Etiket: İnsan

  • Can Çıkmadan Huy Çıkar Mı?

    Can Çıkmadan Huy Çıkar Mı?

    Can çıkmadan Huy çıkmaz demiş Atalar, Nur içinde Yatalar☺

    Can çıkana kadar zaman içinde neler değişir neler? Yeter ki Sen İste. Otlakta Otlama, Köre Gözünü, Sağıra Sözünü Süsleme. Sen Sen Ol, Ben Olsaydım Asla Yapmazdım diye büyük konuşma, bilemezsin!! İnsan Organizması her şeye adapte olabilecek kapasitede bir Canlıdır. Çok nezih ortamlarda zirvede nezaket sunarken, uçak düşse birinci sınıf mevkide yolculuk eden kişi bile aç kalmamak için arkadaşını yiyebilecek bir canlıdır aynı zamanda! Sınavına girmediğin bir durumdan kendini galip sayma, Bilemezsin. Sen o durumu yaşamadın, yaşasaydın ne yapardın, nasıl yapardın, Bilemezsin. Kimsenin Ahlak bekçiliğini yapma, Kimsenin kusurunu sende yokmuş gibi görme. Dünyadaki tüm insanların farklı şartlarda dünyaya gelselerdi ve deneyimleselerdi farklı kişiler olacağını unutma. Yaşadıklarımızdan sonra değişiyoruz; bazen gelişme yönünde oluyor bazen kaskatı oluyor kalbimiz. Yaşanan sıkıntı ve belalar sonrasında çok acı çeken insanların değişimi iki yönde oluyor. Bir grup eğer çok Acı çektiyse, insanlığa faydalı şeyler yapıp Hayata Katkısı olan kişiler olmayı seçiyor, diğer grup ise benim canım yandı ben de başkalarının canını yakarım, düşüncesiyle daha da katılaşıyor. Büyük bir kaza geçiren ya da ölümcül bir hastalığı atlatan kişilerin nasıl kişilik değişimine uğradığını biliriz. Hayata bakış açıları değişir çünkü. Her an ölüme yakın olduğunu bilmek, bağlandıkları şeylerin çok geçici olduğunu görmek, Yaşadıkları her An’ın kıymetini bilmelerini sağlar. Huy da değişir, Meziyetler de. Asıl olan ne biliyor musun? Sen kendini tanımlıyorsun ya? Nereden biliyorsun? İlk kez karşılaşacağın bir durumda O eleştirdiğin insanlardan daha erdemli davranacağını nereden biliyorsun? Sen Kimsin? Gerçekten Kendini Tanıyor musun? Hazır mısın? Gerçek Senle Tanışmaya Hazır mısın? Hem çok keyifli hem de zor bir süreçtir bu. Kendi hiç tanımadığın yanlarınla yüzleşmek Cesaret ister. Maskelerini çıkarıp Kendini görmeye Hazır mısın? Devamı…. Gelecek Elbet. Takipte kalın, Sevgiler…

  • Neden Eğitimde Yeteri Kadar Başarılı Değiliz?

    Neden Eğitimde Yeteri Kadar Başarılı Değiliz?

    Eğitim pozitif bir kavram ve bence negatifliğin içinde varlığını yeterince göstermesi mümkün olmuyor. Peki, negatif olan ne? Baştan aşağı toplumun sahip olduğu zihniyet desem… Nasıl yani? Sizce de fazla insanın değerinin yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla belirlendiği bir toplum değil miyiz? Ve bu maalesef en küçük yapı taşımız olan ailede başlar ve hayat boyu devam eder. Şöyle küçük bir örnekle açıklayayım ne demek istediğimi. “Çocuk matematik sınavından 95 alıp bir heyecanla eve gider, ailesiyle paylaşıp takdirlerini almak için sabırsızlanıyordur. Eve gider, başarısını onlarla paylaşır ve ebeveynin ilk merak ettiği senden yüksek alan var mı?”

    Hayatın acımasızlığıyla erkenden tanışan çocuğun bütün motivasyonu gider. Bu kaç yaşında olursa olsun bir insanın motivasyonunu hiç eder, iş hayatında bir yetişkinseniz bile onla aynı duyguyu yaşamışsınızdır. Hayal edin siz işiniz için elinden geleni yapmışsınızdır ve patronunuz yaptığınız kısımları hiç umursamayarak, eksikleriniz ya da hatalarınızın altını çizer. İşte o an yaşadığınız duyguları düşünün, aklınızdan geçen düşünceleri düşünün, kaldı ki bir çocuğun üzerindeki etkisini hayal edin. Asla umduğu takdiri bulamayacağını anlamıştır o yaşta. Hanginiz bunu yaşamadınız ve yaşatmaya devam edeceğiz farkındalık oluşmadığı sürece. Mükemmeliyetçi ve eleştirel tutum sanılan gibi geliştiren ve kamçılayan bir tutum değildir hatta tam aksine kaçınmaya, başarısızlık korkusundan çabalamamaya sebep olur. Hayatın böyle bir şey olduğu, insanların gözünde değerinin yaptıklarınla değil yapmadıklarınla belirlendiği bir gerçek. Maalesef ki bardağın dolu değil boş tarafıyla ilgilenen bir toplumuz. Daha halk söyleyişiyle açık arayan bir toplumuz. Bence bu da ebeveyn mirası, en başında gördüğümüz tutum bu, eksik olan kısma odaklanmak öğretilmiş. Ama bari ailemiz inansın, güvensin bize ve bizlerde kendine güvenmeyi öğrenelim ki, bizi olabildiğince demoralize etmesin insanların eleştirileri değil mi? Ne de güzel olurdu bu zihniyet biraz değişse. Biz kendimizin farkında olduktan sonra inanın etkilemez o eleştiriler. Değişimi biz başlatsak ucundan köşesinden güzel olmaz mı?

    Doğal bir tepki değimlidir sizce çocuğun gördüğü tutum karşısında çalışmaktan soğuması, çocuk kendi sınırlarını zorlayıp aldığı 95 de bile “5 puan nerden gitti” tepkisiyle karşılaşacağına, nasıl olsa eleştirileceğim bari gerçekten çalışmayarak eleştirileyim diye düşünür. 95 sadece durumun önemini vurgulamak için uç bir örnek kimi zaman 70, 60 bir 100 notuna denktir. Önemli olan çabadır nerden nereye geldiğidir. Her çocuğun ilgi alanı, kapasitesi, becerileri farklıdır, her biri çok farklı renkler ve eğitimde bu göz ardı edilmemeli. Çocuğun çabaları takdir edilmediği noktada, tam tersi bir yapı da gelişebilir tabii. Hayatı boyunca anne babadan alacağı takdir için çabalayıp durur ve niye bu kadar çabaladığının farkında bile değildir, ebeveynin taleplerini kendi istekleriymişçesine benimseyerek kendini yıpratır durur, belki çok başarılı da olur. Ancak bu evlatlar hep çok ama çok mutsuz olur. Küçük yaşta strese bağlı olan birçok hastalığa sahip olurlar. Ben onlara çocuk değil proje diyorum. Mükemmeliyetçi ebeveynin projesi diyorum. Her konuda olduğu gibi ebeveynlikte de ayarımız yok; ya gereksiz derece abartılı güven ve takdir ya da hiç seviyesinde güven ve takdir. Ve inanın ikisi de aynı sonucu doğurur. Uç noktalar zararlıdır, tehlikelidir. Her şeyi olduğu gibi bunu da ayarında ve dengede tutmalıyız.

    Temel bakış açısı bu kadar problem barındırırken eğitimde neden yeterince başarılı değiliz sorusunun cevabı çok açık bence. İnanç ve güven eksikliğinden kaybedilen binlerce eğitim zafiyeti var. Kendine güvendiği noktada yapacaklarının sınırı olmayan bir milletiz ancak başta ebeveyn kırar o kendine olan inancı, sonra eğitim hayatından karşısına çıkan hocalar, tek tek sayısı artar pes ettiği derslerin ve sonra neden eğitimde başarısızız. Çünkü kendine güvenin savunma mekanizması olarak var olduğu bir toplumuz. Gerçekten kendine güvenen ve ortaya bir şeyler koymaktan çekinmeyen insan sayısı çok az. Üretmiyoruz, çalışmıyoruz çünkü kendimize gerçek anlamda güvenmiyoruz. Çünkü ebeveyn mirası eleştiriler var, asla takdir edilmeyiş var bilinçaltımızda. Peki, sorunu belirledik, bunun bir çözümü var mı? Tabii ki var, ebeveyni ya da insanları değiştiremeyeceğimize göre kendi bakış açımız üzerine çalışmalıyız. Öncelikle hayat sizin hayatınız. Kimse için yaşamıyorsunuz, bütün çabalar kendi hayatımız için. Motivasyonunuz bu olmalı, birilerinin takdirine muhtaç olmamalısınız, olsa güzel olurdu tabii, motivasyon olurdu ama inanın olmasa da olur, yine başarabilirsiniz ve işin sonunda “herkese rağmen, her şeye rağmen” deme fırsatınızı kendiniz yaratmış olursunuz. Sevgiyle kalın, umutla kalın, iyilikle kalın.

  • Çocukta mizaç

    Çocuğun baştan getirdiği eğilimleri daha çok mizaç olarak düşünürüz. Genel olarak çocuğun genetik getirdiği özellikler diyebiliriz. Bebekken bile insanlar bazı davranışları farklılık gösterebilir. Bu o insanın mizacına göre verdiği tepkidir. Çocuk ve ergen psikiyatrisin de çocukların mizacına göre değerlendirmek önemlidir. Mizaç daha çok insanın kendisine özgü bir durumdur. Onu diğer insanlardan ayırır. Kişilik özellikleri de bu mizacın üzerine oturur.

    Çocukta mizaç davranışları yönlendirir ve insanda davranış farklılıklarını yapan durumdur. Temelde var olan mizaç özellikleri çevresel etkilerle şekillenerek bizim davranış modelimizi oluşturur.

    Kişilik daha çok gelişen değişen özellikler göstermekle birlikte mizaç daha sabit eğilimleri gösterir. Ama çevresel etkenlerle insanın kişiliğini etkiler. Mizaç özellikleri temel yapı taşını oluşturur. Bebeğin ailesi, çevresi , yaşadığı olaylar bu mizaç üzerine kişiliğinin gelişmesini sağlar. Çocuğun genetik alt yapısı üzerine kurduğu temeller davranışsal özelliklerini oluşturur. Böylelikle çocuğun kişilik özellikleri belirmeye başlar.

    Yaşamın ilk yılları kişilik gelişimi için çok önemlidir özellikle ilk 5 yılda kişilik özelliklerinin temelleri atılır. Bu dönemde yaşanan olayalar , ailenin çocuğa davranışı ve bu konuda yapılan olumlu ve olumsuz davranışlar çocuğun gelecek yaşamını ve karakterini etkileyecektir.

    Çocuk psikolojisinde çocuğun mizacını göz önüne almadan yapılacak çocuk psikolojik eğitimi hatalı olacaktır. Özellikle anne babaların çocuğun mizacına göre davranmayıp kendi kafalarındaki ideal çocuğu yaratmak, yada kendi kişiliklerine benzer bir kişilik oluşturma çabaları; çocuğun farklı ve mizacına göre ideal bir karakter gelişimini sekteye uğratacaktır. Belki ilerde de çatışmalı anne baba ilişkisi oluşturacaktır.

    Sağlıklı bir anne baba davranışı ise çocuğunun mizacına göre ona alternatifler sunarak kişiliğinin gelişmesini sağlamasıdır. Böylelikle çocuk çevre ve aile ilişkilerinde sağlıklı bir kişilik geliştirerek başarılı olacaktır. Çevrede onu sağlıklı bir şekilde içine alacaktır.

    Şunu unutmamak gerekir ki mizaç doğuştan getirilen temel yapı taşıdır. Üzerine iyi bir kişilik geliştirilirse herkeste bir potansiyel vardır. Aksi taktirde kişilik bozuklukları gelişir ki buda insan ve çevresi ile ilişkiler derin bir şekilde olumsuz yönde etkiler.

  • Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Aslında bütün sorunların altında yatan etmen yetişkin, çocuk farketmez sevgisizlik değil midir? Ya etrafımızdaki insanlardan yeterli sevgiyi alamıyoruz yada kendimize sevgiye karşı duvar örüyoruz. Oysaki karşımızdaki insana ket vurmadan ona kendimizi bırakmayı denesek. Hayatınızda birçok olumsuz şey yaşamış olmanız kendinizi gelecek güzellikleri yaşamaya kapatmanız anlamına mı gelir. Neden sizi sevmesine izin vermiyorsunuz bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu? Kalbinizin bir yanını daima gelecek güzelliklere karşı boş bırakın. Sadece sevgi dolu bir bakış, bir insanın hayatını değiştirebilir. Diyor Osho. İnsan kendinden kaçamaz. Sevginin iyileştirici gücüne inanın. Sevgi Şifadır. Sevgi Güçtür. Sevgi Değişimin Sihridir. Diyor Mevlana.

    Bilimsel verilere göre aşık olduğunuzda daha üretken bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olduğunuzda gelecekle ilgili planlar yapmaya başlıyor, karşı tarafla bir bağ ve samimiyet kuruyorsunuz. Beyniniz bu yapıyı kendi günlük hayatınıza da geçiriyor. İş ve günlük yaşantınızla ilgili uzun vadeli planlarınız artıyor, ayrıntılar üzerinden daha fazla durarak sorunları çözmeye daha odaklı bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olma korkusunun da bir adı var: Filofobi! Üst üste yaşadığınız hayal kırıklıkları size bir kaygı bozukluğu olan filofobinin kapılarını açmış olabilir. Tekrar aşık olacağınızı hissettiğiniz zaman büyük bir kaygıya, acı çekeceğiniz hissine ve kaçıp gitme arzusuna sahip oluyorsanız dikkat edin. ’Önce korkarız, sonra da en çok korktuğumuz şey her ne ise, onu yaşamımıza bilinçsizce davet ederiz. Korkunun kendisi, korkulacak şeyi yaratır ve bizim onunla karşılaşabilmemiz için gizlice plan yapar.’’ Bu cümleler Stefano D’Anna ‘ya ait. Düşlerinizi kovmayın, çünkü onlar gidince belki siz kalırsınız ama, artık yaşamıyorsunuz demektir” diyor Mark Twain. O halde korkular yerini sevgiye bıraksın. Alanının en iyilerinden biri olarak gösterilen, ilişki uzmanı John Gottman, kitaplarından birinde ‘Bir ilişkinin sağlıklı ve mutlu şekilde sürdürülebilmesi için yapılması gerekenler’ üzerine eğiliyor. Bir ilişkinin sürmesini sağlayan şeyin kendini ilişkinin ve saf sevginin akışına bırakmak olduğunun altını çizen Gottman oldukça haklı, değil mi? Bunun yanı sıra, Washington Üniversitesi’nden bir psikoloji profesörü ise çiftler arasındaki saygı, ilgi ve ortak değer yargılarının paylaşımı kesilmediği müddetçe ilişkilerin ahenk içinde devam edeceğini vurguluyor.

    Erich Fromm’un da söylediği gibi, aşk her şeyden önce bir inanç hareketidir. Sevgiyi bulmak kendinizi bulmak demektir.

  • Bağımlı İnsan

    Bağımlı İnsan

    Bağımlılık eğilimi her insanda vardır ve bu, onun toplumsallaşmış olmasının doğal bir sonucudur. Bir insanın kendi kendine yeterliği ve başkalarına bağımlılığı arasında belirli bir denge olması gerekir. Eğer bu denge bağımlılık yönüne fazlaca kayarsa ortaya bazı sorunlar çıkar. Bir insan diğer bir insana aşırı oranda bağımlıysa bu onun kendi varoluş sorumluluğunu üstlenmekten kaçındığını gösterir. Böyle biri diğer bir insana muhtaç olduğu oranda ona yönelik düşmanca duygular da taşır. Çünkü varoluşunun sorumluluğunu ve kaderini bir başka insana teslim etmiştir. Bu, kendi sorumluluğunu üstlenmiş iki insanın birbirine bağlılığında farklı bir durumdur.

    Aşırı bağımlı kişi, kendisine yakın insanlara karşı taşıdığı düşmanca duyguların çoğu kez bilincinde değildir. Üstelik bu kişileri sevdiğine de inanır, ama aslında sevmeden sevilmek istemektedir. Bu nedenle onlara kendisini sevdirmek için çaba gösterir ya da kendi kişiliğini ortadan silerek sürekli onların beklentisi doğrultusunda davranır. Kendisi ve çevresimdekileri “iyi” bir insan olduğuna inandırmaya çalışır; kendi istekleini ortaya koyamadığı gibi, kendi çıkarlarına uygun düşmeyen durumlara da karşı çıkamaz; sürekli çevresindeki insanların görüşlerini paylaşır ya da kendinden söz etmeksizin onları dinler; kimseye yük olmamaya çalıştığı halde kendisinden beklensin ya da beklenmesin, insanların yardımına koşar. Çevresi ondan genellikle “iyi insan” diye söz ederse de, bu özelliği dışındaki kişiliğini tanımlayabilmekte güçlük çeker. Çoğu geçmişin uslu çocukları olan bu kişiler, çevrelerine sevgi karşılığı rüşvet dağıtırken, kendi kişiliklerinden vazgeçmiş olmanın yarattığı düşmanlık duygularını da sürekli baskı altında tutmak zorunda kalır ve kendilerine yabancılaşırlar. Çünkü iyi insan, çevresine olduğu kadar kendisine karşı da iyi olan kişidir.

  • Kendime Meydan Okuyorum

    Kendime Meydan Okuyorum

    İnsanın kendini geliştirmesi ne demektir sizce? Bu bir yerde biten bir süreç midir? Nasıl mümkün olabilir? İnsan kendi olmaktan ne zaman mutlu olabilir?

    Bu ve bunun gibi sorular zaman zaman hepimizin aklından geçen şeylerdir. Bu hayatta herkes bir şeyler yapmaya çalışır, bir yerlere gelmek ister. Bazı insanlar isteklerini gerçekleştirebilirken neden diğerleri bunu başaramaz?

    İnsanların büyük bir kısmı asla pes etmeyen küçük bir kısım tarafından yönetilir ya da yönlendirilirler. Bu asla pes etmemek kısmı oldukça klişe gibi görünse de sihirli değneği olmayan insanlar için gidilmesi gereken tek yoldur. İşte bu kısımda devreye insanın hiç pes etmeden kendine meydan okuması giriyor.

    Bir başarı yakaladığınızda → Bununla tatmin olmayın ve daha fazlası için kendinize meydan okuyun.

    Bir başarısızlık ile karşılaştığınızda → Buna çok fazla takılmayın bundan ders çıkarın ve bir daha denemek için kendinize meydan okuyun.

    Unutulmaması gereken nokta ise her insanın temel motivasyonunun farklı olduğudur. Her ne yapmak istiyorsanız önce işe kendinizi tanımak ile başlamanız gerekmektedir. Daha sonra yapmak istediğiniz alanla ilgili idollerinizi belirleyip onlardan bilgi edindikten sonra kendinize uyarlamayı deneyebilirsiniz. Başkasının başarı yolu her zaman size uymayabilir. Bu sebeple neyi, ne kadar almanız gerektiğine iyi karar vermelisiniz.

    Size ilham olması için birkaç başarı hikayesi:

    • J.K. Rowling: Ünlü yazar ilk Harry Potter kitabından sadece üç yıl önce büyük sıkıntılar yaşamış. Devlet yardımı alan, boşandıktan sonra bebeğine bakmakta zorlanan Rowling, 90 bin kelimeden oluşan ilk kitabı “Harry Potter and The Philosopher’s Stone”u bir bilgisayarı olmadığı için elle yazıyor. Onlarca defa reddedildikten sonra kitabı küçük bir yayınevi basmaya karar veriyor. Bunun da nedeni yayınevi sahibinin sekiz yaşındaki kızının kitabı çok sevmesi.

    • Stephen King: Stephen King uzun bir süre çok yoksul bir hayat sürdürüyor. Evlenmek için kıyafet ödünç alıyor ve karısıyla bir karavanda yaşamaya başlıyor. Yazmaktan ise asla vazgeçmiyor. İlk yayınlanan ve sadece 35 dolar kazandığı hikayesi The Glass Floor’dan önce tam olarak 60 tane red mektubu almış. Stephen King, bugün kitapları milyonlarca satan ünlü bir yazar.

    Sarah Jessica Parker: Sarah Jessica Parker yoksul bir madenci kasabasında doğuyor. Dört kardeşi var. İki yaşındayken anne ve babası boşanıyor. Annesinin ikinci evliliğiyle aileye dört kardeş daha eklenince, Parker kendisini annesine maddi olarak destek olmak için dans edip şarkı söylerken buluyor. Yoksul bir hayata rağmen annesi Parker’ı oyuncu olması yönünde her zaman teşvik ediyor. Parker hiç pes etmiyor. Bursla okuyor ve ardından oyuncu seçmelerine katılıyor. Onlarca yan rolden sonra nihayet çıkışını Sex and the City’deki Carrie karakteri ile yapıyor.

  • Modern Yalnızlık

    Modern Yalnızlık

    Yalnız olmakla yalnızlaşmak arasında ki fark

    Aslında aralarında ayrıştırma yapılması gereken iki kavram yalnızlık ve tek başınalıktır. Tek başına olmak bir seçimdir. Kişi diğer şeyler ya da insanlarla birlikte olmak yerine bir başına bir şey yapmayı ya da bir başına kalmayı kişisel bir tercih olarak gerçekleştirdiğinde tek başına kalmış olur. Ancak bu tek başınalığını istediği zaman sonlandırıp diğer şeyler ya da insanlarla birlikte olmayı seçebilir. İşin özü bunun bir seçim ya da tercih olmasıdır. Örneğin bir ev arkadaşı ile birlikte yaşama olasılığınız varken bunu tercih etmeyip tek başınıza bir evde yaşamayı tercih ettiğiniz taktirde tek başına olmayı seçmiş olursunuz. Başka bir örnek olarak hayatınıza bir karşı cinsi almamak ya da evlenmemek sizin tercihinizse bu tek başına olmayı seçmek demektir.

    Yalnızlık ise yalın olmaktan, diğer şeylerden ve insanlardan yalıtılmış kalmakla ilgilidir bu bir seçim olmaktan öte bir eksiklik, becerememe ya da mahrum olma durumudur. Siz diğer şeyler veya insanlarla birlikte olmak istediğiniz halde yanınızda olacak birilerini bulamıyorsanız yalnız kalmış olursunuz. Aynı evi paylaşmak istediğiniz bir ev arkadaşı ararsınız ancak uygun birini bulamazsanız bu yalnızlığa dönüşmüş olur. Yine ilişkilerden örnek verecek olursak kendinize uygun bir eş adayı aradığınız halde aradığınız özelliklere uygun birini bulamıyorsanız yalnız kalmış olursunuz. Özetle tek başınalık bir tercihken, yalnızlık bir zorunluluktur.

    Batı dünyasında ki modernleşme bir çok yönüyle ülkemizde de yansımalar buluyor ancak bu ortalama 10-15 yıllık bir farkla gerçekleşiyor. Temel fark batı toplumlarının daha bireysel toplumlar olmasına dayanıyor. Türk kültürü ise 30 yıl öncesine kadar kollektif (kalabalık ailede yaşam) kültüre sahipken son 30 yılda bireyselleşme yönünde bir değişime maruz kaldı ancak belirttiğim gibi 10-15 yıl geriden gittiğimiz için şuan için ne bireysel ne de kollektif bir toplumuz. Türk insanı ikisi arasında bir geçiş ailesi ve geçiş bireyi olarak ne tam olarak yalnız ne de aile bağları eskisi kadar güçlü bir durumda. Çekirdek aileler ya da yalnız yaşayan bir çok insan var ancak sık sık ailelerine gidip yemeği ailelerinin evinde yiyip yatmaya evlerine gidiyorlar. Ya da maddi sorunlar yaşadıklarından hala ailelerinden karşılıksız para alıyorlar.

    İşin yalnızlık boyutuna değinecek olursak batı toplumlarında yalnız yaşamayı seçen bireylerin tatil kültürleri, kitap okuma alışkanlıkları, sinema ya da tiyatroya gitme, genelde hafta sonu dışarı çıkıp arkadaşlarıyla buluşma alışkanlıkları var. Ülkemizde ise yalnız yaşayanların büyük bölümü evde tv izlemekte, çok az bir kısmının ise az sayıda hobileri vardır. Yani tek başına olmak kaliteli bir şekilde yaşandığında daha keyifli ve tercih edilebilir bir şeye dönüşürken, bizim kültürümüzde sosyalleşmek yerine ağırlıklı olarak evde zaman geçirmek yalnızlığa ve daha çorak bir hayata yol açmaktadır.

    Aslında belkide günümüzdeki yalnızlaşmanın en büyük nedeni kitle iletişim araçlarıdır. Özellikle tv (ki Türkiye tv izleme süresi bakımından dünya da 2. sırada yer almaktadır) internet, akıllı telefonlar, sosyal paylaşım siteleri kişileri diğer insanlarla uzaklaştırmakta ve yalnızlaşmanın temelini oluşturmaktadır. Bir anlamda tv, bilgisayar ya da telefon ekranında zihni oyalanan ve uyuşturulan birey sahte bir mutlulukla gerçek bir ilişkiye ihtiyaç duymadan yaşamını sürdürebilmektedir. Bunu şu şekilde de düşünebiliriz; abur cubur yiyerek karnınızı doyurabilirsiniz. Evet karnınızın doyduğunu hissedersiniz ancak vücudunuz sağlıklı beslenmediği için uzun dönemde farklı sağlık sorunları yaşarsınız.

    Sağlıklı bir insanın en temel özelliklerinden biri de diğer insanlarla kurduğu sosyal ve duygusal ilişkilerdir. Başta da belirttiğim gibi tek başınıza kaldığınız zamanlarla, diğer insanlarla geçirdiğiniz kaliteli zamanın dengesini sağladığınız sürece bir sorun yok. Mountein ‘’yalnızlık insanın arka bahçesidir, bir gün herkes ve her şey gidebilir ve kişi yalnız kalabilir. Bu nedenle kişi günde bir kaç saatini tek başına kalmaya alıştırmalı’’ der.

    Psikolojik sağlığı en fazla etkileyen şeylerden biri de sosyal destek sistemidir. Eğer yakın çevrenizde eğleneceğiniz, sıkıntılarınızı paylaşabileceğiniz, ihtiyaç duyduğunuzda yanı başınızda olacak insanlar varsa bu sizi psikolojik anlamda daha güçlü kılar. Yalnızlaşan insanlarda depresyon, kaygı bozuklukları ve sosyal beceri eksikliği gibi sorunların görülme sıklığı daha fazladır.

  • Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    İnsanoğlunun gelişim sürecine baktığımızda eskiye nazaran çok daha fazla çalıştığımızı, daha fazla şeye sahip olduğumuzu ama buna rağmen daha güvensiz ve daha mutsuz olduğumuzu görmek hiç de zor olmasa gerek.

    Her şey için dört bir yanımızda kurslar açılıyor, kitaplar yazılıyor, mutlu olmanın on yolu, huzuru yakalamanın sırları, insanları etkilemenin prensipleri, bilmem kaç zamanda bir milyon dolar kazanmanın yöntemi… Her şeyin öğrenilecek bir şey olduğunu ve bunu başarabileceğimizi söyleyen bir sürü insan.

    Çekimin yasası; evrenden isteyin ve sahip olun sloganlı yüzlerce garip kitap. Herkes size nasıl mutlu, zengin ya da popüler olacağınızı öğretmeye çalışıyor.

    Buda ‘’Acının kaynağı istemektir’’ der. İstedikçe ve sahip olamadıkça mutsuzluğa sürükleniriz. Bazı maddi şeylere sahip olmanın ya da bilgiye ulaşmanın peşinde koşarken biz, yaşamın bilgeliğini kaçırır olduk.

    Mutluluğun kriteri yüksek maaşlar, marka kıyafetler, sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaş sayılarımız oldu.

    Herkes daha fazlasına sahip olmak için gece gündüz çalışıyor. Denize sıfır bir yazlık, daha yüksek model bir araba ve daha fazla beğenilmek için durmadan çabalıyor insanoğlu. Zengin ya da popüler olunca mutlu olacağımızı düşüyoruz.

    10 tane eviniz olsa birinde oturabilirsiniz, 5 tane yazlığınız olsa birine gidebilirsiniz, 20 tane arabanız olsa birine binebilirisiniz.

    Ünlü düşünür Montaigne’nin dediği gibi ‘’Dünyanın en büyük tahtına dahi otursanız, oturduğunuz şey en nihayetinde kendi kıçınızdır’’.

    Tüm yaşam hayallerimiz bir ev, bir araba, yüksek bir maaş hedefleri arasında sıkışmış durumda. Bunlara ulaşmak için o kadar yoruluyoruz ki eve geldiğimizde koltuğa yığılıp birbirinin aynısı dizileri izlemekten ya da neredeyse hiç değişmeyen birkaç web sitesinde gezinmekten başka yaptığımız bir şey kalmıyor.

    Mutluluğu dış dünyada ve insanlarda aramak yerine, kendi iç dünyamıza bakmayı denemiyoruz bir türlü.

    Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız ve büyük olasılıkla hiçbir zaman bir araya gelmeyeceğimiz insanlarla sohbet edip mutlu olmaya çalışırken, yanı başımızda iş arkadaşımızla ya da komşumuzla samimi iki sohbet etmiyoruz.

    Yakınlaştığımız şey ruhlar değil yalnızca bendenler.

    Kısa sürede sevişmeyle sonlanan, bir daha görüşmenin gerekmediği yakınlaşmalar. Bir araya gelince bizi terk eden sevgilimizle başlayıp, canımızı sıkan patronumuzla biten birbirinin aynısı sohbetler.

    Herkes yaralarını saklıyor, aslında olmadığımız bir ben sunup, sonra o yalancı benin sevilmesini bekliyoruz. Şu an anımsayamadığımız ünlü bir şarkıcının sözleri geziniyor aklımda ‘’Benim için en zor olan şey sabah uyandığımda kendimi yalnız hissetmem, üstelik yanımda biri uyurken!’’

    Hayatın sanıldığı kadar zor ya da karmaşık olmadığını düşünüyorum.

    Ünlü psikolog A. Maslow ‘’ihtiyaçlar hiyerarşisi’’nde sağlıklı insanın 4 temel ihtiyacı olduğunu söyler.

    Birinci basamakta yeme-içme ve cinsellik, ikinci basamakta barınma ve güvende olma, üçüncü basamakta sevme-sevilme, ait olma ve dördüncü basamakta toplum tarafından onaylanma-beğenilme ihtiyacı. Bu dört ihtiyacı karşılayan kişinin sağlıklı bir insan olarak yaşamını sürdüreceğini savunmaktadır.

    Bakıldığında herkes bunlara sahip olmak için çabalıyor gibi görünse de ölçüyü kaçırınca sorunlar baş gösteriyor. Aşırı yemek takıntısı obeziteye, ev sahibi olma takıntısı yaşamı erteleyip işkolik olmaya, sevilme ihtiyacının saptırılması, ilişki bağımlılığına ya da çorap değiştirir gibi sevgili değiştirmeye, sosyal beğeni isteğinin abartılması bizi olmadığımız gibi biri olmaya sürüklüyor.

    Özetle mutlu bir yaşam için; bir ev, doymuş bir mide, temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için YETERLİ miktarda para, dostlara ve hobilere ayrılmış zamanların yeterli olduğuna inanıyorum.

    Yaşam dediğimiz şey hepi topu 75 yıldan ibaret. (Tabi şanslıysanız!)

    Ben 75 yılı 3’e bölüyorum; ilk 25 yılda zaten çocukluktu, ergenlikti, okuldu derken ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Son 25 yılda doktor oluyorsunuz; kalp nerede, böbreklerde nerede, tansiyona ne iyi gelir, sağlıkla ilgili bir sürü şey öğreniyorsunuz. Geriye 25’le 50 yaş aralığında sağlıklı, bilinçli, bir zaman dilimi kalıyor. Onu da hırslarımızla, geçmişin hayal kırıklıklarıyla, geleceğin kaygılarıyla harcamamak gerek. Dediğim gibi hayat 3 parça ve en işe yarar parçasını nasıl yaşayacağınızı iyi düşünmek gerek… Hayatta 3’ün 1’ini alabiliyorsanız ne ala…

    Boşa geçen bir ömrün; orta yaş bunalımları, başkalarını suçlamalar ve pişmanlıklarla geçmesini istemiyorsak belki de oturup hayatımızı yeniden gözden geçirmenin tam zamanıdır.

    Yaşam ileri doğru yaşansa bile ancak geriye doğru anlaşılabilir. Bu güne kadar ne yaşadık ve bundan sonra ne yaşamak istiyoruz? Ve en önemlisi öldükten sonra mezar taşınıza yaşamınızı özetleyecek ne yazılacak!!! Bi düşünün derim.

    Hayattan 3’ün 1’ini aldığınız bir yaşam sürmeniz dileğiyle.

  • Kadına Şiddet

    Kadına Şiddet

    1.)Erkek kadına şiddet uygular!!!

    Çünkü diğer konularda ondan üstün olmadığını o an için kabul eder yetersizlik yaşar ve bu yetersizliği de kabul edemediği için her türlü fiziksel şiddete başvurur!

    2.)Ne olursa olsun şiddetin insan hayatında yeri olmaz!!!

    Olamaz olmamalı bunu normal gibi karşılamak normalleştirmek bir toplumsal soruna yol açar dikkat etmemiz lazım. Toplumda caydırıcı cezalar verilmediği takdirde bu tür olayları maalesef ki daha göreceğiz…

    3.)Erkek kendi egemenliğini göstermek için şiddete başvurur!!!

    Erkek kendi doğası gereği kadından güçlü olduğunu zanneder (aslında kadınların acıya daha dayanıklı olduğu yapılan araştırmalarla bilinmektedir.) ve bu nedenle bilişsel, fiziksel, sosyal, toplumsal, cinsel vb daha birçok alanda kendinin üstün olduğunu zanneder ve böylelikle kendini üstün görmediği tarafları çeşitli şiddet türleriyle tatmin eder ve kendi egemenliğine ulaşır.

    4.)Şiddet Öğrenilen bir eylemdir!!!

    Şiddet ailede sosyal çevrede hatta medyada bile öğrenilen bir davanış şeklidir böylelikle sürü psikolojisi ile toplumsal şiddet olayları sürer gider.Bunu önlemek için her türlü şiddete karşı durmamız normal karşılamamız ve de nasıl ki öğrenilen bi şey olduğu gibi unutulan bi şey de olduğunu bilmemiz gerekiyor.

    5.)hakimiyet kuramayanlar şiddete başvurur!!!

    Kadına sosyal anlamda hakimiyet kuramadığını düşündüğünde tek yol olan fiziksel gücü kullanarak şiddete başvurur. Çünkü ancak bu alanda üstündür kendince…

    6.)Mutsuz erkekler şiddet gösterir!!!

     İçindeki kin nefret ve mutsuzluğunu şiddet göstererek kusar.İnsani olmayan bu eylem insanlık dışı gösterilen bir davranış hatta kabul edilmeyen acı bir süreçtir.

    7.)şiddet anlık gelişir dikkat edin!!!

    Şiddeti anlık öfke patlaması yaşadığımız andan sonra gösteririz ve de sonrasında pişman olacağımız hatta bazen geri dönüşü olmayacak şekilde zarar verici olabiliriz.

    8.)Şiddetle çözüm üretmeye çalışmayın!!!

    Beyinlerinin alt seviye çözüm merkezleri çalışır. Düşünmek konuşmak anlatmak gibi insani özellikleri barındırmadıkları için direkt en kolay hiç bir şekilde düşünmeden sadece saldırganlığın vermiş olduğu bir dışavurumla kendini gösterir.

    9.)Şiddet davranışını yok edin!!!

    Çok yönlü sürekli ve sürdürülebilir olunca normal davranışlarınız yerine anormal davranışlar sergilersiniz ve hayatınız normal olmayan süreçler üstünden mutsuz bir şekilde devam eder.

    10.)Şiddet çözüm değildir!!!

    Çözümden çok daha karıştırıcı daha yara verici bedensel ve ruhsal anlamda daha zarar verici hale gelebilir dikkat etmemiz lazım çözüme giden yolu bulmamız için…

    İşte böyle etrafınızda şiddet gösteren insanlık dışı davranan! İnsanlar varsa eğer onları fiziksel eforun çok harcandığı sporlara yönlendirebilirsiniz. Hatta bu eylemi normalleştiren bir insansa eğer onu psikolojik destek alması konusunda ikna etmemiz gerekir.

    Kadınlarımıza şiddet gösterenlerin ne insani boyutta ne dinde ne de başka hiç bir alanda hoş karşılanmadığını biliyoruz. Şiddeti normalleştirmeyelim normalleştirenlere karşı duralım ve artık kadına yönelik bu şiddete bir son verelim ey İNSAN!!!

  • Resim ve çocuk

    RESİM ve ÇOCUK

    Resim, bireyin kendince düzenlemeye çalıştığı karmaşık dünyasını açıklayış biçimi ve zihinsel gelişimin göstergesi sayılabilir.

    Çocuk resimlerinin başlıca önemi,çocuğun düşünce şeklini ve içeriğini yansıtmasıdır. Resim ,çocuğun dış dünyayı algılayışının bir göstergesi kabul edilir. Burada önemli olan görsel olarak yansıtılan konunun ne ifade ettiğidir.

    Klinik açıdan resim kişiliğin değerlendirilmesi ve ya ruhsal bozuklukların tanınmasında yararlı olmaktadır. Tedavide duyguları dışa vurma aracı olarak resim, klinik açıdan tedavi değeri taşımaktadır.

    Bir iletişim aracı olarak resim, çocuğun zeka, kişilik, yakın çevre özellikleriyle iç dünyasını yansıtmaya yarayan bir ifade aracı olarak da büyük önem taşır. Çizimler, zihinsel imgenin kağıt üzerine yansıması olarak görülmektedir. Küçük yaşlarda sözcüklerden daha güçlü bir anlatım aracı olan resim,kişilik-algı-insanlar arası ilişkiler-grup değerleri ve tutumlarının saptanmasında yegane araç değildir ; ancak bu amaçla kullanılan başka bir projektif ölçeğin, gözlem ya da çocukla görüşmenin bir tamamlayıcısı olabilir. Çizim, cümle tamamlama ve kelime çağrışımı gibi diğer projektif tekniklerden farklı olarak, fantezi ve hayal gücü gibi önemli bir boyutu da içerir. Çocuğun resim çalışması bilinçaltında yatan istek ve korkulardan büyük ölçüde etkilenir; ama bu arzuların anlatımı, sembolik veya gizli olabilir. Bu anlamda resim, bastırılmış duyguların arıtılmasını sağlayabilecek bir yoldur.

    Çocuk resmiyle ilgili önemli görüşlerin başında gelişim aşamalarına göre çocuk resmini sınıflandıran görüşler gelir. Buna göre resimle ile gelişim aşamaları üç temel dönem doğrultusunda incelemektedir:

    1.anlamsız, basit karalamalar dönemi

    2.belirgin şekiller dönemi

    3.anlamlı şekiller dönem

    Çocuklar basit karalamalara iki yaşlarına doğru başlar. 2-3 yaşlarında belirgin şekillerin oluştuğu görülür. 3-4 yaşlarında anlamlı şekiller(diyagramlar) ortaya çıkar. 4 yaşına doğru çocuklar insan, hayvan, bina vb. resimlerini çizerek yeni bir aşamaya ulaşırlar.

    Basit karalamalar , belirgin şekiller ile anlamlı şekiller arasındaki en önemli fark şudur:basit karalamalar ve belirgin şekiller kendiliğinden, anlamlı şekiller ise üzerlerinde düşünüldükten sonra ortaya çıkar.

    Daire, çocuğun sanatsal faaliyetinde soyuttan somuta(güneş, insan resimleri vb.) geçişin ifadesidir.

    Çocuk 4-5 yaşlarına kadar hiçbir ayrım yapmadan ve önceden kararlaştırmadan renkleri kullanır. Bu dönemden sonra çocuk, parlak ve açık renklerden başlayarak yavaş yavaş bol renk kullanmaya gidecektir. İlk zamanlar üç ana renkle, kırmızı, sarı ve maviyle yetinir. Uzman gözlemine göre kırmızıyı sık kullanan ya da tüm sayfayı kırmızıyla boyayan çocuklar zaman zaman saldırgan ve iddiacı davranışlarıyla karakterize olmaktadırlar.

    Çocuk resimlerinde en çok insan figürü çizimi söz konusudur. ‘bir insan resmi çiz’ testi ile yapılmış çalışmalarda, çocukların genelde kendi cinsindeki figürleri tercih ettikleri ortaya konmuştur. Bu çocuğun kendi cinsel kimliğini kazanmış olması ile açıklanır

    Çocuk resimlerindeki ev figürü, çocuğun duygusal yaşamının oluştuğu merkezdir. Ev içindeki yaşam resimlerde önemli yer tutar. Ebeveyn figürü ise baskın nitelikteki anne-baba, bedensel büyüklüğü ne olursa olsun genellikle diğer aile bireylerine göre daha büyük çizilir.

    Daha önce de belirtildiği üzere resim çocukları anlamamıza yardımcı bir yöntemlerden sadece bir tanesidir. Tek başına resmine bakılarak çocuğun ruhsal gelişimi ve durumu hakkında genelleme yapılması doğru değildir.

    KAYNAKLAR:

    1. Yavuzer H. Resimleriyle Çocuk. 11. Basım. İstanbul: Remzi Kitabevi; 2005.

    2. Malchiodi C.A. Çocukların Resimlerini Anlamak. 1. Baskı. İstanbul: Epsilon Kitabevi; 2005