Bu zamana kadar flört ettiğiniz herkes yanlış kişiydi değil mi? Doğru insan çıkmadı karşınıza? Peki neydi doğru insan, kimdi o? Neyi nerede arıyoruz gelin bir bakalım etrafımıza… Ergenliğin coşkun ve tutkulu günleri geride kalırken, etrafta bütün arkadaşlar bir bir evlenirken ne çok korkuyoruz değil mi ‘yanlış insanla evleneceğim’ hissinden. Ve yanlış insana denk gelmemek için, ergenlikte yaptıklarımızdan daha saçma şeyler yapabiliyoruz, sözde olgun bir yetişkin olmak adına. Diğeriyle yakınlaştığımızda, ortaya garip bazı sorunlar çıkar; bizi daha yakından tanımaya başlayan birisinin varlığı, aslında sandığımız kadar ‘normal’ olmadığımız gerçeğini yüzümüze vurur. Sadece bizi yeterince iyi tanımayan insanlara mükemmel görünebiliriz. Birisiyle yakınlaşmaya, hayatına dahil olmaya başladığınızda, bir ayna gibi karşınızdadır kendi gerçekliğiniz. Onun gözlerinden pek de normal olmayan kendinizi görmeye başlarsınız. Bu her zaman kolay olmayabilir, zira kendine tahammül edebilmek yüksek ego gücü gerektirecektir. Her babayiğidin harcı değil. Birbirinizin fikirlerine katılmadığınızda, biri çalışırken diğeri yatıp dinlendiğinde içten içe öfke duyuyor olabilirsiniz. Karşınızdakinin ailesi istediğiniz gibi olmadığında, istediğiniz tepkileri vermediğinde, sevgilinizin çalışma tutumları tahmin ettiğiniz gibi olmadığında ya da sosyalleşme beklentiniz hayal ettiğiniz gibi gerçekleşmediğinde sesinizi çıkartmakta zorlanıyor olabilirsiniz. Gerçek şu ki; kimse mükemmel değil; biz de, karşımızdaki de! Gündelik hayatımıza dahil olan sevgili, kusurlarımızı açığa çıkarma konusunda tehdit edici olabilir. İşte tam da bu anda korkup, ilişkiyi orada bırakabiliriz. Buradaki korku konusunu biraz daha açmakta fayda var; bu korku salt olarak karşımızdakinden ya da ilişkiden korkmak değil; kendi gerçekliğimizle ve mükemmel olmayan yönlerimizle yüzleşmekten korkmak. Nihayetinde yalnız geçirdiğimiz yıllar boyunca, ‘iyi ve anlaşılabilir’ biri olarak düşünüyorduk kendimizi değil mi? Belki de büyük bir yanılgı içindeyizdir! Ve en sevdiğimiz, en sıkı sarıldığımız kişi, bu algımızın gerçek olmadığının kanıtıdır. Yıllarca ‘iyi ve anlaşılabilir’ olduğumuz gerçeği ile kendimizi kandırmamızın sonu gelmiştir belki de? Can sıkıcı değil mi? Kesinlikle…Hadi biraz da geçmişe bakalım, büyük büyük büyüklerimiz nasıl evlenmişler? Kendilerine kalacak toprakları hesaplamışlar mesela, ya da başlarına geçecekleri krallıklar beylikler için eşlerini seçmişler. Karşı tarafın ailesinin şehirde büyük söz sahibi olması, mirasın dağılmaması, işlerin yolunda yürümesi gibi sebepler genelde evliliklerin belirleyicisi olmuş. Hatta Büyük Lider Mustafa Kemal Atatürk’ün evliliğine baktığınızda da belli ‘standartlar’ı sağladığı için evlilik yaptığı apaçık ortadır. Nihayetinde Latife Hanım, üç lisan bilen, piano çalan ve at binen bir kadındı. Dışarıdan bakıldığında, Paşa’ya uygunluğu tartışmasız kabul edilebilirdi. Sayısız cenk’e katılmış, yürekli bir adamın duygularına, savunmasız kalbine hitap ediyor muydu peki? En huzurlu alanı olan evinde, hanesinde onu şefkatiyle kucaklayabiliyor muydu Latife Hanım dersiniz? Yeter miydi bildiği üç dil, çaldığı piano ya da Avrupadan getirttiği kıyafetler paşaya huzur vermeye? Sanırım değildi ki, kurallar ve şartlar bakımından, kağıt üzerinde böylesi uygun görünen çift sadece iki buçuk yıl evli kalabildi. Unutmamamız gereken en önemli konu sanırım şu; liste halinde gelen bir imajla değil, insanla evleniyoruz. Peki son yüzyılda neler yapıyoruz? Ekstra bir romantizm büyüsüne mi kapıldık dersiniz? Romantizmin şekillendirdiği bir ‘mükemmel tamamlayıcı eş’ anlayışı oluşuyor sanırım gitgide. Dışarıda bir yerlerde her türlü ihtiyacımızı karşılayacak ve tüm özlemlerimizi giderecek mükemmel birinin varolduğu düşüncesine bel bağlayıp yıllarımızı geçirdik değil mi? Bu romantizm anlayışını biraz değiştirmemiz gerekebilir. Seçtiğimiz kişi bizi üzüp kırabilir, canımızı sıkıp hayal kırıklığına uğratabilir; ve bütün bunları farkında olmadan, kötü niyet içermeden biz de yapabiliriz. Büyülü romantizm anlayışımızı, daha gerçek olan bu farkındalıkla, zaman daha fazla geçmeden değiştirebilirsek ne ala. O kadar da büyülü bir romantik ilişki yok, canınız biraz yanabilir. Savrulur gibi hissettiğiniz bir boşluğun sizi ele geçirdiğini düşünebilirsiniz, romantizme dayandırılmış bir hayal kırıklığında. Ayrıca bu doldurulamayan eksiklik ve boşluk halinin sonu gelmez olabilir. Ancak bu duyguların hiç biri olağandışı olmadığı gibi, ayrılmak / boşamak için de yeterli sebepler değildir. Kendimizi kime teslim edeceğimizi seçmek, kimin bize kendi gerçekliğimizi sunacağı ile ilintilidir; metnin başında da dediğim gibi bu her zaman kolay olmayacaktır. Kendi eksikliklerinizle barışıyor olmanıza ve kırgınlık duygusuyla başetme gücünüzle seçimler yapmalısınız. Basitleştirin hayatı, zaten herşey çok karışık. Sadece bir seçim bu; kimin bize ‘kendimizle yüzleşme’ cesareti verecek olduğunun, şefkat ve şehvetle sarılmış olduğu bir seçim. Seçtiğiniz kişiyle bütün geçmişiniz aynı olmak zorunda değil; farklı deneyimleri paylaşmak aynı hayallere birlikte yürümek, farklı tatları birleştirmek belki de aşk… Birbirinin imajlarındaki listeye uymak değil, birbiri ile denk adımları atabilmek belki de. Güzel bir ilişkinin başarısıdır uyumlu olmak; önkoşulu değil. Biraz romantizm biraz gerçeklik ile birlikte, kendimize ve eşimize karşı her zaman daha affedici, eğlenceli ve ılımlı bir bakış açısı ile bakmaya çalışarak, kendimizi de diğerini de mutlu etmeyi öğrenmemiz gerekmektedir. Hepinize kocaman bir kalp diliyorum; hem kendinizi hem diğerini affedebileceğiniz…Hadi şimdi, bu yazıyı okurken aklınızdan geçen kişiye sarılın kocaman.
Etiket: İnsan
-

Başarı Transferi
Başarı herkesin dilinde dolaşan, istenilen, zevk alınan bir durumdur. Konunun, olayın ne olduğu önemli değildir. Bir oyun kazanmak, okulda bir dersten iyi not almak, iş yerinde bir projeyi iyi bir şekilde yürütmek sonlandırmak, sporda iyi sonuçlar almak dolayısıyla konu ne olursa olsun insan başarılı olmak istiyor. Bunu yaptığı zaman da mutlu oluyor. Benim kafamda uzun süre şu soru oldu. “Acaba insan başarılı olduğu zaman mı zevk alıyor ve o işi daha iyi yapmaya çalışıyor, yoksa zevk aldığı için o işi daha iyi yapıyor ve o iş için daha çok enerji harcıyor.” Daha sonra bunun ikisinin insanlara göre farklılık gösterebileceğini ve başarılı olan insanların bunlardan birini kullandığını gördüm.
Ancak bunun tersi durumlarla da çok karşılaştım. Örneğin okul hayatında matematik dersinden başarılı olmak isteyen bir öğrencinin “yapamıyorum olmuyor, yeteneğim yok başaramıyorum” dediğini de çok gördüm. Buradaki durum kişinin gerçekten yapamaması, yapmak istememesi, başarısızlık korkusundan dolayı başarılı olmayı denememesi, geçmişten gelen ve kendisine büyük gözüken eksikliklerine kapatamayacağı inancı, emek harcamak ve yorulmak istememesi, çalışmayarak başarısız olmanın iyi hissettirmesi vb. nedenler olabilir. Mevcut eğitim öğretim sisteme baktığımızda normal zeka düzeyinde olan bir insanın matematik dersinde başarılı olabilmesi lazım. Hatta matematik performansı düşük kişilerin bile diğer insanlardan daha fazla çalışarak başarılı olabileceği bir sistem var.İş hayatı veya sosyal hayatta da benzer durumlardan söz edilebilir. Denemelerinin başarısız olacağı, rezil olacağım korkusu, toplumsal baskı, başarısızlık korkusu, potansiyelinin farkında olmama vb. gibi durumlardan kaynaklı olarak insanlar başarıya yaklaşamamaktadır.
BAŞARILI OLMAK HERKESİN İSTEĞİ BİR DURUMDUR.
Burada devreye giren durum nasıl başarılı olacağım yada başarılı olma yöntemlerim neler?
Daha önce başarılı olduğum neler var ?
Başarılı olduğum durumlarda neler yaptım?
Başarılı olduğum durumlarda yaptığım şeyleri, yöntemleri zorlandığım diğer işlerde denesem nasıl sonuçlar alırım?
Aslında yukarıdaki sorulara vereceğiniz cevaplar size yeterli olacaktır.
BENCE HERKES HERŞEYDE BAŞARILI OLABİLİR.
Nasıl mı? Tabi ki ”BAŞARI TRANSFERİ İLE”……
Başarılı ve iyi olduğunuz şeyleri düşünün, onları nasıl şevkle yaptığınızı, neler hissettiğini, şu an yapmak istediğiniz ya da başarılı olmak zorunda olduğunuz şeyi başarırsanız neler hissedeceğinizi bir düşünün. Eminim çok mutlu olacaksınız.
Amacınız “Dünyanın en büyük zirvesine tırmanmak”.
Bu büyük bir hayal olsa gerek. Hiç dağa tırmanmamış bir insan için hem de çok büyük bir hayaldir. Başarılı olmak imkânsız gibi duruyor. Ama hayatta gerçekleşen bir çok şey hayaldi zaten. Cep telefonu, bilgisayar, ipad, uçak, hatta araba vb. gibi daha bir çok şey. Hemen Everest’in tepesine tırmanamazsınız belki ama dağcılıkla ilgili bir kitap okumaya başlayabilirsiniz. Sonra belki küçük bir dağcılık kursuna katılıp sizin eğitiminiz için hazırlanmış bir tırmanma parkurunda nasıl tırmanılacağını öğrenebilirsiniz. Belki sonra amatör küçük bir dağ tırmanışı deneyebilirsiniz. Denemelerle bunu tırmanışı büyütebilir ve tecrübe edinebilirsiniz. Ve sonunda belki bir gün Everest’in tepesinde kendinizi bulabilirsiniz.
Bir hayal edin şu an EVEREST dağının tepesindesiniz. Ve hayaliniz gerçekleşti. O havayı soluyorsunuz. Mutluluğu düşünün -

Çocuklarda ve Yetişkinlerde Bağlanma
Kişiler arası çekim ve ilişkilerin dinamiği konusunda ortaya atılan teorilerden biri olan bağlanma teorisi, anneye veya rahatlatıcı bir başka figüre bağlanmanın, çocuğun yaşamını sürdürmesinde önemli bir işlevi olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşımdaki sosyal psikologlara göre (Bowlby, Ainsworth, vb.), bazı kişilerle sıcak-yakın ilişki ihtiyacı, insan doğasının temel bir boyutudur. Zira, hem insanda gözlenen bağlanma ihtiyacı, yeni doğmuş çocuğu çevresel tehlikelerden korumaya yönelik biyolojik ve sosyal bir süreçtir.
BAĞLANMA NEDİR ?
Psikolojide bireyin, başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir.
ÇOCUKLARDA BAĞLANMA
Bağlanma, çocuk ile annesi, babası veya bakan kişi arasında oluşan olumlu, sağlıklı ve güçlü duygusal bağ kurulması anlamı taşımaktadır.
ÇOCUKLARDA BAĞLANMA TARZLARI
Güvenli Bağlanma: Çocuk anneyi bir güven temeli olarak kabullenmekte, anneden ayrılıp bir yabancı ile yalnız kaldıktan sonra teselli edilebilmekte, anneye yapışma gereksinimi az olmakta, yalnız bırakıldıktan sonra annesi girdiğinde annesini olumlu karşılamakta ve annesini net bir şekilde yabancıya tercih etmektedir.
Güvensiz/Kaçınmacı Bağlanma: Çocuk annesi ile temas kurmaktan kaçınmakta, özellikle anne odadan çıkıp tekrar geldiğinde ondan uzak durmakta, annenin temas kurma çabalarına karşı direnç göstermekle birlikte bir temas arayışı içinde görülmektedir. Süreç boyunca anneye de yabancıya da aynı şekilde davranmaktadır.
Güvensiz/Dirençli Bağlanma: Çocuk anneden ayrıldığında çok şiddetli huysuzlanmakta ve anne geri döndüğünde çocuğu rahatlatma çabaları başarısız olmaktadır. Çocuğun farklı zamanlarda hem temas aradığı hem de temastan kaçındığı gözlenmiştir. Çocuk annesi ayrılıp geri döndükten sonra kızgınlık ve şiddet davranışları gösterebilmekte, yabancıdan gelen temas ya da rahatlama çabalarına direnç göstermektedir.
Güvensiz/Dağınık Bağlanma: Çocuk şaşırmış, endişeli, dikkatsiz davranışlar göstermekte, güçlü bir yakınlık arayışının hemen ardından güçlü bir sakınma davranışı gösterebilmektedir. Annesine doğru giderken başka yönlere bakabilmekte, bağlantılı olmayan duygusal dışavurumlar gösterebilmektedir.
Bağlanma durumlarını yaratan tek bir sebep yoktur; ailenin davranışları, çocuğun özellikleri, aile ve kültür etkili olur.
YETİŞKİNLERDE BAĞLANMA
Bağlanma Kuramı’na göre, çocuk bebeklikten itibaren annesi ile yaşadığı deneyimleri ve onunla geliştirdiği ilişkisini ilerleyen yaşlarda her türle yakın ilişkisinde model olarak kullanır; kişinin benlik modeli ile başkaları modeli bu sayede gelişir. Benlik modeli, kişinin ne ölçüde kendini sevgiye layık, değerli bir birey olarak gördüğüdür.
Başkaları modeli ise kişinin diğer insanları ne ölçüde güvenilir, ilgi ve sevgi sunmaya hazır bireyler olarak algıladığıdır. Bebekliklerinde annelerine her ihtiyaç duyduklarında gecikmeden annelerinden ilgi gören ve bu sayede güvenli bağlanan bireyler, olumlu birer benlik ve başkaları modeli geliştirirler. Duygu ve düşüncelerini başkalarına açmaktan, ihtiyaçlarını ifade etmekten çekinmezler, kolaylıkla yakın ilişkiler kurabilirler. Öte yandan, bireylerin benlik ve başkaları modellerinden birisinin ya da heri ikisinin birden olumsuz olması mümkündür.
YETİŞKİNLERDE BAĞLANMA TİPLERİ
Güvenli bağlanma
Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, hem kendilerin hem de başkalarını olumlu görme eğilimindedirler. Yakın ilişkilere değer verirler, bu tür ilişkileri başlatmakta ve sürdürmekte başarılıdırlar. Ancak bu ilişkiler sırasında kişisel özerkliklerini yitirmemeyi de başarırlar.
Kayıtsız bağlanma
Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, kendilerini olumlu, başkalarını olumsuz görme eğilimindedirler. Bağımsızlıklarına düşkündürler, kimse ile kolay kolay yakın ilişki geliştirmezler. Başkalarına duydukları gereksinimi ve yakın ilişkilerin önemini reddederler.
Saplantılı bağlanma
Bu bağlanma tarzına sahip bireyler kendileri hakkında olumsuz, başkaları hakkında olumlu düşünme ve hissetme eğilimindedirler. Başkalarının onayını kazanmak bu kişiler için çok önemlidir. Başkalarını zihinlerinde idealize ederler. Yakın ilişkilerinde karşı tarafa çok bağımlıdırlar ve duygularını abartılı bir biçimde ifade ederler.
Korkulu/kaygılı bağlanma
Bu bağlanma tarzına sahip olanlar, hem benlik hem de başkaları modeli olumsuz olan bireylerdir. Kendilerine de başkalarına da güvenmezler.
BAĞLANMA KURAMI VE BİR ARAŞTIRMA
Bağlanma süreciyle ilgili çalışmalar John Bowlby’nin (1960) Tavistock Kliniğinde,tanıdığı ve sevdiği kişilerden ayrılmak zorunda kalan küçük çocukların kişilik gelişimi üzerinde bu durumun etkilerini incelemesiyle başlamıştır.
Bowlby’nin Bağlanma Kuramı:
Bowlby kuramını, birincil bakıcısından (caregiver) çeşitli zaman aralıkları boyunca ayrılan bebeklerin davranışlarını gözleyerek oluşturmaya başlamıştır. Bebek, anneden ayrılığa bir dizi duygusal tepki göstermektedir.Dolayısıyla Bağlanma Kuramı, bebek-anne arasında kurulan duygusal zincirin fonksiyonlarıyla ilgilidir ve bağlanma kuramı temel olarak bu zincirin, çocuğun benlik kavramının oluşumu ve sosyal dünya hakkındaki görüşlerinin gelişimi üzerindeki etkilerine odaklanmıştır.
Buna göre bebeğin bağlanma davranışları amaçları doğrulayan bir davranışsal sistemle kontrol edilmektedir. Bu sistemde, onu koruyan ve gözeten bir yetişkine (çoğunlukla anneye) yakınlığını sürdürmeye dair bir “amaçlar seti” yer alır ve çocuğun güvende olması ile hayatta kalmasını destekleyen biyolojik bir fonksiyon taşır.
Dolayısıyla, biyolojik temelli bağlanma sistemi, yaşam döngüsü boyunca koruma ve gözetmenin evrimsel bir fonksiyonunu yerine getirir. Bowlby’nin “Bağlanma” isimli ilk kitabında, doğal ayıklanma süreciyle herkesin bir bağlanma davranış sistemiyle donatılmış olduğu ve bağlanma sisteminin kaygı, korku, hastalık ve yorgunluk koşulları altında etkinleşmeye özellikle eğilim gösterdiği vurgulanır. Gerçekten böylesi durumlarda insan yavrusunun onu anne-babasına yakın tutan bir mekanizmaya gereksinimi vardır.
Bowlby (1982) bunları bakıcıya yakınlığı destekleyen ve sürdüren sinyal ve durumlar adını vermiştir.(Akt. Crain, 1992).
Buna göre insanoğlunun uzun süreli çaresizliği nedeniyle gelişiyor gibi görünen bağlanma sistemi, üç temel duygusal tepki ile kendini göstermektedir.
1.SİNYAL
Açık sinyallerden birincisi bebeğin “ağlamasıdır”. Ağlamanın yanı sıra bebek, anneyi aramaya başlar ve başkalarının yatıştırma çabalarını “protesto” eder.
2.SİNYAL
İkinci sinyal edilgen bir tavır takınma ve açık bir mutsuzluğu işaret eden “keder“ havasına bürünmedir.
3.SİNYAL
Üçüncü tepki, Bowlby’e göre sadece insanlarda görülen “bağlanmanın çözülmesi”dir (detachment) ve anne geri geldiğinde aktif ve görünürde savunmacı bir görmezden gelme ve anneden kaçmayı içerir.
Bowlby, çocuğun bağlanmasının ardışık evreler boyunca geliştiğini önermiştir.
Birinci bağlanma Evresinde (Doğumdan 3 aya kadar)
Bebekler herkese benzer nitelikte tepkiler verirler. İnsan seslerini dinlemekten, insan yüzlerine bakmaktan hoşlanırlar. Bowlby, diğer görsel uyarıcılar yerine insan yüzünün bu etkisini en güçlü bağlanma davranışlarından biri olan “sosyal gülücüğü” ortaya çıkaran genetik bir yanlılık olarak değerlendirmiştir. Bowlby’e göre gülme ağlanmayı destekler çünkü bu bakıcıyla yakınlığı sürdürür. Gerçekten gülmenin kendisi sevme ve gözetme etkileşimini destekleyen bir nitelik taşır.
İkinci BağlanmaEvresinde (3-6 Ay),
Bebeğin sosyal tepkileri seçici olmaya başlar ve tanıdıkları kişiler onlar için çarpıcı hale gelir. Yabancıları fark etmeleri ve onlardan korkmaya başlamaları bu evrenin başat özelliğidir.
Bowlby, çocuğun bağlanmasının ardışık evreler boyunca geliştiğini önermiştir
Üçüncü Bağlanma Evresi (6 Ay-3 Yaş)
Bebeğin “ayrılma kaygısı” sergilemeye başlamasını kapsar. Bebek, bağlanma figüründen her ne kadar ayrı kalmak istemiyorsa da, bakıcıyı güvenli bir üs olarak kullanarak çevreyi keşfetmek istediğinde ondan uzaklaşabilir. Yüksek ses gibi korkutucu uyarıcılar çocuğun çevreyi keşfetmekten vazgeçerek anneyle fiziksel yakın temas kurma arayışına girmesine yol açar. Benzer şekilde küçük bir çocuk hasta ya da yorgun olduğunda anneyle yakın kalma gereksinimi keşfetme gereksinimine ağır basacaktır; dolayısıyla Bowlby bağlanma siteminin çeşitli uyarılma düzeylerinde aktif hale geldiğini vurgulamaktadır. Bir yaşından itibaren çocuk annenin erişebilirliği ve onun ihtiyaçlarına cevap verecek olup olmamasına dair genel bir fikir oluşturmaya başlar ve böylece bağlanma süreci önemli bir evreyi aşmış olur.
Dördüncü Bağlanma Evresinde (3 Yaş- Çocukluğun Sonu)
Çocuk artık bakıcının plan ve niyetlerini hesaba katabilir ve niçin onu yalnız bıraktığına dair yordama yapmaya başlayabilir. Kuşkusuz yalnız kalma, insan yaşamının büyük korkularından biridir ve ardındaki önemli biyolojik gerekçeleri kavramak yetişkin davranışını anlamada önem taşır. Bowlby ayrılmanın etkilerine özel bir önem vermiştir. Ayrılık uzun süreli değilse bir süre sonra anneyle sıcak bağ yeniden kurulur fakat aksi halde çocuğun bütün insanlardan ümidini kesmesi ve yetişkinlik yıllarında bile başka kişilerle derin bağlanmalar oluşturamaması tehlikesi ortaya çıkar ki bu tür kişiler başkalarını sadece kendi amaçlarını gerçekleştirmek üzere kullanır fakat asla gerçekten sevemezler.
Bowlby’nin bağlanma kuramının temel önerileri
Bowlby bu kişilere «duygusuz karakter» adını vermiştir ve böylece ayrılığın çocuklar üzerindeki derin etkilerinin tüm yaşamı son derece etkileyeceğini vurgulamış; etolojik yaklaşımın, çocuğun ebeveyni yakın tutma gereksiniminin, canlıların hayatta kalmasını mümkün kıldığını ve bunun da yeme ve cinsellik gibi diğer biyolojik gereksinimler gibi temel olduğunu söylediği için önem taşıdığına inanmıştır.
1. Öneri:
“Bir birey ne zaman isterse (gereksinim duyarsa) bir bağlanma figürünün erişilebilir olduğuna inandığında, herhangi bir gerekçeden ötürü böylesi bir inanca sahip olmayan bireye göre daha az şiddetli ya da kronik korku eğiliminde olacaktır.” Diğer bir deyişle kendine güvenmek ve kaygıdan arınmış olmak, o bireyin geçmişteki ve o andaki bağlanma ilişkisinin kalitesine bağlıdır.
2. Öneri:“Bağlanma figürünün gereksinim duyulduğu anda erişilebilirliğine ya da yokluğuna inanma toyluk yılları boyunca (bebeklik, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde) yavaş yavaş ve kademeli olarak gelişir ve bu yıllarda oluşan beklentiler yaşamın geri kalan kısmında görece değişmeden kalır.” Dolayısıyla ikinci öneri, bağlanma zincirinin gelişiminde, buna özellikle duyarlı bir gelişim dönemi olduğu iddiasını taşımaktadır. Diğer bir deyişle bağlanma ilişkileri kişilik gelişimini etkiler; dolayısıyla güvensiz ya da bozucu (abusive) bağlanma kalıcı psikolojik sorunlara yol açabilir.
3. Öneri:“Toyluk yılları boyunca gelişen bağlanma figürünün erişilebilirliği ya da yokluğuna dair beklentiler, bireyin şu anda sahip olduğu deneyimlerin oldukça doğru yansımaları görünümündedir. ” Görüldüğü gibi üçüncü öneri bireyin deneyimlerinin rolü ile ilgilidir. Bu, oldukça önemli bir iddiadır.Buna göre, yetişkinlik yıllarındaki korku ve beklentiler çocuksu yanlış anlamalar ya da fanteziler yerine ana-baba, kardeş, arkadaş gibi gerçek bağlanma figürleriyle yaşanan somut deneyimlerden köklerini alır
-

İletişim
İletişim kelime manası ile kişiler arasında, duygu, düşünce, bilgi, haber alışverişi, duygu, düşünce, bilgi ve haberlerin, akla gelebilecek her türlü biçim ve yolla kişiden kişiye karşılıklı olarak aktarılması olarak tanımlanmaktadır. İletişim her şeyden önce, insanın kendini bir insan olarak gerçekleştirmesi ve sosyal süreçlere girmesi bakımından önemlidir. İletişim sayesinde insanlar zihinlerindeki kavram ve fikirleri açığa vurma, onları paylaşma ve değerlendirme olanağına sahip olurlar. Başkalarını etkileme ve onlardan etkilenme, yararlanma, yararlı olma ve bir başarı gösterme iletişim sayesinde mümkün olur. İnsanlar arasında yaşanan ilişkilerin sürmesi iletişim sayesinde mümkün olur.
Yaşamak başlı başına iletişim ağını, iletişim etkinliklerini içeren bir olaydır. Var olduğumuz anda çevreyle sürekli iletişim içine gireriz. Bilmeden çevremizi etkilemeye, değiştirmeye, yine bilinçsizce etkilenmeye, çevremize uyarlanmaya başlarız. Bu iki yönlü alışveriş ömür boyu süre gider. Kişiliğimizi iletişim alışkanlıklarımızla, iletişim çabalarımızla ortaya koyarız. Bildiklerimiz, duyduklarımız, yapabileceklerimiz iletişim tavrımızla belirlenir. Kişiler arası ilişkilerin aracı da iletişimdir: anlamak, öğrenmek, anlatmak, başkalarına ulaşmak için iletişimi yolunu kullanılırız. İnsanoğlunun tarihten beri çok çeşitli iletişim araçlarını kullandığı da aşikardır.
İletişim üzerine yapılan çalışmalar, iletişimin üç temel özelliğinin olduğunu göstermektedir. Bunlardan ilki iletişim etkinliğinin insanları gerektirmesidir. İletişim ancak insanların birbirlerini anlama ihtiyaçları sayesinde kurulabilir. İkinci olarak iletişim, paylaşmayı gerekli kılar; yani iletişimde gönderici ve alıcı, mesajın ortak bir anlamı üzerinde anlaşmalıdırlar. Son olarak, iletişim semboliktir. Semboller; jestler, mimikler, sesler, harfler, rakamlar ve sözcüklerdir. Alıcı ve gönderici mesaja aynı anlamı verdikleri zaman tam olarak iletişim ortaya çıkar (Tutar, Yılmaz ve Erdönmez, 2003).
İletişim, dinamik bir süreçtir; yani sürekli değişir ve bu değişim kesintisiz bir biçimde devam etmektedir. İletişim tanımları incelendiğinde, iletişim sürecinin bir mesajı anlaşılır biçimde alıcıya gönderme işlemi olduğu görülür. İletişim, kaynağın mesajı düzenleyip, onu ne şekilde göndermeyi (kodlamayı) düşünmesi ile başlar. Alıcının karşı tarafa gönderdiği mesajları algılayacak ve bu kodlamayı çözümleyecek durumda olmalıdır. Alıcı, kaynağın gönderdiği mesajı çözümler ve bir düşünce haline dönüştürebilir ve geri bildirimde bulunabilirse, iletişim süreci tamamlanmış olur.
Çevremize baktığımız zaman iletişimin olmadığı hiçbir alan yok gibi ama sorun şu ki hangimiz ya da hangilerimiz sağlıklı iletişimi tercih ediyor. Geçen gün izlediğim bir programda bir ünlü simanın “aranızda sağlıklı iletişim kurabileceğim kişi yok mu “ serzenişinde bulunması topluma dair ipuçları da veriyor olabilir. Sağlıklı ortamın oluşması için sağlıklı iletişimin şart olduğunu düşünmekteyim. O zaman sloganımız “Sağlıklı toplum için sağlıklı iletişim şart!”
-

Savunma Mekanizmaları
İnsanoğlu milyonlarca yıl var olma çabaları içerisinde yaşamaktadır. Bu var olma çabası içerisinde biyolojik faktörlerin yanında psikolojik faktörler de ön plana çıkmıştır. Bu psikolojik faktörlerin insan bünyesindeki etkisini gerek başka alandaki bilim adamları tarafından gerekse insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bilim adamları tarafından araştırılması gereken, merak uyandıran konulardandı. İşte tarihten günümüze insan fıtratını incelerken dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşın birey çeşitli savunma mekanizmaları geliştirdi. Bu mekanizmaların vücut bütünlüğünü koruma, varlığını sürdürmesi amacıyla önemliydi. Bu savunma mekanizmaları yaparken hem bilinçli hem de bilinçdışı yapıldığını bilim adamları tarafından ifade edildi. Psikanalizin kurucu Sigmund Freud’un çocukluktan beri gelen parlak zekâsı yaptığı çalışmalarla benliği id, ego ve süper ego olarak tanımlamaktaydı; id( altbenlik),ego(benlik), süper ego (Üst benlik) .
Freud’a göre ego 3 farklı tehlikeyle karşılaşmaktadır. Bunlar engellenmeler ve dış dünyadan gelebilecek saldırılar, id’in içgüdüsel ve zorlayıcı istekleri ve süperegonun cezalandırmalarıdır. Bu tehlikelerin egoda oluşturduğu kaygı büyüdükçe, birey savunma mekanizmalarına başvurur. Freud bireyin küçük yaşlardan itibaren kendi benliğini korumak, sorunlar, iç ve dış çatışmalardan en az etkilenmek için çeşitli şekillerde kendini rahatlatmaya çalışan savunma mekanizmaları geliştirdiğini ileri sürmüştür. Burada ego sorunlarla baş edemediği anda devreye girerek savunma mekanizmalarına başvurur. Kişi savunmalara giderken hoşuna gitmeyen duygulanımlarla karşı karşıya kalır. Bunlar kaygı, depresyon ve öfkedir. Bu duygulanım karşısında hayatının kötüye gideceği düşüncesi içerisinde kendisini bulabilir. Savunma mekanizmalarına örnek verecek olursak eğer;
1)Bastırma: İstenmeyen duyguyu bilinçdışına iterek ondan uzaklaşmasını sağlar.
Örneğin: Çocukluğunda ebeveynleri ile olan ilişkileri hatırlamaktan acı duyan birinin ne zaman aklına ebeveynleri gelse onları düşünmemeye çalışması (Bastırma).En çok kullanılan savunma mekanizmalarından bir tanesidir. Psikoterapi de bazı kişilik bozuklukları(örneğin; borderline kişilik örgütlenmesi) hastaları seansı manipüle etmeye çalışırken kendi duygularının temasından kaçınır ve onları düşünmemeye çalışır, bastırma mekanizmasına örnek verilebilir.
2)Yansıtma: Bireyin hoşuna gitmeyen veya kabul edemeyeceği durumlarda bir başka insana yönlendirmesidir.
3)Yüceltme: Doğuştan getirdiğimiz (saldırganlık ve cinsellik gibi) baskılanmış duygularımızın toplumun makul bulacağı alanlarda yaparak bu istekleri doyurmasıdır.
Örneğin: Öğrencilerden pek hoşlanmayan bir öğretmenin disiplin kurulundan sorumlu olması (Yüceltme).MEB’de ya da Özel kurumlarda çalışan personellerin bazılarında bu savunma mekanizması mevcut olduğu gözlemlenmektedir.
4)Özdeşim Kurma: Kendisinin hoşlanmadığı bir özelliğinin, bir başkasının hoşlandığı bir özelliklerini taklit ederek karşısındaki kişinin duygu ve düşüncelerinin kendisine aitmiş gibi hissetmesidir.
5)İnkar/Yadsıma: Bireyin istemediği veya kabul etmediği bir konuda yokmuş gibi davranmasıdır.
Örneğin: Bir yıldır eşinden boşanmış birinin eşi varmış gibi onun için alışveriş yapması ve evdeymiş gibi ona hediye alması (inkar/yadsıma).Yakın çevremde yaşayan bir beyefendi yas sürecini uzun tutarak eşinin bulunduğu odayı muhafaza etmiş, eşyalarına dokunmamış ve sanki eşi evdeymiş gibi ona hediyeler almaktaydı. Bu kendisinin inkar savunma mekanizmasında olduğunu göstermekteydi.
6)Çarpıtma: Bu mekanizmada birey kendisinin hatalı olduğuyla alakalı durumu çarpıtarak başka bir kişiye ya da nesneye yönlendirmesidir.
-

Öfke Kontrol Bozukluğu
Öfke kontrolü bozukluğu agresivite (sinirlilik) ile birlikte ortaya çıkan ve daha çok kızgınlık anında nerede duracağını bilemeyen,olağan üstü tepkiler veren insanların yaşadığı bir sorundur.mental gelişimin yetersizliği,duyguların çabuk öne çıkması bu sorunun kolay tetiklenmesinde öne çıkman etmenlerdir.
Öfke kontrolü aslında bir soğukkanlılık gerektirir.Bunun için de aklın öne çıktığı ve duyguların da akıl tarafından yönetildiği bir mental gelişime ihtiyaç vardır.Biz “duygular öne çıkarsa akıl irtifa kaybeder” deriz.Çünkü Türk toplumunda yaygın olarak insanlarda duygular çabuk öne çıkmakta ve süreç yönetimini zorlaştırmaktadır.Doğru olan aslında sorunlara nedensel yani neden-sonuç bağıntısıyla yaklaşabilmektir.Çünkü bu bakış sürece aklın da sokulması anlamına gelmektedir.
Öfke kontrol bozukluğu çoğunlukla duygusal bir patlama olarak ortaya çıkar.Unutmayalım ki öfke de bir duygu çeşididir ve tüm insanlarda bulunur.Genelde düşünülmemiş ve refleksiv olarak ortaya çıkan yoğun öfke patlamaları olarak yaşanmaktadır.Öfke kontrol bozukluğunda düşünülmüş ve seçilmiş bir tepki yansıtması olmadığı için çoğunlukla bir olaya gerektirdiği gibi ve gerektiği dozda değil de daha aşırıya kaçan bir tepki verilmesi söz konusudur.
Bu sorun ilişkilerde olumsuz sonuçlar doğuran,ileitşim başarısını düşüren ve çatışma yaratan bir potansiyele sahiptir.Bu nedenle insan yaşamında tahrip edici sonuçlar doğurur.Hem yarattığı asabiyet nedeniyle insanı sinirsel olarak yorar hem de seçilmiş tepki verilemediği için ilişkilerde sorun yaratır.Öfke öğrenilmiş bir duygusal tepkidir ve çok ve sık kullanıldıkça gelişerek önce öfkelilik sonra da öfke kontrol bozukluğu yaratır.Unutmayalım ki insan koşullanan bir varlıktır.Çok insan koşullanmaları olarak ortaya çıkmış karakterini yaratılışsal bir karakter ve değişmez zanneder.Oysa tekrara yoğunluğu düşürülerek,sönmeye terk etme vyönetemiyle çok alışkanlıklar,koşullanmalar değiştirilebilir ve yerine yenisi oturtulabilir.
Öfke kontrol bozukluğunda da birçok psikolojik sorun gibi önce o sorunu yaşayan insanın böyle bir sorunu olduğunu kabul etmesi gerekir.Zira bu tür sorunlar yaşayan tarafından kabul edilmezse ömür boyu sebepler bahane edilerek savunulacak ve düzelmeyecektir.Sonra sorunu yaşayanın bu sorunun kendine neler kaybettirdiği ve nelere mal olduğuyla yüzleşmesi gerekir.Bu yüzleşmeden sonra da çözüm için bir karar alması ve harekete geçmesi gerekir.Bu sorunda doğru çözüm kaynağı psikolojik destektir.Zamanında,kararlı ve devamlılığı olan bir psikolojik destekle bu sorun pekala çözülebilmektedir.
-

Travma Sonrası Stres Bozuklukları
Yaşam akışı içerisinde insanları olağandan fazla olumsuz etkileyen ve daha sonrasına da zorlayıcı yansımaları olan olaylara veya yaşanmışlıklara “travma” deriz.Travma sonrası stres bozuklukları ise insanları zorlayıcı derinlikteki bu olumsuz yaşanmışlıklar sonrasında insan psikolojisinde oluşan çok yönlü zorlanmalardır.
Travma bir doğal afet,bir yangın,bir kaza,bir sarsıcı kayıp veya bir ilişki sorunu olabilir. Sonuçta insan yaşadıklarıyla etkileşim içerisinde bir varlıktır ve özellikle etki derinliği yüksek yaşanmışlıkların sonrasına da algısal ve hissedişsel yansımaları olmaktadır.Zaten travma ağırlığında bir olaydan etkilenmemesini kimseden bekleyemeyiz.Önemli olan etkilenmenin boyutu ve derinliğidir.Ne yaşanırsa yaşansın aslında yaşam devam ediyordur ve travmatik olayların olumsuz etkilerinin de sağlıklı bir psikolojide makul bir zaman diliminde tasfiye edilmesi gerekir.Ancak yaşanan travmatik olayların yaşamın sonrasına da fiili yansımalarının olması,derinliği ve bir de yaşayan insanın hassasiyet derecesi etkilenmenin hangi seviyede olacağında belirleyici olmaktadır.Örneğin boşanma sendromu,kaza sendromu,afet sendromu, korku sendromu gibi derinliği yüksek travmatik olaylar vardır.Birde bu olaylarda kişiden kişiye değişen etkilenim oranları bulunmaktadır.Travma sonrası stres bozuklukları çoğunlukla da hassas kişilik yapısında olan ve psikolojik direnci düşük insanlarda görülen bir psikolojik problemdir.
Travma sonrası stres bozuklukları bir çok psikolojik problem gibi normal üstü etkilenme sonucu daha çok ortaya çıkar.İnsanlarda yeme bozukluğu,uyku bozukluğu,psikosomatik problemler, çarpıntı,soğuk ter atma,yalnız kalamama,ağızda kurumalar,mide bulantıları,mutsuzluk sendromu gibi bir dizi psikolojik veya psikofizyolojik sıkıntı yaratırlar.Totalde huzuru,dinginliği,motivasyonu, yaşama sevincini ve yaşam konforunu olumsuz etkiler bir etki yaratırlar.
Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan insanların yaşadığı sorunun derinliğine göre bir yol izlemesi gerekir.Sıkıntı aşırı derin ise hem psikiyatrik tedavi hem de psikolojik destek gerekecektir.Aşırı derin değil ise psikolojik destek alınmalıdır.Ama bilinmelidir ki travma sonrası stres bozuklukları insanların kendi kendilerine aşabilecekleri bir sorun değildir.Pesimist (kötümser) de olmayın…bunlar çözülemez problemler değildir ama çok da zaman kaybedilmemelidir.
-

Kendimizi Gerçekten Geliştiriyor Muyuz? Yoksa Egomuzu Mu Şişiriyoruz?
Varoluşçu yaklaşıma göre, birey var olmanın getirileriyle yüzleşmekte ve bu sebepten dolayı çatışma yaşamaktadır. Var olmanın getirileri demek insan hayatındaki en nihai kaygılar demektir. Bunlar; ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlıktır. Birey bu hayat gerçeklerinden herhangi bir tanesiyle karşı karşıya kalınca, varoluşçu çatışma oluşmaktadır.
En çok korkuya neden olan nihai kaygı ölümdür. Kişi, varoluşçu çatışmayı, ölümün kaçınılmazlığının farkında olması ve var olmaya devam etme arzusu arasında gidip geldiğinde yaşamaktadır. Bir diğer nihai kaygı olan özgürlük korkuya yapışık bir şekildedir. Varoluşçu görüşe göre özgürlük, dışsal yapının yokluğu demektir. Kişi, hayat tarzından, seçimlerinden, kararlarından ve hareketlerinden tamamen kendisi sorumludur. Yani kişi kendi hayatında tamamen özgürdür ve her şeyin sorumlusu kendisidir. Bu da, kişinin altında hiçbir zemin olmadığı, sadece bir boşluk olduğu anlamına gelmektedir. Bu durumda çatışma, zeminsizlik ile bir zemin için duyulan arzu arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır. Üçüncü nihai kaygı olan yalıtım, kişinin varoluşa tek başına başlayıp, tek başına bitirmesi demektir. Kişi bir başkasına ne kadar yakın olursa olsun, yine de tek başınadır. Varoluşçu çatışma da, kişinin yalnızlığının farkında olması ile bağlantı kurma ve bir bütün olma arzusu arasındaki gerilimdir. Son nihai kaygı olarak anlamsızlık ise, kişinin hayatındaki anlamı sorgulamasıdır. Kişi eğer kendi dünyasını oluşturuyorsa, kayıtsız bir evrende yaşıyorsa ve en sonunda mutlaka ölecekse, hayatın anlamını aramaya başlar. Bu durumda çatışma da, bir anlamı olmayan evrende anlam arayışı ikileminden kaynaklanmaktadır.
Şimdilerde “anlam arayışı” çok moda oldu. Türlü türlü kişisel gelişim seminerleri ve kitapları, hayat koçları, iki günlük psikologlar, gurular, şamanlar, hacılar, hocalar türedi. Bunların hepsi bir meslek grubu oluşturmaktadır ancak her şeyin çok hızlandığı ve tüketim toplumuna dönüşmemiz nedeniyle bu meslek gruplarının hepsi kötüye kullanılmaya başlandı.
Psikoterapi süreci nedir?psiko Yunanca psukhē “ruh, zihin”den, terapi ise Yunanca therapeia “iyileştirme”den türemiştir. Dolayısıyla psikoterapi ruhsal süreçleri iyileştirme anlamına geldiğinden somut, elle tutulur bir şeyden bahsedilmemektedir. Bu da psikoterapiyi kötüye kullanmaya açık hale getirmektedir.
Şimdilerde 2 gün eğitim alıp kendisini yaşam koçu ilan eden, kitaplar okuyup kendisine kişisel gelişim uzmanı lakabı veren, 3-4 kere hindistana gidip kendisini guru sanan insanlar türedi. Dönem o kadar hızlandı, yalnızlıklar o kadar arttı ki; insanların psikolojileri eskiye oranla daha çok bozulmaya başladı. Ya da daha kabul edilebilir bir şey olduğu için daha çok duyar olduk. Hal bu olunca ruh sağlığı da ticarete dökülür oldu.
İnsanların daha mutlu, huzurlu, sakin, tatminkar, özgür hissetmeye ihtiyacı var. Bu ihtiyacın farkına varanlar var ama birçoğu bunu nasıl gerçekleştireceklerini bilmiyor. Pazarlama becerisi kuvvetli olan insanlar bu açıkları iyi yakalayıp yalancı iyilik hali üretebiliyorlar. Bunun da adı “sahtekar” değil, “kişisel gelişimci” veya “hayat koçu” oluyor.
Bir psikoterapist nasıl gelişir? Üniversitenin psikoloji eğitiminden mezun olur ve üstüne yüksek lisans yapar. O noktada öğrencilik bitti sanar ancak yeni başlamıştır. Sürekli eğitimler, workshoplar ve kongrelere katılır. Kişi mutlaka kendi terapi sürecinden geçip kendi kör noktalarını keşfeder, bilinçaltı ile çalışır ve sürekli bir gelişim içindedir. Tüm bunlar olurken danışanlarına verimli olabilmek için daha eğitimli kişilerden süpervizyon alır ve tüm bunları kocaman bir sevgiyle yapar.
Peki yalancı psikologların, yetersiz eğitim almış koçların ve guruların danışanlarına ne oluyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bu insanlar başta çok ciddi bir mutluluk ve güven duygusu yaşıyorlar. Ancak bu geçici bir süre oluyor çünkü 2-3 günlük yoğunlaştırılmış programlarda özgüven şişiriliyor. Düşünce gücüyle ateş üstünde bile yürüyorsunuz. O zaman da zannediliyor ki, hayatta her şeyi yapma gücüne sahibiz. O cesaretle bir çok ciddi kararlar veriliyor. İşler değiştiriliyor, memleketler değiştiriliyor, eşler sevgililer bırakılıyor. Ancak bu şişirilmiş özgüven normale dönünce, gerçek hayat her zamanki rutinine dönünce sudan çıkmış balığa dönülüyor. O noktada büyük pişmanlıklar ve kızgınlıklar başlıyor. İnsanın kendine olan güveni de karşısındakine olan güven de gidiyor.
Öte yandan yalancı gurular, psikologlar, koçlar ve kişisel gelişimciler de egolarını şişirmeye devam ediyorlar. Sanki hayatı çözmüş edasında herkese yön vermeye, doğru yanlış bilmeden insanları karizmayla ve pazarlama teknikleriyle etkiledikçe, kendilerini daha da büyük görmeye başlıyorlar. Aslında bilmiyorlar ki, böyle yaparak her geçen gün kendilerinden biraz daha uzaklaşıyorlar. Bu noktada gerçekten çok dikkatli olmak gerekir. Bu insanlar karşısındaki insanın ruhani durumunu kullanıyorlar. Zayıflıklarından, olumsuz duygularından yararlanıp kendilerini MADDİ MANEVİ besliyorlar. Bunun adı vicdansızlıktır!
-

Aşk mı Aşk Bağımlılığı mı?
Stony Brook Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre beynimiz aşk duygusuna bağımlı. ‘Aşk bağımlılığı’ terimi henüz DSM’de (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) yer bulamasa da aşk gibi güçlü duygular hissedince beynimizin bağımlılıktan sorumlu bölgesinin aktive olduğu tespit edildi. O an yanınızda olmadığı halde sevdiğiniz insanın kokusunu alır gibi oldunuz mu? Veya zaman zaman onun sesini özlediniz mi? Güçlü duygusal hislerin fiziksel etkileri vardır, beynimiz olmayan kokuyu hissetmemizi veya sıradan bir sese özel anlamlar yüklememize sebep olabilir. Reddedildiğimizde duyduğumuz duygusal acı beynimizde fiziksel acıdan sorumlu olan bölgelerin de aktive olmasına sebep olur. Bu durum duygusal-fiziksel arasındaki ayrımı büyük anlamda ortadan kaldırmakta, aslında insan psikolojisinin bir bütün olarak iki yönde de ele alınmasının önemini göstermektedir.
Peki aşk ve aşk bağımlılığından nasıl ayırt ederiz?
Aşk bağımlılığına sahip olan bireyi bir madde bağımlısı gibi düşünebiliriz, bu kişiler mantıklı olmaktan çıkar, insani fonksiyonlarını sağlıklı bir şekilde yönetemezler. İzolasyon aşk bağımlılığının en önemli göstergelerinden biridir. Kişinin aile, iş, arkadaş gibi sosyal hayatının yok denecek kadar azalarak sadece aşık olduğu kişiden ibaret hale dönüşmesi, bireysel olarak karar alma-uygulama mekanizmasının çökmesini izolasyon olarak tanımlayabiliriz. Aşık insan bu tanıma uymaz, sağlıklı bir şekilde sosyal hayatını devam ettirir, hayatındaki hedefleri gerçekleştirmeye devam eder.
Aşk bağımlılığını anlamanın bir diğer yolu da bu kişilerin herhangi bir reddedilme anında aşırı tepki vermeleri yani ‘withdraw’ yaşamalarıdır. Withdraw sendromu bağımlılık yaratan maddenin aniden kesilmesi sonucu oluşan etkidir (örneğin; uykusuzluk, yeme bozukluğu, aşırı kaygı, aşırı öfke..) Sağlıklı bir insan, herhangi bir reddedilme veya problem durumunda durum karşısında kontrolünü korurken bir aşk bağımlısı uç tepkiler verebilir.
Aşk bağımlılığını bir çok açıdan madde bağımlılığına benziyor, ve tabiki madde bağımlılığı gibi sağlıksız. Aşk duygusunun çok güçlü bir duygusal his olduğu yadsınamaz, fakat benliğimizin önüne geçen, mantık çerçevesi dışına taşmış, kişiye zararlı hale dönüşmüş duygular aşk olarak nitelendirilemez ve iki tarafa da zarar verir.
-

İlişkiler Bittiği Zaman
Kişisel ilişkilere olan genel ilgi göz önüne alınırsa, elbette yakın ilişkilerin neden tehlikede olduğunu bilmek isteyeceğimizi düşüneceksiniz. Bir noktaya kadar bunu biliriz. İçimizde yığınla insan, aşk, dostluk ve evlilik üzerine popüler psikoloji kitaplarına para yatırmakta, kendi kişisel sorunlarımızı birbirimizle tartışmakta, bazılarımızda profesyonel danışmanlığa ihtiyaç duymakta. Bütün bunlar ilişkiler üzerine düşündüğümüz ve kafa yorduğumuzun göstergesidir. Ancak ne yazık ki kendimiz ve ilişkilerimiz hakkındaki inançlarımız ve kafamızdaki semboller peri masalları, televizyon kültürü ve pembe dizilerden oluşmuş kötü bir karışımdan ibaret. Bütün bunlar ne tam olarak ulaşılabilir ne de arzu edilebilir beklentiler yaratırlar. Bütün bunların etkisinden ancak kişileri ve kişisel ilişkileri daha iyi kavrayarak kaçabiliriz.
Uzun süreli ilişkiler gevşediğinde ya da bittiğinde, insanlar genellikle “Ne oldu?” diye sorar. Bu durumu soruşturmamızın, didiklememizin nedenleri neler olabilir? Bitmek üzere olan ilişkiyi tamir etme çabası mı, benzer bir sorunla karşılaşmamak için sorun saptama çabası mı yoksa orta da dönüp duran katmerlenmiş dedikodulara katılma isteğimiz mi?
En büyük yanılgımız kişisel ilişkilerimizi özellikle aile ve evlilik ilişkimizi günlük yaşamımızda kullandığımız dayanıklı nesnelere benzetip dışarıdan bir etki olmadığı sürece bozulup dağılmayacağını düşünmemizdir. İnsan ilişkilerini statik olarak algılar ve düşünürüz. İnsan ilişkilerini özellikle de aile ve evlilik ilişkilerini statik olarak düşündüğümüzün en güzel kanıtı kullandığımız dil ve davranışlarımızdır. Bir ilişki bittiği zaman “İlişkiye ne oldu?” diye sorar kısmen de olsa bazı etkenlerin araya girerek ilişkiye zarar verdiğini düşünürüz. Çoğumuz araya başka şeyler hastalık, ekonomik sorunlar, cinsel sorunlar, sadakatsizlik, ailevi sorunlar vb. girdiğinde, ilişkimizin çözüleceğini düşünme eğilimindeyiz. Kısaca ilişkilerimizin bitme nedeni olarak sürekli dış etmenler arama eğilimindeyizdir. Bir ilişki bittiğinde hem ilişki içinde yer alanlar hem de dışarıdan gözlemleyenler ilişkinin bitmesine neden olan bir sorun arama eğilimindedirler neden bittiğinin cevabını ararlar. Ama varmaları gereken sonuca en iyi ve sade açıklamaya varamazlar: İlişki bitmiştir çünkü iki insan artık birbiriyle ilişkili değildir.
Dinamik sistemler, doğaları gereği sürekli enerji almadıkları sürece işleyemezler. Bir bebek travmatik bir hasardan ya da yetersiz beslenmeden dolayı ölebilir. Ağaçlar yıldırım isabet etmesi sonucu ya da kuraklık sonucu ölebilir. Bir radyo ve ya televizyon yeterince sinyal alamıyorsa çalışmaya bilir. Kişisel ilişkilerde böyledir. Dış güçlere rağmen direnen dayanıklı şeyler değillerdir. Daha çok onların ayakta kalmasını sağlayacak bir şeyler yapıldığında, iki tarafta sürekli anlamlı bir biçimde birbirleriyle ilişki içinde olduğunda ömürleri uzatılabilir.
İlişkileri dinamik birer faaliyet olmaktan çok, dayanıklı nesneler olarak algılamak bir takım sorunlara yol açar. Yıpratıcı güçlere karşı kalkan oluşturarak dayanıklı nesneleri onlardan korumaya çalışırız: Evlerimizin çevresine parmaklıklar dikeriz; kapılarımızı kilitleriz.. Aynı şekilde, hasara yol açıcı dış etkilerden koruyarak, ilişkimizi ayakta tutabileceğimize inanırız. Eşlerimizi karşı cinsin çekici üyelerinden uzak tutarız; kendimizi maddi yıkımdan koruruz. Ama ilişki kurmayı unutabiliriz
