Etiket: İnsan

  • Hipnoz

    Hipnoz

    Hipnoz insanın değişik bir şuur halidir. Doğal ve fizyolojik bir haldir. Parapsikolojik ya da doğa üstü bir güç değildir. Gün içerisinde her insan mutlaka zaman hipnotik transa girer. Hipnotik transtan kastım mevcut reel gerçekliğin bir anda dışına çıkmak, dalıp gitmek bunun küçük bir göstergesidir. Çoğu insan Televizyonda bir film izlerken, araba kullanırken, bir anlığına kendi iç dünyasında bir takım yerlere gittiğinde yaşanılan haldir. İşte bu trans halini bir başkası vasıtasıyla ya da kendi denetiminizde sistemli bir şekilde bir takım teknikler uygulayarak daha uzun süreli ve kontrollü yapılırsa buna HİPNOZ denir. Hipnoz yapana ‘hipnolog ‘ya da’ hipnotist ‘ adı verilir. Eğer hipnozu yapan ve programlayan, aynı zaman da bir tedavi yöntemi de uygulayacaksa buna’ hipnoterapist’ denir. Hipnoterapi psikilojik bir rahatsızlıkta yapılan terapinin hipnoz altında iken yapılmasıdır. Depresyon, duygu durum bozukları, fobiler, kişilik bozuklukları, psikolojik kökenli ağrılar vs. gibi daha pek çok hastalıkta daha kısa sürede daha çok veriye ulaştırarak tedavi sürecine büyük katkılar sağlayabilir. Çünkü hipnoz altında olan bir insanın bastırma mekanizmaları ortadan kalkar ve kişinin duygusal boşalımını sağlar.

    Özellikle sosyal fobi, örümcek fobisi uçak fobisi gibi insanın hayat kalitesini düşüren pek çok korku ile başa çıkmayı sağlayabiliriz hipnoz ile… Bugün uçak korkusu nedeniyle hayatlarındaki bir çok şeyden vazgeçmek zorunda kalan o kadar çok insan varki. . Mesela iş seyahatlerine çıkamamak kişiyi kariyerinde ilerlemekten alıkoyan büyük bir problemdir. . Kişiye genel müdürlük teklifi yapıyorlar reddediyor , tek derdi var. Genel müdür olunca Uluslar arası toplantılara gitmek zorunda kalacak, uçak yolculuğu yapmak zorunda kalacak. ‘ Çok mütevazı adam, genel müdürlüğü istemedi.’ gibi yorumlar geliyor ardından, oysaki adamın içi gidiyor…

    Uçağa binmeniz konusunda kaygı ve gerginlik yaratan birçok faktör olabilir. Örneğin panik atak, uçağın kaçırılması korkusu, terör korkusu, klostrofobi , kontrolün elinizde olmaması gibi birçok durum kişilerde anksiyete oluşturabilir. Hatta uçağa binmeden sadece havaalanında bulunmak bile bazı insanlarda kaygı yaratabilir. Uçuş korkusu bazı insanlarda önce hafif anksiyeteyle başlayıp uçağa bindikten sonra had safhaya ulaşarak uçaktan inme çabalarına kadar varabilen davranışlara sebep olabilir.

    Peki diyelim ki uçak korkusu olan bir kişi nasıl oluyor da hipnoz ile tedavi edilebiliyor. Basit bir dille anlatmak gerekirse hipnoz altındayken kişiye uçak ile ilgili imajinasyonlar verilip , o olayı birkaç sefer aşama aşama yaşatarak zihnin de defalarca uçak ile seyahati yaptırılır. Uçak korkusu öğrenilmiş bir durum olduğu için zihindeki olumsuz düşünce ve duyguları olumlular ile değiştirecek, bastıracak ya da bu korkuları başka yere yönlendirecek telkinler verilir.

    “Peki Hipnoz korkunuz varsa?” Unutmayın ki hipnoz sırasında telkine açık olmamıza rağmen hipnoz hali davranışımız üzerindeki kontrolümüzü kaybettiren bir durum değildir. Filmlerde gördüklerinizi unutun. Hipnozun başka bir kişinin kontrolü altına girmek olmadığını bilmek önemlidir. Kişi hipnoz halindeyken ne kontrolünü kaybeder, ne de daha sonra pişman olacağı bir söz veya davranışta bulunur. Kişinin etik ve sosyal değerleriyle çatışan, kişinin kendisi için faydalı olmayacak her türlü telkin, zihin tarafından mutlaka geri çevrilir. Hipnoz, denemek isteyen herkes için çok doğal ve güvenlidir. Unutmayın ki transa girmekteki başarı şansınız tamamen hipnoterapistiniz ile işbirliği yapma isteğinize ve transa girmek konusunda kendinize gerçekten izin vermenize bağlıdır.

  • Deneyime Dayalı Öğrenme

    Deneyime Dayalı Öğrenme

    Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkanına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkalda Napolyonu müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşman askerlerini de “ az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı” diye savuşturmuş. Bir süre sonra Napolyon’un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon’a sormuş: “ efendim ,af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?” Napolyon birden öfkelenmiş. “ Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?” diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık “ateş” emri verilecek. Bakkal içinden “ ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin” diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış Napolyon:” İşte böyle bir duygu! “

    Hikayede anlatıldığı gibi deneyime dayalı öğrenmenin bazen çok ağır bedelleri olabilir.
    Bazı insanlar anlatılanları dinleyerek ,bazı insanlar araştırarak bazi insanlar önceki tecrübeleri rehber olarak yapacağı davranış veya eylemi planlayabilir.

    Yaşayarak öğrenme biçimi bedeli en yüksek öğrenme biçimi olsa da insanın kendisini en iyi şekilde olgunlaştırabildiği ve içsel olarak en iyi anlayabildiği bir yol olarak da düşünülebilir.
    Bir grup insan vardır ki deneyime dayalı öğrenmenin sonucunda ki bedeli öder hataların ve yanlışlarını görür, bunlardan ders çıkarır. Bu öğrenme süreci olumsuz olsa bile kişinin öğrendiği ve kendine kattığı en olumlu şey “ büyümek “ tir .

    Hayatımda bir çok şeyi en iyi deneyime dayalı olarak öğrendim. Bu benim için bir seçim değildi. İstemsiz bir şekilde hayatımda vereceğim önemli bir kararı bu öğrenme yöntemi ile şekillendirdiğimi yine böyle bir deneyimim sonucu fark ettim.
    Kayıplarım oldu, üzüldüm, kırdım, kırıldım belki, ama ANLADIM- FARKETTİM …

    Bu farkındalığın, deneyime dayalı öğrenmenin maliyetini görmemi ve kararlar alırken daha çok mantık süzgecini kullanmayı , duygularımı daha şeffaf görebilmeyi ve ayırt edebilmeyi öğretti.

    Bu bağlamda yaşadığın olumsuz bir olaya , daha yakından baktığında belki sana bir mesaj iletiyor olabilir. Öğren , olgunlaş, eksilerini gör ve artıya çevir…Böyle bir durum belki de hayatın verdiği doğal bir terapidir senin için …
    Farkındalıklarla dolu deneyimlere…

  • Bağlanma Nedir?

    Bağlanma Nedir?

    Bağlanma kuramı kişinin yakın ilişkiler içindeki duygusal ve davranışsal tutumlarını inceleyen psikolojik bir modeldir.

    İnsan hayata gözlerini açtığında bir başkası tarafından bakıma muhtaç bir varlık olarak doğar. Bebeğin tüm ihtiyaçları bir yetişkin tarafından karşılanmak zorundadır. Bu yüzden insan yavrusu bağlanmak zorundadır. Bu doğuştan gelen bir yapıdır. Bebek ihtiyaçlarını karşılatmak üzere ağlayarak annesini kendine çekme eğilimindedir. Ancak her ağlama fizyolojik ihtiyaçlar değildir. Bebeğe bakım veren anne olabileceği gibi, baba,bakıcı veya büyükanne de olabilir. Önemli olan bakım verenin bebeğin ihtiyaçlarını doğru yorumlayıp hızlıca yanıt vermesidir.(Psikolojik -fizyolojik )  Bu senkronize ilişki, istikrarlı biçimde ilk 18 ay içerisinde devam ederse güvenli bağlanma oluşacaktır.

    Bebek annesi ile ilişkisini ‘güvenli bağlanma’ üzerine inşa ettiğinde sonraki yaşamındaki ilişkilere de bu bağlam üzerine yaklaşır.Bu bağlanma şekline sahip bireyler ‘olumlu benlik – olumlu öteki ‘ algısına sahiptir. Güvenli bağlanan bireyler içten ve samimi ilişkiler kurabilir, yaşamındaki olumsuzluklarla başa çıkabilir, empatik ve sağduyulu hareket edebilir gerektiğinde de hem başkalarına yardım edip başkalarından da yardım alabilir. (Bu yardımlaşma alacaklı – borçlu ilişkisi bağlamında değildir.)

    Özetle bu bağlanma örüntüsüne sahip bireyler hayatı hissederek , keyif alarak, her hangi bir tökezlemede de sorunla yüzleşip bununla başa çıkabilecek strajiler üretebilir, hayatın sebep -sonuç ilişkisi şeklinde değil süreç olarak görüp doyumlu ve üretken bir yaşam sürerler…

    Bağlanmanın diğer bir yüzü de güvensiz bağlanmadır. Güvensiz bağlanma, ‘ güvenli bağlanmanın tam zıttı olarak ebeveyn bebeğin ihtiyaçlarını doğru yorumlayamaz ve hızlıca cevap veremez. Bunun pek çok faktörü vardır. Annenin kendi bağlanma şeklinden- çevresel faktörlerden, psikolojik sorunlara kadar geniş bir yelpazede değerlendirilir. Güvensiz bağlanma ; kaçınmalı, kaygılı ve karmaşık bağlanma şeklinde görülür. Kaçınmalı bağlanan bireyler için ilişkiler, güvenilmezdir. Genellikle ilişki kurmaktan kaçarlar, sorunla ya da kişiyle yüzleşmek yerine küsme, içe çekilme, yemek yemek, tv izleme , alışveriş yapma gibi eylemler ile kendini sakinleştirme yoluna giderler.

    Kaygılı bağlanan bireyler ise sürekli ilişki içinde olma, sürekli ötekinin kendisini sevip sevmediği ile ilgilenip sevgiyi alabilmek adına aslında yapmak istemediği bir çok özveride bulunurlar.

    İnsan yavrusunun daha beyin gelişimi tamamlanmadan yaşamın ilk 1 – 1,5 yılında annesi ile kurduğu bağın bu derece hayatımıza , kişiliğimize ve davranışlarımıza etkisi olması bazılarımıza ilginç gelebilir. Ancak bağlanma kuramı üzerine yıllardır birçok bilim insanı kafa yormuştur, birçok destekleyici veriler elde edilmiştir. Peki insan ebeveynlerini seçemediğine göre, kişiliği sandığı kendine zarar veren ilişki kurma dinamiğini değiştirebilir mi?

    Kişi hangi bağlanma şeklinden gelirse gelsin, psikoterapi yardımıyla bütün bu çocukluk hikayelerini anlamlandırıp, içgörü ve farkındalık elde ettiğinde geçmişin duyguları bugünü etkilemeyi bırakabilir. Tekrardan kendi yüzleşmeleri ve anlamlandırmaları ile kazanılmış güvenli bağlanmayı oluşturabilir.

  • Doğacak bebeğinizin hatta torunlarınızın sağlığı size bağlı

    Doktorunuz “-İnsülin direncinizden ötürü ileride yüksek tansiyon ve şeker hastası olabilirsiniz” derse bu size pek şaşırtıcı gelmeyebilir ama “-Annenizin çocukken iyi beslenmemiş olması sizin hatta çocuğunuzun şişmanlık veya kalp hastalığına yakalanmanıza sebep olabilir” sözleri ya da “-Fazla kilolu olmanızın altında babanızın erken yaşta sigara içmeye başlamış olması yatıyor olabilir” derse kaçımız bunu inandırıcı bulur? Anne olmak isteyen kadınlara özel Wellness programı sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmek ve sağlıklı nesiller için önemli bir adım olarak kabul ediliyor.

    Kısa adı HEC (Human Epigenome Consortium) olan uluslararası kuruluş 2010 Şubat ayından bu yana bu konuda önemli çalışmalar yapıyor. HEC’in yürüttüğü İnsan Epigenom Projesi sonlandığında “insan epigenom haritası”nın açıklanması bekleniyor. “İnsan genom haritası”ndan sonra bu çalışmanın önemli pencere açacağı öngörülüyor.

    İnsan Genom Projesi sayesinde hücrelerimizdeki kromozomlar üzerinde sarılı olan DNA’mızdaki 3 milyar baz çiftinin 25,000 civarında geni kodladığını ve bunların kromozom haritası üzerindeki yerlerini biliyoruz. “Genom” olarak adlandırılan bu genetik kod kompleksini bir bilgisayar chip’i gibi kabul edersek “epigenom”u da işletim sistemi yazılımına benzetmek mümkün. Nasıl ki aynı bilgisayara farklı işletim sistemleri yüklediğiniz zaman farklı özellikler kazanıyor işte insan epigenomu da, genleri aynı da olsa, insanların birbirinden ayrılmalarını sağlıyor. Diğer bir ifade ile anne karnındaki bebeğin adeta “programlanması” rahim içi biyokimyasal ve hormonal etkilerle şekilleniyor (“epi” eki eski Yunan dilinde “üzerinde/dışında” anlamına geliyor. Epigenom da genomun dışında anlamını taşıyor)

    Gebelik öncesi veya gebelik başladıktan sonraki (yani rahim içi) koşullar ne olursa olsun bebekte veya çocukta ortaya çıkan hastalıklar genetik, bu koşullar değiştirildiğinde veya doğru yönetildiğinde ortaya çıkması engellenen hastalıklar ise epigenetik kökenlidir. Anne ya da babanızdan ciddi bir hastalığı genler aracılığı ile almamış dahi olsanız doğru beslenmiyor, egzersiz yapmıyor, gerektiğinde size uygun fonksiyonel gıdaları ve vitaminleri almıyor iseniz kendi sağlığınızı riske atmanın yanında çocuğunuzda epigenetik nedenli bir hastalık çıkmasına da neden olabilirsiniz. Geleceğin anneleri için bu çok önemli bir sorumluluktur.

    Geleceğin anneleri bu soruları kendine sormalı

    Sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için doğru şeyleri yapıyor muyum?

    Gelecekte sağlıklı bir gebelik yaşayacak mıyım, bu olasılığı artırmak için yapılması gerekenleri yapıyor muyum?

    Sağlıklı bir bebek dünyaya getirebilmek için bugünden doğru şeyleri yapıyor muyum?

    Gebelik ve sonrasında sağlığımı ve formumu kaybetmemek için kimden yardım almalıyım?

    Çocuğumun sağlıklı bir erişkin olması için bugünden yapmam gereken şeyler var mı?

  • Ruhumuzun Soğuk Algınlığı

    Ruhumuzun Soğuk Algınlığı

    Bundan birkaç yıl önce çoğumuzun diline dolanan bir şarkı vardı;

    “Depresyondayım unutuldum,

    Sevgilimden ayrıldım,

    Çok yalnızım….

    Depresyondaki insanın ruh halini oldukça iyi anlatan bu şarkı , tüm şarkılar gibi depresyonu da aşk acısı ile doğrudan ilişkilendiriyordu.

    Bir yere kadar doğru olan bu benzetme depresyonun tanımı açısından bir eksik kalmaktadır. Çünkü depresyona yol açan tek kayıp sevgilinin kaybı, tek acı da aşk acısı değildir.

    Depresyon, yani ruhsal çöküntü Psikiyatri’ nin yanı sıra genel sağlık alanında da yaygın olarak karşılaşılan bir hastalıktır. Dahiliye, Nöroloji, Fizik Tedavi vb. gibi uzmanlık alanında çalışanlarda sık sık depresif hastalarla karşı karşıya gelmektedirler.

    Adeta Psikiyatri’nin “Soğuk algınlığı” yani “Gribi” olan depresyon bir akıl hastalığı değildir ama bu hastaların toplum içinde “etiketlenme” endişeleri de sorunu şiddetlendirmekte ve hastaların tedavi için Psikiyatristlere başvurmalarını güçleştirmektedir. (Yani aslında, çok kısa bir sürede iyi edilebilecek bir hastalık boşu boşuna kronik bir hal almakta ve tedavisi daha güç ve daha uzun olmaktadır.)

    Hem toplumun hastalık hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması, hem de konunun uzmanı olmayan hekimlere gidilerek teşhisin gecikmesi nedeniyle bazı talihsizlikler yaşanabilmektedir. Bu nedenle de halkın bilinçlendirilmesi, hastalığın yeterince tanıtılması ve konunun uzmanı hekimlere yani psikiyatristlere gidilmekte gecikilmemesi hastalığın doğru teşhis ve tedavisi açısından önemli olmaktadır.

               Gribe yakalanan, nezle olan bir insan en kısa zamanda bir doktora başvurarak tedavisi için gerekli olan antibiyotik ya da antigribal ilaçları alarak kullanmaya başlar. Ülkemizde yaygın ve yanlış bir davranış kalıbı olan en yakın  “Eczacı abla “ ya da “Eczacı ağabey”e giderek onu bir ilaç tavsiye etmesi konusunda zorlamak ve onun vereceği birkaç ilacı kullanarak tedavi olmaya çalışma alışkanlığı pek çok hastalığın teşhis ve tedavisinde gecikmelere yol açarak kişilerin  sağlığını ciddi biçimde tehdit edebilmektedir.  Burada, bütün ön yargıları bir yana iterek derdimizin dermanı olan hekime gitme konusunda hiç vakit kaybetmememizde yarar olduğunun altını bir kez daha çizmek gerekmektedir.

               Şimdi de depresyonun kısa bir tanımını yapalım ;

               Depresyon sözcüğü, çökme, kendini kederli hissetme, işini gücünü yapabilme ve hayattan zevk alma gibi konularda kişinin kendini isteksiz ve yetersiz hissetmesi gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

               Depresif duygular, sağlıklı insanlarda istenmeyen ya da hayal kırıklığına neden olan yaşamsal olaylar karşısında ortaya çıkan sıkıntı , üzüntü ve keder içeren duygusal tepkiler olup , yaşamın normal bir parçası olarak kabul edilebilir.Ancak bizler tarafından ruhsal bir rahatsızlık olarak kabul edilen “Depresyon”, duygusal bir tepkiden çok daha şiddetli ve kişinin yaşamını olumsuz olarak etkileyen, hatta onun tüm yaşamsal işlevlerini bozan , belirli belirti kümelerinden oluşan bir hastalıktır. Temel özellikleri arasında kederli ve karamsar duygular içinde olma, kötümser düşünme, gelecekle ilgili umutsuzluk, hayattan zevk alamama, enerji azlığı, hareket  isteğinin azalması ve hareketlerde yavaşlama, iştah ve uyku düzensizlikleri yani, iştah ve uykuda artma ya da azalma gibi belirtiler yer alır.

               Tüm bu saydığımız belirtilerin “Depresyon” teşhisini koydurabilmesi için belirli bir süre boyunca devam etmesi ve kişinin günlük yaşantısını sürdürebilmesini engelleyen ya da insanlarla ilişkilerinde bozulmalara neden olan boyutlara varmış olması gerekmektedir.

               Hayatında önemli bir kayıp yaşamış olan bir insanın yani işini kaybeden, eşinden ayrılan ya da çok sevdiği bir yakınının ölüm acısını yaşamış olan bir kimsenin bir süre kendisini kötü hissetmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ve bu durum onun depresyona girdiği anlamına da gelmez. Ama bu süre çok uzar, kişi bir türlü eski yaşamına geri dönemez ise işte o zaman depresyon olasılığı üzerinde durulması gerekmektedir.

               İçinde yaşadığımız çağ ve koşullarda depresyona girmek yada depresyona girmiş olmak utanılacak bir durum değildir. Tam aksine bizim hala insan olduğumuzu, insani değerlerimizi ve duygularımızı yitirmemeyi başardığımızı gösteren son derece insana has bir hastalıktır. Siz hiç nezle ya da grip oldum diye utanan, sıkılan birine rastladınız mı diyeceğim ama birden  şu günlerde nezle yada grip olma ihtimali bulunan kişilere de vebalıymış gibi davranıldığını anımsıyor ve sorumu geri alıyorum.

  • Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Her mevsim dönümü bir şeyleri elden geçiririz.. arabanın bakımı, evin boyası badanası, dolaptaki eşyaların kaldırılması.. kaçımız kendimizi ya da ilişkimizi gözden geçiririz.. . mevsimler yalnızca eşyaların üzerinden mi geçer, zamanın yıpratıcı eli bize dokunmaz mı? hadi bu mevsim dönümü evliliğinize de bir bakım yapın..

    evlilik iki kişinin dışındaki üçüncü bir kişidir.. ilişkideki eşlerden farklı olarak, onun da kendine ait gereksinimleri, krizleri ya da durağanlıkları olur. Çiftlerin sadece kendilerinin ya da partnerlerinin isteklerine, ihtiyaçlarına odaklanması, ilişkinin ihtiyaçlarını karşılamaması, çiftlerin boşanma ya da ayrı yaşama gibi fiziksel olarak ayrılığıyla ya da aynı evin içinde birbirlerinin yaşamlarına temas etmeden beraber-miş gibi, her şey yolunday-mış gibi yaşayarak duygusal olarak ayrılığıyla sonuçlanmaktadır.

    Beklentiler

    Evlilikteki sorunlardan biri beklentilerin karşılanmamış olmasıdır. Beklentileri daha ilişkinin başında ilişkiye yüklüyor olmamız, evliliğe potansiyel bir sorunla başlamamıza yol açar.. Sosyal medyaya baktığımızda; evlilik arefesinde, “sonsuz mutluluğa günler kala, ruh ikizim, bir elmanın iki yarısıyız biz” ya da ilişkinin iyi gittiği dönemlerinde “böyle mutlu nice yıllara” başlıklarına sık rastlıyoruz artık.. beklentinin büyüklüğü kulağa şairane gelse de esasında ne kadar ürkütücü.. verdiği mesajlara bakıldığında;” berabersek birbirimiz gibi düşünmeli ve davranmalıyız, ilişkide bireyselliğe yer yoktur, bu ilişkide hiç çatışmamalıyız, sorun yaşamak ilişkinin kötü gittiğini gösterir” gibi alt anlamlar yüklüdür. Oysa bir sepetteki 2 ayrı meyve olarak ta beraber var olamaz mıyız,  çeşitlilik yaşamı renkli ve dinamik tutamaz mı, her yetişkin gibi sorun yaşayıp bunların üstesinden gelemez miyiz? Mutluluk yalnızca pembe panjurlu evlerde mi barınabilir. Hatta çocukları da hesaba katarsak; mavi gözlü olmasını beklediğiniz çocuğunuz kahverengi gözlü olursa, fen lisesine giremez de evinizin yanında sizin gittiğiniz okula giderse onu daha mı az seversiniz.. çift terapilerindeki bilindik serzeniş cümlelerinden biridir; hiç böyle hayal etmemiştim.. hayal kırıklığı çok geçmeden yanına üzüntüyü ve öfkeyi de alarak ilişkiyi kuşatmaya başlar..

    ilişkiye dair yapabileceğiniz en güzel yatırımlardan biri beklentilerinizi gözden geçirmektir. Elbette beraber yaşadığımız insanlara karşı bir beklenti oluşturabiliriz fakat bunun derecesi ve gerçeklikle ne kadar uyumlu olduğu önemlidir. Kendinize bir sorun;

    Bu beklentileri ilk ne zaman inşa ettiğiniz, bunlar olmazsa mutlu olamayacağınız düşüncesine ilk ne zaman kapıldınız, hangi ilişkiden öğrendiniz bunu? Karşılayamayacağınız beklentilerle karşılaştığınızda siz ne hissediyorsunuz?

    İletişim

    İlişkinin altını oyan, esasında  düzeltilmesi en kolay bileşenidir  iletişim. İsteklerin, ihtiyaçların, beklentilerin açık bir dille ifade edilmemesi, konuşmalarda örtülü mesajlar ya da beden dilinin tercih edilmesi, karşısındaki insandan kahinlikle zihin okumasının beklenmesi bir zaman sonra ya iletişimi incitici ve sağlıksız bir hale getirir ya da çiftler bu sıkıntılı durumla karşı karşıya kalmamak için iletişimden kaçınırken bulurlar kendilerini.. iletişimde sözcüklerin bildiğimiz anlamlarının kullanılması, sürekli karşımızdaki üzerinden “sen” li cümleler kurmaktansa, içinde daha fazla “ben” geçen kalıplara yer verilmesi, sözel mesajlarla davranışsal mesajların birbiriyle tutarlı olması, çiftlerin birbirini doğru anlamasını sağlar.. doğru iletişim hem sorun yaşamayı azaltır da hem de mevcut sorunun çözümünü kolaylaştırır.. iletişimin amacı uzlaşmak değil, birbirini anlamaya çalışmaktır. Her diyalogdan sonra aynı düşüncede uzlaşmak hayalperest bir beklentidir. İletişimden kaçınmanın sebeplerinden biri de karşıdakini anlamakla, ona hak vermenin birbirine karıştırılmasıdır.. karşımızdakini anlayabilir ama ona hala hak vermeyebiliriz. Bir ilişkide isteklerimiz gerçekleşmese de anlaşıldığımızı düşünmek bize kendimizi iyi hissettirir ve yeniden bir takım olduğumuzu hatırlatır..

    Duygularınızı ifade edin

    İlişki kurma ihtiyacı doğuştan gelir,. Evlilik duygusal bir yatırımdır, elbette hayatın gerçeklerini göz ardı etmeyiz, kira ödemesi, faturalar, okul taksitleri, ailenin sosyal ilişkileri, yaşam planlamaları vs hayatın içindeki gerçekliklerdir. Fakat yalnızca bu gerçekliklere odaklanmak, duygusal ihtiyaçlarımızı göz ardı etmek, ilişkide sürekli “mantık açısından baktığımızda..” diye başlayan cümleler kurmak, ilişkinin duygusal kısmını sekteye uğratır. Evlilik bir şirket değil, duygusal ihtiyaçları karşılamak adına oluşturulmuş, sevme, sevilme, değerli hissetme, anlaşılma, mutlu olma gibi duygusal yanımızı içeren bir kurumdur. “duygularımız bizim zayıf yanlarımızdır, sadece kadınlar duygusaldır, duygularımızı gösterirsek karşımızdaki bize zarar verebilir” gibi yanlış mitler bizi ilişkisiz bir ilişkiye sürükler.. duygular olmadan ilişki yaşanmaz ancak biraradalık sağlanabilir.. duyguya borçlanırız ve en nihayetinde insan yanımız yani duygusallığımız bizden alacağını tahsil eder. Baktığımızda evlilik içinde tatmin olmayan duygusal ihtiyaçlar bir çatışmayla karşımıza çıkar. İlişkide duygusal ihtiyacınızı ifade edin ve bunu partnerinizden talep edin “bu gün kendimi mutsuz hissediyorum, hayal kırıklığına uğradım, desteğine ihtiyaç duyuyorum, bana sarılır mısın ya da saçımı okşar mısın” bunların anlaşılmasını beklemektense ifade edin.. ihtiyacın talep edilince karşılanması kıymetini yitirtmez.

    Ben- biz arasında sıkışma

    var olduğumuz ilk an, anne karnında, yani bir canlının içinde, onunla beraber varoluruz.. sonra dünyayı keşfeder ve ayrışırız. Bu ayrışmayı sağlıklı olarak gerçekleştiremeyen insanlar, “uzaklaşırsak kayboluruz” korkusuyla hep biriyle beraber varolmaya yönelir. Ya kendi kimliğini eritip eşine kaynaşmak ya da eşinin kimliğini eritip onu içine almak suretiyle 2 kişiyi tek kişi olmaya zorlar. Bu olabilecek en dar cenderedir, ilişkiyi garantiye almaz kaçma isteği uyandırır. İlişkiyi gözden geçirirken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de kendiliğimize ya da karşımızdakinin kendiliğine ne kadar alan tanıdığımızdır. Evlilik çiftlerinin kendi bireysel alanlarının, arkadaşlarının, uğraşlarının ya da işlerinin olduğu bir alanla, çiftler arasındaki müşterek alanın toplamıdır.

    Güç çatışması

    Evliliğin bir diğer sorunu “ayna ayna söyle bana hangimiz daha mükemmeliz” dir. Bazen açıktan bazen üstü kapalı ifade edilir; ben olmasam çocukların ödevi aklına bile gelmez, ona kalsa ay sonunu zor getiririz, Allahtan annemlere durumu izah ettim de krizi önledim.” Bunlar ben çocuklar konusunda senden daha hassasım, ekonomik karar almadan senden daha başarılıyım, sosyal ilişkilerimiz ben olmasam kaosa döner demek.. bir konuda iyi olmamız diğerinin kötü olduğu anlamına mı gelir? Konumlanma mutlaka hiyerarşik mi olmalıdır? İnsanlar sadece bizden başarılı olanlar ve bizden başarısız olanlar diye ikiye mi ayrılır? Eşit düzlemde varolamaz mıyız? Yeteneklerimizi karşılaştırmak yerine, güçlü olduğumuz yanlarımıza göre alan paylaşmak bizi daha güçlü yapmaz mı? çiftler çoğunlukla eşit olmayı ve aynı olmayı birbirine karıştırır. Mizaç olarak, beceri olarak birbirimizden farklıyız fakat toplamına baktığımızda eşitiz. Bizi güçlü yapan güç savaşı değil, kendimi zayıf ve güçlü yanlarımızla tartıp, farkımıza varmak ve belli alanlarda rekabet etmektense bütününde tamamlayıcı ve tamamlanan olmaktır.

    Kabul

    İnsanlarla onları değiştireceğim, en nihayetinde istediğim gibi birine dönüştüreceğim diye yola çıkılmaz. Bazen çiftler koca bir hayatı birbirlerini değiştirmeye çabalayarak harcadıklarını fark ederler. Bu mücadelede, ne birbirlerini tam olarak istediği hale getirebilirler ne de mutlu olabilirler.. oysa mevsimlerin sırasını tayin edemeyiz ya da güneşin doğuşunu.. karşımızdaki insanları da olduğu gibi kabul eder, onun sevdiğimiz yanlarına odaklanırız, Onu bize sevdiren yanlarına.. iyi insan- kötü insandan ziyade doğru davranış – yanlış davranış vardır, tıpkı kendimizde olduğu gibi.. eşimizden davranışını değiştirmesini talep edebiliriz fakat kişiliğini değiştirmesini istemek, kendi kişiliğimizi de her talebe göre değiştireceğimizi vaad etmektir.

  • Motivasyon

    Motivasyon

    İsimlerini bildiğimiz, sıfırdan yükselmiş veya çevremizde başarı öykülerini gururla anlatan insanların yüksek hedelere nasıl ulaşabildiklerini hiç düşündünüz mü? Yoksa onlara bakıp, helal olsun diyerek, nasıl başardıkları konusunda yaşadıkları zorlukları hiç merak etmeden geçiştirdiniz mi? Mutlaka bir çoğunuzun etrafında, hiç dershaneye gitmeden, iyi bir üniversite kazanmış bir kaç örnek vardır. En kötü ihtimalle çocuklarımıza örnek gösterdiğimiz, zor şartlar yaşıyor olmasına rağmen başarılı olmuş bir çocuk… Herkesin bileceğini düşündüğüm Bill Gates, McDonald’s gibi, sıfırdan şirket yaratmış isimlerden bahsetmiyorum bile… Çok ilginç öyküleri ve bu yerlere gelene kadar nasıl çok zor şartları aştığını daha ayrıntılı bilmek isterseniz, bir göz atın derim… Düşünmenizi istediğim, nasıl oluyor tüm bunlar? İnsan olarak ne kadar farklıyız birbirimizden ki, birileri başarılı işler gerçekleştirirken, biz yanlızca hayat telaşesi içinde kavruluyoruz? Belki de hala gerçek motivasyon ve hedeflerimizi bilemiyor, bilemediğimizi gerçekleştiremiyoruz.. Peki, nedir bu motivasyon? Motivasyon öyle bir algıdır ki, insanda hedefe giderken, çok önemli bir şeyi gerçekleştirir. HAREKETE GEÇMEK.. Gördüğüm danışanlar, konuştuğum arkadaşlarım veya bir ortamdaki gözlemime dayanarak söyleyebilirim ki, harekete geçmek çoğumuzun temel sorunu.. Bazen benim de.. Genellikle insanlar sorunlarının neden kaynaklandığını, ne yaptıkları zaman neyin düzeleceğini, hangi davranışın iyi geleceğini biliyor, evet bu konuda belki de fikir sahibi, ancak bunları uygulamakta, yani harekete geçmekte sorun yaşıyorlar.. Bir amaca ulaşmaya ne kadar arzumuz, bir hedefe gitmeye ne kadar motivasyonumuz varsa, işte o kadar başarılı oluyoruz aslında. Harekete geçip, bir iş sırasında yaşadığımız sorunlarla başa çıkabilir ve tüm sorunlara rağmen, devamlılık sağlayıp güçlü durabilirsek; başarıya giden yolumuzu, çizmiş sayılıyoruz…Yani, adımlar doğru ilerliyor demektir 🙂 Gelin kısaca motivasyonumuzu arttıracak yollara bir göz atalım ;

    Gerçekçi, sizi mutlu edeceğine inandığınız hedefler belirleyin..Gerçekçi diyorum, çünkü hedeflerinizi sizinle ortak bir paydası olmayan, “bu insanı mutlu ediyordur” gibi kalıp düşüncelerle belirlenmiş hedeflerin, motivasyona pek etkisi olmayabilir.. Tabii ki hayal kurun, isteyin ve elde edin ancak, gerçekten yüreğinizde, ne istediğinize bir bakın öncelikle… Çünkü, bu hedefe ulaşmak için bir zaman ve çaba sarf edeceksiniz. Harcadığınız zaman ve çabaya değer bir hedef olup olmadığının analizini, iyi yapmanız gerekir..

    Belirlediğiniz hedefleri netleştirin.Ne istiyorsunuz, ne bekliyorsunuz, bu hedef sizin için ne ifade ediyor, içinizdeki mutluluk hormonunu ne kadar tetikliyor.. Tüm bunları nacizane tavsiyem, bir kağıda yazın ve netleştirin…

    Olumsuz düşüncelere kulaklarınızı kapatın..Hatta mümkünse size yapamayacağını, başaramayacağını kaygılayan, beyninizi de kapatabilirsiniz 🙂 Başarıya ulaşmış insanlar hakkında bir şeyler okumak, belki olumsuz düşüncelerle savaşmanız için, size yardımcı olabilir.. İnsanların başardığını görmek de, iyi bir motivasyon tetikleyicisi olabilir.. Sizde, kendi hedeflerinizin sonucunda neler kazanabileceğiniz,, neler hissedebileceğinizi, kendinize sürekli hatırlatın.. Dilerseniz ayna egzersizi yapabilirsiniz. Sabahları ve akşamları yüzünüzü yıkarken, belki ellerinizi yıkar, dişlerinizi fırçalarken, başınızı bir kaldırın.. Aynadaki yüzünüze bakın ve kendinize, başaracağınıza olan inancınıza bir gülümseyin.. Aynadaki sizsiniz, belkide bir kaç gün, bir kaç ay , birkaç yıl sonra, hedeflerine ulaşmanın gururu ile bakacaksınız yeniden kendinize.. Bu yüzden, en büyük motivasyonu kendiniz, kendinize verebilirsiniz…

    Hedeflerinizin adımlarını belirleyin.Eğer kendinize direk, en yüksekteki hedefi belirlerseniz, bu hedefe giderken muhtemelen çabuk tükenir ve vazgeçersiniz. Evet, temel bir hedefiniz olsun ancak o temel hedefe giderken alt dallarını belirlemek önemlidir. Yani, önce ulaşabileceğiniz, küçük hedefleri gerçekleştirir ve bu hedefleri temel hedefinizle bağdaştırabilirseniz daha doyurucu ve sizi yormayan bir şekilde ilerlemiş olursunuz. Bu şekilde asıl hedefinize doğru adım adım ilerlemek tabirini kullanabilirim..

    Kendinizi ödüllendirin.Temel hedefinize giden yolda, belirlediğiniz bu küçük hedeflere ulaşmak, sizi başarılı hissettirecek en güzel etkendir. İşte bu başarılarınızı, sizi mutlu edecek bir kek, bir arkadaş sohbeti, biraz alışveriş gibi motive ederek ödüllendirebilirsiniz. Nasıl mutlu olduğunuzu biliyorsunuz, başardınız ve bunu hak ettiniz…

  • Albert Bandura’nın Sosyal Öğrenme Kuramı ve Eğitime Yansımaları

    Albert Bandura’nın Sosyal Öğrenme Kuramı ve Eğitime Yansımaları

    Albert Bandura 4 Aralık 1925 yılında Kanada, Alberta’nın buğday tarlalarının arasında küçük bir yerde, Ukrayna göçmeni, altı çocuklu bir çiftçi ailesinin tek erkek çocuğu olarak dünyaya geldi. O bölgedeki tek eğitim kurumu olan, karma eğitim veren, toplam 20 öğrencisi ve 2 öğretmeni olan bir okulda ilköğretim ve lise derecelerini aldı. Yaz tatillerini Yukon’da otoyollardaki delikleri kapatarak geçirdi. Daha çok mühendislik eğitimi almayı düşünürken birkaç deneme sonrasında psikoloji okumaya karar verdi. Bandura, lisans derecesini 1949 yılında Kanada’da British Columbia Üniversitesi’nden aldı.

    Bandura Lisansüstü çalışmaları için, öğrenme kuramındaki köklü geleneğinden dolayı Iowa Üniversitesi’ni seçti. Bandura’yı etkileyen Iowa’lı öğretim üyeleri arasında öğrenme kuramcısı Kenneth Spence de vardı. Iowa Üniversitesi öğretim kadrosu deneysel çalışmaya çok önem veriyordu. Bu eğitim Bandura’ya psikologların ‘kendilerini deneysel testlere göre uyarlayacak şekilde kliniksel olguları kavramsallaştırmaları’ gerektiği düşüncesini kazandırdı. (Bandura, Evans’ta, 1976, s243, akt;, Jerry M 2006). Bandura doktorasını 1952 yılında tamamladı. (Jerry M. Burger, Kişilik, Kaknüs Yayınları 2006, s 534)

    Wichita’da bir yıl süren klinik stajdan sonra 1953 yılında Stanford Üniversitesi’nin teklifini kabul etti ve bu tarihten itibaren orada kaldı. Stanford’da geleneksel öğrenme kuramı ile bilişsel kişilik kuramları arasında, klinik psikoloji ve kişiliği anlamaya dönük deney odaklı çalışmalar arasında bir köprü kurmaya çalıştı. 1960’lı yıllardan sonra sosyal öğrenme üzerinde çalışarak bugünkü kuramını geliştirmiştir. Başlangıçta sosyal öğrenme olarak adlandırdığı kuramını daha sonra sosyal bilişsel kuram olarak değiştirmiştir. Bandura çok sayıda mesleki onur ödülü kazanmıştır, bunlardan biri de 1974 yılında Amerikan Psikoloji Derneği başkanlığına seçilmesidir. Halen yaşamaya devam etmekte olan Bandura kuramını geliştirmeye devam etmektedir.
    Kişilik kitabı ve alim Kaya S. 423

    SOSYAL ÖĞRENME KURAMI

    Sosyal Öğrenme kuramı davranışsal ve bilişsel kavramları birleştirir ve birbiriyle tamamlar. Bunun yanında bilişsel, davranışsal ve çevresel faktörlerin birbirini etkileyici yapısını vurgular. (Luthans, F, 1989, a.g.e.; s 297, akt:, Pınar Tınaz, Organizasyonlarda Etkili Öğrenme stratejileri, 2000, s24,25)

    1960-1970 yılları arasında gelişsen sosyal öğrenme teorisi, ilk kez, insan davranışının anlaşılmasında bilişsel düşünce süreçlerinin dikkate alınması gerektiğinin farkına varan Albert Bandura ve diğer araştırmacıların çalışmalarının bir sonucu olarak gözlemlenmiştir. (Pınar Tınaz, Organizasyonlarda Etkili Öğrenme stratejileri, 2000, s24,25),

    Sosyal öğrenme kuramı, düşünce süreçleri ve açıkça gözlenemeyen diğer psikolojik fonksiyonların üzerinde düşünmek için edimsel şartlanmaya karşı bir reaksiyon olarak da gelişmiştir.

    Albert Bandura (1977) Skinner’in söylemiş olduğu klasik ve operant koşullanma kavramlarına itiraz etmez, ancak insan öğrenmesinin sosyal bir ortamda oluştuğunu ve çocukların en önemli öğrenme yaşantılarının başkalarının davranışlarını gözleyerek oluştuğunu savunur. Bandura bu tür öğrenmeye gözlem yoluyla öğrenme (observational learning) adını verir. ( Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı 2006, s426)

    Sosyal öğrenme teorisine göre davranış, davranışın sonuçlarından etkilenir. Ödüllendirilen tepkilerin daha sonra tekrarlanma olasılığı fazladır. Cezalandırılan tepkiler ise, olasılıkla sona erecek ve bir daha tekrarlanmayacaktır. Davranışın, davranış sonuçlarından etkilendiği prensibi, hem edimsel şartlanma hem sosyal öğrenme teorisine esas teşkil eder. (CHERRINGTON, D.J., 1983, Personel Management; c. Brown Camp. Yay.: A.B.D. s 472 akt. Pınar Tınaz, Organizasyonlarda Etkili Öğrenme stratejileri, 2000, s25)

    Günümüzün en popüler öğrenme psikologlarından olan Bandura’nın kuramı, modern öğrenme kavramının bir özeti olarak bilinir. Bilişsel etkileşim; bireylerin algılanmış anlamlı çevre ile etkileşimi anlamında ele alınmıştır. İçsel güdüye inananlar özel güçler aracılığı ile davranışların ortaya çıktığını ileri sürerken, dışsal güdüye inananlar insan davranışının mekanik deterministliğin sonucu olduğuna inanmışlardır. Bilişsel etkileşimciler ise bireyin durumsal seçenekleri deneyimleyen maksatlı seçimlerinden söz eder. Yani insanlar kendileri için en iyi olanı seçebilir. (Nermin Çelen, Öğrenme Psikolojisi, İmge Kitabevi 1999, s113)

    Bu anlayışta birey pasif değil etkileşimcidir. Birey ile çevresi arasında sürekli alışveriş sözkonusudur. Bireyin içinde bulunduğu durumsal süreç, bireyin düşüncesini, gereksinimlerini ve güdülerini belirler. Birey kendi bilişsel sürecinde durumları, uyaranı ve olayları seçer, kritik önemi olan algıları seçer, kritik önemi olanları algılar ve değerlendirir. Bireyin algısı davranışını yönlendirir. Bilişsel etkileşim, maksatlı bir eylemdir. Bu bir düşünce, düşünceler bileşiği ya da davranış olabilir. Organizmaya etki eden uyarana verilen otomatik tepkiye benzemez. İnsan kendine gelen bilgileri entegre eder, kendi ve çevresindeki dünya ile ilgili olanları bilişsel olarak anlamaya çalışır. Bilişsel etkileşimciler için etkileşim birey ve onun psikolojik çevresi arasındaki ekileşimdir. Bu anlamda izlenilen bilgi örgütlenmiş anlamlı içsel temsillere dönüştürülür. Otomatik davranış değil, düşünce ürünü davranış vardır. Birey ve çevresi değiştikçe; birey kendi maksaktları için çevreyi farklı biçimde yorumlar. Fiziksel çevrenin değişip değişmediği önemli değildir. Fiziksel çevrenin birey için anlamı değiştiğinde bireyin onunla etkileşimi de değişir ve yeni görüşler kazanır. Özetle söylenebilir ki birey ve çevresi arasında dinamik bir ilişki vardır. Çevresel olaylar, kişisel faktörler ve davranış birbirini etkileyen belirleyicilerdir. (Nermin Çelen, Öğrenme Psikolojisi, İmge Kitabevi 1999, s114)

    Bandura ve onun gibi düşünenler için algılama insan öğrenmesinde uyaran ve tepki arasındaki ara değişkendir. Anlık durumlar, bilinçli yaşantıyı etkilediğinde algılayan birey bu duruma ilişkin fiziksel ve sosyal özellikleri belirli özel eylemler aracılığı ile çağrıştırır. Anlamlı psikolojik durumlar (ipuçları) bireyi belirli bir zaman diliminde etkileyerek davranış oluşturmaya yarayan beklentileri oluşturur. Bunlar açık ve kapalı düşünceler veya acı, haz, heyecan, korku gibi içsel olabilir. Bu sayılanlara geçmiş yaşantılar da eklenebilir (Bandura, 1965, akt:, Nermin Çelen, Öğrenme Psikolojisi, İmge Kitabevi 1999, s114- 116)

    Biz insanlar etkileştiğimiz çevreyi biçimlendiririz. İnsanlar sürekli bir şeyden kaçarak ya da kovalayarak durumları etkiler, biçimini değiştirir. Bu arada çevresel faktörlerden etkilenir. Birey, her dakika seçer, yorumlar durumsal bilgiyi değerlendirir ve onu davranış kaynağına dönüştürür. Çevrenin psikolojik anlamlılığı bireyin var olan durumu algılaması çalışılarak keşfedilebilir. Durumun algılanması bireyin davranışını etkileyen veya duruma tepkisini belirleyen faktördür. Göreceli, dengeli, bilişsel ve duygusal değişkenlere kişisel değişkenler olarak, bireyler için durumun psikolojik anlamlılığı durumsal değişken olarak kabul edilebilir. Kişisel ve durumsal değişkenlerin kombinasyonu davranışı belirler.

    Bandura’nın kuramı Skinner’in radikal davranışçılığından farklıdır. Skinner’a göre bireyin geçmiş davranışları yeni davranışını etkiler. Bandura’ya göre bireyin geçmiş davranış sonuçları, benzer durumlara ilişkin sezgi ve beklenti oluşturur. Burada sözü edilen öğrenilmiş beklentilerdir. Bandura’ya göre insanlar doğrudan uyarana tepki vermez. Tepki vermeden önce durumu yorumlar. Bandura hem insancıl psikolojide hem de davranışçı psikolojinin terminolojisini kullanarak insan ve çevre arasındaki etkileşimi aktarmaya çalışmıştır. (Bandura 1965, akt:, (Nermin Çelen, Öğrenme Psikolojisi, İmge Kitabevi 1999, s114- 116).

    Gözlem (Model Alma) Yoluyla Öğrenme

    Bandura, öğrenme kavramını bilişsel bir süreç içerisinde kazanılan bilgi bütünü olarak tanımlamıştır. Bununla birlikte insan düşünce ve davranışlarının birçoğunun temelinde sosyal orijinli, yani sosyal çevreden elde edilen bilgiler yer almaktadır. (STADJKOVİC, A. D., Luthans, F. 1998, Social Cognitive Theory and Self-Efficacy: Going Beyond Traditional, Motivational and Behavorial approachers. Organizational Dynamics, 26(4) 62-75, akt. Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi s424) Bandura’nın sosyal öğrenme kuramında, sosyal etki önemli bir role sahiptir. Ancak Bandura sosyal faktörlerin etkisini tek yönlü olarak ileri sürmemiştir. Onun teorisinin temel yapısı üçlü karşılıklı belirleyiciler (triadic reciprocal determinism) üzerine kurulmuştur. Bunlar; birey, çevre ve davranış üçgenidir. Bu üçlü birbirini karşılıklı olarak etkiler. Bandura’ya göre kişi ve çevre faktörleri birbirinden bağımsız değişkenler değillerdir. Bunlar birbirlerini sürekli olarak etkilemektedirler. Kişi çevresini yaratır, değiştirir bazen de yok eder. (Bandura, A. 1986, Social foundations of Thought and Action: A social Connitive Theory. Englewood Cliffs, NJ: Prentice – Hail, akt. Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi, Ankara, Pegem A Yayıncılık, 2007, s424)

    Çevre şartlarındaki bu değişiklikler, bireyin davranışını ve gelecek yaşamlarını da önemli ölçüde etkileyebilmektedir. Bilişsel yapı insanın düşünme, motivasyon, tutum ve davranışlarında etkili bir biçimde katkıda bulunmaktadır. Kazanılmış olan bir çok bilgi ve davranışımızın temelinde sosyal çevre etkili olmakla birlikte, birey bütün kişilik özellikleriyle birlikte bu davranış ve bilgilerinden sorumludur. (Rottschaefer, W. A. 1991, some Philosophical implications of Bandura’s Social cognitive Theory of Human Agency. American Psychologist, 46, 153 – 55, akt. akt. Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi, Ankara, Pegem A Yayıncılık, 2007, s424)

    Bandura’ya göre, bir çok insan davranışı, modeli gözlemleme yoluyla öğrenilir. Diğerleri gözlenirken davranışın nasıl yapıldığı ve davranışla ilgili kurallar kodlanır (öğrenilir). Bu kodlama (öğrenmeler) daha sonra davranış meydana getirilirken rehberlik eder. Bu tür davranış değişiklikleri (öğrenmeleri) özellikle çocukların davranışlarında rahatlıkla gözlenebilir. (Bandura, A. 1986, Ön. Ver, akt. Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi, Ankara, Pegem A Yayıncılık, 2007, s424)

    1970’li yıllardaki çalışmalarında Bandura, sosyal öğrenme teorisini açıklarken gözlemcinin, hareketsiz bir kamera ya da kaset çalar olmadığını aksine, hareket eden, sınıflandırmalar yapabilen, tercihlerde bulunabilen bir kimse olarak tanımlamıştır. Daha sonra biliş üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmış ve kuramının adını ‘Sosyal Bilişsel Kuram’ olarak değiştirmiştir. Sosyal bilişsel kuram adı altında yaptığı çalışmalarda biyolojik yapının ve olgunluğun davranışlar üzerinde etkili olduğunu gözlemlemiştir. Fiziksel yapı, duyuşsal yapı ve sinir sitemi davranışta ve bazı kapasitelerin gelişmesinde önemli bir etkiye sahiptir. ( Tudge, R. H., Winterhoff, A.P. 1993, Vygotsky, Piaget and Bandura: Perspectives on the Relationsa Between the Social World and Cognitive Development. Human Development, 36, 68-81, akt. Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi, Ankara Pegem A Yayıncılık, 2007 s424)

    Bandura’ya göre yapmış olduğumuz davranışların sonuçları, yapılan davranışın etkin ve doğru bir şekilde yapılmış olup olmadığı hakkında bize bilgi vermektedir. Buradan elde edilen bilgiler gelecekte yapacağımız davranışları da olumlu ya da olumsuz olarak etkilemektedir.

    Bandura aynı zamanda sosyo-kültürel çevrenin, gelişimde önemli bir etkisi olduğunu vurgulamaktadır. Psiko-sosyal faktörler, bireyin gelişiminde ve farklı kişisel özelliklerin kazanılmasında baskın bir rol oynamaktadır. Yakın sosyal çevre (aile, akraba, öğretmen gibi) bireyin davranışlarında etkili olmakla birlikte, kitle iletişim araçları, kültürel kurumlar ve diğer uzak sosyal çevre de bireyin davranışlarında etkili olmaktadır. Özellikle akran gruplarının, birey üzerinde, etkili düşünme ve çeşitli davranış biçimlerinin kazanılmasında çok önemli bir işlevi vardır. Bu nedenle Bandura, çocuğun davranışlarında akran grupların, yetişkinlerden daha etkili olduğunu ileri sürmektedir. (Stadjkovic, A.D., Luthans, F. 1998, Ön Ver, akt. Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi, Ankara, Pegem A Yayıncılık, 2007, s424)

    Bandura’ya göre gözlem yoluyla öğrenme, sadece bir kişinin diğer kişilerin davranışlarını basit olarak taklit etmesi değil, çevredeki olayları bilişsel olarak işlemesiyle kazanılan bilgidir. Bandura’ya göre gözlem yoluyla öğrenme ile taklit yoluyla öğrenme birbirlerinin yerine kullanılabilecek iki kavram değildir. Gözlem yoluyla öğrenme, taklidi içerebilir de, içermeyebilir de. Örneğin; okuldaki başarılarından dolayı sürekli ödüller alan arkadaşını gören bir öğrenci, kendisinin de bu tür ödüller alabilmesi için kendisini ders çalışma etkinliklerine daha fazla vermesi gerektiğini bilir, ancak yeterli düzeyde gayret göstermeyebilir. Bu durumdaki öğrenci, gözlemleri sonucunda öğrenmiş fakat modeli taklit etmemiştir.

    Yine aynı bağlamda bir başka örnek verirsek; yolda araba kullanırken önünüzde giden bir arabanın çukura düştüğünü görürseniz; yolun o bölümünden geçmemek için yolunuzu mümkün olduğunca değiştirirsiniz. Bir başka deyişle önünüzde araba kullanan sürücünün davranışını taklit etmezsiniz. Gözleyerek öğrendiğiniz bilgiyi bilişsel işlemden geçirir ve daha detaylı bir şeklide kullanırsınız. Gözlem yoluyla öğrenme basit bir taklitten çok karmaşık bir süreçtir. (M. Engin Deniz, Eğitim Psikolojisi, Ankara, Maya Akademi, 2007, s325)

    Bandura, davranışçılığın öğrenmeyi açıklamada bazı sınırlılıklarının bulunduğunu belirtmiştir. (Bandura, A., 1977, Social Learning Theory. Prentice- Hail, Englewood Cliffs, New Jersey, akt. Alim Kaya Eğitim Psikolojisi, Ankara Pegem A Yayıncılık, 2007 s425)

    Bu sınırlılıklar şöyle sıralanabilir:

    1. Davranışçılık doğal ortamlarda meydana gelen davranışları açıklamada yeterli değildir. Hiç kimseye, istendik davranışlarının sıklığını arttırmak için her gün ödül verilmez. Genellikle kişiler kendi davranışlarını kendileri yönetmekte ve kontrol etmektedir.
      2. Davranışçılık genellikle ilk tepkilerin nasıl kazanıldığını açıklamaz. Birey bir çok davranışı hiç pekiştirilmeden gösterir. Eğer davranışın ortaya çıkması için pekiştirme gerekli ise , davranışın ilk olarak nasıl ortaya çıktığının açıklanması gerekir.
      3. Davranışçılık sadece doğrudan öğrenmeyle, yani sonuçların hemen gözlendiği durumlarla ilgilenir; dolaylı öğrenmeyle ilgilenmez. Yani sonuçların hemen değil, gerektiğinde etkinliğe dönüştürüldüğü öğrenme türüyle ilgilenmez.

    Bandura davranışçı kuramın bu sınırlılıklarını kuramında gidermeye çalışmıştır. Bandura’nın kuramı bir pekiştirme kuramı değil, bilişsel eğilimli bir kuramdır. Öğrenmenin pekiştirmeye gerek duymadan sürekli olarak meydana geldiği; ancak o bilgiye ihtiyaç duyulduğunda gözlenebilir davranış olarak ortaya çıktığını savunmaktadır.

    Bandura öğrenme ile performans arasındaki önemli ayrıma dikkati çekmiştir. (Bandura, A., 1977, Social Learning Theory. Prentice- Hail, Englewood Cliffs, New Jersey, akt. Alim Kaya Eğitim Psikolojisi s425). Performans, Öğrenilenlerin gerek duyulduğunda davranışa dönüştürülmesidir. Öğrenme ise gözlenebilir davranış değişikliğidir.

    Önemli toplumsal etkileri olan klasik bir deneyde Bandura (1965, akt:, Jerry M. Burger, Kişilik, Kaknüs Yayınları 2006, s 590-591) performans getirme ayrımına dikkat çekmiştir. Anaokulu öğrencileri, bir yetişkinin yine bir yetişkin boyutundaki plastik bebek Bobo üzerinde dört değişik saldırganca eylem gerçekleştirdiği bir televizyon programını izlemiştir.

    Önce adam bobo bebeği yan çevirdi, üstüne oturdu ve burnuna yumruk atarken ‘işte, tam burnunun üstüne, güüm güüm’ diye bağırdı. Sonra onu yerden kaldırdı, kafasına bir tokmakla vurdu. Yaptığı her tokmaklama hareketiyle birlikte ‘yere yapış bakalım’ diyordu. Tokmaktan sonra, adam bebeği tekmeyle odanın diğer ucuna fırlattı ve sık sık ‘ uç bakalım’ diye bağırdı. Son olarak adam Bobo bebeğin üzerine lastik toplar attı ve her bir topu atarken ‘güm’ sesini çıkardı(s.590-591).

    Filmin üç değişik sonu vardı ve değişik gruplara değişik birer son izletildi. Bir grup çocuk filmin sonunda bir başkasının gelip saldırgan adamı içecek, şeker ve övgüyle ödüllendirdiğini izledi. Başka bir grup, filmin sonunda adamın rulo yapılmış bir gazeteyle hafifçe dövülerek bir daha sadırganca davranmaması konusunda uyarıldığını izledi. Üçüncü grup ise saldırgan davranışların sonuçlarıyla ilgili bir bilgi almadı. Sonra çocuklara 10 dakika serbest oynama süresi verildi. Odadaki oyuncaklar arasında Bobo bebeği ve görmüş oldukları saldırgan davranışları gerçekleştirmelerine yarayacak malzemeler de vardı (örneğin tokmak). Bir gözlemci küçük bir pencereden, çocukların az önce gördükleri dört saldırgan davranıştan hangilerini yapacaklarını izledi. Daha sonra çocuklara yerine getirdikleri her saldırgan davranış için meyve suyu ve küçük oyuncaklar verildi. Bunun nedeni, çocukların isterlerse davranışı yapıp yapmayacaklarını görmekti. Peki, çocuklar modeli izleyip davranışı öğrenmişler miydi?

    Deney sonucunda elde edilen bulgulara göre;

    1. Saldırgan davranışları pekiştirilen modeli izleyen çocukların saldırganlık davranışlarında bir artış gözlenmiş.
      2. Cezalandırılan modeli izleyen gruptaki çocukların saldırgan davranışları azalmış.
      3. Saldırgan davranışları ne pekiştirilen, ne de cezalandırılan modeli izleyen gruptaki çocukların saldırgan davranışları ise iki grup arasında yer almıştır.
      Sonuç olarak:
      1. Saldırgan davranışları cezalandırılan modeli izleyen çocuklar da saldırganlığı öğrenmişlerdir, ancak gözlenebilir davranışa yani performansa dönüştürmemişlerdir.
      2. Bireyin davranışı başkalarının geçirdiği yaşantılardan etkilenmektedir. Birinci grupta saldırgan modelin pekiştirilmesi, onu gözleyen çocukların saldırgan davranışı taklit etmeleri ile sonuçlanmıştır. İkinci grupta modelin cezalandırılması ise, onu izleyen çocukların saldırganlık davranışı göstermesini engellemiştir.

    Neredeyse bütün çocuklar, kendilerinden istendiğinde bu davranışları göstermiştir. Ancak, Bandura’nın kestirdiği gibi, tek başlarına bırakıldıklarında davranışı yerine getirip getirmeyecekleri, bekledikleri sonuca bağlıydı. Hepsi saldırganca davranmayı öğrenmişti; ama şiddet uygulayan kişinin ödüllendirildiğini gören çocuklar, aynı kişinin cezalandırıldığını gören çocuklara göre davranışları yerine getirmeye daha eğilimliydiler. (Jerry M. Burger, Kişilik, Kaknüs Yayınları, 2006, s 536-537)

    Sayısız örnek izleyerek saldırgan davranışı öğreniyoruz. Cana yakın, baştan çıkarıcı ya da mesleki davranmayı bu şekilde davranan insanlardan öğreniyoruz. Bandura, bu durumun neden aynı anne babanın yetiştirdiği kardeşlerin farklı kişiliklere sahip olduğunu açıkladığını söylemektedir. Çocuklar çok değişik insanların örneklediği davranış modellerinden -anne, baba, kardeşler, arkadaşlar, televizyon kahramanları- öğrenir ve her biri kendine özgü davranış kalıpları ve beklentiler geliştirir.

    Gözlem Yoluyla Öğrenmede Öğrenmeyi Sağlayan Dolaylı Yaşantılar

    Yukarıda belirtilen sonuçlara baktığımızda, bireyin davranışının dolaylı yaşantılardan yani başkalarının geçirdiği yaşantılardan etkilendiği görülmektedir. Bandura’ya göre öğrenmeyi etkileyen ve modelden elde edilen dolaylı yaşantılar şunlardır. (Bandura, 1986, akt:, Alim Kaya Eğitim Psikolojisi s426) )

    Dolaylı Pekiştirme (Vicarious Reinforcement)

    Bandura yapmış olduğu çalışmalarda; davranışı pekiştirilen modeli izleyen bireyler modelin davranışının daha sıklıkla ve kısa sürede taklit ettiklerini gözlemlemiştir. Örneğin; sınıfta herhangi bir olumlu davranışı nedeniyle öğretmenin övgüsünü alan bir öğrenciyi gözleyen diğer öğrenciler de öğretmenin övgüsünü alabilmek için benzer şekilde davranabilirler. Bir başka deyişle, gözlenen modelin olumlu sonuçlanan, pekiştirilen davranışları taklit edilir. Buradan öğretmenlerin çıkaracağı sonuç şudur; herhangi bir olumlu davranışı nedeniyle bir öğrenciyi ödüllendirdiğimizde, pekiştirdiğimizde bu davranışımız sadece pekiştireci verdiğimiz öğrencinin davranışını etkilemez, sınıftaki diğer öğrencilerin de davranışını etkiler. (Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi, Ankara Pegem A Yayıncılık, 2007, s 426-427)

    Örnekler veya dolaylı pekiştirmeler yoluyla öğrenme yeteneği, sadece başkalarında gözlemlenen ve doğrudan tecrübe edilmese bile sonuçları tahmin etme ve değerlendirme kapasitesinin var olduğunu varsaymaktadır. Bu nedenle kurama göre henüz denenmemiş davranışların sonuçlarını hayal ederek veya gözümüzde canlandırarak ve aynı şekilde davranmaya ve davranmamaya dair nihai bir karar vererek davranışların düzenlenmesi mümkündür (Korkmaz, 2002, akt.Aydın, Akbağ, Tuzcuoğlu, Yaycı, Ağır, Nobel, s,235). Bir başka deyişle Bandura, Skinner’in sisteminde öne sürüldüğü gibi uyarıcı ile tepki veya davranış ile pekiştireç arasında doğrudan bir bağlantının olmadığını belirtmektedir. (Arık, 1988 Aydın, Akbağ, Tuzcuoğlu, Yaycı, Ağır, Nobel, s,235) Bunun yerine uyarıcı ile tepki arasında aracı bir mekanizma vardır ve bu mekanizma kişinin bilişsel süreçleridir.Örneğin, bir lise öğrencisi kendisinde daha büyük bir arkadaşının çıkma teklifinde bulunuşunu izleyebilir. Arkadaşının konuşmaya nasıl girdiğini, neler söylediğini ve benzeri ayrıntıları dikkatle izler. Eğer arkadaşının davranışı ödüllendirilirse (teklifi kabul edilirse), bu öğrenci de tıpkı arkadaşı gibi davrandığında ödüllendirileceğini düşünür. Büyük olasılıkla, cesaretini toplayıp hoşlandığı bir kıza çıkma teklifinde bulunacaktır (Jerry M. Burger, Kişilik, Kaknüs Yayınları 2006, s 537)

    Dolaylı Ceza (Vicarious Punishment)

    Modelin olumsuz davranışlarının cezalandırılması, o davranışı gözleyenlerin benzer davranışlarda bulunmasını engellemektedir. Örneğin; herhangi bir olumsuz davranışı nedeniyle bir öğrenciyi cezalandırdığımızda, bu davranışımız sadece davranışı gösteren öğrencinin olumsuz davranışlarını engelemekle kalmaz aynı zamanda diğer öğrencilerin de olumsuz davranışları göstermelerini engeller. Ancak, çocuklar saldırganca ve duygusal bir şekilde cezalandırılırsa, bu durum saldırganlığı taklit etme eğilimi de doğurabilir. Sonuçta saldırgan bir şekilde cezalandırıcı ana- babalar, çocuklarının da saldırganca cezalandıran ana-baba olmalarına neden olurlar (Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi, Ankara Pegem A Yayıncılık, 2007 s427)

    Yukarıda belirttiğimiz örneği başka bir açıdan ele alırsak; peki ya öğrenci arkadaşlarının reddedildiğini görürse? Cezalandırılmış davranışı taklit etme olasılığı düşüktür. Her iki durumda da bu lise öğrencisi, arkadaşının çıkma teklifinde bulunurken neler yaptığına dikkat edecektir. Ancak, bu davranışı yerine getirip getirmeyeceği, arkadaşının örneğinden de öğreneceği gibi, ödüllendirilme ya da cezalandırılma beklentilerine bağlıdır.

    Dolaylı ceza, başkalarının göstermiş oldukları davranışlar sonucunda almış oldukları cezaların gözleyen kişi üzerindeki etkisini vurgulamaktadır.

    Dolaylı Güdüleme (Vicarious Motivation)

    Gözlenen davranışlar ve modelin elde ettiği kazançlar, bireyi bilgilendirmekle kalmaz, aynı zamanda onu elde etmeye de güdüler. Örneğin; sınıfta herhangi bir olumlu davranışı nedeniyle bir öğrenciyi övdüğümüzde, onun bu davranışını pekiştirdiğimizde, bu davranışımız diğer öğrenciler için ne tür davranışların onaylandığı konusunda da bir bilgi sağlar ve aynı zamanda onlara benzer şeklide davranma isteği uyandırabilir ve onları benzer şekilde davranmaya güdüleyebilir. Buna dolaylı güdülenme denir.

    Dolaylı Duygu (Vicarious Emotion)

    Bir çok duygu gözlem yoluyla kazanılır. Bir çok insan doğrudan kendileri zarar görmedikleri halde fareden, köpekten, yılandan korkarlar. Bu korkuların nedeni sözkonusu korkulara sahip modellerin gözlenmesidir. Modeller; sesleri, mimikleri, bağırmaları, ağlamaları, söyledikleri sözler yoluyla gözleyen kişiye bir çok mesaj verir. Ve sonuçta modeli gözleyen kişi dolaylı yaşantı kazanarak aynı korkulara sahip olabilir. Örneğin; annesinin böcekten korktuğunu gören bir çocuk, böceklerden korkmayı annesini gözlemleyerek öğrenebilir. (Betül Aydın, Gelişim ve Öğrenme, 2005, Nobel, s240)

    Sonuç olarak, birey kendisi yaşamasa da başkalarının yaşantılarını gözleyerek dolaylı olarak korku, kaygı gibi duyguları geliştirebilmektedir. Bu durum aynı şekilde korkuların giderilmesinde de geçerlidir.

    Modelin Özellikleri

    Sadece modelin davranışlarının sonuçları değil, aynı zamanda modelin özellikleri de model alma davranışlarını etkilemektedir. Modelin özellikleri ne kadar gözlemcinin özelliklerine benzerse, gözlemci o kadar modelin davranışına benzer davranış sergilemektedir. Gözlenen modelin statüsünün taklit etme davranışı ile ilişkisi konusunda yapılan araştırmalardan şu sonuçlar çıkmaktadır (Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi s428-429).
    .

    1. a) Gözlenen model gözleyen kişiden daha yüksek bir statüye sahipse, bu modelin davranışları en üst düzeyde taklit edilmektedir. Örneğin; ilkokul birinci sınıftaki bir çocuk için üçüncü sınıftaki bir çocuk üst statülü bir modeldir ve birinci sınıftaki çocuğun, üçüncü sınıftaki çocuğu taklit etme olasılığı yüksektir.

    2. b) Gözlenen model, gözleyen kişiden daha düşük bir statüye sahipse, bu modelin davranışları taklit edilmemektedir. Örneğin; İlkokul ikinci sınıftaki bir çocuk daha düşük statülü bir modeldir. İlkokul ikinci sınıftaki bir çocuk ana sınıfındaki bir öğrencinin davranışlarını taklit etmez.

    3. c) Gözlenen model ile gözleyen kişinin statüleri eşit ise bu durumda gözlenen davranışın sonuçları önem kazanır. Örneğin; aynı sınıftaki öğrenciler birbirlerine göre eşit statülü modellerdir. Modelin statüsü ile gözleyen kişinin statüsü eşit olduğunda, gözlenen davranış pekiştiriliyorsa, davranış taklit edilmekte, davranış cezalandırılıyorsa davranış taklit edilmemektedir.
      Farklı Türdeki modellerin Çocukların Davranışı Üzerindeki Etkisi

    Bandura ve arkadaşları, farklı türdeki modellerin çocukların davranışları üzerindeki etkisini yaptıkları bir deneyle incelemiştir. Bu deneyde bir grup çocuk, model olarak gerçek yaşamdaki insanları, bir grup çocuk, filmlerdeki insanları, bir grup çocuk da çizgi film kahramanlarını izlemişlerdir. Daha önce açıklanan deneyde olduğu gibi, tüm modeller bir yapma bebeğe saldırgan davranışlar göstermişlerdir.

    Deneyin ikinci bölümünde, modelleri izleyen çocukların saldırgan davranışları ölçülmüştür. En yüksek saldırganlık davranışını, çizgi film modellerini izleyen grup göstermiştir. Saldırganlık bakımından bu grubu, filmdeki insan modelini gözleyen grup izlemiş; en düşük düzeyde saldırganlık davranışları da gerçek yaşamdaki insan modellerini izleyen grupta gözlenmiştir. Buna göre çocuklar, en çok çizgi film kahramanlarını, daha sonra film kahramanlarını, en son ise gerçek yaşamdaki kişileri taklit etmektedir (Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi, 2007, Ankara Pegem A Yayınları, s429).

    SOSYAL BİLİŞSEL KURAMIN TEMEL İLKELERİ

    Karşılıklı Belirleyicilik Reciprocal Determinism)
    Bandura’ya göre bireysel faktörler, bireyin davranışı ve çevre, karşılıklı olarak birbirini etkilemekte ve bu etkileşimler bireyin sonraki davranışını belirlemektedir. Davranış çevreyi; çevre ise davranışı değiştirebilir. Yine, çevre bireysel özellikleri değiştirebileceği gibi bireysel özellikler de çevreyi değiştirebilir. Bandura, pekiştirme ve cezaların da potansiyel olarak çevrede var olduğunu; onların ortaya çıkışını yani gerçekleşmelerini bizim davranışlarımızın belirlediğini savunmaktadır.

    Daha ileri giderek, davranışın çevreyi yarattığını belirtmektedir. Örneğin; sürekli problem yaratan birey olumsuz bir sosyal çevre yaratmaktadır. (Staddon, J. E. R. 1984, Social Learning Theory and the Dynamics of Interaction. Psychological Review, 91, 502-507 akt. Alim Kaya, 2007)

    Birey, davranış ve çevre birbirlerini etkileyerek bireyin bir sonraki davranışını belirlemelerine rağmen her zaman olaylar aynı etkiye sahip değildir. (Staddon, J. E. R. 1984, aynı, akt. Alim Kaya, 2007) Örneğin; çok gürültülü bir çevre, davranışı her şeyden daha çok etkileyebilir. Bir başka durumda da bireyin inançları, davranışını her şeyden çok etkileyebilir. Birey çalışmaya çok istekli olsa bile, gürültü çalışmasını etkileyebilir. Bir başka durumda da bireyin inançları, davranışını her şeyden çok etkileyebilir.

    Bandura davranışın içsel ya da dışsal güçler tarafından belirlenmesi konusuna yeni bir açılım getirmiştir. Davranışın hem içsel hem de dışsal etmenler tarafından belirlendiğini kabul etmiş; ancak davranışın sadece tek bir etmen ya da basit bir bileşim tarafından belirlenmediğini belirtmiştir. Bandura bunun yerine karşılıklı belirleyici kavramını ortaya koymuştur.

    Yani Ödül ve ceza gibi, davranışın dışsal belirleyicileri ve inançlar, düşünceler ve beklentiler gibi içsel belirleyiciler, etkileşimli etmenlerin oluşturduğu bir sistemin parçasıdırlar. Bu etmenler sadece davranışımızı değil, aynı zamanda sistemin her parçası – davranışlar, dışsal etmenler ve içsel etmenler – sürekli birbirini etkiler.

    Bazı örnekler Bandura’nın ne demek istediğini açıklayacaktır. Rotter gibi Bandura da beklentilerimiz gibi içsel etmenlerin davranışımızı etkilediğini düşünür. Hoşlanmadığınız birisinin size birlikte tenis oynamayı teklif ettiğini düşünün. Bütün öğleden sonranızı bu kişiyle geçirip mahvetmek istemediğiniz için, içsel beklentiniz bu daveti reddetmenize neden olur. Peki ya bu kişi birlikte oynarsanız size almak istediğiniz pahalı bir raketi hediye edeceğini söylerse? Birden dışsal beklentiniz baskın çıkabilir. ‘Hadi oynayalalım’ demenizi sağlayabilir. Yine diyelim ki hayatınızın en zevkli tenis karşılaşmalarından birini yaşadınız. Karşılıklı çok iyi oynadınız, hatta oyun arkadaşınız hoşunuza giden birkaç espri bile yaptı. Onunla tekrar oynamak isteyebilirsiniz. Bu durumda davranışınız beklentilerinizi değiştirmiş olur, bu da gelecekteki davranışlarınızı değiştirebilir (Jerry M. Burger, Kişilik, Kaknüs Yayınları 2006, s 531).

    Birey Davranış Çevre
    Şekil; 1.1 Karşılıklı Belirleyicilik Modeli
    Karşılıklı belirleyicilik süreci Şekil 1.1.’ de gösterilmektedir. Okların her iki yönüde işaret ettiğine dikkat etmişsinizdir, yani modeldeki üç değişken de diğer değişkenleri etkileme gücüne sahiptir. Bu durum insan davranışını, dışsal olayların davranışa neden olduğu, iki etmenli, tek yönlü modelle açıklayan geleneksel davranışçılıktan oldukça farklıdır. Bandura’nın modelinde çevre davranışı etkiler; ancak tersi bir etki de söz konusudur. Bir partideki kaba bir insanın davranışı etrafında çok cezalandırmanın, az ödüllendirmenin olduğu bir ortama yol açabilir. Bu durumda davranış çevreyi değiştirmiştir. Bandura aynı durumdaki herkes için aynı olan potansiyel çevre ile kendi davranışlarımızla yarattığımız gerçek çevre arasındaki ayrıma dikkat çeker. Aynı partideki cana yakın bir kişi, ödülün çok, cezanın az olduğu bir ortam yaratabilir. Bandura kendi olanaklarımızı yarattığımızı söyleyen kişilere katılmaktadır. Buna ek olarak kendi olumsuz koşularımızı da yarattığımızı söyler.

    Karşılıklı belirleyicilik içindeki üç parçadan hangisinin hangisini etkileyeceğini nasıl kestirebiliriz? Bunun cevabı, hangi değişkenin ne kadar güçlü olduğuna bağlıdır. Bazen çevresel güçler bazen de içsel güçler baskın olabilir. Yanan bir binadan kaçan düşük ve yüksek özsaygılı insanlar örneği, bazı durumlarda çevresel etmenlerin nasıl içsel bireysel etmenlerin önüne geçtiğini gösterir. Bazen kontrol edemediğimiz çevresel etmenlerle karşı karşıya kalırız. Genellikle kendi olanaklarımızı ve yenilgilerimizi yaratırız; bazen bunlar bizim için yaratılmış olur. Bandura bu ilkenin adına, ‘karşılıklı belirleyicilik’ adını verir (Jerry M. Burger, Kişilik, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2006, s 531).

    Bandura’ya göre öğrenme, önemli ölçüde öykünmelerle (taklit)gözlem ve deney yaşantılarıyla ortaya çıkmaktadır. Ancak gözlemleyerek öğrenme sadece bir öykünme olarak nitelendirilemez. Çünkü gözlem sürecinde, öğrenme sürecindeki kişinin etkin katılımı sözkonusudur. Yani özümleyici ve algılayıcı bilinç, ‘gözlemlenen olay ve nesnelerle’ etkileşim içinde olmaktadır. Birey davranışıyla çevreyi etkilerken, çevre de bireyi ve davranışlarını etkilemektedir.

    Sembolleştirme Kapasitesi (Symbolizing Capability)

    Bandura iletişimde bulunurken, dünyanın kendisinden çok bilişsel temsilcilikleriyle etkileşimde bulunduğumuzu; bilişsel temsilciler yoluyla dünyayı sembolik olarak gördüğümüzü savunmaktadır. Yani, insanoğlu, düşünme ve dili kullanma gücüne sahiptir ve bu yolla geçmişi kafasına taşıyabilmekte, geleceği ise test edilmektedir. Eğer insanın kafasında bir video kaydedici olduğu ve kendisine gelen her şeyi kaydettiği düşünülürse video kaset de, her yaşantının bilişsel temsilcisini ya da sembolünü hatırlama kapasitesi olarak düşünülebilir. Aynı şeyler, geçmişi için geçmişin olduğu kadar gelecek için de geçerlidir. Henüz meydana gelmemiş olaylar da zihinde temsil edilir. Gelecekteki olası davranışlar, zihinde sembolik olarak yapılır. Geçmiş ve geleceğin sembolü ya da bilişsel temsilcisi olan düşünceler, sonraki davranışları etkileyen ya da onlara neden olan materyallerdir. (Bandura A., 1986, Ön. Ver. Akt: Alim Kaya)

    Bandura’ya göre çocuklar, çevrelerinde varolan her türlü olayı gözlemleyerek öğrenirler. Başka deyişle, görerek, yaşayarak, kimi zaman model alarak öğrenirler. Çocukluk sonrası gelişim sürecinde de aynı durum sözkonusudur. Duyu organları, imgelem (görsel tasarımlama) ve imgelemleri simgeleştirme süreçleri, öğrenmenin temel ögelerini oluşturur.

    ‘Simgeleştirme kapasitesi’ (symbolizing capability) ilkesine göre birey nesnel gerçekliği soyutlamakta, kavramlaştırmakta, kısacası simgeleştirmektedir. Başka bir deyişle gerçeği simgeleştirmektedir. Öğrenme, bu anlamıyla, gerçekle (realite) simgeleştirme arasında bir gidip gelme sürecidir (Yard. Doç. Dr. Gürsen Topses, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2005 s 225- 227).

    Geleceği Görebilme (Öngörü) Kapasitesi (Forethought Capability)

    Bandura, insanların çevresinde olup bitenlere sembolik süreçlerle hemen tepkide bulundukları gibi geleceğe yönelik davranışları da geleceği görebilme kapasitelerini kullanarak düzenleyebildiklerine inanmaktadır. İnsanlar, gelecekte başkalarının kendilerine nasıl davranacaklarını tahmin edebilmeli, hedeflerini geleceği planlayabilmelidirler. Yani düşünce etkinlikten önce geldiği için insanlar ileriyi düşünebilmektedir. (Stadjkovic, A. D., Luthans, F. 1998, Ön. Ver, akt. Alim Kaya)

    Dolaylı Öğrenme Kapasitesi (Vicarious Capability)

    Sosyal bilişsel kurama göre, insan öğrenmelerinin bir çoğu, modelin yaptığı davranışları ve bu davranışın sonucunda elde edilen ürünün dolaylı bir şekilde gözlemlenmesi sonucunda kazanılmaktadır. (Bandura, A., 1977, Ön. Ver, Akt: Alim Kaya) Özellikle çocukların pek çok davranışı, genellikle başkalarının davranışlarını ve davranışların sonuçlarını gözleyerek öğrenmektedirler. İnsanlar başkalarının deneyimlerini gözleyerek çok şey öğrenmektedirler. Bu nedenle dolaylı öğrenme kapasitesi sosyal bilişsel kuramın bir başka deyişle gözlem yoluyla öğrenmenin temelidir.

    Sosyal – bilişsel kuramın belki de insan davranışını ve kişiliğini anlamaya dönük yaptığı en büyük katkı, dolaylı ya da gözlemleyerek öğrenmedir. Bandura, öğremenin klasik ya da edimsel koşullanmayla sınırlı olmadığını savunur. Başka insanların eylemlerini gözlemleyerek, okuyarak ya da duyarak öğrenebiliriz. Davranışların çoğu pekiştirme ve cezalandırma gibi yavaş süreçlerle öğrenilemeyecek kadar karmaşıktır. Örneğin, pilotları kabine yerleştirip doğru davranışlarını pekiştirip yanlışlarını cezalandırarak uçağı nasıl kullanacaklarını öğretemeyiz. Bandura ‘ Doğru söyledikleri her cümleyi pekiştirmek zorunda olsaydık, küçük çocuklar asla konuşmayı öğrenemezlerdi’ demiştir. Pilotlar ve çocuklar hangi davranışın ödüllendirmeye yol açtığına dikkat ederek ve başkalarını izleyerek uçağı kullanır ya da konuşmayı öğrenir. (Dr. Zeynep Avanozoğlu Kızıltepe, Öğretişim, Eğitim Psikolojisine Çağdaş bir Yaklaşım, İstanbul, 2007, Epsilon, S152 )

    Gözlemsel yöntemlerle öğrenilen davranışların mutlaka yerine getirilmesi şart değildir. Bu görüş, o davranışı yapmadığımız sürece öğrenemeyeceğimizi iddia eden geleneksel davranışçıların görüşleriyle çelişir. Ancak, bir an durup şu ana kadar hiç yapmamış olsanız bile, isteseniz yapabileceğiniz bazı davranışları düşünün. Örneğin, elinize hiç tabanca alıp başkasına ateş etmemiş olabilirsiniz ancak; bu davranışı filmlerde o kadar çok gözlemlemişsinizdir ki artık davranış dağarcığınızın bir parçası olmuştur. Tıpkı filmlerdeki gibi, bacaklarınızı birbirinden hafifçe ayırıp silahı göz hizanızda tutmayı biliyorsunuzdur. Neyseki çoğumuz bu davranışı asla yerine getirmeyiz; ancak silah kullanma, gözlem aracılığıyla öğrendiğimiz davranışlardan biridir (Jerry M. Burger, Kişilik, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2006, s 535)

    Kendini Düzenleme Kapasitesi (Self Regulatort Capability)

    İnsanın öz düzenleme kapasitesi, sosyal bilişsel kuramda önemli bir rol oynar. İnsanlar, başkalarının ilgi ve isteklerine uygun bir şekilde davranışta bulunmazlar. Bir çok organize olmuş davranışın arkasında içsel süreçler önemli ölçüde rol oynamaktadır. Sosyal bilişsel kuram insanların kendi davranışlarını kontrol edebilme yeteneğine sahip olduğuna inanır. İnsanlar, ne kadar çalışacaklarına, ne kadar uyuyacaklarına, toplum karşısında nasıl davranacaklarına kendileri karar verirler. İnsanların gösterdikleri davranışlar genellikle kendi içsel standartlarına ve kendi güdülenmelerine dayanır. (Bandura A. 1986, Ön. Ver, akt. Alim Kaya)

    Birey davranışını düzenlemek için, öncelikle performans standartlarını geliştirir. Bu amaçla başkalarının ve kendi yaşantılarını gözleyerek, ödüllenen performans niteliklerini belirler. Böylece birey doğrudan ya da dolaylı yaşantılar sonucunda kendine özgün performans standartlarını geliştirmiş olur. Daha sonra kendi performansını gözler ve kendi performansını, geliştirmiş olduğu performans standardıyla karşılaştırarak davranışı hakkında karar verir. Eğer, davranışı standartlarına uygunsa birey kendi kendini geliştirir ve davranışını sürdürür. Bireyin davranışı kendi standartlarına uygun değilse, birey kendi kendini cezalandırabilir.

    Bandura, bireyin performans standartları ulaşabileceğinden çok yüksekse, birey için mutsuzluk kaynağı oluşturacağını belirtmektedir. (BanduraA. 1977, Ön. Ver. Akt. Alim Kaya) Bireyin, kendi değerlendirmeleri sırasında, performans standartlarına ulaşamadığını görmesi giderek kendini değersiz hissetmesine, amaç yokluğuna ve depresif reaksiyonlara neden olmaktadır. Amaçlarının ulaşılamayacak kadar güç ve uzak belirlenmesi bireyi hayal kırıklığına uğratabilir. Bu nedenle ulaşabilecek yakın amaçlar belirlemek, bireyi herekete geçmek için güdüleyeceği olduğu gibi, sonuçtan tatmin olmasını da sağlar. Birey, kendi kendini değerlendirmesi sonucunda kendini içsel olarak pekiştirir. Davranışın düzenlenmesinde içsel pekiştirmeler, başkalarından alınan dışşal pekiştirmelerden daha etkilidir.

    Bandura da davranışların çoğunun dışsal pekiştirmeler ve cezalandırmalar olmadan gerçekleştiğini savunur. Esir kampı gibi sıra dışı eylemler haricinde, günlük eylemlerimizin çoğu Bandura’nın kendini düzenleme adını verdiği süreç tarafından kontrol edilir. Bandura radikal davranışçıların çevresel koşulların uygun bir şekilde ayarlanmasıyla her türlü eylemi yapabilecek hale geleceğimiz savına karşı çıkmaktadır. Değişmeleri için dışardan çok baskı yapılmasına rağmen inançlarından vazgeçmeyen insanları hepiniz duymuşsunuzdur. ‘Barışçı bir insanı bir savaşçıya, koyu dindar bir insanı bir tanrı tanımaza çevirmeye çalışan herkes bir süre sonra, davranışı denetlemede kişisel kaynakların varlığını fark edecektir’ demiştir. Bandura (1977a, s.128-129)

    İnsanlar dışsal ödüller almak için çabalasa da Bandura, kendimizin belirlediği içsel ödüllü hedefler doğrultusunda çalıştığımızı da savunmuştur. Örneğin, çoğu amatör koşucu, kazanmayı pek ummasa da yarışlara katılır. Buradaki ödül, kişisel bir hedefe ulaşmak ya da sadece yarışı tamamlamaktan alınan başarma ve öz değer duygularını yaşamaktır. Kendini düzenleme, kendini cezalandırmayı da içerir. Kişisel ölçütlerimize ulaşamadığımızda, çoğu zaman kendimizi olduğumuzdan değersiz ve kötü hissederiz. Örneğin, birisine karşı kaba davrandığınızda, diyetinize uymadığınızda, bunları kimse fark etmese bile kendinizi cezalandırabilirsiniz (Jerry M. Burger, Kişilik, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2006, s 535).

    Gözlemleyerek öğrendiğimiz davranışların neden bazılarını yapıp, bazılarını yapmayışımızın nedeni; davranışı yerine getirdiğimiz zaman sonucun ne olacağına dair beklentilerimizle ilgilidir.Yapılacak eylemin ödüllendirilecek mi, yoksa cezalandırılacağını mı? Birisini vurmak söz konusuysa çoğumuz bu davranışın cezalandırmaya yol açacağını düşünür, yasal anlamda olmasa bile suçluluk ve düşük öz-değer duygularıyla kendimizi cezalandırabiliriz.

    Kendini Yargılama Kapasitesi (Self- Reflective Capability)

    Sosyal bilişsel kuramın en önemli ilkelerinden biri de insanların kendileri hakkında düşünme, yargıda bulunma, kendilerini yansıtma kapasiteleridir. Bireyler, kendileriyle ilgili fikirlerini kaydederler ve etkinliklerinin sonuçlarına göre, bu fikirlerinin yeterliliği hakkında yargıda bulunurlar. Bütün bu yargılar, bireyin her hangi bir işi başarılı olarak yapmada ne derece yeterli yetenekleri olacağına ilişkin görüşünü geliştirir.

    Bu ilkeye göre bireylerin öğrenme yeterlilikleri ile ilgili, kendi kendilerini algılamaları önemli olmaktadır. ‘Benim bellek yeteneğim nedir?’ ‘Akıl yürütme yeteneğimin sınırı nedir?’ ‘Öğrenmedeki başarımı en çok hangi öğrenme yöntemi etkilemektedir?’ benzeri sorular, öğrenmeyle ilgili olarak bireyin kendi kendisini sorgulayarak, değerlendirmesini anlatır. Ancak değerlendirmelerin, kuşkusuz gerçekçi, güvenilir, dahası bilimsel olması gerekir.

    Kendini Yetkin Görme (Yetkinlik) (Self-Efficacy)

    Bandura yetkinliği, beli bir davranışı göstermek için gerekli etkinliklerin düzenlenmesi ve başarılı bir şekilde yapma kapasitesine ilişkin kendi yargıları şeklinde tanımlamıştır. (Bandura A. 1995, akt:, Alim Kaya) Yani bireyin gelecekte karşılaşabileceği güç durumların üstesinden gelmede ne derece başarılı olabileceğine ilişkin kendi hakkındaki yargısı; inancıdır. Yetkinlik, bireyin becerilerinin bir fonksiyonu değildir. Bireyin becerisini kullanarak yapabildiklerine ilişkin yargılarının bir ürünüdür. Yetkinlik, bireyin farklı durumlarla baş etme, belli bir etkinliği başarma yeteneğine, kapasitesine ilişkin kendini algılayışıdır ( Alim Kaya, Eğitim Psikolojisi, 2007, Ankara Pegem A Yayınları, s430-431)

    Bandura’ya göre öz yeterlilik kavramı, kişinin kendi davranışlarının, beceri ve yeteneklerinin ayrımında olması, onları değerlendirebilmesi ve gerekiyorsa davranışlarını yeterli ölçütlere uygun olarak değiştirebilmesi ya da onları belirli bir eğitimden geçirebilmesini anlatır. Bir diğer deyişle, kişinin kendi davranış yeterliliğini denetleyebilmesi, etkileyebilmesi ve yönlendirebilmesidir. Bandura’ya göre sadece dıştan gelen uyarıcılar davranış değişmesi için etkili olsa bile, bireyin kendi kendini algılaması, yeterlik becerilerini süzgeçten geçirerek, kendisini düzene sokabilme uğraşısı da önemli olmaktadır (Senemoğlu, 1997, akt:, Yard. Doç. Dr. Gürsen Topses, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Ankara,Nobel Yayın Dağıtım, 2003, s 225- 227)

    Bandura’ya göre öz yeterlilik, bireyin belirli bir etkinliği başarabilme yeterliliğine ilişkin, kendisini algılayış biçimi olarak tanımlanmaktadır. ‘Ben bu etkinliği ne ölçüde, hangi düzeyde ve nasıl başarabilirim?’

    Bu sorulara verilen yanıtlar, bireyin o etkinlikle ilgili, kendisini algılama biçiminin belirleyicisi olur. Öz yeterliliğin öznel değerlendirilmesi yanında, nesnel ölçütlerle de beslenmesi gerekir. Başka deyişle, gerçekçi de olması gerekir. Her birey kendine özgüdür ve bu kendisine özgünlük, başkalarıyla asla karşılaştırılmamalıdır (Yard. Doç. Dr. Gürsen Topses, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Nobel Yayın Dağıtım, s 225- 227)

    Kişisel yetkinlik algılarında, bireysel ve çevresel faktörler önemli ölçüde etkilidir. Bireyin yetkinlik algıları 4 temel kaynaktan elde edilen bilgilerden oluşur. (Solberg, S. V. 1994, Career Search Self Efficacy: Ripe for Applications and Intervention programming, Journal of Career Development, 21, 63-71, Driscoll, M. P. 1994, Psychology of Learning for Instruction. Allyn and Bacon, Boston.) Bunlar;

    1. a) Bireyin doğrudan kendi yaptığı başarılı ya da başarısız etkinlikler sonucunda elde ettiği bilgiler.
      b) Dolaylı yaşantılar; bireyin kendine benzer başka kişilerin başarılı ya da başarısız etkinlikleri, bireyin aynı etkinlikleri kendinin de başarabileceğine ya da başaramayacağına ilişkin yargısını güçlendirir.
      c) Sözel ikna; bireyin başarabileceğine ya da başaramayacağına ilişkin teşvikler, nasihatler; değişik ölçüde bireyin yetkinlik yargısını etkiler.
      d) Psikolojik durum; bireyin stres ve kaygı düzeyi onun yetkinlik düzeyini de etkilemektedir. Kaygı ve stresle etkin bir şeklide mücadele edilmesi aynı zamanda kişiyi rahatlatır. Psikolojik olarak rahat olan bireyin, bir işi başarı ile sonuçlandırma konusunda yetkinlik beklentisi de yüksek olacaktır.

    Bandura, yetkinlik beklentisinin 3 boyut açısından değişiklik gösterdiği görüşündedir. (Kuzgun, Y. 2000, Meslek Danışmanlığı: Kuramlar uygulamalar, Ankara, Nobel Yayın Dağıtım, akt: Alim Kaya))

    Bunlar; düzey, güç ve genellik boyutlarıdır.

    Düzey; başaracağına inandığı işin güçlük derecesini göstermektedir. Bir kimse ne derece zor bir işi başaracağına inanıyorsa o konudaki yetkinlik beklenti düzeyinin o derece yüksek olduğu söylenebilir.

    Güç, bir kimsenin engelleyici, caydırıcı koşullara karşın davranışını sürdürmeye devam etmesidir. Yetkinlik beklentisi düşük olan bireyler olumsuz yaşantılarla karşılaşınca davranışını değiştirmekte, güçlü, olanlar sebat ve ısrar etmektedir.

    Genellik; ise bir kimsenin kendini yetkin gördüğü durumların çeşitliliğini gösterir.

    Gözlem Yoluyla Öğrenme Süreçleri

    Sosyal bilişsel Kurama göre gözlem yoluyla öğrenme 4 temel süreci kapsar. Bunlar, dikkat etme, hatırda tutma, davranışı meydana getirme ve güdüleme süreçleridir. (Bandura A. 1986, Ön. Ver. Akt. Alim Kaya)

    Dikkat Etme Süreci

    Bandura’ya göre gözlem yoluyla öğrenmede birinci basamak modele dikkat etmektir.
    Gözlem yoluyla öğrenebilmenin olabilmesi için modelin davranışlarının dikkatli bir şeklide incelenip, doğru olarak algılanması gerekir.

    Bireyin ilgi ve gereksinimleri, duyu organlarının yeterliliği, gözlemlenecek etkinliklerin gözlemcinin amacına uygun olması, öğrenmenin geçmişte aldığı çeşitli pekiştirmeler, modelin kişi için işlev değeri ve modelin basit, yalın açık ve çarpıcı olması, ayrıca modelin yaş, cinsiyet, saygınlık, statü, çekicilik, güç, ün ve benzeri gibi özellikleri dikkati arttıran temel etmenler olarak kabul edilir.
    Dikkat etme sürecini etkileyen faktörleri daha detaylı olarak ele alırsak;
    1. İlk olarak gözlemcinin duyu organlarının yeterli olması gerekir. Örneğin görme özürlü birinin dikkatini görsel uyarıcılara, işitme engelli kişinin ise işitsel uyaranlara dikkat etmesi olanaklı değildir.
    2. Gözlenecek etkinlikler, gözleyen kişilerin amacına uygun olması dikkati çekmede önemli role sahiptir. Özellikle dikkat çekici bir çok etkinliğin bulunduğu bir ortamda, gözlemci kendi amacına uygun etkinliklere dikkatini yönlendirir.
    3. Geçmiş yaşantılar ve bu yaşantılar içerisinde pekiştirilen davranışlar gözlemcinin dikkat etme sürecini etkiler. Geçmişte hangi davranışlar, etkinlikler onay görmüş ise, modelin de benzer davranışlarına dikkat edilir.
    4. Modelin yapmış olduğu etkinlikler önemli sonuçlar doğuruyor ise bu etkinlikler daha çok dikkat çeker.
    5. Model alınan etkinlikler ne kadar basit, yalın, açık ve çarpıcı ise, o kadar dikkat çeker.
    6. Modelin, yaş, cinsiyet, saygınlık, statü, güç gibi özellikler gözlemcinin dikkatini etkileyen modele ilişkin özelliklerdir.

    Hatırda Tutma Süreci (Retention):

    Gözlem yoluyla öğrenilen bilgiden yararlanabilmek için, gözlemcinin modelin davranışlarını hatırlaması gerekir. Bu nedenle gözlenen bilgi, simgeleştirilerek kodlanır ve bellekte saklanır. Bilişsel resimlere, görsel anlatımlara, yani imgelere dönüştürülür. Çünkü görselleşmiş imgesel bilgi, sözel bilgiye daha kolay dönüştürülmektedir.

    Bilgi iki yolla sembolleştirilmektedir. Bunlardan biri bilginin zihinsel resimlere, imgelere dönüştürülmesidir; diğeri ise sözel sembollere dönüştürülerek saklanmasıdır. Bandura’ya göre davranışı düzenleyen bilişsel süreçlerin çoğunluğu görsel olmaktan çok sözeldir. Hatta modelden kazanılan görsel bilgi daha sonra sözel bilgiye dönüştürülmekte ve daha kolay depolanmaktadır. Ancak modelden kazanılan bilgilerin sözel ya da görsel olarak ayrı ayrı kodlanması oldukça güçtür. Çoğunluk model alınan etkinlikler, her iki tür sembolleşmeyi de içermektedir. İmgesel ya da sözel olarak depolanan bilgilerin zihinde tekrar edilmesi ya da gözlendikten sonra hemen davranışa dönüştürülmesi gerekmektedir. Bireyin sembolleştirme kapasitesi ne kadar yüksek ise, gözlem yoluyla öğrenmeden o kadar çok yararlanmaktadır.

    Davranış Oluşturma Süreci:

    Bu aşamada gözlem yoluyla öğrenilenler davranışa dönüştürülmektedir. Ancak bilişsel olarak öğrenilenlerin davranışa dönüştürülebilmesi için bireyin fiziksel ve psiko-motor özelliklerinin de uygun olması gerekmektedir. Ancak Bandura, bireyin fiziksel özellikleri uygun olsa bile, öğrendiklerini performansa dönüştürmek için yeterli isteğe ve başarebileceği inancına, yani yetkinlik (self efficacy) kapasitesine sahip olması gerektiğini vurgulamaktadır. Bandura’ya göre davranışın yapılmasından önce gözlemcinin davranışının, modelin davranışına uygun hale getirilmesi için birey davranışı zihinsel olarak tekrar etmelidir. Bu yineleme sürecinde birey kendi davranışını gözler ve kendi davranışı ile zihninde tuttuğu modelin davranışını karşılaştırır. Bu karşılaştırma işlemi bir çeşit dönüt niteliği taşır. Gözlemcinin davranışı ile modelin davranışı arasındaki farklılık, düzeltme etkinliklerini başlatır. Bu süreç, gözlemcinin davranışı model alınan davranışa benzeyinceye kadar sürer. Bu süreçte, model alınan yaşantının sembolik olarak hatırlanması, gözlemcinin performansını göstermeden önce, kendi davranışını gözlemlemesini, düzeltmesini ve modelin davranışına yakınlaştırmasını sağlamaktadır.

    Güdüleme Süreci

    Bandura, öğrenme ile performansı birbirinden ayırmıştır. İnsanlar yeni davranışları ya da becerileri, gözlem yoluyla kazanabilirler. Ancak onu yapmaya güdüleninceye ya da ihtiyaç duyuncaya kadar performans olarak göstermezler. Güdülenme süreci öğrenilenleri performansa dönüştürmeyi sağlayan bir süreçtir.

    Güdülenmeyi öğrenme hedefine yönelik, itici bir güç olarak kabul ettiğimizde, Bandura’ya göre öğrenmenin davranışa, performansa dönüştürülmesi güdülenme ile gerçekleşmektedir. Güdülenme, hem de içten güdülenme öğrenmenin ön koşullarından birisini oluşturmaktadır. Güdülenmede pekiştirmeler önemlidir. Yeni davranışlar kazanıldıkça, birey için gelişecek olan yeterlilik duygusu, öğrenmedeki kalıcılığın sağlanabilmesinde ve yerleşmesinde önemli rol oynamaktadır.

    Bu kurama göre güdüler kişilerin kafasının içinden geçenlerle (düşünceleri, planları, inançları ya da yetenekleri) dış dünyada olup bitenlerin (ödüller) sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bir çok sosyal öğrenme kuramcısının fikirlerini şu denklemle izah etmek mümkündür: Beklentiler X değer. Bu kurama göre eğer başarılı olabileceklerine inanıyorlarsa ve eğer varmak istedikleri hedef veya amaçları değerliyse; o zaman heveslenip çok çalışırlar ve gayret ederler. Demek ki burada hakim olan iki olgu vardır. Hedefe ulaşabilme olasılığı ve o hedefin kişi için neler ifade ettiği. Kişi kendi kendine şu soruları sorar; ‘Gayret edersem/ çabalarsam başarılı olabilir miyim?’ ve ‘ Başardığım takdirde, sonuç benim için değerli mi?’ ya da ‘ Başardıktan sonraki ödül yeterli mi?’ (Dr. Zeynep Avanozoğlu Kızıltepe, Öğretişim, Eğitim Psikolojisine Çağdaş bir Yaklaşım, Epsilon, İstanbul, 2007 …. S152).

    Sosyal bilişsel kuramda pekiştirmenin iki önemli işlevi vardır. Pekiştirmenin birinci işlevi gözleyenlerde, modelin pekiştirilen davranışı gibi davrandıkları takdirde onların da pekiştirileceklerine ilişkin bir beklenti yaratmasıdır. İkinci işlev ise; öğrenmenin performansa dönüştürülmesinde harekete geçirici rolü oynamasıdır. Bir başka deyişle öğrenilen şeylerin kullanılması için bireyi güdülemesidir.

    Bandura’ya göre öğrenmenin oluşması ya da doğrudan yaşantı kazanılması için pekiştirilmeye ihtiyaç yoktur. Birey sadece modelin ya da başkalarının davranışının sonuçlarını gözleyerek de öğrenebilir. Dolaylı pekiştirme ve dolaylı ceza, doğrudan pekiştime ve doğrudan ceza kadar etkilidir. Birey hem kendi, hem de başkalarının davranışlarının sonuçlarını gözleyerek bilgilenir ve bu bilgiyi gelecekte pekiştireç elde etmek ya da cezadan kaçınmak için kullanır.

    Bandura’nın önem verdiği bir başka pekiştirme türü ise içsel pekiştireçtir. Bireyin kendine değer vermesini sağladığı için bireyin kendini pekiştirmesi, dışsal pekiştirmeden daha önemlidir.,

    Bandura’ya göre gözlemci modelden 5 şey öğrenmektedir. (Reynold G. S. Akt: Alim Kaya) Bu öğrenmeler şunlardır:

    1. Birey başkalarını gözleyerek yeni bilişsel beceriler (karar verme, matematiksel işlemler gibi) ve yeni psiko-motor beceriler (futbol oynama, dans etme gibi) öğrenebilir.
      2. Bireyin modeli gözlemesi sonucu, daha önceden öğrenmiş olduğu yasaklar ya güçlenir ya da zayıflar. Kendisinin yapmaktan çekindiği davranışı model yapıyor ve pekiştiriliyor ise kendi de yapmaktan çekindiği bu davranışı gösterir hale gelebilir. Örneğin; yerlere çöp atılmaması konusunda bireyin bir bilgisi var, ancak çevresinde gözlemlediği kişiler bu davranışı sıklıkla yapıyor ise birey belli bir süre sonra aynı davranışı yapıyor olabilir.
      3. Gözlemci için model sosyal bir harekete geçirici olarak görev yapabilir. Yani gözlemci yeni değerler, inançlar, düşünce biçimleri kazanabilir. Örneğin; yabancı uyruklu kişilere karşı olumsuz birtakım düşünceleri olan birisi, daha sonra bu kişilerle birlikte olduktan sonra görüş ve düşünceleri değişebilir.
      4. Gözlemci, modelden çevrenin ve eşyaların nasıl kullanılacağını da öğrenir. Özellikle çocuklar, çevrenin ve eşyanın nasıl kullanılacağını gözleyerek öğrenirken, yetişkinlerde daha çok yeni karşılaştıkları durumlarda bu durumu kullanmaktadırlar. Televizyon, bilgisayar gibi elektronik aletlerin kullanımı çoğunlukla bu şeklide öğrenilmektedir.
      5. Gözlemci modelin duygularını açıklama biçimini gözleyerek, kendi de benzer biçimde duygularını açıklayabilir. Özellikle çocuklar, bir çok duyguyu açıklama biçimini bu yolla öğrenirler. Örneğin; babasının kapıyı açamadığında sinirlenip küfrettiğini gören bir çocuk, aynı durumla karşılaştığında öfkesini küfürle ifade etmeye çalışabilir.

    Sosyal Öğrenme Kuramının Eğitime Yansımaları

    1. Öğretmen olarak öğrencilerin karşısında bir model olduğumuz unutulmamalı. Farkında olmadan bir çok davranışımız öğrenci tarafından model olarak alınıp kullanılmaktadır. Olumsuz olarak değerlendirilen hiçbir davranış öğrenci karşısında yapılmamalıdır. Şayet öğretmen öğrencinin karşısında sigara içiyor ise, sigara içmenin sağlık için kötü bir davranış olduğunu öğrencilere açıklaması güç olur.
      2. Olumlu davranış sergileyen öğrenciler pekiştirilmeli ve bu davranışların diğer öğrenciler tarafından kazanılması sağlanmalıdır. Öğrencinin başarı ile yaptığı her davranış pekiştirilmelidir.
      3. Öğrencilerin yetkinlik düzeylerinin yükseltilmesi için başarı ile yaptıkları etkinlikler desteklenmelidir. Her öğrencinin başarı ile yaptığı bir etkinlik mutlaka vardır. Bunun ortaya çıkarılmasında öğretmen öğrencisine yardımcı olmalıdır.
      4. Öğrencilerin bireysel farklılıklarına uygun eğitim, öğretim etkinlikleri düzenlenmelidir.
      5. Öğrencilerin, öğrendikleri davranışları performansa dönüştürecek etkinlikler düzenlenmelidir. Kazanılan davranışlar performansa dönüştürülemiyor ise hangi davranışın kazanılıp kazanılmadığını test edemeyiz.
      6. Öğrencilerin kendi öz-süzenleme kapasiteleri dikkate alınarak kendi başına öğrenme yetenekleri desteklenmeli ve geliştirilmelidir. Öğrencinin kendi başına öğrenebileceğine inanılmalı ve eğitim, öğretim etkinlikleri buna göre düzenlemelidir.

  • Düşünceleriniz Nasıl İse Hayatınız da Öyledir

    Düşünceleriniz Nasıl İse Hayatınız da Öyledir

    İnsanı eşsiz yapan algılayabilmesi, anlamlandırması, akıl yürütmesi ve hissetmesidir. Sadece insanoğluna bahşedilen bu özellikler başka hiçbir canlı da yoktur. Peki, bir günde zihnimizden 60.000 ila 90.000 düşünce geçmekte olduğunu biliyor muydunuz? Kaç tanesini fark edebiliyoruz? Çoğunlukla düşüncelerimizi fark etmiyoruz çünkü duygularımız düşüncelerimizin önüne geçiyor. İnsan zihni bir sıralamaya göre çalışır; önce karşılaştığı durumu algılar, sonra yorumlar ve anlamlandırır, sonra da duyguyu hisseder. Fakat Türk toplumu öncelikle duygularını fark eder sonra düşüncelerini.

    Düşüncelerimiz ikiye ayrılıyor olumlu ve olumsuzlar. Olumsuz düşüncelerimiz “annem beni anlamıyor”, “kimse beni sevmiyor”, “bu sınavdan kalacağım”gibidir. Olumlu düşüncelerimiz“ mutlu bir insanım”, “hayat çok güzel”, “ben önemliyim”.  Şimdilerde herkesin söylediği dillere pelesenk olmuş bir söz var “Olumlu düşün ve olumsuz düşünceleri aklından çıkart.” Ama kimse olumsuzların nasıl olumluya dönüşeceğini anlatmıyor, bir sihirli değnek belki değiştirir.

    Psikolojik rahatsızlıkların temelinde olumsuz, gerçeğe uzak ve işlevsel olmayan düşünceler vardır. Her psikolojik rahatsızlığın ise farklı bilişsel özelliği vardır. Yani depresyonu olan “ Ben değersiz bir insanım” diye düşünebilir. Anksiyetesi olan “ Telefon çaldığında kesin kötü bir haber alacağım” diye düşünebilir. Anksiyete bozukluğunda bilişlerimiz olması çok düşük olan ihtimalleri yüzde yüz olacak gibi algılamamızla ortaya çıkar. Anksiyetesi olan insanların temel bilişsel özellikleri vardır.

    Anksiyete bozukluklarında görülen ortak temel bilişsel özellikler:

    1) Anksiyete bozukluğunda, belirli uyaranlar gerçekte olduğundan daha tehlikeli algılanır (panik bozukluğunda masum olan kalp çarpıntısının kalp krizi gibi algılanması).

    2) Anksiyete hastaları korktukları olumsuz sonuçların olma ihtimalini gerçekte olduğundan daha abartılı algılarlar( sosyal fobisi olan bir bireyin sosyal bir ortamda ellerinin titreyeceği ve yüzlerinin kızaracağına kesin olarak inanması gibi).

    3) Anksiyete bozukluğunda korkulan sonucun oluşması bir felaket olarak algılanır. (Panik atak geçirdiğinde kişinin çıldıracağına inanması gibi).

    4) Anksiyete hastaları korktukları sonucun olmaması için bir dizi bilişsel ve davranışsal kaçınmalarda bulunurlar (ilgiyi dağıtma, düşünmemeye çalışma, yanında ilaç taşıma, kolay çıkamayacağı kalabalık yerlere gitmeme veya çıkışa yakın yerlere oturma).

    5) Anksiyete bozukluğunda bedensel belirtiler korkulan şeyin gerçek olduğu yargısını arttırır yani anksiyete arttıkça bedensel belirtiler artar bedensel belirtiler arttıkça anksiyete artar bir kısır döngüye dönüşür.

    6) Anksiyete bozukluğu olan hastalarda tehlikeyi çok büyük ve baş edilemeyecek bir durum olarak algılarlar, kendi baş etme becerilerini de çok düşük veya yok olarak algılarlar. Örneğin sınıfta arkadaşı tarafından dalgaya alınan öğrenci yaşadığı durumu felaket olarak görürken kendini de baş edemeyecek kadar zayıf görmesi gibi).

    Düşünce sisteminizin farkında olmak hangi düşüncenin sizi olumsuz etkilediğini ve hasta ettiğini görmenize yardımcı olur.

  • Kaygı Bozukluğunun 10 Habercisi

    Kaygı Bozukluğunun 10 Habercisi

    Kaygı her insanın hissettiği normal bir duygudur diyor, psikoloji bilimi. Peki, kaygı ne zaman normal ne zaman hastalık oluyor? İnsanoğluna bahşedilmiş ve hayatta kalmayı sağlayan bir duygu değil midir? Örneğin karşınıza vahşi ve çok zehirli bir yılan çıktı ve size bakıyor onun size zarar vereceğine ve hayatınızı sonlandıracağına dair kaygınız olmadığında kaçma eğiliminde olur musunuz? Ya da ertesi gün çok önemli bir sınavınız var o sınavda, başarısız olmak ve sınıfta kalmakla ilgili kaygınız olmasa çalışır mısınız? Cevap:HAYIR.

    Hayatımızın birçok bölümünde kaygı hareketi, çabayı ve başarıyı doğuran bir duygu durumken ne zaman hastalık oluyor? Hayatta her şeyin bir dengesi var ise kaygının da aşırısı dengeyi bozmaktadır. Bu bozulan denge hem vücudu hem de zihinsel faaliyetleri etkilemektedir. Kaygı birçok bedensel faaliyeti etkilediği için çoğu kaygı bozukluğu olan insanlar soluğu hastanede alıyorlar.

    İştekaygının bedensel işaretleri:

    Baş ağrısı

    Kaygı bozukluğu olan kişilerde beden de duyumsanan ağrılar ön plandadır, bu ağrılardan en çok rastlanılanı ise baş ağrısıdır. Peki, kaygıya bağlı baş ağrısı diğer rahatsızlıkların neden olduğu baş ağrısından nasıl ayrılıyor? Hiçbir sebep yokken ortaya çıkan ve her türlü ışık, ses ve diğer etkenlerden izole edilmiş ortamlarda da devam etmesi ile ayrılıyor.

    Mide bulantısı

    Uzun yıllardan beri stres ve ülser arasında bir ilişkinin varlığı savunulmuştur. Hatta İkinci Dünya savaşı sırasında fazla duygusal gerilim yaşayan havacılarda ülser rahatsızlığının olduğu belirlenmiştir. Mide günlük yaşamdan en çok etkilen organlardan bir tanesidir dolayısıyla kaygılı kişilerin birçoğunda da mide rahatsızlıklarına rastlanabilmektedir. Özellikle mide bulantısı ve mide de şişkinlik yaşanmaktadır. Kaygılı olunca yemek yiyememe veya aşırı yeme gibi davranışların da mide rahatsızlıklarına sebep olacağı düşünülmektedir.

    Kalp çarpıntısı

    Kardiyoloji polikliniklerine başvuran hastaların %57’sinin kaygı bozukluğu olan hastalar olduğunu biliyor muydunuz? Yoğun kaygı yaşayan kişilerde kalp çarpıntısı şikâyeti kalp krizi geçiriyor olmaya yönelik düşünceyi arttırmakta ve insanlar kendilerini hastanede bulmaktadır.

    Nefes darlığı

    Nefes almakta güçlük mü çekiyorsunuz? Sanki birisi sizin boğazınızı mı sıkıyor? Ağır bir şey göğsünüzün üzerine oturuyor gibi mi geliyor?  Bu şikâyetler sık sık hastanelerin acil servisine gitmenize sebep oluyor ve doktorlar hiçbir problem yok mu diyor? İşte kaygı bozukluğunda görülen bedensel şikâyetlerden biri de herhangi biyolojik sebep yokken nefes darlığı ve boğulma hissidir.

    Baş dönmesi ve Sersemlik

    Kaygılar yoğunlaştığında baş etme gücünü bulabilmek için nefes alış verişimizde hızlanma olmaya başlar bu hızlanma beynimize olması gerekenden fazla oksijenin gitmesine sebep olur. Beynimize giden fazla oksijen baş dönmesini ve sersemlik hissini tetiklediği için kaygı bozukluklarında baş dönmesi ve sersemlik hissi gibi şikâyetler ortaya çıkar.

    Bağırsak hareketleri

    Mide kadar, yoğun yaşanan kaygıdan etkilenen diğer bir organ ise bağırsaktır. Kaygı bozukluğu olan bir kişi karın ağrıları, sık tuvalet ihtiyacı, isal ve kabızlık gibi problemlerle karşılaşabilir. Mesela bir öğrenci sınavla ilgili yoğun kaygı yaşıyorsa sınav ortasında sık tuvalete gitme ihtiyacı duyabilir.

    Titreme

    Kaygı bozukluğu olan birçok insanda titreme şikâyeti gözlenebilir örneğin kaygıyı tetikleyen bir uyaranla karşı karşıya kalmışsa özellikle ellerde titreme görülebilir. Titreme ve sarsılma uzun bir süre devam ediyorsa ve kontrol edemiyorsanız bu kaygı bozukluğunun işareti olabilir.

    Terleme

    Bir spor salonunda spor yaparken terlemeniz gayet normaldir ama diyelim ki sosyal ortamda olmakla ilgili kaygılarınız var ve birçok insan önünde sunum yapmanız gerekiyor sunum öncesinde terlemeye başlamanız ve bu kaygı durumundan uzaklaşana kadar devam etmesi sizin kaygı seviyenizin çok yüksek olduğunu gösteriyor.

    Kas Ağrıları

    Üzüntüler, kaygılar ve korkular gibi birçok duygunun çok fazla ifade edilmediği toplumlarda bu duygular çoğunlukla kronik ağrılarla ortaya çıkarlar. Örneğin Japonya da duyguların çok ifade edilmediği ve Japonların psikolojik sorunlarını somatik şikâyetlerle ortaya koydukları bulunmuş. Depresyon hastası olan Japon ve Amerikalılarla yapılan bir araştırmada duygusal problemleri ifade etme yöntemi araştırılmıştır. Japon depresyon hastalarının Amerikalı depresyon hastalarına göre daha çok rahatsızlıklarına ait semptomları fiziksel ağrılar olarak (baş ve boyun ağrıları) ifade ettikleri ve psikolojik sorunlarından da söz etmedikleri ortaya çıkmıştır. Türk toplumunda da durum çok benzerdir örneğin duyguların ifade edilmesi çok kabul görmez, depresyon ve kaygı gibi rahatsızlıklar zayıflık olarak nitelendirildiği için daha çok karşılaşılan fiziksel ağrılar dikkate alınmakta ve kabul görmektedir.  Kaygı bozukluğu yaşayan insanların en çok şikâyet ettikleri kas ağrıları ise boyun ve sırt bölgesinde olan kas ağrılarıdır.

    Halsizlik

    Kaygı durumunda yorucu aktivitelerin olmamasına rağmen halsizlik duyulması vücudumuzun kaygıyla beraber çok fazla kasılmasının etkisidir. Uzun süreli ve gereğinden fazla kasılan vücudumuzda yorgunluk ve halsizlik hissi gayet doğaldır.

    Çok yoğun ve uzun süreli yaşanan kaygı duygusu vücudumuzda gerilimin artmasına sebep oluyor ve bu belirtilerin hepsi veya birçoğu ortaya çıkabiliyor. İnsan vücudu muntazam bir mekanizmaya sahiptir dolayısıyla kaygıya sebep olan uyaranla karşılaşılıp baş edilemediği takdirde vücudumuz bir binanın yangın alarmı gibi sinyal vermeye başlıyor. Eğer sizin vücudunuzda da bu sinyaller varsa savaşmanız ve baş etmeniz gereken bir problem var demektir.