Etiket: İnsan

  • KİŞİLİK BOZUKLUKLARI İLE NASIL BAŞEDİLİR?

    KİŞİLİK BOZUKLUKLARI İLE NASIL BAŞEDİLİR?

    Kişilik bozukukları; kişilerin sosyal ve kişisel yaşamını önemli ölçüde etkileyen bozulmuş davranış ve düşünce kalıplarıyla karakterize olan zihinsel bozukluklar kümesidir. Kişilik bozuklukları bireylerin iç ve dış dünyalarında sıkıntıya yol açarı, işlevselliklerini kısıtlar. Kişinin dengesini alt-üst eder. Kişilik özelliklerinin, kişilerin davranışlarının kişilik bozukluğu olarak yorumlanabilmesi için kişide ciddi uyum problemlerine yol açması ve işlevselliklerini önemli ölçüde kısıtlama/bozulması gerekmektedir.

    Kişilik bozukluğu tanısı konmuş bir kişi duygulanım konusunda normal kişilerden çok farklıdır. Örneğin ileride değineceğimiz Borderline Kişilik Bozukluğu na sahip birinin duygulanım yoğunluğu, sıklığı, değişkenliği normal kişilerden farklıdır. BKB ye sahip biri bir gün hiç neden yokken sizden nefret ederse yahut size aşırı öfkeli davranıp, ertesi gün yine bir neden yokken ya da çok küçük bir sebepten ötürü size dünyanın tüm sevgisini gösterirse buna şaşmamak gerekir. Öfke, cinsel istek gibi dürtülerini kontrol etmede güçlük yaşar. Normal bir insan öfkelendiğinde ya da cinsel arzu duyduğunda uygun yeri ve zamanı bekler, kendini kontrol edebilirken KB olan biri bu kontrolden yoksundur. Hiç ummadığınız bir anda önemsiz bir şey için son derece yıkıcı öfke nöbetleri geçirebilir. Bu nedenle sosyal beceriden yoksundurlar. Sosyal ortamlarında huzursuzluk yarattıkları ve kendilerini huzursuz hissettikleri için yalnız kalırlar.

    Genel Özellikler

    • KB karşı içgörü yoktur (Hiç bir sorunun kendilerinin yaratmadığı düşüncesi) Sorununasıl nedeninin farkında değillerdir.
    • Çoğunun kişiler arası ilişki sorunları bulunur
    • İlk görüşmede saptamak güçtür
    • Dirençli, tedavisi güç ve sorunların çözümü için de engel oluşturabilirler.
    • Çocuklukta şekillenir
    • 20’li yaşların başlarında yerleşir
    • Bazıları organik nedenli (travma) olabilir
    • Bazıları daha biyolojik / genetik olabilir Ör. Şizotipal, Antisosyal ve Borderline gibi

    Epidemiyoloji

    Ülkemizde kişilik bozukluklarının yaygınlığı ile ilgili araştırmalar yapılmamıştır. ABD ve diğer bazı ülkelerde yapılan araştırmalarda, kişilik bozukluklarının yaygınlığı %10- 30 arasında bildirilmektedir. Sınırda (borderline)

    kişilik örgütlenmesine ise genel nüfus içinde rastlanma oranı %20-30’dur. Psikiyatrik başvurusu olanlarda ise %40 oranında rastlanır.

    DSM-IV’de Küme Organizasyonu

    1) A Kümesi: tuhaf ya da ekzantrik yapı, yalnız kalmaya eğilimli, şüpheci ayrıca sınırda bir özellik göstermektedir

    – Paranoid, Şizoid, Şizotipal

    2) B Kümesi: dramatik, duygusal, düzensiz, kararsız, dürtüsel, empati yeteneğinden yoksun sınırda bir özellik göstermektedir

    – Antisosyal, Borderline, Histrionik, Narsisistik

    3) C Kümesi: anksiyeteli, korkulu, mükemmeliyetçi, nevrotiktir.

    – Kaçıngan (Çekingen),Obsesif, Bağımlı

    A KÜMESİ

    1- Paranoid KB

    Temel özelliği, başkalarının davranışlarını kötü niyetli olarak yorumlayıp, sürekli bir güvensizlik ve kuşkuculuk içinde olmalarıdır. Prevalansının; genel toplumda %0,5- 2,5 arasında, yataklı psikiyatri kurumlarında % 10-30 arasında ve ayaktan psikiyatrik tedavi kurumlarında % 2-10 arasında olduğu bildirilmiştir.

    • Genel olarak genç erişkinlik döneminde başlar ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, başkalarının davranışlarını kötü niyetli olarak yorumlayıp sürekli bir güvensizlik ve kuşkuculuk gösterme tipik özellikleridir. Aşağıdakilerden en az dördünün olması gerekmektedir.
    • Yeterli bir temele dayanmadan başkalarının kendisini sömürdüğünden, aldattığından veya kendine zarar verdiğinden kuşkulanır.
    • Haksız yere eşinin sadakatsızlığı ile ilgili kuşkulara kapılır.
    • Dostlarının veya iş arkadaşlarının kendine olan bağlılığı veya güvenirliği üzerine yersiz kuşkuları vardır. Arkadaş toplantısına davet edilen biri zorla davet edildiğini, ayıp olmasın diye çağırıldığını düşünür.
    • Söylediklerinin kendisine karşı kötü niyetle kullanılacağından yersiz korkuları olduğundan başkalarınasır vermek istemez.
    • Kimsenin samimiyetine güvenmediği herkesten şüphe ettiği için yakın arkadaşı da yoktur.
    • Sıradan sözlerden, olaylardan aşağılandığı veya kendisine gözdağı verildiği şeklinde anlamlar çıkarır.
    • Sürekli kin besler.Tesadüfen karşılaştığı bir arkadaşının onu görmemesini kendisine yönelik bir hakaret olarak algılar ve sinirlenebilir, içten içe kin besler.
    • Karakterine ve itibarına saldırıldığı yargısını taşır ve öfke ve karşı saldırıda bulunur.
    • Şaka kaldıramaz, alıngandır hemen alınır ve hemen savunmaya geçer.

    2-Şizoid KB

    Şizoid kişilik bozukluğu genel özellikleri sosyal ilişki kurmaktan kaçınma ve yalnızlığı tercih etme, duygusal nötrlük, donukluk, insanlara, çevresinde olan bitene kayıtsızlık olarak tanımlanabilir. Öyle ki aile fertleri ile bile aralarında mesafe vardır ve diğer insanlar tarafından tuhaf ve soğuk bulunurlar. Strese tepki olarak kısa psikozlar geçirebilirler. Ancak eşlik eden depresyon, anksiyete ve madde kullanımı benzeri bir durum olursa psikiyatriste başvururlar. Prevelans tam bilinmemekle birlikte genel toplumun %7,5 kadarının etkilendiği düşünülmektedir. Erkeklerde iki kat daha fazla görüldüğünü belirten çalışmalar vardır. Şizofreni veya şizotipal kişilik bozukluğu olanların akrabalarında şizoid kişilik bozukluğu prevelansı daha yüksek olabilir.

    • Ailenin bir parçası değilmiş gibi davranır; yakın ilişkiye girmez ve yakın ilişkilerden zevk almaz. Aile içinde tek başlarına vakit geçirirler. Sürekli odalarındadırlar. Evde olup bitenle, gelen gidenle pek ilgilenmezler. Ailece yapılan aktivitelere katılamaya isteksizdirler.
    • Çoğunlukla tek bir etkinlikte bulunmayı tercih eder. Her zaman tek başlarına yapabilecekleri tek bir etkinlikle uğraşırlar. Felsefe, matematik ve kitap okumak gibi falzadan insan gerektirmeyen etkinliklere ilgi duyarlar.
    • Cinsel deneyim yaşamaya karşı oldukça ilgisizdir. Cinsel istek duymalarında bir sorun yoktur. Cinsel deneyim yaşamak istememelerin sebebi sevgili ya da flört dönemlerinin fazlasıyla aktivite ve sorumluluk gerektirmesidir. Sorumluluk ve duygusal yakınlıktan uzak kalmak, sevgiliyle vakit geçirme, sinemaya gitme, yemek yeme gibi aktivitelerden kurtulmak için cinsel yaşamdan kaçarlar. Bunun yerine iç dünyalarına yönelirler.
    • Çok az etkinlikten zevk alır. İkinci kişiler gerektirmeyecek, tek başlarına yapabilecekleri aktivitelerden hoşlanırlar. Sinemya gitmektense evde yatağa uzanıp düşünmeyi yeğlerler.
    • Yakın arkadaşı ve sırdaşı yoktur. Yakın arkadaş, birlikte vakit geçirmek olduğundan ne işte ne okulda yakın arkadaş/ları yoktur.
    • Övgü ve eleştirilere karşı ilgisiz kalır. Kendileri hakkında insanların ne dediğinin bir önemi yoktur. Yapılan iyi ya da kötü yorumlara kayıtsız kalırlar.
    • Duygusal soğukluk, kopukluk veya tekdüze bir duygulanım gösterir. Şizoid Kişilik Bozukluğuna sahip kişiler aşırı neşeli ya da çökkün olmazlar. Tekdüze bir duygulanım sergilerler. Ekstrem tepkiler vermezler; sinirlenmek kavga etmek gibi. Olana bitene tepkisiz kalabilirler. Bu dünyada değil gibilerdir.

    3-Şizotipal KB

    Genel özelliklerinin başında yakın ilişkilerde birden bire rahatsızlık duyma ve yakın ilişkilere girme yetisinde azalma ile belirli, toplumsal ve kişilerarası yetersizliklerin yanı sıra algısal ve bilişsel çarpıklıkların ve alışılagelenin dışında davranışların olduğu yaygın bir örüntünün olmasıdır. Toplumda prevelansı %3 oranındadır. Bazen saatler süren psikotik epizodlar yaşayabilirler. Seyrek de olsa şizofreni ve ya psikotik bir bozukluk gelişebilir.

    • Referans fikirlere sahiptirler. Kendilerinden bağımsız olayları kendilerine mal ederler, kendileriyle bağlantılı olduklarını düşünüp çeşitli olay ve nesneleri buna delil olarak sunarlar. Harfler ve rakamlardan manalar çıkarıp inançlarına delil olarak gösterebilirler.
    • Davranışı etkileyen, kültürü ile uyumlu olmayan acayip inanışlar, büyüsel düşüncelere sahiptirler. Yaratıcı ile görüştüklerini, yaratıcının kendisi ya da peygamber olduklarını iddia edebilirler.
    • Olağandışı algısal yaşantılar, bedensel yanılsamalara sahiptirler. Halüsinasyon ve algı yanılmaları çok görülür. Damarlarında karıncaların dolaştığını, yüzünde ya da vücudunun belli bölgelerinde yaralar çıktığını, olağanüstü varlıkları görüklerini ya da ona dokunduklarını iddia edebilirler. Çoğu zaman bu algısal yaşantılar referans fikirleri destekleyici nitelik taşırlar. Aksine inandırılmaları nerdeyse imkansızdır.
    • Acayip düşünüş ve konuşma biçimine sahiptirler. Doğru düzgün diyolog kuramazlar. Dört tip iletişim yöntemleri vardır: Çerçevesel, aşırı ayrıntılı, basmakalıp ve mecazi. Konuşurken ya çok genel hatlarıyla konuşrlar asıl konuya değinmezler bile (çerçevesel) ya gerekli gereksiz herşeyi anlatıp asıl düşüncelerini söylemezler ya da her şeye ilgili ilgisiz basmakalıp deyimler, atasözleri ile karşılık verip mistik bir hava katmaya çalışırlar. Diyalogun sonunda asıl düşüncelerini ifade etmedikleri halde, ettiklerini ve karşı tarafın da onayladığını düşünürler.
    • Kuşkuculuk ya da paranoid düşünceler görülebilir. Şizotipal Kişilik Bozukluğuna sahip kimseler Paranoid Kişilik Bozukluğu özellikleri gösterebilirler. Hiçkimseye ve hiçbirşeye itimat etmez, güvenmezler.
    • Uygunsuz ya da kısıtlı duygulanım yaşarlar. Yerinde olmayan duygusal tepkiler verebilirler. Bir yakınının cenazesinde kahkalar atabilir ya da çok normal bir yoruma öfkelenebilirler.
    • Acayip, kendine özgü davranış veya görünümleri vardır. Genel olarak insanların giyim tarzları karakterlerini, kimliklerini yansıtır. Şizotipal Kişilik Bozukluğuna sahip kişiler bunun dışında kalırlar. Uzun siyah saçlarla pierrcing takıp metalci gibi giyinip çok dindar sohbetlere girebilirler. Ayrıca, genel moda algısına aykırı giyinmeyi, acayip kombinasyonlar yapmayı, kendilerine has olmayı severler.Altına eşofman giyerken üstüne klasik bir bluz giymek buna iyi bir örnektir. Diğer bir örnek ise, mevsime ve duruma uygun giyinmemektir. Kış günü şortla dolaşırken yaz günü kabanla dolaşabilirler.
    • Yakın arkadaş ve sırdaşları yoktur. Yakın arkadaş veya sırdaşlarının olmaması Şizoid Kişilik Bozukluğu sahibi kimselerde de görülür ancak Şizotipal KB ile farkı, Şizoidler yakınlıktan bir süre sonra rahatsız olurken Şizotipaller yakınlık ve sosyalleşmeye karşı duyarsızdırlar. Aldırmazlar.
    • Azalmayan aşırı toplumsal anksiyete, paranoid korkuları vardır. Toplum içinde paranoid düşüncelerinden dolayı sürekli korku içindedirler. Her an bir tehlike gelecek hissine kapıldıkları için diken üstünde olurlar. Bu korkuları birlikte oldukları kişileri tanımalarıyla doğru orantılı değildir. Ne kadar tanısalar da paranoid korkuları peşlerini bırakmadıkları için bir türlü rahat hissedemezler. Bu nedenle genelde sosyal ortamlarda bulunmaktan kaçınırlar.

    B KÜMESİ

    1- Borderline Kişilik Bozukluğu

    Temel özellikleri, insanlar arası ilişkilerde, kimlik duygusunda ve duygulanımda tutarsızlıklar ile dürtülerini kontrol etmekte zorluk çekmeleridir. Toplumda görülme sıklığı %2-3 iken psikiyatri kliniklerindeki kişilik bozukluğu vakalarının %30-60’ını oluştururlar. Kadınlarda, erkeklerden 3 kat daha fazla görülür.

    • Gerçek veya hayali bir terkedilmeden kaçınmak için çılgınca çabalar gösterme durumu varrdır. Terk edilmeden aşırı korktukları için sevdiklerini ellerinde tutmanın çeşitli yollarını denerler. İntihar girişimleri, intihar tehditler, duygu sömürüsü gibi aşırı hareketler bu tip davranışlara örnektir.
    • Gözünde aşırı büyütme ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelme, gergin ve tutarsız kişilerarası ilişkileri vardır. Kendisine bir kere iyilik etmiş birini gözünde ilahlaştırırken aynı kişiden dolayı uğranan bir hayal kırılıklığı kişiden nefret edilmesine yerin dibine sokulmasına neden olabilir.
    • Kimlik karmaşası: belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı veya kimlik duyumu yaşayabilirler. Kendilerini tanımada sıkıntı yaşarlar. Sevip sevmediği şeyler herzaman değişiklik gösterir. Hayata dair, kendilerine, geleceklerine dair düşünce, davranış ve inanç sistemleri sürekli değişir. Her zaman birbirine zıt arzuları, beğenileri vardır. Aldıkları bir eşyayı bir gün çok beğenirken bir hafta sonra hiç beğenmeyip çöpe atabilirler.
    • Kendine zarar verme olasığı yüksek en az iki alanda dürtüsellik gösterirler. Sınırsız para harcama, geri ödeyemeyeceğini bildiği halde borca girerek alışveriş yapma, çok hızlı araba kullanma, rastgele, riskli olabilecek cinsel birliktelik yaşama, alkol kullanımını kontrol edememe ya da çılgın gibi yemek yeme bu davranış kalıbına örnektir.
    • Yineleyen özkıyımla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar. Duygusal olarak incitildiği zaman intikam alma amaçlı ya da hissedilen boşluk duygusundan kurtulma amaçlı yapılan davranışlardır. Vücudunun çeşitli bölgelerine faça atma, sigara söndürme, intihar girişimleri gibi davranışlar göz korkutma niteliği taşır.
    • Duygudurumda belirgin tepkiselliğe bağlı instabilite. Küçük olaylara karşı aşırı ve değişken tepki gösterme. Alışveriş listesindeki bir ürünü almayı unuttu diye eşine aşırı derecede öfkelenebilir. Çok çabuk ve basit nedenler için sıkıntı, bunaltı hissedebilirler.
    • Kendini sürekli boşlukta hissetme. Kimlik bütünlüğünü sağlayamadıkları, kendilerini iyi tanıyamadıklarından sürekli bir boşluk ve yalnızlık hissi içidedirler.
    • Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini kontrol edememe. Öfke kontrolünde problem yaşarlar. Sık sık ve basit şeyler için bile öfke patalamaları yaşayabilirler. Bu durum çevresindekiler için çok yıkıcı olabilir.
    • Stresle ilişkili geçici paranoid düşünce veya ağır dissosiyatif semptomlar. Dışlanma, terk edilme ve ya sevilen birini kaybetme korkusundan kaynaklanan strese ilişkin paranoid düşüncelere sahip olabilirler. Uygun dozda ilaç tedavisi ile kurtulunabilir.

    2- Histirionik Kişilik Bozukluğu

    Histriyonik kişilik bozukluğunun temel özelliği, bu kişilerin hemen her alanda aşırı duygusallık ve ilgilenilme arayışı içinde olmalarıdır. Genel popülasyonda görülme sıklığı %2-3, psikiyatri kliniklerinde ise: %10-15’tir.

    Histrionik kişilik bozukluğu olan kişiler her zaman ilgi odağı olmak isterler. Bir ortamda onlar dışında birşey veya kişi ile meşgul olunduğunda rahatsız olurlar ve bunu dile getirirler. ilgi çekmek için herşeyi yapabilirler. Tanıdıklarının bulunduğu ortamlarda sürekli konuşmak yeterliyken yabancı bir ortamda ya da durumda dikkat odağı olabilmek için örneğin kavga ya da ağız dalaşı çıkarabilirler. Yüksek sesle konuşup kahkahalar atmak da yöntemlerinden bazılarıdır.

    • Başkalarıyla olan etkileşimleri çoğu zaman uygunsuz biçimde cinsel yönden ayartıcı ya da baştan çıkarıcı davranışlarla belirlidir. Sürekli flört halindediler. Ses tonu ya da vücut dili ile her an flört halindedirler. Bu konuda seçici olmazlar. Evli ya da ciddi bir ilişki sahibi olsalar bile yalnız kaldıklarında ilgi odağı olmak için gelişigüzel flörtleşirler; kısa süreli ilişki yaşarlar.
    • Hızlı değişen ve yüzeysel kalan duygular sergilerler. Duyguları çok oynarbaşlıdır. Ağlarken gülebilir ya da gülerken birden ağlayabilirler.
    • İlgiyi üzerine çekmek için sürekli olarak fiziksel görünümlerini kullanırlar. Fiziksel görünüm onların en etkili silahıdır. Dikkat çekici renkler, modeller giyerler. Derin dekolteleri, uzun yırtmaçlı elbiseleri dikkatleri toplamak için kullanırlar.
    • Aşırı bir düzeyde, başkalarını etkilemeye yönelik ve ayrıntıdan yoksun bir konuşma biçimleri vardır. Diyalog kurarken amaçları gerçekten sohbet etmek değil ilgiyi üzerlerine çekmektir. Flörtöz, şuh bir ses tonu ile olaylara tamamiyle yüzeysel yorum yaparlar. İçerikten yoksun olarak diyalog kurarlar, ayrıntılı bir yorumdan ziyade “ne güzel, harika, çok kötü” gibi ifadeler kullanırlar.
    • Gösteriş yapar, yapmacık davranır ve duygularını aşırı bir abartma ile gösterirler. üzerlerine sinen yapmacık kokuyu hemen alırsınız. Yeni tanıştığı birinden ayrılırken kırk yıllık dostundan ayrılıyormuş gibi abartılı tutum sergilerler. Basit sorunlarını anlatırken dünyanın sonuymuş gibi davranabilirler.
    • Telkine yatkındırlar, başkalarından ya da olaylardan kolay etkilenirler. Kim ne derse onu yapmak, herkesi mutlu etmek isterler. Burada amaç insnların istediğini yapıp yine üzerlerindeki ilgiyi sürdürmektir.
    • İlişkilerinin olduğundan daha yakın olması gerektiğini düşünürler. Yeni tanıştıkları birine sarılmak, öpmek gibi fiziksel temasta hiç çekinmeden bulunabilirler.

    3-Narsistik Kişilik Bozukluğu

    Temel özelliği, davranış veya fantezide büyüklenmecilik, kendisine hayranlık duyulması ihtiyacı ve başkalarının duygularını anlamaktaki yetersizliktir. Genel popülasyonda görülme sıklığı %2-6’dır.

    Narsisistiklerin genellikle kendilerini fazla seven ve kendilerine fazla güvenen kişiler olduğu zannedilir. Oysa, gerçek durum bunun tam tersidir. Narsisstik, bir şey yapmaksızın kendini sevemediği ve kendisine saygı duyamadığı için, kendisini sevebilmek ve saygı duyabilmek adına, durmadan bir şeyler yapma ihtiyacı duyar. Üstünlük duygusu, beğenilme gereksinimi ve empati yapamama temel özellikleridir. Benlik saygıları kolay zedelenebilir. Yaygınlığı %2-6 olarak bilinmektedir. Bu tanıyı alanların %50-75’i erkektir.

    • Kendilerinin çok önemli olduğu duygusunu taşırlar (örneğin; başarılarını ve yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak bilinmeyi beklerler).
    • Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemleri üzerine kafa yorarlar.
    • Özel ve eşi bulunmaz biri olduklarına ve ancak başka özel ya da toplumsal durumu üstün kişilerin (ya da kurumların) kendisini anlayabileceğine ya da ancak onlarla arkadaşlık etmesi gerektiğine inanırlar. Mesela birçok insanla aynı ismi paylaşmasına rağmen sadece onun isminin ne kadar özel ve güzel olduğuna inanabilir. Kendisine aşıktır. Sahip oldukları arkadaş çevresinden memnun değildirler. Arkadaşlarının onlar için yeteri kadar fedakarlık yapmadığını, ilgi göstermediğini düşünürler. Eşinin çabası onu tatmin etmez.
    • Çok beğenilmek isterler. Her ortamda sadece kendilerinin en iyi, en güzel olduğunu düşünür ve saygı göstermede sürekli emek, iyilik, övgü isterler.
    • Hak kazandığı duygusu vardır: Kendisinin, özellikle kayrılacak olduğu bir tedavi biçiminin uygulanacağı beklentileri ya da bu beklentilere göre uyum gösterme. Kendilerine özel muamele isterler. Beklenti gerçekleşmediğinde yaşadıkları hayal kırıklığı çevrelerindekilere öfke olarak döner.
    • Kişiler arası ilişkileri kendi çıkarları için kullanır; kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kulanırlar. Egolarını tatmin etmek için insanlara yaklaşıp onları bir süre manevi olarak sömürdükten sonra ilişkide bulundukları insanlara ihtiyaçları kalmayınca onlardan uzaklaşırlar.
    • Empati yapamazlar: Başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp, tanımlama konusunda isteksizdirler. Ben merkezci tutumlarından dolayı diğer insanları anlama becerileri yoktur. bu nedenle kişiler arası ilişkilerde çok sıkıntı yaşarlar.
    • Çoğu zaman başkalarını kıskanır ve başkalarının da kendisini kıskandığına inanırlar.
    • Küstah, kendini beğenmiş davranış ve tutumlar sergiler. İnsanlara tepeden bakma tutumlarıyla bulundukları ortamda hemen mimlenir insanların antipatisini kazanırlar.

    4-Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal kişilik bozukluğu 15 yaşından beri süregelen ve yetişkinlikte devam eden, yaygın olarak birçok davranışı ile toplumsal yasalara ters düşen, suç sayılan davranışlar gösteren kişiler bu tanıya girerler.Bu kişiler çocukluk çağında da yalancılık, hırsızlık, evden kaçma, kavgacılık davranışı göstermiş kişilerdir.Çocukluk çağında davranım bozukluğu tanısı alan bu kişilere 18 yaşından sonra antisososyal kişilik bozukluğu tanısı konur.Yetişkin yaşta da süren antisosyal davranışlar nedeniyle bu kişiler sık sıkyasal problemler yaşarlar, tutuklanırlar. Gördükleri cezalardan, deneyimlerden ders almazlar. Vicdan azabı çekmemeleri başlıca özellikleridir.

    • 15 yaşından beri devam eden bir biçimde, başkalarının haklarını saymama ve başkalarının haklarına tecavüz etme davranışları gösterirler. Genel popülasyonda erkeklerde %3, kadınlarda %1 oranında görülür.
    • Tutuklanmaları için zemin hazırlayan eylemlerde tekrar tekrar bulunur, yasalara ve toplumsal davranış biçimlerine ayak uyduramaz ve saygı göstermezler. Hırsızlık, yankesicilik, gasp, şiddet gibi hukuki problemlere yol açan işler yaparlar. Sıklıkla hapse girip çıkarlar.
    • Sürekli yalan söyleme, takma isimler kullanma ya da kişisel çıkarı, zevki için başkalarını aldatma ile belirli dürüst olmayan tutumlar gösterirler. Sadece eğlenmek için sürekli yalan söylerler, olduklarından başka biri gibi tanıtırlar kendilerini. Yalanları ortaya çıktığında hiç mahcubiyet hissetmezler, aksine eğlenirler ve bu tutumlarına devam ederler. Daha önce de belirttiğim gibi, vicdan azabı çekmemeleri başlıca özellikleridir.
    • Dürtüsel olurlar ve gelecek için tasarılar yapmazlar. Canları ne istiyorsa onu yapmak isterler.İstedikleri şeyin yasalara, normlara ya da kültüre uygunluğunu önemsemezler. Uzun vadeli dolandırıcılık ya da intikam dışında gelecek planları yapmazlar.
    • Yineleyen kavga, dövüşler ya da saldırılarla belirli olmak üzere, sinirlilik ve saldırganlık gösterirler. Çok kolay sinirlenip kavga çıkarabilirler. Hiç tanımadığı birine basit bir nedenden dolayı hayati zarlar verebilirler.
    • Kendisinin ya da başkalarının güvenliği konusunda umursamazlık gösterirler. Yaptıkları işlerin soncunu düşünmezler. Hayati risk taşıyan davranışlarda kolayca bulunabilirler, aşırı süratle araba kullanmak gibi.
    • Bir işi sürekli götürememe ya da mali yükümlülüklerini tekrar tekrar yerine getirmeme ile belirli olmak üzere, sürekli bir sorumsuzluk gösterirler. Ev kiralarını, faturalarını, taksit ya da borçlarını ödemezler. Birinden alışveriş için borç almış olsa bile onu asla geri ödemez. Ailesi varsa ilgilenmez. Kendine yaşar.
    • Başkasına zarar vermiş, kötü davranmış ya da başkasından bir şey çalmış olmasına karşın, ilgisiz olma ya da yaptıklarına kendince mantıklı açıklamalar getirme ile belirli olmak üzere, vicdan azabı çekmezler. Tecavüzden yakalanan birinin öfkeyle tecavüz ettiği kişinin onu kışkırttığını, öyle açık giyindiği için hak ettiğini ya da onun da istediğini ileri sürerek kendini haklı çıkarmaya çalışabilir.

    C KÜMESİ

    1-Çekingen Kişilik Bozukluğu

    Temel özellikleri, yetersizlik duyguları ve olumsuz değerlendirilmeye aşırı duyarlılık ile sosyal ketlenmedir. Genel popülasyonda %0,5-1 arasında, psikiyatri kliniklerinde %10 oranında görülür.

    • Eleştirilecek, beğenilmeyecek ya da dışlanacak olma korkusuyla çok fazla kişiler arası ilişki gerektiren mesleki etkinliklerden kaçınırlar. Bu kişiler gerekli sunumları yapmaktan, konferansa gitmek ve ya konuşma yapmaktan kaçınırlar.
    • Sevildiklerinden emin olmadıkça insanlarla ilişkiye girmek istemezler. Bu nedenle arkadaş çevreleri kısıtlıdır.
    • Mahcup olacakları ya da alay konusu olacakları korkusuyla yakın ilişkilerde tutukluk gösterirler. Herkesn yanında gerçek karakterlerini gösteremezler. Bu nedenle aynı kişi hakkında farklı kişilerden uç yorumlar alabilirsiniz. Yakın çevresi kişinin çok geveze, dışa dönük şen şakrak olduğunu söylerkeniş arkadaşları aynı kişinin çekingen, utangaç ve kendi halinde biri olduğunu söyleyebilir.
    • Toplumsal durumlarda eleştirilecekleri ya da dışlanacakları üzerine kafa yorarlar. Bin düşünüp bir söylemeye bile cesaret edemezler bu yüzden.
    • Yetersizlik duyguları yüzünden, yeni kişilerle aynı ortamda bulundukları durumlarda ketlenirler. Bu nedenle yeni kişilerle tanışma imkanı olan durumlara hiç girmemeyi tercih ederler.
    • Kendilerini toplumsal yönden beceriksiz, kişisel olarak albenisi olmayan biri olarak ya da başkalarından aşağı görürler. İnsanlar tarafından hep aşağılanacakları korkusuyla ikili ilişkilerde hep donuk davranırlar. Bu nedenle dışlanacaklarına ililşkin kehanetlerini gerçekleşmiş görürler.
    • Mahcup olabileceklerinden ötürü kişisel girişimlerde bulunmak ya da yeni etkinliklere katılmak istemezler.

    2-Bağımlı Kişilik Bozukluğu

    Temel özelliği, uysal ve yapışkan davranışa ve ayrılma korkusuna yol açacak biçimde aşırı bir kendisine bakılma gereksinmesinin olmasıdır. Ruh sağlığı kliniklerinde en sık karşılaşılan kişilik bozukluğudur. Ancak çoğunlukla, bağımlı kişilik bozukluğu nedeniyle değil, başka birinci eksen sorunları için başvururlar.

    • Başkalarından bol miktarda öğüt ve destek almazlarsa gündelik kararlarını vermekte güçlük çekerler. Birşey alacakken başkalarının fikirleri kendi fikirlerinden önemlidir. İhtiyaçları varken bile, fikir almazlarsa, kendi başlarına alışverişte zorlanırlar.
    • Yaşamlarının çoğu önemli alanında sorumluluk almak için başkalarına gereksinim duyarlar. Davranışlarının sorumluluğundan kaçmak için sürekli tavsiye alırlar, aldıkları tavsiye doğrultusunda hareket edip sonuçtan tavsiye aldıkları kişileri sorumlu tutarlar.
    • Desteğini yitireceği ya da kabul görmeyeceği korkusuyla, başkalarıyla aynı görüşü paylaşmadığını söylemekte zorluk çekerler.
    • Doğru yapıp yapmadıklarına ya da yeteneklerine ilişkin korkularından ötürü, tasarıları başlatma ya dakendi başlarına iş yapma zorlukları vardır.
    • Başkalarının bakım ve desteğini sağlamak için, hoş olmayan şeyleri yapmayı isteyecek kadar, aşırıya giderler.
    • Kendilerine bakamayacaklarına ilişkin aşırı korkuları nedeniyle, tek başına kaldıklarında kendilerini rahatsız ya da çaresiz hissederler.
    • Yakın bir ilişkileri sonlandığında, bakım ve destek kaynağı olarak derhal başka bir ilişki arayışı içine girerler. Yakın bir ilişki içinde oldukları insanlarla bağları koptuğunda büyük yıkım yaşamış gibi görünseler de kısa sürede bağlanacak başka biri için arayışa geçerler ve bulurlar.
    • Kendi kendine bakma durumunda bırakılacağı korkuları üzerine, gerçekçi olmayan bir biçimde kafa yorarlar.

    3-Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu

    Temel özellikleri düzenlilik, mükemmeliyetçilik, zihinsel ve kişiler arası ilişkilerde kontrollü olmak üzerine aşırı kafa yormaktır. Bu nedenle işlevsellikleri önemli ölçüde kısıtlanır. Genel popülasyonda %1, psikiyatri kliniklerinde %3-10 oranında rastlanır.

    • Yapılan etkinliğin asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılar, kurallar, listeler, sıralama, organize etme ya da program yapma ile uğraşıp dururlar.
    • İşin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmeliyetçilik gösterirler (örneğin; kendisine özgü aşırı katı ölçütler karşılanmadığı için bir tasarıyı tamamlayamazlar). İşkoliktirler. Boş vakitlerinde dahi iş veya yapılması gereken herhangi bir şey vardır ve hiçbir zaman boş vakitlerini eğlenerek geçirmek istemezler. Eğlenceye vakit ayıramayacak kadar yoğun olduklarını, yapılacak tamamlanacak bir çok proje olduğunu düşündükleri için zorlamayla bile olsa iş dışı bir aktivitede bulunduklarında huzursuz olurlar.
    • Boş zamanlarını değerlendirme etkinliklerinden ve arkadaşlıklarından yoksun kalacak derecede kendilerini işe ya da üretkenliğe adarlar (bu durum ekonomik gereksinimleri ile açıklanamaz). Bir projeyi bitirmek için günlerce odasından çıkmayan, günlük ihtiyaçlarını karşılamada zorlanan kişiler bu tipe örnektir.
    • Ahlak, doğruluk ya da değerler gibi konularda vicdanının sesini aşırı dinler ve esneklik göstermezler (bu durum kültürel ya da dinsel özdeşim ile açıklanamaz). Sadece kendi davranışlarında değil bulundukları çevreden insanların da ahlaki, kültürel ve hukuki kurallara kendileri gibi uymasını beklerler. Aksi halde öfkelenirler. Veznede kuyruğa girmeyen birini gördüklerinde tartışırlar, kırmızıda geçen birini görünce laf atıp huzursuzluk çıkarabilirler.
    • Özel bir değeri olmasa bile eskimiş ya da değersiz şeyleri elden çıkaramazlar. Antikacı gibidirler. İleride lazım olur diyerek eskimis hiçbir şeyi elden çıkaramazlar. Giysi, defter, kitap ya da bozulmuş herhengi bir şey her zaman onlar için ileride lazım olur’dur.
    • Başkaları, tam olarak kendisinin yaptığı gibi yapmayı kabul etmedikçe, görev dağılımı yapmak ya da başkalarıyla birlikte çalışmak istemezler.Herşeyin yapılışında belli bir kural olduğunu düşünürler. Diğerleri farklı yolla yaptığında huzursuz olurlar. Örneğin kahve yapımında bile belirledikleri ya da sevdikleri sıra dışına çıkılınca huzursuz olurlar.
    • Para harcama konusunda hem kendilerine hem de başkalarına karşı cimri davranırlar; para, gelecekte ortaya çıkabilecek felaketler için biriktirilmesi gereken bir şey olarak görülür. Makul olanı gerektiğinde harcayıp kalanını kötü günlere biriktirmektir fakat OKKB li kişiler gerektiğinde dahi harcamaktan kaçınır mümkün olsa kazandıkları tüm parayı biriktirirler. Mecburi harcamalarında bile huzursuz olurlar.

    NEDENLERİ

    Kişilik bozuklukları multifaktörlüdür. Sosyoekonomik durum- genetik- aile- biyolojik rahatsızlıklar gibi birçok faktörün etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Doğum öncesi, sırası ve sonrası meydana gelen merkezi sinir sistemi bozuklukları, ebeveynlerin çocuk yetiştirirken takındıkları tutum, kültürel ve sosyal faktörler, beyin rahatszlıkları, biyolojik faktörler ve bilinçaltında yatan birçok sebepten ve bunların etkileşiminden ötürü kişilerde kişilik bozukluğu gözlenebilmektedir. Dikkat eksikliği olan çocukarda antisosyal kb görülme ihtimali yüksektir. Aynı şekilde, çok ağır, baskıcı bir tutum sergileyen ailelerde aşırı uysal, çekingen kb, düzensiz, aile yapısı oturmamış/boşanmış ailelerin çocuklarında antisosyal kb gelişebilir.

    TEDAVİ

    Kişilik Bozuklukları tedavi yöntemleri çok çeşitlidir. Farmoterapi, psikoterapi, grup ya da aile terapisi, bireysel terapi en tercih edilen metodlardır. Fakat en etkili olan medikal tedavi ile paralel ilerleyecek olan psikoterapidir.

    ŞEYMA KOÇAK

    Teşekkürler Şeyma; kişilik bozukluğu, kişinin kültürüne göre beklenenden önemli ölçüde sapmalar gösteren, sürekli bir iç yaşantı ve davranış örüntüsüdür. Kişi esnek değildir; inatçı bir şekilde davranış ve düşünceyi tekrar eder. Ergenlik yada genç erişkinlikte başlar, zamanla kalıcı olur, insan ilişkileri bozuk, iş ve eğitim başarısı düşük, evliliğini sürdürebilme ihtimali düşük, psikiyatrik, bedensel hastalık ve kazalara yatkınlık, alkol ve madde bağımlılığı ve KRONİK MUTSUZLUK hayatında hüküm sürer.

    Kişilik bozukluğu ile başetmek için küçük öneriler:

    Paranoid KB: Patronunuz veya yakınınızsa, ona asla şaka yapmayın, ayrıntılı sohbete girmeyin, daima saygı ölçüsü içersisinde olup, iletişimi kesmeyin. Asla yalan söylemeyin, doğru anlaşıldığınızdan emin olun, şüpheleri ile başedemiyorsanız psikiyatrik yardım alın.

    Şizoid KB: Nasılsa içe kapanık deyip, kendi haline bırakmayın, ama onu sosyal biri haline getirmeye asla çalışmayın, onu lider ya da müdür yapmaya çalışmayın. Çok zeki ise çok iyi bir uzman olabilir. Psikotik belirtiler gösterirse psikiyatrik yardım alın.

    Şizotipal KB: Patronunuz olma ihtimali biraz düşük, sıradışı farklı kişilerden hoşlanıyorsanız, eşinizse yada aileden biri ise modanın öncüsünün onlar olduğunu bilir. Hayatınızda fallara, medyumlara yer varsa, çok renkliliği ve farklılığı ile mutlu olmaya çalışın.

    Borderline KB: Kendisini de, çevresindekileri de bir yere çarpar, bir yere çıkarır, duygulanımı dalgalıdır. Sizin özgüveniniz sağlam ve başkalarının onayı ile çok ilgilenmiyorsanız sorun olmaz. Kendisi zaman zaman çok acı çektiği için, intihar söylemini dikkate alın.

    Histriyonik KB: Eşinizse; onu siz seçtiniz, gündelik hayatınızı renklendiren minik gösteriler izliyorum deyip içinizden gülün. Paranoid özellikleriniz varsa ve kıskançsanız ondan uzak durun. Flörtöz özellikleri sizi aldatacağı anlamına gelmez ama siz buna dayanabili rmisiniz? iyice düşünün. Fazla empatik davranırsanız, duygusal gösterileri sizi yorar tükenirsiniz.

    Narsistik KB: Bu kişi ile ya efendi köle ilişkisi kurun yada kaçın. Anlaşılmayı beklemeyin (hakikaten ayna nöronları çalışmıyor). Saygı göstermeyip, saygı beklerler. Sevgi gösterdikleri zaman, sizden istedikleri yada bekledikleri daha büyük bir şey için böyle davranabilirler. Ayna nöronların görevi şöyle; biri karşınızda ağlarsa sizinde ağlayasanız gelir, birinin öfkesi yada sıkıntısı sizede bulaşır. Empati noksanlığı olan Antisosyal KB veya Narsistik KB sizi anlamasını bekleyerek yorulmayın, onlara kızmakla bile enerjinizi harcamayın, kendi haklarınızı koruyun, (onlarında hakkını çiğnemeden). Zekaları iyi ise sizinle iyi ilişkiler kurabilmek için geri adım atabilirler. Narsistler iyi bir zekaya sahiplerse lider, yönetici, müdür vs. konumunda olurlar. Eşinizse işiniz zor, bir antisosyalle evliyseniz herkes sizin çektiğiniz sıkıntıyı anlar ama bir Narsistle evli iseniz “dışı sizi içi beni yakar” atasözü onlar için söylenmiştir. Hem hayatınızı köle gibi yaşayıp hemde tüm sosyal çevrenizce suçlanmaya dayanabilmek için hayli güçlü olmanız gerekiyor, iyi bir avcı olan Antisosyal ve Narsistler, çekingen ve bağımlı karekterler eş olarak seçip, kendilerine benzeyen Antisosyal ve Narsist sevgililer edinebilirler.

    Mütevaziliğinizi kesinlikle enayilik olarak değerlendireceklerdir. Sağlıklı insan olmak için “iyi insan değil, normal insan, olmalısınız. Gerektiği kadar evet ve hayır’ı kullanın. Kendi bedenini, benliğini, ekonomisini koruyan kollayan biri olmanız ruh sağlığınızın geleceği için yararlıdır. Kısacası HAYATIMIZIN ve GELECEĞİMİZİN YÖNETİMİNİ KİMSEYE VERMEYİN. Narsist, babanız, kocanız, patronunuz, hocanız, oğlunuz olsada, haklarınızı, ekonominizi, paranızı korumada kararlı olun, yumuşak karnınızı göstermeyin, kullanırlar.

    Antisosyal KB olanı herkes tanır. Kaldırımınızı bile değiştirirsiniz. Beyaz yakalı antisosyaller daha çok can yakar. Kolayca gösterdikleri gözlerinin beyazları onları ele verir. Asla korkmayın uygunsa UZLAŞIN, mesafeli olun, sınırlarınızı çizin, sizde gözlerinizin beyazını gerekirse gösterin. Korkunuzu gözlerinizde görürlerse isteklerinde sınır tanımazlar. ASLA TESLİM olmayın. İşi nereye götüreceklerini asla tahmin edemezsiniz zihinleri zira çok farklı çalışıyor.

    ÇEKİNGEN öğrencinizse daha çok tahtaya kaldırın, eşinizse onun yerine yapamadıklarını yapmayın. Çocukluk travmaları da olabilen çekingenlerin yaralarını; iyi bir aşk, güzel bir evlilik ve ebeveyn olmak sarar. Zekası iyi ise verimli olur başarısını ortaya çıkarabilirsiniz.

    Bağımlı KB; sorumluluk vermek için yönlendirin. Sürekli sizden onay beklerler, önce onlara sorun genellikle doğru kararı vermişlerdir siz onların kararını onaylayarak kendilerine güvenmelerini destekleyin.

    Obsesif kombulsif KB; olanlar çevrenizde ise size sürekli ebeveynlerinizi hatırlatırlar. Mükemmelliyetçilikleri ile sıkılabilirsiniz ama etrafınızda çekildiklerinden ne kadar yükünüzü hafiflettiklerine şaşarsınız. Ayrıntılarla uğraşırken ANA HATLARI gözden kaçırırlar. Siz onlara uyup ayrıntıda boğulmayın problemelere geniş açı ile yukardan bakın.

  • Çocuk eğitimi

    Çocuğunuz mu var? Eğitimle mi ilgileniyorsunuz? Etrafımızda eğitim adına yapılan tüm o faaliyetlere, tüm o çabalara rağmen bu kadar ahmakça insan davranışı nereden geliyor diye hayretler içerisinde misiniz? Korkmayın; bu gizem insanlık tarafından çözüleli çok oldu. Bir insanı küçük yaşından itibaren kalıcı bir ahmaklığa gömmek pek de zor değil. Yöntemi anlayınca, şaşkınlığınız geçecek. İşte size “masum bir çocuktan yetkin bir ahmak yetiştirmek için” en temel kurallar:

    Eğer elinizde bir çocuk varsa:

    Her durumda ona kol kanat gerin. Hiç bir riske sokmayın. Pamuklar içinde yetiştirin. Kızsa “prensesim, güzelim”, erkekse “aslanım, yakışıklım” falan diye sürekli olarak verin gazı.

    Hayatınız boyunca hiç sorgulamadığınız inanç ve alışkanlıklarınızı küçük yaşlardan itibaren o küçük beynine kazıyın. Bunun için her yolu deneyin.

    Faydalı sloganlar ezberletin. Unutmayın: Kelimeler ne derse desin, o acar ve yaramaz beyninin çalışmasını çoğu zaman kalıcı olarak durduran en güçlü araçtır sloganlar.

    Mümkünse her şeyi daha o istemeden verin. Yahut istediği hiç bir şeyi yapmayın.

    Çöp yiyeceklerle besleyin. Soslu, hazır, bol katkılı ve işlenmiş her türlü gıda ahmaklığın temel taşıdır. Lezzete ve hazza bağımlı olsun.

    Düşünmemesi için elinizden geleni yapın. Her sorusuna yalan da olsa cevap verin. Bilmediğinizi asla çaktırmamalısınız!

    Hayatında henüz hiç yaşamadığı sorunların çözümlerini ona en kısa zamanda belletin. Belletin ki, benzer bir sorunla karşılaştığında düşünüp de orijinal bir şeyler bulamasın, çıkıntılık yapamasın.

    İnsan-üstü görünen ve olağanüstü işler beceren ademoğullarını bolca zikredin. Ama sadece zikredin; o insanların oraya nasıl gittikleri, çektikleri sıkıntılar falan, ne sizi ne de o masum yavruyu ilgilendirir. Büyük insanları abartarak anlatın ki kendisi ve sizin gibi sıradan insanların ahmaklığa ezelden mahkum olduğuna; bir avuç seçilmiş insanın karşısında ne kadar ezik kalacağına erkenden ikna olsun.

    Yapılması gereken bütün dahice işlerin yapılmış olduğunu ona hal dilinizle anlatın. Bunun da en kolay yolu şudur: O sübyanın önünde yaratıcı hiç bir iş veya düşünce ortaya koymaya kalkmayın. Kazayla bile olsa…

    Ergenlik denen şeyi siz de geçirdiniz ama hiç bir zaman bu velet kadar saçmalamadınız. Gerektiğinde ona haddini bildirin.

    Okulu, eğitimi ve ev ödevlerini ciddiye alın ve onun da ciddiye almasını sağlayın. Sürekli zayıf olduğu yönlerini geliştirmesini sağlayın. Kuvvetli yönleri zaten kimseyi ilgilendirmez.

    Cevabını bilmediğiniz şeyler sorduğunda hemen kızın. Sakın ha araştırıp da öğrenmeye; hele hele öğrendiklerinizi o bücürle paylaşmaya kalkışmayın.

    Herhangi bir düşmana karşı onu bilinçlendirmeyi asla ihmal etmeyin. İnancı, dili, ırkı, ülkesi, tuttuğu takımı, cinsiyeti, yemek tercihi, gelir düzeyi gibi bir çok düşman çıkartma aracınız var. Bu araçları sonuna kadar ve bilinçli bir şekilde kullanın.

    Mümkün mertebe hareket ettirmeyin. Sebze gibi oturup kalabileceği her durumu ödüllendirin. Verin eline tableti, telefonu; rahatınıza bakın.

    Fazla konuşup da kafasını karıştırmayın. Kısa emir ve öğütler yeter de artar bile. Yeniyetme bir çocuğu muhatap almak size yakışmaz.

    Çocukla çocuk olmayın; eski köye yeni adet getirmeyin.

    Dayak o kadar da kötü değildir; okşayın arada bir.

    Bütün çocukların salak doğduğunu unutmayın..Sizin aklınıza yetişene kadar da ipleri gevşetmeyin

    İnsan olduğu için değil de “falanca gruba ait olduğunuz için” iyi olması gerektiğini iyice öğretin. Öğretin ki “diğerlerine” dünyayı dar edebilsin.

    Mümkün mertebe gevşemeyin; geçmiş hatalarınızı asla anlatmayın. Siz mükemmelsiniz, bunu hiç unutmayın.

    Alık, kaşığı ağzına götüreceğine alnına götürendir, ona söylediğiniz şeyi anlamayandır.

    Ahmak, belirli bir anda söylememesi gereken şeyi söyleyendir. İstemeden gaflar yapandır.

    Ahmak, tartışmaya yer vermeyen, kesin çözümlere kendiliğinden ulaşmak isteyendir. Bir meseleyi bir daha açılmamak üzere kapatmak ister.

    Ahmak, daima bilir bilmez konuşur.

    Kafasız farklıdır, onun kusuru toplumsal değil, mantıksaldır. İlk bakışta, doğru dürüst akıl yürüttüğü izlenimine kapılırsınız. Bu yüzden de tehlikelidir.

    Kafasız, yanılmakla yetinmez, hatasını yüksek sesle, bağırarak öne sürer, ilan eder, herkes onu duysun ister. Sıradan, alelade bir hakikati ısrarla haykıra haykıra söylemek kafasızlıktır.

    Flaubert, aptallığın yargıya varmak, sonuca bağlamak istemek olduğunu söyler. Flaubert’in çok sevdiği aptallık, çok daha yaygın, çok daha bereketlidir. Hata ile aptallık arasında bir çeşit akrabalık vardır.

    Aptallık, kafasızlığı kibirle ve sebatla idare etmenin, yönetmenin bir şeklidir.

    Eskiden aptallık kendini gözler önüne sermez, göze batacak şekilde kendini ortaya koymazdı, günümüzdeyse ağzına geleni söylüyor.

  • Neurofeedback-nöroterapi kurulum ve gelişim sömürünün yeni şekli beyin sömürüsü

    Beyin bilimlerinin tartışmasız önderliği elinde tuttuğu popüler bir bilgi dünyasının içinde yaşıyoruz. Son yılların en fazla harcama yapılan ve en hızlı gelişen alanı şüphesiz “sinirbilimleri” yahut “nörobilim” olarak bilinen alan. İnsan davranışlarına yönelik en önemli bilgi kaynağımız olan beyin bilimleri, binlerce yıldır davranışlarımızı yönlendiren biyolojik kodları çözmeye bizi çok yaklaştırmış gibi görünüyor. Sadece bilim insanları bu konuda gittikçe daha büyük bir iştah ve merakla çalışmalarını derinleştirmekle kalmıyor, yeni şeyler öğrenmeye meraklı ve profesyonel olarak bilimle uğraşmayan bir çok insan da daha fazla öğrenmek için gün geçtikçe daha talepkar oluyor.

    Her devirde olduğu gibi bilimsel bilginin tüm dertlerimize çare olacağı beklentisi hala çok büyük. Fakat bilimin kırılgan ve yanılabilir bir faaliyet alanı olduğunu sıklıkla unutuyoruz. Özellikle karşımızda insan beyni ve davranışları gibi esaslı bir sorun varken, bilimin sorun çözme yöntemleri çok hızlı ilerlememize izin vermiyor. Bulduğumuz cevaplar binlerce yeni soru üretiyor ve her adımda karşımızdaki gizemin karmaşıklığı karşısında gittikçe daha da fazla hayret ediyoruz. En azından bu alanda aktif olarak çalışan bilim insanlarının hissiyatı genelde bu yönde.

    Tabii her zaman olduğu gibi madalyonun bir de diğer yüzü var. Sinirbilim alanında üretilen bilgiler günlük yaşantımızdan eğitimimize, sosyal ilişkilerimizden kişisel başarımıza kadar bir çok alanda yeni fikirler üretmemize imkan verirken, bilimsel bilgi ve diplomaların amacı dışında kullanılması da her zaman olduğu gibi gündemimizde. Günümüzde sadece bilgi üretenlerin değil, şarlatan ve dolandırıcıların da en fazla başvurduğu bilgi, şüphesiz beyin bilimleri alanından geliyor.

    İçinde yaşadığımız dönem bazıları tarafından “nöromanya” dönemi olarak da adlandırılıyor. Zira bu gün hangi konuyu ele alsanız, başına “nöro” ekletilerek türetilen yeni bir versiyonuna rastlayabiliyorsunuz. Nöroekonomi, nöropazarlama, nöroeğitim, nörohukuk, nöroergonomi, nöromimari, nöroestetik ve daha niceleri adeta her gün pıtırak gibi çoğalmakta. Bunların bir kısmı önemli ve derinlikli araştırmaların yürütüldüğü bilim alanlarına dönüşse de diğerleri sadece havalı ve altı boş birer terime dönüşüyor. Bunun en büyük sakıncası ise “nöro-sömürücülere” yani kulaktan dolma ve konuyla uzaktan ilgili insanların gözünü boyamaya uygun bölük-pörçük bilgilerle çıkar sağlamaya çalışan fırsatçılara uygun bir çatı sağlaması.

    Nöro-sömürücülerin çeşitleri

    Kişisel gelişimcilerden yaşam danışmanlarına, koçlardan kişisel yahut kurumsal danışmanlara kadar tahsil geçmişi çeşitli bir çok insanın “Beyin ve…” diye başlayan başlıklar altında eğitimler, uygulamalar, konuşmalar ve danışma programları düzenlediğini görmeye başladık. Özellikle gençlerimizi bilimsel bilginin üretimi ve kapsamı hakkında maalesef oldukça zayıf bir kültürle yetiştirdiğimiz ülkemizde, bu tip kötüye kullanımlara çok uygun bir zihinsel ortam da mevcut.

    Nöro-şifacılar!

    Bırakınız biyoloji yahut tıp eğitimini, yaşam bilimlerinin herhangi bir alanında eğitim almamış bir çok insan günümüzde “beyin” ve sinirbilimlerine ait kavramları-bilgileri kullanarak insanların yaşamlarını iyileştirebilecek uygulamalar sattıklarını iddia edebiliyorlar.

    Adına yaşam koçluğu, nöro-danışmanlık, mentorluk ve benzeri havalı isimler konarak piyasada arz-ı endam eden insanların sayısını takip etmek mümkün değil.

    Ben aslen bir biyolog olmama hayatımın neredeyse tamamını sinirbilimleri üzerine farklı alanda araştırma ve eğitimlerle geçirmeme rağmen hala kendimi bir çırak olarak kabul ediyorum. İnsanların televizyonlarda ve halka açık eğitimlerde anlaşılır bir “hoca” olarak dinledikleri bir insandan “şifa” bulabileceklerini düşünmelerinden üzüntü duyuyorum.

    Eğer bu inancı kullanacak suistimal edecek olursanız, gayet büyük paralar kazanmanız işten bile değildir. Ne yazık ki ülkemizde bu tip uygulama ve iddiaları denetlemek, takip etmek ve önlemek konusundaki yasal önlemler çok yavaş ve geriden geliyor. Bu sırada da kötü niyetli ve insan sağlığını ticaret konusu yapan bir çok fırsatçıya çok cazip bir ortam sunulmuş oluyor.

    Biofeedback ve neurofeedback’in başına gelenler

    Aletli beyin eğitim teknolojileri 1980’lerden beri özellikle ABD kaynaklı araştırma gruplarının çalışmaları sonucunda tüm dünyada kullanılmakta. Bir çok farklı tipi ve yaklaşım tarzı olan çeşitli yöntemlerle, bedenden kaydedilen biyolojik sinyaller, çeşitli bozuklukları düzeltmek ve performansı artırmak amacıyla sıklıkla kullanılıyor. Temelde bedenden alınan sinyallerin görselleştirilerek çeşitli biçimlerde verilerin alındığı kişiye geri verilmesi ve bu sayede kişinin “aynaya bakar gibi” kendi fizyolojik parametrelerinde çeşitli düzelmeler sağlaması amacını güden yöntemlere “biofeedback” yahut “biyolojik geri-bildirim” diyoruz.

    Mesela normalde aletsiz olarak duyamadığımız kalp ritmimizi yahut bu ritimdeki değişiklikleri (HRV) kişiye görsel olarak geri-bildirerek, insanların stres düzeylerini azaltmayı amaçlayan terapiler, böyle biyolojik geri-bildirim yöntemlerinden birisi. Eğer kişiye gösterdiğiniz ve düzeltmek üzere baz aldığınız değişiklikler beyin dalgaları ise, bu yöntem bu kez “nörofeedback” yahut “sinirsel geri-bildirim” olarak adlandırılıyor

    Beyindeki elektriksel faaliyetleri kafa derisi üzerinden yazdırmayı mümkün kılan elektro-ensefalo-grafi (EEG) tekniği yirminci yüzyılın başlarında keşfedilmiş çok eski bir tekniktir. Bu teknikle kayıt cihazlarınız ne kadar iyi olursa olsun, beyinden alınan elektriksel sinyaller tek başına çok fazla bir bilgi vermez. Bu nedenle özellikle kişisel bilgisayarların yaygınlaşmaya başladığı 1980’li yıllardan itibaren, bu karmaşık sinyalleri analiz edebilecek yeni yazılım ve analiz teknolojilerinin gelişmesiyle, EEG kayıtlarından elde edebileceğimiz bilgi inanılmaz ölçüde arttı.

    . Bu yöntemler sayesinde, kişilerin çeşitli zihinsel durumları, depresyon, endişe, takıntılar, dikkat ve yoğunlaşma gibi bir çok farklı duruma dair belirleyici ve ayırt edici ipuçları elde edebiliyoruz. Bu analiz sonuçlarını çeşitli biçimlerde görselleştirdiğimizde ve kişinin kendisine uygun bir yazılımla gösterdiğimizde ise, özellikle zihinsel performansı azaltan bir çok durumu tekrarlayan seanslar boyunca değişik oranlarda iyileştirmek ve zihinsel keskinliği artırmak mümkün oluyor.

    ABD’de NASA astronot eğitim programından askerlerin yetiştirilmesine kadar bir çok alanda sinirsel geri-bildirim yıllardır standart eğitimin bir parçası olarak kullanılıyor. Dünyada da bir çok alanda, özellikle spor performansını artırmak, dikkat eksikliği ve depresyon gibi konularda yıllardır başarıyla uygulanıyor.

    Fakat her işe yarar teknikte olduğu gibi maalesef bu incelikli yöntemlerin de kötüye kullanımından kar elde etmeye çalışanlar, en başından beri mevcut. Ülkemize 90’lı yıllarda giriş yapan sinirsel geri-bildirim uygulamaları maalesef çoğu kez ehil olmayan ellerde merdiven altı bir umut tacirliğine araç olarak kullanılmaya başlandı. Özellikle bu tip denetimsiz uygulamalar nedeniyle çeşitli sağlık meslek birliklerinin tepkisi gecikmedi ve oldukça işe yarar ve potansiyeli yüksek bir yardımcı tedavi tekniği olabilecek sinirsel geri-bildirim, maalesef hızla kötü bir şöhrete sahip oldu. Son yıllarda bu alanda yayınlanan akademik çalışmalardaki hızlı artış, konuyu tekrar araştırmacıların ve sağlık alanında çalışanların dikkatine sokmakta gecikmedi. Fakat yine maalesef, her zamanki gibi bu eğilimden de kar elde etmek isteyen uyanıklar etrafta bitmeye başladı.

    Sinirsel geri-bildirim gibi yöntemler, bir çok rahatsızlıkta ve zihinsel performans sorunlarında oldukça faydalı olmasına rağmen, her derde deva mucize tedaviler değildir. Özellikle tanılı ve tedavi protokolleri belli durumlarda en fazla destekleyici olarak kullanılabilir. Kaldı ki sinirsel geri-bildirim gibi bir yöntemi uygulayabilmek ciddi teorik altyapı ve deneyim gerektirir. Yöntemin uygulanması sırasında her danışanın yahut hastanın benzersiz özellikleri göz önüne alınıp, uygulamalar sırasında kişilerin sürekli izlenmesi ve tedavi protokollerinin kişiye göre sürekli ayarlanması en önemli gerekliliktir. Nasıl ki her ilaç her hastaya iyi gelmezse, standart bir beyin eğitim prosedürü de ancak çok sınırlı sayıda insanda işe yarayabilir. Hatta birçok durumda, eğer kişiye has (psikoz, anksiyete vb) olası özel durumlar göz önüne alınmazsa, sinirsel geri-bildirim faydadan çok zarar bile verebilir.

    Konuyu biraz daha açalım;

    Neurofeedback 1950’lerin sonlarında ve 60’lı yılların başında Chicago Üniversitesi’nde Dr Joe Kamiya ve UCLA’da Dr. Barry Sterman’ın çalışmaları ile başladı.

    Kamiya bilinç üzerine çalışıyordu ve basit bir ödül sistemi kullanarak insanların beyin aktivitelerini değiştirmeyi öğrenebileceğini keşfetti. Bu ilk EEG neurofeedback eğitimi oldu.

    Benzer çizgiler boyunca Dr. Sterman, kedilerin duyusal motor ritmini (SMR) artırabileceklerini görmek için bir deney yaptı. Basit bir BİLGİSAYARLA her zaman doğru bir şekilde aldıkları bir gıda pelletini verdiler ve hızlı bir şekilde tedavi için beyin dalgalarını kontrol etmeyi öğrendi kediler.

    Birkaç yıl sonra NASA için bir deney yapıyordu, yine kedileri laboratuarında kullanıyordu. Bu kez, Ay Lander yakıtına maruz kalmanın etkilerini test ediyordular. Kedilerin çoğu için, zehirli dumanların seviyeleri arttıkça, beyin kararsızlığının doğrusal bir ilerlemesi vardı; ilki uyuşukluk, sonra baş ağrısı, ardından halüsinasyonlar, nöbetler ve sonunda ölüm.

    Bununla birlikte, bazı kedilerde bağışıklık görünüyordu. Sterman, bağışıklığı olan kedilerin, SMR beyin antrenman deneyinde kullandıkları aynı kediler olduğunu birkaç yıl önce fark etmişti. SMR eğitimi bu kedilere utra-kararlı beyinleri vermişti. Sterman, benzeri benzere bağladı; kedilerde etkili bu yöntem, SMR dalgası düşük Epilepsi hastamda da etkili olabilir mi? Ardından epilepsiyi kontrol etmek için insanlarda SMR’yi eğitmeye devam etti; Olgularının% 60’ı nöbet seviyesini% 20-100 azalttı ve sonuçlar devam etti.

    Sonuç olarak NASA, ay astronotlarını beyinlerinin SMR ritimlerini kontrol etmek için eğitti. Elli yıl sonra, neurofeedback hala astronot eğitim programının bir parçasıdır.

    1970’lerin ortalarında, neurofeedback medya maymunlarının-üçkağıtçıların dikkatine manevi gelişim için bir yardım şekli olarak olarak yakalandı ve böylece kadın-erkek arasındaki farklılıklar, bilim ve din arasındaki topraklarda dolaşmaya başladı. Konferanslara her biri beyaz bir laboratuvar önlüğünde ve niyeyse turuncu elbiseler içinde iki kişi katıldı.

    Kısa bir süre sonra Neurofeedback, Meditasyon ya da Yoga ve benzeri şeyler gibi manevi bir araç olarak şüpheli bir üne kavuştu. Böylece , zamanın aşırı önyargılarını göz önünde bulunduran,kapitalist mantıkla alıcısı bulunur nasılsa diye taş bile satmış, kariyeri belirsiz ,karısının kolundaki bileziği satıp bu işe dalan araştırmacılar için popüler olan bir seçim haline geldi.

    Neurofeedback, beynin nasıl çalıştığına dair (şimdi defunct) tıbbi görüşe uymadı. Ampirik veriler, neurofeedback’in işe yaradığını kanıtlasa da, zamanın bilimsel inançları altında çalışamazdı. Böylece, neurofeedback ‘ürkütücü’ ilaçlar gibi kabul edildi.RİTALİN gibi Çocuk Kokaini denen ilaçları ilaç firmalarından otomobil,yazlık ev alarak kendi uydurdukları DEHB hastalığı(!) için 4 yaşındaki çocuklara veren, kerameti kendinden menkul , adı büyük beyni küçük Psikiyatristler tarafından resetlendi.

    Bilimin saçaklarında, iş devam etti. 80’li yılların sonlarında nörofeedback dikkat eksikliği bozukluklarına ve 90’lı yıllar boyunca çeşitli psikolojik ve merkezi sinir sistemi temelli koşullara uygulanıyordu.

    Son on yılda, beynin tıbbi görünümü tamamen değişti ve nöroplastisite ilkeleri evrensel olarak kabul edildi.

    Nörobilim merkezi sinir sistemi, otoimmün sistem, duygusal, fiziksel ve zihinsel sağlık arasındaki ilişkiyi kabul etmeye geldi. Gerçekten de, beynin her yaşta değişebileceğini ve yaşam boyunca yeni nöronlar yarattığımızı kabul etti.

    Neurofeedback’in altında yatan doğal mekanizmalar şimdi ortaya çıkıyor. Çoğu pratisyen hekime, neurofeedback hala yabancıdır. Birçoğu geleneksel tıbbın eski itibarına dayanan bir görüşe sahiptir ve araştırmaya yönelik kalmamıştır. Eski görüşler, özellikle uzmanlık alanlarının dışında yatan rakip metotlarla bu doktorları çok zorluyor.

    Brainwave izleme artık ‘deneysel’ değil. Bilimsel çalışmalarda insanların beyinlerinin çeşitli hastalık, stres ve zihinsel zorluklar altında nasıl işlediğini değerlendirmek yaygın bir uygulamadır.

    İnsanlar makinalarla iletişim kurmak için çeşitli araçlardan faydalanır: Klavyeler, fareler, “joystick”ler, kameralar, mikrofonlar. vs. Tüm bu komut verme araçları kullanıcın beyninin kas sistemini kontrol etmesi sayesinde işlev kazanırlar.Ancak bazı hallerde bu iletişim mümkün olmamaktadır. Örneğin motor nöron hastalıklarından biri olan amiyotrofik lateral sklerozis (ALS) , beyin kökü travması, beyin ya da omurilik yaralanması, serebral palsi, kas distrofileri ve çoklu skleroz gibi nöron hastalıkları insanların istemli hareketlerini engellemektedir .Sadece ALS’den ABD ‘de 30.000 dünyada 2.000.000’a yakın hasta etkilen- mektedir. Her yıl ise 5.000 civarı hasta kayda alınmaktadır.(STEPHAN HAWKING,KOÇ HOLDING YÖN.KR.BŞK.VEKİLİ SUNA KIRAÇ,FENERBEHÇELİ FUTBOLCU SEDAT BALKANLI ÜNLÜ HASTALARDANDIR)

    Neurofeedback yönteminin bilimsel kanıtları

    ALS hastalığı sadece motor nöronları etkiler; hastanın bilişsel işlevlerine bir zarar vermez. Hafıza, zekâ ve kişilik korunur. Hastalar görebilir, duyabilir, koklayabilir ve dokunsal uyaranları yorumlayabilirler . Eğer hastanın beynindeki sinirsel etkinliği doğrudan yorumlayabilecek bir teknoloji geliştirilebilirse hastanın çevresindeki araçlarla ve insanlarla iletişim kurması mümkün olabilir. Yani burada asıl amaç doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmektir. Bu bakımdan, bu tür bir kontrol mekanizması temelde makine X insan etkileşiminde güçlendirici bir teknoloji olarak düşünülebilir.

    BBA’yı mümkün kılan, beynin ürettiği sinyalleri kaydedip bunları örüntü çözümleme ve sınıflandırmasına tabi tutabilme yeteneğimizdir. Beyinde iki tür iletişim gerçekleşir, elektriksel ve kimyasal. Her iki tür iletişimin de “görülebilir” etkileri vardır ve bunları bazı cihazlarla tespit etmek mümkündür. BBA açısından önemli olan beyindeki elektriksel iletişimdir. Beyindeki eylem potansiyellerinin tetiklenmesi ve bunların aksonlar boyunca iletilmesi kafatası yüzeyinde tespit edilebilir fiziksel aktiviteye yol açar. EEG olmadan pratik, çalışan bir BBA sistemi kurmak zordur.

    Normalde insanlar uyanıkken ve belli bir şey yapmıyorken de beyinleri α EEG sinyalleri yayar. Bu dalgalar 8-12 Hz frekans aralığındadır. μ ritmleri aynı aralıkta olup α dalgalarındaki ufak tefek değişiklikler şeklinde kendilerini gösterirler. Buradaki önemli nokta şudur: μ ritmleri, kişi hafifçe somatosensöryel veya motor korteksini hareketlendirecek şekilde bir şeye konsantre olduğunda ortaya çıkan “α dalgalarıdır”.

    β ritmleri ise 18-25 Hz aralığındadır ve bunlar da istemli hareket ve etkin odaklanma ile bağlantılıdır. Yapılan çalışmalarda insanların 8-12 Hz aralığındaki μ ritmlerini ve 18-25 Hz aralığındaki β ritmlerini kontrol edebildikleri ve böylece ekrandaki bir imleci istedikleri gibi hareket ettirebildikleri görülmüştür .Gerçek ve hayal edilen hareketleri kıyaslayarak ve temel bileşen çözümlemesi (PCA – Principle Component Analysis) kullanarak bu ritmler çözümlenmiş ve hem gerçek hareketlerin hem de hayal edilen hareketlerin μ ve β ritm desenkronizasyonları ile bağlantılı olduğu tespit edilmiştir .

    BBA-NEUROFEEDBACK İLİŞKİSİ ,ALS araştırmacılarını yönlendiren düşüncelerden biri doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmekse bunu izleyen yeni bir düşünce de yine bu ara katmanları ortadan kaldırarak beyne bilgisayarlar üzerinden güçlendirilerek verilen FEEDBACK uyarı yolu ile beynin SİNİR AGI MODELLERİNİN GÜNCELLENMESİ yani beynin çalışmasının regüle edilmesidir. Buna NEURO-BİO FEEDBACK denir.

    İnsan ve diğer canlılar çevreye uyum için biyolojik olarak bazı temel mekanizmalara sahiptir. Otomatik olarak nefes alıp verir. Kan şekeri düştüğünde otomatik olarak kana şeker salgılanır. Bu otomatik uyum sürecine homeostatik mekanizma adı verilir. Bu mekanizmanın işlevi insanda fizyolojik dengeyi sürdürmektedir. Ayrıca insanın doğuştan getirdiği refleksler yaşamı sürdürmeyi yani kalımı sağlamaktadır. Ancak hemostatik mekanizma ve refleksler tüm gereksinimleri karşılamada ve her koşulda çevreye uyum sağlamada yetersiz kalmaktadır.
    Öğrenme insan yeteneklerinde büyüme sürecinin bir sonucu olmayan sürekli bir değişmedir. Öğrenme, bir ürün (öğrenilen şey) ortaya koyan süreçtir. İnsanlar hayatlarının başlangıcından itibaren sürekli olarak bir şeyler öğrenir. Bilişsel bilgi dünyası zamanla daha karmaşık hale gelir ve daha dinamik bir görünüm kazanır.

    Organizma yaşamını devam ettirebilmek için çevreye uyum sağlamada etkin olmak ve değişken çevrelerde gereksinimlerini gidermek durumundadır. Çevresindeki hangi öğelerin kalımı için olumlu, hangilerinin yaşamını engelleyici, hangi öğelerin de nötr olduğunu öğrenmek zorundadır. Bu bilişsel öğrenmelerde fizyolojik dengenin korunmasına yardımcı olarak bütüncül bir gelişim için gerekli ortamı sağlar. Bu şekilde öğrenmenin hem fizyolojik hem de sosyal yönlerinin birlikte bütüncül olarak kullanılmasının, öğrenmenin insanın hayatta kalmasında oynadığı gerekli rolü ortaya koyması bakımından önemlidir. Benzer bir durum insanın bilişsel gelişimi içinde geçerlidir. “Bilgiyi İşleme Teorisi”ne göre bireyin belleğinde bir bilginin depolanabilmesi için dikkat, algı ve kodlama gibi bir takım süreçlerden geçmesi gerekmektedir.

    Bu kurama göre insanda üç tür bellek bulunmaktadır. Bunlar (1) Duyusal Kayıt, (2) Kısa Süreli Bellek ve (3) Uzun Süreli Bellektir. Bir bilgisayarın işlem süreci incelendiğinde de RAM (Random Access Memory / Rasgele Erişilebilir Bellek), CPU (Central Processing Unit / Merkezi İşlem Birimi), ve Harddisk (Sabit Disk) gibi donanımların insan bilişsel sitemine benzer bir yapıda organize edildikleri görülmektedir.
    Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Zekayla ilgili bu farklı tanımlar nedeni ile zeka tıpkı ruh, bilinçaltı, akıl, düşünme gibi soyut ve açık uçlu bir kavram olduğundan evrensel bir tanıma sığdırılamamaktadır.

    Beyin, birbiriyle karmaşık ilişkiler içinde bulunan sinir hücreleri (nöron) kitlesinden oluşmaktadır. En genel manada bakıldığında beyin, aktivitelerin bir kontrol merkezi durumundadır. İnsan zekasını, duyular tarafından alınan uyarıcıların yorumlanarak tepkilerin oluşturulmasını ve bu tepkilerin kontrolünü sağlamaktadır. Beynin küçücük yapısı altında çok fazla bilinmeyenin olması, bir çok disiplini barındıran nörolojik bilimler alanında çalışmaların yoğunlaşmasına neden olmaktadır. En basit şekilde düşünüldüğünde beynin 1 cm3 lük bir bölgesinde bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmaktadır. Bu 100 milyar sinir hücresi arasında saniyede 10 milyon x milyar kere uyarı iletimi olmaktadır. Sadece bu kadar bilgiden bile anlaşılacağı gibi, insan beyni hiç bir bilgisayarla karşılaştırılamayacak kadar karmaşık ve üstün bir sisteme sahiptir.

    Zeka araştırmalarının ana amacı insan bilgi işleme prensiplerinin anlaşılması ve biyolojik sinir sistemlerinin çalışma mekanizmalarının çözülmesidir. Bu mekanizmaların gerek araştırılması gerekse geliştirilmesinde bilgisayarlar önemli bir yer tutmaktadır.

    Beyin iki şekilde düşünür ;

    1. Hızlı,otomatik, bilinç dışı 2.Yavaş,analitik,irdeleyici,sağduyulu…
    Beynin bu iki kompartımanı arasındaki olmazsa olmaz ilintiyi ise ‘’tahmin nöronları’’ üstlenmiştir. Wolfram Schultz’un Dopamin Deneyleri sonucu bulduğu’’Tahmin Nöronları’’ ödüle göre beyindeki dopamin miktarında artışa yol açmaktadır.

    Dopamin nöronları devamlı deneyime dayalı örüntüler üretirler.Beyin, tahminleri gerçeklikle karşılaştırır;beklenti ve tahmin karşılanırsa dopamin miktarı artar ve sonuçta insan mutlu olur.Hatalı tahminlerde ise Anterior Singulat’dan beyine güçlü bir uyarı yayılır. Anterior Singulat hem bilinci uyarır , tetikte tutar hem de bedensel işlevlerin hayati yönlerini düzenleyen Hipototalamus’ a uyarı gönderir. Anterior Singulat’da ki dopamin nöronları yeni gelişen olaylara ait verileri kullanarak eski tahminleri ve beklentileri düzenler,hayat derslerini içselleştirir ve BEYNİN SİNİR AĞI MODELLERİNİ günceller. Bu bölge bir nedenle işlevini yerine getiremez hale gelirse birey öğrenmede olumsuz pekiştirmeyi kullanamaz hatalarından ders almakta zorluk çektiği için aynı hataları sürekli tekrarlar .

    EEG’deki paternler duygusal ve bilişsel durumları yansıtır ve insanların dikkat edip etmediklerini, hatta duygularının ne olabileceğini tahmin eder. Bugün, bir durumu doğru tanımlamak için, beyindeki etkisini açıklamak zorundasınız.

    Bu araştırma, nöroterapistlerin geniş bir yelpazeyi hedef almasına izin vermektedir. Bilgisayar yazılımı ve beyin dalgası izleme ekipmanlarındaki ilerlemeler sayesinde, neurofeedback uygulayıcıları artık uygun fiyatlı hassas araçlara sahip. Arkasındaki 50 yıllık bağımsız gelişme ile, yöntemler son derece sofistike ve oldukça etkili hale gelmiştir.

    Beyin dalgası eğitiminde, neurofeedback’in konvansiyonel tıbbında yarım asırlık bir başlangıcı vardır. Bugün neurofeedback profesyonel spor takımları, Olimpik sporcular ve iş adamları tarafından en yüksek performans için kullanılmaktadır.

    Doktor olmak “nöro” uzmanı olmaya yeter mi?

    Ülkemizde tıp fakültesi mezuniyeti, bu konuda ayrıca tartışılması gereken bir başlık. Adının başında “doktor” ibaresi olan hemen herkes, beyin ve davranış üzerine uzman gibi konuşma hakkına neredeyse otomatik olarak sahip olabiliyor. Tıp eğitiminin uzmanlık gerektiren teknik bir alan olduğunu unuttuğumuzda bu bize doğal gibi gelebiliyor ama normalde bir kalp yahut sindirim sistemi uzmanının beyin hakkında tıbbi teşhisler koyması ve tedavilere girişmesi ne kadar tuhafsa, psikiyatri, psikoloji yahut klinik sinirbilimleri gibi alanlarda eğitimi olmayan insanların sadece “hekimlik diploması” olduğu için beyin ve zihin sağlığı gibi meselelerde (herhangi bir ilave çalışması olmadan) ahkam kesmesi de aynı derecede tuhaftır. Tabii ki sadece hekimler değil, bana sorarsanız her meslek dalından insan yeterli bir süre ciddi bir çalışmayla sinirbilim konularında insanların sorularına cevap verecek düzeyde bir bilgi birikimi elde edip bunu paylaşabilir (hatta keşke herkes böyle yapsa!). Fakat insanların doğrudan sağlığını ilgilendiren meselelerde “nöro-ahkam” kesmek, maalesef gittikçe daha sık gördüğümüz bir davranış bozukluğu ve suistimal haline gelmeye başladı.

    Nöro-sömürücüleri nasıl tanırsınız?

    Bu kadar anlattıktan sonra bu tip fırsatçıları gerçek şifacı ve bilim insanlarından ayırabilmeniz için sizlere bazı kısa ipuçları sunmak isterim:

    Bir nöro-sömürücü, kendi tahsil alanı ile ilgili pek fazla konuşmaz. Genellikle her konuyu beyin bilimlerine ait kavram ve terimlerle süslemeyi sever.

    Nöro-sömürücüler, insanların en fazla sıkıntı çektikleri beylik konularda yepyeni bir şeyler yapıyorlarmış havasında konuşmaya bayılırlar. İlişkiler, çocukluk çağı sorunları, aile içi iletişim, cinsel işlevler, sosyal iletişim problemleri, kadın-erkek ilişkileri, sağlıklı yaşam, dikkat ve konsantrasyon gibi konularda sanki ellerinde sihirli bir değnek varmışçasına vaatlerde bulunmayı severler. Nöroiletişim, nörodanışmanlık, nöro-koçluk gibi tuhaf ses veren kavramları duyduğunuzda bunları kimin söylediğine ilave bir dikkat göstermek ekstra fayda sağlayacaktır.

    Nöro-sömrücüler genellikle her fırsatta “danışanlarından”, “hastalarından”, “danışmanlık verdiği insanlardan” bahsetmeyi görev gibi benimserler. Standart kişisel gelişim kitaplarında bolca bulabileceğiniz ve artık kabak tadı vermiş olması gereken “hipnotik dil kalıpları” olarak bildiğimiz (ve genellikle faydasız olduğu gösterilmiş) dil kalıplarına çokça başvururlar. Amaç ise açıktır: Gizli veya aşikar reklam.

    Nöro-sömürücüler uyguladıkları yöntemlerin detaylarıyla ilgili genellikle bilgi vermezler. Çünkü bunlar “ticari sırlar”dır. Açıklarlarsa fikirlerinin çalınacağını da söyleyenleri vardır; doğrudur da; zira iki satır kitap okuyan hemen herkesin uygulayabileceği basit görüşme ve yönlendirme tekniklerini yeni bir şeyler gibi satmayı başarabilmelerinin tek yolu budur.

    Nöro-sömürücüleri, içinde sağlık, danışmanlık yahut koçluk gibi terimler içeren şirketlerle birlikte çalışmaya yahut her fırsatta böyle şirketler kurmaya çok meraklıdırlar. Zira arka planda kurumsal bir yapı, uygun bir internet sitesi ve beylik bir kaç cümle, size yeterince müşteri getirecektir.

    Nöro-sömürücüler en çok insanların şifa umutlarını sömürürler. Bunun için de ağır patolojik durumlardan ziyade, zaten çoğu gayet normal sınırlar içinde ceryan eden, basit tekniklerle veya kendi kendine geçebilecek hiperaktivite, dikkat eksikliği, depresyon, özgüven ve anksiyete gibi konularda vaatler vermeyi severler. Sinirbilimlerinde bu kadar “uzman” olan bu kişilerin ciddi patolojik durumlardan; mesela Alzheimer, Parkinson, ağır depresyon, uyku bozuklukları veya gelişimsel bozukluklar gibi konulardan neden uzak durdukları da sorulmalıdır.

    Sinirbilim bilgisinin en önemli sonuçlarından birisi, beyin ve zihinle ilgili günlük sorunların bir çoğunun aslında her bir insanın kendi başına uygulayabileceği nisbeten basit, masrafsız ve uzman bir rehber gerektirmeyen uygulamalarla düzelebileceğini göstermesidir. Halbuki nöro-sömürücülerin “sırada fanilere” böyle bir bilgi ulaştırmak gibi bir dertleri yoktur. Onlar havalı sunumlarında ve eğitimlerinde yalnızca sonradan para alabilecekleri mucizevi(!) uygulamalarının reklamlarını yaparak insanları boş vaatleriyle oyalamayı tercih ederler.

    Nöro-sömürücülerin verdikleri bilgi ve sundukları iddiaların bilimsel kaynaklarına genellikle ulaşamazsınız. İnternetten derlenmiş gerçek-yalan bir çok öykü ve sansasyonel iddiayı biraz makyajlayıp hitabet sanatının incelikleriyle bezeyerek, bilimsel görünümlü reklam nutukları atıp yazılar yazmayı severler. İnsanlara öykü anlatmak, ders vermek, bilimsel bilgiye ilgi çekmek için bu tip yöntemler gayet kabul edilebilir olsa da, iş insanlara “para karşılığı şifa dağıtmaya” dönüştüğünde, bilimsel görünümlü anlatıcılık görüp görebileceğiniz en etkili dolandırıcılık araçlarından birisine dönüşebilir.

    Nöro-sömürücülerin önemli bir kısmı hayatlarının daha önceki dönemlerini bambaşka işler yaparak geçirmiş, çoğunda dikiş tutturamamamış, yahut kendi yarattığı sanal fırsatları tüketmiş ve en son perde olarak “nöro-sömürü” işine girmiş insanlardır. Beyin ve zihin sağlığıyla ilgili vaatlerini duyduğunuz insanların geçmişlerini internetten biraz araştırmak ve iddia ettikleri “başarılı yöntemlerini” ne kadar süredir insanlara uygulamakta olduklarını araştırmak, gerçekleri görmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir.Hatta şunu sormanız bile çok iyi olur:neurofeedback’i kendiniz,eşiniz.çocuklarınız için uyguladınız mı? Ve sonuç ne oldu?

    Hele hele özel konuşmalarında hasta veya danışanlarından “müşteri”; işyerleri yahut kliniklerinden “dükkan”; çalışma arkadaşlarından “ortak” diye bahsetmelerine şahit olursanız, bir nöro-sömürücü ile karşı karşıya olma ihtimaliniz oldukça yüksektir.

  • Gizemini koruyan gerçek : beyin

    GİZEMİNİ KORUYAN GERÇEK: BEYİN

    Zeka ile ilgili, deneyimli kişilerin tanımları arasında en çok beğendiğim özlüsöz Birleşik Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald’ın „Çatlak“ (The crack-up) adlı kitabında belirttiği „Üstün zeka, iki zıt fikri aynı anda zihinde tutabilme ve dengeyi bozmadan çalışmaya devam edebilme yetisidir.“ olmuştur. Canlılar arasında vücut oranına göre en büyük beyin insana aittir. Zeka saptamasını da keza biz insana göre yapmaktayız (Tablo 1). Tıp öğrencisi iken gizemini hep koruyan sinir sisteminin hem anatomisi hem de fizyolojisini öğrenmek epey zor görünmesine karşın bende hep zoru başarmak hedefi olarak algılanma nedeni olmuş, derinliklerine dalıp kayboldukça diyalektik, yaşam-ölüm, 0-1, ying-yang felsefesini pekiştirerek matematiksel yargı ile bağdaşır tarzda kolaylaşıvermişti. Buna ben de şaşırmıştım. Ama bunun bedelini eskiden yemesini çok sevdiğim beyin salatasını artık masada görmeye bile dayanamamak olarak ödedim. Bence, tıp camiası içinde, en zor dal psikiyatridir. Hala nedenlerini çözemediğimiz beyin sırlarını gözle görülür (organik) bir hastalığa (patolojiye) oturtamadığımız için tedavisinde de yenik düşmemiz, insanın o kutsal saydığım organı ile düştüğü çaresizliğe ya da bulduğunu sandığı çözümdeki dinginliğe bakınca umutsuz kalmaktansa, gözle görülür hastalıklarına karşı mücadelede daha başarılı olacağım ön-görüsü ile beyin cerrahisi dalına yönelmişimdir.

    Vücut ve zeka

    Son yıllarda yapılan araştırmalar göstermektedir ki beyin vücudumuzda başgösteren bir hastalığın ilk habercisi olma durumundadır. Dendritik ve kök hücre olarak adlandırılan bir dizi savunma hücrelerinin beynin değişik yerlerinde hastalıklı organa yönelmek üzere varlığı artık kanıtlanmıştır. Bir hastalığa karşı savunma ve savaşma yeteneği olan bu hücreleri devreye sokan da odur, ancak hastalık nedenleri bazen o denli donanımlı ve hazırlıklıdır ki o insanı en zayıf yerinden vurabilir. Vücut ile zekanın dengesini ifade eden Leonardo da Vinci’nin yedi prensibinden biri olan “corporalita” maddeyi işlemenin zarafetini, her iki eli de mükemmel şekilde kullanmayı, zindeliği ve özgüveni vurgular. Leonardo’nun mükemmel fiziği, sanatsal ve entellektüel dehası ile bütünleşmiştir. Vücut-zeka birlikteliği fikirleri , inanç sistemlerini ve umudu yoğurduğu gibi biyokimya, fizyoloji ve anatomiyi pekiştirir. Eski tarihlerden gelen alışkanlıklarla aşkı, sevgiyi, kahramanlığı hep kalple, yürekle eş tutmuşuzdur. Ancak onu idare eden beyin merkezindeki çekirdekleridir. Bilgi çağında artık hedef kalpler değil beyin olmaktadır. Beyin mantığın sembolü olarak da algılanmamalıdır. Beynin sol yarısı yaşam için daha gerçekçi çözümlemeler yapabilme yeteneği ile donanmıştır. Sağ yarısı ise yaratıcılığın, beyin hücreleri arasındaki iletişim ve bilişsel dünyasını daha bir insana özgü yapan değerlerle yumaklanmıştır.

    Beynimizi tam olarak kullanabilmekte miyiz?

    Fonksiyonel Manyetik Rezonans (fMR) çalışmaları ile canlı insan beyninin işlevsel konumda beynin hemen her kıvrımındaki sinir hücrelerini aktif hale getirdiğini „örneğin bir türkü mırıldanıldığında“ hem sağ, hem sol, hem ön (frontal) hem de yan (temporal) loblarının değişik yerlerinde metabolizmal bir aktivite artışı görüntülenebilir bir duruma getirilebilmektedir. O nedenle 1930 yıllarında ortaya atılan beynimizin yalnızca %20’sini kullanabiliyoruz savı artık yeni bilimsel kanıtlarla ortadan kalkmıştır. Beyin ile ilgili olarak Willis ve Descartes’in kesin olarak baktığı olgulara, tutucu bir öğrencisi olan Steno şiddetle karşı çıkmış ve „Ben açıkça ifade ve itiraf etmeliyim ki beynin çalışması ile ilgili hiçbir şey bilmiyorum ve yine açık olarak söylüyor ve uyarıyorum ki bunun şifrelerinin çözülmesi birkaç neslin geçmesine mal olacaktır.“ diyebilmiştir.

    Bilgisayar ve beyin ile sinir ağları

    Biyolojik dev sinir ağlarının karmaşık yapılanması ile artık günlük yaşantımıza iyiden iyiye giren bilgisayar sistemleri ile benzeştirilen beyin aslında elektriksel, kimyasal alt yapısı olan ancak organizmanın başka hiçbir hücresinde rastlamadığımız özel tasarımlı genetik şifresinin kopyalanması engellenmiş hücre formu ile kendine özgü bir markadır. 1932’de Nobel ödül sahibi ünlü Britanyalı fizyolojist Charles Scott Sherrington, Yale Üniversitesinde 1906 yılında bir konferansta söylediği „Her ne kadar ayrı ayrı mekanizmalara bölünebilirse de merkezi sinir sistemi, uyum içinde hareket eden yekpare bir bütündür.“ felsefesi hala geçerlidir. Beyin loş bir lambayı aydınlatabilecek kadar enerji yakar. Kalın sinir lifleri 400km hızla bir iletiyi taşıyabilirler. Bu biyolojik özelikleri ile bilgisayarlarla ortak yapım yongaların (chip) üretilmesine neden olmuştur. Münih’teki Max Planck Enstitüsünden Peter Fromberz ve Günther Zeck’in 2001 yılında silikon yonga (microchip) üzerine havuz salyangozu (Lymnaea Stagnalis) nöronlarını başarı ile yerleştirme ve işlevsel olarak birbirleri ile bağlantı kurmalarını göstermeleri nöroelektronik devrenin ilk adımı sayılmaktadır (Şekil 1*). Her nöronun altındaki uyaran voltajda bir değişiklik oluşturmuş ve hücre boyunca iletişim sağlamıştır. Yongaya uygulanan elektriksel uyarım bir nörondan diğerine nakledilmiş ve yongaya geri dönerek silikon şalterli bir yolculuk yapmıştır. Bu devre genel anlamda canlı bir devredir. Nöral ağlar ile uğraşan Waltham’daki Brandeis Üniversitesinden Eve Marder bu nöron-kaynaklı devrelerin sinir sisteminin nasıl çalıştığını gözlemleyebileceğimiz bir araştırma aracı olacağı, örneğin belleğin nasıl oluştuğuna ilişkin bilgilerimizi geliştirebileceğimiz düşüncesindedir. Nöroelektronikte ana engel güvenli bir şekilde yongalar ile yaşayan dokuları birleştirebilmek. Bu sorunu Fromherz ve Zeck silikon kullanarak aşmışlar ve elektronik aygıtları standard bir yonga içinde kurmuşlardır. Bu nöronal yongalarla ilk olarak hedeflenenler toksik ve farmakolojik maddelerin nöronlar üzerindeki etkilerini deneyecek biyolojik sensörler ve nöroprotezler gibi projelerdir. Bu heyecan verici projelerden bir örnek olarak omuriliğin hasarlı bölgesini onarmada bir köprü görevi görmeleri olabilir. Ancak bütün bu projeler bilim kurgu alanında Fromherz’e göre “beyin ya da nöronlarla yaşayan nöro-bilgisayarlar” olarak adlandırılmaktadırlar. Bu yöntem kimyasal sinapslarla bağlanmış küçük nöronal-ağların sinaptik modülasyonunun uzun etkilerini irdelemek için uygundur. Aynı zamanda bu sinir-ağları ile beynin özelliklerini taklit ederek nasıl çalıştığını öğrenmeyi de umut edebiliriz. Bu yıl Avrupa Birliği ülkeleri ki aralarında ülkemiz de vardır ve bundan ayrı olarak ABD başkanı Obama’nın direktifleri ile “İnsan Beyin Projesi” iki ayrı odakta başlatılmış ve başta Alzheimer, Parkinson Hastalıkları ve şizofreni olmak üzere birçok beyin rahatsızlıklarının nedenlerinin derinliklerine inilebilinilecektir.

    Konuşma yetisi

    Strumwasser bize evrimsel gelişme sürecinde en yakın olan şempanzelerden Homo sapiensi ayıran davranışsal başlıca 4 özellik olduğunu ileri sürmektedir. Bunlar yaratıcılık, konuşma yeteneği, bilseme (merak), kendini-düşünme ile kendini-analiz. Birçoğumuz bunların hiçbirisinin sadece insana özgü olduğunu kabul etmeyip, tartışabiliriz. Ancak özellikle konuşma sinirbilimin gizemli konularının başında gelir. İnsanda 7.kromozomun q kolunun 31inci lokusunda olduğu saptanan konuşma geni bazı konuşma bozukluğu hastalıklarında sorunlu bulunmuştur (Şekil 2). Dilbilimcilerin birçok dili birden kolayca konuşma yeteneği olanlar ile ilgili yaptıkları araştırmalar konuşma ile ilgili bilgilerin farklı modülleri olduğu gerçeğini göstermekte ve ilginç araştırmalar halen sürmektedir.

    Uykudaki beyin

    Gözün retina tabakası beynin bir uzantısıdır. Göz siniri çıplak gözle nörolojik muayene sırasında görülebilen bir beyin parçasıdır. Uyku hala nedeni bilinmeyen, bilim adamların tartıştığı bir başka gizemli dünyadır. REM (rapid eye movement) uykusundaki bir kişinin gözlerini gözlemlerseniz gözleri kapalı bir film seyrettiğini sanırsınız. Ruslar, çocuklar ve gençlerin rüyaları üzerine yaptıkları bir araştırmada sol beyin yarısının rüyanın gerçekleşmesinde, sağ yarısının ise rüyanın canlılığına, değişimsel şekillenmesine ve duygusal derinliğine etkisi olduğunu ortaya koymuşlardır. Bataryası tükenen bir cep telefonumuzu çalışması için yeniden yüklemek zorunda kalışımız gibi bir mekanizma mı? Derin uykuda iken beyin elektrosunda (EEG) kaydedilen elektriksel dalgaların işlevi nedir? Görme merkezine yakın beyin bölgelerindeki nöronlardan kayıtlanan alfa dalgalarının gizemi hala sürmektedir. Dünya güneş etrafında dönerken karanlıkta kalan yarısındaki canlılar uykuda iken enerjilerini başka bir güç ile mi paylaşmaktalar? Kış uykusuna yatan canlıların beyinsel enerjileri bir başka sistemin yedekleme modu olarak mı algılanmalı?

    Yazdığı tıp kitabı 17. yüzyıla değin Avrupa’da standard ders kitabı olarak okutulmuş olan ünlü İbn-i Sina „Bütün düşünülenler vardır ve var olanlar tasarlanabilen düşünülür biçimlerdir“ der. Beynin daha çok çalışması savı ile günde bir öğün yemek yiyen, günlerce uyumamaya çalışan İbn-i Sina bu yöntemle „atıl kalan beyin merkezlerini devreye sokabilir miyim acaba?“ demektedir.

    Modern felsefe: Nörobilim

    İlki 1999’da Kuzey Arizona’da yapılan “Kuantum ve Zeka” konferansı sonrası kuantum ölçümü, kuantum kriptografisi, kuantum teleportasyonu gibi devrimsel bilgi teknolojilerinin ışığında bilinç düzeyi, kuantum fiziği ve beyin ile ilgili toplantılarda kuantum bilgisi ile beyin arasında bir sentez amaçlanmakta (Şekil 3). Beynin sinaptik bağlantıları çalışmaları nöral-ağların yapısının, biyolojik kuantum bilgisi de kuantum bilgi teknolojilerinin gelişmesine yardımcı olacaktır. Nöronlar-arası birleşkede elektronların kuantum tüneli 1970’de Evan Harris Walker tarafından ileri sürülmüştü. Dendritler arasındaki sıkı bağlantılar da kuantum tünelleşmesini olanaklı kılmaktadır. Hafıza, nöral ağlarda bilginin saklanması, anımsanması, kuantum bilincinin birleştirici tubulin elektron olayı ile tanımlanmaktadır. Biyojenik ferrimanyetik maddenin beyindeki fonksiyonu, iyon kanalları, hangi boyuttaki beyin bilinci yaşar? sorularına yanıt aranmaktadır kuantum bilgileri ışığında. Kuantum bilinç durumu ile biyolojik siklus süperpozisyonu, nöronları birleştiren sinapsın her iki tarafındaki mikrotubulinlerin kuantum siklüsünü sürdürmesi çalışmaları ön planda gözükmektedir. Nöro-kuantolojinin diğer ilgi alanları ise görsel dikkat, fotonlardan fenomolojiye vizyon, gama ossilasyon, ayrık beyin, kaos ve beyin, v.b. gibi bilimsel gizemini koruyan konulardır.

    Geçen yüzyılda fiziksel dünyayı tanımamız amprikti. Kuantum fiziği, madde ve alan teorileri bilgileri ile dünyamızı değiştirdi. Önümüzdeki yüzyıl kuantum mekaniği temel nörolojik bilimler yanı sıra tüm bilim dallarında temel bir kavram ve asal bir araç olarak önemini sürdürecektir.

    Bu kısa beyin fırtınası benzeri yazıda da görüldüğü gibi beyin, hemen tüm bilim dalllarına ilgi yumağını uzatmıştır. Başına nöro- ön ekini getirerek tüm bilim dallarına göndermeler yapabiliriz.

    Eskiden felsefe tüm bilim dallarını kapsamakta idi; bugün bu konuma en güçlü aday olarak nörobilim gösterilebilir.

    Beyin cerrahı olarak kafatasını her açışta karşılaştığımız beyin belki morfolojik olarak birbirine benzeşir yapıdadır ancak her hastada, her hastalıkta, her tümörde farklıdır. Ona yaklaşırken bir Mozart’ın, bir Van Gogh’un, bir Einstein’ın, bir Yunus Emre’nin beyni gibi görerek kutsal bir mabede girer gibi gireriz. Ünlü beyin cerrahı Mahmut Gazi Yaşargil’in beyin dokusuna saygıyı öğreten nesilin öğrencileriyiz. Her yaklaşımımızda yeni bir şey öğreniriz.

    Tablo 1.

    Zeka saptaması

    … 15

    Yok (mikroplar:bakteri, virüs)

    16—30

    Son derece basit içgüdüler (Solucanlar, salyangozlar)

    31—45

    İçgüdüler (Yılanlar, balıklar)

    46—60

    Düşük zeka (Sincaplar, kuşların çoğu)

    61—75

    Orta zeka (Köpekler, kurtlar)

    76—90

    Yüksek zeka (Maymunlar, yunus balıkları)

    91—100

    Ortalama insan

    101—150

    İnsanüstü (+30)

    151—200

    İnsan ötesi

    201—

    Son derece

    Şekil 1. L.Stagnalis’in ayak ganglionundan alınan her bir nöronun mikro-yonga ile kültüründeki üç gün sonraki elektromikrografisi; hücre gövdelerinde yer değiştirme olmadan dokunma yerlerinde uzantılar, sinir hücrelerinde filizlenmelerin oluşumu (ölçek: 20µm) [*Bu resim “Copyright (2001) National Academy of Sciences, U.S.A.” “Noninvasive neuroelectronic interfacing with synaptically connected snail neurons on a semiconductor chip.” by, Zeck, G. & Fromherz, P. published in PNAS, August 28, 2001;98,10457-10462.izni ile elektronik ortamda yayımlanmaktadır. Kendilerine teşekkür ederim]

    Şekil 2. Broca ve Wernicke konuşmanın motor ve sensoryel merkezleri olarak bilinmektedir (beyaz alanlar).Peki ya diğer merkezler insan konuşurken susmakta mıdırlar?

    Şekil 3. Uyku ile rüya, bilinç düzeyi ve beyin ile ne ölçüde barışık, kime teslim olunuyoruz? Yanıtları hala bilinmezlerle dolu.

    Şekil 4. Nörokuantoloji, kaos, entropi, negentropi, beynin sınırları modern felsefenin Kabe’si olarak nörobilimi işaret etmektedir.

  • Komplikasyonlar malpraktis içersinde yer almalı mıdır?

    Komplikasyon adı verilen kavram tıp içersinde“oluşması muhtemel risk” olarak kullanılmaktadır. Yargılanma bir hukuksal kavramdır. Yargılanma olması için ise suç olmalıdır. Malpraktis ise “hatalı hekimlik uygulamaları” olarak kullanılan hukuksal bir terimdir. Malpraktisin söz konusu olması için ise hekimlik mesleğinin yanlış yapılması söz konusu olmalıdır. Malpraktisin değerlendirilebilesi için hekimlik mesleğinin anlaşılması ve bilinmesi gereklidir. Veya hekimlik mesleği uygulayıcılarına danışılması gereklidir. Yani hekimlik uygulamalarının doğru ve yanlış olduğunun değerlendirilmesi için tıp kitapları ve literatür ana belirleyicidir. Hukuk gerek komplikasyon mu? Yoksa değil mi kavramını çözmek içingerekse konunun malpraktis içine girip girmediğinin değerlendirilmesi için tıp kitaplarına ve literatüre ihtiyaç vardır. Her iki konuda tıp içersinde değerlendirilmesi gerekendurumlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Ancak bu konuda temel yanlışlık bir hastalığı tarifleyen tıp kitaplarına inancın çok yüksek olduğu kadar aynı kitapların komplikasyon olarak tariflediği durumlara inancın çok yüksek olmamasıdır. Hal bu ki her ikisini de belirleyen tıp bilmidir.Bur da bir çifte standart söz konusudur. Komplikasyon adı verilen kavram tıp bilmi içersinde varsa inanmak zorundasınızdır.

    Bu konuyla ilgili yazı yazanlara bakıldığında doktorların komplikasyonlar arkasına gizlendiğine inanlar olduğu kadar komplikasyonların toplum vicdanında açıklanamayacağına inananlar da vardır. Hangisine inanırsa inansınlar her iki grubunda insan nedir? ve komplikasyon nedir? neden oluşur ? kavramını bilmedikleri açıktır.

    İnsanı yapan kamyonu, arabayı,televizyonu yapan gibi bir insan değildir. İnsanların yaptığı tüm teknolojik aletleri yine insan yönetir. İnsanı ise kendisi yönetir. İnsanların yaptığı tüm teknolojik aletler birbirinin aynıdır. Ve cansızdır. İnsan ise farklı yapılar içerir. Metobolizmaları farklı farklıdır.

    İnsanı öldürüp tüm organlarını çıkartıp tekrar takıp kaldıramazsınız ancak insanların yaptığı tüm teknolojik aletleri söküp takıp tekrar çalıştırabilirsiniz. Tüm benzinli arabalara dizel yakıt koyduğunuz zaman tüm benzinli arabaların cevabı aynıyken İnsan için cevap farklı farklı olabilir. Kimi insan kırmızı et yiyemez, kimi insan balık yiyemez, kimi insan acı yiyemez gibi.Bu örnekler çok çok artırılabilir.

    Komplikasyon aslında insanın değişkenliğinden, bilinmezliğinden,tespit edilememesinden,gizliliğinden kaynaklanan bir durumdur. Tıp bilmi var oldukça olması zorunluluk olan bir durumdur. Bunlar ne demektir? Nasıl insan bilinemez,tepit edilemez, gizli olabilir.

    Bir bademcik ameliyatını ele alalım. Her yıl binlerce insan bademcik ameliyatı geçirmektedir. Bu hastaların %99 u sağlıklı bir şekilde ve sorunsuz yaşamaktadır.%1 inde ise sorunlar gelişmiş hatta geçirmektedir. Hatta bazıları ise hayatlarını kaybetmişlerdir. Hayatlarını kaybeden insanlar çevrçevesinden bakıldığında “yürüyerek gittiğimiz hastaneden ölüsünü çıkardık”, “basit bir bademcik ameliyatından insan öldü” “doktor adamı öldürdü” “bizim başımıza geldi başkasının başına gelmesin” gibi cümleler kullanılır. Ancak tıp çerçevesinden bakıldığında “komplikasyon” terimi kullanılır. Sonuçta bir ölüm vardır kimi çevreler bunu toplum vicdanına sığmayacağını belirtir. Kimi çevreler ise doktor komplikasyon arkasına gizleniyor diyebilir. Aslında bunun gibi yargılarda bulunanların hepsi hekimin cezalandırılmasını istemektedir. Peki neden?

    Hekimin cezalandırılması, hatta ölmesi kime katkı sağlayacağı meçhul bir durumdur. Aslında bu durum hekim içinde her gün her an yaşayacağı, korkacağı çekineceği bir travmadır aslında.Şimdi örnekteki olayı 2 yönden ele alalım;

    Bademciği oluşturan hekim değildir. Bademciğin alınmasının belirli nedenleri vardır. Sık tekrarlayan sinüzit, sık tekrarlayan kulak iltihapları, akut eklem romatizmasının varlığı, solunum problemlerinin olması gibi gibi. Bunları yapanda hekim değildir. Hekim bedemcik ameliyatı olmasını önerendir. Ameliyatı bana olacaksın diye zorlamaz, ilada olacaksın demez. Karar verici hasta ve yakınıdır. Hekim bu hastayı ameliyat etse de hekimdir. Etmese de hekimdir. Hekimin buradaki amacı kendi bilgileri, görgüleri doğrultusunda hastaya yardımcı olmak istemektir. Yani hekim kendisinin yol açmadığı bir durum için hastaya yardım edendir. Hasta veya yakını karar verir ameliyat olunur. %99 insan Allah Razı olsun diyecek %1 insan ise Allah Belanı versin diyecektir. Hastada problemler geliştiğinde hatta kaybedildiğinde problemler başlar. Artık “ameliyatı yapan kötü hekimdir.Hastasını öldürendir. Hal bu ki %99 insan Allah Razı olsun demektedir. Şimdi neden ölüm olmuştur? Veya neden sorunlar gelişmiştir soruları sorulacaktır? Veya neden ameliyat edilmiştir? Ameliyat olmasaydı olmazmıydı? Soruları gündeme gelecektir.

    Hekim çerçevesinden bakıldığında belki yüzlerce binlerce yapmış olduğu ameliyatta böyle bir problem yaşamasa da yaşayan olmuştur. Ancak var olan durum karşısında kendini yargılayacak ve vicdanıyla hesaplaşacak, şöylemi yapsaydım, nerde hata yaptım diyecektir. Ama ne yaparsa yapsın cevaplarını bulamıyacaktır. Çünkü meteryal canlı, tepkileri farklı farklı, anatomileri farklı farklı, metabolizmaları farklı farklı, algıları,istekleri farklı farklı olan insandır.

    Çünkü bademcik denilen rahatsızlık farklı farklıdır. Özellikleri farklı farklıdır. Damarsal yapıları farklı farklıdır. Damarların boyutları farklı farklıdır. Komşulukları farklı farklıdır. Kişilerin pıhtılaşma özellikleri farklı farklıdır. Var olan enfeksiyonların durumları ve şiddetleri farklı farklıdır. Tüm güvenlik önlemlerini alsanız dahi çok iyi cerrah olsanız dahi bu faktörleri yönetemeyeceğiniz açıktır.

    Şimdi tersini düşünelim. Risk varsa ameliyat yapılmasın. O zaman da tekrarlayan sinüzit atakları sonucu beyin apsesi geliştiğinde, sık akciğer enfeksiyonları geçirip akciğer hastası olduğunda, tekrarlayan orta kulak iltihapları nedeniyle duyma kaybolduğunda, akut eklem romatizması nedeniyle böbrek ve kalp kapak hastası olduğunda ne yapacaksınız.

    Tıp biliminin bir özelliği vardır. Her yaptığınız uygulamada az veya çok risk vardır. Eğer bir hastaya tedavi uyguladığınızda ortaya çıkabilecek risk tedavi uygulamadığınızda ortaya çıkabilecek riskten düşükse tedavi uygulamak kazançtır. Yani tıp bilmi risklerin dengesidir. Risksiz bir tıp bilmi söz konusu değildir.

    Şimdi de hekim bu ameliyatı yapmakla ne kazanacaktır? Sorusuna cevap arayalım.Düz mantıkla cevaplanacak. Sesi duyar gibi oluyorum para. Ne kadar kazanacaktır? Örneğin 100 lira. Eğer bu ameliyattan sorunlu çıkarsa ne kadar kaybedecektir. 25.000 lira. Yani bu hekimin 250 tane bademcik ameliyatı yapması lazım ki bu parayı kazanabilsin. 250 tane ameliyattan da tekrar sorunlu olanın çıkmayacağının da garantisi yoktur. Suçlu çıkarsa ki bu bedel çok daha ağır olacaktır.

    Şimdi gelinen nokta tıp bilmi için bu olmuştur maalesef. 2 grup hekim camiası gelişmiştir artık 1.grup tıp bilminin gereklerini yapmaya çalışan 2.grup ise kendini korumaya alan. Maalesef her geçen gün 1.grup tıp bilminin gereklerini yapmaya çalışan grup hızlı bir şekilde küçülmeye başlamıştır. Ve böyle giderse hiç kalmayacaklardır.

    Tıp bilmi yapılan uygulamalarla ve cezalandırma yöntemleri ile bilir bilmez yorumlarla yıpratılmaya devam etmektedir. Esas sorun tıp biliminin uygulayıcıları ile yasal uygulayıcılar arasında ayıklamayı yapacak mercilerin olmamasıdır. Yani tıp bilimini bilen yasal uygulayıcıların yokluğudur. Bu sorun tıp biliminin siyasal olarak kullanılmasına izin vermektedir. Sorun halbuki ağırdır. Gelecek risk altındadır. Sağlıksız, gereği yapılmayan uygulamalarla yıpranmış bir toplum bizi beklemektedir. Bu nedenle tıp bilimi çatışı içinde yasal uygulamalar çatısı içinde olmalıdır. Yasal uygulamalar bilmin uygulanmasında hata art niyetvarsa devreye giren olmalıdır. Yoksa tıp bilmi içersinde yüzyılların birikimleri ile oluşan bilgi bankaları,literatürlerin,tüm kitapların komplikasyon dediği kavramlar üzerinde olmamalıdır.

    Bu makalenin özeti gelişen komplikasyonları yasal uygulayıcılar malpraktis içine alırlarsa tıp bilminin ülkemiz için yok olma noktasına geleceğinin unutulmamasıdır.

  • Bel fıtığı ve gen tedavisi

    Diğer hastalıklarda olduğu gibi bel fıtığı konusunda yapılan bilimsel çalışmalar da bütün hızıyla devam etmektedir. Bir yandan mikrocerrahi ve mikroendoskopik diskektomi tekniği yaygınlaşmakta diğer yandan suni diskler ve diğer enstrümanlar kullanım alanına girerek önemli kazanımlar elde edilmektedir. Bütün bunlara paralel olarak genetik araştırmalar da yürütülmektedir.

    Bilim adamlarının senelerdir üzerinde titizlikle çalıştıkları insan genom projesinin ilk ayağının tamamlandığı, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, İngiltere Başbakanı ve özel şirketleri temsilen Celera Genomics yetkilileri tarafından 2000 yılında ilan edildi.

    Üç milyar yüz milyon civarındaki kimyevi harften (nükleotid) oluşan genomun harflerinin sırasının büyük ölçüde belirlenmesi tüm dünyada heyecanla karşılandı. Çünkü bu projenin insanlığa faydalı olabilecek çok yönü vardır. Çalışmalar aynı hızla devam ederken birçok hastalığın tedavisinde yeniliklerden bahsedilmeye başlandı bile…

    Gerçekten de genetik araştırmalar belirli etik kurallara riayet edilip suiistimalin önüne geçilerek bütünüyle insanlığın hayrına kullanılabilirse önümüzdeki onyıllar boyunca tıpta çok önemli gelişmeler kaydedilecektir. Bu çalışmalar hastalıkların moleküler seviyede tedavisi doğrultusunda yoğunlaştırılabilir ve tüm insanlık adına bir umut olabilir. Genetik bakımdan belirli hastalıklara meyilli insanların önceden tesbiti ve gen tedavisinin giderek yaygınlaşması beklenmektedir.

    Son yıllarda bel fıtığı hastalarında muhtemel bir genetik bozukluk olabileceği fikri üzerinde ciddi şekilde durulmakta ve yapılan araştırmalarda buna ait bazı ipuçları elde edilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki dönemde diğer pekçok hastalıkta olacağı gibi bel fıtığının da teşhis ve tedavisinde genetik yaklaşımlar çok önemli yer tutacaktır. Gen transferleri denenmektedir. Yapılan bilimsel çalışma, belirlenmiş bir genin yapısında belirli değişikliğin bulunduğu kişilerde şiddetli disk dejenerasyonu görüldüğünü ortaya koymuştur. Gelecekte gen tedavisiyle belki diskin dejenerasyonu da önlenebilecektir.

  • İnsan anatomisi hakkında gerekli bilgiler

    Anatomi insan vücudunun normal şekil, yapı ve vücudu oluşturan çeşitli organları ve bu organların arasındaki normal ilişkileri inceleyen bir bilimdir. Fizyoloji ise canlılarda vücut fonksiyonlarını inceleyen bilimdir. Fizyolojik incelemenin ön şartlarından biri morfolojik bilgiye yani Anatomi ve Histoloji bilgisine sahip olmaktan geçer.

    Her hangi bir cismin şekil, yapı ve durumunun normal olup olmadığını tespit edebilmemiz için o cisimlerde normal olarak kabul ettiğimiz bir ölçüye sahip olmalıyız. Fakat insan topluluklarında çok küçük ortamda bile beraber yaşayan insanlar arasında ayrı ayrı fertlerin vücutları dışarıdan görülebilen çeşitli organların şekil ve büyüklükleri bakımından birbirinden çok farklı oldukları göze çarpmaktadır. Ortamı genişletir ve birbirinden uzakta çeşitli iklim çeşitli kıtalarda yaşayan insanları karşılaştırırsak bu ayrımlar daha fazla artar. İnsanlar arasında görülen bu ayrımlar yalnız dış görünüşle kalmıyor. Kadavra üzerinde veya ameliyat sırasında yapılan incelemeler, aynı organların çeşitli bireylerde bir çok bakımdan birbirinden az veya çok farklı olduklarını göstermektedir. Organların ayrıntılı yapısını incelerken aynı organların çeşitli insanlarda bu bakımdan da birbirinden farklı olduklarını görüyoruz. Hatta insan vücut yapı malzemesini oluşturan çeşitli maddelerin molekülleri bile bütün insanlarda aynı özellikleri taşımazlar. Çeşitli kan gruplarının varlığı albümin moleküllerinin de bütün insanlarda tamamıyla aynı özellikler taşımadığını açıkça göstermektedir.

    Variabilitet (Varyete) adı verilen bu özellik yani ayrı ayrı fertlerin gövde ve organlarının yapı ve şekil bakımından birbirinden farklı olması bütün canlılara has olan bir özelliktir.

    İnsan vücudunun en çok değişmeler geçirdiği devre intrauterin hayata aittir. Dokuz ay süren bu devre 200 mikron çapında olan aşılanmış yumurtadan 50 cm. uzunluğunda ve ortalama 3,5 kg ağırlığında bir bebek meydana gelmektedir. Küçük az gelişmiş ve fonksiyon bakımından da ya hiç veyahut çok az gelişmiş olmakla beraber dünyaya geldiği zaman bebekte bütün organlar oluşmuş durumdadır.

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde görülen ve çeşitli organların kökeni olan çeşitli taslaklar şekil ve yapı bakımından sonra meydana getirdikleri organlardan çok farklıdır. Bütün gelişme süresince organların şekil, yapı ve yerleri durmadan değişir. Çeşitli gelişme devrelerinde insan embriyosunun organlarını aşağı sınıflara mensup çeşitli hayvanların aynı cinsten daimi organları ile karşılaştıracak olursak, bir çok vaka’da arada büyük benzerliğin bulunduğunu görebiliriz.

    Örneğin çok erken çağlarda insan embriyosunun iskeletini yalnız chorda dorsalis yapar. Aynı durum amphioxus’larda hayatları süresince kalır. Bir müddet sonra chorda dorsalis yerine kıkırdak dokusundan yapılmış omurga meydana gelir. Bu durum amphioxus’lara oranla daha yüksek sınıfa ait bazı balıklarda görülür ve ömürlerinin sonuna kadar kalır. Fakat insanlarda bu durum geçicidir ve Embriyonal hayatın üçüncü ayında omurların kemikleşmesi başlar. Başka organlarda da aynı durum görülmektedir. Yürekte insan embriyosunun çok erken çağlarında çok basit hayvanlarda olduğu gibi yalnız düz bir borudan yapılmıştır. Kısa bir zaman sonra yürek taslağı değişmeğe başlar ve çeşitli parçalarının farklı büyümesi ve durum değiştirmesi sonucunda yavaşça şeklini değiştirir ve boru boşluğunda meydana gelen bölmeler aracılığı ile başta iki, sonra üç ve en sonunda dört parçaya ayrılır. İnsan yüreğinin gelişme devresinde gösterdiği bütün bu çeşitli şekiller çeşitli sınıflara ait hayvanlarda görülen kalıcı şekillere benzerler. Özet olarak diyebiliriz ki, insan embriyosu dokuz ay gibi çok kısa bir zaman içinde filogenetik merdivenin birinci basamağından (yani tek hücreli durumdan) başlayarak gittikçe yükselmekte ve en üst basamaklara yaklaşmaktadır. Fakat yeni doğmuş bir çocuk adult (yetişkin) insanın küçültülmüş bir modeli değildir ve her bakımdan çok değişiktir ve dünyaya geldikten sonra da çok değişik gelişme safhaları gösterir. Ekstauterin hayatta insanın gelişmesi ve olgunlaşması hayvanlara nazaran çok uzun sürer. Çocuk dünyaya geldikten sonra bir yaşına kadar olan devreye süt çocuğu çağı denir. Bu çağda çocuğun vücudunda ve çeşitli organlarında büyük değişiklikler meydana gelir. Boy ortalama % 50 oranında artar. Önce oturma sonra ayağa kalkması sonucunda omurganın eğrilikleri meydana gelmeye başlar. 5.-7. ‘nci aylarda süt dişleri çıkmaya başlar. Beynin gelişmesi ilerler ve bir çok merkezler çalışmaya başlar, görme ve işitme fonksiyonları gelişir. Çevre ile ilgilenmeye başlar bazı insan ve eşyaları tanır, bazı basit hareketleri amaca uygun bir şekilde yapmasını öğrenir. Bütün bu fonksiyonlarla ilgili olan organlar morfolojik bakımından da çok değişir.

    Çeşitli organların gelişmesi, cinse göre belirli bir yön alır ve sekonder cinsi belirtiler denilen yalnız kadın veya erkek cinsine has olan özellikler meydana gelir. Bu gelişme ayrımları sonucunda birbirinden hem beden hem ruh bakımından çok farklı iki cinse mensup fertler ortaya çıkar. Puberte devresinde insan vücudunun büyümesi yeniden hızlanır. Yalnız bu hızlı büyüme devresinin süresi her iki cinste aynı olmadığı gibi çeşitli vücut parçalarının büyümesi de aynı oranda değildir. Hızlı büyüme süresi erkek çocuklarda kız çocuklara oranla daha geç başlar, fakat daha fazla sürer. Extermiteler gövdeye oranla erkeklerde daha fazla büyür. Kız çocuklarda pelvis fazla genişler. Buna karşılık göğüs kafesi ve omuzlar daha dar kalır. Erkek çocuklarda puberte çağında gırtlak daha fazla ve daha çabuk büyür ve bundan dolayı sesleri kalınlaşır. Derialtı yağ dokusunun dağılışı da her iki cinste başka başkadır. Kasların ve kemiklerin genişlemesinde de iki cins arasında açık ayrımlar görülür. Bütün vücudun yapılış tarzına uygun olmak üzere bütün iç organlar arasında da büyüklük ve ağırlık bakımından az çok ayrımlar meydana gelir. Puberte çağı erkek çocuklarda 16-18, kız çocuklarda 15 yaşlarına kadar sürer. Fakat bu süre insanların mensup oldukları ırklara ve iklime göre değişir. Sıcak iklimde yaşayan insanlar genellikle daha çabuk yetişirler.

    Puberte çağından sonra olgunlaşma devresi gelir. Bu devre erkeklerde 25-28, kadınlarda 20-22 yaşa kadar sürer. Bu çağda vücudun büyümesi devam eder, fakat çok yavaş seyreder. Bu devrede vücut ve çeşitli organlar büyüklük bakımından pek fazla ayrım göstermezler, fakat daha sağlamlaşır ve artan ihtiyaçları karşılayabilmek için fonksiyon bakımından daha fazla gelişirler.

    Bu devreden sonra olgunluk çağı başlar ve erkeklerde 50, kadınlarda 35-40 yaşına kadar sürer. 40-50 yaş arasında kadınlarda genital bezlerin çalışmasının durması (klimakterium), şahsa göre çok değişik tarzda seyretmekle beraber kadının ruhu ve vücudu üzerinde çok büyük etki yapar. Menstruasiyonların kesilmesinden sonra kadınlar yavaşça ihtiyarlık devresine girerler. Erkeklerde genital bezlerin çalışması daha uzun sürer ve yavaşça azalır. Bundan dolayı erkeklerde kadınlarda klimaktrium sırasında olduğu gibi kısa zaman içinde fazla değişmeler olmaz.

    Cins ve yaş ayrıntılarından sonra insan vücudununda şekil ve yapı bakımından görülen önemli ayrıntılar ırk ayrımlardır. Çeşitli iklimde çeşitli yaşama şartları altında yaşayan insanlar arasında özellikle dış görünüş bakımından önemli ayrımlar vardır. Bu ayrımlar özellikle vücudun büyüklüğü derinin rengi çeşitli organların şekil ve gövdenin çeşitli parçaları arasındaki oranlarda görülmektedir.

    Biz derslerimizde olgun çağda olan insan vücudunun normal şekil, yapı fonksiyonlaryla organ ve sistemlerin klinik öneminden bahsedeceğiz. Fakat insanları yalnız cins, yaş ve ırk ayrımlarına göre gruplandırmak insan vücudu ve çeşitli organlarının büyüklük, şekil ve yapı bakımından normal sınırlarını çizmek organların ve vücudun çeşitli parçaları arasındaki oranları tespit etmek için yeterli değildir. Bu büyüklük gruplar içinde çeşitli topluma ait insanları hatta küçük bir topluma mensup ayrı ayrı fertler arasında bile bazen önemli ayrımlar görülmektedir. Bu güçlükleri de yenebilmek için aynı cins aynı yaş ve aynı ırka mensup insanların kendi aralarında görülen en önemli ayrıntılara göre daha küçük gruplara tiplere ayrılmışlardır. Bu şekilde belirli bir tipe ait olan fertler arasında vücudun ve çeşitli organların büyüklük, şekil ve yapı bakımından normal sınırlarını çizmek daha kolay olmuştur. Fakat zorluk bu bölünme ile de tamamıyla giderilmemiştir. Aynı tipe ait insanlar arasında da bazı tipik benzer taraflar olmakla beraber bazen oldukça önemli ayrımlar da görülmektedir.

    Aynı cins, aynı yaş ve aynı ırka mensup insanları aralarında görülen önemli ayrımlara göre çeşitli tiplere ayırmak da kolay değildir. Bu hususta çeşitli prensiplere göre yapılmış bölüntüler vardır. Biz burada Kretschmer tarafından tespit edilmiş ve hekimlikte çok kullanılan bölüntüden bahsedeceğiz. Kretschmer insanları leptosom, atletik ve piknik olmak üzere üç tipe ayırmaktadır.

    Leptosom tipe ait olan insanlar uzun boylu ve dar gövdeli olurlar (leptos-dar). Bu insanların çeşitli vücut parçalarının ve bütün organlarının uzunlukları kalınlıklarına oranla fazladır. Yağ dokusu gövdenin bütün kısımlarında azdır ve insanlar bol besin aldıkları halde fazla şişmanlamazlar. Kafatasları dar, yanlardan basık, yüzleri oval biçiminde burunları ince çıkıntılı gözler arasındaki aralık dar, gür saçlı ve sakallı fakat gövdenin başka kısımlarında kıllar az olur. Göğüs kafesi uzun ve dar, bacak ve kollar uzundur. Bu tip insanlar iç organların şekil ve durumlarında kendilerine mahsus özellikler görülür. Örneğin yürek ortada ve vertikal durumdadır. Mide uzun ve dar olup, büyük bir kısmı vertikal durum alır. Böbrekler çoğunlukla düşük ve genellikle bütün iç organlar aşağı sarkmağa temayül gösterirler. Bu tip insanlar arasında daha az gelişmiş ve daha zayıf olanlarına astenik tip denir. Astenik tip insanların omuz ve göğüsleri dar olup omurganın göğüs parçasında arkaya doğru konvekslik gösteren eğriliği (kifoz) fazladır. Astenik kadınların çoğunlukla boyları da kısadır.

    Atletik tip insanların en karakteristik tarafları kemik ve kaslarının fazla gelişmiş ve kuvvetli olmasıdır. Boyları çoğunlukla orta ile uzun arasında geniş omuzlu, dar kalçalı, kalın bilekli ve elleri büyük olurlar. Extermite kasları fazla gelişmiş ve kuvvetlidir. Derialtı yağ doklusu az, deri kalın, gergin ve elastikidir.

    Piknik tip insanlar kısa boylu ve geniş gövdeli olurlar. Thorax (göğüs kafesi) kısa, fakat geniş ve yuvarlak şekildedir. Regio lumbalis (bel bölgesi) çok az belli olur. Thorax geniş ve yuvarlak abdomen’le (karınla) devam eder, omuzlar ve göğüs karına nispeten dar olduğu için bütün vücut bir fıçı şeklini alır. Boyun kısa ve kalın, baş yuvarlak, yüz de geniş ve yuvarlak şekildedir. Kol ve bacaklar kısa eller geniş parmaklar kısa ve etraf kasları az gelişir. Piknik tip insanlarda 30 yaşından sonra yağ tabakası özellikle karın duvarlarında çoğunlukla fazla gelişir ve gövdenin genişlik nispeti daha fazla artar. Bazı insanlarda gövdenin, çeşitli kısımları şekil, yapı, durum ve fonksiyonda çeşitli tiplere benzeyen tarafları da görülmektedir.

    İnsan vücudunu meydana getiren çeşitli organlar arasında en ince ayrıntılarına kadar görev bölümü vardır. Organlar şekil, durum ve yapıların gördükleri göreve göre ayarlanmıştır. İleride çeşitli organları ayrı ayrı anlatırken her bir organın morfolojik ve topografik özellikleri ile fonksiyonları arasındaki ilişkiyi açıklayacağız. Yalnız, bazı organların şekilleri ile yaptıkları görev arasında doğrudan doğruya bir ilgi tespit etmek güçtür. Örneğin karaciğer safra salgılanmasına, karbonhidrat metabolizmasına ve yaptığı başka görevleri aksatmadan diğer görevleri de yapabilir. Bu organın dış görünüşü ve makroskopik şekli ile, fonksiyonu arasında bir ilgi yoktur. Fakat organın başka özellikleri örneğin; rengi, sertliği ve yumuşaklığı, özellikle mikroskobik yapısı, karaciğerin yaptığı görevlere göre ayarlanmıştır. Karaciğerin şekline gelince; organın fonksiyonu ile ilgili olmakla beraber sebepsiz ve gelişi güzel meydana gelmiş değildir. Karaciğerin aldığı şekil, gövdede aldığı alan komşu organların etkisi ile ve gövdenin genel planına uygun olarak meydana gelmiştir. Başka organların şekilleri üzerinde de topografik ilgilerin az veya çok etkileri vardır. Çeşitli organların topografik durumları ve aralarındaki komşuluk ilgileri de çoğunlukla organların fonksiyonel ilgilerine göre ayarlanmıştır. Bu ilgi özellikle aynı sisteme ait ve aynı amaç için çalışan organlar arsında açıkça görülmektedir. Ayrı ayrı sistemlere ait ve başka başka görev yapan bazı organlar arasındaki topografik ilişki, örneğin barsaklarla karaciğer arasındaki ilişkideki gibidir. Fakat, insan vücudunu bütün olarak ele alırsak her bir organın aldığı durumun kendisinin beslenmesi, korunması ve fonksiyonu bakımından çok elverişli olduğu gibi komşu organlarına da zarar vermeyecek bir şekilde ve yapıda vücudun genel tarzına ve genel düzenine de çok uygun olduğunu görürüz.

    Şekil, yapı ve fonksiyon bakımından birbirinden farklı olmakla beraber, ayrı ayrı organlar hiçbir şey ifade etmezler ve yalnız genel plan içinde ve vücudun genel düzenine uygun durumlarını muhafaza ettikleri sürece insan vücudu için yararlı bir unsur olurlar.
    Organların başlıca iki türlü görevi vardır. Bunlardan birincisi insan vücudunun maddi varlığının, ikincisi neslin devamının sağlanmasıdır. İnsanın faaliyetine bağlı olan bütün başka olaylar yer yüzünde insanın varlığını sağlayan bu iki temel amaca bağlıdır. Vücudumuzu yapan bütün organlarımız da bu iki temel amacın yerine getirilmesi için elbirliği ile çalışmaktadırlar.

    Nispeten çok küçük olan insan vücudu çeşit ve kalite bakımından çok büyük işler başaran çeşitli organları barındırmaktadır. Bütün vücudun ve ayrı ayrı organların şekil, yapı ve durumlarını tespit eden genel planın genel prensibi en az madde kullanılarak en küçük alan işgal eden fakat en çok randıman veren bir makine meydana getirmektir. Bu maksimum-minimum prensibi doğanın her alanında vardır, fakat insan vücudunda bu prensip en iyi şekilde gerçekleşmiştir.

    Biz bu dersimizde; organları çeşitli gruplara ayırırken temel olarak organlar arasındaki fonksiyon bakımından görülen bağlılığı düşündük ve buna göre sistemlere ayırdık. Urogenital sisteme gelince, görev bakımından birbirinden farklı olan organların bir sistem içinde incelenmesinin sebebi bazı organların komşuluk bakımından çok yakın olması ve hatta bazılarının (örneğin erkek uretra’sı gibi) aynı zamanda hem uriner organ ve hem de genital organ görevini yapmasıdır.

    Canlılar hücre adı verilen en küçük yapısal birimlerin çok karmaşık fonksiyonları yerine getirebilecek şekilde bir araya gelmesiyle oluşmuşlardır. Hücre gözle görülemeyecek kadar küçüktür ve çevresi yarı geçirgen bir zarla kuşatılmış durumdadır. Hücreye şeklini veren sitoplasma gerekli yaşamsal öğeleri içeren yarı sıvı bir maddedir. Aynı görevdeki hücrelerin kümelenmesi ile dokular; farklı dokuların belirli bir işlevi görmek üzere birleşmesiyle de organlar oluşur. Yapısal özellikleri farklı olan organların bir araya gelmesi sonucunda da belirli bir işlevsel bütünlük gösteren sistemler şekillenir.
    Anatomi terimi eski Yunanca Ana (:içinden) ve Tome (Temnein) (:kesmek) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Anatomi kelimesi keserek ayırma parçalama anlamına gelmektedir. Anatomi teriminin Latince’deki karşılığı Dissection’dur. Günümüzde kadavranın bölgelere ayrılması ve bu bölgelerin kesilerek incelenmesi yöntemi için genel bir ifade olarak Disseksiyon terimi kullanılmaktadır. Anatomi geniş anlamda vücudun normal şeklini yapısını; vücudu oluşturan organları ve bu organlar arasındaki yapısal görevsel ilişkileri inceleyen bilim dalıdır. Şekil bilimi anlamına gelen Morfoloji kavramı da canlıların şekilsel olarak incelenmesini belirtir. Bir görüşe göre Anatomi terimi Morfoloji ile özdeş olarak da kabul edilir. Ancak günümüzde oluşumların yalnızca şekilsel değil işlevsel (fizyolojik) özelliklerinin de önem kazanması yapılan çalışmalarda hücre içi öğelerin ayrıntılı olarak hatta moleküler düzeyde incelenmesi Anatomi biliminin sınırlarını genişletmiştir. Anatomi eğitiminde kalıplaşmış kurallarla işlevsel bağlantıları dikkate almayan bir yöntem seçilmesi ezbere dayanan ve edinilen bilgilerin kısa zamanda unutulmasına yol açan bir öğrenme ile sonuçlanır. Herhangi bir yapının işlevlerinin ve diğer yapılarla bağlantılarının birlikte öğrenilmesi ise Anatominin bir bütün halinde daha kolay anlaşılmasını sağlar. Bu nedenle yapıların ayrıntılarından çok hastalıklar (klinik) ya da yaralanmalarla olan işlevsel (fizyolojik) bağlantılarının öğrenilmesi çağdaş Anatomi öğretim anlayışına daha uygundur.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr. Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Şişmanlık : obezite

    ŞİŞMANLIK : OBEZİTE

    Normal insan vücudunda yağ dokusunun ağırlığı toplam vücut ağırlığımızın % 16 – 17 si kadardır. Bu oranın % 30 u geçtiği her insan şişman (obez) sayılır.
    Yaygın bir inancın tersine, alışılmış şişmanlık (yada adi şişmanlık) bir iç salgı bezi fonksiyonu düzensizliğine değil, kalori bakımından çok zengin ve dengesiz bir beslenmeye bağlıdır. Nitekim bütün tüketim toplumlarında şişmanlığın çok sık görülmesinin nedeni budur.

    Şişmanlık gerçek bir hastalıktır. Şişmanlık, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, psikolojik bozukluklar ve bazı ruh hastalıklarına, akciğer hastalıklarına, metabolizma hastalıklarına (gut hastalığı, diyabet hastalığı vb) ve romatizma hastalıkları gibi bir çok ciddi hastalıklara neden olur. Bu tehlikeler her şişmanlığın mutlaka tedavi edilmesi gerekliliğini açıklar. Tek tedavisi az kalorili beslenme rejimi uygulamaktır.

    ŞİŞMANLIĞIN NEDENLERİ

    Şişmanlık, teorik olarak yağ hücresi fazlalığına bağlı olabilir. Gerçekten ilk çocuklukta aşırı yemek etkisiyle bazen çok şiddetli bir yağ hücresi sayısı artışı olursa bu artış çok geçmeden kalıcı bir duruma gelebilir. O halde yağ hücresi sayısı artışı yoluyla oluşan şişmanlıkların kökeni çok küçük yaşlara dayanmaktadır ve daha sonra yağ hücrelerinin sayısı azaltılmasa bile her birinin depoladığı yağ miktarı azaltılabilir.

    Süt çocuğunda kilo fazlalığı, çoğumuzun düşündüğü gibi bir sağlık belirtisi olmayıp tersine çocuğun geleceğini ciddi biçimde tehdit eder.

    Şişmanlığın temel özelliği, ölçüsüz olarak genişleyen ve yağ depolarıyla şişen yağ hücrelerinin belirgin olarak büyümesidir. Bu yüklemenin ilk ve temel nedeni harcanana oranla fazla miktarda besin maddesi alınmasıdır.

    Hareketsiz insanın vücut etkinliği azdır ve iştahı yüksek olup çok yemek yer. Bununla birlikte bazı kimselerin iştahlı olup zayıf kalabildikleri, bazılarının az yemek yedikleri halde şişman oldukları bir gerçektir. Bunu en güzel eski sporculara bakarak görebilirsiniz. Bir çok ünlü sporcu genç ve aktif olarak sporla uğraşırken daha doğrusu hareketli ve aktif olduğu dönemde zayıf bir vücuda sahiptir. Sporu bıraktıktan sonra ve ilerleyen yaşla birlikte artan iştah nedeniyle hızla kilo alırlar ve şişman insanlar olarak hayatlarına devam ederler.

    Bu durumda yağ hücrelerinin yağ yapımındaki anormal tutumunu açıklayabilmek için bir enzim düzensizliği ( metabolizma reaksiyonlarını kolaylaştıran ve hızlandıran bir enzim) bir sinir sitemi yada iç salgı bezleri düzensizliği sorumlu tutulabilir.

    KLİNİK BELİRTİLER

    Fazla yemeye (yemekler arasında atıştırılan küçük pastalar ve şekerlemeler) bağlı olan ve bedensel etkinliklerle karşılanamayan adi şişmanlığa 40 – 55 yaşlar arasındaki kişilerde çok sık rastlanır.

    Erkekte yağ fazlalığı daha çok boyun, ense ve göbek bölgesinde görülür. (Android tip şişmanlık)

    Kadında ise yağ fazlalığı en çok göğüste, omuzlarda, kalçalarda ve bacakların üst bölümündedir. (Jinoid tip şişmanlık)

    Gerçekte görünümler bu kadar kesin değildir. Aynı kişide hem erkek tipinde (Android) şişmanlık, hem de kadın tipinde (Jinoid) şişmanlık görülebilmektedir. Aynı biçimde bir kişide genellikle karşı cinste görülen bir yağ fazlalığı tipi de saptanabilir.

    Şişmanlığın etkilerini değerlendirebilmek için sistemli olarak ;

    Diyabet hastalığı aramak için Açlık kan şekeri ve HbA1C düzeyi ölçümü,

    Gut (damla) hastalığı aramak için kanda Ürik asit düzeyi ölçümü,

    Yükselmeleri damar sertliği oluşumunda rol oynayabilen kan lipid düzeyi, kan trigliserit düzeyi ve kan kolesterol düzeyleri ölçümleri,

    Şişmanlardaki solunum yetmezliği çoğunlukla eritrosit (alyuvar) artışıyla birlikte görüldüğünden kan formülü (hemogram),

    Analizlerinin yapılması gereklidir.

    Tedavi edilmezse şişmanlık, bir çok hastalığa yol açar. Şişmanların ortalama ömürleri genel topluma oranla daha kısadır. Amerika Birleşik Devletlerinde sigorta şirketleri hayat sigortası yaparken, şişman insanlar için ek bir prim daha alırlar. Beslenme rejimi yeterince erken düzenlenirse hastalıkların ortaya çıkması engellenebilir.
    Şişmanlık tedavisi mutlaka hekim kontrolünde yapılmalıdır. Birden bire kilo vermek sağlık açısından bir çok riskler ve tehlikelerle doludur. Kilo verirken hem Hekim kontrolü hem de yavaş yavaş irade ile beslenme alışkanlığının değiştirilmesi ile ideal kiloya erişilmelidir.

    Sonuç olarak şişmanlık yalnız fiziksel bir görünüm bozukluğu değil, tehlikeli sonuçları olan, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet hastalığı, gut hastalığı, metabolizma hastalıkları ve diğer bazı rahatsızlıklara yol açabilen gerçek bir hastalıktır.

    Kötü beslenme alışkanlıkları, fast food tipi beslenme, şekerden fazla besinlerle beslenme, çok miktarda çikolata, gofret, şekerleme düşkünlüğü, kolalı ve şekerli içeceklere fazla düşkünlük, fazla miktarda kırmızı et tüketimi, kalori bakımından zengin yemekler, hareketsizlik, spor yapmama, tüketim toplumlarında gözlenen kalpte koroner damarların tıkanmasına (koroner yetersizliğine), damar ve beyin hastalıklara neden olarak ölüm oranını yükseltir.

    Şişmanların ortalama hayat süresi, genel topluma oranla 10 yıl daha kısadır.

    Bu tek örnek bile, şişmanların zaman geçirmeden ve şişmanlıktan kaynaklanan hastalıkları ortaya çıkmadan önce, düşük kalorili rejimle beslenmeye geçmeli, diyette hayvansal besinleri kısıtlanması gerekli, bitkisel, sebze, meyve tarzı beslenmeye geçmeli, beyaz ekmeği terk etmeli, günlük az miktarda tam buğday ekmeği ile beslenmeli, düzenli olarak her gün spor yapmalı en azından bir saat yürüyüş yapmalıdır.

    İşin en önemli yanı kişinin kendi iradesi ile BEN ZAYIFLAYACAĞIM diye mutlak olarak kendine inanması gerekildir.

    Sonrada mutlaka Hekim kontrolünde bir Diyetsiyenden profosyonel yardım alınmalı ve mutlak azim, sebat ve kararlılık ile zayıflamaya başlanmalıdır.

    Unutmayın ki sadece İnanmak ve İstemek bile bir işin yarı yarıya başarılması demektir. Siz yeterki inanın ve isteyin, gersi zaten kendiliğinden gelecektir.

    Sağlıklı günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Halk sağlığı

    HALK SAĞLIĞI

    Birey sağlığının, tüm toplumun sağlık ve temizliğine ne kadar bağlı olduğunu, ancak lokantada yediği bir yemekten zehirlenmiş (gıda zehirlenmesine uğramış), otobüste birinden Nezle veya Grip (İnfluenza ) kapmış , otel yatağından pire almış, ya da halka açık bir plajdan, yüzme havuzundan veya sauna’dan ayak parmaklarına musallat olan Tinea pedis’e (ayak mantarı enfeksiyonu) yakalanmış birisi çok iyi kavrar.
    İnsanlar, hasta oldukları zaman gerektiği gibi iş göremezler, bireyleri sağlıklı olmadıkça da bir toplum işlevlerini gerektiği gibi yerine getiremez. Bu yüzden her toplum varlığını koruma önlemi olarak, bireylerinin sağlığını geliştirecek adımlar atar.önlemler alır yeni, yeni yöntemler (metodlar) geliştirir. Topluluk büyüdükçe bir yandan bilgisizlik , savsaklama ve yetersizliğin doğurduğu sonuçların çok daha fazla sayıda insanı ve daha hızlı bir biçimde etkileyebileceği, öte yandan da hastalığın yayılma olanakları için, halk sağlığı sorunu giderek çok daha önemli bir duruma gelir.

    HALK SAĞLIĞININ KAPSAMI

    Toplumsal Tıbbın iki ana işlevi vardır.Bunlar ;
    1- Hastalığı önlemek
    2- Hastalığın önlenemediği durumlarda ise Tedavi etmek .
    Toplumsal Tıbbın 2 . seçeneği yani tedavi seçeneğinin içerisine hastane ve kliniklerin eğitimi, hastaların ve ailelerinin maddi bakımdan desteklenmesi ya da Sağlığın Sosyal Güvenlik Şemsiyesi altına alınması ( sigortalanması ) girer.
    Toplumsal Tıbbın bu yanı, hem gerekli olanak ve araçların maliyetinin yüksek olması (fazla para gerektirmesi ) hem de üretici ve emek kaybı dolayısıyla nispeten daha pahalıdır.
    Toplumsal Tıbbın koruyucu yanı daha az göze çarpar ve genellikle fark edilmez ise de hepimizi ve tüm toplumu etkiler.
    Ölü insanların uygun bir şekilde gömülmesinden (defin), inşaat standartlarını kentlerdeki ve kasabalardaki nüfus sıklığını, vapurlarda taşınabilecek ya da sinemalarda film seyredebilecek insan sayısını, fabrikalarda çalışan işçilerin koşullarını, uçak ve otomobil gürültüsünün, otomobil egzostundan çıkan gazların ve zehirleyici sanayi artıklarının izin verilebilecek düzeyini denetleyen, günümüzde hemen bütün ülkelerde tipik olan sayısız ykanun ve yönetmeliklere kadar uzanmaktadır.
    Bunları kısaca özetleyecek olursak ;
    1- Mikroplarla bulaşık besin maddelerinden hastalığa yakalanma tehlikesi çok yüksektir.Bu nedenle besinlerin bütün üretim , depolanma , işlenme ve hazırlanma aşamaları özenle kurallara bağlanmıştır.İthal edilen besin maddeleri de , bir yandan gerekli sağlık koşullarını sağlamak , bir yandan da ülkeye önceleri oraa bulunmayan yeni hayvan ya da bitki haşerelerinin veya hastalıklarının girmemesi için organoleptik (duyusal, göz ve tat yolu ile beş duyu ile ) kimyasal ,bakteriyolojik ve virolojik ( kısaca mikrobiyolojik diyelim ) yönden kontrol edilir ve denetlenirler.
    2- Lokanta ve otel yöneticilerinin temizlik , uygun su ve çöp koşulları ile tuvalet ve donanımları ve personel sağlığını gözetleme yolundaki çabaları düzenli olarak denetlenir.
    3- Hem hayvanın ölümünün acısız olmasını sağlamak , hem de ette şerit (tenya) ve tüberküloz (verem) ve diğer zoonoz hastalıkların ( hayvanlardan insana geçip hastalık oluşturan hastalıklar ) varolup olmadığını incelemeye olanak sağlamak için hayvanlar güvenilir, Bakanlıktan ruhsatlı Mezbahalarda (Kesimevleri) Veteriner Hekimi denetiminde kesilmelidirler. Bunların dışında (Kurban Bayramı müstesna) hayvan kesiminin önlenmesi çok gerekli ve önemli bir konudur.
    4- Büyükbaş (sığır ve manda) ve küçükbaş (koyun ve keçi) gevişgetiren hayvanların bulaşıcı düşük , brucellosis (Malta humması) hastalığına karşı aşılanması , yalnızca buzağı, malak, kuzu ve oğlakların düşük (abortus ) yoluyla kaybını önlemekle kalmayıp, en önemlisi süt tüketen insanları Brucellosis (Malta humması ) hastalığından korumaktır.
    5- Taze sebzeler bile bir hastalık kaynağı olabilir. Sözgelimi suteresinin yapraklarında koyun karaciğerlerinde yaşayan halk arasında kelebek hastalığı olarak bilinen Fasciolasis Hastalığına yol açan parazit trematod (fasciola hepatica) yumurtaları bulunabilir. Bu trematod parazitin yaşam döngüsünün (çevrimi ) bir bölümü tatlı su salyangozunun içinde geçer, bu nedenle su yataklarına enfekte salyangozların girmelerini önlemek için her türlü çaba gösterilmektedir, iyi yönetilen suteresi çiftliklerindeki ( yabancı ülkelerde var) sular, enfeksiyon tehlikesi taşımayan su kaynaklarından alınır.
    6- Sütün pastorize edilemsi , tüberküloz (verem) ve Brucellosis’e (Malta humması) neden olan bakterileri öldürür. Fransız bilim adamı Louis PASTEUR’ÜN (1822 -1895 ) adıyla anılan bu işlemde (Pastörizasyon işlemi ) süt , 64- 72 derece santigrata kadar ısıtılır. Bu ısı çoğu bakteriler için öldürücü ama sütün niteliğini bozacak kadar yüksek değildir. Günümüzde ise süt endüstrisinde U.H.T ( Ultra Heiss Temparature ) adı verilen çok yüksek sıcaklıkta (140- 145 C) süt 15-60 saniye aniden ısıtılmakta ve hemen çok hızlı bir biçimde soğutulmakta ve özel bir folyo içeren kutularda kutulanmaktadır. U.H.T. yöntemi ile Pastörize daha doğrusu Sterilize edilen sütler hiçbir bakteri ,virus ve maya taşımamaktadır.
    7- Çöpler boş araziye ya da denize dökülüyordu. Son yıllarda çöp sorunu büyük bir problem halini almıştır. 1990 lı yıllarda İstanbul’da çöplerin boş arazide çöp dağları oluşturmasıyla çöpün içerisinde oluşan CH4 (metan) gazı büyük bir patlama ve faciaya yol açmıştı. İstanbul’da çöplüğün çevresinde çöpten plastik, pet şişe ,cam , kağıt vb toplayarak geçimini sağlayan insanların ölümü hepimizi çok üzmüştü. Çöp olayı giderek kentleşen ve büyüyen ülkemizde büyük hacimleriyle en büyük çevre , sağlık ve toplum sorunlarımızdan birisidir.
    8- Evlerden ve sanayi kuruluşlarından yağmur ve kanalizasyon sularının atılması, yerel yönetimlerin başlıca sağlık sorumluluklarındandır. Bu tür artıklar, kanallar ve kanalizasyon sitemi ile mutlaka ayrıştırılmalı ve insan sağlığı yönünden tamamen zararsız hale getirilmelidir.
    9- Bir çok hastalık, enfekte olmuş hayvanlar veya onların parazitleri tarafından yayılır. Kuduz’un başlıca taşıyıcıları, tilkiler, sahipsiz başıboş sokak köpekleri, porsuklar, kediler ve yarasalardır. Hayvanların hareketlerinin engellenemediği yerlerde bu tür hastalıklar çok kolay yayılırlar. Ülkemize ithal edilen bütün hayvanların , mikrobik organizmalarının kuluçka ( inkubasyon ) süresi boyunca karantinada tutulması bu sebepten dolayıdır.

    Şu halde profilaksi (koruyucu hekimlik , halk sağlığı , toplum sağlığı), tedavi edici terapotik hekimlikten hem daha ekonomik, hem de ileride tedavisi olanaksız bazı durumlar ve hastalıkların ortaya çıkmaması için daha elzem bir yoldur.

    Bu hususta halk sağlığını her bir birey önce kendi temizliği ve hijyeni , kendi çevresinin temizliği , çöp konusundaki duyarlılığı gösterirse ve halk sağlığı ile ilgili kurum ve kuruluşlara , kanun ve yönetmeliklere yardımcı olursa temel sağlık problemlerimizi halletmiş oluruz.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • İnsan doğasına bakış

    İNSAN DOĞASINA BAKIŞ

    İnsan doğasına birbirine karşıt (zıt ) iki bakış tarzı vardır. Bunlardan ilki insanın ‘’içerisinden ‘’ gelen güçler , dürtüler ve içgüdülerle davrandığını , ikincisi ise insanı ‘’dışarıdan’’ etkileyen çevresel (ekoloji) , tarihsel ve ekonomik güçlerle biçimlendirdiğini ileri sürer.Felsefe, Psikoloji, Tarih ve Sosyoloji büyük ölçüde bu iç ve dış güçleri tanımlama girişimleridir.

    İÇGÜDÜLER – DÜRTÜLER VE EĞİLİMLER

    İnsanı eyleme iten iç güçleri tanımlamaya girişmiş felsefeciler ve psikologlar iki gruba ayrılabilir. İnsanın içinden gelen dürtüleri – eğilimleri olduğuna inanırlar.Birinci gruptaki
    Platon’cular yada İdealistler, insanın doğuştan idealarla (innata ideas : gerçekleşmesi istenen olay) doğduğunu ve yaşamdaki başlıca amacının bu idealarını gerçekleştirmek olduğunu savunurlar.

    Buna en önemli tarihi örnek Robert SCOTT ‘ un Kuzey Kutbu keşif gezisine (1911 -1912 ) katılan Kaptan Lawrence OATES ‘in ( 1880 – 1912 ) gezisiyle katılan diğer üyelere yük olmamak için , kesin ölüme gitmesi ( tek başına kuzey kutbunun odak noktasına doğru giderek yolda donarak ölmesi ) gösterilebilir. Burada Kaptan OATES’in bu davranışı Horatius’un sözleriyle ‘’ Bir insanın ülkesi , davası ya da yol arkadaşları için ölmesini zevkli ve soylu bir iş ‘’ olarak gören , soylu fedakarlık ülküsünün bir örneğiydi. Arkadaşlarının ana kampa ulaşamadan ölmüş gerçeği OATES ’ in kahramanlığını azaltmaz.
    İkinci gruptaki ARİSTOTOTES’ çiler yani materyalist ve maddeciler insanın etkisizleşmesi ya da doyurulması gereken gereksinme , tutku ve içgüdülerle doğduğunu savunurlar. Birinci gruptakilere göre bir yerde beklide Allah’ın zihnin de bir yetkin bir iyilik , gerçek yada güzellik ideası vardır ve her birey buna erişmek yada böyle olmak için doğuştan bir evrime sahiptir.

    İkinci gruptakilere göre ise, insanın fiziksel doğası, onu, yaşamını ve türünü sağlayacak biçimde davranmaya iter. Bu itici güce ‘‘İçgüdü’’ adı verilir. İdealistlere göre insanın başlıca çabası ahlaksal ya da dinsel bir yetkinliğe erişmeye yöneliktir. Materyalistlere göre ise; insan , yaşamak ve türünü sürdürmek için tüm yaşamı boyunca çabalar. İnsan doğasına bu iki bakış tarzı, uyuşamaz zıt görüşler olarak tanımlansa da düalist-ruhsal kesimini ideanın gerçekleştirilmesi eğiliminde, fiziksel kesiminin ise haz duyma eğilimi ve içgüdülere yöneltilmekte olduğunu söyleyerek ikisini uzlaştırmaya çalışırlar.
    Rönesans’tan ve özellikle Charles DARWİN (1809-1882 ) ve Sigmunt FREUD’dan (1856-1939) sonra insan doğası konusundaki bu düalist görüş insan doğasının ruhsal yönlerinin bile iç güdülerinden evrimleştiğini ve son çözümde ilahi amaç ve erdemin sonucu değil, haz (sevinç) duymaya yönelik olduklarını savunan akılcı rasyonalist görüş yararına terk edilmiştir. Üst zihinsel eylemlerin tümünün çocuksu, cinsel ve yıkıcı dürtülerin türev ve yüceltilmeleri olduğunu savunan Freud’cu Ruhbilimi insanın son çözümleme de haz duymaya yönelik bir canlı olduğunu varsayan bir kuramın önde gelen çağdaş örneğidir.
    İnsan doğası konusundaki idealist görüş Carl JUNG ‘un (1875-1961) çalışmaları tarafından temsil edilmektedir.

    SEVGİ VE NEFRET

    Biyolog’lar ve birçok Psikolog, iki içgüdü ya da içgüdü grubu varsayanlar; kendini koruma ( açlık, saldırganlık ve korku ) ve üremeye yönelik (cinsel ve analık) itkiler, içlerinde Freud’ un da bulunduğu bazı ruh bilimciler bu doğrudan sınırlandırılmadan iki temel iç güdünün sevgi ya da saldırganlık olduğu gerekçesiyle vazgeçtiler.

    Konrad LORENZ (1903-1991 ) ve Nicholas TINBERGEN ( 1907-1990 ) gibi hayvan ruhbilimcileri ya da diğer bir adıyla Etolog’lar , insanın doğuştan ideaları olduğu görüşüne ilginç bir ışık tutmuşlardır. Bunlar, hayvanlarda en azından bir tek içgüdünün ( insanlardaki çok daha incelmiş duygularla ilişkili olan grubu yada türü koruma içgüdüsünün ) bulunduğu yolunda ipuçları ortaya çıkarmışlardır. Bu bazı toplumsal türlerde, bir hayvanın üyesi olduğu topluluğu, çoğu kez kendi yaşamı pahasına saldıran koruma içgüdüsüdür.
    Freud’un psikoanalatik kuramında ise ; yeni doğan bebek kendisiyle dünya arasında nasıl ayrım yapamadığını ortaya koymaktadır. Bebek daha sonra bebeklikten çocukluğa geçiş döneminde ana ve babasından ve öteki önemli insanlardan ayırt etmeyi öğrenir. Cinsel haz bölgelerinin (Erkeklerde Testisler Kızlarda Ovaryumlar ) gelişmesi ile ; çocuk ağızcıl (Oral), dışkıl (Anal) ve ürethral ( genital-cinsel) aşamalardan geçtikten sonra ergenlik öncesi gizlilik dönemine girer daha sonra ergenlik bunu da yetişkinlik dönemi izler. Zihin (Akıl), Üç kısımdan oluşmuştur. İlkel benlikte ( id ), benliğin (ego) dünyanın düşmanlığını üzerine çekmeden doyurmaya çalıştığı cinsellik ve açlık gibi ilkel dürtüler bulunur. Üstbenlik (superego) ise vicdanın temsilcisidir.

    Kişiliğin oluşmasında sınıf ve gelir farklılıkları önemli rol oynar. Zengin ve yoksul sınıflar çocuğa farklı kişilikler aşılamaktadırlar.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.