Etiket: İnsan

  • Zihinsel Şemalarımız

    Zihinsel Şemalarımız

    “Şema” kavramını temel zihinsel yapılarımız olarak da tanımlayabiliriz. Zihnimizdedirler ve yaşantılarımız yolu ile bilgi edinerek oluşurlar. İnsanoğlu doğduğu anda kendisine, çevresine, yaşadığı dünyaya, zamana,  varoluşa dair bilgiler henüz kafasında şekillenmemiştir. Herhangi bir bilgi ve inanca sahip değildir. Yani insan zihni doğuştan, John Locke’nin ortaya attığı bir kavram olan “Tabula rasa” yani boş levhaya benzer. Zihnimiz doğuştan aynı boş bir levha gibidir. Gün geçtikçe ve çeşitli deneyimlerle karşılaştıkça bu boş levha şekillenmeye, farklılaşmaya ve dolmaya başlar. İnsan doğduğu andan itibaren temel içgüdüsü olan “yaşama içgüdüsü” ile hareket eder ve hayatta kalmaya, neslini devam ettirmeye çalışır. Bu süreç içerisinde yapması gereken çok elzem bir şey vardır ki o da “bilgi edinmek”. İnsan bilgi edinmeye neredeyse aç bir şekilde dünyaya gelir. Çünkü hayatta kalması ve yaşamını devam ettirebilmesi için yapması gereken en önemli şey bilgi edinmektir. İnsan bu bilgi edinmeyi duyu organlarını ve beynini kullanarak temel yaşantıları yolu ile yapar. İnsanın kendisini,  çevresini, dünyayı algılaması hayatta kalması için en önemli ihtiyacıdır. Bu nedenle insanoğlu bilgi edinme potansiyeli ile dünyaya gelir. Bu potansiyeli ne şekilde kullanacağı; yani kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla ilgili ne tür inanç ve tutumlar geliştireceği de  temel yaşantılarıyla direkt alakalıdır. Aslında insanın bu bilgi edinme sürecinin ana rahminden itibaren başladığını söylemek daha doğru olacaktır. Çünkü oradayken de duyu organları yolu ile çeşitli deneyimler edinilmeye başlanmıştır. İşte yaşantılar sonucu edindiğimiz deneyimler bizim zihinsel yapılarımızı yani şemalarımızı oluşturmamızı sağlarlar. Şemalar her şeye dair geliştirilebilir. Bu nedenle sayılarla belirlenemeyecek kadar çokturlar. Anne şeması, baba şeması, yiyecek şeması, yenilmeyecek şeması,  sert şeması, yumuşak şeması, oyuncak şeması, kalem şeması, insan şeması, araba şeması, sandalye şeması, öğretmen şeması, arkadaş şeması, zayıf şeması, şişman şeması, başarılı şeması, başarısız şeması, zeki şeması, hareketli şeması, sakar şeması, güzel şeması, çirkin şeması, tatlı şeması, ekşi şeması, zengin şeması, para şeması, meslek şeması, aşk şeması, evlilik şeması vb. Geliştirilen bu şemalar, daha sonra karşılaştığımız durumları anlamada ve yorumlamada bize rehberlik ederler. Şemalar temelde hayatımızı kolaylaştırmak; bizi belirsizlikten kurtarmak, her durumda her şeyi yeni baştan öğrenme zahmetinden kurtarmak gibi işlevlere sahiptir. Yenilebilir şeması geliştiren bir insan, daha sonra karşılaşacağı her yenilebilir şeyi yiyebileceğini anlayacak, bunun üzerine uzun uzun düşünmeyecektir. Şema sayesinde gülmenin mutluluk ifadesi olabildiğini, ağlamanın üzüntü ifadesi olabildiğini anlayacak, duygusal ifadelerin anlamlarını yorumlayabilecek ve bu şekilde sosyal ilişkiler geliştirebilecektir. Anne ya da baba şeması bir kişinin nasıl bir anne ya da baba olacağını belirleyebilir. Şemalar zamanla katı, değişmez, koşulsuz kabul edilen değerlendirmeler haline gelirler ve içselleşirler. Bu özellikleri sayesinde şemalar gittikçe güçlenir, değiştirilmeleri zor hale gelirler. Şemalar, bize gelen bilgiyi değerlendirmeye soktuğumuz filtre, süzgeç olarak işlev görürler. Olayları, durumları sahip olduğumuz şemalara göre değerlendirir ve kararlarımızı şemalara göre veririz.  Ancak geliştirdiğimiz şemalar her zaman bizi mutlu etmeyebilir, işimize yaramayabilir; yani olumsuz ve uyumsuz şemalar da geliştirebiliriz. Kendisiyle ilgili başarısız şeması geliştiren bir öğrenci sınavdan 100 üzerinden 90 dahi alsa kendisini başarısız olarak kabul edebilir. Ya da kendisini şişman olarak gören birisi ne kadar kilo verse de bedenini gerçekçi bir şekilde algılayamayabilir. Kendisini değersiz olarak gören biri, kendisine ne kadar değer verilse de değersizlik algısı değişmeyebilir. Bu nedenle şemaların oluşum sürecini ve nasıl oluştuğunu bilmek,  işimize yarayan şemalarımızı ve uyumsuz şemalarımızı fark etmek gerekir. Bir takım yollarla oluşturduğumuz bu olumsuz şemalar nedeni ile hayatımızda yolunda gitmeyen şeyler olabilir. O nedenle hayatımızda yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, mesela kilo veremiyorsak, ilişkilerimizde kendimizi yetersiz hissediyorsak, bize değer verilmediğini düşünüp sürekli bunu sorguluyorsak, ayrılıkla ilgili terk edilmeyle ilgili kaygılarımız varsa, başarılı olamıyorsak vs. durup önce bir düşünmeliyiz. Bizim bu konuyla ilgili olumlu/olumsuz şemalarımız var mı? Bu tek başımıza düşünmenin ve bulmanın biraz zor olduğu bir konu olduğu için gerekirse mutlaka bir uzman desteği almalıyız ki işe yaramayan olumsuz ve bizi engelleyen olumsuz şemaların yerine, işe yarayan ve bizim gelişmemizi sağlayan olumlu şemalar koyabilelim.

  • İnsanlar Neden Özel Günlere İhtiyaç Duyar?

    İnsanlar Neden Özel Günlere İhtiyaç Duyar?

    İnsan sosyal bir varlıktır. İnsanoğlu, varolduğu andan itibaren hep toplu bir şekilde hareket etmiştir. Evlerini genelde topluluklarından uzaklaşmadan bir arada inşa etmişlerdir. Çünkü topluluklar güven duygusunu oluşturur. Bu gibi örnekleri görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok eskiden aileler bir arada yaşarlardı. Aynı evin içinde büyükbaba, büyükanne, anne, baba ve çocukları bir arada yaşarlardı. Hayat şartları insanları kalabalıkla beraber yaşamaya sevk ediyordu. Şimdi daha bireyselleşmeye doğru giden bir dünyadayız. Bireyselleşmek kötü bir şeydir demek doğru olmaz tabi ki. Sadece bireysel anlamda hayatımızı kurup yaşamımıza devam ederken yine topluluktan kopmadan sosyalleşerek hayatımıza devam etmek gerek.

           Örneğin; hemen şimdi dünyada ki bütün insanların yok olduğunu ve sadece sizin kaldığınızı düşünün. Koca evrende tek başınıza olsaydınız korkmaz mıydınız? Tabi ki korkardınız, herkes korkardı. İşte bu yüzden insan insana ihtiyaç duyar.

           Aynı çatı altında bulunan kişiler bir araya gelmek, kutlama yapmak, toplanmak için özel günler icat etmiş ve belirli günlerde, belirli ritüeller eşliğinde şenlikler düzenlemişlerdir. Bu çatı ortak aile, ortak devlet, ortak din vb. olabilir.

    Peki, sosyalleşmenin psikolojideki yeri nedir?

           Sosyalleşmenin, psikolojik rahatsızlıklar ve özellikle kanser gibi psikolojik sağlığın önem arz ettiği hastalıklar için etkisi yadsınamayacak kadar fazla. Yapılan araştırmalara baktığımızda da insan yalnızlaştıkça psikolojik problemler geliştirmeye yatkın hale geliyor. Bu nedenle hazır önümüzde bayramken sevdiklerinizi ziyaret edebilirsiniz. Ziyaret edemediklerinizi telefonla arayıp sohbet edebilirsiniz. Göreceksiniz ki sizlerde mutlu etmenin vermiş olduğu olumlu hislerle mutlu olacaksınız.

           Özellikle bir çatışma yaşadığınız ve belki de konuşmadığınız bir dostunuz, akrabanız ile iletişim kurarak bayramı daha da anlamı hale getirebilirsiniz. Unutmayın ki, çözülmemiş çatışmalar bize yüktür. Her ne kadar umursamıyorum desek de aklımızda yer kaplar ve siz çözümü çok basit olan bir problemin yükünü, sırtınızda taşımak zorunda değilsiniz. Aslında mutlu olmak zannedildiği gibi zor bir şey değil. Sadece biraz empati, biraz optimizm ve biraz geniş pencereden bakabilmek yeterli. “

  • Anne karnında beyin gelişimi

    İnsan beyni kafatası içinde izole edilmiş bir organ olmasına rağmen vücudun önemli bir parçası olarak vücut sağlığı ve gelişimi ile paralellik gösterir. Bu nedenle ister anne karnında olsun, ister doğduktan sonra olsun bir çocuğun beyin gelişimini tek başına artıracak bir yöntem, ilaç veya besin maddesi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aksi takdirde insanlarda boyut ve gelişim olarak çok farklı düzeyde beyin yapılarıyla karşılaşırdık. Oysaki toplumda bireysel farklılıklar ve istisnai durumlar hariç insanların beyin yapıları ve gelişimi genel bir benzerlik gösterir. Sağlıklı yaşam, iyi bir bakım, yeterli bir eğitim, bireysel deneyimlerin arttırılması çevresel faktörlerin de yardımı ile kişinin bilgi birikimi ve donanımını yükselterek çocuğun beyin gelişimini tamamlar. Bu da bireyin toplum içindeki statüsünü belirler. Zeka ise bütün bu saydıklarımızla ilişkili olarak kişinin eğilimlerinden ve beklentilerinden de etkilenerek farklı alanlarda belirgin olarak geliştirilebilir. Yani tek bir zeka türü yoktur. Örneğin müzik zekası, matematik zekası veya sosyal zeka ve bunun gibi türlerden bahsetmek mümkündür. Yalnız zekanın kendini gösterebilmesi ve ortaya çıkabilmesi için sağlıklı bir beyin yapısı ve gelişimine ihtiyaç duyduğunu unutmamak gerekir. Beyin kendi sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.

    İnsan Beynin Yapısı

    İnsan beyni, yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunması gereken organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni, insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem (nörolojik sistem) farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar. Bir memeli hayvan (örneğin ceylan yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen, insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli olgunlaşma aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.

    Bebeklerin Beyin Gelişimi

    Bebeğin beyni anne yumurtasının döllenmesinden sonra çoğalan hücrelerin oluşturduğu tüp şeklindeki yapının (nöral tüp) 21-28. gününde kapanmasından sonra oluşmaya başlar. Hücreler farklılaşarak beyin hücresi haline gelir ve zaman içinde büyüyerek olgunlaşır. Tam bu dönemde bir vitamin olan “folik asit” çok önemli bir rol oynar. Folik asidin eksikliği olan annelerin bebeklerinde beyin ve sinir sisteminde “nöral tüp defektleri” adı verilen beyin yapısal anomalileri, eksik oluşma, omurga kemiklerinin oluşmaması veya eksik oluşması yüzünden omuriliğin açıkta kalmasına veya bir kese içinde dışarıda kalmasına yol açan (halk arasında bebeğin sırtında açıklık şeklinde ifade edilir) “spina bifida” dediğimiz anormallikler meydana gelebilir. Bu anomalliklerden bazıları ile bebek yaşayamaz, bazıları ise acil ameliyat gerektirebilir. Gelişmiş ülkelerde (örneğin ABD) yenidoğanlarda nöral tüp defektleri gelişme sıklığı 1/2000 iken ülkemizde bu oran 4-9/1000 gibi daha yüksek olarak görülmektedir.

    Bu hastalıkları önlemek için;

    1-Üreme çağındaki kadınların folik asit ile nöral tüp defektleri ilişkisi konusunda bilgilendirilmesi

    2-Beslenme alışkanlıkları konusunda toplumun bilgilendirilmesi

    3-Üreme çağındaki tüm anne adaylarının günlük dozda folik asit kullanması

    4-Tüm gebeliklerin 16.-20. haftalar arasında anne serum alfa fetoprotein (AFP) düzeyleri ve Ultrasound ile değerlendirilmesi

    5-Yüksek riskli anne adaylarına (ailesinde anormallik görülen) gebelik öncesinden başlamak üzere yüksek doz Folik asit kullanımı önerilmesi gerekir.

    Folik asit, B vitaminleri grubundandır (Vitamin B9). Folik asit yeşil sebzelerde, mercimek, ıspanak, ceviz, fındık-fıstık, karaciğer, yumurta sarısı, kuru fasulye, baklagiller ve ay çekirdeğinde bol bulunur. Ancak sadece bu besinlerin alınması hamilelik döneminde bebekteki anomali riskini azaltmak için yeterli olmaz. Mutlaka ilaç şeklinde (günlük 600 mg) alınması gerekir. Folik asitten maksimum fayda sağlamak için gebe kalındığında değil gebelikten üç ay önce başlanması gerekir. Ne zaman hamile kalınacağı kesin bilinemeyeceği için hamilelik planlayan herkesin o andan itibaren folik asit kullanmaya başlaması gerekir. Hamilelik oluşmasa bile daha uzun süre kullanılmasında bir sakınca olmaz.

    Bebeğin beyninin büyümesi başının da büyümesiyle paraleldir. Doğumda ortalama 35 cm olan baş çevresi ilk altı ayda hızla büyür ve sonra büyüme hızı giderek azalır. Çocukların baş büyümesi yaşlarına göre oluşturulan standart büyüme eğrilerine göre kıyaslanır. Bir çocuğun baş çevresi yaşına göre olması gereken standartlardan %3’ün altında ise mikrosefali olarak adlandırılır. Mikrosefali olan çocuklarda beyin büyümesini ve gelişmesini bozan hastalıklar araştırılır. Genetik faktörlerin dışında özellikle hamilelikte geçirilen enfeksiyonlar (TORCH grubu enfeksiyonlar) mikrosefaliye yol açabilirler. Başın bu standart eğrilerin %90 üzerinde olan durumlarda ise makrosefaliden bahsedilir. Bu da beyni ve destek yapılarını anormal büyüten ve baskı altına alan hidrosefali vb gibi hastalıkları araştırmayı gerektirir. Bu nedenlerle bir gebenin hamileliğinin başından sonuna kadar sadece sorun olduğunda değil, aynı zamanda bebeğin sağlıklı ölçülerde büyüyüp büyümediğini öğrenmek için de doktor kontrolünde olması beyin gelişimini etkileyebilecek durumların fark edilmesi açısından çok önemlidir. Keza olası bazı hastalıklara günümüzde daha bebek doğmadan anne karnında iken bile müdahele edilebilir ve operasyon gerçekleştirilebilir.

    Annede dengeli beslenmenin bebeğinin beyin gelişimine katkıları kesinlikle yadsınamaz. Beslenme alışkanlıklarımızda tek taraflı beslenmemek, protein-karbonhidrat-yağ dengesini iyi kurmak, sebze ve meyvelere yer vermek, iyi sıvı almak, miktardan ziyade çeşide önem vermek ön planda tutulmalıdır. Ancak tek bir besinin beyin gelişimini artırabileceğini gösteren bir yayın yoktur. Bazı besin ve minerallerin eksikliği beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediği kanıtlanmıştır. Buna en iyi örnekler olarak demir eksikliğinin kansızlığa yol açması, özellikle kızlarda ciddi öğrenme güçlüğü yapması, B 12 vitamin eksikliğinin hafıza ve nörolojik sorunlara yol açması gösterilebilir. Beslenme rejiminde eksikliği olan durumlarda Omega 3’ün (DHA, balık yağı) her yaş gurubunda faydalı olduğunu söylemekte de yarar var.

    Eğitimli kızlar bilinçli anne olur. Bilinçli anneler sağlıklı ve akıllı çocuklar yetiştirir. Bir annenin, bebeğinin beynini geliştirmek, sağlıklı bir birey olmasını sağlamak için yapabileceği en iyi şey öncelikle kendi sağlığına dikkat ederek kendine ve bebeğine zararlı olacak durumlardan ve olaylardan kaçınmasıdır. Bu kaçınma sadece hamilelik sırasında değil doğal anne adayı kızların çocukluğundan itibaren başlamalıdır. Bir binayı yapmak için sağlam bir alt yapı (genetik faktörler), kaliteli malzeme (iyi beslenme, mineraller ve vitaminler), iyi bir işçilik (sağlık kontrolleri ve tetkikler), koruyucu faktörler (aşı ve bakım) ve iyi bir çalışma ortamı (çevresel faktörler) gerekir. Bunları annelere sağlayabildiğimiz ölçüde toplumun beyin sağlığını koruyabilir ve geliştirebiliriz.

  • Ailede Mutluluk

    Ailede Mutluluk

    Aile insanı, toplumu ve devleti güçlü ve huzurlu kılan en temel kurumsal yapıdır. “ Bir kralda olsa mutlu insan evinde mutlu olandır” sözünden de anlaşılacağı gibi aile dünyadaki cennetimiz diyebileceğimiz huzur yuvalarıdır. Ancak bütün insanlar ve aileleri için maalesef bu durum oluşmamıştır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre boşanma oranı aile içi şiddet ve şiddetli geçimsizlik sonucu oluşan istenmeyen olaylar oldukça yaygınlaşmıştır.

    Sağlıklı iletişim kuramayan, kişilik ve ruh sağlığını koruyamayan bireylerin evlerinde huzurlu olmaları ve huzur dağıtmaları mümkün mü? Medya, kültürel yozlaşma, maddi değerlerin egemenliği gibi unsurlar paylaşma, dayanışma, fedakârlık ve saygı gibi manevi değerleri yok etmeye başlamış ancak zengin mutsuz insanların sayısı artmıştır. Günümüzde insanlar artık “bir kilim yeter” sözünü farklı manada algılamaktadır. Bir fincan kahvenin hatırı bir saat bile süremez olmuştur.

    Kendi içimize dönüp baktığımızda her ailede bir depresyon vakası, aşırı öfke ve saldırganlık, içe kapanma gibi duygusal ve davranışsal bozukluklara rastlamak mümkündür. Kim huzur dolu sağlıklı, neşeli bir aile yaşamı olsun istemez ki? Belki birçoğumuzun dertli olduğu bir konudur bu. Ancak yaşadığımız sorunları nasıl çözebileceğimizi bilemeyiz. Sorunlara doğru teşhisi koyabilsek bile çözümle ilgili teknik üretemeyiz ya da gerekli desteği ailemizden bulamayız.

    Bir ailede iletişim olmazsa olmaz bir unsurdur. Eğer aile bireyleri birbirini anlamıyorsa, ailede saygı ve fedakârlık oluşmamışsa herkes sadece kendini haklı görüp karşıdakini saldırgan bir tavırla eleştiriyorsa o ailede mutluluk olması beklenebilir mi? Bu durumda hemen bu becerileri kazanmalı ailemizi güçlü kılacak, huzur getirecek değerleri oluşturmalıyız. Eğer bu konuda etkin olamıyorsak ya da yetersiz kalıyorsak mutlaka bir psikolojik danışmandan yardım alarak aile içinde yaşadığımız problemlere son verebilmeliyiz. Hatta bir aile belirli zamanlarda psikolojik danışmanla görüşerek psikolojik destek alamadır. Uzman yardımı almayı bir utanç kaynağı olarak görmek oldukça yanlış bir tutum olmakla birlikte tam tersine bir dâhiliye uzmanımızla nasıl görüşebiliyorsak bir ruh sağlığı uzmanı ile de görüşebilmeliyiz. Gelişen kültürle birlikte “psikolojik danışmana sadece deliler gider” gibi yanlış yargılar da silinmiştir.

    Bazı insanlar mutsuzluğu alışkanlık haline getirmişçesine aile içi iletişim sorunlarını umursamaz hatta hiç bir zaman çözülemeyeceğine inanır. Bu inanış gerçekten de sorunun kangren olmasına sebep olur. Bu tutum akıllıca değildir. Çünkü bu dünyada sadece bir defa yaşama şansına sahip olan bizler kesinlikle sağlıklı hayat yaşamayı ve mutlu olmayı hak ediyoruz. Bunu da her şartta başarabiliriz. Yeter ki buna inanlım ve kendimizi daha da güzelleştirmek adına değişmeye cesaretli olalım. Aile cennetlerinde dolu dolu ve paylaştıkça çoğalan mutluluklar yaşamanız dileğiyle…

  • Mücadele Ruhu

    Mücadele Ruhu

    Dünyanın en üstün zekâ potansiyeli sizde olsun. Her türlü maddi imkânınız, en kaliteli eğitim olanaklarınız, mükemmel desteği olan aileniz ve size sunulmuş eşsiz fırsatlar… Böyle bir durumda kesinlikle her şeyi başarabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Bence bu durumda en kesin başarı: Hiçbir Şey! Hayatta size sunulan fırsatlardan elinizdeki kozları ortaya koymadan sonuç elde etmeniz nasıl mümkün olabilir.

    “Dünyanın en büyük potansiyeli mücadele ruhudur.”

    Başarılı insanlar yukarıda bahsettiğimiz imkânların kaçına sahiptiler. Kimi fakir kimi öksüz kimi okulsuz birçok efsane isim bugün tarihe geçerek adını asla unutturmuyor ve bize elde ettiği başarılarla ilham veriyor. Sokak lambasında ders çalışan ömrü sefaletle geçmiş, simit satarak okul kitaplarını alan büyük insanlar. Hiçbir imkâna gerek yok demiyorum. Eğer mücadeleci özelliğiniz yoksa zaten hiçbir imkânınızı kullanamazsınız; balon gibi her an sönmeye hazır küçük başarılarınız olur. En küçük zorlukta pes edersiniz. Engelsiz başarı elde edilemez ama sizde engelleri aşma gücü olmadığından uzun vadede asla başarılı olamazsınız.

    Mücadele ruhu taşımayan insanların ortak özellikleri;

    • Başarısızlıklarını bahanelere ve çevresel faktörlere bağlarlar.
    • Gelecekle ilgili hedefleri yoktur sadece rahat edebilecekleri bir yaşamın hayali vardır.
    • Kısa yoldan kazanç sağlamının yollarının ararlar.
    • Küçük veya geçmiş bir başarısını büyüterek anlatırlar.
    • İçinde bulundukları kötü durumundan ötürü başkalarını suçlarlar.
    • Genellikle asalak olarak mücadele eden insanların ürettiklerinden beslenerek yaşarlar. Böylece giderek alıcı olmaya alışarak bencilleşirler.
    • Çok sık bunalıma girerler.
    • Tesadüfî ve şansa bağlı yani emek göstermeye ve mücadeleye dayanmayan başarılara odaklanırlar.

    Ne var ki hiçbir başarı tesadüfî değildir ve şansla elde edilen kazanca başarı denilemez. Hiçbir milli piyango talihlisi hatırlanmaz ve lezzetli bir yaşam sürdüremez. Çünkü hak edilerek emek sonucunda terle elde edilmeyen bir kazanç insanı tatmin etmez. Bu da gösteriyor ki insanın doğuştan getirdiği önemli bir özellik mücadele etme özelliğidir: İlkel zamanlarda yabani hayvanlarla ve vahşi doğayla baş etmek zorunda kalan insan bugünde yaşamını devam ettirmek için stres, mesai, proje, terör, psikolojik savaş, ergenlik sorunları gibi alanlarda donanımlı olmak zorunda kalmıştır. Peki, mücadele ruhu kazanmış bir insanın genel özelikleri nelerdir?

    Mücadele ruhu olanların ortak özellikleri;

    • Her şeyden önce vizyon sahibidir, dünyada işgal ettiği statünün farkındadır.
    • Kendisini tatmin edecek bir hedefi vardır. Davranışlarında ve sözlerinde bu hedefin kokusunu alırsınız.
    • Hedefini gerçekleştirecek bir enerjisi ve motivasyonu vardır.
    • Engeller ve olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe düşmez, yeniden ayağa kalkarak mücadeleye devam eder.
    • Başarısızlıkları tecrübe olarak nitelendirir.
    • Ertelemek ve vazgeçmekten asla hoşlanmaz.
    • Hedefine ilerlerken bir sorunla karşılaşırsa günah keçisi aramak yerine yoluna devam etme yolları arar.

    Dış faktörler ve rehavet onun odak noktası olan hedefine ulaşma azminden vazgeçiremez.

  • Nasıl Mutlu Olurum?

    Nasıl Mutlu Olurum?

    Yedi temel duygularımızdan biri olan mutluluk, her insanın sürekli olmak istediği bir kavram durumuna dönüşmekte. (Yedi temel duygularımız; korku, öfke ,üzüntü, mutluluk, hayret, tiksinme ve
    küçük görme) Mutluluğu kavramdan çıkarıp yaşam şekli haline getirmek için sürekli şöyle düşünüyoruz; iyi bir eş, iyi bir kariyer ve sürekli devam eden bir çaba. Fakat bu çaba tatmin olmuşluk duygusu yerine zamanla kaygıya dönüşmektedir. Araştırmalar gösteriyor ki sürekli mutlu olmaya çalışmak insanları mutsuz ediyor. Mutlu olmaya çalıştıkça sürekli zihninizden gelen bir ses bir şeylerin eksik olduğunu söylüyor. Mutlu insan düşüncesi, mükemmel hayat kavramından ileriye gidilememektedir.

    Mutluluk kavramı ;

    Türk Dil Kurumunu sözlüğünde ; “bütün özlemlere, bütün isteklere eksiksiz bir biçimde ve sürekli olarak erişilmekten duyulan kıvanç durumu “olarak tanımlanmıştır.

    Mutluluk üzerine alternatif düşünceler:

    “Sonu mutluluğa varan bir yol yoktur: Yol mutluluğun kendisidir.” Gautama Buddha (M.Ö. 500)
    “Her konuda tedbirli olmalıyız, ancak; severken tedbirli olmak gerçek mutluluk için en zararlısıdır.”Bertrand Russell (19. yy)
    “Mutluluk, güçle çoğalan; direncin üstesinden gelindiğinde ortaya çıkan bir duygudur.” Friedrich Nietzsche (19.yy)
    “Mutluluk daha fazlası için uğraşarak değil; daha azdan keyif duyma kapasitesine ulaşma ile elde edilir.” Sokrates (M.Ö. 450)

    Mutlu musunuz?
    Şimdi düşünelim, geçmişte sizi neler mutlu ediyordu? Peki ya gelecekte nasıl mutlu olmayı planlıyorsunuz?

    Bu soruların cevapları için bir süre kendinize zaman ayırın ve sizi nelerin mutlu ettiğini düşünün. Bu düşünceniz de şunu göz ardı etmemelisiniz, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan en son ne zaman mutlu oldun? Önemli olan bir şeylere ihtiyaç duymadan ve bağımlı olmadan mutlu olmak olduğunu düşünerek soruları cevaplayın ve ayrıca anlık hissettiğimiz haz ile mutluluğun karıştırmayın . Mutsuz insanlar da zaman zaman haz yaşarlar.

    Mutluluk ile ilgili sorulara cevap verdiyseniz, şimdi sizi daha çok nelerin mutlu ettiğini ve nelerden uzak durmanız gerektiğini az çok öğrenmişsinizdir.
    Mutluluk tanımı kişiden kişiye değişkenlik gösterse de ilerleyen zamanlarda mutluluğu yakalamada kabul görmüş yöntemleri kendi yaşam ve gereksinimlerinize göre uyarlayarak yaşamınız daha mutlu, pozitif ve hümanist bir şekilde olacaktır.

    • Çocukluğunuzu hatırlayın,

    • Bakış açınızı değiştirin,

    • Teşekkür edin,

    • Gülümseyin,

    • Hayatta olma amacınızı keşfedin,

    • Hedef belirleyin ve harekete geçin,

    • Meditasyon, yoga gibi bedeninizi ve zihninizi rahatlatacak etkinliklere katılın,

    • Mükemmeliyetçi olmayın, insanları hataları deneyimleri yani öğrenme yöntemleridir.

    • Zamanın değerini bilin ve yönetmek için zaman kaybetmeyin,

    • Sabır ve hoşgörü doğduğunuz andan itibaren size öğretiliyor hayatınızı geri kalanında uygulayın,

    • Hatalarınızda ısrarcı olmayın, hatalarınızdan deneyimlerinizi alıp geçmişe takılı kalmayın.

    • Kendinize güvenin,

    • Güçlü yanlarınızı keşfedin,

    • Anın anlamını sorgulamak yerine yaşayın,

    • Keşfedin, her gün yeni bir bilgi edinin,

    • Yardım edin,

    • Kendinizi ve diğer insanları dinleyin,

    • Spor yapın,

    • Bedeninizi sevin ve ona zarar veren şeylerden uzak durun.

    Mutlu olmak kavram olmaktan çıkmalı hayatınızın su gibi bir ihtiyacı olduğunu hatırlayın ve yukarıda yazılı bilgileri düzenli olarak uygulayın.

    Mutlu olmak sizin elinizde, artık yönetimi devralın.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Herkes gibi bizde gündelik hayatımızda bazen çok mutlu, neşeli olabildiğimiz gibi bazen de kendimizi mutsuz, depresif hissettiğimiz zamanlar vardır kısa süreli bu moral bozulmaları depresyon olarak adlandırılamaz ancak bu karamsar, çökkün, keyif aldığınız şeylere ilgisiz ruh hali en az 2 haftadır devam ediyorsa depresyondasınız demektir.

    Depresyon, sebepsiz yere kendi kendine de ortaya çıkabilir ya da bir sorunumuz depresyonun meydana gelmesine direkt olarak etki yapıyor olabilir depresyonunuzun ortaya çıkması için herhangi bir sorun olmasına gerek olmayabilir.

    Major depresif epizodun DSM’ye göre belirtiler;

    – Üzgün, çökkün duygudurum, günün büyük kısmında ve hemen hemen her gün

    – Her günkü faaliyetlerde ilgi ve hoşnutluk kaybı.

    – Uyumada güçlükler (insomnia); başlangıçta uykuya dalamama, gece uyanıp bir daha uyuyamama ve sabah çok erken uyanma ya da bazı hastalarda zamanın çoğunu uyuyarak geçirme isteği.

    – Faaliyet düzeyinde değişiklik, ya letarjik olma (psikomotor yavaşlama) ya da ajite olma.

    – İştah azalması ve kilo kaybı, ya da iştah ve kilo artışı. Enerji kaybı ve aşırı yorgunluk.

    – Olumsuz benlik kavramı, kendini yerme ve itham etme, değersizlik ve suçluluk duyguları.

    – Düşüncede yavaşlama ve kararsızlık gibi dikkati toplamada güçlükten yakınma ya da gerçekten güçlük çekme.

    – Yinelenen ölüm ve intihar düşünceleri.

    Başka bir tanımlamaya göre ise belirtiler;

    PASİF OLMA: Olunandan sessiz ve oldukça pasif gözükme. Ama bu pasiflik kalıcı hale geldikçe etkilenen kişi bu yeni pasif ruh halini kabullenip, enerji kaybetmeye başlar ve sıradan işlerin yapılması bile zorlaşır.

    İLGİSİZLİK: Kişi daha az aktif hale geldiği gibi yaşama olan ilgisi de azalmaya baslar. Değersizlik etkisi dayanılamayacak kadar acı vermeye başladığında, bunu hafifletmek için kendiliğinden bir uyuşma oluşabilir.

    KÖTÜYE ODAKLANMA: Bazı insanlar doğaları gereği karamsar özellik gösterirken, zor şartlarda bu tip kişiler bu durumda daha fazla karamsarlık özelliği sergilemektedirler. Kişi olumsuzluğa odaklanmaya meyil özelliği gösterir.

    KENDİNİ DEĞERSİZ GÖRME: “Hiçbir şeye yeteneğim yok”, “İyi giden bir şey yok”, “En ufak bir umut olmadığını biliyorum” gibi sözlere odaklanarak kendi potansiyelinin farkına varamamak.

    GERİ ÇEKİLME: Bu durumda, depresyona giren kişiler diğer insanlarla iletişimini kısıtlamaya gitmektedirler. Toplumun bir parçası olmaktan kaçınırlar.

    KENDİNE ODAKLANMA: Diğer insanlara karşı duvar örerek, içine kapanıklık göstermeye baslar.

    MUTLU İNSANLARDAN UZAK DURMA

    KİŞİLİĞİN VE ALIŞKANLIĞIN DEĞİŞMESI: Kişi normal zamanında neşeli ve cana yakın iken, bu süreçte artık umursamaz bir insan olmaya baslar.

    BİTKİNLİK: Kişi de bir bitkinlik, tükenmişlik hali söz konusudur. Yeni güne uyanmak mutsuz eder. Gece uykulara dalmakta zorluk çeker, az uyur.

    “Maskeli de Olabilir”

    Duygulanım gösterimleri belirgin olmayan, bedensel belirtilerin daha ön planda olduğu depresyon çeşidi. Hastalar, sıkıntılarını bedenleriyle ifade edebilirler. Hatta yüzlerine savunma amacını güden bir gülümseme maskesi takabilirler. Sürekli vücutlarının çeşitli yerlerindeki ağrı ve sızılardan yakınırlar. Ağrı ve sızılarının onları felakete götüreceğine inanabilirler. Ayrıca iştah ve kilo kaybı, yorgunluk, düşük enerji de ortaya çıkar.

  • Alkol Toleransı

    Alkol Toleransı

    Tolerans kulağa hoş gelse de bağımlılık söz konusu olduğunda toleransın anlamı farklı. Alkol kullanıldığı zaman hem bedensel hem psikolojik sorunlar ortaya çıkar. Alkol kullanımıyla ortaya çıkan istenen ya da istenmeyen birtakım etkilere karşı yanıtın azalması durumuna alkol toleransı denir. Bir diğer değişle alkol kullanımında gün geçtikçe miktar artması alkol tolerans gelişimi olarak adlandırılabilir.

    Alkol toleransı bireyden bireye, cinsiyet ve ırka göre değişiklik gösterebilir. Eğer alkol bağımlılığı gelişirse, alkol toleransı 8-10 katına çıkabilir. Çok kısa sürede de gerçekleşeceği gibi çok uzun yıllarda da meydana gelebilir. Tolerans bu bakımdan çok kritiktir. İki bardak içilen içkinin verdiği hoşluğu kimi zaman sonra 6-7 içki içerek sağlayabilirler. Yani alınan alkolün iki katına çıkması durumu bizler için yeterlidir. Bu sayı 8-10 katı da bulabilir. Alkol tüketmenin sonucunda bireyde gözlemlenenler birçok değişkene bağlıdır. Bireyler çok değişik ölçülerde etkilenebilir. Bir bardakla sarhoş olmak ya da şişe şişe içip hiç etkilenmemek vs. gibi. Alkol toleransını etkileyenlerin başında, doğuştan gelen genetik yatkınlığın söz konusu olduğundan bahsedilmektedir. Aynı zamanda ırklarda hatırı sayılır yer tutmaktadır. Kuzey Amerika, kuzey Avrupa insanlarında alkol toleransının oldukça yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bunun tam tersi olarak da uzak doğu insanlarında, sarı ırkta alkol toleransının çok düşük olduğu tespit edilmiştir. Buna bağlı olarak alkole olan yatkınlık ve bağımlılık yoğun bir şekilde gözlemlenmiştir.

    Vücudun kitlesi yine alkol toleransını etkiler. Bu etkideki en önemli biyolojik etkense; alkol alındığında karaciğerde sindirime uğrar. Alkol dehidrogenaz (hücre içerisine yerleşmiş enzim) denilen bir enzim ile. Bu enzim insandan insana değişik düzeylerde olabilir ve bazı insanlar doğuştan olarak alkolü çok daha hızlı sindirmek gibi bir yeteneğe sahip olabilir. Bu gibi kişiler yüksek alkol tüketiminden olumsuz olarak etkilenmez ve alkole yatkın hale gelirler. Alkol tüketen bireylerde vücuttaki enzim kapasitesi yükseldikçe vücut daha fazla alkole ihtiyaç duymaktadır.

    Davranışta, duyguların ifade edilişinde, kişilik özelliklerine de bağlı olarak insanlar alkole karşı, etkisine karşı bir takım tutumlar sergilerler. Alkolle ilk karşılaşan gençler, yüksek sesle konuşmak, kontrolsüz davranışlar içerisine girebilir. Fakat alkol içtikçe, içilince neyle karşılaşacağını bilebilen insan bir süre sonra alkolün bu psikolojik davranışsal etkilerine de tolerans geliştirir. Yani aynı etkileri yakalayabilmek için daha fazla alkole yönelim gösterebilir.

    Alkol yüksek miktarlar da içildikçe riskler artmaktadır. Alkolün her şeye toleransı yoktur. Özellikle beyindeki nöronların etkilenmesi, bunama, nöropati (sinirlerdeki hastalıkları ifade eder) gibi alkol problemlerine tolerans gelişmez. Alkol toleransının yüksek olması alkol bağımlılığına yatkınlık göstergesidir.

  • Madde Kullanım Problemi Herkeste Ortaya Çıkmaz

    Madde Kullanım Problemi Herkeste Ortaya Çıkmaz

    Madde kullanan insanların yalnızca küçük bir bölümünün madde kullanan insanlara dönüştükleri ortaya çıkmıştır. Bu çok fazla bilinen bir konu değildir. Neden bazı insanlar yalnızca kullanıcı olarak kalırken bazılarının bağımlılık geliştirdiklerini veya kullanıcılıktan bağımlılığa geçiş nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Bu konuyla ilgili bir teori üzerinde durulmaktadır.

    Ortak Sendrom Teorisi(problem davranış teorisi)

    Bu teorinin vurgu yaptığı düşüncede yalnızca bir faktör öne çıkar. O da ilaç kullanma eğiliminin madde bağımlılığı riskini arttırdığıdır. Ancak bu yaklaşım fazla belirleyicidir. Çünkü ilaç kullanmaya meyilli herkeste madde bağımlılığının gelişeceğini ifade eder. Bu biraz keskin bir yaklaşımdır. Daha anlaşılır olması adına araştırmacıların gravyer peyniri adını verdikleri yaklaşımı anlatmak daha açıklayıcı olabilir. Elinizde gravyer peyniri olduğunu düşünün ve bu peynirin üzerinde delikler var. Yeryüzündeki her bireyin benzersiz birer gravyer peyniri olduklarını düşünün. Her bir dilimde bulunan deliklerin yerleri, büyüklükleri ve sayıları kişiden kişiye farklılık gösterir. Peynirin deliksiz kısımları, bizi madde bağımlılığından koruyan şeyleri temsil ediyor. Bu durumda düz kısımlarımız ne kadar fazlaysa madde kullanım olasılığımız o kadar düşük demektir. Deliklerse riskleri temsil eder. Daha çok sayıda ya da daha geniş deliklere sahip olan bireyler daha fazla madde bağımlılığı riski taşır. Madde kullanan arkadaşlara sahip olan veya madde bağımlısı bir akrabası olan bir bireyin madde kullanımına daha açık olduğu düşünülebilir. Aslında madde bağımlılığına yol açan birçok risk faktörü daha vardır. Bu risk faktörlerini her birini ele alacak olursak

    Bunlar;

    Biyolojik risk faktörleri: kalıtım

    Psikolojik risk faktörleri: bağımlılığa neden olabilecek bazı kişilik unsurları

    Toplumsal risk faktörleri: madde kullanan bir tanıdığınızın olması gibi

    Her birey için bu faktörler birbirinden farklıdır. Daha fazla veya daha az olabilir. Fakat herkesin kendine özgü bir risk faktör kombinasyonu vardır. Yukarıda bahsettiğim risk faktörlerinden herhangi
    biri kırılma noktası yaşarsa ya da bir risk faktöründen diğerine geçiş olacak olursa sonunda bağımlılık kazanılmış olacaktır (buradaki kazanım olumlu anlamda değildir.)

    Sonuç olarak her bir insanın benzersiz bir risk faktörü düzeni vardır. Ya da madde kullanımına olan yatkınlıklarını arttıran şeyler söz konusudur. Birçok insan madde kullanıyor olsa da madde bağımlılığı sorunu ancak bu risk faktörleri art arda sıralandığında ortaya çıkar.

  • Kişisel Gelişim

    Kişisel Gelişim

    İnsanlar potansiyel ile doğar. Ancak dünyada bir iyiler ve bir de, daha da iyiler vardır. Yani insan fiziksel olduğu kadar nitelik olarak da gelişebilir. Kişinin herhangi bir alanda sahip olduğu potansiyeli biraz daha öteye taşıması işine kişisel gelişim diyebiliriz. Kişisel gelişimin en temel noktası, kişinin kendini tanımasıdır. Kişinin kendini tanıması, hangi alanlarda ne durumda bulunduğunu belirlemesi ve eksik olduğunu düşündüğü alanlarda kendini geliştirmeye karar vermesi, kişisel gelişim sürecinin başladığı andır.
    Ruh ve zihinsel sağlığı düzgün bireylerin, belli bir metodolojiye dayalı olarak;
    1-hedefleri netleştirmek
    2-kararsızlıkları aşmak
    3-bakış açısını değiştirmek
    4-fark yaratmak
    5-motivasyonu yükseltmek
    6-zamanı iyi yönetmek
    7-özgüveni arttırmak8-kendini deneyimlemek (deneyim kazanmak)
    9-başarı odaklı olmak
    10-değişime, çağa ayak uydurmak
    11-imaj yenilemek
    12-sosyal iletişim gibi konularda aldığı eğitime Kişisel Gelişim denir.
    Kişisel Gelişim; kişinin kendisini geliştirmesidir.
    Kişisel Gelişim; hedeflerimize ulaşmada bizi motive eden bir çok teknik ve strateji içeren süreçtir.
    Kişisel Gelişim; başkalarıyla iyi ilişkiler ve iletişim kurmada adımlar atmaktır.
    Kişisel Gelişim; içimizdeki olumsuz düşünce, yargı ve inanç kalıplarını değiştirerek olumlu olan
    yeni düşünce, yargı ve inanç kalıplarını benimsemektir.
    Kişisel Gelişim; İnsanın bulunduğu hal ve durumundan, kendisinin en yüksek potansiyelini ortaya çıkartmasıdır.
    Kişisel Gelişim olarak tanımladıklarımız kişinin en yüksek potansiyelini açığa çıkartmada, bu potansiyeli en iyi şekilde oluşturmada ve kullanmada katkısı olacak olan yollardan sadece bir kaçıdır. Ne hedefler belirlemek, ne iyi ilişki ve iletişim içinde olmak, nede düşünceleri, inançları, yargıları değiştirmek tek başına Kişisel Gelişim demek değildir. Bunlar kişilikte ve yaşamda gelişimlerdir. Kişisel Gelişime katkısı olan olumlu yaşamsal gelişimlerdir. Ve her insan ister istesin, ister istemesin değişimin içinde yer alır.
    Kişisel Gelişim, yaşamsal süreklilik olan değişimden farklıdır. Yaşamsal süreklilik, kişinin yaşadıkları, olaylar, kişilerle ilişkileri, edindiği deneyimsel bilgilerle etkili değişim sağlar. Bu kişilerin bilinçsiz değişimine neden olur. Kişisel Gelişim bilinçli değişimi gerektirir. Kişiler yeteneklerini, bilgi ve davranışlarını, kişisel meziyetlerini bilinçli seçimlerle belirli bir yöne ve yola programladıklarında meydana gelir.
    Kişisel Gelişim her insanın şu anki hal ve durumundan kendisinin en yüksek hal ve durumuna geçiş yapmayı bilinçli olarak istediği anda başlar. Bilinçli değişimi istediğimiz anda bunun adının ne olduğunun da bir önemi yoktur aslında. Önemli olan bu dünyada varolan ve olduğunu sandığı kişiden daha farklı bir kişi olabileceğini bilen herkesin, sonunda kendisinin en yüksek halinin olduğu yola adım atmış olmasıdır.
    İnsanlar hayatları boyunca büyüyebilir, öğrenebilir ve gelişebilir ve bunu yapabilmeleri hayatın birçok alanına etki eder. Kişisel büyüme hem iş hem de ilişki hayatında gereklidir. Kişisel gelişimin sorumluluk, öğrenme, davranış ve yaklaşım gibi birçok elemanı vardır. Bu alanları geliştirmek için uğraşmak iş hayatımızda daha iyi fırsatlar ve sağlıklı ilişkiler olarak geri döner.
    İş Hayatı
    Kişisel büyüme ve gelişme iş hayatı ile alakalıdır. İşverenler öğrenen ve gelişen çalışanlar istemektedir. Daha bilgili hale gelebilen ve pozisyonlarına daha uyumlu hale gelebilen elemanlar sabit kalan elemanlardan daha değerlidirler. İdeal bir eleman bir pozisyondan daha fazlasını anlayabilir ve kavrayabilir bu da organizasyon içinde yüksek esneklik sağlar.
    İlişkiler
    İlişkiler genellikle iki tarafında enerji ve eforunu gerektirmektedir. Bir insan gelişip büyüyebildiğinde bu sağlıklı ilişkiler kurmasına yardımcı olur. Ayrıca ona destek veren birinin olması potansiyelini geliştirip büyüyerek daha tam bir insan olmak isteyen birine son derece yardımcı olur.
    Sorumluluk
    Kişisel büyüme için bir alan da sorumluluktur. Sorumluluk duygusuna sahip olmak büyüklük ve olgunlukla eşleştirilir. Sorumluluklarınızı tamamlamak ve yeni sorumluluklar almak özellikle iş yerinizde önemlidir. İşverenler işçilerini görevlerini tamamlamada ne kadar iyi olduklarını inceleyerek değerlendirirler. Sadece toplantılarda belirlenen sorumluluklardan ziyade ekstra sorumluluk almayı isteyen elemanların daha iyi maaşlar ve daha iyi pozisyonlarla ödüllendirilmeleri daha mümkündür. Sorumlu olma yeteneğini geliştirmek bireyin kariyerinde gelişmesini kolaylaştırır.
    Öğrenme
    İnsanlar yeni yetenekler geliştirerek ve yeni şeyler öğrenerek büyürler. Bir kişinin gelişimi için başka bir yöntem ise eğitimidir. Eğitim iş dünyasında önem gören bir şeydir ve daha çok öğrenme şansı sunan enstitüler kişisel büyümeye daha fazla olanak sunarlar. Kolej ve üniversiteler kritikal düşünceyi öne çıkartırlar. Bu kaynağı kullanarak bir çalışan kariyerinde daha ilerilere adım atabilir.
    Yaklaşım
    Gelişirken ve büyürken bir kişinin yaklaşımı daha iyiye doğru gidebilir. Özgüven öğrenilen yeni yeteneklerin ve bilgiler ile birlikte gelişir. Bir kişi kendisine ne kadar saygı duyarsa karşısından da o kadar saygı görür ve gösterir. Gelişmiş bir yaklaşım daha çok büyüme ve gelişmeye yol açar ve bireye tam potansiyeline ulaşmasını sağlar. Daha iyi yaklaşım sahip olan biri daha çok şey başarabilir. İşverenler çok şeyi halleden iyi yaklaşımlı elemanlarını fark ederler. Bu tipte çalışanlar daha çok terfi alır ve finansal kazancı daha fazla olur.
    Kişisel Gelişimin Faydaları
    Kişisel gelişim bireyi çok yönlü geliştirmeyi amaçlar. Çünkü insanı sosyal hayatta etkili, verimli, güçlü kılmanın yolu bilgi yapılandırmasıdır. İnsan bunu ancak farklı öğrenmeler gerçekleştirerek yapar. Bu öğrenmeler arasında ilişki kurduğu takdirde yaratıcı düşünme becerisi kazanabilir. İşte kişisel gelişim ile bu amaçlanarak, birey bu potansiyel ve ilişkileri güçlendirip geliştirerek yapılandırmaktadır.
    Kişisel gelişim ile nitelikleri gelişen birey, artık çevresiyle olan etkileşim ve iletişimde daha gelişkendir. Artık sosyal yaşamda daha etkili, verimli ve mutlu olur. Bu fayda yada yatırım da diyebiliriz, insana değil tüm topluma yapılmıştır aslında. Çünkü insan sosyal bir varlık olduğundan çevresini etkileyebilir veya çevresinden etkilenebilir. Bu etkileşimler çok yönden gelişmiş toplumlar, popülasyonlar meydana getirecektir.