazsınız…

    İleri safhalarda artık kendinize engel olamamaya başlarsınız ve telefonlar dinlenir, defterler karıştırılır, bilgisayardaki kayıtlar okunur. Bir nev’i casus olunur kısaca…Kendinize de şaşarsınız…Ayıpladığınız şeyleri yapmaya başlarsınız….Aslında neredeyse herkesin hissettiği bu ortak bulanıklık duygusu, insan doğasının bir parçası olarak görülebilir. Tıpkı kızgınlık, öfke, umut, üzüntü gibi.Bu, hayvanların kendi alanlarını korumak için içgüdüsel olarak mücadele etmesine benzer. İnsan da “kendisine ait” birini başka birine kaptırmama kaygısındandır…

    Her insanda az veya çok kıskançlık duygusu vardır.Çoğumuz için kıskançlık,nabzımızda, soluğumuzda hissettiğimiz bir duygudur…O anı yaşayanlar bilir, insan sanki kilometrelerce koşmuş gibidir… Ya da küçücük bir odada kapatılmış, eliniz kolunuz bağlanmış gibidir…Nefes alamazsınız doya doya…Kıskançlık bir hastalık değildir, aksine dozunda olan kıskançlık normaldir ve sevginin bir göstergesi olarak kabul edilir. Anormal kıskançlık ise yıkıcı bir saplantıdır ve tedavi edilmesi gerekir. Kıskançlığın temelinde genellikle ilişkiyi kaybetmekten korkmak ve bunu hayal etmek olabilir.Bu da kişilerin özgüven eksikliğinden kaynaklanan bir sorun olarak kabul edilir. Kıskançlığın patolojik hale geldiği durumlarda ise hastalar bir hayli zorlanabilir. Çünkü aşırı kıskançlık adaptasyonu bozar, depresyona sürükler ve yetersizlik duygusunu hissettirir.

    Kıskançlık çok aşırıya varmışsa, bu kişiler aşırı gururlu ve geçimsizdirler. Kendini üstün görür , şüpheci ve evhamlı davranırlar. Her şeyden olmadık anlamlar çıkarırlar. Bazen o kadar ayrıntılı düşünürler ki ve öyle kurgular oluştururlar ki bunun şaşkınlığını günlerce atamazsınız üzerinizden… Bu da birçok olumsuz sonuca temel hazırlar.Kişi bu durumdan kurtulmak istediğinde öncelikle buna sebep olan nedenleri bulmaya çalışmalıdır. Bu nedenler çoğu kez sadece kişinin içinde kaldığından dolayı çözümlenemez. Bu yüzden kişi karşısındakine onu rahatsız eden şeyleri anlatmalıdır. Böylelikle kişi belki de kendi inandığı şeyin nedensiz olduğunun farkına varabilir.

    Aşırı kıskanmayı sevginin bir yolu olarak görmemeli tam tersine sevgiyi yıpratan bir unsur olarak değerlendirmeliyiz.Tabi ki dozunda olduğunda kıskançlık zararlı değildir ama abartıldığında sevgi gibi yapıcı bir duygunun zıddı haline gelebileceği unutulmamalıdır…Kıskanmak ve kıskanılmak istemiyorsanız size acil bir reçete: Size yapılmasını istemediğiniz hiçbir hareketi sevdiğinize yapmayınız…

  • PEMBE  BULUTLAR DAĞILIYOR…

    PEMBE BULUTLAR DAĞILIYOR…

    Kadın erkek ilişkileri ilk başladığında heyecan vericidir. Eşlerin birbirini tanımaya çalışmaları ve bu aşamada yaşanan neşeli ve eğlenceli hayat tarzı ile sonsuza dek süreceği düşünülen mutluluk dolu bir yaşam başlar. Ancak zamanın ilerlemesiyle birlikte eskiden heyecan verici olan şeyler gün gelir eskisi gibi zevk vermez. Zamanla çiftler yemek, temizlik yapmak, market alışverişine çıkmak, çocuk yetiştirmek gibi hayatın rutinleriyle meşgul olmaya başlarlar. Vakitlerini öncelikli olarak birbirlerine ayırdıkları günler yavaş yavaş geride kalır. Diğer uğraşlar ilişkinin yönetimini ele geçirir ve çiftler tutkuyu canlı tutacak şeyleri unuturlar. Bu aşamada herkesin düşündüğü şey aynıdır: Neden hiç bir şey eskisi gibi değil? Ama siz yine de umutsuzluğa kapılmayın.

    Bizlere en çok sorulan soru şudur: ” Evliliğin ya da ilişkilerin yıkılmasını neye bağlıyorsunuz? Ekonomik sıkıntılar mı ? Konuşamamak mı ? Parasızlık mı? Kıskançlık mı? Sadakatsizlik mi? İlgisizlik mi? Eğitimsizlik mi?Kişilik çatışması mı?..” Bunların çoğu birer belirtidir.Gerçek sebep sevgi , saygı ve güven bağlarını zayıflatan herhangi bir şeydir. İki insanı bir arada tutan harcın malzemeleri sevgi , saygı ve güvenden oluşur.

    Sevdiğiniz kişiyle aranızda hiçbir sorun yok, en azından görünürde… Ama ilişkiniz her geçen gün tatsızlaşıyor…Sabah altıda kalktınız, gün boyunca durmadan çalıştınız, akşam eve döndüğünüzde parmağınızı bile kıpırdatacak haliniz kalmadı. Üstelik deli gibi aşık olduğunuz ve aynı evi paylaştığınız erkek de bu durumda… Hele çocuk da varsa onların ihtiyaçlarını karşılamak, yedirmek-içirmek, uyutmak … Sonra o televizyona boş boş bakarken siz sofrayı toplayıp gazeteye bir göz attınız ve bütün bir geceyi hiç konuşmadan geçirmeyi başardınız. Çünkü kesinlikle konuşacak haliniz yoktu. Sonra erkenden uykunuz geldi ve kendinizi yatağa atıp adeta “sızdınız.”

    Geceleriniz böyle geçmeye başladıysa modern dünyanın tipik bir sorunuyla karşı karşıyasınız demektir, iş hayatının yoğun, üstelik bu çok yorucu temposunun ilişkinize yansıması, sebepsiz çıkan tartışmalara, gerilen sinirler kavgalara neden olurken, sizi birbirinizden uzaklaştırmaya dahi başlayacaktır. Çünkü aranızdaki iletişim bilinçsizce, ikinizin de isteği dışında kopmuştur. Artık konuşmaya, ona gününün nasıl geçtiğini sormaya ve anlatacaklarını dinlemeye bile üşenir hale gelmişsinizdir. Aranızda yüksek bir “yorgunluk duvarı” oluşmuştur ve bu duvar her gün daha da yükselir. Oysa bir ilişkiyi ayakta tutan şeylerin içinde beraberce paylaşılan anlar, ortak yaşananlardır.

    Sevgi bir ateştir.Sürekli yakılması ve beslenmesi gerekmektedir. İlgilenilmediğin de ateş nasıl sönerse sevgi ateşi de öyle söner gider. Sevgiyi ateşleyen birinci şey ilgidir. Ateşe değer vermektir , bakımını yapmaktır. Herkesin yaşadığı bir evi vardır. Evi yıkılmaktan , yıpranmaktan korumak için sürekli bakım ve ilgi gerekir .Bırakılırsa ev dağılır.Tamiri ertelenirse bozulmalar başlar. Belirli aralıklarla boya badana gerekir. En basitinden bir eşya bir araba ilgisizlikten tahrip olabildiğine göre insan ilişkilerinde en önemli bağ olan sevgi de sürekli bakım ve ilgiye alınmazsa dağılıp çürüyecektir.

    İlişkide insanlar birbirlerine ilgilerini yitirdiler mi ilgilerini başka şeylere yöneltirler.
    Çocuklara, kariyere, evin eşyasına, spora, modaya, ev temizliğine, araba tutkusuna, şöhrete, zenginliğe…Böyle durumlarda evlilik ihmal edildiği için bakımsız kalacaktır ve yıpranmalar, arızalar, yani sorunlar başlayacaktır.

    Kendisini iş başarısına odaklamış bir kişi evlendiğinde eşine zaman ayırma ve ilgilenme gibi “gerçek dünya” ile karşılaştığında zihinsel bir pişmanlık hissedebilir. Eğer erkek bencilse sorun başlayacaktır. Evine zaman ayırmama gerekçesi olarak şöyle der “Ben zaten sizin için çalışıyorum, ekmek kavgası başka çarem yok”. Kısa da olsa kaliteli bir beraberliği, hem iş hem ev başarısını beraber götürebileceğini düşünmezse fırtınalar başlayacaktır. İlgisiz olan sadece erkekler midir? Tabi ki hayır… Eve, eşyaya kendisini kaptırmış veya çocuklarla ilgilenmekten kocasına “Hoş geldin” demeyen eşler de nadir değildir. Bütün gün bakımlı ve göz alıcı bayanlarla bir arada olan erkek evde iyi bir anne, iyi bir ev hanımı ama iyi bir eş ve arkadaş olmayan kadınla uzun süre beraberse evliliği sorgulamaya başlayacaktır.

    İlişkinin uzun sürmesi için tarafların eşit ve denk olması önemlidir. Bunun tek istisnası vardır, “Dostluk duyguları”. Yan yana durduklarında karıkoca diyemeyeceğiniz kişiler öyle paylaşımlar içindedirler ki beraber olduklarında kendilerini çok mutlu ve güvende hissederler…
    Böyle kişilerde sevgi yakalandıktan sonra bazı adet ve davranışlarla beslenebilmiştir.
    Dostluk davranışının en önemli özelliği, ‘onu’ memnun etmeye çalışmaktır. Onun zevklerine, isteklerine ve beklentilerine uygun çabalar içinde olmak. Küçük hediyeler almak. En önemli hediyenin ona ayrılan zaman olduğunu bilmek. Kendi çıkarını ikinci planda tutmak. En önemli içten, karşılıksız, samimi sevgi.

    Mevlana “insanlar konuştuklarıyla değil duygularıyla birbirini anlarlar” der. Evrende belki de insanlığın en ortak noktasıdır duygular. Fikirler, ideolojiler, düşünceler, yargılar ne kadar değişkense duygular da o kadar ortaktır. Belki de yeryüzündeki çatışmaların ana sebebidir duygularla konuşamamak. Eşlerin seslerini duyurabilmeleri bu evrensel kurala uymakla mümkündür. Yargıları değil duyguları paylaşmak gerekir. Bunu başarabilen eşler evliliklerini daha mutlu, daha doyurucu ve daha paylaşımcı hale getirebilirler.

    Yazdıkça yazılacak ayrıntılar çoğalıyor….Gene dönmek üzere bu konuya önemli bir saptamayla son vermek istiyorum ;En iyi aşıkların en duygusal insanların değil, birbirlerine en çok zaman ayıran ve güvenen insanların olduğunu unutmayalım.

  • İLİM İLİM BİLMEKTİR…İLİM KENDİN BİLMEKTİR…

    İLİM İLİM BİLMEKTİR…İLİM KENDİN BİLMEKTİR…

            Verdiğim seminerlerde özellikle değindiğim bir konu vardır… Kendini tanımak…. Hep iletişimden söz ederiz… Önemini vurgularız ama asıl iletişim kendimizle başlar bunu unutur öyle yaşarız… Seminerlerimde küçük oyunlarla kendimizi tanımaya yönelik çalışmalar yaparım.. Ve bir çok kişi kendisine bile itiraf etmekten çekindiği yönleriyle karşılaşır…

            İnsan kendisini tanırsa, kendisiyle iletişim kurarsa neler olur?…
    Kendini iyi tanıyan insan, kendini daha çok kabul ettiren insandır.
    Kendini tanıyan insan, gerçek duygu ve düşüncelerinin farkındadır. Kendini tanıyan insan söylediği kelimeleri neden söylediğini, ne zaman söylemesi gerektiğini, söylediğinde ise neler olabileceğini bilir… Kendini tanımak aslında yapmamız gereken en önemli yolculuktur… İçimize yapacağımız yolculuk… Kimi zaman bizi şaşırtan, kimi zaman bizi mutlu eden, kimi zaman bizi kaygılandıran… Her nasıl olursa olsun ama mutlaka bize bir çok şey katan yolculuk…

            Öncelikle ne yapmalıdır?… Başkalarının kararlarıyla yaşamayı bir kenara bırakmalıdır…

            İnsanın kendini tanıyabilmesi, kendi gücünü keşfetmesine bağlıdır; Bunun için: İnsan yaşantısını ve yaşantısındaki değişimi gerçekleştirecek gücü kendi denetimi altında tutmalıdır… Bunun için kendine yeteri kadar özgüveni olmalıdır… Sorumluluk bir başkasına ya da yaşam tarzına devredilmemelidir.
            Hızlı bir şekilde öğrenmeye ve çevrede olup bitenleri kendisini keşfederken anlamaya çalışılmalıdır… Gerilimini bilmeli ve  denetim altına alınmalıdır… Aşağılık duyguları içinde, insan, kendi gücünü aşan girişimlerde bulunmamalıdır… Değiştirilemeyecek koşullar belirlendikten sonra, yaşantının geri kalan kısmı, insanın kendi kararları doğrultusunda şekillendirilmelidir. Değişim isteğine karşı koyan, eskisi gibi davranma davranışının yenilmesi gerekir…

    Kendimiz olmamız dileğiyle…

    Dostlukla…

  • FARKLILIKLARI KABULLENMEK YA DA KABULLENMEMEK II

    FARKLILIKLARI KABULLENMEK YA DA KABULLENMEMEK II

    Önceki yazımda farklılıklarla dolu bir dünyada benzeyerek ya da benzeterek yaşamaya çalışıyoruz, hem kendimize hem de sevdiklerimize hayatı çekilmez hale getiriyoruz, O halde ne yapmalıyız da hayatı çekilmez duruma getiren yıkıcı çatışmalardan, anlaşmazlıklardan kendimizi korumalıyız? Bu konuda sihirli bir reçete var mı? Bu soruların cevabını sonraki yazımda vereceğim demiştim…

    Yıkıcı çatışmalar ve anlaşmazlıklardan korunmanın sihirli bir reçetesi ne yazık ki bu güne kadar yazılmadı… Ancak bununla birlikte bazı temel ilkelere uygun hareket edildiğinde farklılıkların, uzlaşma, dostluk, yaratıcılık ve sinerji ile sonuçlanmasının olanaklı olacağı birçok araştırma ile ortaya konuldu.

    Farklılıklardan kavga değil de zenginlik yaratmanın ilk adımı, onu reddetmek yerine kabul etmektir… (Sanırım redetmek kabul etmekten daha kolay geliyor insanlara) Bunu farklılıkların doğanın ve onun en güçlü varlığı olan insanın temel özelliği olduğunu, farklılıkları yok etmenin insanları yok etmek anlamına geleceğini, bunun da mümkün olmadığını aklımızdan çıkarmayarak başarabiliriz… Bu noktada bir başka gerçeği daha hatırlamak işimizi kolaylaştırabilecektir… O da; bireysel farklılıklar karşısında başkasından değil de kendimizden sorumlu olduğumuz, dolayısıyla başkalarını değil de kendimizi değiştirmeye çaba göstermemizin daha doğru olacağıdır…

    Kendimizi kontrol edebilme, değiştirebilmenin en kolay yolu; kendimizi ve farklılıklar karşısındaki tutumumuzu tanımaya çalışmaktır… Ben kimim? Nelerden hoşlanıyorum? Nelerden hoşlanmıyorum? Başkalarıyla ortak yanlarım neler?.. Onlardan ayrılan yanlarım neler?.. Başkalarından farklı olduğum konularla onlarla nasıl etkileşim içinde oluyorum?.. Farklı görüş ve düşünceler karşısında nasıl davranış gösteriyorum? Bu davranışlarımla hangi sonuçlara ulaşıyorum?.. Ulaştığım sonuçlar beni ne kadar mutlu ediyor?.. Karşımdaki insanı ne kadar mutlu ediyor? Beni ve çevremdekileri ne kadar rahatsız ediyor? Bu güne kadar farklılıklar karşısında gösterdiğim tutumların sonuçları neler oldu? vb. gibi soruları cevaplandırarak bunu başarabiliriz. Kendimizi ve farklılıklar karşısındaki tutumumuzu bilmemiz, bizi çoğu zaman farkında olmadan gösterdiğimiz yanlış ve ani tepkilerden koruyarak, farklılıklar karşısında daha akılcı davranmamıza yardım edecektir… Bu da farklılıklarla dolu bir dünyada mutlu olmayı başarabilmemizi kolaylaştıracaktır.

    Eğer, evde anne ve babalar; okullarda öğretmen ve yöneticiler; işyerinde işgörenler ve patronlar; maçlarda izleyici, yollarda sürücü kısaca insanlar olarak kavgasız yaşamak ve mutlu olmayı istiyorsak; önce insan olduğumuzu ve dolayısıyla farklı olduğumuzu kabullenmeliyiz… Bireysel farklılıklara hoşgörüyle yaklaşmalıyız… Sonra da kendimizi bilmeliyiz. Yoksa mutluluğun yazılmış bir reçetesi henüz ne yazık ki bulunamadı.

    Dostlukla…

  • ÇOKLU ZEKA

    ÇOKLU ZEKA

    İnsanın karşısındaki bireye nasıl baktığı çok önemli. Çünkü, bireyin toplumdaki yeri ona nasıl davranıldığıyla ve kişinin nasıl görüldüğüyle belirleniyor. Doğamız gereği, ister istemez genellemeler yapıyor; karşımızdakileri çeşitli önyargılarla değerlendiriyoruz. Bu kategorik yaklaşımlar bizi bir takım beklentilere itiyor; beklediğimizi bulamayınca hayal kırıklıkları yaşıyoruz. Her türlü etkiye açık olan çocuklar ve gençler bundan olumsuz etkileniyor.
    Olumlu beklentiler olumlu sonuçlar doğurur. İşte buna güzel bir örnek: Herhangi bir ilköğretim okulunu ziyaret eden bir grup araştırmacı psikolog, bir genel toplantı yaparak; okulda öğrencilere bir test uyguladıklarını, uygulama sonuçlarına göre hazırladıkları başarılı ve başarısız öğrencilere ait listeleri değerlendirdiklerini, eğitim öğretim faaliyetlerinin bu listeler doğrultusunda yürütülmesini istemişler. Dönem içerisinde başarılı öğrencilere iyi bir program uygulayarak gerçekten iyi bir başarı yakalanmış; başarısız diye kabul edilen öğrencilere de daha hafif bir program uygulanmış ve onlar da yeterince başarılı olamamışlar. Araştırma mükemmel sonuçlar da mükemmel; ama işin acı tarafı dönem başında herhangi bir testin uygulandığı yok ve herhangi bir araştırmada yok. Atalarımız ne güzel söylemiş: bir adama kırk gün deli deren deli olurmuş.
    O halde insan çok kompleks bir varlık ve zekâ, diğer pek çok psikolojik değişken gibi, doğrudan gözlenemeyen çok karmaşık yapılardan biri…
    Zekayı nesnel olarak ölçülmeye çalışmak doğru; ancak zekayı sınırlı bu kadar dar yaklaşımlarla ele almak insan gerçeği ile örtüşmemektedir. Gardner’a göre zeka, kültürel değerleri kavrayabilme, yeni şeyler üretebilme ya da problem çözme şeklindeki insan yeteneğidir.
    “Çoklu Zeka Kumarı” ile birlikte klâsik zekâ testi ve tanıtımı da tarihe karışmaktadır. Bu kuramı ilk defa ortaya çıkaran Profesör Howard Gardner’dır. Harvard Üniversitesi’nde nöro-psikolog olan Gardner 1983 yılında yazdığı “Aklın Çerçeveleri adlı kitabında; zekânın, matematik ve dil olarak iki değil, sekiz türü olduğunu savundu. Böylece müzik, spor, dans ve doğada kendini gösterenlerin de zeki oldukları ortaya çıktı.
    Çoklu zeka kuramında şu ana kadar bulunan sekiz zeka alanı var. Bu sekiz alan her insanda mevcut olmakla birlikte bunlardan biri veya bazıları diğer alanlara göre daha fazla gelişmiştir. Her insan baskın olduğu alanlara göre daha fazla gelişmiştir. Her insan baskın olduğu alanlarda daha başarılı olabilir ve daha iyi öğrenebilir.
    Okullarda sayısal derslerde başarısız olan öğrencilere zeka seviyesi düşük olarak bakılır. Acaba gerçekte böyle bir şey var mı? Günümüzde birinci sınıf zeka, sayısal dersler ve sayısal ağırlıklı meslekler, ikinci sınıf zeka, sözel dersler ve meslekler olarak görülmekte sanatsal meslekler ise hobi olarak nitelendirilmektedir. Bu durumda aileler çocuklarının birinci sınıf zekaya sahip olmalarını istemekte ve bu doğrultuda çocuklarının sayısal derslerde başarılı olabilmeleri için özel kurslar ve özel dersler aldırmaktadır. Bütün bunların sonucunda çocuk yine başarısız olursa bu sefer olumsuz düşünceler oluşmakta, zekanın fazla olmadığından dolayı başarılı olamadığı anlaşılmaktadır. Oysa ki başarı sağlayacağı alana yönlendirilen aynı çocuk istenilen başarıyı sağlayacaktır. Ama bütün bunlar yapılmamakta ve çocuklarımızın kabiliyetleri ortaya çıkamamaktadır.
    Aşağıda, Profesör Howard Gardner’ın geliştirdiği çoklu zeka özelliklerinin bir veya birkaçının baskın özelliklerini taşıyan bir öğrenci o alanla ilgili mesleklerde daha başarılı olabilir.

    ÇOKLU ZEKA ÖZELLİKLERİ

    1. SÖZEL – DİL ZEKASI

    Anadili veya başka bir dili kullanma kapasitesi ve düşüncelerini başkalarının anlayacağı şekilde ifade edebilme kapasitesidir. Yazılı ve sözlü dil kullanımı, ezberleme ve hatırlama kabiliyetleri gelişmiştir, isimleri, yerleri, tarihleri iyi ezberlerler, esprilidirler, ikna edicidirler, konuşmayı severler ve hitabetleri iyidir, söyleyerek, duyarak ve görerek öğrenirler, okumayı, yazmayı severler. Genelde; şair, yazar, öğretmen, gazeteci, politikacı ve hukukçuların dil zekası çok gelişmiştir.

    2. MANTIKSAL / MATEMATİKSEL ZEKA

    Neden-sonuç ilişkisi kurabilme, bir şeyin çalışma ilkelerini ortaya koyabilme ve numaralarla oynama kapasitesidir. Soyut düşünce gelişmiştir. Tümevarım / tümdengelim düşünebilirler, sayısal ve mantıki ilişkiler kurma, sayıları etkili kullanma, problemlere bilimsel çözümler üretme ve kavramlar arasındaki ilişkileri ayırt etme, sınıflama, genelleme yapma yetenekleri gelişmiştir. Genelde; matematikçiler, bilim adamı, muhasebeci, istatikçi ve bilgisayarcıların matematiksel zekası çok gelişmiştir.

    3. GÖRSEL ZEKA

    Boşluğu zihinde canlandırabilme yeteneğidir. Okyanusta rotasını tayin edan kaptan, satranç oyuncusu ve heykeltıraşın uzamsal zekası üstün kişilerdir. Üç boyutlu düşünme en önemli özelliğidir. Nesneleri doğru bir şekilde algılayabilir ve nesneler arasındaki ilişkileri fark edebilirler. Görselleştirme yeteneği gelişmiş olup görüntüyü oluşturup değiştirebilirler. Boşlukta yön tayin edebilirler. (Çöl, orman, deniz) Renk şekil ve çizgilere karşı duyarlıdırlar. Görselleştirerek, hayal kurarak, resim ve renklerle çalışarak öğrenirler. Film seyretmeyi, ev aletleriyle oynamayı severler. Genelde; ressam, mimar, izci, rehber, fotoğrafçıların görsel zekası çok gelişmiştir.

    4. MÜZİKSEL / RİTMİK ZEKA

    Bu zekaya sahip insanlar ritimleri algılama ve tekrar oluşturmada ustadırlar. Bir şarkının ritmini kolayca yakalayabilirler. Bu insanlar yeni öğrendikleri bir dilin telaffuzunu yakalama ve kullanmada çok yeteneklidirler. Ses tonu kalitesine duyarlılık vardır, güfte yazma, beste yapma kabiliyetleri gelişmiştir. Seslere, ritim, nota ve ahenge karşı duyarlıdırlar, müzik türlerini ayırt edebilirler, çoğu zaman ya bir şarkı söylüyorlardır ya da melodi mırıldanıyorlardır, şarkı söylemeyi müzik aleti çalmayı severler, ritim, melodi ve müzik ile öğrenirler. Genelde; şarkıcı, besteci, müzisyenlerin ritmik zekası çok gelişmiştir.

    5. BEDENSEL / KİNESTİK ZEKA

    Bedenini son derce duyarlı ve etkili şekilde kullanma yeteneğidir. Vücut hareketlerini kontrol edebilme ve ellerini ustaca kullanabilme kapasitesidir. Beyin ve beden irtibatı gelişmiştir, ustaca taklit yapabilirler, denge ve esneklik yönleri iyidir, güçlü dokunma duyguları vardır, el becerileri gelişmiştir, beden dilini iyi kullanırlar, sportif etkinlikleri severler, duyu organlarıyla dokunarak, tadarak, yaşayarak öğrenirler. Genelde; sporcular, dansçı, heykeltıraş, cerrah, aktör, pandomin sanatçılarının bedensel zekası çok gelişmiştir.

    6. SOSYAL ZEKA

    İnsanların hislerini, niyetlerini motivasyonlarını, karakterlerini, ilgi, ihtiyaç ve beklentilerini anlama ve değerlendirme kapasitesidir. Bu insanlar düşünme ve akıl yürütmede çok yeteneklidirler. Başkalarının bakış açısıyla bakabilirler, grup içinde başarılı kurabilirler, insanlar arasındaki farklılıkları fark ederler, diğer insanların ihtiyaç ve beklentilerini fark ederler, mimik, jest, ve sese duyarlılıkları vardır. Çok arkadaşı vardır, bir çok grubun üyesidir. Sosyal etkinliklerin düzenleyicisidir. Paylaşarak, işbirliğiyle, karşılaştırarak, ilişkilendirerek öğrenirler. Konuşmayı severler. Genelde; psikolog, rehber uzman, öğretmen, siyasetçilerin sosyal zekası çok gelişmiştir.

    7. BENLİK / İÇSEL ZEKA

    İnsanların kendi duygu ve düşüncelerinin farkında olma, sınırlılıklarını bilme, kendi iç dünyası ile irtibatlı olma, kim olduğu ne yapabileceği, neyi yapamayacağı ve sınırlılıklarının farkındadırlar. Kendine tanımada, iç dünyası üzerine yoğunlaşmada ustadırlar. Hislerdeki değişimi fark edebilir ve ifade edebilirler. Yüksek düzeyde (İlişkisel) düşünürler. İç güdüleriyle hareket ederler. Kendi kendini motive/disipline etme yetenekleri gelişmiştir. Düşünceli ve duyarlı insanlardır. Kendi başına, bireysel projelerle, kendi hızında öğrenirler. Genelde; sanatçı, din adamı, psikoterapist, sosyal hizmet uzmanlarının içsel zekası çok gelişmiştir.

    8. DOĞA ZEKASI

    Doğayı, doğal kaynakları ve doğal olayları izleme, anlama; bitkileri ve hayvanları anlama, ayırt etme ve sınıflama kapasitesidir. Hayvanlara karşı ilgileri vardır. Toprakla meşgul olmayı, bitki, çiçek yetiştirmeyi severler. Çevre bilinci gelişmiştir, mevsim ve iklim olaylarına ilgileri vardır. Doğa ile ilgili koleksiyonu vardır. Konuşmalarında bol bol doğal hayattan örnek verirler. Araştırarak, inceleyerek, gözlem yaparak öğrenirler. Genelde; biyolog, jeolog, çiçekçi, arkeolog, meteorologların doğa zekası çok gelişmiştir.