Etiket: İnsan

  • Gerçek Kendilikten Sahte Kendiliğe Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu

    Gerçek Kendilikten Sahte Kendiliğe Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu

    ”Gittikçe kendi dünyalarımıza hapsoluyoruz. Hayat zamanla yavanlaşıyor, tatminsizlikle doluyor. Gelecekte psikolojik destek talep edecek kişilerin en yaygın sebebi de bu tatminsizlik, bu varoluşsal mesele olacağa benziyor.”
    (BÜMED Dergi Mayıs-Haziran 2018)

    ‘Bağlanma’ günümüzün belki de en güncel, üzerine en çok konuşulan ve eğitimler verilen konularından biri. İnsan yavrusu bir ötekine bağlanmaya hazır geliyor hayata. Kendiliğimizin oluşumu bir ötekiyle ilişki içinde gerçekleşiyor. İnsan ötekinin bakışıyla kendini görmeye, dokunuşu ile kendini hissetmeye ve ötekinin sevgisiyle kendini sevmeye muhtaç doğuyor. Ötekinin aynasında kendimizi seyrederek, aynalanarak ‘ben’ hissini oluşturuyoruz. Bu yaşamın ilk yıllarında kurulan ilk ilişki ile başlıyor. Çocuğun varlığını seyredeceği ilk ayna, yani deneyimlediği ilk ilişki, ebeveynle kurulan ilişkidir. Başka bir değişle ebeveynle kurulan ilişkiden ona yansıyan duygular benliğin temelini atar. Bazı çekirdek duyguları içimize yerleştirir. Sevilen biri miyim sevilmeyen mi, var mıyım, varlığım değerli mi yoksa değersiz miyim, yeterli miyim yetersiz mi. Tüm bunlar ilk ilişkimizde bize yansıtılanlarla şekillenir. Durumun çarpıcılığını vurgulamak için şöyle ifade etmek yerinde olacak, ötekiyle ilişkide olmak psikolojik yapının oksijeni gibidir. Görüldüğünü ve sevildiğini hissedemeyen bir kişi oksijensiz kalmış gibidir.

    Bağlanmaya ihtiyacımız var. Önce bağlanacağız, sonra bireyleşeceğiz. Birilerinin bizim için orada olacağına inanacağız, güvenle bağlandığımız, duygusal olarak beslendiğimiz bir sağlam limanımız olacak. Sonra bu limandan denize açılacağız, keşfe çıkacağız, bağımsızlığımızı tadacağız. Limanın orda olduğunu içsel olarak bilmenin rahatlığı ile kendimizi deneyime bırakabileceğiz. Güvendiğimiz bir ötekine bağlanmadan özerk olunamadığını anlatan bu kuramlar bu denli popülerken, ilişki kurma şekillerimizin tam tersine evrilmesi oldukça düşündürücü. Başta bu zıtlık trajikomik görünse de, belki de durum oldukça anlamlı. İlişkilerde yalnızlaşıyoruz. Daha kendi dünyamızda, daha paylaşımsız, limansız, gerçek duyguların daha az varolduğu, kendi başımızın çaresine baktığımız ilişkiler artıyor. Bencil demeyeceğim, çünkü yaygın yaşandığını düşündüğüm bu ilişkileri bencil olduğumuz için seçtiğimizi düşünmüyorum. Aksine bu habitatta bir şekilde nasıl varolunacaksa, nasıl az zedesiz yola devam edebilirsek onu yapmayı öğreniyoruz sanki. Bencilleşmekten ziyade, yalnızlaşmaya uyum gösteriyor gibiyiz. Belki tam da bu yüzden ‘Bağlanma’dan, yakın ilişkinin öneminden ve iç dünyamıza etkilerinden konuşmaya bu denli çok ihtiyaç hissediyoruz.

    Bir şeyler bizi beslemiyor. Çünkü bu yalnızlaşma varoluşumuzla uyumlu değil. Bağlanmak ve yakın ilişki iki önemli duygusal ihtiyaç. Gerçek duygularımızın ve kimliğimizin öteki tarafından görüldüğü, fark edildiği ve bilindiği bir ilişki. Bir ötekine muhtaç ve bağlanmaya programlı bir şekilde doğan bir insan yavrusunun giderek ilişkisizliğin daha da yükseldiği bir toplumun içine yolculuk yaptığını görüyoruz. Bunu düşündüğümde bir balığın karaya vurduğu ve çırpındığı bir görüntü çağrışıyor zihnimde. O denli varoluşu dışında, o denli zorlayıcı. İçinde bulunduğumuz zamanda insan deneyimini o balığa benzetiyorum ve gelecekte de bunun artacağını düşünüyorum. İlişkiler ilişkisiz bir hale geliyor. Ruhumuzun oksijeniydi ya ilişkide olmak, oksijensiz kalıyoruz. Oksijensiz kaldıkça enerjimiz de tükeniyor. Az oksijenle devam etmeye çalışıyoruz ve bunun normal olduğunu düşünüyoruz. O denli normalleştiriyoruz ki enerjisizliğin, tükenmişliğin nedenini anlamak da zorlanıyoruz. Duygusal bağlanma ve paylaşımların giderek azaldığı, kendi dünyasına çekilmiş bireylerden oluşmaya başlıyoruz. Ne kendimize dokunduruyoruz, ne kimseye dokunabiliyoruz. Bağ kurmak, bağlanmak ürkütüyor. Bağ kurmak aşırı beklenti yüklü algılanıyor, belki engelleyici deneyimleniyor. Gerçek duyguları ortaya çıkarmak ve paylaşmanın var olmadığı ilişkiler çoğalacak gibi duruyor.

    Peki nasıl olacak bu ilişkiler? İnsanları ne bir araya getirecek?

    Burada sahte kendilik ve gerçek kendilik kavramlarından bahsetmek istiyorum. Sahte kendilik, dış odaklı ve sonuç odaklı bir yapıdır. İçinden ve özünden gelen merak ve hevesler doğrultusunda hayatı deneyimlemektense, ona dış dünyadan onay veya alkış getirip getirmeyeceği üzerinden hayatını sürdürür. Tercihleri ve ilişkileri buna hizmet eder. Gerçek kendilik dediğimiz yapı ise daha iç odaklı bir sistemdir. Gerçek duygularını yaşar, gerçek isteklerinin peşinden gider. Yaşamı bitiş çizgisine doğru koştuğumuz bir maraton olarak değil, gerçek kendini yeşerten bir deneyim olarak görür. Sonuç odaklı değil, deneyim odaklıdır. Sahte kendiliği sahte yapan kişinin kendi özünden uzak yaşamasıdır. Kişi toplumda kabul gören şekle evrilir. Gerçek kendini keşfe çıkamamıştır. Çünkü bu keşfe güvenle çıkmasını sağlayacak, ihtiyacı olduğunda sığınabileceği bir limana hiç sahip olmamıştır. Böyle olunca da toplumun mutlu olacağını söylediği ve yapmasını beklediği şeylerin peşinden gider. Belirli şeylere sahip olmayı, belirli meslekler edinmeyi, belirli statüye gelmeyi, belirli kişiler tanımayı, belirli ortamlarda bulunmayı amaç edinir. Özünden uzak yaşayan kişinin ilişkileri, kurduğu iletişim de özden uzak olacaktır. Sahte kendiliklerin çok olduğu bir ortamda gerçek duygulara temas eden gerçek dialoglardan bahsetmek mümkün olmaz. Kişi maskeli baloda gibidir. Bu kavramlar yardımıyla değerlendirdiğimde, sahte kendiliklerin arttığı bir gelecek bizi bekliyor diye düşünüyorum. Bu da ilişki kurma şekillerimizin daha sonuç odaklı, daha materyalist bir temele dayalı olacağına işaret ediyor. İnsanlar, aslında bugün de gördüğümüz gibi, ilişkilere daha çok kazanım odaklı bakacaklar. Bir diğer noktaysa yük getirmemesi beklenti içermemesi olacak. Burada teknoloji ve tüketim kültürü gibi pek çok makro etki toplumun onayını neyin aldığını belirliyor.

    Ebeveynler çocuklarına iyi imkanlar sağlayabilme kaygısı ile, duygularına temas etmeyi ve onu gerçek kendiliğini keşfe cesaretlendirmeyi kaçırabiliyorlar. Kimse onlara bunu yapmadığı için bunu nasıl yapacaklarını bilemiyorlar. Kendi duygularına temas edilmemiş, yakın ilişkilerinde anlaşılmış hissedemeyen ebeveynlerin, yani gerçek kendilikleri desteklenmemiş ebeveynlerin çocuklarına bu duyguyu verememesi gayet doğal ve anlaşılır. Tam da burada bize gelecekte durumun nasıl görüneceğini işaret eden kısır döngü başlıyor. Çocukluğunda bunu alamamış bireyler için duyguları görmeyen, uzak ve temassız ilişkiler, gerçek meraklardan doğmayan iletişimler ’doğal’ ve ’alışılmış’ hale geliyor. Çünkü kişi ilk ilişkisinde deneyimlediği neyse, bunu yetişkinliğinde tekrar etme ve benzer ilişkiler kurma eğiliminde oluyor. Sahte kendilik olağanlaşıyor.

    Sahte kendiliğe sahte denmesi, öze uzak olmasındandır demiştik. İçsel ihtiyaçlarımızın duyulmadığı bir ortamda içsel ihtiyaçlarımızı duymayı öğrenemeyiz. İçsel meraklarımızın yüreklendirilmediği bir ortamda onların peşinden gidemeyiz. Böylesi bir yaşam ise zamanla bir yavanlık bir tatminsizlik biriktirir. Sebebini net anlayamasa da ‘bir şeyler tam değil’ der kişi, ‘tatmin hissetmiyorum’. Gelecekte psikolojik destek talep eden kişilerin en çok başvurma sebebinin bu olacağına inanıyorum. Varoluşsal meseleler psikolojik destek taleplerinin çoğunluğunu oluşturucak. Varoluşsal derken anlatmak istediğim benliğine ve yaşama anlam verememe ve dindirilemeyen bir tatminsizlik hissi. Bu bir kehanetten çok, aslında halihazırda başlamış bir sürecin durum tespiti gibi. Bunun da giderek artacağını düşünüyorum. Gerçek kendiliği ile özünden gelen meraklarını ve heveslerini deneyimleyemeyen, gerçek duygularını çıkartamayan, bu duyguları paylaşarak ötekinin şefkatinde iyileşmeyi hiç deneyimlemeyen, ailesinde veya yetişkinliğinde şefkat veren koşulsuz seven bir öteki bulamayan bir bireyin hissetmekte çok da haklı olduğu bir duygu olacak bu anlamsızlık ve tatminsizlik.

    Elbette, bu bahsettiklerimden ayrılan, bu tablonun dışında kalacak bağ kuran, yaşama anlam veren ve gerçek kendiliğini deneyimleyen insanlar da olacak. Gerçek kendiliğini arayan, bulmaya uğraşan pek çok kişi var ve olacak. Bu grup belki zorlanacak, belki sıkça anlaşılmayacak, belki romantik bulunacak. Benzer bağlar kurabilen kişilerle karşılaşmayı umacak. Ancak çoğunluk olarak baktığımızda ilişkiler bu yöne evrilecek diye düşünüyorum.

    Psikolojik destek ihtiyacının bu anlamda artacağına inanıyorum. Ancak buradaki psikolojik destek ihtiyacının merkezinde, kişinin kabul edildiği ve duygularını rahatça paylaşabildiği bir ilişkiye olan ihtiyacı olacağını düşünüyorum. Yaşam içerisinde ilişkilerde bunu bulamayan bireyler için bu ilişkiyi satın almak ihtiyacı muhtemelen artacak. Yakın ilişkilerinde gitgide yalnızlaşan, iç dünyasını eşiyle, arkadaşıyla, evladıyla konuşamayan bireyin psikolojik desteğe ihtiyacı büyüyecek. Kimsenin kimseye güvenli bir liman olamadığı, liman ihtiyacının kendisini belki zayıflık gören bir insan temassızlığı bizi bekliyor. Daha kendi dünyasında, daha yüzeysel, daha duvarlı ve az temas eden insan iletişimleri.

    *Franz Kafka

  • Müzik ve Psikoloji

    Müzik ve Psikoloji

    Boş ve karanlık bir sokakta yürüyen insanın duyduğu müziğin etkisiyle hissettiği korku seviyesinde azalma ya da artma olabilir. Genelde korku filmlerinde kullanılan müziklerin gerilimi arttırma konusundaki başarısı da bilinmektedir.

    Müzik beynin hangi bölümlerine etki eder ve hormonlarla ilişkisi nedir?
     

    Müzik, merkezi sinir sistemi ve beynin kabuğunda bulunan düşünme, konuşma, beden kontrolü ve öğrenme ile ilgili bölümleri uyarmaktadır ve bu alandaki gelişmelere destek sağlamaktadır. Örneğin, depresyon döneminde olan kişilerde müziğin beyni rahatlatıcı ve hormonal düzensizlikleri hafifletici etkisi olduğu bilinmektedir. Müziğin tarz ve türüne göre stres hormonlarını artışa ya da azalmaya sebep olacak güce de sahiptir. Buna ek olarak, müziğin psikolojik ve zihinsel hastalıklarda tedavi edici bir özelliği vardır.

    Müzik ve psikoloji ilişkisine bağlı araştırmalara örnek verebilir misiniz?

    Bununla ilgili yapılan bir deneyde iki ayrı grupta bulunan insanlara akvaryumda köpekbalığı izletilmiştir. Bu iki grupta köpekbalıklarını müziksiz olarak izlediklerinde hemen hemen aynı duyguyu hissetmişlerdir. Daha sonra gruplardan birine aynı akvaryum gerilim dolu bir müzikle izletilmiş, diğer gruba ise neşeli bir müzik eşliğinde izletilmiştir. İki grubun müziğin etkisiyle hissettikleri değişmiştir. Gerilim yüklü müzik dinleyen grup korku ile gerilirken, neşeli müzik dinleyen taraf köpekbalığını tıpkı bir balinayı izler gibi keyifle izlemişlerdir. Yine yapılan bir araştırmada, ameliyata girecek hastaların bir kısmına klasik müzik dinlettirilerek hastaların ağrıya verdiği tepki gözlenmiştir. Klasik müzik dinleyen hastaların ameliyattan önce ve sonra ağrı kesicilere daha az ihtiyaç duydukları belirlenmiş, araştırma sonucunda müziğin acıyı dindirici veya azaltıcı etkisi olduğu sonucuna varılmıştır.

    Müzik aleti çalmanın insan psikolojisine ve beyine etkileri nelerdir?

    Herhangi bir melodi işitildiğinde beyindeki birçok bölge etkin hale geçer. Müzik aleti çalındığında ise bu etkinlik dereceği daha beliginleşir. Müzikle ilgilenen kişilerin işitsel yetenekleri yüksektir. Beyindeki kasların kontrolü ve hareketinde sorumlu olan bölgeler ile işitsel ve görsel bölümler uyum içinde olması müzik aleti çalabilmek için gerekli olan durumlardır.

    Araştırmalar müzisyenlerin beyinlerinin, müzikle ilgilenmeyenlerinkinden farklı olduğunu gösteriyor. Beyin görüntüleme yöntemleri kullanılarak yapılan araştırmalarda müzik eğitimi alan kişilerin beyinlerindeki gri madde hacminin müzikle ilgisi olmayan insanlarınkinden daha fazla olduğu anlaşıldı. (Gri madde beyinde kasların kontrolü, bilişsel etkinlikler, görsel ve işitsel algı, hafıza, düşünce oluşumu, otokontrol gibi işlevlerle ilişkili bir dokudur). Ayrıca bilim insanları erken yaşlardan itibaren müzikle ilgilenmenin kas ve hareket yeteneklerini geliştirdiğini, görsel-konumsal koordinasyonu sağladığını, odaklanmaya yardımcı olduğunu, depresyon ve kaygı durumlarını azalttığını ve duyguları kontrol etme imkânı verdiğini düşünüyor.

    Müziğin insan üzerindeki etkileri nelerdir?

    • Müzik stresi azaltır, rahatlatır.
    • Öfke seviyesinde azalmalara sebep olur.
    • Duyguları daha doğru ifade edebilmeye yardımcı olur.
    • Müzik dinlerken, beyne giden kan ve oksijen miktarında artış olduğu için, uyarıcı ve harekete geçirici etkisi var.
    • Belirli müzik türleri, huzur veren endorfin hormonunun salgılanmasını ve sakinliği arttırır.
    • Müzik kalp atışlarını ve metabolizmayı doğrudan etkiler. İdmanlarda tempolu ve ağır müziğin etkileri farklı sonuçlar doğurmuştur.
    • Müzik ilham verir, duyguları harekete geçirir ve yaratıcılığı artırır.
    • Etkili öğrenmenin temel unsuru olan beynin, sağ ve sol yarım kürelerinin denge içinde çalışmasını sağlar.
    • Kas gerilimini azaltır, beden hareketlerini ve koordinasyonu geliştirir.
    • Beynin, fiziksel dünyayı algılama, zihinde canlandırma ve nesneler arasındaki farklılıkları ayırt edebilme yeteneğini geliştirir.
  • Yaşlanmak Bilgeliğin Şafağıdır

    Yaşlanmak Bilgeliğin Şafağıdır

    Yaşamın tek anlamının doğmak, büyümek, genç olmak, olgunlaşmak ve yaşlanmak olduğuna inananlara yalnızca acınabilir. Böyle düşünen insanların ne ümidi ne de köklü bir vizyonları vardır. Onlara göre yaşam anlamsızdır.

    Bu tür düşünce ve inançlar kişilere düş kırıklıkları, ilerleyememe, şüphecilik ve ümitsizlik duygularını birlikte getirir ve dolayısıyla sonuçta kişiyi her türlü yaşamda başarısızlık, psikolojik ve zihin bozukluklarına sürükler.

    Oğlunuz ya da kızınız kadar hızlı yürüyemiyor ya da yüzemiyor sanız veya bedeninizin hareketleri yavaşladıysa şunu hatırlayın; yaşam her zaman yeni bir kılığa bürünür. Yaşlanmanın kendine özgü bir ihtişamı güzelliği ve sadece ona ait bir bilgeliği vardır. Huzur, sevgi, neşe, güzellik, mutluluk, bilgelik, iyi niyet ve anlayış asla yaşlanmayacak ve ölmeyecek niteliklerdir.

    Karakteriniz, zihinsel özellikleriniz ve inancınız bozulabilecek şeyler değildir.
    Bilinçaltınız asla yaşlanmaz. Orada zaman, ya da yaş kavramları yoktur, o sonsuzdur. Hiç doğmamış ve hiç ölmeyecek olan Kozmik Bilincin bir parçasıdır.

    Yapılan bilimsel çalışmalar, vücutta dejenerasyona yol açan bozuklukların sebebinin yalnızca ilerleyen yıllar olmadığını, yalnızca geçen zamanın değil, zaman korkusunun bedenimizi yaşlandıran zararlı etkiler verdiğini ve zamanla ilgili psikolojik korkuların erken yaşlanmayı belirleyici derecede etkilediği görülmüştür.

    Klinik gözlemlerimde özellikle altmışlı yetmişli yıllardan sonra konuştuğum kişilerde çoğunun artık hiçbir şeye yaramadıklarını, kimsenin onları istemediklerini söylediklerine şahit oldum. Hakim olan düşünce ve hayat felsefeleri; ‘Doğarız, büyürüz ve yaşlanırız, hem de bir hiç için, işte son bu’.
    İşte insanların yaşadıkları bu hiçlik ve değersizlik dolu düşünce ve düşünce kalıpları, hastalıklarının başlıca nedenidir.Aslında onlar düşünce yaşamında yaşlanmış ve bilinç altları onlara, sonuçta düşünce alışkanlıkları doğrultusunda bir yaşam kurdurmuştur.

    Maalesef, çoğunluk insanların düşünce tavrı bu mutsuz kişiler gibidir.
    ‘Yaşlanma’ denilen terimden ödleri kopar, oysa bunun asıl anlamı onların yaşamdan korkmalarıdır.
    Ancak, yaşam sonsuzdur.

    Yaşlanma yılların uçup gitmesi değil, bilgeliğin şafağının sökmesidir.

    Bir çok filozof ve bilim insanı en değerli eserlerini altmış beş ile doksan yaşları aralığında yazmışlardır.
    Bilgelik, bilinçaltınızdaki spiritüel güçlerin farkına varmanız ve bu güçleri dolu ve mutlu bir yaşam için nasıl kullanacağınızı bilmenizdir. Altmış beş, yetmiş beş ya da seksen yaşın anlamı sizin için de başkaları için eş anlamlı sonları ima eder, bunları kafanızdan atın.

    Bu yaşlar muhteşem, bereketli, aktif ve son derece üretken bir yaşam düzeninin başlangıcı olabilir, hem de daha önce yaşadıklarınızdan çok daha iyisini yaşayabilirsiniz.

    Bilim insanı çıplak gözle elektronları göremez, ama bunu bilimsel bir gerçek olarak kabul eder, çünkü deneysel göstergelere bütünüyle uyan tek geçerli sonuç budur. Yaşamı göremeyiz.Ama onun canlı olduğunu biliriz. Yaşam var olan bir şeydir ve bizler onun güzelliğini ve ihtişamını dışa vurmak için buradayız.

    Şunu unutmayın insan düşündüğü kadar güçlü ve inandığı kadar değerlidir.

    Peki ne yapmalıyız?

    Asla işinizi bırakıp: ‘Emekliye ayrılıyorum, yaşlandım, yoruldum, ben artık bittim’ demeyin.Böyle yaparsanız paslanır, ölüme gider ve dediğiniz gibi bitersiniz. Bazı insanlar otuz yaşında ihtiyardır, bazıları da seksenlerinde bile genç kalırlar.

    Zihninizin asla emekliye ayrılmadığından emin olun. Altmış beş, yetmiş yaşında emekliye ayrılan çok insanlar tanıdım. Büyük bir kısmı hemen çökmeye başlar, üç beş yıl sonunda da ölürler. Belli ki yaşamlarının sonuna geldiklerini düşünmüşlerdir.

    Emekliliği yeni bir macera, yeni bir mücadele, yeni bir yol ve uzun bir düşün gerçekleştirilmesi için iyi bir fırsat olarak düşünün ve öyle davranın.

    Bir insanın, ‘Emekli olmuş bir insanım ben, ne yapabilirim ki?’ demesi kadar insanın içini karartan bir soru olamaz. Aslında bu kişi şunu demek istiyor: ‘Zihinsel ve fiziksel olarak ölüyüm. Zihnim iflas etti, bende bir fikir kalmadı’.

    Tüm bunlar hatalı ve yanlış düşüncelerdir. Asıl gerçek doksan yaşındayken, altmış yaşınıza kıyasla daha fazlasını yapabileceğinizdir. Çünkü her geçen gün yaşamı daha iyi anlıyor, daha bilge bir insan oluyorsunuz.

    ‘Ben yaşlandım’ demek yerine, ‘Artık bu evrende ben de bilge bir kişiyim’ deyin.
    Kurumların, gazetelerin ya da istatistiklerin karşınıza yaşlılık, çöküş yılları, düşkünlük, bunaklık ve işe yaramaz olmakla ilgili imgeler çıkarmasına izin vermeyin. Bunlara inanmayın, çünkü hepsi yalandır. Böyle bir propaganda sizi hipnotize etmesin.

    Ölümü değil, yaşamı olumlayın. Kendi kendinizle ilgili mutlu, ışıl ışıl, başarılı, sakin ve güçlü olduğunuzu içeren bir görüş edinin.

    Kırk yaşında olduğu için iş yeri sahiplerinin kapıyı yüzüne çarptıklarını anlatan birçok kadın ve erkekle görüştüm. İşverenlerin işe alınmak için talepler daha çok gençler üzerinde yoğunlaşıyor, yani yeni bir işe alınmak, değerlendirmeye alınmak için otuz yaşın altında olmalısınız. Bunun altında yatan gerçek, son derece sığ bir mantık ve yanlış bir düşüncedir.Oysa işveren şapkasını önüne koyup biraz düşünse, o insanların kır saçlarını satmaya çalışmadıklarını; yaşam piyasasında yıllar boyu toplamış oldukları yeteneklerini, deneyimlerini ve bilgilerini paylaşmaya gönüllü insanlar olarak oraya geldiklerini anlayabilirler.

    Yaşlanmak, hayatın gerçeklerine herkesten daha yüksekte bulunan bir noktadan, daha farklı bakmak ve görmektir. Yaşlılık, döneminin mutlulukları gençlik dönemininkilerden çok daha büyüktür.

    Düşündüğünüz yaştasınız.

    Düşündüğünüz kadar değerli bir insansınız.

    Düşündüğünüz kadar güçlü bir insansınız ve hissettiğiniz yaştasınız.

    Ruhun meyvesi sevgi, neşe, huzur, sabır, nezaket, iyilik, inanç ve ılımlılıktır. Bunlara hiçbir yasa karşı çıkamaz.

    Sizler hiçbir son tanımayan Sınırsız Yaşamın çocuklarısınız. Ebediyen kızları ve oğullarısınız.

  • Aşırı Hassas İnsanların Özellikleri

    Aşırı Hassas İnsanların Özellikleri

    Hassas bir insan mısınız? Hassas olduğunu düşündüğünüz tanıdığınız insanlar var mı?Aşırı hassas olmak dışsal (sosyal ve çevresel) ve /veya içsel (kişisel) uyaranlara akut fiziksel, zihinsel ve duygusal tepkiler verme durumudur. Kişilik özelliğine bakmaksızın aşırı hassasiyet durumu, kişinin hayat kalitesini etkileyen bir tepkiler zinciridir.Hassas olmanın bir çok olumlu yönü olsada (iyi bir dinleyici olma, onaylama, empati yeteceğinin gelişmiş olması, sezgisel olma, başkalarının istek ve ihtiyaçlarını daha iyi anlama vb.) , aşırı duyarlı hassas olma durumu kişinin sağlığına, mutluluğuna ve başarısına olumsuz yönde etki eder. İçsel kendine dönük inançları sağlıksız ve ilişkilerinin karmaşık olmasına neden olur.

    Kişinin aşırı hassasiyet duyarlılığına bakabilmek için kişinin yaşam alanında ; kendisiyle ilgili duyarlılığını, başka insanlar hakkındaki hassasiyetini, çevresine karşı duyarlılığını değerlendirmek gerekir.

    Aşağıdaki durumların hangilerini ne sıklıkla yaşamaktasınız?

    1.Olumsuz düşüncelerin ve duyguların etkisinde kalmak,

    2.Gün boyunca hoş olmayan bir şey olduğunda sıklıkla somatik bazı belirtileri yaşamak(bedensel yakınmalar, stres, baş ağrısı, spazmlar),

    3.İştahda aşırı artma yada azalma,

    4.Uyku alışkanlığın bozulması(çok uyuma,az uyuma yada uyuyamama),

    5.Gergin ve endişeli ruh hali,

    6.Beklentilerin karşılanamaması durumunda ‘kendini yitirmek’ kontrolü kaybetme eğilimi,

    7.Küçük durumlarda bile reddedilmekten korkma,

    8.Başka insanlarla(fiziksel,ilişkisel,sosyal,iş,finans ve başka alanlarda)senaryolarda karşılaştırma ve sonrasında mutsuzluk hissini yaşama,

    9.Hayattaki veya toplumdaki adaletsizlik,ağır can sıkıcı durumlar karşısında aşırı öfke ve kızgınlık hissi,

    10.Başkalarının kendisi ve kendi yaşam alanıyla ilgili ne düşündüklerini aşırı düşünme,

    11.İnsanlarla yaşanılan küçük sorunlar karşısında köprüleri tamamen atma,

    12.Olumsuz duyguları gizlemekte ustalaşarak çok güçlü olduklarına kendilerini inandırırma,

    13.Hayatın her döneminde incitilmiş olduğunu düşünme,

    14.Toplulukta kendini garip hissetme, grup içerisinde görünmez olma.

    Aşırı hassas insanlar, yukarıda yazılanlardan bazılarını akut olarak yaşarken bazılarını daha hafif yaşayabilmektedir.

    Aşırı duyarlılığı yönetmenin yolu; yoğun duygulanım yaşandığında öz kontrol sistemlerini çalıştırmak, duygusal bağışıklığı güçlendirmek adına öz denetim sistemlerini çalıştırabilmektir. Bu sistemlerinin sağlıklı çalışmadığını, bu duruma bağlı olarak yaşam kalitesinin bozulduğunu düşünen kişilerin profesyonel psikolojik destek almaları gerekmektedir. Aşırı hassas insanlarla yaşayan,çalışan kişilerin ise olumlu ve yapıcı ilişkiler geliştirebilmeleri için etkili iletişim becerileri öğrenmeleri gerekmektedir.

  • Hayatın Anlamı Kaşıkta

    Hayatın Anlamı Kaşıkta

    Şu an üstünde oturduğum sandalyeyi düşünüyorum, ya da telefonumu düşüneyim. Ben ya da bir başkası bu sandalyeyi veya telefonu kullanmasa bu nesnelerin bir anlamı olur muydu? Nesneler, insan var oldukça anlam kazanıyor sanırım. Ben varsam oturduğum sandalye, yaşadığım yer, yaptığım iş, görüştüğüm insanlar, dinlediğim müzik, gezip gördüğüm yerler anlam kazanıyor. Tüm bunların tek başına anlamı yok gibi, ben varsam biz varsak anlam kazanıyor her şey. O halde hayata anlam veren bizlerin varlığı diyebilir miyiz?

    Avusturyalı psikiyatr Victor Frankl’ye göre hayata anlam vermek ve amaçla doldurmak için insan anlam aramalıdır. İnsan hayatın anlamını acı çekerken dahi bulabilir yani insanı güdüleyen şey kendi yaşamını anlamlı hale getirme gereksinimidir. Herkes için geçerli bir tane anlam yoktur, bu kişiden kişiye değişir. Sürekli olarak da değişebilir .

    Alfred Adler’e göre hayatın anlamı bizim başkalarının hayatlarına bir şeyler katabildiğimize göre şekillenir. Ancak başkalarına faydalı olduğumuzda hayatımız anlam kazanacaktır.

    Bir hikaye… Bir gün hayatın amacını anlamını merak eden biri bu soru aklına geldiğinde etrafındakilerle bu konuyu konuşmaya başlamış, sohbetler etmiş, fakat ne yazık ki aldığı cevaplar onu tatmin etmemiş. Belki farklı kişilerle bu konuyu konuşursam cevap bulurum umuduyla köy köy kasaba kasaba şehir şehir gezmiş oralardaki insanlarla sohbetler etmiş. Fakat yaptığı sohbetlerden bir sonuç alamamış artık umutsuzluğa düşmüş ama yine de hayatın anlamını aramaktan vazgeçmemiş. Bir gün gittiği kasabalardan birinde bir bilgenin adını duymuş . Belki ondan öğrenirim hayatın amacını diyerek hemen yola koyulmuş, yol onu bahçeli bir eve çıkarmış. Bilge onu güler yüzle karşılamış, sohbet etmeye başlamışlar ve bilge gitmiş bir kaşık yağ ile geri gelmiş. Bilge “Kaşığın içinde yağ var, evin etrafında yağı dökmeden çevreni izleyerek gezip gelmeni istiyorum.” demiş. Bizimki bilgenin dediğini hemen yapmış ve evin etrafını dolanıp gelmiş. Bilge evin etrafında neler gördün diye sorduğunda bizimki “ Sadece kaşığa dikkate ettim yağı dökmemek için bakınmadım ki çevreme.” demiş. Bunun üstüne bilge tekrar kaşıkla beraber bahçeyi de izleyerek gezmesini istemiş. Bilgenin isteğini hemen yerine getirmiş ve bahçeyi de izleyerek gezmeye başlamış. Fakat bahçe o kadar güzelmiş ki insan kendini unuturmuş sadece kaşığı değil. Bilgenin yanına gittiğinde bilge kaşığa bakmış ve konuşmaya başlamış: “Hayat senin ona bakış açına göre şekillenir, ya bir noktayı görür başka hiç bir şeye bakmazsın ve yaşamın akıp gider farkına varmazsın ya da görebileceğin tüm güzellikleri görmeye çalışır hayatını yaşarsın ve akıp giden zamanda hayatın anlam kazanır. Hayatın anlamı senin bakış açında, gördüklerinde ortaya çıkar…”

    Yaşamın anlamı bizim ona bakışımızda gizli.Hayat tek başına anlamsız, ona anlam verecek olan ise bizleriz, yaptıklarımız ve yapacaklarımız. Her insan kendi hayat evinin mimarıdır. Hayatınızın anlamını bulmanız dileğiyle.

  • Öldürme Dürtüsü

    Öldürme Dürtüsü

    Günlük hayatımızda “öldürme” haberleri ile o kadar çok uyarılıyoruz ki neredeyse çoğumuz bu haberleri kanıksıyoruz ve “öldürme” konusuna farkında olmadan duyarsızlaşıyoruz (beynimiz tekrarlayıcı uyaran karşısında duyarsızlaşır). “Namus davası, kadın cinayeti, sokak ortası çatışmaları, yol kavgası, alacak-verecek davası, terör olayları, savaşlar…” gibi pek çok olayda şahit olduğumuz “öldürme” eylemi, duyarsız olunacak, “bana ne!” denilecek ve sonuçta doğal karşılanacak bir eylem olabilir mi?

    Her insanda “öldürme dürtüsü”, temel ve en ilkel benlikte (id) bilinç dışı olarak vardır. Öfke duygusunun hâkim olduğu anda, kontrol edilemeyen öldürme dürtüsü ile birey karşısındaki canlının hayatına kast edebilir ve öldürebilir. Bazı bireyler (vicdanı olan, çevresel hassasiyeti bulunan) öldürme davranışı sonrası pişman olurlar ve “kader mahkûmu” diye bilinirler, bazıları (vicdani yapıdan yoksun olan, çevreye hiç değer vermeyen) ise “ben haklıyım” düşüncesi ile pişmanlık hissetmezler, aksine kendileriyle gurur duyarlar ve “psikopat, katil…” olarak anılırlar.

    Öldürme dürtüsünün zirve yaptığı savaş anında bile esir düşen veya savaş meydanında yaralı yatan asker öldürülmez, öldürülmesi insani suç kabul edilir. Nefsi müdafaa nedeniyle öldüren kişi, cezai indirim görse de yine suçlu kabul edilir ve ceza alır. Sonuçta “öldürme dürtüsü”, insani açıdan masum karşılanmaz ve kabul görmez. Marifet olan, var olan “öldürme dürtüsünü” kontrol etmek ve “yaşama hakkına” saygı duymaktır.

    İnsan için tercih edeceği iki alternatif vardır: ya bir “en güzel biçimde yaratılan” olarak karşısındaki insanı “yaşatmak” için uğraşacak ya da “aşağıların aşağısına çevrilmiş” bir varlık olarak diğer insanı öldürecek.

  • Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüven, en basit tanımıyla insanın kendisine duyduğu güvendir. Kendine güven, herkes için gereklidir ve önemli bir kişisel özelliktir. Bizim yaşamla baş etmemizi ve sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmemizi sağlar ve zorluklara dayanmamıza yardımcı olarak yaşamı kolaylaştırır. Öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir duygudur.

    Özgüven, kendinizi nasıl gördüğünüzdür. Başkalarının değil kendinizin kendinize ne kadar değer verdiğidir. Eğer kendinizle ilgili sürekli olumsuz eleştirileriniz varsa ya da kendinizi sürekli yargılıyorsanız, yapamadığınız şeyleri düşünme eğiliminiz yapabildiklerinizin önüne geçiyorsa yani başarılarınızı küçümsüyorsanız özgüven problemi yaşıyor olabilirsiniz.

    Özgüven sahibi kişiler yapmak istediklerini daha kolaylıkla yapabilen, potansiyelini daha iyi ortaya koyan, kendisini daha özgür ve huzurlu hissedebilen kişidir. Geçmişe dair pişmanlıklar yaşamak ya da geçmişte yaşamak yerine kendi gerçeklerine sahip çıkan, içinde bulunduğu anı yaşabilen ve geleceğini buna göre şekillendirebilen kişilerdir özgüven sahibi kişiler.

    Özgüvensiz kişilerin genel olarak kendileri hakkında sürekli olumsuz düşünceleri vardır ve bu düşünceleri kendilerine yaşam biçimi olarak kodlamışlardır. Yani başarı onlar için bir tesadüftür. Kendilerinin başaralı olabileceğine inanmazlar. Başarılı oldukları bir iş varsa bile bunu kendilerine “şans eseri oldu” şeklinde kodlarlar. Bu durum özgüvensiz kişilerin diğer kişiliklerden daha depresif, daha antisosyal olmalarına yol açmaktadır.

    Çoğu insanın kendine güvenmediği, kendini eksik hissettiği bir alan olabilir. Kimisi topluluk önünde konuşmaktan çekinir, kimisi araba kullanmak konusunda kendisine güvenmez. Bu durumun nedenleri vardır. Utangaçlık, alaya alınma korkusu, başarısızlık korkusu gibi. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma korkusu da bunlardan birisidir. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma ve bunların üstesinden gelememe korkusu yüzünden riskli işlere girmeye cesaret edemeyen birçok insan vardır. Bir kişi işinde başarılı olsa bile bu korku yüzünden panik yaşayabilir. Bu korku kişinin enerjisini bitirebilir.

    Özgüven insana güç verir, enerjisini artırır. Başarılı olma yolunda güç ve istek verir. Başarılarımızla gurur duyabilmeyi sağlar. Özgüven bu kadar önemliyse hayatımızda ve eğer geliştirilebilen bir duyguysa geliştirebilmek de bizim elimizdedir. Bunun için de birkaç küçük ipucu vardır:

    • Öncelikli olarak yakın çevrenizde kendine güveni yüksek birini bulabilir ve bu kişinin davranışlarını inceleyerek kendinize örnek alabilirsiniz.

    • Kendinize hedefler koyun. Bu hedefleri gerçekleştirdikçe kendinizi tebrik edin. Bu sayede başarınız, cesaretiniz, mutluluğunuz ve kendinize olan güveniniz artacaktır.

    • Kendinizin olumlu yönlerinizi keşfedin. Bir kâğıda olumlu özelliklerinizi yazın. Gerekirse yakınlarınızdan yardım isteyin. Onlara olumlu özelliklerinizi sorun. Kendinizi güçsüz hissettiğinizde olumlu özelliklerinizden destek alın.

    • İnsan olduğunuzu, hata yapabileceğinizi unutmayın. Her insan hata yapar. Bunu kabullenin. Kendinizi sürekli suçlamak yerine kendinizi olduğunuz gibi kabul edin.

    • Kendinizle ilgilenin. Spor yapın, bakım yapın. Hobileriniz olsun. Keyif almak için yapın bunları. Kendinize değer verin.

    Bunları yapmak özgüveni artırmak için güzel adımlardır. Özgüven her insanın yaşamında olması gereken bir olgudur. Fakat bunun da sınırı vardır. Aşırı özgüven duygusu da sorun teşkil edebilir. Bize ve diğer insanlarla olan ilişkimize zarar verebilir. Bunun ölçüsünü de bilmek gerekir.

  • Anaokulu eğitimine Logoterapi bakışı

    Anaokulu eğitimine Logoterapi bakışı

    Eski köye yeni adet- Özgür insanın ilk öğretmenine

    Anaokullarında verilen eğitimdeki yanlışları gördükçe 3-6 yaş arasında verilen eğitimin daha da önemli olduğunu, bu yaşlarda yapılan yanlışların düzeltilmesi çok zor olan etkileri olduğunu düşündüm. Bu çalışma eğitim felsefesini temelden değiştirmeyi amaçlamış ve bu değişikliğe öğretmenleri eğiterek başlamıştır. Bu değişikliği insanı kendisine has özellikleri olan, değerli ve farklı bir varlık olarak kabul etme olarak isimlendirebiliriz. Daha önceki eğitim modelinde daha önceden hazırlanmış bir takım bilgilerden oluşan bir program vardır. Uygulamalarda her okulun kendisine has farklılıkları olmasına rağmen bu sistemde çocuk alıcı, öğretmen verici bir rol üstlenmektedir. Öğrenme ve öğretmenin olduğu yerde ister istemez değerlendirme de olacaktır. İşte o zaman her çocuğun özel olduğu kavramından uzaklaşılarak çocuklar birbirlerine göre değerlendirileceklerdir. Böyle bir sistemde çocukların özel yeteneklerini bulmak gibi bir düşünce yer almamaktadır. Çocukların doğuştan getirdikleri becerilerin, özelliklerin körelmesi ne kadar acı ise, bir çocuğun aslında yetenekli olmadığı bir alanda çalışmaya zorlanması da o kadar acıdır. İstenmeden elde edilen bir başarı çocuğa hiçbir doyum vermez, onun için hiçbir anlamı yoktur.

    Uyguladığımız yeni modelde amaç çocukların doğuştan getirdikleri özellikleri ortaya çıkarmak ve bu özellikleri kullanabilecekleri ortamı oluşturarak çocukların gelişimine katkıda bulunmaktır. Çocuklar hiçbir şekilde bir sıralamaya tabi tutulmazlar. Bir öğretmenin böyle bir sistemi uygulayabilmesi için önce kendisini tanıması farklı ve özel yanlarını görmesi, farklılığına sahip çıkmayı öğrenmesi gerekmektedir. İnsan ancak kendisine uyguladığı bir bilgiyi bir başkasına uygulayabilir. Öğretmenler eğitimdeki uygulamaları çeşitli biçimlerde değiştirerek çocuklara uygulamışlar, çocuklarda olumlu değişikliklere neden olmuşlardır. Böylece öğretmenler de yaptıkları işi daha anlamlı hale getirmiş oldular. Kendi içine kapanmış, utangaç çocuklar varlıklarını hissetmenin verdiği güç ile kabuklarının dışına çıktılar. Diğer çocuklarla ve büyüklerle rahat ve daha kaliteli bir iletişim içine girdiler. Bunun çocuklar için anlamı dışarıdaki anlama ulaşmaları demektir. Sonuç olarak yaşama anlamlı bir başlangıç demektir.

    Frankl insanların açık kaplar halinde olduğunu ifade etmiştir. Bu açıklıktan insan evrenle iletişimini sağlamaktadır. Çocukların doğal yapılarını koruyarak kaplarının sürekli açık kalması sağlanacaktır. Hangi koşulda olurlarsa olsunlar dışarısı ile iletişim halinde olmak onların hayatta karşılaştıkları her türlü zorluğa dayanabilmelerine yardım edecektir. Müzik ve resim çalışmaları çocukların hızlı bir biçimde gelişmesini sağlamıştır. Utangaç çocuklar normal olan çocuklarla aynı düzeye gelmişler, hareketlenmişler, diğerleriyle güçlü bir iletişime girmişlerdir. Bu eğitim modeli ile korkuya ve disipline dayalı eğitime son verilecek, çocukların özgür iradelerini kullanabilecekleri bir ortam oluşturulacaktır. Çocukların dikkat odağı kendi doğalarına uygun işlere yönelecek bunun sonucunda ise çocuklar yaşama uyum sağlayacaklardır. Hayatının amacına uygun yolda çalışabilen çocuklar sakin, kararlı ve güvenli olacaklardır. Kendilerine güvendikleri gibi hayata da güvenecekler, korkulardan uzaklaşacaklardır. Sonraki hayatlarında da korkuların kendilerini engellemesine izin vermeyeceklerdir. Korkulardan uzak insanların yaşadığı bir toplum şiddetten de uzak olacaktır.

  • İletişimde Beden Dili ve İlk İzlenim

    İletişimde Beden Dili ve İlk İzlenim

    Sözsüz İletişim

    İnsanlarla kurulan iletişim sözlü olduğu gibi, birtakım işaretler ve sinyaller aracılığıyla sözsüz de olur. Sözsüz iletişim beden dili ve görsel dil olarak iki başlık altında ele alınabilir.

    Sözsüz iletişimin beden dili alt başlığını insan ilişkilerinde iletişim çerçevesinde inceleyeceğiz.

    Beden Dili

    Sözel olmayan ve mesajın anlamına katkıda bulunan insana ait farklılıklar iletişimde beden dili olarak ele alınır.

    Beden dili aslında insanların ne demek istedikleri konusunda, dünyada konuşulan dillerdeki tüm sözcüklerden daha fazla şey anlatır. Konuşurken beden tarafından gönderilen sinyallerin çoğu biz farkında olmadan dış dünyaya mesaj verir.

    Beden dili kültürlere göre, kişiler arasındaki anlaşmalara göre değişir. Başkalarının beden dilini yorumlayabilmek beceri gerektirir. Kendi beden diline hakim olabilmek, onu gerektiği biçimde kullanabilmek iletişimde çok önemlidir.

    Beden dili bilinçli ya da bilinçsiz kullanılabilir. Örneğin, ilgi uyandıran bir şeye bakarken göz bebeklerimiz büyür, baş yana eğilir. Gerilim içinde olan insanın omuzları kalkar, bazı insanlar stres altında olduklarında yüzleri ve boyunları kızarabilir.

    Yüz İfadeleri(Mimikler)

    İçinde bulunduğumuz duygusal durumu anlatmak için en çok mimiklerimiz önem taşır. Mimik, yüz kaslarının değişik şekillerde kasılması ve gevşemesiyle bakış ve yüz çizgilerinde meydana gelen değişikliklerden oluşan ifadelerin tümü olarak tanımlanır.

    İnsan yüzünde mimikleri gerçekleştiren çoğu çift olmak üzere yaklaşık yirmi kas grubu bulunur. Bunların farklı biçimlerde gerilip gevşemeleriyle çok sayıda farklı ifade meydana gelir. Duygusal bir ifadeyi yansıtma bakımından yüz kasları üç grupta toplanabilir;

    • Alın kasları,

    • Gözkapakları ve çevresindeki kaslar,

    • Ağız bölgesi ve çene kasları.

    Mimikler duygularımızı yansıtmak dışında toplumsal yaşamda karşımızdaki kişiye tutumuzu gösteren sosyal işaretler olarak da bilinçli olarak kullanılabilir. Çok üzgün olduğumuz bir günde sevdiğimiz bir insana rastladığımızda onu gördüğümüze sevindiğimizi belirtmek için gülümseyebiliriz. Uzaktan, tanıdığımız birini gördüğümüzü belirtmek için kaşlarımızı yukarı kaldırırız.

    Jestler

    Baş, el, kol, ayak, bacak ve bedenin kullanımı jestleri oluşturur. Bazı jestler bilinçli olarak yapılır bunlar sembol niteliğindedir. Sembol niteliğindeki bu jestlere “amblem” adı verilir. Bunlar belli anlamları sembolize eder ve toplumdan topluma bu anlamlar değişir. Örneğin sağdan sola iki yana sallamak bizim toplumumuzda “hayır” anlamına gelirken Bulgaristan’da bu “evet” anlamına yakın bir baş hareketi olduğu için “evet” olarak anlaşılabilir. Bunlar toplum içinde yaşayan bireyler tarafından öğrenilir ve gerekli olduğunda iletişimi desteklemek için kullanılır. Danışanın toplumu onun iletişimde kullandığı jestlerin belirleyicisi olduğu için özellikle farklı bir topluma mensup bir danışanımız olduğunda onu kendi toplumuna göre değerlendirmemiz gerekebilir.

    Bunların dışında insanlarla kurduğumuz iletişimde başımızı, el, kol ve ayaklarımızı farklı biçimde kullanarak da çeşitli mesajlar verebiliriz.

    Baş hareketleri: Başımızı içinde bulunduğumuz duygusal durumu anlatmak, mimiklerimizi desteklemek, ayrıca karşımızdaki insana tutum ve tavrımızı diğer jestlerle birlikte belirlemek için kullanırız. Bunlara ek olarak daha önce de belirttiğimiz gibi sembolik jestleri gerçekleştirmek için de kullanırız. Örneğin, başın öne eğik oluşu dış dünya ile ilgilenmeme ve kendi içimize döndüğümüzü gösterirken başın belli bir kişiye yönelik olması onunla ilgilendiğimizi gösterir.

    Bakışlar: Bakışlar karşımızdaki insanla iletişim kurmak için önemlidir. Bir kişi konuşurken başka tarafa bakıyorsa genellikle konuşmasının henüz bitmediği ve bölünmek istemediğini gösterir. Eğer bir kişi karşısındaki konuşurken başka tarafa bakıyorsa kişi karşısındakinin söylediği şeyden hoşlanmadığını ve bu konuşmayı yapmaktan memnun olmadığını gösterir. Kişi karşısındaki konuşuyorken ona doğru bakıyorsa bu durumdan memnun olduğu ve konuşulan konuya ilgili olduğunu gösterir. Konuşan kişi konuşurken karşısındaki kişinin direk yüzüne bakıyorsa, bu konuşan kişinin söylediklerinden emin olduğunu gösterir.

    Tabi ki tüm toplumlarda göz teması kurmanın farklı anlamları olabileceğini unutmamalıyız. Farklı toplum veya kültürden gelen bireylerle iletişim kurarken toplum ve kültüre özgü davranışlarını öğrenmemiz iletişimi kuvvetlendirmek için önemlidir.

    Beden Duruşu

    Beden duruşu genel olarak hangi yönü gösteriyorsa bu ilgili olduğumuz tarafa işaret eder. Karşımızdakini ilgili bir şekilde dinliyorsak ayaklarımız ve başımız ona dönük olur. Oysa biri bizle iletişim kurmaya çalışırken bizim beden duruşumuz o kişiye dönük değilse bu kişiyle ilgilenmediğimize işaret edebilir.

    Sesin Kullanımı

    İnsanlar iletişim kurarken konuşur, bedeniyle ifade eder bazen sadece sesleri kullanırlar. Örneğin etkili dinlemede gerekli yerlerde “hı hı” çıkarılması, “hayır” anlamına gelen, dilin üst dişlerin altına değdirerek geri çekilirken çıkardığı sesin kullanılması, şaşırılan bir anda “aaa” sesinin çıkarılması, üzgünlüğü ifade eden burun çekme sesinin çıkarılmasıyla da iletişim kurulur. Ayrıca ses tonunda meydana gelen dalgalanmalar da konuya verilen önemin göstergesi olabilir.

    Kişilerarası Mesafe ve Alanın kullanımı

    Söylenen sözler ne olursa olsun kişiler çevrelerindeki insanlara duygularını, niyetlerini ve düşüncelerini ifade etmede önemli bir unsur da alan kullanımıdır. Bu konuda ilk geniş çaplı araştırmalar antropolog olan Edward Hall tarafından başlanmıştır. Hall, Amerikalı ve eğitim düzeyi yüksek kişilerle yapmış olduğu çalışmalarda insanların kullanmış olduğu dört mesafe türünü belirlemiştir. Bunlar: mahrem mesafe, kişisel mesafe, sosyal mesafe ve genel mesafedir.

    Hall’a göre birbirine çok yakın ilişki içinde olan insanlar birbirinden 0 ile 45 cm’lik uzağında bulunabilirler. Bu alan “mahrem mesafe” olarak bilinir(aile bireyleri, eşimiz, yakın arkadaşlarımız gibi).

    Kişinin mahrem alanına girilmesi tedirginlik, sıkıntı ve saldırganlık eğilimlerinde artışa yol açar.

    Karşılıklı konuşma hallerinde mesala bir arkadaşımızla yemek yerken aramızdaki mesafe kişisel alan mesafesindedir. Bu mesafe 45-120 cm arasıdır. İş arkadaşlarımızla konuşurken de bu mesafede oluruz. Sosyal alan ise 120-210 arasıdır diyebiliriz fakat 300cm’e kadar da uzayabilir. Sosyal ortamlarda tanıştığımız insanlarla bu mesafeyi koruruz. Eğer bir kişinin sosyal alanı geçip kişisel alanına girmeye çalışırsak, karşımızdaki kişi bundan rahatsız olup yerini değiştirmeye çalışabilir. Genel alan ise 300 cm ve daha fazlası alandır. Sokakta, metroda beklerken genelde bu alanı korumaya çalışırız. İstanbul koşullarında bu çok mümkün olmasa da daha yoğunluğun daha az olduğu zamanlarda insanların aralıklı durduğunu görebilirsiniz. Yoğunluğun az olduğu bir metro istasyonunda bir kişi sosyal alanınıza girerse bundan rahtsızlık duyabilirsiniz. Bu durum sizi tedirgin edebilir.

    Bedensel Aksesuarlar

    Kişilerin kıyafetleri, takıları, kullandığı parfüm dahi sözsüz iletişimde önemlidir. Örneğin sadece kıyafetimiz tutuculuğumuz, ilgi çekmek isteyip istemediğimiz, rahatımıza düşkünlüğümüz gibi birçok konuda bilgi sağlar.

    İlk İzlenimler

    İzlenim oluşturma, bir başkası hakkında farklı kaynaklardan gelen bilgileri değerlendirip bir sonuca varma sürecidir. Sosyal psikologlar bu süreci yenilenen ve değişen dinamik bir süreç olarak görür. Bu süreç aynı zamanda bütünleştiricidir. Kişi hakkında elde ettiğimiz her bilgi, edindiğimiz diğer bilgiler ile birlikte değerlendirilir.

    Peki, ilk izlenimleri nelere dayanarak oluşturuyoruz?

    İnsanlar hakkındaki izlenimlerimizin bir kısmını onların sözel olarak ifade ettiklerini dinleyerek ve bize ilettiği bilgilere dayanarak oluştururuz. Diğer kısmını ise sözel olmayan iletişim kaynaklarından en önemlileri yüz ifadesi, göz teması, fiziksel görünüm ve beden dilidir.

    Yüz İfadeleri

    Bundan 2000 yıl önce Cicero. “Yüz ruhun yansımasıdır” demiştir. Ondan yüzyıllar sonra Darwin bazı duygusal ifadelerin doğuştan var olduğunu ve bu yüzden bazı ifadeleri bütün dünyada aynı biçimde algılandığını söylemiştir.

    Darwin’e göre yüz ifadelerinin doğru anlaşılmasının yaşamsal bir önemi vardır. Karşımızdaki insanın bize kızgınlıkla, korkuyla veya mutlulukla mı yaklaştığını kestirmemiz açısından önemlidir. Kızgınlık taşıyan bir yüz gördüğünüzde kaygı düzeyiniz artar ve kendimizi korumaya alırız. Yani yüz ifadelerini doğru algılamak işlevseldir. Bu işlevsel teze göre, insanlar bütün ifadelere eşit şekilde dikkat etmezler. Hayati önem taşıyan ifadelere yani yaşamlarını sürdürebilmeleri için tehlike belirten yüz ifadelerine daha çok fark etmeleri gerekir. Hansen ve Hansen bu konuda yaptıkları araştırmada korku ve kızgın ifadeler mutluluk ifadelerinden daha çabuk fark edilmiştir.

    Göz Teması

    İzlenim oluşturmada kullanılan bir başka sözel olmayan ipucu göz teması yani göz göze olmadır. Başkalarının neler hissettiğini, birbirlerine bakışlarının yönü ve yoğunluğuna bakarak çıkarabilirsiniz. Bir insana nasıl baktığınız, o insanda belli duygu ve düşünceler uyandırır. Fakat unutmamamız gereken şey hangi duygu ve düşünceleri uyandırdığı, duruma, kişiye ve kültüre bağlı olarak değişebileceğidir.

    Fiziksel Görünüm

    Fiziksel görünümü güzel olan insanların güzel olmayanlardan daha ilginç, sıcakkanlı, dışadönük ve sosyal açıdan daha yetenekli bulunduğunu ortaya koyan araştırmalar vardır. Fiziksel güzelliğin kararlarımızda ne kadar etkili olduğunu gösteren birçok araştırma vardır. Fakat unutulmaması gereken şey fiziksel görünümün aldatıcı olabileceği ve daha da önemlisi tek başına değerlendirilmemesi gerektiğidir.

    Beden Dili

    Sözsüz iletişimde daha ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz beden dili, tabi ki ilk izlenim oluşturmada da önemlidir. Bedenin duruşu, kolların bacakların hareketi bedenin yönü bize bir sürü ipucu veriri ve biz ilk izlenimlerimizi farkına bile varmadan bu hareketlere bakarak oluştururuz. Bunlara ek olarak yeni tanıdığımız insanın bize doğru söyleyip söylemediğine de daha çok beden diline bakarak karar veririz. Özellikle şüpheleniyorsak önce mimiklere sonra jestlere dikkat kesiliriz. Bu durumda söylenenlerin etkisi mimik ve jestlerden etkisinden oldukça düşüktür.

    Sözsüz Haberleşme

    Sözsüz, hareketsel(kinesik) haberleşme üzerine yapılan incelemeler, kelimelerin söyleniş tonu, duraklama, sessizlik, hız gibi konuşma özelliklerinin kişiden kişiye değiştiğini ama örüntülerin her kişiye özgü olup, zamanla değişmediğini göstermiştir.

    Sosyoekonomik düzey, eğitim, öğrenim gibi değişkenlerle bölgeden bölgeye farklılıklar gösteren çeşitli davranış biçimlerini görmek mümkündür. Fakat hareketsel haberleşmenin herkes tarafından gösterilmesi gerekmez. Hareketsel haberleşmeye örnek vermemiz gerekirse; tutucu ailelerin kızlarının yüzü daha çok kızarırken yüksek sosyoekonomik düzeyden gelen kızların yüzlerinin kızardığı pek az gözlemlenmiştir. Alt ve orta sosyoekonomik düzeyden gelen kadınlar daha sık ve çabuk ağlamaya, titremeye, terlemeye başlar.

    Bu noktada önemli olan şey tüm insanlara özgü bazı kinesik verileri (bölgeler, toplumsal değerler, sosyoekonomik düzey ve cinsiyet) kişiye özgü olan özelliklerden ayırt edebilmektir.

  • En kısa iletişim..

    En kısa iletişim..

    Her insan, doğduğu ve yaşadığı çevrede konuşulmakta olan hazır bir dil bulur; o dille düşünür, düşüncelerini dile getirir, yazışır, özetle öteki kişilerle bu dil aracılığıyla anlaşır. Ancak kişiler bu iletişimleri gerçekleştirirken, dil denilen sistemle önceleri nasıl konuştuklarını, sonraları da nasıl yazıştıklarını pek düşünmezler.
    Önceleri sade bir iletişim aracı olan hareket, zamanla dans, mimik, jest gibi bedensel gösterilere dönüşmüştür. Bu arada çizgi, biçim ve renkler de, ilkel duvar resimlerinden başlayarak grafik, çizim, hatta heykel ve mimari yapıt biçimlerini almışlardır.

    İki arkadaş karşılaşıp sarıldıklarında, iletişim olur. Fakat iletişim sarılarak birinin diğerine mesaj göndermesi, öbürünün de mesajı alıp ona geri vermesi yapması gibi mekaniksel bir süreç değildir. Sarılma eyleminin kendisi göründüğü şekliyle ilişkinin, eylemin veya iletişimin doğasını açıklamaya yeterli değildir. Bu oluşun bir başlangıç ve gelişme tarihi vardır. Bu tarih iki kişinin yakınlığının doğasını anlatır. Bu tarihle sarılma eylemi, ilişkisi ve iletişimi asıl anlamını kazanır. İletişim olmaksızın ne insan ne de topluluklar varlık ve yaşamlarını sürdürebilirler.İletişim insanla başlar ve insanla sürer gider. İletişimde anlam kelimelerde, sözde, sembollerde veya vücut hareketlerinde değil, insan ilişkilerinin örgütlü yer ve zaman içindeki doğasındadır. Göz kırpma ancak belli bağlamdaki insanla ve ilişkiyle iletişim olabilir. En kısa iletişimlerinden biride gülümsemektir. Bir bebeğin annesine gülümsemesi, annesini mutlu eder ve bu da bir iletişimdir. Çocuk orda ben mutluyum mesajını verir annesine kısa ama öz bir iletişimdir. Çok uzun cümleler kurulur konuşurken ama anlam ifade etmez. Bir kelime veya beden dilinden bir hareket çok ifadeler katabilir.