Etiket: İnsan

  • Hayatın Getirdiklerine Güven!

    Hayatın Getirdiklerine Güven!

    Hayatın Getirdiklerine Güven!

    Her insan, gelişi ile birlikte birçok şey getirir hayatımıza.Fakat o kişiyi tanımadan, deneyimlemeden, iyi mi kötü mü karar veremeyiz.

    Hepimizin hayatı gelgitlerle dolu. Zaman ise o kadar hızlı ki, ne olup bittiğini anlayabileceği bir vakit tanımıyor insana. Küçükler büyümek ister. Büyükler ise küçük olmak, hatta geçmişe dönmek ister.

    Peki, hayat bu kadar kısayken, bu değerli ömrümüze kimleri almalı, kimleri almamalıyız?

    Neler yapmalıyız?

    Bu sorular aklımızda dönüp dururken asla gerçek cevabı bulamayacağız. Deneyimlemeden öğrenemeyeceğiz, öğrenemeyeceksin, öğrenemeyeceğim. Bu bir gerçek.

    Tabii gerçek olan başka bir şey daha var:

    “Adalet!”

    Etrafımızdaki insanların, ailemizin, çevremizin, eşimizin, dostumuzun, çocuğumuzun kısacası sevdiklerimizin adaleti şaşabilirken, evrenin adaleti asla şaşmaz!

    Bu evrende öyle bir adalet var ki; bugünün hesabını diğer güne bırakmadan tecelli eden, “şaşmaz” bir terazi… Bu terazi, haklıyı haksızı, doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, insana dair hangi duygu varsa tüm hepsini dengeleyebilir.

    Danışanlarımdan, “kimseye güvenmiyorum!” cümlesini çok sık duyuyorum. Çevremden de “annene/babana bile güvenme” sözlerini yine aynı sıklıkla duyuyorum. Güven ya da güvenme, sev ya da sevme, kabul et ya da kabul etme ama şunu bil ki; insan her yaptığından sorumludur. Hatta düşündüklerimizden bile sorumluyuz. Her yaptığın, o bahsettiğim “şaşmaz” teraziye koyulup tartılıyor.

    Ve bir gün; “ben bunları hak edecek ne yaptım?” dediğinde, bil ki bir yerlerde birilerinin canını yakmışsın. Birilerinin kalbine ateşi koymuşsun. İnancını, güvenini yok etmişsin. Yani, birilerini derinden sarsmışsın…

    İşte hayat; öyle güzel bir denge üzerine kuruludur ki, kalp gözü açık olabilenler bunu görüp fark edebilir.

    En zor anında, her “pes ettim!” dediğin anda, hayata gülümseyebilmek ümidi ve daha güzel insanlarla buluşabilmeniz dileğiyle…

  • Algıların Takım Çalışması

    Algıların Takım Çalışması

    Bu yazı profesyonel olsun olmasın tüm fotoğraf merakı olanlara, yakın model ile çalışmayı sevenlere, insanın olduğu her yerde ben de varım makinemle diyenlere, “amcam/teyzem harika, şimdi buraya bir bakar mısın, evet çok iyi, bir kare daha”… diye hayatının bir anında çekim yapmış okuyucuya gelsin…

    Biz insanoğlu, hayvanlardan ve bitkilerden farklıyız. Bizler düşünür, hisseder ve bunları sözel olarak ifade edebiliriz. Davranışlarımızla kendimizi anlatırız. Zekâmızla medeniyetler kurarız ve yine aynı zekamızla yıkarız. Çalışırız, para kazanırız, severiz, aldatırız ya da aldanırız, vidan azabı duyarız, sonra yine severiz. Dolayısıyla biz diğer tüm canlılardan ayrıyız.

    Ey okuyucu, senden bir tane daha sen var mı?

    Belki ikizin vardır, belki de sana çok benzeyen birisi.

    • Ama ses tonu ile ismi ile cismi ile davranışları ile ya da hayatı ile senin birebir aynın biri daha var mı?
    • Yok, değil mi?

    Bu dünyada bir tane daha sen yok. Dolayısıyla en değerli elmastan bile daha değerlisin okuyucu, tıpkı fotoğrafını çektiğin veya günün birinde çekeceğin modelin gibi.

    Tıpkı konuna, kadrajına model olan bir diğer insanoğlu gibi…diğer her insan gibi… Dolayısıyla çekim sırasında o değeri hissettirdiğinde, inan karşıdaki amca, çocuk, teyze, kadın da ister doğal, ister yönlendirilmiş, birbirinden muhteşem pozlar verecektir. Çünkü fotoğraf çekimi, özellikle içinde yakın plan insan olan, bir takım çalışmasıdır. Takım çalışmasında da algıların, amaçların, beklentilerin (maddi olmak zorunda değil), düşüncelerin aynı olmasa bile benzer pencerelerden bakabilmesi gerekmektedir. Böylece sonuç da iki tarafı da memnun eder.

    Sadece komutlardan oluşan bir çekim süreci belki birkaç dakikada ortalama üstü birkaç poz verebilir fotoğrafçıya ancak, izleyenlere “işte bu ne güzel yakalamış, model ne içten bakıyor ya da burada bir duygu, yaşam var” dedirtebilir mi? “Neden olmasın.” diyenler var sanki. Her şeyi geçelim; diyelim ki muazzam kadrajlı, ışıklı bir kare çekildi. Çok başarılı işlendi. E peki ya model. O ne düşünmüş olabilir acaba… “Bir merhaba bile yok! Şuna bak.. Geldi, fotoğraf çekti ve gitti. Sanki hayvanat bahçesinde bir maymun var burada!” yoksa,

    • “Ne iyi etti beni sallamadan, soruma cevap vermeden, he teyze dedi çıktı gitti” mi?

    Halbuki inanın modelinizle ettiğiniz sohbet belki içtiğiniz çay, onun yaşadığı mekanı paylaşmanız en azından gülümsemeniz önce sahip olduğunuz değeri karşıdakine de hissettirir, ardından o kendi değerini hisseder ve bunun neticesinde de elimize birbirinden güzel fotoğraflar ve tabi ki en önemlisi hoş anılar geçer. Ve aslında her şey bir merhaba kadar yakın ve basittir.

    Ne diyorduk…Evet..Değerli olmandan bahsediyorduk okuyucu… bu değerlilik, bu biricik olma, sana büyük bir sorumluluk getiriyor. Yaptıklarından sen sorumlusun, başkası değil. Biliyorum bu büyük bir sorumluluk. Ama üzgünüm kimse seni zorla sinirlendirmiyor, sen sinirleniyorsun. Kimse o tercihi yapman, o yolu seçmen için seni zorlamıyor. İleride hangi tercihi yapacağını bilen bir güç olsa da, onu sen seçiyorsun, tıpkı modelinin tercih hakkı olduğu gibi. Çünkü senin bir nefsin var, çünkü bir iraden var ve çünkü sen insansın; yaptıklarından sen sorumlusun, tıpkı bizler gibi.
    İçinde bulunduğumuz durum ve şartlar yeri geldiğinde şekillendirse de bizleri halen daha etkimiz var hayatımıza. Ve bu etki bazen bir merhaba kadar kolay başlar…

  • YAZIN RUHUNUZU ve BEDENİNİZİ DİNLENDİRMEK İÇİN 10 ÖNERİ

    YAZIN RUHUNUZU ve BEDENİNİZİ DİNLENDİRMEK İÇİN 10 ÖNERİ

    Yaz aylarının gelmesiyle birlikte sadece doğa hareketlenmeye başlamaz, ısınan hava, uzayan günler, güneşin varlığı insan ruhunu da olumlu yönde etkileyerek enerjide artma, etkinliklere daha kolay motivasyon sağlayabilme, daha pozitif duygular hissetme gibi bir çok etkisi olmaktadır. Tüm bu psikolojik ve davranışsal canlanmanın altında biyokimyasal etmenler olmasının yanında bu etkiler tek başına kuvvetli değildir. Bireysel olarak biraz çabayla yaz aylarını her zamankinden daha verimli, daha keyifli ve daha enerjik geçirebilmek ise elimizde… Teknolojiden uzak, sevdiklerimizle vakit geçirerek, bol bol kitap okuyup, sevdiğimiz aktiviteleri yaparak bir nevi ruh detoksu yapabiliriz.

    İnsan yaşadığı çevreyle, iklim koşullarıyla ve birçok çevresel etkenle birlikte değerlendirilmesi gereken bir varlıktır. Yaşanılan olaylarla birlikte mevsim değişiklikleri de ruh hali üzerinde belirli etkilere sebep olmaktadır. Bahar ve yaz aylarında neşeli ve enerjik olunmasına neden olan hormonların salgılanmasında artışlar meydana gelmektedir. Örneğin mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin salgılanması yaz aylarıyla birlikte artar. Yani bir bakıma doğa kendini yenilerken insan ruhunu da yenilemektedir. Tabii bu yenilenme süreci adaptasyonu da gerektirdiği için özellikle bazı insanlar mevsimsel değişiklikle birlikte biyokimyasında yaşanan değişimlere uyum sağlarken zorlanmalarda yaşamaktadır. Özellikle biyolojik olarak depresyona yatkın bireylerde, duygu durum bozukluğu (bipolar bozukluk) olanlarda bu süreç geçici bahar yorgunluğundan daha sancılı geçebilmektedir. Yaz aylarına girdiğimiz bu günlerde gerek uzayan bahar yorgunluğu yaşamamak adına gerekse ruhumuzdaki canlanmayı en iyi şekilde lehimize çevirebilmek için bizimde yapmamız gereken şeyler var.

    YAZIN RUHUNUZU ve BEDENİNİZİ DİNLENDİRMEK İÇİN

    1-Teknolojiyle Aranıza Mesafe Koyun
    Uzayan günler, sıcak havalar, serin akşamlar insanlarla iç içe olmak için gereken motivasyonu vermeye yeter. Yaz aylarında doğayla temasınızı artırmak kadar insanlarla da temasınızı artırmak ruhunuza iyi gelecektir. İnsanlarla sadece telefonla, internetle ve sosyal medya ile iletişimde olmayı kısıtlayıp; sevdiğiniz, özlediğiniz kişilerle daha çok vakit geçirmeye çaba gösterin. Yaşadığımız çağın bizde yarattığı güncel kalma baskısının kurbanı olmayın. Size keyif ve mutluluk veren insanlarla, sosyal medya aracılığıyla değil; elinizi uzattığınızda temas edebileceğiniz yakınlıkta iletişiminizi sürdürün. Sabah kalkar kalmaz ilk yaptığınız şey telefona ya da sosyal medya hesaplarınıza bakmak olmasın. Beyin davranışları ciddiye alır. İstikrarlı ve kararlı bir şekilde teknolojik araçlarla aranıza mesafe koyduktan bir süre sonra, sosyal medya hesabınıza eskisi kadar bakma ihtiyacı duymadığınızı fark ettiğinizde şaşıracaksınız.

    2-Hayatınızda Harekete Yer Açın
    Gündelik hayatın içine karışmadan önce mümkünse dışarda hafif tempolu yürüyüş ya da yüzme gibi güneşle ve temiz havayla temasınızı artıran düzenli spor etkinliklerinde bulunun. Spor için ayıracak vakit bulamıyorsanız, mümkünse sıcaklığın en yoğun olduğu öğle saatleri haricindeki vakitlerde ulaşımınızı yürüyerek sağlamaya çalışın. Gideceğimiz yere yürüyerek gitmek ya da toplu taşıma araçlarını kullanıyorsanız bir kaç durak önce inerek yürümeye vakit ayırmak gibi basit çabalarla hayatınıza hareket katın.

    3-Yavaşlayın
    Az zamana çok iş yetiştirme, hızlı hızlı yemek yeme, hızlı hızlı yürüme, konuşurken bile hızlı konuşma çağındayız. Hızınızı fark ettiğinizde yavaşlayın; daha sakin konuşmaya, daha yavaş yemek yemeye, daha yavaş yürümeye ve daha yavaş araba kullanmaya çalışın. Gündelik hayatın içindeyken mümkün olduğu kadar o anda kalmaya çalışın. Beş duyunuzu harekete geçirecek şekilde etrafınızdaki nesnelere, konuştuğunuz kişinin yüzüne, soluduğunuz havaya ve etraftan yayılan kokulara odaklanmaya çalışın. Makul Beyin sürekli düşünür, gerekli gereksiz her şeyi düşünür, beynin çalışma sistemi budur. Düşüncelerinizin içinde kaybolmayın ve etrafınıza odaklanın.

    4-Ertelediğiniz Şeylerin Listesini Yapın
    Liste yaparken temel ve basit şeylerden başlayın. Ertelediğiniz ev temizliğiniz, ödemediğiniz faturanız, ayırıp da dağıtamadığınız kıyafetleriniz, bir türlü alamadığınız minderiniz gibi öncelikle bizzat yaşamınızın içinde var olan, elinizin altında olan ama sürekli ertelediğiniz şeyleri belirleyin ve en kısa sürede sırayla yapmayı hedefleyin. Unutmayın, hayatınızdan memnuniyet bir gün sahip olacaklarınızla ilgili değildir; sahip olduklarınızın tadını çıkarmakla ve hayatınızın kontrolünün siz de olmasıyla ilgilidir. Kendinizi onunla, bununla, şununla kıyaslamayı bırakın. Herkesin hayatını takip etmeyi de bir tarafa bırakın. Sahip olduklarınızın tadını nasıl çıkarabilirsiniz ona bakın.

    5-Uyku Biyoritminizi Düzenleyin
    Güneş ışınlarından en iyi şekilde faydalanmak ve kendinizi canlı hissedebilmeniz için en önemli şeyin uyuma zamanlarınızı düzenlemek olduğunu unutmayın. Uykuya ihtiyaç süresi kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte ortalama 7-9 saatlik kesintisiz uyku idealdir. Yaz aylarında gece erken yatıp, sabah erken saatler de kalkacak şekilde uyku düzeninizi oluşturun.

    6-Gündüz Uykusu Uyumayın
    Gece uykusunu kesintisiz uyuyabilmek ve ihtiyacımız olan kaliteli uykuyu alabilmek için gündüz yapılan şekerleme uykularından özellikle ileri yaş dönemlerinde ya da bazı rahatsızlıklardan dolayı tıbbi olarak önerilmedikçe uzak durun.

    7- Olumlu Mimikleri Artırın
    Yüz ifadeleriniz ve duygularınız birbirine bağlıdır. Sadece mimiklerini yaparak bir duyguyu ortaya koyabilirsiniz. O yüzden mimiklerinize dikkat edin. Beyniniz sırf mimikleriniz öyle söylüyor diye kızgın, üzgün veya mutlu olduğunuzu düşünebilir. Yani kısacası; daha çok gülümseyin ve sert mimiklerinizi fark ettiğinizde yumuşatın.

    8- Sihirli Kelimeleri Daha Çok Kullanın
    Kendimizle veya durumlarla ilgili ifadelerin ya yapıcı ya da yıkıcı olmak üzere iki yönü vardır. Neyi sık tekrarlarsak bu kendimizle ilgili bilinçaltı inançlarımızı etkiler. Kendi kendinize “ben bunu yapamam”, “ben tembelim”, “bunu başaramam” demek yerine; “deneyebilirim”, “başarmaya çalışabilirim”, “yapabilirim” gibi olumlu ve yapıcı ifadeler kullanmaya çalışın. Ayrıca insanlarla etkileşiminizde de mümkün olduğu kadar “lütfen, rica edebilir miyim? günaydın, iyi akşamlar” gibi gündelik hayatın telaşından ya da içsel / dışsal negatif duygulanımdan dolayı kullanmayı unuttuğumuz “sihirli kelimeleri” daha çok kullanmaya çalışın.

    9- İçsel Farkındalığınızı Artırmaya Çalışın
    İnsanların çoğu duygulara dair bir sürü –meli –malı fikirleriyle doludur. Üzgün hissetmemeliyim, mutlu olmalıyım, öfkemi bastırmalıyım gibi… Ayrıca duyguları negatif ve pozitif duygular olarak görme eğilimi neredeyse herkeste mevcuttur. Dolayısıyla herkes pozitif duyguların peşindedir. Üzüntü, kaygı, öfke ve kıskançlık gibi duygularını bastırmak ya da reaktif bir biçimde birilerine ya da bir şeylere boşaltmakla meşguldür. Oysaki içsel farkındalık yolculuğunun en önemli adımı; duygularımızı başka şeylere yönlendirmeye çalışmadan, bastırmadan, başka bir şeye dönüştürmeden bizzat duygunun içinde kalarak ve mevcut duygumuzun bize iletmek istediği mesajları anlamaya çalışarak gerçekleştirebiliriz.

    10- Kendinize Makul Hedefler Koyun
    Sağlıklı bir ruh halinin ve insanın kendinden memnuniyetinin en önemli belirleyicilerinden biri, hayatta anlamlı yaşamanızı sağlayacak amaçlarınızın olmasıdır. İyi haber kalıcı mutluluğun ve kendinden memnuniyetin dev başarılarla, çok paralarla, sınırları aşan ünle alakası tahmininizden çok daha az düzeydedir. Tek yapmanız gereken kendinize makul, ulaşılabilir ve gerçekçi hedefler belirleyip; o yolda çaba sarf etmektir.

    Seliyha Dolaşır
    Uzman Psikolog
    Us Psikiyatri Enstitüsü

  • Yeni Gelinler

    Yeni Gelinler

    ESKİDENDE YENİ GELİNLER BÖYLEMİYDİ? SOSYAL MEDYA YÜZÜNDEN Mİ BU HALE GELDİK?

    Sanıyorum eskiden günümüze bakıldığında oluşan en büyük fark, bu ihtiyaçlara gereksinimi hissetme düzeylerimizde (özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanı) ki abartılı artış ile bu ihtiyaçları karşılama yollarının giderilme kanallarının gelişen teknoloji ile değişmesi, artması ve sunileşmesidir. Gelişen internet imkanları ve hızla yaygınlaşan sosyal medya araçları insanların kitlelere ulaşma ve kitlelerden haber alma kaynaklarını artırmaktadır. Bu da ihtiyaçlarımızın giderilmesinde bize farklı ve çeşitli imkanlar sunmak için oldukça önemli bir faktör gibi durmaktadır. Gün geçmiyor ki her yeni gün hayatımıza yeni bir kavram, yeni bir trend, yeni bir terim girmesin.

    Eskiden de ihtiyaçlar çok farklı olsaydı atalarımızdan günümüze gelen gelin-kaynana çatışmaları, insanların kendi maddi varlıklarını göstermeye düşkünlüklerini anlatan deyimler olmazdı. Benim en iyi bildiğim hikayelerden biri, gelin ve görümce arasında geçen ev kapısında yatan köpek örneğidir. “Gelin kocasının ona yeni aldığı yüzüğü gösterebilmek için “ellerini kullanarak kapısının önüne yatmış köpekten bahseder”, görümce ise buna karşılık kolundaki altın bilezikleri sallayarak “hoş hoş” diyemedin mi der. Bugün gelinen durum ise çok farklı değil… Sadece kanallarımız değişti, çeşitlendi ve çoğaldı. Ve bu hikayeler internetin gücüyle herkese canlı canlı aktarılmaya ve duyurulmaya sebep oldu. Doğal bir sonuç olarak da doyum sunileşti.

    BU NEYİN GÖSTERGESİDİR?

    Doğal hiyerarşik ihtiyaçlar listesi insan ruhunun derinleşmesi ve psikolojik anlamda sağlamlığı için aynı düzey ve sıralamada olsa da, gelinen teknolojik imkanlar ve bu imkanlara erişim kolaylığı ile bazı insanların özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanlarındaki açlıklarını bu kanallarla doyurma sıklığında ciddi bir artış oldu. O insanları da buna iten yine derindeki aynı ihtiyaçlar… Özellikle yeni kurulan ailelerde yeni rollerle birlikte başlayan bu rollere uyum ve gelinen ailelerin içinde yer edinme kaygısı evliliğin ilk yıllarında hepimizin üzerine düşen baş edilmesi gereken konulardır. Yeni kurulan ailelerde özellikle gelin ve erkeğin aile üyeleri arasında; saygı görme, itibar kazanma, değer görme ihtiyaçları karşılıklı olarak yüksektir ve ilk yıllar çoğu ailede bu dengenin oturtulması ile geçer. Eğer burada ciddi bir dengesizlik varsa, sağlıklı ve sınırları net ilişkiler oturtulamamışsa, erkek kendi ailesi ile yeni kurduğu ailesi arasında iyi bir duruş sergileyemiyorsa, özellikle gelin ve kayınvalide arasında bazen açık bazen yarı açık rekabet, kendini olduğundan fazla gösterme ihtiyacı hisseder. Bazen olduğundan daha iyiymiş gibi kendi ilişkilerini sunma ihtiyaçları da gündeme gelebilir. Ama iki taraf için de verilmeye çalışılan mesaj hep aynıdır; ne kadar değerli, sevilir ve sayılır biriyim.

    Sevgi/ait olma ve saygı hem çok kuvvetli ihtiyaçlardır hem de aslında gerçek anlamda bakıldığında tatmini için çokta komplike olmayan şeylerle giderilebilir. Ama işte gerçek anlamda sorunlar ihtiyaçlar masaya yatırılıp sahici adımlar atılamadığında da ihtiyaç giderek artar ve bugün ki tablo ortaya çıkar. Kafası karışan kişiler suni doyum kanallarını kullanırlar. Bu sebeple de herkes kendi entellektüel düzeyinde ve kendi ihtiyaçlarına yönelik bu araçları kullanarak nasiplenmektedir. Hal böyle olunca, karşımıza da çeşit çeşit renk renk kaba tabirle bazen görgüsüzlük bazen de estetik içeren bir sürü resim, paylaşım çıkmaktadır. Gerçek duyguları ve ihtiyaçları talep etmeyi öğrenemezsek sosyal medya üzerinden laf sokucu mesajlar, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla diyalogları, annesi ve eşi arasında bazen gereksiz poh pohlanıp, bazen bir oraya bir bu tarafa itilen kocaların hikayeleri ve resimleri, bunları takip eden insanları görmeye devam edeceğiz.

    Hayranlık uyandırma, kendini gösterme, onaylanma ihtiyaçlarındaki abartılı artış ile tezat gibi görünse de aynı alanının suni doyum karşılığı abartılı özsaygı, kendini beğenme, narsisizm bu döneme özgü ciddi problemler halini almıştır. Altında yatan en önemli unsur ise psikolojik anlamda hissedilen yetersizlik ve kusurluluk algısı, hayata karşı anlamlı hedefler oluşturamama, tatmin olma sınırının artık günümüzde ucunun açık olmasıdır.Hep daha fazlası artık var! Çağımızın bu tuzağına düşmüş, sadeleşemeyen, özüne dönemeyen, duygularının farkında olmayan, hakiki doyum kanallarını bulamayan çoğu insan bu bataklığın içinde her gün yeni bir deneme ile debelenip durmakta.

    BUNUN SONU NEREYE GİDİYOR? ÇARESİ VAR MI?

    Gelinen noktada son yok sanırım. Her gün yeni bir kavram ve trend çıkıyor. Biz kişisel olarak kendimize dönüp ihtiyacımızı fark edip onu hakiki anlamda giderecek yerler bulmadıkça ve kendimize bir dur demedikçe ucu hep açıktır.

    Doğru olan tüm bu imkanlardan geri durmak değil, hiç takdir edilmeyi istememek, saygı beklememek ya da kayınvalideyi/ gelini red etmek değildir. İhtiyaçların abartılması, doyum noktasındaki abartı ve bu doyumu sağlarken ruhumuzun hiçte ihtiyacı olmadığı kanallarda takılıp kalmak. Esas sağlıksız olan budur. Yoksa kitle ulaşım araçlarıyla haber almak, haberdar olmak, hayatımızdan kesitler sunmak normal düzeyde yani “olsa da olur olmasa da olur noktasında” bu kanalları kullanmakta bir sakınca yoktur. Ama bunu yaparken kanlı canlı ilişkilerinin peşini bırakmayıp, olumsuz duygularımızı fark etmeyi öğrenmek zorundayız. Doğal duygusal tepkilerimizi fark etmeye çalışmaktan, neye ihtiyacım var diye kendimize sormaktan geri durmamalıyız. Emin Olun bunun cevabı daha çok like, kayınvalidemi alt ettim ya da o geline gününü ne güzel gösterdim olmayacaktır.

    Sağlıklı bir ruh halinin ve insanın kendinden memnuniyetinin en önemli belirleyicilerinden biri “hayatı anlamı yaşamanızı sağlayacak amaçlara ve her an temas edebildiğiniz sevilir hissettiğiniz ilişkilere” sahip olmanızdır. Kalıcı mutluluğun ve kendinden/ hayatınızdan memnuniyetin sahip olamadıklarınızla değil sahip olduklarınıza sahip çıkarak onları besleyip geliştirerek elde edeceğinizi unutmayın. Yeni kurduğunuz evliliğinizde “iyi bir gelin, iyi bir eş “ olarak algılanmak istemeniz, yer edinmek ve saygı görmek istemeniz gayet normaldir.Kayınvalidenizle/gelininizle hayalinizdeki ilişkiyi henüz oturtamamış ve kendinizi “istenmeyen” algılıyor olabilirsiniz. Yapmanız gereken sizi rahatsız eden durum ve kişilerin davranışlarını belirleyip, problem odaklı değil, yapıcı bir şekilde rahatsızlık duyduğunuz konuları açıkça karşılıklı konuşarak ifade etmek, ihtiyaç duyduğunuz şeyi karşıdan talep etmek, zamanında olmuş bitmiş hala önünüze gelmeyen konuları unutmak yani sağlıklı ama sınırları net ilişki kurabilmek için adımlar atmaktır. Sosyal Medya aracılığı ile geline/kayınvalideye indirekt yollarla haber göndermeyi bir tarafa bırakıp, pasif agresif (çeşitli bahanelerle ilişkiye ket vurma gibi) davranmaktan vazgeçerek, show üzerinden değil çözüm odaklı yaşamayı öğrenmeye çalışmalıyız.

    Us Psikiyatri Enstitüsü’nden Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır Elbeyoğlu

  • İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İnsanların bağlanma algısı geliştirebilmesi için sevgi, ilgi, eş duyum, saygı, şefkat, anlayış ve korunmaya ihtiyaçları vardır. Yakınlık ve ait olma hissi başkaları ile ilişki kurabilmenin en önemli iki yoludur. Yakınlık en yakın ilişkilerimize (anne, baba, sevgili, eş) ; ait olma hissi ise sosyal ilişkilerimize uyumu sağlamaktadır. Bazı bireyler için erişkinlikte sevilebilir diğeri ile güvenli bağ kurabilme, yakın ve ait hissedebilme oldukça zordur. Aslında bu kişilerde bağlanma problemi hemen göze çarpmaz, hatta çok güzel uyum sağlıyor gibi gözükür ama genellikle favori duygusu (en sık hissedilen) yalnızlıktır, koşulları ne olursa olsun genelde daha önce hiç sahip olmadığı ilişkiyi arzular. Kimsenin onu derinden bildiği ya da onunla derinden ilgilendiğini hissetmez.

    Dolayısıyla yoksunluğuyla başa çıkma sitiline göre genellikle ya karşı cins tarafından her zaman duygusal olarak hayal kırıklığına uğratılma, ya da aşkı platonik yaşamaya daha hevesli olma, ya da duygusal açıdan verici olup tam tersi insanlarla ilişkiyi devam ettirerek bu adı konamayan kâbusla baş etmeye çalışırlar ancak sonuç yine aynıdır daha az yakınlık, daha az aidiyet.Ve içten içe kemiren yalnızlık duygusu ile birlikte sevilme ihtiyacının hiçbir zaman karşılanmayacağına dair derin ve sabit bir inanç söz konusudur. Duygusal yoksunluk deneyiminin tanımlanması oldukça zordur, çünkü içinde çok az düşünce barındır, hisle ilgilidir ve yoksunluk çok erken başlangıçlıdır yani erken dönemde kurulan birincil bakım veren ebeveynimizle ilişkilerden köken alır.

    Duygusal yoksunluğun erişkinlikte yansımaları en çok yakınlık gerektiren karşı cins ilişkilerinde kendini göstermektedir. Farklı yansımaları vardır. Bunlardan birinci insan ilişkilerinde çok ısrarlı olma ve insanlar size ne kadar verirse versin bunun hiçbir zaman yetmemesi. Ya fazla muhtaçsınızdır ya da çok fazla talepkar. Bazı insanlar ise bu yoksunluğu başka insanların ihtiyaçlarını besleyerek telafi ederler. Arkadaşlarının ya da çocuklarınızı ihtiyacını karşılamak için çok fazla çaba içinde olmak ya da insanlara yardım etmeyi içeren işlere yönelmek ya da gönüllü olmak yoksunluğun telafi için mükemmel bir yoldur. Son yansıma ise insanlar tarafından kronik olarak hayal kırıklığına uğratılmak, ilişkilerin sonucunda insanlara duygusal olarak sizin yanınızda olacakları konusunda güvenmemek, anlaşılmadığınızı düşünmek duygusal yoksunluğun neticesidir. Duygusal yoksunluk yetişkinlik hayatında erken dönem bakım verenle ilişkinin niteliğine göre ya tüm hayatı kapsar ya da herkes yoksun bırakan insanlar olarak görülmez, sadece kısıtlı bir alanı kapsar özellikle de âşık olunanı.

    Çoğu insanın çok başarılı bir iş hayatı, oldukça geniş sosyal ilişkileri genel olarak işlevselliği oldukça yüksek bir hayatı olmasına rağmen karşı cins ilişki konusunda tekrarlayan bir örüntü yaşaması, dikiş tutturamaması veya kronik hayal kırıklıkları yaşamasının altında aslında kelimelere dökülemeyen, deneyimlenmesi hatta tespiti oldukça güç bu inanç yatar. Çünkü duygusal yoksunluk eksik olan bir şeydir, çocuğun hiçbir zaman bilmediği bir şey…

    İlişki yaşadığınız kişi size fazla yakınlaşınca ilişkiyi bitirmek için uygun nedenler bulmaya başlıyorsanız, yoksunluğunuzu ilişkinizi sabote ederek pekiştiriyor yani ihmale aşırı hassas hale geliyorsanız, sevgilinizin aklınızı okumasını ve sihirli bir şekilde ihtiyaçlarınızın karşılanmasını bekliyorsanız, ilişkilerde çatışma durumlarında her seferinde derin bir sessizliğe teslim oluyorsanız, ya da fazlasıyla hırçın talepkarsanız içinizdeki “ihmal edilmiş, yoksun” çocuğu hissetmeye çalışın. Anlamak değişimde ilk adımdır.

  • TAKINTILAR HASTALIK HABERCİSİ OLABİLİR

    TAKINTILAR HASTALIK HABERCİSİ OLABİLİR

    Takıntılar hemen hemen artık herkeste mevcut. Günlük hayatta temizlik takıntısı, düzen ve simetri takıntıları, evden çıkarken birkaç kez ocağı kontrol etme ve daha birçok takıntılı düşünceler çoğu kişide yaygın olarak görülmektedir. Takıntılı düşüncelerin her türlüsü kişileri rahatsız etse de bazı takıntılar kişilerin hayatlarını olumsuz etkileyip, Obsesif Kompulsif Bozukluğuna yani takıntı hastalığına yol açıyor.

    • Peki, bu takıntılar nelerdir?
    • Nasıl başa çıkabiliriz?

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, takıntı hastalığı ve bununla başa çıkabilme yolları hakkında bilgi verdi.

    Her Takıntı Hastalık Değildir

    Takıntılı düşünme sadece Obsesif Kompulsif Bozukluğu (takıntı hastalığı) olan kişilerde değil yapılan araştırmalara göre; takıntılı düşünceler çoğu kişide yaygın olarak görülmektedir. İçerik olarak takıntılara çok benzeyen, istenmeyen zorlayıcı düşünceleri (normal takıntılar) Obsesif Kompulsif Bozukluğu(OKB) takıntılardan ayırmak önemlidir. Çünkü biri normalken, diğeri başlı başına tedavi edilmesi gereken bir hastalığın habercisidir. İkisi arasındaki en temel fark; OKB’li kişiler daha çok sayıda takıntı bildirirler ve onların takıntıları daha yoğundur, sıkıntı yaratır ve kontrol etmesi oldukça güçtür.

    Takıntılı Düşünceler Zihninizi Esir Almasın

    Obsesif Kompulsif Bozukluğunda (takıntı hastalığı) görülen takıntılar kişinin elinde olmadan istemsiz bir şekilde sürekli akla gelen ve genellikle kişiyi rahatsız eden ısrarlı düşünce, görüntü ya da dürtülerdir. Takıntılar bir anda zihninize davetsiz olarak girerler ve istenmezler, uygunsuzdurlar, sıkıntı vericidirler. Takıntılar kişinin kontrolü dışında tekrar eden ve genellikle hoş olmayan konular hakkındadır. Toplumumuzda en çok temizlik, düzen ve simetri ile ilgili takıntılar insanlar tarafından bilinirken, aslında bu takıntı türlerinden sadece bir kaçıdır. Takıntılar çeşitli dalları olan büyük bir ağaç gibi düşünülebilir. Bu ağacın dallarını kirlilik takıntıları, saldırganlık takıntıları, cinsel takıntılar, dini takıntılar, düzen ve simetri takıntıları, hastalık takıntıları ile diğer takıntılar (herşeyi bilmek ve hatırlamak isteme vs.) oluşturmaktadır.

    Tiksindirici Takıntılara Teslim Olmayın

    Takıntının her türlüsü kişiyi oldukça rahatsız etmesine rağmen, özellikle takıntı alanı cinsellik ve dini konularla ilgiliyse kişi bu sıkıntıyı daha fazla yaşamaktadır. Çünkü temizlik takıntısı olan bir insan kendini en fazla “ fazla titiz ” olarak değerlendirirken; saldırganlık, cinsel ya da dini takıntıları olan insanlar kendilerini oldukça olumsuz değerlendirebilmektedirler. Bu kişiler içten içe sapık olduğunu, bastırılmış aşırı cinsel dürtüleri olduğunu, Allah ve din ile ilgili şüpheleri olan günahkar bir insan olduklarını ya da sevdiklerine zarar verme potansiyeli olan tehlikeli insanlar olduklarını düşünerek kendilerinden ya da diğer insanlardan utanırlar. Utanma duygusu bu sıkıntılarını kimseyle paylaşamamaya, dolayısıyla yardım aramamaya sevk ederek uzun vadede sıkıntılarını artıran bir duruma girmelerine sebep olur.

    Kişiliğinize ve Hedeflerinize Uygun Olmayan Takıntılı Fikirler Kaygıya Yol Açar

    Toplumumuzda maalesef elinde olmadan gelen bu tarz düşünce, görüntü ya da dürtü sebebiyle bunu kimseye açamayan, açmaktan utanan ve dolayısıyla obsesyon girdabından çıkamayan çok sayıda tanısı konmamış Obsesif Kompulsif Bozukluğu hastası bulunmaktadır. Oysaki bir kişinin aklına sürekli olarak gelen ve kişiyi rahatsız edip çeşitli önlemler almasına sebep olan “elim temiz değil” düşüncesiyle, “konuştuğu kişinin çıplak olduğu” görüntüsü klinik anlamda bakıldığında farksızdır. Her ikisi de Obsesif Kompulsif Bozukluğunun birer belirtisi olabilir. Yani tüm bunlar Obsesif Kompulsif Bozukluğun farklı görünümlerinden başka bir şey olmayabilir. Unutulmamalıdır ki, takıntılar kişiliğinize, ahlaki değerlerinize, ideallerinize ve hedeflerinize uygun olmayan içerikte fikirler barındırma eğilimindedir. Bu nedenle kişinin elinde olmadan gelen ve kişiyi oldukça rahatsız edip kaygısını artıran, bu takıntılar aklına gelmesin diye çeşitli önlemler alan ya da tekrarlayıcı davranışlarda bulunan kişiler; aklına gelen o düşüncelerin türü ne olursa olsun psikiyatrik anlamda değerlendirilmek için yardım arayışında bulunması önemlidir.

    Düşünceleriniz Takıntılı mı?

    Düşüncelerinizin Obsesif Kompulsif Bozukluğundaki takıntılar olup olmadığını anlayabilmek için psikolojik değerlendirmeden geçmeniz önemlidir. Ancak genel olarak OKB’ deki takıntılar ile normal takıntılar arasında farklar bulunur.

    Buna göre;

    • Takıntılar olumsuz düşüncelerden ya da normal takıntılardan farklı olarak zorlayıcı karakterdedir. Yani aniden, isteğiniz dışı oluşur ve kasıtlı bir şekilde ortaya çıkmazlar.
    • Takıntılar olumsuz düşüncelerden farklı olarak ciddi anlamda rahatsızlık verir ve bütünüyle istenmeyen düşüncelerdir.
    • Takıntılar direnç içerir. Yani, OKB’li çoğu kişi takıntıyla mücadele içindedir. Bastırmaya kafalarından atmaya ya da tekrarlanmasını engellenmeye uğraşırlar.
    • Takıntılar kontrol edilemezler. OKB’li kişiler genellikle takıntıları üzerindeki kontrollerini yitirdiklerini hissederler.
    • Takıntılar benliğe yabancıdır. Yani, takıntıların içeriği genellikle kişilerin temel değerlerine, etik ilkelerine ya da kişiliklerine aykırıdır.

    Takıntılarınızdan Kurtulmanız Mümkün

    Günümüzde OKB yani takıntı hastalığının tedavisinde hem biyolojik hem de psikolojik anlamda ciddi ilerlemeler söz konusudur. İlaç tedavisi takıntıların sıklığını ve bunlardan kaynaklanan stresi azaltmakta yardımcı olmaktadır. Psikoterapi ile de takıntı hastalığı tedavisinde hayat boyu sürecek beceriler öğretilmesi söz konusu olmaktadır. Günümüzde takıntı problemlerinde en başarılı psikolojik tedavi yöntemi olarak kabul edilen bilişsel davranışçı terapilerdir. Bilişsel Davranışçı Terapilerin temel varsayımı düşüncelerin ve duyguların birbiriyle bağlantılı olduğudur.

    Örneğin; birçok kişi takıntılı düşünceler deneyimlemesine rağmen onlardan rahatsızlık duymaz. Nedeni ise o kişilerin bu tip düşünceleri anlamlı, zarar veren ve tehlikeye işaret eden ya da tepki vermeyi gerektiren düşünceler olarak algılamamasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle o düşünceleri zihinlerinden kolayca uzaklaştırabilirler. Bilişsel Davranışçı Terapi, takıntılı düşüncenin sizde ne anlam ifade ettiğine, sizin o düşünceye olan davranışsal tepkinize odaklanır.

  • Süt içmeyenlerin boyu uzamaz mı?

    Süt içmeyenlerin boyu uzamaz mı?

    Sevgili anneler ne zamandır bu konuyu yazmayı hep istedim. Annelerin kabusu çocuğum süt sevmiyor, çok üzülüyorum, çocuğumun kemikleri gelişmeyecek, boyu kısa kalacak. Sevgili dostlarım biliyor musunuz? “birçok anne bu kabusla yatıp kalkıyor “.

    Öncelikle süt içmeyen birçok çocuk yoğurt, peynir, muhallebi, çikolata ve dondurma gibi birçok süt ürününü severek ve büyük bir istekle zaten yer. Yani bu çocuğun süt içmese de günlük kalsiyum ihityacını fazlasıyla aldığını söylemek mümkündür. Diyelim çocuk gereçkten ne süt ne de başka bir süt ürünü asla kabul etmiyor. Öncelikle şunu düşünmek gerekir ki sevmiyor denen kavramın altında yatan ana neden, çoğu zaman, vücudu reddediyor, bu gıdayı sindirmek için gerekli enzimlere sahip değil demektir. Yani çocuğunuz size resmen “ anne bu gıda bana uygun değil” diye haykırıyor aslında.

    Şimdi size basit bazı sorular sormak istiyorum ve bir kağıt kalem alın ve bu soruların cevabını alt alta yazın

    Bu dünyadaki en gelişmiş canlı organizma hangisidir?

    İnekler ne yiyerek kalsiyum yüklü bir süt üretebilirler?

    Doğada kalsiyumun tek kaynağı süt ve ürünleri midir?

    İnsan vücudu ineğin yaptığını yapmaktan aciz mi sizce?

    Vejetaryen annelerin sütünde kalsiyum yok mu sizce?

    Dünyada başka canlıların sütünü içen insandan başka bir varlık biliyor musunuz?

    Şimdi de doğru cevapları alalım:

    Bu dünyada en gelişmiş canlı insandır.

    İnekler sadece ot yiyerek kalsiyum yüklü bir süt üretirler.

    Bu durumda ineğin yediği basit ot dahil , birçok bitki ve kuruyemiş ve tohumun içinde bol miktarda kalsiyum vardır. Ünlü Fransız kimyacı Lavoisier’nin hoş bir sözü aklıma geldi “Rien ne se pert, rien ne se crée”, yani Türkçesi “Bu dünyada hiçbirşey kaybolmaz, hiçbirşey yoktan var olamaz”.

    Bu durumda insanlar da süt içmese, süt ürünü yemese bile vücudu kemiklerini geliştirmek için ve boyunu uzatmak için ihityacı olan kalsiyumu birçok gıdadan temin edebilir.

    Tabii ki vejetaryen annelerin de sütü, süt ürünü kullanan annlerinkie eşdeğer oranda kalsiyum içerir.

    Bu dünyada her canlı kendi annesinin sütünü içer. Böyle bir durum insan dışında hiç görülmemiştir.

    Doğduğumuz andan itibaren sütün kemiklerimizi geliştiren, boyumuzu uzatan yegane içecek olduğunu görerek duyarak büyürüz. Reklamlarda süt içen veya bir süt ürünü yiyen çocuğun 10 saniye sonra boyunun uzadığını, hatta erişkin bir basketçi olduğunu şaşkınlık içinde izleriz. Sevgili dostlarım bu duruma özetle “Beyin Yıkaması diyoruz”

    Sevgili anneler-babalar ne olur rahat olun süt iyi hoş, faydalı ama hayatın vazgeçilmezi değildir, Süt içmeyen çocuğunuzn boyu kısa falan kalmaz.

    Besinlerin kalsiyum içerikleri ve idameleri, buna göre örnek menüleri de başka bir yazımda sizlerle paylaşacağım.

    Sağlıcakla kalın

  • İYİMSER MİSİN KÖTÜMSER Mİ?

    İYİMSER MİSİN KÖTÜMSER Mİ?

    Genel bir tanım ile başlamak gerekirse iyimserlik, olayların iyi gideceğine, kötümserlik ise her şeyin kötü sonuçlanacağına olan inanıştır. İyimser kişiler olumsuz olaylardan daha az etkilenirken, moralini, motivasyonunu kolay kolay kaybetmez ve etrafına da pozitif enerji yayarlar.

    Kötümserlerise tam tersi, her şeyin en kötüsünü düşünür ve depresyona daha kolay girer.

    • Sizin etrafınızda hangisinden çokça var?
    • Peki sizi etkisi altına almayı başardı mı?

    Kötümser insan; Tatilim hiç güzel gitmiyor; çünkü çok kiloluyum ve kıyafetlerim kötü duruyor.” diye düşünürken, iyimser insan; “Göbeğim olabilir ama benimde gözlerim çok güzel ve burası harika bir yer!” diye düşünür.

    Peki iyimser insan olmak için neler yapabiliriz?

    Aklımızdaki pozitif duygu ve düşüncelerin sayısını artırabiliriz. Bilimsel birçok deneye göre zihnindeki düşüncelerinin çoğu olumlu olanlar daha mutlu oluyorlar.

    Bugün mutluyum çünkü … Haydi bugün bir başlangıç yapalım ve hepimiz bu gece yatağımıza yatarken o gün içinde yaşadığımız olayları düşünerek mutluluk nedenlerimizi bulalım. 3 tane bile yeterli. Her gün bunu alışkanlık haline getirdiğimizde,gün içinde yaşadığımız üzücü olaylarla daha kolay başa çıkabildiğimizi ve çözümlerin nasıl kendiliğinden geldiğini görünce şaşıracaksınız. Bunu eşiniz ve çocuklarınızla oyun haline de getirebilirsiniz. Hemde bu arada gün içinde neler yaptıklarını da öğrenebilirsiniz ☺

    İnsanın kendi güçlü yönlerini keşfetmesi ve hayatında bu güçlü yönlerini daha çok kullanması gerekiyor.

    Ailemizle ve arkadaşlarımızla birlikte oynayabileceğimiz bir oyun daha.

    Sizin güçlü yönleriniz neler? Birlikte karar verebilirsiniz.

    Başkalarını yargılamak yerine insanların hayatlarına dahil olup ve aynı zamanda da kendi hayatımıza insanları dahil edebiliriz. Mutlu olmak istiyorsanız ,yapıcı olup sevgiyi hep ön planda tutun. Hem siz mutlu olun, hem de karşı tarafı mutlu edin. Kavga kavgayı doğurur.

    Hayatınızın anlamını bulmaya çalışın. Hayatın anlamı bir mevkiye gelmekle ya da bir şeye sahip olunca bulunmaz. İnsan gerçekten bir şeye bağlanıp ona inanırsa hayatının anlamını yakalar. Bazıları bu anlamı dinde ve ibadette bulur, bazıları kendini bilime adar. Anlamlı bir hayat, kimisi için iyi çocuklar yetiştirmek, kimisi için mesleğini hakkıyla yapmak olabilir.

    Bu anlam sayesinde insan hayattaki varoluşun nedenini anlar, hedefini netleştirir. Anlam insanın pusulasıdır.

    Sizin hedefiniz ne?

    Hedefi olan insanlar hayata tutunurlar. Sanıldığının aksine başarılı insanlar en zekiler arasından değil hayata en sıkı tutunanlar arasından çıkıyor.

    İşin püf noktası:

    Biz genelde hayata tersten bakmaya programlanmışız. Zannediyoruz ki mutlu olmak için önce başarılı, zengin ya da çok popüler olmak gerekiyor. Ama aslında doğru olan tam tersidir, eğer insan olumlu düşünür, sevgiye dayalı ilişkiler kurup anlamlı bir hayat yaşamaya başlarsa mutluluk o insanın peşini bırakmaz. Mutluluk insanın kendi tercihiyle elde edeceği bir zihin durumudur. İnsanın mutlu olması için önce mutlu olmayı seçmesi gerekir.

    Yeter ki ;

    • Şükretmeyi,
    • Affetmeyi,
    • İlişkileri sevgi üzerine kurmayı,
    • İhtiyacı olanlara yardım etmeyi
    • Hayattan zevk almayı

    Öğrenebilelim.

    İyimserlik de mutlu olmak da öğrenilebilir.

  • Onay Beklentilerimiz

    Onay Beklentilerimiz

    Düşünce ve davranışlarımızın çevremiz tarafından onaylanması hepimiz için önemlidir. Fakat öncelikle kendimizin bu düşünce ve davranışımızı onaylıyor olmamız daha fazla önem arz etmektedir. Onaylamadığımız halde sadece çevremizdeki insanların onayı için birtakım düşüncelere inanıyor ya da davranışları gösteriyorsak işte o zaman bizim için tehlike çanları çalıyor demektir.

    Psikolog İlkten Çetin meslek hayatına atıldıktan sonraki yaklaşık 20 yılını benimle çalışarak geçirmiş ve bu süreçte giderek kendisini hem mesleki hem sosyal ama hepsinden önemlisi bir insan olarak geliştirmeye gayret etmiş değerli bir psikologtur. İlgi ve beceri alanları geniş bir yelpazeyi kapsamakla birlikte özellikle cinsel tedaviler, depresyon ve kaygı bozuklukları alanlarına yoğunlaşmıştır. Ona yönelttiğim danışanlardan her zaman memnuniyet bildiren geri bildirimler almışımdır. Uzun yıllardan sonra artık benden bağımsız çalışma ihtiyacı duymuş ve kendi yerinde terapi uygulamalarına başla.

    Toplum içinde yaşayan bireyler olarak diğerlerinin fikirleri bizler için önemlidir. Gerçekleştirdiğimiz eylemlerin etrafımızdaki diğer insanlar tarafından da onaylanmasını isteriz. Bunun örneklerini çoğu insandan günlük yaşamda gözlemleriz. Konuşma tarzımızın, giydiğimiz kıyafetlerin, hayat görüşlerimizin,yaptığımız işin, arkadaşlarımızın, kısacası hayattaki duruşumuzun ve verdiğimiz kararların başkaları tarafından da kabul edilmesini bekleriz. Bu beklentiler kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Bazı bireyler için bu çok az bir öneme sahipken ya da bir takım konular için sınırlandırılmışken bazı bireyler için bu hayatlarının çoğu alanında geçerlidir ve oldukça önemlidir. Bu isteğin aşırılığı seçimlerimiz ve kendilik değerimiz üzerinde olumsuz etkilere neden olabilmektedir ve bir takım psikolojik rahatsızlıklara da yol açabilmektedir. Bu iki yaklaşım arasındaki sınır çok önemlidir. Birinde diğerlerinin fikirleri dikkate alınsa da kendi kişiliği ve yeterliliği üzerindeki inançlar olumsuz etkilenmemektedir. Fakat diğerinde birey en ufak bir eleştiri aldığında veya beğenilmediğini hissettiğinde büyük çöküşler yaşayıp, mutsuzluk yaşayabilir ve kendi benliği yara alabilir.

    Onay bağımlısı olan bireyler sıklıkla hayatlarının çoğu alanında çok iyi olmak için gereğinden fazla çalışırlar. Ne yapacakları konusunda diğer bireylerin kendilerine izin vermelerini beklerler. Değerli olma ihtiyaçları başkalarına bağlıdır. Bunların sonucunda problem çözme becerileri gelişmemiştir. Bir fikir uyuşmazlığı söz konusu olduğunda tartışmada bulunmaktan kaçınırlar. Etrafındaki diğer kişileri dikkatlice izleyip, onların ne isteyebileceklerini tahmin edip buna göre davranırlar. Kendi düşünce ve duygularını başkalarına açmada sorun yaşarlar. Pek çok alanda başkalarının da sorumluluklarını alırlar ve böylece daha çok sevilebileceklerini düşünürler. Kendine güvenleri yoktur. Başkalarını kırmamak için bir takım gerçekleri görmezden gelebilirler. Reddedilmekten, görmezden gelinmekten onaylanmaktan o kadar korkarlar ki kendi isteklerini, ihtiyaçlarını ve haklarını ifade etmezler.

    Onay bağımlılığının kaynağında erken gelişim dönemlerinde birey için önemli diğer insanların yaklaşımları büyük rol oynamaktadır. Örneğin eleştirel bir anne babaya sahip olan bir çocuk yanlış bir davranışta bulunmasa bile huzursuz olabilir, onay alana kadar rahatlayamayabilir. Özellikle de bu eleştiriler davranıştan çok “kötüsün, yaramazsın ya da beceriksizin.” gibi kişiliğe yönelikse daha derin yaralar açmaktadır. Bunlar bireyde kör noktalar olarak ve zaman içerisinde yaşadıkları diğer deneyimlerle beslenerek sabit kalabilir. Benzer şekilde küçük yaşlarda pozitif geri bildirimlerin olmaması, reddedilme ve görmezden gelinme yaşantıları, bir takım olumlu davranışlar için olumlu pekiştireçlerin kullanılmaması onaylanma bağımlılığına yatkınlaştıran etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Onaylanma bağımlılığının üstesinden gelebilmek için bir takım yollar izlenebilir.

    Onay bağımlılığının birey için yararları ve zararlarının ne olduğunu belirlemek bu davranış tarzının üstesinden gelmek için atılacak ilk adımdır. Bu bağımlılığın avantaj ve dezavantajlarını listelemelidir böylece değişim için motivasyon da sağlanmış olunur.
    Bu bağımlılığı tetikleyen düşünceler ve altta yatan varsayımlar belirlenip tekrar yazılabilir. Örneğin kişi “ Evet, onaylanmamak rahatsız edici olabilir ama bu benim değersiz biri olduğumu göstermez “ şeklinde bir varsayım belirleyebilir.
    Onaylanmama korkusuyla yaşamanın hangi nedenlerle gereksiz olduğuna ilişkin bir yazı yazılabilir. Bu yazı kişi için gerçekten ikna edici fikirleri içermelidir. Buna birey gerçekten inanmalı ve gün geçtikçe fikirlerine yenisini ekleyebilmelidir. Daha sonra her sabah birey bunları okuyabilir.
    Onaylanmama ile ilgili bir korku yaşadığında birey buna eşlik eden düşüncelerini saptayıp, bunları not edebilir ve daha sonra bu düşünceleri destekleyen ve desteklemeyen kanıtları araştırabilir. Örneğin bireyin aklından X kişisi benim bu davranışımdan hoşlanmayacak, Benimle arkadaş kalmak istemeyecek, pek çok birey de bu şekilde düşünecek, yalnız kalıcam, kimse arkadaşım olmak istemez gibi düşünceler geçebilir. Ve bu düşünceler için kanıtlar bulunabilir. Fakat bunların yazılı bir şekilde kaydedilmesi önemlidir.
    Onaylanma bağımlılığı ile ilgili olan ve hep aynı tarzda gösterilen davranışlardan farklı olarak davranma öğrenilebilir. Bir takım atılganlık becerileri burada işe yarayabilmektedir. Onaylanmama korkuları hissedilemeye başladığında kişi doğrudan bunu karşısındaki kişiye sorabilir. Çoğunlukla karşıdaki kişilerin görüşlerinin reddetme içermediği gerçeği test edilebilir.
    Eğer birey en kötü sonuç olarak gördüğü reddedilme deneyimlese bile bununla nasıl baş edeceği konusunda çalışabilir. Örneğin reddedilmeyi kendi hatası olarak görmekten çok reddedilmenin karşıdaki kişi ile ilgili olup olmadığını araştırabilir.

  • EBEVEYNLİK GERÇEKLİĞİ İLE YÜZLEŞMEK

    EBEVEYNLİK GERÇEKLİĞİ İLE YÜZLEŞMEK

    Bir şey yap. Güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi

    dönmüyor? Güzel bir şey gör. Veya, güzel bir şey yaz. Beceremez misin?

    Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel olsun. Çünkü “her insan ölecek

    yaşta.” geç kalmayasın.

    Şemsi Tebrizi

    Güzel Hareketler Yapın ,Çünkü Allah Güzellik Yapanları Sever (Bakara 195 )

    Hayat ,insana her an değişik sürprizlerle geliyor.Her sürpriz onu taşımayı ve

    oluşturduğu değişime uyumlu davranışlar sergilemeyi

    gerektiriyor.Sürprizlerin en kıymetlisi ,dokuz ay emek emek büyüyen

    doğumuyla yaşamımızı kendi rengine boyayan küçük insan yavrusu olsa

    gerek…

    Ebeveyn olmak ,Bir başlangıç yapmak demek ,her şeye yeniden .Kucağı

    dopdolu olmak ve kendini değerli hissetmek demek .Ebeveyn olmak öylesine

    değerli kılıyor ki insanı ,bazen diğer rollerinizi bile unutturabiliyor.Bir canlı ki

    sizin etrafınızda dönüyor.Sizde onun etrafında aşık maşuk ilişkisi .Siz ona

    sütünüzü o ise size bütünlüğünüzü veriyor.Yarım kalan yanınızı tamamlıyor.

    Duyguları tamamlanıyor içinizde . Öncesinde kaygıyı hiç bu kadar yakından

    tanımamış oluyorsunuz .Ve şefkati ,gelecek endişesini .Günler geçtikçe

    karnınızda oluşturulan yeni formları izlerken büyüleniyor, güzelliğe dair

    yargılarınız yeniden oluşuyor.Artık hiçbir çocuğu o kadar güzel

    göremiyorsunuz.

    Buna güzel bir örnek de aşağıdaki mesel ile anlatılmaktadır. Bir gün karga

    yavrusunu kaybetmiş telaşla sağına ve soluna yavrusunu soruyormuş.

    Buradan bembeyaz bir yavru geçti mi? .Diğer kuşlar beyaz bir yavru görmedik

    ama şu ilerde simsiyah bir yavru var “ diye cevap vermişler .Karga Yavrusunu

    görünce ona .”Benim yumurta beyazı yavrum ” diye sarılmış Bütün kuşlar

    şaşırarak birazda alaylı “Kendi siyah yavrusu anneye yumurta beyazı

    görünürmüş” diye gülüşmüşler.

    Uzun yıllardır ebeveynlerle görüşüyorum. İlk görüşmede hep şu sözleri

    duyarım onlardan .”Ah Nurşen hanım öylesine zeki ki yavrum şunları şunları

    yapıyor .Bu zekası ziyan olmasın iyi bir eğitim alsın, istiyorum.”Oysa

    ebeveynlerin anlattıkları çoğu kez çocuğun gelişim sürecinde göstermesi

    gereken normal davranışlardır.”.Ben büyük bir ilgiyle dinlerim .(Duyguyu

    biliyorum çünkü… annelik konusunda ortak paydalarımızdan biri de budur.

    Çocuklarımı hep diğerlerinden farklı görmek onlardaki eşsiz potansiyele

    hayran olmak” benimde bir anne olarak zaafım.

    İşte bu ebeveynlik coşkunluğu, insanı sarmalar ve bütün bir ömrü çocuğa

    adamasına sebep olur.

    Coşkunluk heyecan ve ümitlerle geçen zaman ara ara insana çaresiz anlarda

    yaşatmıyor değildir. İki yaşı şefkat sarmalıyla geçiren çocuk ,sonrasında

    ayrışmak istemektedir .Direnir ve kendi kimliğini ortaya koyar “İstemiyom

    ,Men yürüyeceğim” diyerek başkaldırır.Etrafı karıştıran oyuncaklarını fırlatan

    ve tepinerek ağlayan bir çocuk hayallerimizden uyandırır

    ebeveynleri.Başkalarında gördüğümüzde “Ailesi iyi terbiye verememiş”

    diyerek geçiştirdiğimiz davranışlar artık bize de çaresiz anlar yaşatmaya

    başlamıştır.

    Sonrasına yönelişler yaşarız kriz anlarında öncelikle bilinç altımızda kayıtlı

    olan kendi annemizin davranışlarından medet umarız.Oysa zaman

    değişmiş.Çocuklar başkalaşmıştır.

    Çocuk eğitimi ile ilgili okunacak kitaplar kütüphanemizi doldurmaya başlar.

    Verilen formüller, öneriler bizim çocuğumuzda çoğu kez işe yaramamaktadır.

    Eş dost sohbetleri hep çocuklar üzerine yönelir. Eşimizle kendimize dair

    konulara bir türlü giremeyiz. Evliliğimiz ebeveynliğimize dönüvermiştir.

    Bu arada biz arayıştayızdır. Bir eğitim modeli bulmak isteriz.Tam da bizim

    çocuğumuza göre olan.Bu öğrenme modelini uygulamak çok gayret istemesin

    .Çocuğun Birden düzelmesine sebep olsun. İsteriz. Konuşunca anlasın .Hemen

    dinlesin” Tabi ki anneciğim babacığım siz nasıl isterseniz.” Desin diye bekleriz

    Oysa bir bitki yetiştirmek bile birçok emek ve zaman istediğini unutuveririz.

    Bambunun macerası bizim için önemli bir örnektir.

    Önce bambu ağacının tohumu ekilir, sulanır

    ve

    gübrelenir.

    Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum ikinci yılda

    yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı hala toprağın dışına

    filiz vermiyordur. Uçuncu ve dördüncü yıllarda da usanılmadan her yıl yapılan

    işlem tekrar

    edilir . Bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.

    Fakat inatçı tohum filiz vermez. Cinliler büyük bir sabırla besinci yılda da

    bambuya su

    ve gübre vermeye devam ederler.

    Nihayet besinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye baslar ve altı

    hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.

    Aklımıza şu sorular gelir.

    Biz bambu ağacını daha öncesinden topraktan çıkmasını başaramazmıyız?

    Bambu ağacı 27 metrelik boya 6 haftada mı yoksa 5 yılda mı ulaşmıştır?

    Tohum 5 yıl boyunca bakımı yapılmasaydı da bu kadar uzar mıydı?

    Öyleyse bu sorulara verilecek cevap bize hedefimiz noktasında ışık olacaktır.

    Çocukların yetiştirilmesinde de zaman yöntem ve sabır çok önemli yer

    tutmaktadır.

    İşte yazımızın başlangıcında Şemsi Tebrizinin söylediği gibi

    Bir şey yap. Güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi

    dönmüyor? Güzel bir şey gör veya, güzel bir şey yaz. Beceremez misin?

    Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel olsun. Çünkü “her insan ölecek

    yaşta.” geç kalmayasın.

    Şemsi Tebrizi

    Güzel şeylere bir başlangıç yapmak için buradayız…