Etiket: İnsan

  • Kara ölüm-yersinia pestis

    Korkular denildiğinde gerçek bir tehlikenin varlığı veya gerçekleşmesi ihtimaline karşı gelişen kaygı durumu şeklinde açıklanabilir. İnsanlar onlarca şeyden korkar karanlık, yükseklik , kapalı alan gibi örnekler verilebilir. İnsanlık tarihi boyunca korkular hem kişisel hem toplumsal olarak her türlü amaç için kullanılmıştır. Savaşlarda bile ses çıkarmak, geceleri kişi sayısından fazla ateş yakıp sayıca aldatmalar gibi onlarca korku oluşturma yöntemi vardır.

    Peki hiç karanlık nedeniyle ölen biri gördünüz mü?

    Dikkat edilirse insanlar en fazla gördükleri değil göremedikleri zaman korkuya kapılırlar. Bazı korku nedenleri ise görünmez. Ancak çevremizde yarattığı etkiyi , yıkımı, tahribatı gördüğümüzde korkmaya başlarız.
    Sanayi devrimi ve tıbbın gelişmesinden önce (buna sağlıklı kanalizasyon sistemleri ve hijyen koşulları da dahil olmak üzere) insanlar birçok farklı mikroba maruz kalır ve birçoğu ölümle sonuçlanırdı. Özellikle 1900 lü yıllardan itibaren bu gelişmeler yaşanmıştır. Ne kadar sağlıklı olduğu bir kenara bırakılırsa 1900 ‘de dunya nüfusu 1782000000(bir milyar yediyüzsekseniki milyon)’du. 118 yılda bu sayı neredeyse 7 milyara dayanmış durumda. İnsanlık tarihinin milyon yıldaki gelişimi göz önüne alınınca son yüzyıldaki artış tamamen sağlık sistemi ve hastalıklardan korunmaya bağlı olduğu düşünülebilinir. Gıdaya kolay ulaşma, temiz içme suları da bir diğer nedendir.

    Konudan çok fazla kopmadan tarihte insanların adını bilmeden en çok korktuğu , tarihin en zalim ,vahşi,acımasız katiliyle sizleri tanıştırmak isterim :

    Yersinia Pestis.

    Yersinia Gram Negatif bir bakteridir. Dunya tarihinde 3 buyuk pandemiye neden olmuştur.Bu bakteri gün ışığına ve dezenfektanlara duyarlıdır. Ancak karanlık ve özellikle nemli kemirgen yuvalarını çok sever. İnsanda hastalık yapması için bir kemirgenin kanını emen pirenin insanın kanını emmesi gerekmektedir. Yani aslında kemirgenler ara konak olmaktadır. Asıl bulaş pireler aracılığıyladır.

    İnsanlara bulaştıktan sonra lenf nodlarına gider, yerleşir ve iltihabi reaaksiyona neden olur. Yaygın damar içi kan pıhtılaşmasına neden olur ve sonucunda tedavi olunmazsa genellikle ölümcüldür. 3 alt tipi mevcuttur. Hıyarcıklı veba , septisemik ve pnömonik. Pandemilerde görülen türü hıyarcıklı vebadır.

    Hastalığın çıkış nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ancak çeşitli teoriler bulunmaktadır. İlki kafkaslardaki ceneviz kolonisi Caffa’yı ele geçirmek isteyen tatarların kaledeki direnci kırmak için vebalı ölüleri surlardan içeri atmalarıyla basladığıdır. Birçok tarihçi bunu veba salgınının neden olarak kabul etmektedir.
    O dönemin insanlarında ise genel olarak tanrının kötü insanları cezalandırdığı görüşü hakimdir. Alman doğa filozofu Albert do Cologne ‘ye göre ise bu olay Jupiter Mars ve Saturn’un aynı hızada olmasından kaynaklanan bir doğal felaketti.

    Bilinen en büyük veba salgınlarından biri 1347’de Mısır’da başlayan veba (kara ölüm/black death/peste noir) salgını gemiler vasıtasıyla Akdeniz limanlarından Avrupa’ya yayılmış, kitle ölümleri sonucunda köyler ve şehirler haritadan silinmiş ve 10 yılda 60 milyon insan (Avrupa’nın üçte biri) ölmüş, 75 milyon insan hastalıktan etkilenmiştir. Sayı olarak tam kesin bilgi yoktur ancak tarihçiler avrupa kıtasının üçte birinin bu salgından etkilendiğine kanaat getirmiştirler.

    Haritada 1. Veba salgınının İtalyadan başladığı ve Norveç kıyılarına kadar ilerlediği gösterilmektedir. Ancak veba norveçte çok fazla ölüme neden olmamıştır. Vebanın ilk görüldüğü ve belki de en çok zarar verdiği yer olan İtalya`da resmi talimatlarla veba kurbanlarının eşyaları ve yatakları gömülmüş, evleri dumanla dezenfekte edilmiş ve sirkeyle temizlenmiştir. Sağlık heyetleri şehir dışında toplu cenaze törenleri düzenlemişlerdir.

    Doktorlar daha çok hastalık kapma ihtimalleri olduğu için daha çok tedbir almak zorundadırlar ve genelde gömlek ve eldiven giymekte, tarçın ve bitkilerle ıslatılmış burun torbaları takmaktadırlar.

    Kara Ölüm sadece ölüme neden olmakla kalmamış birçok farklı açıdan insan hayatını etkilemiştir. Ölümlerin çoğu fakirlerden olması ile birlikte aristokrat kesimde ölümlerden etkilenmiştir.
    Ayrıca Veba Tarihçisi Robert Gottfied’e göre ‘’Kara ölüm olmasaydı Avrupa tozlu ve ağaçsız etiyopya’ya dönüşecekti ‘’. Demektedir. Birkaç istisna dışında avrupanın büyük ormanları veba salgını sonrası ortaya çıkmıştır.

    Bir kıtanın belkide insanlık tarihini değiştiren olayların nedeninin gözle görünmeyen bir mikrobun neden olması ne ironik. Hitlerin , Napolyon’un fethedemediği Rusya’yı fethedebilen,2. Dünya savaşından çok daha fazla insan öldüren bir mini katilden bahsettik.

  • Duygusal beynimiz: bağırsaklarımız

    Karın bölgesi yani Bağırsaklarımız “ Duygusal Beynimiz” dir.

    Duygular karında oluşur ve karında etkili olur…

    Birçok bağırsak hastalığı Psikosomatik hastalıklar içinde değerlendirilmektedir. Yani Modern Tıp’da bağırsaklar ve midenin insanın ruhsal durumu ile bağlantılı olduğunu gözlemlemiştir.

    Psikolojik sıkıntılar ve duygular özellikle içe dönük insanlarda vücudu etkilemeye başlar, kişi davranışlarını ve duygularını kontrol edemez hale gelir. Yorgunluk, isteksizlik, uyku bozuklukları, karın ağrısı, ciltte ekzema veya benzeri döküntüler, saçların erken yaşta beyazlaması veya dökülmesi gibi belirtiler ortaya çıkar.

    Korkular, huzursuzluk, uykusuzluk veya tam tersi aşırı uyku gereksinimi, depresyon, apati, konsantrasyon güçlüğü gibi nöropsikolojik rahatsızlıklarda da bağırsak disfonksiyonları temelde yatan neden olmasa da, katılımcı bir rol oynayarak risk faktör oluşturabilirler.
    Bağırsaktaki ortam için önemli bir faktör besinlerin geçiş süresidir. Dışkının geçiş süresi kadar uzun sürerse o kadar fazla çürüme ve mayalanma gerçekleşir. Doğru beslenme şeklinde sağlıklı bir bağırsakta normal geçiş süresi 24 en fazla 36 saattir. Daha uzun geçiş süreleri tıkanma ve birikimlere, sonuçta kronik otointoksikasyona (zehirlenme) neden olurlar. Psişik etkiler isteksizlik,çevresiyle ilgisizlik, kronik yorgunluk, başarı ve konsantrasyon güçlüğü, depresyonlar görülür.

    BAĞIRSAK FLORASININ OLUŞUMU VE KORUNMASI

    Yeni doğanın bağırsak Florasının kaynağını doğum sırasında yutulan annenin vajinal florası oluşturur. Doğumdan sonraki 48 saatte kolonda Enterobakterler, Stafilokoklar ve Streptokoklar bulunmaktadır. Birinci haftadan sonra Bifidobakterler gaita florasına hakim olmaktadır. Sindirim sistemi florasını stres, iklim, antibiotikler, duygusal faktörler ve yanlış beslenme olumsuz etkilemektedir.

    Bağırsak florasının içinde bulunan Candida albicans, Koli bakterileri (Escherichia coli), Streptokoklar, Pseudomonaslar ve Bakteroides’ler fizyolojik ortamda zararsızdır, ancak disbiyotik şartlarda gücü ele geçirince zararlı olabilecek kapasiteye sahip olurlar. Bu mikroorganizmaların birbirlerine olan oranları önemlidir ve bu nedenle korunmalıdır. İnsan kalın bağırsağındaki en önemli simbiyontlar Lactobacillus bifidus ve acidophilustur ki, bunlar da tüm diğerleri gibi anaerobdurlar yani metabolizmaları için oksijensiz bir ortam gereklidir. Görevleri karbonhidratları parçalayarak laktik asit üretmek ve kendi zayıf asidik, ortamlarını yaratmaktır.

    Eğer besinler liften zengin ise (vejetaryen beslenme) barsak ortamı sağlam kalır ve kendini sabit tutar. Sayısal varlıkları yeterli olduğunda patojen mikroplara karşı iyi bir savunma sağlarlar. Barsak mukozası bağırsağa özgü bağışıklık ve lenf sisteminin koruyucu örtüsüdür, bunun yanı sıra bağırsak simbiyontları vücut savunma mekanizmasının taşıyıcı faktörleridirler ve organizmanın görev dengesinin sağlanmasında stratejik bir rol oynarlar.

    Erişkin bir insanın bağırsağında 100 trilyon faydalı bakteri ve mantar bulunur, bunlar yaklaşık 700 gr. ağırlığındadır. Bağırsakta bulunan mikroorganizmaların sayısı insan hücre sayısının 10 katı kadardır. Çeşit olarak ise sayıları 500’ün üzerinde olan bu bakteriler ve mantarlar, 400-500 m2. büyüklüğünde bir yüzey oluşturan bağırsak mukozasını koruyucu bir tabaka halinde kaplar ve normal bağırsak florasını oluştururlar.

    Bağırsak Florasının Bozulmasının Başlıca Nedenleri:

    Karbonhidrattan zengin gıdalar

    Rafine gıdalar ve hazır yiyecekler

    Çeşitli toksinler

    Antibiyotikler

    Sezaryen ile doğumlar

    İklim değişikliği

    Mikrobiolojik Tıp :

    Eğer sorun bağırsak mikroflorasının bozulması ise öncelikli olarak flora dengesinin sağlanması gerekir. Floranın durumunu çok geniş kapsamlı bir gaita analizi yaptırarak öğrenebiliriz, bunun sonucunda mikrobiyolojik denge ve bazı biyokimyasal veriler hakkında bilgi ediniriz.

    Sindirim sisteminin mikroflorasının oluşturulması :

    Probiotikler bağırsaktaki bakteriyel dengeyi geliştirerek flora’ya katkıda bulunmakta ve yarışma yoluyla reseptörlere bağlanarak patojen ajanlara yer bırakmamakta ve dışkı ile atılmalarını sağlamaktadır. Probiotik olarak kullanılan bakterilerin barsak florasından elde edilmiş, canlı, mide ve safra asitlerine dayanıklı olmaları ve barsak hücrelerine uyum sağlama, kolonizasyon yeteneğine sahip olabilmeleri gerekmektedir. Ayrıca antibiotiklerle alındıklarında etkilerini sürdürebilmelilerdir. Probiotiklerin besinsel kaynakları Laktobasiller, Bifidobakteriler, Enterokoklar ve Streptokokların kullanıldığı fermente yoğurtlar, peynir, turşu, ekmek, bira, şarap, kımız ve kefirdir.

    Prebiotikler ise non-patojen kolon bakterilerinin aktivitelerini arttıran, kolonizasyonlarını kolaylaştıran, fermente olabilen, sindirilmeyen karbonhidratlardır. Bir disakkarit olan laktuloz, inülin, oligosakkaritler maltoz, soya, ksiloz, oligofruktoz ve galaktoz içeren kurubaklagiller prebiotiklerin besinsel kaynaklarıdır. Bir porsiyon pırasa yemeği, bir küçük boy soğan ve sarımsak, bir küçük boy muz günlük prebiotik gereksinimini karşılamaktadır. Anne sütüde içerdiği oligosakkaritler nedeniyle çok önemli bir prebiotikdir.

    Beslenmenin Düzenlenmesi :

    Günümüzde beslenme alışkanlıkları çok değişmiştir. Çoğu insan masa başında çalışıyor, çeşitli makineler iş ve ev hayatımızı kolaylaştırdı ancak günlük hareket kapasitemizi en aza indirmemize sebep oldular, ulaşım araçları çoğaldı ve artık hiç yürümez hale geldik. Gittikçe artan çalışma temposu ve aile bireylerinin hepsinin çalışma ve öğrenim hayatının içinde olmaları nedeniyle artık yemek pişirmeye, salata yapmaya hatta alış-veriş yapmaya zaman yok. Hazır yemek bulmak ise artık çok kolay!

    Genellikle çok fazla yağlı, fazla tuzlu, fazla tatlı ve proteini yüksek gıdalar tüketiyoruz. Meyve, sebze ve tahıllı gıdaların yerini fast food ürünleri, konserveler, hazır bol yağlı yiyecekler, tatlılar ve reddetmesi son derece güç hamur işleri almıştır.

    Konsantre nişasta ve protein besinlerinden oluşan dışkı barsak’ta yapışıp katılaşarak barsak ceplerinde (haustralar) birikmeye meyillidir. Liften fakir aşırı konsantre beslenen (nişasta, yağ, protein, rafine besinler ve pişirilmiş besinler), yeterince sıvı almayan insanların bağırsaklarında kilolarca ağırlıkta birikim olabilir.

    Konstipasyon tedavisinde anahtar diyetin düzenlenmesidir. Bunda genel kural ise su ve lifli yiyecek alımının arttırılması, süt ürünleri, kahve, çay ve alkol gibi kabızlık yapıcı ajanların azaltılmasıdır. Diyette lif kaynağı meyve, sebze ve tahıllardır. En önemli basamak ise hastanın sıvı alımıdır. Günde en az 8 bardak, 1,5-2 lt. su içilmelidir.

    Diyet ile Normal Bağırsak Florası Nasıl Sağlanır?

    Un ve şekerden fakir, sebze, meyve, et ve yumurta gibi doğal gıdalardan zengin bir diyet bağırsak florasının koruyuculuğunu artırır. Fermantasyon ürünleri (turşu, yoğurt, peynir, sirke, tuzlama yiyecekler) bağırsak florasında bulunan probiyotikleri artırırlar. Pastörizasyon, gıdalardaki probiyotikleri büyük ölçüde tahrip eder!! Probiyotikten en zengin gıdalar anne sütü ve yoğurttur.

    Süt ve yoğurt tüketirken dikkat edilecek noktalar şunlardır: Mümkünse temiz günlük mandra sütü tüketilmelidir. Bunun için en iyi seçenek günlük pastörize şişe sütleridir. Uzun ömürlü homojenize kutu sütlerini kesinlikle kullanmayınız. Sadece ekşiyen ve/veya kesilen süt ve yoğurtları yiyiniz. Bulamazsanız kendiniz yapınız; hem daha ucuz hem de daha sağlıklıdır.

  • Sağlığımızı düşünelim!

    Depresyon, Hipertansiyon, Aşırı kilo, İnsülin direnci, Diabet, Haşimato, Romatoid Artrit gibi Otoimmun hastalıklar veya Kısırlık, Adet öncesi gerginlik sendromu, Kronik halsizlik sendromu, Adet düzensizliği, Polikistik over sendromu gibi hastalıkların birisinin veya birkaçının birden teşhisini almış ve hepsi için ayrı ayrı ilaç kullanan milyonlarca insan var. Ülkemizde 2002 yılında kanserden hayatını kaybeden insanların sayısı 25.000 iken bu sayı 2012 de 70.000 e çıktı. Erkeklerin sperm sayısının 20 yıl öncesine göre yüzde 50 azaldığı ve normal gebe kalabilme oranının da eskisine göre düştüğü bilinmekte.

    Evet günümüzde herkes hasta ve bu hastalıkların yaygınlığı, kronikliği ve kompleksliği son 5 yılda öncesine göre çok daha fazla artmış bulunmakta.Öte yandan bu hastalıkların moralimizi bozması gerekmez. Bilgi çağında yaşıyoruz. Asıl itibarı ile bir enerji olan insanın iyileşme gücünü hiçbir yan etki oluşturmadan harekete geçirebilecek Akupunktur, Ozon Tedavisi, Proloterapi, Nöroproloterapi, Fonksiyonel Tıp yaklaşımı, sürdürülebilir iyi beslenme kuralları gibi güvenilirliği ve etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmış olan birçok tedavi yöntemi bulunmaktadır.

    30 yıldır sağlık sisteminin içinde olan bir hekimim ve 12 yıldır tamamlayıcı tıp uygulamalarını tatbik etmekteyim. Farkındayım ki bu kronik ve kompleks hastalıklarla başa çıkmanın yolu elimizde olan tüm seçenekleri değerlendirerek kişiye özel bir tedavi yaklaşımı düzenlemektir. Çünkü bu tedavi seçeneklerinin her birinin etki mekanizması farklı boyutlardadır. Ozon kimyasal olarak bağışıklığımızı güçlendirir, akupunktur enerji yapımızı düzenler, fonksiyonel tıp yaklaşımı sistemimizdeki eksiklikleri saptayarak vitamin mineral ve antioksidan desteklerle detoksumuzu güçlendirir, hormonal problemlerimiz için biyoeşdeğer hormon önerilerinde bulunur ve sürdürülebilir iyi beslenme programi ise her insanın ömür boyu uygulaması gereken olmazsa olmaz bir beslenme tercihidir.

    OZON TEDAVİSİ; Oksijen gazını ozon gazına çeviren medikal bir cihazdan alınan ozon gazının kan yoluyla ,torbalama yolu ile, rektal yolla, vajinal yolla ,intramuskuler olarak veya bazı durumlarda kulak ve burun yolu ile bedenimize verilmesi uygulamasıdır.Ozon bilinen en güçlü mikrop öldürücülerdendir ve içsel bağışıklığımızı harekete geçirme gücündeki en güçlü silahlarımızdan birisidir.Alerjiler, enfeksiyon hastalıkları, Diabetik ayak yaraları, Otoimmun hastalıklar ,Kronik halsizlik sendromu gibi birçok durumda son derece etkili olabilen bir tedavi seçeneğidir.

    AKUPUNKTUR; Akupunktur uygulaması 5000 yıllık bir geçmişi olan bilinen en güvenli ve yan etkisiz tedavi yöntemlerinden birisidir.Vücuda ve kulağa batırılan tek kullanımlık steril iğneler enerji meridyenlerimizdeki akışı düzenleyerek iyileşme sağlamaktadırlar.Dünya Sağlık Örgütünün Akupunkturla tedavi edilebilirliğini kabul ettiği 68 hastalık vardır.Akupunkturun ülkemizde en yaygın kullanıldığı hastalıklar Depresyon,Kilo problemleri,Kısırlık,Hipertansiyon,Alerjik hastalıklar,Ağrılı sendromlar ,Menapoz ,Migren şikayetleridir.

    FONKSİYONEL TIP;

    Fonsiyonel Tıp şu ana kadar bildiğimiz konvansiyonel tıbbın geleceği olarak tarif edilmektedir.

    Bu yeni yaklaşım şekli hastalıkların kökenlerindeki nedenleri tespit eder ve insan vucudunu bağımsız organlar toplamı yerine entegre bir sistem olarak kabul eder. Bu yeni yaklaşım sadece hastanın şikayetlerini ortadan kaldırmayı hedeflemez, tüm sistemi sağlığına kavuşturur. Fonksiyonel Tıp hastalığa ve yakınmalara neden olan hücre düzeyindeki vitamin mineral ve hormonal eksiklikleri tespit edip yerine koyar. Bu tedavide kullanılan hormonlar Avrupa da ve Amerika da ki milyonlarca kadının yıllardır kullana geldiği insan hormonu ile tıpatıp aynı kimyasal yapıdaki biyoeşdeğer hormonlardır ve büyük oranda krem veya jel şeklinde uygulanırlar. Kısırlık, Adet öncesi gerilim sendromu, ateş basması, terleme, vajinal kuruluk, idrar kaçırma, unutkanlık gibi menopoz semptomları, andropoz, polikistik over sendromu, kemik erimesi, kronik yorgunluk gibi birçok hastalıkta fonksiyonel tıp yöntemi ile son derece başarılı tedaviler yapılabilmektedir.

    SÜRDÜRÜLEBİLİR İYİ BESLENME PROGRAMI

    Bu program beslenmeye ait tüm komponentleri göz önüne alır. Ne yediğimiz kadar ne zaman yediğimiz nasıl bir ruh haliyle yediğimiz ne kadar sıklıkla yediğimiz hangi besinleri birlikte yediğimiz son derece önemli ve belirleyicidir. Bu beslenme programı şimdiye kadar etkisini göz ardı ettiğimiz bir çok etkenin aslında direk olarak kilomuz ve sağlığımız üzerinde belirleyici olduğunu göz önüne alarak ve bu etkenleri bazı basit kurallara bağlayarak sağlığımız ve kilomuz konusunda optimal sonucu elde etmemizi sağlamaktadır.

    SİGARA TEDAVİSİ

    Sigara bağımlısı olan bir insanın hayatındaki en öncelikli işin bu bağımlılıktan kurtulmak olduğunu düşünüyorum. Bedensel ruhsal ve zihinsel sağlığımızı geri almak bağımlılığımızı sonlandırarak yeniden özgür bir insana dönüşmekle gerçekleşecektir.

    Bu süreçte kliniğimizde alacağımız destekler hem sigarayı bırakma sürecimizi kolaylaştıracak hem de yıllardır bedenimizde biriktirmiş olduğumuz sigaraya ait toksinlerden çok daha hızlı kurtulmamızı sağlayacaktır.

    Biorezonans,akupunktur ve zihinsel arınma terapisi uygulamaları bedensel ve zihinsel arınmamızı sağlayarak sonrasında da kilo almamızı da önleyecektir.

  • Alkol , uyuşturucu maddeler ve bağımlılık

    Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar “İhtiyaç fazlasını” de Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz (Bakara 2/219)

    Az miktarda alkolüninsan vücudunda rahatlama,sedasyon,neşelenme haz duygusu gibi psikolojik yararlı etkileri olmasına rağmen yine psikolojik kötü etkileri ve aşağıda bahsedeceğimiz nedenlerden ötürü vücuttaki her hücreye zararı vardır.

    Alkol kimya sanayisi için önemli bir çözücü olup insan organizmasına yabancı bir ajandır. Alkol (C2H5OH) kullanımı veya alkol bağımlılığının pek çok ekonomik ve sosyal boyutu bulunmaktadır.

    Karaciğer vücuda alınan hemen hemen tüm besin maddelerini metabolize ederek vücutta yararlı formlara dönüştürürken, bir kısmını ise suda çözünen hale dönüştürerek zararsızlaştırmaktadır. Kimyasal forma bulunan pek çok ilaç, toksin (aflatoksin, amanitin ) ve alkol ise insan organizmasına birer yabancı olup karaciğer tarafından zararsız veya en az zararlı hale getirilmektedir. Vücuda alınan alkolün %5-15 lik bir kısmı tez ve idrarla dışarı atılıp geri kalanı karaciğer enzimlerince metabolize edilmektedir. Etilalkol olarak adlandırılan ve halk arasında ispirto olarak da bilinen alkol vücudumuzda enerji de dönüşmektedir. Bu bakımdan bakıldığında alkolun canlı organizmaya yararı olduğu düşünülebilir! Oysa insan organizmasının bir bütün olarak düşünecek olursak hücrelerimizde onlarca hatta yüzlerce metabolik çevrimler meydana gelmektedir. Her bir çevrimde yaklaşık 10 enzim tarafından katalizlendiğini düşünürsek binlerce enzim sistemi bulunmaktadır. Ve bu metabolik yollar daima birbiri ile uyum içinde ve zincirleme bir şekilde çalışmaktadır. vücuda alınan alkolün büyük çoğunluğu karaciğer hücreleri tarafından metabolize edilerek enerjiye dönüşmektedir. Fakat insan organizmasında proteinler, şekerler ve yağların sindirimleri ve bu sindirimlerde rol alan enzimler, oluşan ara ürünler ve açığa çıkan enerji miktarları arasında da bir denge bulunmaktadır. Alkol kullanımı bu dengeyi bozmaktadır. Denge bozulunca örneğin dopa ve dopamin denen beyine sinyal taşıyan nörotransmtterajanlar üretilemez ve bir sarhoşluk hasıl olur. Bunun gibi protein metabolizması, yağ metabolizması bozulmaktadır.

    Tüm canlı organizmalar çözücü olarak sadece suyu kullanmaktadır. Tabiatta suyun yerini tutacak hiçbir çözücü bulunmamaktadır. Suyun bir takım fiziksel ve kimyasal özellikleri onu canlılar için vazgeçilmez yapmaktadır. Alkol, hücre dış duvarlarınılarını (hüre bütünlüğünü sağlar) ve hücre içinde bulunan pek çok organelin membranını (Örn. mitokondri, ribozom, lizozom, edoplazmik retikulm) kolaylıkla çözebilmek suretiyle üç boyutlu konformasyonunu (natural) değiştirmektedir. Canlılarda yer alan tüm biyokimyasal yapılar (membranlar, DNA, RNA, proteinler vs) daima iç boyutlu yapıları ile fonksiyon gösterirler. Alkol ise natural yapının değişmesine neden olmaktadır. Aslında bunu bir örnekle gözlemleyebiliriz.

    Elimize iki adet deney tüpü alalım ve her ikisine doğal bir protein olan yumurta akından eşit oranlarda kolaylım. Birinin üzerine su ve diğerinin üzerine alkol ilave edelim ve tüpleri hafif bir şeklide elimizle alt üst edip karıştıralım. Alkol ilave dilen tüp de bulunan proteinin beyaz çökelek oluşturduğunu ve su ilave edilende hiçbir değişim olmadığını gözlemleriz. Burada kullanılacak alkolün yüzdesi hiç önemli değil. En derişik alkolden en seyreltik alkole kadar aynı etkiyi gözlemleriz. Burada ne oldu acaba. Proteinin doğal konformasyonu değiştiğinden protein artık suda çözünmeyip çökelek oluşturmaktadır.

    Karaciğer de canlıyı korumak için alkolü metabolize etmek yani parçalamak suretiyle vücuttan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Uzaklaştırırken de parçalanma ürünleri enerjiye dönüşmektedir, enerji fazlalığı yağlanmaya, yağlanma fazlalığı kilo alımı ve kalp damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve kansere neden olmaktadır. Ayrıca yukarıda da söz edildiği gibi diğer aktif olması gereken pek çok metabolik yolun durmasına neden olmaktadır. Az miktarda da olsa sürekli olarak alkol alınımında karaciğer kapasitesinin üzerinde çalıştığından dolayı karaciğer yapması gereken işleri ertelemekte ve yine denge bozulmaktadır. Karaciğerin detoksifikasyon mekanizması bozulunca dışarıdan alınan pek çok ilaç ve toksik ajanın da yıkılıp uzaklaştırılmasıgüçleşmekte ve bunlardan dolayı serbest radikaller denen hücrede birikip hücre ölümüne neden olanajanların çoğalmasına neden olmakta ve hücre ömrünü kısaltmaktadır . Ayrıca ve daha önemlisi serbest radikaller son derece aktif moleküller olup önlerine çıkan hemen her molekül ile reaksiyon verme yeteneğine sahiplerdir, ve gen mutasyonlalarına neden olmaktadırlar. Genlerin mutasyonu ise DNA nın kontrolsüz çoğalmasına ve kansere neden olmaktadır. Sonuç olarak, hepatit, siroz, gastrit ve ülser, iştahsızlık, ishal, sinir sistemi belirtileri(ellerde titreme , hassasiyet vb) akciğer ve karaciğer kanserleri, prostat kanseri, melanoma, lenfoma, kalp damar hastalıkları (arteoroskleroziz, kalp yet , ani ölüm) gibi pek çok sayıda patalojik bozuklukların alkol kullanan kimselerde çok daha fazla meydana geldiğini gösteren binlerce bilimsel çalışma ve istatistik mevcuttur. Bu hastalıkların artması tedavi masraflarının artmasına ve ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Tabiî ki bunlar uzun vadede beklenenler kısa vadede kişinin bilinç bozukluğu (sarhoşluk) halindeykenkendisi ve çevresine verdiği sosyal zararlar kimizaman ölümle dahi sonuçlanabilmekte ve kişiyi çoğunlukla yasal problemlerle karşı karşıya bırakmaktadır. Kişi ne kadar kontrollü olduğunu iddaa etse de sarhoşluğun olmadığı keyfin arttığı dönemlerdebile davranışsal bozuklukların arttığı bilimsel çevrelerce kabul görmüş ve toplumun hücresi olan aile yapısını da bozduğu gösterilmiştir.

    Bundan dolayı alkolü diğer bağımlılık yapan ilaçlar gibi psikiyatrik yönden ele alacak olursak insanoğlunun, bazı maddelerin kendi ruhsal durumunu değiştirdiğini ve geçici de olsa daha farklı hissetmesini sağladığını farkettiği günden bu yana, madde bağımlılığı önemli bir biyopsikososyal sorun olarak ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar bu maddelerden bazıları kanunlar çerçevesinde serbest kullanım olanağı bulmuş, bazıları ise tamamıyla engellenmesi mümkün olunamayan kanun dışı bir uğraş haline gelmiştir. Kültürler ve ülkeler arasındaki farklara rağmen nikotin, alkol ve kafein, kanunlar dahilinde kullanıma açıktır. Uçucu maddeler ve bazı ilaçlar da amaçları dışında kullanılabilirken, diğer bazı maddelerin üretimi dahi yasaklanmıştır. Merkezi sinir sistemini etki altına alan, davranışları, duygu ve düşünceleri değiştirebilen madde ne olursa olsun, bağımlılık derecesinde kullanımı hiçbir toplumda kabul görmemektedir. Bu maddeler kullanım bozuklukları, kötüye kullanım ve bağımlılık düzeyinde karşımıza çıkabilir. Mesleki ve toplumsal faaliyetler aksar, maddenin kullanımındaki kontrol mekanizmaları ortadan kalkar, kişi tüm gününü bu maddeleri sağlama, kullanma, ve etkilerinden kurtulma doğrultusunda harcar. Kullanılan doza tolerans gelişir, zaman, mekan ve miktar kontrolü kaybolur, madde kesildiğinde ya da azaltıldığında yoksunluk tablosu yaşanabilir. Kulanım bir defaya mahsus da olsa başka mental bozukluklara yol açabilir. Dünya literatüründe, “bağımlılık” teriminin, davranışsal bir sendrom ve fiziksel ya da fizyolojik bağımlılık diye iki sistem içinde incelendiği de olmuştur. Fizyolojik bağımlılık, tolerans ve yoksunluk sendromu ile kendini gösteren nöron sistemlerindeki değişiklik olarak anılırken, davranışsal sendrom içine birçok davranış örüntüsünü almıştır. Madde bağımlılığının temel niteliği, madde kullanımı ile iliş- kili önemli sorunlar ortaya çıkmasına karşın kullanımın sürekli bir biçimde olduğunu gösteren bilişsel, davranışsal ve fiziksel belirtilerin oluşmasıdır.

    Bağımlılığa yatkın tipik bir kişilik yapısının tanımlanması mümkün olmamasına rağmen belirli bazı ortak özelliklerin varlığını söylemek de mümkündür. Buözelliklerin belirlenmesinde, s

    oyaçekim, merkezi sinir sisteminin genel yapısı, benlik gelişimi, çocuğun içinde bulunduğu aile ve ortam, halen içinde yaşadığı çevre ve bu çevrede üstlendiği roller önemlidir.

    Alkol ve madde kötüye kullanımlarında, kalıtımın rolü çeşitli araştırmalarla gösterilmiştir. Tek yumurta ikizlerinde kardeşlerden birinde madde bağımlılığı varsa diğerinde gelişme olasılığı %78-80’e kadar yükselebilmektedir. Bu oran evlat edinilmişler üzerinde yapılan çalışmalarda da yüksektir. Bağımlı ebeveynler ile ya da bağımlı davranışlarının kabul gördüğü çevre içinde büyüyen çocuklarda bağımlılık gelişme olasılığı normal popülasyona göre belirgin derecede farklılık göstermektedir. Alkol ve madde kullanmayan ailelerde de baskılı ya da gevşek, tutarsız eğitim biçimi, aile içindeki iletişim bozukluğu, duygu alışverişinin olmaması, diğer sağlıksız aile yapıları, çocuğun aileden uzaklaşması ve madde kullanan altkültürlerle tanışmasını kolaylaştırır. Oluşan bazı kişilik bozuklukları madde bağımlılığı riskini arttırabilmektedir. Özellikle antisosyal, borderline, paranoid tipteki kişilik bozukluklarında saldırganlık, şiddet, alkol ve madde kullanmaya ve bağımlılık geliştirmeye yatkınlık gözlenebilir. Bağımlı kişilerde eğer bir genelleme yapmak gerekirse güvensizlik, bencillik, kolay yalan söyleyebilme, tahammül eşiğinde düşüklük, sabırsızlık, kendine sıkıntı verebilecek durumlara dayanamama, riskli davranışları göze alma, plansız eylemler yapma, kişiler arası ilişkilerde sık sık sorun yaşama gibi ortak özellikler bulunabilir. Ruhsal çözümleme öğretisine göre ise bağımlılığa yatkınlık oral döneme saplanmadan kaynaklanır. Bu yapının başlıca özelliği aşırı duygusallık, kötümserlik, düşsel, gerçek dışı tasarımlar, açgözlülük, madde ve alkol kullanımına yatkınlıktır. Bağımlılık yapıcı maddeler 11 ana sınıfa ayrılırlar. Alkol, amfetaminler, kafein, kannabis, kokain, fensiklidin (PCP), halüsinojenler, inhalanlar, nikotin, opiyatlar, sedatif-hipnotik-anksiyolitikler, diğer bağımlılık yapabilecek maddelerin dışında bu 11 ana grubu oluştururlar. Bu maddelerden hangisinin insan yaşamına daha önce girdiği kesin olarak bilinmemektedir. Alkol, sedatif, hipnotik ve anksiyolitiklerle, kokain, amfetamin ve diğer sempatomimetikler benzer bağımlılık özellikleri gösterirler. Anestezikler, antikolinerjikler, antiparkinson ilaçlar, antikonvülzanlar, kortikosteroidler, antihipertansifler gibi ilaç ve birçok toksik madde grubuna da bağımlılık geliştirilebilmektedir. Çeşitli kültürler ve yerel bölgelerde de sayılamayacak kadar fazla madde, bağımlılık ya da kötüye kullanım derecesinde tüketilebilmektedir. Beynimiz yaşamımızı sürdürebilmemiz için gerekli birçok alanı kapsar. Beyinsapı, beyincik, limbik sistem, diensefalon ve serebral korteks bunlardan bazılarıdır. Haz duygusu, insanın hayatını sürdürme mücadelesinde en fazla güç aldığı duygulardan birisidir. Eğer insan kendisine haz veren bir şey yaparsa beyin bu eylemi tekrarlama ihtiyacını duyar. Yemek gibi hayatımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan bir eylem, haz duyma ve bunu düzenleme konusunda özelleşmiş bir hücre grubunu beyinde etkin hale getirir. Bu sinir hücrelerinin önemli bir bölümü beyinsapının üst bölümü ventral tegmental alanda bulunur ve dopamin adlı nörotransmitteri kullanır. Dopamin barındıran bu hücreler haz konusundaki mesajları sinir lifleri beyin korteksteksi ilişki içindedir. Bağımlılık yapıcı tüm ilaçlar bu haz devresini etkin hale getirebilir. Madde bağımlılığı beynin diğer fonksiyonel alanlarının olduğu kadar haz merkezinin de değiştiği patolojik bir biyokimyasal süreçtir. Bu süreci anlayabilmek için maddelerin nörotransmisyon üzerine olan etkilerini incelemek gerekmektedir. Beyin üzerine etkili neredeyse tüm ilaç ve maddeler etkilerini nörotransmisyonu değiştirmek yoluyla yaparlar.

    Sonuç olarak

    Hafif vakalarda kişi bilinçli ise kendi iradesi ile bu maddelerden uzaklaşmalı gerekirse destek alarak bunu başarmalıdır Ancak orta ve ağır çoğu vakada bu destek gereklidir. Madde bağımlılığı tedavisi, bağımlının kullandığı maddeye, kullanım süresine, kişisel özelliklere, oluşabilen komplike durumlara göre değişiklik gösterir. Tedavi ortamının seçiminde bu konuda özelleşmiş belirli bir tedavi programı olan tedavi birimleri tercih edilmelidir. Biyopsikososyal temelleri olan ve bazen yaşam boyu sürecek bir hastalık olan madde bağımlılığı gerçekliği üzerine oturtulmuş bir tedavi programı seçilmelidir. Bu program, hastanın yoksunluk ve sonrasında devam eden maddesiz yaşamına yönelik ilaç tedavilerini ve psikososyal bir iyileştirme programını kapsamalıdır

    Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? (Maide, 5/90,91)

    KAYNAKLAR

    1. American Psyhiatric Association (1980) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 3. Baskı (DSM- III), American Psyhiatric Association.

    2. Castaneda R, Sussman N, Westreich L et al: A review of the effects of moderate alcohol intake on the treatment of anxiety and mood disorders. J Clin Psychiatry 1996; 57(5): 207-212.

    3. Çelikkol A: Alkol kullanım bozuklukları ve tedavisi. Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, cilt 1, sayı 2, 1996.

    4. Gelder M, Gath D, Mayou R, Cowen P: The abuse of alcohol and drugs. Gelder M, Gath D, Mayou R, Cowen P (ed.): Oxford Textbook of Psychiatry'de, 3.baskı, Oxforf University Press, Oxford, 1995. s.438-461

    5. Hines LM, Rimm EB: Moderate alcohol consumption and coronary heart disease: a review. Postgrad Med J 2001; 77:747-

  • Ruhsal travma

    1. Travma nedir, Ne değildir?
    2. Travmaya sebep olan olaylar nelerdir
    3. Psikoterapistler ve psikanalistlerin Bu konuda görüşleri nelerdir(hanna Levenson James Masterson kenberg
    4. Kuramların travma hakkında yaklaşımları nelerdir
    5. Travma örnekleri
    6. Post travmatik stres bozukluğuı ve travmanın birbirinden farkları ortak özellikleri nelerdir
    7. Travmanın tedavi yaklaşımları nelerdir
    8. Travma ruha neler yapar?
    9. Tedavi metotları nelerdir?
    10. Travma tedavisinde dikkat edilmesi gereken hususlar?
    11. Travma tedavisinde süreç nasıl devam eder
    12. İyileşmenin belirtileri nelerdir?
    13. Ruhsal travmayı anlamak?
    14. Travma Beyni Nasıl etkiler?
    15. Günlük hayattaki travma örnekleri?
    16. Konu hakkındaki yayınlar yazarlar kitaplar belgeseller
    17. Aydınlatılan noktalar, Aydınlatılmayan yerler nelerdir?

    Travma ani beklenmedik Olaylardır.

    Travma dıştan gelir.

    İnsanlar Travmaya farklı tepkiler verirler. Verdikleri tepkiler Patolojinin kendisi değildir. İnsanlar travmaya Nasıl tepki verirler?

    İnsanlar travmadan nasıl etkilenirler?

    Travmayı kolaylaştırıcı faktörler nelerdir?

    Tüm canlılar doğarlar büyürler ve ölürler. Bu optimal Bir çizgidir. Doğal akışında herşey iyi gittiğinde kişi Abraham Maslow ‘un kendini olgun insan yapma potansiyeline sahiptir.

    Doğal akış insan yavrusunun güvende, sıcak, etkiye tepkinin olduğu, genetik olarak sağlam, annenin ve babanın insan yavrusunun ihtiyaçlarını karşıladığı güven duygusunun olduğu uygun ortam demektir. Bu uygun ortam içerisinde İnsan yavrusu hayal dünyasını ve gerçek dünyayı anlayabilecek Hissedebilecek düşünebilecek hareket edebilecektir. Hayal dünyası zengin gerçek dünya ile uyumlu bir sürecin devam ettiği bir hayat hikayesi yazacak kendiliği olacaktır.

    Kendi sınırlarını bilen, Kendini tanıyan, kendi duygularının ve kendi vücudunun her an farkında olarak hayatı coşkulu, meraklı, sorgulayan, güvende, yaratıcı, Kendini seven, kendine güvenen, insanları seven ,insanlara güvenen Ve kendi amaçları hayalleri idealleri için sonuna kadar çalışan azim eden bir hayat yaratacaktır. Hayattaki engeller ve kolaylıkları anlayabilecek ve bunlarla kendi istediği hayatı kurabilecektir. Böyle bir insanın kendi ile ilişkisi diğer insanlarla ilişkisi , diğer canlılar ile ilişkisi Ve Allahla ilgili ilişkisi sağlıklı olacaktır.

    Bu insanın çok zorlandığı ,yalnız kaldığı, yardıma ihtiyacı olduğunda kolaylıkla diğer insanlardan yardım alabilecek, kendi kendine yardım edebilecek ve yaşadığı zorlukların üstesinden geleceğine inanacaktır. Çaresizlik içinde kıvranıp başkalarından bu olayı çözmelerini istemek yerine kendisinin bunun üstesinden nasıl geleceğini araştıran sorgulayan bir Kendilik yapısı olacaktır.

    Kendi gerçeğini anlayabilen ve bunu anlatabilen bir beceriye sahip olacaktır. Kendisi dışındaki dünyayı anladığı, gördüğü, hissettiği, istediği şekilde değil, her insanın farklı olduğunu, özelliklerinin farklı olduğunu, kapasitesinin farklı olduğunu anlayabilecek, hayatın gerçekliğini öğrenmeye açık olacaktır. Bu ölünceye kadar devam eden bir zenginleşmeye gidecektir.