Etiket: İnsan

  • Yüz analizinde pi- altın oran değerlendirme yöntemi

    Güzelliğin algılanması eğer bilinçsiz mekanizmalara dayanan bir kavram ise çağları aşabilen bir ortak estetik duyusunu nasıl yaratabilmektedir. Güzellik diye adlandırılan kavram nasıl ortaya çıktı. Bunun matematiksel bir ifadesi var mı? İnsanoğlu yıllarca bu sorulara yanıt bulmaya çalışmıştır. Altın oran bu çabanın ürünüdür. Mısırlılar tarafından bilinen Eski Yunanda ideal ifadesini bulan bu oran şöyle tanımlanabilir.

    Bir doğru parçası bir noktadan ikiye bölündüğünde; büyük parçanın=a, küçük parçaya=b oranı, kendisinin büyük parçaya oranı eşit olsun ve bu oran değeri matematiksel olarak 1.61803 olsun. Buna altın oran denilmektedir.

    Bu değeri göstermek için İÖ 5. Yüzyılda yaşamış heykeltraş Yunanlı Phidias’ın adını ilk harfi olan Ø=Phi kullanılmaktadır. Matematiksel olarakta ilginç bir sayıdır. Kandisinden 1 çıkarıldığında kendi ters değerine ulaşmaktadır. 1 ekendiğinde kare değerine ulaşmaktadır. Bu sayılar içerisinde tektir. Güzel olarak tanımladığımız her şeyde bu oranı görebiliriz.

    Altın oran insanın fark ettiği doğadan çıkmış bir orandır. Uzun kenarı 1.61803 kısa kenarı 1 olan dikdörtgene altın dikdörtgen denilmektedir. Bu göze en hoş görünen dikdörtgendir. Eski mimarı yapılar bu dikdörtgenle yapılmıştır. İkiz kenar üçgende taban 1 ikiz kenarlar 1.6803 olursa buna altın üçgen denilir. Bu altın üçgende taban açıların açı ortayları karşılarındaki kenarları altın oranda bölmektedir ve yeni altın üçgenler yapmaktadır. Bu yeni altın üçgenlerde baştaki açı ortaylar tekrar çizildiğinde yeni altın üçgenler elde edilir. Bu çoğlatmayı altın dikdörtgen içinde yapabiliriz. Böylece logometrik bir spiral elde edilir.

    Bunu doğada görmekteyiz. Natulius gibi bazı deniz kabuklukluları, ayçiçeğin tuhumlarının diziliminde vb. Hatta insanda doğum sonrası büyüme döneminde alt çenenin büyümeside bu logometrik spiral ile olmaktadır.

    İnsan yüzündeki altın oranlar da eski dönemlerden beri incelenmektedir. Leonardo da Vinci vücut ve yüz profilindeki altın oranı araştırmıştır.

    Altın orana dayanarak teknikler günümüzde yüz estetik değerlendirme tekniklerinde kullanılmaktadır. Bulardan ilki Baundun gelitirdiği Sirküler sector analizidir. Bu analizde trchiondan ve tragusu birleştiren hat ile yüzün önünde yarım ember çizilmektedir. Bu çember burun ucu ve çeneden geçmelidir.

    Ayrıca kulakta tragus; trichion, nasion ve menton ile birleştirildiğinde aralarındaki açılar oluşmakta ve bunlar birbirlerine oranlandığında altın oranı vermektedir.

    Bir diğer yöntemde ise Ricketts tarafından geliştirilmiştir. Bu yöntemde FHL na paralel trişion, gözün kantusu, burun ucu, dudak bileşme noktası ve mentondan paralel doğrular çizimetedir. Bunlara burun ucu ile targustan geçen dikmeler çizilir. Böylece 3 adet altın dikdörtgen yüz ya profiline çizilmektedir. Bu çizim üzerinden E-Me/Tri-Me= Phi, Tri-En/En-Me= Phi, En-Me/E-En = 2 Phi, Em-E/Me-Em = Phi, En-E/En-Em=Phi, Me-Em/En-Em= Phi

    Atın orana sahip şekilleri incelemek için altın pergeş adı verilen bir alet geliştirilmiştir. Bu pergelin kolları her zaman altın oranı koruyacak şekilde açılır.

    1201 yılında matematikçi İtalyan Pisalı Leonardo(Filus Bonacci) bir sayı dizisi geliştirdi. Bu sayı tavşanların çoğalması örneklendirilerek yapılmıştır ve eşsiz bir saydır. Dizideki herbir rakan kendinden önceki rakamların toplamından oluşmuştur. 0,1,1,2,3,5,8,13…..Dizideki her bir rakamın bir önceki rakama bölümü sonuçta bizi aynı gizemli sayıya Pi ye ulaştırmaktadır.

    Çiçekler, tabiat güzelliğinin en belirgin bir örneği olduğu gibi, yüz de insanın önemli dış güzellik örneklerindendir. Biçem ve modanın çok geniş ölçüde farklılık göstermesine rağmen, kültürler arası araştırmalar, insanların güzelliği algılamalarında çeşitli ortak noktalar bulmuştur.

    Örneğin, büyük gözler ve açık ten rengi bütün kültürlerde güzel bulunmuştur.

    Öte yandan yüz güzelliği her yaş dilimi için geçerli olmaktadır.

    Yüz güzelliğinin değerlendirilmesine yönelik çok sayıda çalışmalar bulunmaktadır.

    Yüzde çeşitli oranlar bulunsa da tam olarak güzellik kavramını ortaya koyan matematiksel formüller mevcut değildir. Öte yandan yüz öğeleri arasında belirlenen altın oran değerleri (1.61803…) sadece ideal insan yüzü için geçerlidir. Her ne kadar güzelliğin altın kuralı kendine güvenmek ve kendinin tek olduğunu anlamak olsa da son zamanlar yüz güzelliği kararının otomatik verilebilmesi için çeşitli çalışmalar da yapılmaktadır.

    Kusursuz orantılara sahip bir insanın boyunun, başının yedi buçuk katı olduğu bilinmektedir. İnsan başına önden bakıldığında baş, yüksekliği 3.5 ve genişliği 2.5 oranlarında olan dikdörtgen meydana getirir.

    Gözler başın yüksekliğinin tam ortasında yer almaktadır. İki göz arasındaki mesafe bir gözün genişliği kadardır ve burun genişliğini belirler.

    Enine baş ölçüleri dört göz kadardır.

    Antropometrik çalışmalarda insan yüzünde olduğu gibi güzel vücut ölçülerinde de oranlar aranmaktadır. 90 – 60 – 90 olarak kabul edilen ideal kadın ölçüleri aslında boy dikkate

    alınmadığında geçerlilik kazanmamaktadır. Venus de Milo’nun ölçüleri dikkate alınarak modelleme katsayısı ile yapılan değerlendirmelerde gerçek “altın oran” aşağıdaki şekilde

    ölçülmektedir.

    Gerçek “altın oran” = (98 – 70 – 100) х М, burada М = boy (cm) / 166.

    Formüle göre örneğin 150 cm boy için gerçek “altın oran” yaklaşık 88 – 63 – 90 olduğu halde 180 cm’ler için 106 – 76 – 108 olmaktadır.

  • Felsefe, estetik ve güzellik

    Felsefe, Estetik ve Güzellik

    Felsefe disiplininde güzelliği onun ve tabiatını anlamanın anahtar temalarından biri estetiktir. Yunanca duygu, duyum ve algı gelen “aesthesia” kelimesinden gelmektedir. Yunanca süs anlamına gelen “kosmos” kelimesinden kaynağını alan “kozmetik” kelimesinden farklıdır ancak sıklıkla aynı anlamda kullanılmaktadır. Felsefede doğruluğu temel alan mantığın ve iyiliği temel alan ahlakın yanında üçüncü inceleme alanı güzelliği temel alan estetiktir.

    Duyusal değerleri ile sanatı konu edinir ve duyuların felsefesi biçimin de tanımlanır. Estetiği güzelliğin felsefesi olarakta tanımlayanlar çoğunluktadır. Bu nedenle günümüzde estetiğin en önemli konusu güzelliktir.

    Estetik terimi 1750 yılında Alman düşünür Alexander Gottlieb Baumgarten tanımlamıştır. Tanımına göre estetik, duyusal bilginin bilimidir; konusu da duyusal yetkinliktir. Gerçekleştirmek istediği, güzel üstünde düşünme sanatıdır. Estetik kavramı güzel olanı aramak,duyumsamak şeklinde açıklanır.

    İnsan kendi belirlediği ve kabul gören değerlerle bir şeyi iyi ve güzel yapar. Sahip olduğu bilgileri düzenleyen doğruluk değerleri, ahlakını düzenleyen iyilik değerleri, pratik hayatını düzenleyen yararlılık değerleri, estetik değerlerini düzenleyen güzellik değerleri gibi. Güzellik, bir varlık ya da bir nesnenin kendisini gören kişide hoş deneyimler yaşatmasıdır. Bu bir sanat eseri olarak bir heykel, bir resim, beğenilen bir şarkı olabileceği gibi, insan da olabilir. Bunlara estetik nesne, bu hazzı yaşayana, güzel olanı beğenene ya da karşısındaki nesneyi güzel olarak değerlendiren kişi ise estetik öznedir. Bireyin yani estetik öznenin estetik nesneden hoşlanmasını, ona hayranlık duymasını, beğenme duygusunu oluşturan ise nesnedeki uyum, düzen, birlik, yücelik, basitlik ve ölçülülüktür. İşte tüm bunlara güzellik denir. Öyleyse güzellik bazen soyut bazen de somut olabilen öznel ya da nesnel bir beğeni gücüyle ilişkilidir.

    Güzellik, ozanlar tarafından övülür, sanatçılar tarafından vücuda getirilmeye çalışılır; cazibelidir ve güzel olana sahip olma arzusu evrenseldir. Buna karşın güzelliğin ne olduğu konusunda bir birlik yoktur. Güzellik güzel olan nesnede midir yoksa gören gözde midir? Yani nesnel bir güzellikten, herkesin üzerinde uyuştuğu bir güzellikten bahsedebilir miyiz yoksa güzellik kişiye mi aittir?

    Bakan kişide beğeni ve hoşlanma etkileri bırakan, haz duyumlarını uyaran nesnelerin özelliği olarak tanımlanması genel olarak fenomenolojik estetik (estetik gerçekcilik) olarak adlandırılır. Öte yandan güzellik duyumunun, nesnenin özelliği olmaktansa, bakan kişinin yani öznenin duyumsayış şeklinin yapılanmışlığıyla ilintili olduğu varsayımı vardır. Buna göre güzellik, bakılan ile ilgili değil asıl olarak bakış ile ilgilidir. Bu eğilimse psikolojik estetik (estetik öznelcilik) olarak adlandırılır. Güzellik kavramının nesnel mi yoksa öznel temelli mi olduğu süregiden bir tartışma konusudur. Estetik gerçekçiliğin güzelliği belirleridiğini ve nesnel olduğunu savunanlar objedeki simetrinin, altın oran’a uygunluğun ve Fibonacci serisine göre dizilişin tabiatta varlığını savunurlar. Estetik öznelciliğin ağır bastığını vurgulayanlar ise tarih boyunca güzel diye tantılan insanların vasıflarının zaman içinde ne kadar farklılaştığını ortaya koyarlar. Güzel denilenin dış etkenlere göre nasıl değişiklik gösterdiğini irdelerler. Buna göre 1800’lü yıllarda yapılmış bir Goya tablosundaki tombul görünüşlü güzel kadın tasviri ile günümüz süpermodel’leri arasında çok büyük farklar vardır. Toplumların beğenileri estetik öznelciliğe göre zaman içinde farklılaşmıştır.

    Francisco Goya’nın Maja Urbana tablosunda tasvir edilen kadın ölçüleri

    Super model Liya Kebede günümüz kadın yüz ve vücut güzellik anlayışı

    Bu sorular ilkçağlardan beri filozofları meşgul etmiştir.

    Felsefede güzellik Platon (M.Ö.427–M.Ö.347) ile başlamıştır. Ona göre güzellik her zaman ve her yerde geçerli olan mutlak güzelliktir ve zaman ve mekan dışıdır. Bu değişmeyen güzellikler bu dünyada maddelere şekil verirler; ama madde zayıf ve kararsız olduğu için maddi güzellik bozulunca da o güzellik kalmaz. Yani asıl güzellik varlıklarda ve olaylarda değil, onlara yansıyan idealar âlemindedir.

    Aristoteles’e (MÖ 384 – MÖ 322) göre güzellik âhenktir, uyumdur. Bir bütünü meydana getiren unsurlar birbiri ile uyumlu ise, o şey güzeldir. Tabi burada simetri, orantı, tam uyum, sınırlılık gibi faktörler geçerlidir ve Aristoteles güzelliği âdeta matematik olarak değerlendirir.

    Güzelliğin uyumla ilgisi özellikle Pythagoras’ın (M.Ö. 570–M.Ö. 495) çalışmalarında önemli bir yer tutar. Pytagoras ve Pythagorascı okul, matematik ve güzellik arasında güçlü bir bağ olduğunu, özellikle, nesnelerin altın orana göre oranlandığında daha çekici göründüğünü belirlemişlerdir. Modern araştırmacılar da altın orana göre ölçülendirilmiş ve simetrik olan insan yüzlerinin, simetrik olmayanlara oranla daha çekici olduğunu belirtirler. Zira simetri kalıtsal veya edinilmiş bir kusurun olmamasına işaret eder.

    Buna karşın modern felsefenin temsilcileri olan Descartes (1596-1650), Locke (1632-1704) ve Hume (1711-1776) ile başlayan süreçte güzellik öznel bir zemine oturtulmuştur.

    Ancak yine modern filozoflardan Kant (1724-1804), güzeli bir estetik değer olarak hoş, iyi doğru ve yararlıdan ayıra-rak, sanat güzelliği ile tabiat güzelliği farkını ortaya koymaktadır. Tabiat güzelliği tabiatın bir maddede amacına ulaşmasıdır; bunun belli kuralları vardır. Sanat güzelliğinde ise çoğu kez amaç, kural yoktur; hoşa gitme ve ruhtaki estetik duygu esastır.

    Fr. Shiller’e göre de güzelliğin bir duyusal bir de akli yanı vardır. Güzellik, aklın, duyuların şekillenmesidir.

    Alman idealistlerinden Shelling’e göre de subjektif ve objektif zıtlıklarının kalktığı bir eserde yansıyan şey güzelliktir.

    Hegel’ de ise güzelliği algılanandan farklı içsel bir seviyeye yükseltir.

    Th. Vischer, estetiği “güzelin bilimi” olarak almakta ve güzeli de “varlıkların içsel mükemmelliklerinin görünüşe çıkması”, duyular tarafından algılanır hale gelmesi olarak tanımlanmaktadır. Bir varlığın içsel kusursuzluğı ile görünüşü arasındaki uyum güzeli, uyumsuzluk ise çirkinliği ortaya çıkarır. Vischer, tabiat güzelliğini de bir güzellik olarak kabul eder ve hatta sanatı; tabiatın objektif güzelliği ile insan hayalgücünün sub-jektif güzelliğinin birleşmesi olarak tanımlar.

    Varoluşçu filozoflardan Martin Heidegger’e göre ise, güzellik “varlığın aydınlanmasıdır, doğruluktur.” Ancak bu doğruluk, mantıksal doğruluk değil, gerçek doğruluktur; varlıkların içindeki doğruluktur. Varlıkların gizli olan yapısını herkesin görebileceği şekilde açığa çıkarmak, güzeli ortaya koymaktır.

    Fizikî güzelliğin kuvvetli bir göstergesi, yaygınlık ve eş arama davranışıdır. Bir karma görüntü oluşturmak maksadıyla insan yüzleri görüntülerinin bir ortalaması alındığında “ideal” görüntüye tedricen daha yakın olur ve daha çekici olarak algılanır. Bu durum ilk olarak Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton tarafından vejeteryanların yüzleri ve et tüketenlerin yüzleri fotoğrafik olarak üst üste bindirilip birleştirildiğinde her birinde tipik bir yüz görüntsü olup olmadığının araştırılması sırasında farkedildi. Bunu yaptığı zaman farketti ki, birleştirilmiş yüz görüntüleri herhangi bir tek fotoğraftaki yüzden çok daha çekiciydi. Araştırmacılar sonuçları daha kontrollü deney koşullarında takrarladıklarında ve bilgisayar ortamında elde edilmiş, matematik olarak ortallaması alınmış bir dizi yüz resminin tek bir resimden daha güzel olduğunu buldular. Evrimsel olarak eşeyli canlıların kendilerini baskın olan yaygın ve ortalama şekle sokarak çekmeleri gerektiği bir anlam ifade eder. Doğal seçilim sonuçları, nesillerin değişiminde faydalı niteliklerin mahzurlu yanları ile yer değiştirir. Bu durum evrimi açıklayan temel kuvvettir ve Darwin’i biyolojide unutulmaz kılan ana kavramdır. Böylece tabî seçilim, faydalı özelliklerin gittikçe bir sonraki nesilde yaygınlaşır öte yandan mahzurlu özelliklerin gittikçe azalır. Eşeyli bir canlı bu yüzden uygun bir partneri ile eşleşmek isterken tuhaf, sıradışı görünüşlü özellikleri olan bireylerden kaçınması gerekirken ortalamaya yakın ve baskın yaygınlıkta olan bireyleri bilhassa tercih etmesi gerekirdi. Bu durum eş seçimi olarak tanımlanır.

    Güzelliği psikolojik olarak alıp değerlendirenler de vardır. Th. Lipps, güzeli bir insanın haz duyduğu, kendisini özgür hissettiği biçim olarak algılıyor. Oysa fenomenciler bunu kabul etmiyorlar. Onlara göre güzellik, seyredene bağlı olmayan, güzel olan varlığın yapısında temellenen bir özelliktir. Güzel bir şey, onu güzel gören olmasa da güzeldir. Güzellik varlığın içinde değildir, gerçeklik de; güzellik gerçeğe dayanır ama onun aşar. N.Hartman, güzelliğin genel ve tümel bir metafizik varsayımdan çıkartılması yerine güzel varlıklardan, ontolojiden çıkartıl-ması gerektiğini söyler.

    Genel olarak beğenilen bir kadının araştırmalar sonucunda belirlenmiş bir diğer dış özelliği bel/kalça ölçüsü oranının 0.7 civarında olmasıdır. Bel/kalça oranı kavramı, Austin, Texas Üniversitesi fizyolojistlerinden Devendra Singh tarafından geliştirilmiştir. Fizyolojist, bu orantının tam olarak kadının doğurganlığına işaret etmekte olduğunu göstermiştir. Geleneksel olarak modern çağ öncesinde yiyecek daha kıt olduğu zamanlarda kilolu insanlar zayıflara göre daha çekici bulunuyordu.

    Güzellik değişken bir değerdir. Tanımlandığı zamana, topluma, insandan insana, hattâ insanın yaşına, mesleğine, içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik duruma göre değişen bir değerdir. Bununla birlikte değişik kültürlerde sanat ve modanın çok geniş ölçüde farklılıklar gösterdiği araştırmalar, insanların güzelliği algılamalarında çeşitli ortak noktalar bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Örneğin, büyük gözler ve açık ten rengi bütün kültürlerde güzel kabul edilmektedir. Yine bir bebek bütün kültürlerde tabiatından gelen bir çekiciliktedir ve gençlik, güzellik ile ilişkilidir. Birçok araştırma, güzel yüz tercihinin insanların bebeklik devirlerinden edinildiğini ve değişik cinsiyet ve kültürlerde benzer çekicilik taşıdığını ortaya koymuştur.

    Genellikle bir kişinin güzel olduğu yargısı, onun kişilik, zeka, zarafet, cazibe gibi iç güzelliği ve sağlık, gençlik, ortalamaya yakınlık ve yaygınlık, cilt gibi dış güzelliğin birleşimine bağlıdır. Bu bağlamda güzellik yarışması gibi yarışmalar, dış güzelliği ölçmenin ortak bir yolu olarak çeşitli toplumlarda önemli bir yer tutar.

    Öte yandan güzellik ideali ırkî birliği güçlendirir. Karışık ırktan çocuklar genellikle ebeveynlerinden daha çekici görünürler çünkü kalıtsal çeşitlilik kendi ebeveynlerinde bulunan genetik miraslarındaki hatalardan korur.

    Güzellik Karşılaştırma kuramının standardını temsil eder ve üstesinden gelinemediği zaman gücenme ve tatminsizliğe sebep olabilir. İdeal güzelliğe yakın olmayan insanlar cemiyetlerinden dışlanabilir. Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu romanında çirkin görünümlü Quasimodo ortalamadan farklıdır ve bu nedenle toplumdan dışlanmıştır.

    Güzellik ideallerinin ırkî baskıların görülmesindeki olumsuz etkileri ortaya konur. Mesela, Amerikan Kültürüne hakim fikre göre siyah çehreli insanlar beyazlardan daha az çekici veya daha az arzu edilendir. Kendisini davranışsal ırkçılık olarak gösteren, siyahiliğin çirkinlik olduğu fikri Afrikalı Amerikalıların hissiyatına zarar verir.

    Estetikte güzelliğin değerledirme kriterleri; güzelliğin nitelikleri

    Estetikte güzelliğin değerlendirilmesinde objektif ve subjektif nitelikler bulunmaktadır. Bunlar;

    Subjektif nitelikler;

    Tanımlandığı zamana, topluma, insandan insana, hattâ insanın yaşına, mesleğine, içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik duruma göre değişen bir değerdir. Çağlar boyunca kadın güzellik anlayışı değişkenlik göstermiştir. Çağlara göre güzel yüz anlayışı;

    Antikçağ güzeli. Oval yüz, dolgun dudak ve yanak, düz burun, yuvarlak çene, yumuşak alın, orantılı yüz hatları. En güzel örneği Afrodit’i ve güzelliği simgeleyen Milo Venüsü heykelidir.

    Afrodit için yapılmış Milo Venüs heykeli. Kusursuz ancak günümüz yüz estetik değerleri ile ne kadar uyumlu

    – Roma güzeli. Kocaman kara gözler, koyu renk saçları, esmer ten, yuvarlağa yakın yüz şekli, etkili göz makyajının sağladığı derin bakışlar

    Roma dönemi genç kadın figürü

    – Orta Çağ güzeli. Geniş alın, sarı saçlar, düz burun, ince kaşlar ve zayıf beden

    Orta Çağ dönemi kadın güzellik anlayışı

    – Barok güzeli. Altın sarısı saçlar, açık renk veya “saydam” ten, yuvarlak, dolgun yüz ve beden.

    Barok dönem kadın güzellik anlayışı

    Romantik Dönem güzeli. Koyu renk saçlar, açık ve solgun tenli, ince yüzler, çökmüş yanaklar

    Romantik dönem kadını

    – 20. yüzyılın başlarında antikçağ Yunan ve Roma güzelliği yine etalon olarak alınmaktaydı. Bu yüzyılın ortalarına doğru daha sert yapılı, belirgin yüz çizgileri güzel sanılmaktaydı. Günümüzde ise yüz ve vücut güzelliğinin ölçü ve tanımları farklı değerlendirilmektedir.

    Objektif nitelikler; estetik güzelliğin değerlendirilmesinde daha çok bu nitelikler üzerinde durulacaktır. Objektif nitelikleri de içsel ve dışsal olarak ikiye ayırabiliriz.

    İçsel nitelikler;

    Bir yüzün güzel olarak algılanması yüzün temsil ettikleri ile birlikte kişide var olan, duyularla değil yalnızca tinsel olarak algılanabilen asıl varolma gerçekliği yansıttığı oranda artar. Buna felsefi anlamda yüzün ide si denir ve güzel bir şey, idesine, özüne, kavramına uygun olan şeydir.

    Güzel yüz; temsil ettiği insan ırkının yüz yapısına bir bütün olarak uygun olmalıdır. Yetkin olmayan, tam olmayan şeyler güzel değildir.

    Bir yüzün güzel olabilmesi için canlı ve anlatım gücü yüksek olmalıdır.

    Monica_Belluci güzellik dışında tanımlanamayan mükemmel bir çekicilik.

    Yüz Güzelliğinin dışsal biçimsel nitelikleri de şunlardır:

    • Orantı ve simetri: Özellikle güzelliğin matematik olarak belirlenmesi sırasında karşımıza çıkan ilk orantıdır. Güzel, unsurların orantılı olarak birleşmesidir. Orantısız şey güzel olamaz. Eskiden beri sanatçılar ve filozof-lar tüm güzellikleri açıklayacak büyülü bir matematik formül aramışlar ve bunun “altın kesit” orantısında bulmuşlardır.

    Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa portresi altın orana göre yapılmıştır.

    Orantıya bağlı olan yüz güzelliğinin bir başka niteliği simetridir. Güzel olan bir bütünün parçaları arasında ölçüye dayalı bir düzen vardır. Doğadaki güzellik büyük ölçüde simetriye bağlıdır. Canlıların bedeni sağ ve sol olarak simetriktir. Sanat eserlerinin de güzel olarak algılanmasında simetri çok önemlidir çünkü kalıtsal veya edinilmiş bir kusurun olmamasına işaret eder.

    • Uyum (harmoni): Bütün güzellikler için, parçaların uyumlu birleşmesi önemlidir. Hem hareketli hem de hareketsiz bütün-lerde uyum önemlidir. Zaten uyum olmaz ise güzellik de kalmaz, bütün de. Asıl yüz güzelliği bir yüzde karşıtların gerilimine dayanan bir uyumdur. Harmonik bir yüzün temelinde çoklukta yüzü oluşturan hareketli ve sabit antomik alanların birliği bulunur. Evrende herşey çok ve karmaşık gibi görünür. Ama çoklukta birlik sağlanınca bir uyum, bir güç, bir güzellik ortaya çıkar. Yüzün anatomik alanlarıda böyledir. Baş gibi bir kürede, burun gibi prizmatik bir yapı, gözler gibi küreler, ağız ve kaş gibi çizgiler, yüz kemikleri karmaşık bir yapı gibi görünür. Ama hepsi arasındaki harmoni ile güzellike ortay açıkar.

    Angelina Jolie kusursuz bir simetri ve uyum içerisinde yüz güzelliği örneği

    Yüz güzelliğinin değerlendirilmesinde güzellikle karışan kavramlar;

    Matematiksel doğruluk ve güzellik; Yüz estetiğinin değerlendirilmesinde sıklıkla yüzün matematiksel doruluk ile yüzün güzelliği birbirine karıştırılır. Oysa doğru ve güzel aynı şeyler demek değildir. Doğru, akla hizmet eder, genel somuttur. Oysa güzel, duygularımıza ve hayal gücümüze hitap eder ve soyuttur. Bazı doğruluklar güzeldir, ama bazıları hayranlık, heyecan ve coşku uyandırmadığı için güzel bulunmazlar. Doğruluk bir mantık yargısı, güzellik ise bir değer yargısıdır. Yüzün güzellik değerlendirilmesinde matematiksel bir çok doğru kullanılır. Bazen bu doğrulukla ilgisi olmayan bir yüz güzel olabilir.

    Güzel ve iyi kavramları; Ahlâkçı düşünürler güzelle iyinin özdeş olduğunu savunuyorlar. Oysa daha yakından incelendiğinde, güzel ve iyinin böyle içiçe girmediği görülür. Güzellik ve iyilik kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen değerlerdir ama, iyilik daha değişkendir. İyi amaçlıdır, faydalıdır; güzelin ise her zaman amaçlı ve faydalı olduğu söylenemez. İyilik akılla, güzellik genellikle sezgiyle anlaşılır. İyiliğin belli yasaları, bağımlılıkları vardır; güzellik ise özgürlüktür. Ahlâksal iyi her zaman sempatik ve çekici değildir; güzel ise insanlarıçeker ve heyecanlandırır. Bir insanın güzel bir vücut bölgesini sergiemesi ahlaki açıda kötü olabilir. Güzel, herke-sindir; herkes güzellikler üzerinde birleşebilir ama iyilikler genellikle çıkarlara ve durumlara göre değişir.

    Güzel ve hoş kavramları; Güzelin, hoşumuza gittiği için güzel olduğunu düşünürüz. Hoşluk ta aklımızla değil, güzellik gibi, duygularımızla ilgilidir ve haz duyma ile ilgilidir. Hoşumuza giden şey, haz ettiğimiz şeydir. Haz ve hoşluk güzel üzerinde yoğunlaşmış gibi gözükür. Güzel eserler hoştur, kişiye haz ve keyif verir. Ama bu her zaman böyle olmaz. Her zaman bize hazlık ve hoşluk veren bir eser, bir durum güzel olamaz. Belli bir durumda hoşumuza giden şey, durum değiştiğinde hoşluğunu kaybeder. Hoşluk ve haz peşinde koşan, bazen alçaltıcı durumlara düşebilir. Oysa güzel tutku-su insanı büyütür, yüceltir, asilleştirir. Güzel, bizi sürekli kendine çeken bir güçtür, kuvvettir. Haz ve hoşluğun çekim süresi ise fazla değildir.

    Güzel ve faydalı kavramları;Kantın düşünceleri ile güzel ve iyiyi birbirinden ayırılınca güzel ile faydalı arasındaki bağlar da kopmuştur. Güzel bir yüzün bize faydası yoktur. Bazı düşünürler güzel ve faydalı arasında bir bağlantı kurulamayacağını, bunları birbirine ka-rıştırmamak gerektiğini, daha doğrusu fayda ve çıkarın sanatı bozacağını iddia etmişlerdir. Ancak insan giderek teknik bir çevrede yaşamak zorunda kalmaktadır. İnsan madem ki doğal güzelliklerden uzak, teknik adamların yaptığı âletlerle, onların oluşturduğu ortamlarda yaşayacaktır, öyleyse bu çevrenin hem yararlı hem de güzel olması gerekir. Zaten çağdaş hayatta da bir taraftan desinatörlük, çevre düzenleme, bir taraftan ergonomi gibi bilgi alanları teknik âletlerin ve ortamların hem faydalı hem de güzel olmasına çalışmaktadırlar.

    Güzel ve yüce kavramları; estetikçiler tarafından yüce ve yücelik de, güzellik gibi bir estetik değer olarak inceleniyor. Sanat eserlerinde güzel ve yüce ideleri her zaman bir arada bulunabilir mi? Her zaman değil. Hem güzel hem yüce olan bazı sanat eserleri vardır; ama her zaman güzel olan yüce, yüce olan da güzel olmaz. Yüce genellikle büyük ve sınırsız, insanı ezen, kontrolü altına alan olaylar ve varlıklardır. İnsan ıssız bir çölde tek başına kaldığında, bir fırtınaya tutulduğunda, gece yıldızlı gökyüzünü seyrettiğinde, muhteşem bir mimari eserle karşılaştığında “yüce” duygusuna kapılır. Bazı büyük insanlar yüce olarak değerlendirilir. Bizi aşan, hayran bırakan büyüklük ve kuvvetlere yüce deriz ve bunlar güzeli aşarlar. Yüce, güzelden daha güçlü, korkutucu, ürkütücü olabilir. Yüce olan bazı şeyler güzellik taşır, ama bazıları taşımaz.

    Bu benzerliklerin dışında güzel ve âhenk, güzel ve lüks, güzel ve latif gibi ikililerin de bazen birbirleriyle yanyana durduğu ve birlikte değerlendirildiği görülmektedir. Ancak bunlar da her zaman güzelle birlikte olan unsurlar değildir.

    Yüz estetiğinin değerlendirilmesi üzerine yargılar;

    Yüz güzelliğinin değerlendirlimesinde hasta ve doktor olarak yargılarda bulunuruz. Yargı, var olan ve olmayan doğru veya yanlış olan şeyler üzerinde ileri sürülen ifadelerdir. Yargıları birçok şekilde sınıflandırmak mümkündür.

    Yargıarımızı bilgisel ve estetik yargılar olarak ikiye ayırabiliriz.

    Bilgisel yargılar, doğru-yanlış mantığına göre incelenebilecek objektif yargılardır. Oysaestetik yargılar subjektiftir ve doğru-yanlış mantığı ile değerlendirilemez. Estetik yargı, bir ahlâk veya bilgi yargısı değildir. Onlar gibi objektif değil; haz duyma ve duymamaya dayandığı için subjektiftir.

    Estetik yargı, çıkar elde etmeye, kullanmamaya yönelik değil, sadece seyredip beğenmeye bağlıdır. Estetik yargılar bilgiler gibi kavramlara değil insanların duygularına bağlıdır ve mantıksal kurallara bağlanamaz. O, insanların duyarlık, zihin ve hayalgüçlerinin özgür ve uyumlu bir oyunu içinde ortaya çıkar.

    Estetik yargıları daha iyi anlayabilmek için, kısaca onun özelliklerine bakmak gerekir.

    Estetik yargılar bireyseldir. Herkes beğenisini hür olarak değerlendirip ifade eder. Bu beğeni, kişinin duygularına bağlıdır ve tamamen özeldir.

    Estetik yargılar subjektiftir. Renkler, şekiller, sesler kişiler tarafından farklı değerlen-dirilmiştir. Hoşa gitme ve güzel bulma olayları mantıksal yargılar gibi değerlen-dirilemez. Kimse kendinin güzel bulduğunu başkalarının da güzel bulmasını bekleye-mez. Çünkü bu yargıların subjektif (kişiye has) olduğu baştan kabul edilir. Ancak burada bir yargı anarşisine de düşülmemelidir.

    Estetik yargılar ortaktır. Estetik yargıların şartsız bir zorunluluğu yoktur. Ancak bu yargılar, sadece duyu hoşlanmasına daya-nan, hiçbir prensibe dayanmayan, tama-men keyfi olan yargılardan da ayrılmalıdır. Sanat eserlerini değerlendirmede pratik bir zorunluluk ta vardır. Özgür olarak hüküm veren insanlar; o toplumda, o çağda geçer-li olan ortak estetik duyguya (sensus com-munis aestheticus) göre hareket ederler. Bu duygu, subjektif olmakla beraber bütün insanlarda ortaktır.

    Estetik yargılar zorunludur. Bu zorunluluk ortak estetik duygudan gelir. Güzelin dün-yası hoş dediğimiz alandadır. Hoşluktan dolayı duyulan haz tamamen keyfi ve kişinin kendisi için olduğu halde, güzelden dolayı duyulan haz başkalarında da bulu-nur ve zorunlu bir hoşlanmadır. Bu haz bütün insanlarda olması gereken bireyüstü bir hazdır.

    Estetik yargılar geneldir. Gerçi estetik yar-gıların özelliklerini sayarken onun bireysel olması üzerinde durduk. Ama genel olarak değerlendirdiğimizde estetik yargının, birey -üstü ortak estetik duygu prensibine daya-nan zorunlu ve genelliği olan yargılar oldu-ğu ortaya çıktı. Bu, ideal bir durumdur. Bir kişi güzel bulduğu bir şeyi, herkesin güzel bulmasını ve beğenmesini ister. Ama farklı kültürlerden, farklı çağlardan, farklı eğitim düzeylerinden insanları değerlendirdiğimiz-de, onların vardığı estetik yargıların daha çok bireysel olduğunu görürüz.

    Estetik yargıların genelliği, subjektif bir genelliktir. Sanat tarihinde klasik olmuş re-simler, heykeller, binalar; edebiyat , müzik gibi alanlarda bütün dünyada değerli bulu-nan eserler varsa, bu genel estetik yargı-ların bulunduğunu gösterir.

    Estetik yargılar relatiftir. Bir taraftan estetik yargıları bireysel ve keyfi olarak kabul edip diğer taraftan da onu birey-üstü, zorunlu ve genel geçer yargılar olarak anlattık. Bura-da birbiri ile uzlaşmaz gibi görünen iki fikir ifade edilmiş gibi görünüyor (antonimia). Oysa estetik yargılar dünyasında relatif geçerlik olduğuna dikkat edersek, yukarı-daki zıt fikirler kendi boyutlarıyla kendi yerlerine otururlar.Bugünkü insanlık kültürü farklı merkezler etrafında gelişen tarihi kültüre dayandığı için, dünyanın farklı bölgelerinde farklı kültürler yaşamaktadır. İnsan güzelliğini değerlendiren estetik beğeniler de kültürden kültüre değişir, yani relatifdir. Ayrıca bir kültür içinde eğitim de insanların beğenilerini değiştirdiği için, farklı eğitim düzeylerindeki insanların estetik yargıları birbirinden farklı olacaktır. Ve son olarak aynı kültür içinde aynı eğitim düzeyine sahip insanlar arasında psikolojik yapı farklılıkları olduğu için bu da estetik yargıların relatifliğini güçlendirecektir.Dış güzelliği ölçmenin ortak bir yolu toplumun ortak kararı veya genel kanısı Güzellik yarışması gibi törenlerde ortaya konur. Ancak iç güzelliğin ölçülebilmesi, her ne kadar güzellik yarışmaları sıklıkla bunu dikkate aldığını iddia etse de daha zor olan bir konudur.

    1932 Türkiye ve Dünya Güzeli Keriman Halis Ece

    2002 Türkiye ve Dünya güzeli Azra Akın

    Estetik yargılar düşünseldir. Estetik yargının daha önce sayılan özelliklerine zıt olan bu fikir, L. Wittgenstein’a aittir. Ona göre, estetik yargının temelinde duygusallık yoktur, bilgi ve düşünsellik vardır. Estetik yargıyı, konunun uzmanları verir ve diğer insanlarda onlara uyarlar.

    Bir sanat eseri, onları yapan sanatçıların ve onları değerli bularak alan, koruyan, seyreden, dinleyen, okuyan estetik beğeni sahiplerinin ortak çabalarıyla ortaya çıkar. Estetikte en çok tartışılan konuların başında, insanlar arasında ortak estetik yargıların olup olmadığı konusu gelir. Bu alandaki fikirler de iki zıt grup içinde toplanır:

    a) Ortak estetik yargıların olmadığını ileri sürenler:

    Türkçede yaygın ifade “renkler ve zevkler tartışılmaz” öteden beri ortak estetik yargıların olamayacağını savunanların ana dayanağıdır. Bunlara göre herkesin bir zevki, bir beğenisi vardır. Kimi menekşeyi sever kimi orkideyi; kimi deniz kenarında tatil yapmayı sever kimi yaylalarda; kimi halk müziğini sever kimi klasik batı müziğini; kimi Picasso’yu sever kimi Rafaello’yu … yani herkesin bir zevki ve beğenisi vardır ve bunun doğruluğu ve yanlışlığı tartışılamaz. Herkesin zevki ve beğenisi kendince doğrudur ve haklıdır. “onda ne buluyor” diyebilirsiniz ama onun zevkinin nedenini soramazsınız

    Felsefik olarak estetik yargıların ve hattâ ahlâksal ve mantıksal yargıların bile ortak olmadığını ve tartışılabileceğini söyleyebiliriz. Bilgilerimiz duyumlarımıza bağlıdır; o halde herkesin kendi duyumlarıyla oluşturduğu bilgiler, verdiği hükümler doğrudur. Hiç kimse kendi duyumlarının daha doğru bilgiler vereceğini savunamaz. Bazı kişisel hoşlanmalar, o kişilerin eğilimlerine ve kişisel özelliklerine bağlıdır ve tartışılamaz. Ama estetik yargıların temeli olan güzel, o kadar kişisel değildir. Herkeste bulunan ortak estetik zevklere göre verilen bu estetik hükümler tartışılabilir. Ancak gene de tarihin çeşitli dönemlerinde, çeşitli toplumlarda ve hatta aynı toplumdaki değişik gruplar arasında birbirine zıt estetik yargıların bulunduğu gözlenmektedir.Bunun nedeni, estetik yargının kültürel ve kişisel oluşudur. Kültürü ve kişiyi etkileyen bütün faktörler estetik yargıyı da etkiler. Bir toplumun değişik tarihi dönemlerinde değişik estetik yargılar olabilir. Aynı zaman diliminde değişik dini, milli, mahalli ve sınıfsal topluluklar birbirinden farklı estetik değerlere sahip olabilirler. Bir toplulukta gençlerle yaşlılar, eğitilmişlerle eğitilmemişler birbirlerinden farklı zevklere sahip olabilirler. Dahası insanların, karakter, mizaç gibi ana psikolojik özellikleri, herhangi bir zaman onların psikolojik durumlarını etkileyen her türlü faktörler de estetik yargılar üzerinde etkili olabilir.

    b) Ortak estetik yargıların varlığını kabul edenler:

    Daha önce estetik yargının özellikleri anlatılırken, bu yargıların subjektif de olsa bir genellik ve zorunluluk gösterdiği antalımıştı. Bazı yüzler herkes tarafından beğeniliyorsa herkesin kabul ettiği yüksek estetik değerler var demektir. I. Kant duyusal beğeniye dayanan bazı yargıların tamamen sınırlı ve kısa süreli kişisel yargılar olduğunu, ama gerçek estetik yargıların duyusal olmaktan çıkıp düşünsel düzeye çıktığını, kişisel olmaktan çıkıp zorunlu ve genel geçerli hale geldiğini söylenebilir.

    Bazı görüşlerde estetik yargıları kişilerin zevkleri, hoşlarına giden şey olmaktan çıkarıp tamamen uzmanlığa bağlayarak, onların ortak ve değişmez olduğu konusunu vurgulanmaktadır. Yani estetik yargıların temelinden duygusallık kaldırılmakta, düşünsellik ve bilgi konulmaktadır

    Estetik yargı açısından, İtalyan estetikçi Benedetto Croce’yi de ortak estetik yargıların olduğunu kabul edenler grubuna koyabiliriz. O, bu konudaki fikirleri üçe ayırıyor.

  • Aşırı terlemenin ilacı: botox

    Aşırı terlemenin ilacı: botox

    Botox, aşırı terleme derdinden muzdarip olan birçok insan için etkin bir umut oldu. . Terleme deyip geçmeyin, aşırı terleme ciddi bir sorundur. İnsanların özgüvenlerini kaybetmelerine ve sosyal yaşamdan geri çekilmelerine neden olabilir. İnsanların %2-%3’ü bu dertten yakınır.
    § Terlediğinizi görenler sıkıldığınızı, bir yerinizin ağrıdığını veya bir sorununuz olduğunu düşünür. Terleme bazı görüşmelerde dengeyi bozabilir. Kendinize güveniniz tam olmasına rağmen, alnınızda biriken ter damlacıkları sizi zorlayabilir, yanlış anlaşılmanıza neden olabilir..
    § Veya koltuk altı sürekli ıslak bir insanı düşünün; her türlü deodorantı kullanıyor, gayet güzel kokuyor, vücudu tertemiz ama gömleği, bluzu veya tişörtünde daima kocaman bir ter halkası var! Teri kuruduğu anlarda bile giysisinde tuz lekelerinden bir hale kalır. Veya gömleklerin ütüsü hemen bozulur. Bu nedenle bir türlü ceketini çıkaramaz, giderek daha fazla terler, sıkıntı basar. Böyle insanlar sürekli sentetik giysiler seçmek zorunda kalırlar. Sentetikler terlemeyi bir kat daha arttırırlar, sonuçta her şey içinden çıkılmaz bir hal alır, insan ne giyeceğini, kaç saat tertipli görüneceğini kestiremez olur…
    § Kimisinin de elleri terler. Cepleri, çantası kâğıt mendillerle dolup taşar. Resmi bir görüşmede kimsenin elini sıkmamak için elinden geleni yapar!
    § Ayakların terlemesi ise bir başka derttir. Ayakkabı giyse koku yapar, terlik giyse ayağı kayar, pamuklu çorap ıslanır, likralı çorap koku yapar, ayakların sürekli ıslak olması deride başka sorunlara yol açar v.s.
    NEDEN?
    Bazı insanlarda görülen bu aşırı terlemenin nedeni, sinirlerin ter bezlerine normalin üzerinde uyarı göndermesidir. Bu durum diyabet (şeker) hastaları ile hiper tiroidi (guatr) hastalarında çok sık görülür, kimisinde hiçbir hastalıkla ilişkisi bulunamaz. Menapoz dönemindeki kadınlarda tipiktir, genellikle ateş basması ile birlikte seyreder.
    BOTOX ETKİSİ
    Bu sorunlar hastalığın tedavisine rağmen çözülemiyorsa, Botox uygulanabilir.
    Botox ter bezlerinde salgılamaya neden olan asetikolin’i bloke ederek terlemeyi azaltır. Bu etkisi nedeniyle; avuç içlerinde, koltuk altlarında, topuklarda ve alında, aşırı terleme sorununun tedavisi için güvenle kullanılır..
    TEDAVİSİ MÜMKÜN
    Bölgesel aşırı terlemenin en radikal tedavisi, sorunlu olan ter bezlerinin hassas bir operasyonla çıkarılmasıdır. Ancak oldukça zahmetlidir üstelik de iz kalır. Bu nedenle pek tercih edilmez.
    Diğer bir tedavi yöntemi, özellikle el ve ayaklarda kullanılan İonferez ‘dir. Bu tedaviyi yürütmek için haftada en az iki kez doktora gitmeniz gerekir. Başlangıçta kararlı davransanız da bu tempoya uzun süre katlanmak kolay değildir. Başlayan hastalar genellikle yarım bırakırlar.
    BOTOX, aşırı terlemeye karşı günümüzde kullanılan en etkili ve sorunsuz tedavi yöntemidir. Ter bezlerine ulaşan sinirlerin çalışmasını geçici bir süre için bloke ederek, ter bezlerinin faaliyetini engeller.
    Botox’dan önce, bölgesel terlemeye karşı, alüminyum klorid veya alüminyum hidroksid içeren preparatlar, iontoferez kullanılıyordu ve endoskopik cerrahi yapılıyordu. Bu çözümlerin hiçbirisi fazla yararlı olamıyordu. Cerrahi çözümlerin ise çok fazla yan etkisi vardı.
    Son 10 yılda Botox ile yapılan tedaviler hastalar için bir umut oldu. Ben kendi deneyimlerimde, özellikle koltuk altı ve el ayası terleme şikayeti olan hastalarda, çok iyi sonuçlar aldım, uygulamaya devam ediyorum. Hatta diyebilirim ki, bölgesel terleme şikayeti olan hastalarda en etkili sonuçlar Botox ile alınıyor.

  • Hayvana Şiddet İnsana Şiddetin Habercisi

    Hayvana Şiddet İnsana Şiddetin Habercisi

    Her yerde hayvanları korumaktan bahsediliyor. Özellikle her yıl Ekim ayı geldiğinde hayvanları korumanın önemini hakkında birçok yazılı ve sözlü haberle karşılaşıyoruz. Bu yıl da bir 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü’nü daha geride bıraktık. Marketlerin bugüne özel olarak kedi ve köpek mamalarına uyguladıkları indirimler, okulların barınaklara yaptığı ziyaretler, belediyenin sokak hayvanlarına özel yerleştirdiği birkaç kulübe gibi sembolik etkinlikler dışında acaba gerçekten bu günün gerçek anlam ve önemini hissediyor ya da kavrayabiliyor muyuz? Hiç sanmıyorum. Bir hayvan sever olarak çevremde yaşamaya çalışan zavallı sokak hayvanlarını besliyorum. Beni görünce sevinç ve heyecanla bana doğru koştuklarını görmek beni hem duygulandırıyor hem de mutlu ediyor. Mamadan çok onlara verilen sevgi ve şefkatten mutlular. Bana vücut dilleriyle teşekkür bile ediyorlar. Kendi sıcak ve güvenli evime girdiğimde, sıcak bir yuvaları olmasa da en azından bir ağacın altında karınları tok olarak uyuyacaklarını bilmek beni huzura erdiriyor. Aydın’da benim gibi onlarca insan tanıyor ve görüyorum. Fakat ne yazık ki sayımız çok az, herkes aynı şefkat ve özveriyi gösteremiyor. Onlara göre kendi rahatları dururken sokakta yaşayan hayvanların rahatlığı kimin umurunda? Hatta bazıları var ki, bu savunmasız masum canlara şiddeti hak görüyor. Ama insanlarımız şunu bilmeli: bugün hayvana şiddet uygulayan yarın insana da uygular. Hayvana şefkat göstermeyenin kalbinde insana da şefkat yoktur.

    Bilimsel Araştırmalar Destekliyor

    Yetkililer hayvana şiddet uygulayan insanları büyük bir ciddiyetle araştırmalı, ele almalı ve mutlaka bir yaptırımla karşı karşıya getirmeliler. Bu sadece hayvanların güvenliği için değil insanların güvenliği için de yapılmalı. Sosyolojik ve psikolojik çalışmalar hayvana şiddet ile insana şiddet arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu gösteriyor. İnsanlara şiddet uygulayan insanların geçmişlerine bakıldığında hayvanlara şiddet uyguladıkları gerçeği ile karşılaşılmakta. Özellikle Amerika’da sık yaşanan okula silahla gelip katliam yapan öğrencilerin geçmişlerinde birçok kez hayvanlara şiddet uyguladıkları tespit edilmiş. Hayvana şiddet aynı zamanda psikolojide Antisosyal Kişilik Bozukluğunun (halk dilinde psikopat olarak adlandırılan kişiler) en önemli belirtilerindendir.

    Şiddet Gören Şiddet Uygular

    Evde şiddet gören çocuk, dışarıda ebeveynlerine olan öfkesini gücünü uygulayabildiği sokak hayvanlarına yöneltir. Ebeveynlerinin bir hayvana şiddet uyguladığını gören çocuk bunu kendinde de hak görür. Eğer anne ve babası bunu yapıyorsa o zaman bu davranış uygulanabilir, doğru bir davranış şeklidir diye düşünür. İkili ilişkilere bakıldığında çiftlerin arasındaki şiddetin zaman zaman evde yaşayan hayvanlara da yöneltildiği tespit edilmiştir. Birbirlerine kızgın olan çiftler kızgın oldukları bireyin hayvanına karşı şiddet uygular, hatta onu öldürdükleri bile görülür.

    Yasalar Hayvanları ve İnsanları Korumalı

    Hayvanların korunmaya ihtiyacı olduğu gerçeği zaten apaçık ortada. Fakat bunu sadece hayvanlar için değil insanların iyiliği için de yapmalıyız. Çünkü hayvana şiddet insana şiddetin çok sağlam bir habercisidir. Günümüzde hayvanlara uygulanan şiddetin cezalandırılmasına dair yasa değişiklikleri yapılmakta. Hayvana şiddet gösterenlere geçmişe göre daha büyük yaptırımlar uygulanmasına rağmen hala caydırıcı boyutlarda cezalar mevcut değil. Yasaları düzenleyen insanların anlamaları gereken en önemli şey hayvana şiddetle insana şiddetin arasında hiçbir farkın olmadığıdır. Savunmasız ve masum bir varlığa gözünü kırpmadan her türlü fenalığı yapabilen bir cani, yaptıklarının aynısını savunmasız bir insana da rahatlıkla yapabilir. Ünlü yazar George Bernard Shaw’ın da dediği gibi “Hayvanları sevmeyen insanlardan korkarım; çünkü içinde hayvan sevgisi olmayan bir insanın insanları sevmesi mümkün değildir.”    

  • Aşk Acısı Neden Acıtır?

    Aşk Acısı Neden Acıtır?

    Aşk ilk insanlardan bu yana varlığını sürdürmüştür. Bundan 300 bin ila 40 bin yıl önce yaşamış neandertallerin mezarlarında çiçekler ve polenler, mağaralarında sevgi ve aşk temasının işlendiği duvar resimleri bulunmuştur. Bunlar o dönemde yaşamış insanların bile birbirine ilgi, sevgi ve aşk hissettiğini göstermektedir. Peki, acaba aşkı uzun zamanlar önce yaşamış olan bu insansılar da aşk acısı yaşıyorlar mıydı? Bunu cevabı muhtemelen evet. Çünkü aşk duygusu başlangıçta mutluluk, neşe ve yoğun bir duygusal yükseliş içerirken, bitiş sürecinde ise öfke, nefret, hüzün ve bazen de yoğun bir yıkım olarak hissedilmektedir. Doğanın değişmez bir kuralı olan sevmek ve sevilmek, geçmişte insanları etkilemiş, günümüzde etkilemekte ve gelecekte de aynı yoğunlukta etkilemeye devam edecektir.

    Aşk Acısı Gerçek Bir Acıdır
    Aşkın ömrü 6 ay ila 1,5 yıl arasında değişmektedir. Sağlıklı yürüyen bir ilişkide aşk sevgiye evrimleşir. Bu aşkın yok olduğu anlamına gelmez, bilakis güvenli bir bağlanma ve sevgi halini alır. Eğer aşk duygusu çok uzun süre devam ederse bu durum sağlıklı bir durum olmaktan çıkarak bir bağımlılık ve obsesyon halini alabilmektedir. Aşık bir insanın beynindeki nörobiyolojik süreç ile obsesif kompulsif bozukluk durumundaki süreç oldukça benzer bulunmuştur. Ayrılık acısı beynin amigdala olarak adlandırılan bölgesinde yoğun bir uyarılmaya sebep olur. Ayrıldığımız insanın yokluğu beynin bu bölümünde öyle bir panik duygusuna sebebiyet verir ki, bu duygular küçük bir çocuğun sokağa bırakıldığında yaşadığı çaresizlik, yalnızlık ve terk edilme duyguları ile aynı olduğu tespit edilmiştir. Aşık olma halinde başta yaşanan pozitif duygular ile bitişinde yaşanan negatif duygular eşit yoğunluktadır. Aradan uzun yıllar geçse bile kişi bu travmatik olayı ayrıntılı bir şekilde hatırlar ve bu durum ayrılığın acısını uzun süre yaşamasına sebep olur. Zamanla veya profesyonel destekle bu olumsuz duygular azalabilir. Bu acı her ne kadar bir ömür boyu az da olsa hissedilse de aynı şiddette kalmaz. Kişi aşık olduğu insanı kaybettiğinde tıpkı bağımlılıklarda olduğu gibi yoksunluk duyguları yaşar. Günümüzde aşık olduğu kişi tarafından yok sayılan, dışlanan, hakarete uğrayan yine de ondan vazgeçemeyen birçok insan vardır. Bu bağımlılık sonucu iş, ev ve okul performansı bozulur. Bazı kişilerde ise yıllar içerisinde bu acı daha da artarak başka psikolojik ya da psikosomatik bozukluklara sebep olabilir. Aslında aşk acısı da bir tür yas reaksiyonudur.

    Aşk Acısı Eğiticidir
    Yaşanan aşk acısı aynı zamanda öğretici olabilmektedir. Kişiyi olgunlaştırır ve daha farklı bir bilinç düzeyine taşır. Kişiye empati yapma, kendine ve hayata daha farklı yönlerden bakma becerisi kazandırır. Ayrılığı anlamlandırmaya, karşısındaki insanın duygularını anlamaya çalışan insan kendi duygularını da daha net gözden geçirir. Çünkü aşık olunan insan kişinin aynasıdır. İnsanlar genellikle kendi iç dünyası ve içsel sorunları ile örtüşen insanları seçerler. Karşındaki insanı kendi iç dünyasını görmede bir araç olarak gören insan kendini daha iyi tanıma yolunda da başarı elde eder. 

    Aşk Süreci Nasıl Yaşanmalı?
    Aşkın kalıcılığını sağlayan en temel unsur iki ayrı özgürlüğün karşılıklı tanınmasıdır. Kişilerin birbirilerinin olumlu ve olumsuz yönlerini olduğu gibi görüp kabul etmesi çok önemlidir. Zaman içerisinde aşkın saygı ve sevgi temelinde bir ilişkiye dönüşmesi gerekir. Sağlıklı bir ruhsal yapı, öteki insanın zaman zaman hayır diyebileceği veya olumsuz geri bildirimler yapacağı gerçeğine tahammül eder. Hayatın olumlu ve olumsuz yönlerini olduğu gibi görüp kabul eden insanların hem sevgili hem de öteki ilişkileri çok daha sağlıklı olacaktır. 

  • Hayatı Toz Pembe Görebilir Miyiz?

    Hayatı Toz Pembe Görebilir Miyiz?

    Geçenlerde Platon’un bir sözü dikkatimi çekti. “Düşünceli olun, çünkü karşılaştığınız herkes inanın en az sizin kadar zorlu bir mücadele veriyor.”

    Bu bakış açısıyla yaklaşmanın hayatı biraz daha kolaylaştırabileceğini düşündüm. Günlük yaşantımızda karşımıza çıkan birçok olumsuz olay oluyor. İnsanlara tahammül seviyemiz günden güne azalıyor. Düşünüyoruz, neden karşımızdaki bunu düşünemiyor diye. Bunu anlamlandırmaya çalışmak yerine hemen suçluyoruz. Çünkü;

    eğitimsiz,

    bilgisiz,

    görgüsüz,

    gibi sıfatların içerisine yerleştirdik mi. Rahatımıza diyecek yok, etiketi yapıştırdık çünkü. Aslında bunu yapmayan insan yok. Bu yaşamın içinden bizi rahatlatan ve birşey üzerine düşünmemizi engelleyen bir unsur. Birileri o istemediğimiz şeyleri yapar ve o içine sokmak istediğimiz kalıplara cuk diye oturur. Ama gözden kaçırdığımız şey Platon’un da dediği gibi o kişilerin de “en az sizin kadar zorlu bir mücadele veriyor oluşudur.” Bu demek değildir ki bende bu mücadeleyi veriyorum o da beni anlasın. Bu bizim hayata bakışımızı bir nebze olsun değiştirebilir. Böylece insanlara bir adım daha anlayışla yaklaşabiliriz. Onlara etiketler bulmak yerine, mutlaka birşeyler yaşamıştır ki bu kadar dikkatsiz, özensiz veya kendisini ya da diğer insanların canını riske atacak kadar mantıksız olmuşlardır.

    Bu yaşanılan şeyler ne olabilir?

    Kişiden kişiye değişmek ile birlikte, insanların çocukluğu yetişkinliği adına çok değerlidir. Buradaki çatışmaları, çözümlenmemiş anne baba ilişkileri, üstesinden gelinmeyen bazı meseleler insanları hayata karşı amaçsız ve belki de umursamaz kılabilmektedir. Bu noktada kişiler eğer bunun farkına varabilir ve kendi terapi süreçlerini başlatabilirler ise bu kadar anlayışsız ve çatışmalı bir dünya içerisinde dünyaya bakış açıları ve algıları toz pembe olmaya doğru değişebilir.

    Tabiki buradaki “toz pembe” mecazi anlamdadır. Yoksa hayattaki problemleri tümden yok saymak ve mutluluk denizinde yüzmek sağlıklı olmayacaktır. Buradaki toz pembe anlamı, kişinin karşına çıkan olaylar bağlamında hayata karşı bakışı, olaylara karşı tutumunun biraz daha yumuşak olmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla hayata toz pembe bakabilmek tamamen bizim elimizdedir.

    “Eğer zihnimi değiştirirsem, etrafımdaki dünyayı ve sorunlarını algılayışımı da değiştiririm.”

    Steve Chandler

    Hem kendimize karşı hem de başkalarına karşı biraz daha hoşgörülü, affedici ve sevgi dolu olmak bizi daha mutlu bir bakış açısına götürecek ve belki de toz pembe hayat algısını yaşamamıza yardımcı olacaktır.

    Sonuçta kimsenin acısı kimseninkinden üstün değildir. Eğer başka insanlara karşı bu tutumu benimser isek onlar da bize karşı bu derece hoşgörülü olacak ve sizinle yaşadıklarınızı paylaşacaklardır.

    Konu ile bağlantılı bir video; Martin Seligman-Pozitif Psikoloji

    Bir de kitap; Rollo May- Kendini Arayan İnsan

  • Neden Bir Futbolcuya Fırça Uzatır Neden Mayoyla Sahaya Atlarız?

    Neden Bir Futbolcuya Fırça Uzatır Neden Mayoyla Sahaya Atlarız?

    Bu devirde insan ruhunu anlama çabası bir çeşit “saatleri ayarlama enstitüsü” mesaisine dönüşüyor. İşinizi ne kadar ciddiye alırsanız alın uğraşınız çoğunlukla çağ dışı kalıyor.

    İnsana dair temel bilgi, kuram ve bilimsel veriler elbette var ama siz bir fikri ortaya atarken gelen yeni bir güncelleme bilgiyi olmasa da onun sunumunu, çerçevesini değiştiriyor. Bu nedenle çağ hızla akıp geçerken, saniye farkıyla gündem dışı, saat farkıyla oyun dışı kalabilirsiniz. Bu çağ tam da bu nedenle oldukça hüzünlü. Hem gözünüzü kulağınızı açık tutmak, hem de insana dair olanı anlamlandırabilmek için ele aldığınız noktaya odaklanmak zorundasınız. Son dönem sosyal medyasında öne çıkan, gündem sarsan olaylar bana bunu düşündürüyor. İnsana dair inançlarımız değişmese de fikirleriniz güncelleniyor. Bu akışa izin vermek gerekiyor.

    Kullanım alanını bir yana bırakarak diplomatik bir krize neden olan fırçayla başlayalım. Diplomatik düzeyde veya kitleler üzerindeki etkisi açısından işin boyutunu bir kenara bırakalım. Ünlü milli futbolcu Emre Belözoğlu fırça uzatma motivasyonunun ardındaki süreçlere odaklanalım. Bu olay etki alanı açısından çok sıra dışı görünebilir ama aslında değil. İçinde bulunduğumuz dönem aslında hepimize birilerine fırça, sopa hatta pala sallama olanağı veriyor. Kendi sosyal medya hesaplarımızda hemen her gün birilerine giydiriyor, birilerini soyuyor, canımız istediğinde de merhamet gösteriyoruz. Ama elbette bizim dışavurumlarımız olayın simge biçiminde küçültülmüş hâli. Bu adam belki akşamdan çantasına fırçayı attı. Gece riskli bir şey yapacak olmanın verdiği gerginlikle uyumaya çalıştı ve ertesi gün er meydanına çıktı. Ya da belki son anda lavaboda buldu, muziplik olsun dedi ve ortama çomağını soktu. Bunu bilemiyoruz ama bildiğimiz bu kişinin kilitli hesaplardan atılan paylaşımlardan daha göze görünür, dişe dokunur bir eylem ortaya koyması. Bu bir tür teşhircilik. Görünür olma isteği, birileri tarafından onaylanırken birilerinin zehirli oklarına hedef olarak dikkat çekme arzusu. Bu noktada belirtmek istediğim şey şu. Bir anda hayatımıza giren bu adamın sahip olduğu büyüklenmeci, teşhirci hal sadece ona özgü değil, insan doğasının bir parçası. Biz hepimiz gelişirken dönemsel olarak belli yaş dönemlerinde bu büyüklenmeci teşhirci halleri yaşıyoruz. Ama kuramsal olarak bu ihtiyaçlarımız tutarlı bir şekilde karşılanırsa sağlıklı ve bütün bir kendilik geliştiriyor ve yetişkin hayatlarımıza bu düzeyde taşımıyoruz. Herkesin ruhsal gelişiminin ideal ölçüde tamamlanmadığı düşünülerse neden sizin değil de bu adamın tam ekran bir şova gereksinim duyduğu anlaşılabilir.

    İnsan ruhu üzerine tekrar düşünmemizi –uyaran- sağlayan bir başka olaysa Şampiyonlar Ligi Finali’nde Tottenham-Liverpool maçının ilk yarısında mayosuyla sahaya atlayan Kinsey Wolanski isimli kadın. Wolanski bu eylemi ortaya koyduktan sonra on binlerce takipçi edindiği gibi bu olayın bir iş bulmasına olanak verdiğini söylüyor. Yani ortada bu kez daha belirgin bir ikincil kazanç var. Anlık veya planlı olması fark etmez, “Ben buradayım, milyarlarca insandan farklıyım, beni görün, benimle heyecanlanın” diyen kadın işi bir adım öne taşıyor. Çünkü teşhirciliğin, göz hapsinin, gözler önünde olmanın çok prim yaptığı bir çağ bu çağ. Bu full ekran görsel malzemeyi sadece milyonlarca ekrana taşımıyor aynı zaman da nemalanıyor. Bu hesabını kitabını yaptığı bir şey miydi bilemeyiz ama şunu biliyoruz ki bir davranışa neden olan düşünsel süreçler ve karar verme mekanizmaları arzu ve ihtiyaçlarımızdan etkilenecektir. Bu çerçevede selfie çılgınlığı dediğimiz durumu düşünelim. Çok selfie çekip sosyal medyada yayınlamanın bir ruhsal bozukluk olduğuna dair kuvvetli bir inanç var. Ben ise bir tanı kategorisi gibi yaklaşmaktan ziyade şu ana kadar bahsetmeye çalıştığım kendilik süreçleriyle çok ilgili olduğunu düşünürüm. Peki, selfie paylaşmak sadece bir arzu ve ihtiyacın dışavurumu mudur yoksa kişi bu şekilde ikincil kazançlar da elde eder mi? Ben kesinlikle evet diyorum. Bu illaki maddi bir kazanç olmak zorunda değil. Görüşmediği sosyal ağına ben buradayım demek için, bugün modum düşük beni anlayın demek için, maddi koşullarım böyle statümü bu doğrultuda tanımlayın demek için… Kısacası ortamına ve bağlamına göre görünür olmak için bile teşhircilik arzularının ötesinde bir bilişsel süreç gerekiyor.

    Son olarak da zaten “görünür” olanın dışavurum örneği: Sevgili Melek Mosso’nun “açın, açılın” çıkışı. Bunu da büyüklenmeci bir kendilik veya teşhircilik sınıfına sokmak sanatçının davranışını onaylamadığım anlamına gelmiyor. Ama içerik olarak şu ana kadar konuştuklarımızı çok güzel tamamlayarak bir de önemli ilave yapıyor. Şöyle ki, Melek Mosso’nun kadın giyim kuşamı konusunda fikrini öğrenemeyebilirdik eğer ifade etmeseydi. Ama etti ve bu teşhirci olmasa da bir dışavurum. Bir fikrin, inancın dışavurumu herkesi mutlu etmese de şu anki kadar çalkantı yaratmazdı. Ama işin içinde bir röportaj değil bir sahne şovu var, net hatta olukça sivri bir çıkış var. Bu noktada sanatçının amacı sadece fikrini ifşa etmek değil. İhtiyaç duyduğu kendini ifade etmekten ötesi. Benim anladığım kadarıyla o diyor ki: bu toplumsal mesele benim de meselem ve benim bunu en göze çarpan şekilde ifade etme arzum var. Tam da burada daha önceki örneklerde bahsettiğimiz ikincil kazanç durumuyla karşı karşıyayız. Melek Mosso bir sanatçı olarak teşhirciliği kitleleri reste davet için kullanıyor. Kendi adıma kitleleri etkileme kapasitesine sahip kişilerin göze gelmeyi göze alarak görünür olmalarını ve göze batmalarını olgunlaşmış bir kendilikle bağdaştırabiliyorum. Çünkü teşhir edilende bütünsel bir kendiliğe ait bir politik duruş var.

    Burada ele aldığımız tüm örnekler için büyüklenmeci, teşhirci bir arzunun altını çizdik. Ama bu söylediğimiz gibi hepimizin içinde dönem dönem yükselebilen görülme, fark edilme, onaylanma ihtiyaçlarımızla aynı yelpazede. Yanılmıyorsam yine çok yakın dönemde genç bir kadın yarı çıplak bir vaziyette partneriyle bir fotoğraf yayınlamıştı. Belki bu genç kadın daha önce tek tük selfie paylaşmış, göz önünde olmayı çok da arzulamayan bir kişi olarak anlık ve dürtüsel bir ihtiyaçla da mahremini teşhir etmiş olabilir. Kısacası teşhir edilen ve teşhir eden olmak arasında çok kalın bir çizgi yok. İnsanların aynalanma ihtiyaçlarını karşılarken aslında biz de aynalanıyoruz. Bu süreç tek taraflı değil. Bu çağ göz gezdirmeyi, göz süzmeyi, göz hapsine almayı besleyen bir çağ. Bu nedenle insan ruhunu anlama çabamızda bireye indirgenmiş tanısal veya klinik betimlemelerden öteye gitmek gerekiyor.

    Çünkü işin içinde sadece teşhircinin psikopatolojisi değil, bunun arkasındaki gelişimsel süreçler, sosyo-kültürel etkiler ve ihtiyaçlar var. Aynı şekilde gösterilene kafasını çevirmediği müdettçe görenin de aynı süreçleri var. Üstüne üstlük gösteren ve gören arasındaki ilişkiyi belirleyen sosyopolitik dinamikler var (bkz:fırça). Bu nedenle psikolojiyle ilgilenen insanlar olarak istemesek de bir noktada gündeme dâhil oluyor ve fırsat buldukça da güncellemelerimizi bunun gibi köşe yazılarıyla aktarmaya çalışıyoruz.

  • Antibiyotik irritabl barsak hastalığı ve barsak mikrobiyotası: görünmeyen tehlike

    İnsan hücrelerinin toplam sayısı 100 trilyondur. Bağırsaklarımızda yaşayan bakteri sayısı ise bunun 10 katıdır. Yani bir insanın onda dokuzu bakteri onda biri ise insan hücrelerinden oluşur. Bu kadar büyük bir canlı organizmanın insan vücudu ile etkileşimi geçtiğimiz yüzyılda ihmal edilmiştir. Bugün gelişen teknoloji sayesinde bu bakterileri ölçebilme becerisine ulaştık. Moleküler mikrobiyolojik testler sayesinde insan bakteri yapısı (mikrobiyom) ortaya konmaya başlandı. Özellikle ABD ve Avrupa Birliği başta olmak üzere, Çin ve diğer gelişmiş devletlerde insan mikrobiyom projeleri adı altında yüzmilyonlarca dolarlık çalışmalar devam ediyor.

    Bu çalışmaların erken sonuçları tüm insanların mikrobiyomunun %50 sinin ortak olduğu diğerlerinin ise değişik etkenlere bağlı olmak üzere farklılaştığı ortaya kondu. Ayrıca doğumdan itibaren mikrobiyom yapısı 5 yaşına kadar olgunlaşarak erişkin halini almakta, yaşlılarda bu denge tekrar bozulmaktadır. Çocukluk döneminde mikrobiyotayı etkileyen faktörler erişkin yaşa kadar uzanan kalıcı değişiklikler bırakabilmektedir. Barsak mikrobiyotamız ile bağışıklık sistemimiz yakından ilişkilidir ve immün sistemin yapısını belirler. Bu nedenle barsak mikrobiyotasındaki bozukluklar (disbiyozis) birçok hastalıkla yakından ilişkilidir. Bu hastalıklar arasında allerik hastalıklar, çölyak hastalığı, Tip1 ve 2 Diyabetes Mellitus, Obezite, Metabolik sendrom, inflamatuvar barsak hastalığı, irritabl barsak sendromu, otizm, depresyon, ruhsal bozukluklar, romatoid artrit gibi otoimmün hastalıklar sayılabilir. Son yıllarda en önemli ölüm nedenlerinin başında gelen kanser ve kalp hastalıkları ile barsak mikrobiyotası arasında çok ciddi ilişki bulunmuştur. Özellikle kolon kanserinde kanserojen bir bakteri yapısının hakim olduğu gösterilmiştir.

    Bu kadar önemli olan barsak mikrobiyotasını etkileyen birçok faktör vardır. Bunlar kendimize ait faktörler (mide asiti, barsak peristaltizmi, sIgA düzeyi..) ve çevresel faktörler (diyet, probiyotikler, prebiyotikler, antibiyotikler, anti-asit ilaçlar, NSAİİ ilaçlar …) Bunların arasında antibiyotikler ayrı bir yer tutmaktadır. Antibiyotiklerin yaygın olarak kullanıma girmesiyle birçok hastalıkta artış meydana gelmiştir. Obezite, alerjik hastalıklar, inflamatuvar barsak hastalıkları, otizm bunlar arasında sayılabilir. Antibiyotiklerin barsak mikrobiyotası üzerine etkisi özellikle çocukluk döneminde tahrip edici olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı sonrası Verrumicrobia denilen ve normalde insan mikrobiyotasında ender bulunan bakteri grupları çoğalmaktadır. Bunun uzun dönem sonuçları henüz bilinmiyor. Yine Avrupa’da yapılan bir çalışmada, antibiyotik kullanımı sonrası bazı hastalarda 3 yıla kadar barsak mikrobiyotası eski haline gelmiyor. Çocuklarda yapılan bir çalışmada 1,072,426 pediatrik hasta 1994-2009 yılları arasında 6.6 milyon hasta yılı takip edilmiş. Anti-anaerobik antibiyotik alan bebeklerde sonradan İBH gelişme relative riski %84 artmış. Özellikle 1 yaşından önce antibiyotik alanlarda risk 5.51 kat artmış bulunmuştur. 5-15 yaş arasında ise 1.57 kat artmış. Her bir antibiyotik kürü %6 risk artışı yaratmış. İnflamatuvar barsak hastalığı açısından ise antibiyotiklere maruz kalan çocuklarda kalmayanlara göre hastalık gelişme riski 5 kat artmıştır. Obezite açısından bebeklik döneminde antibiyotiklere maruz kalmak barsak bakteri yapısını kalıcı olarak etkileyerek erişkin yaşta obez olma riskini 2-3 kat artırmaktadır.

    Beyin Bağırsak İlişkisi

    Bugüne kadar stresli dönemlerde midemizin ağrıdığını veya karın ağrısı gaz şişkinlik, beraberinde bazen ishal ataklarımızın olduğu durumlar yaşamışızdır. Bunları genellikle içinde bulunduğumuz strese bağlarız. Ancak son çalışmalar bunun tersinin de doğru olduğunu gösteriyor. Yani bağırsak floramız (bakterilerimiz) bozulunca beynimizde etkileniyor. Panik atak, kaygı bozukluğu, dikkat eksikliği, depresyon, öğrenme ve hafıza bozuklukları görülebiliyor. İrritabl Barsak Sendromu (İBS) toplumda çok sık görülen (%15) bir sindirim bozukluğudur. Nedeni tam olarak bilinmemektedir ve tedavisi yoktur. Ömür boyu sürer. Öldürmez ama süründürür (hayat kalitesini bozar). Bu hastalar genellikle karında sancılanma benzeri ağrı, ishal veya kabızlık gaz şişkinlik yaşarlar. Bu şikayetleri stresli dönemlerde artar. İlginç olan bu hastalarda depresyon, panik atak gibi hastalıkların daha fazla görülmesidir. Acaba beynimiz mi barsakları etkiliyor yoksa barsaklarımız mı beynimizi? Bu sorunun cevabı her ikisi. Bilim adamları barsak florasını düzelterek sadece bağırsak şikayetlerini değil, psikolojik hastalıkların da kısmen düzeldiğini gösterdi. Sonuç olarak acaba psikiyatrik hastalıklar beynin değil de bağırsağın hastalıkları mı? Son olarak antibiyotik İBS hastalığında da ön plana çıkıyor nasıl mı? Amerika’da yapılan bir çalışmada, besin zehirlenmesi gibi ishal döneminde antibiyotik kullanan hastalarda bağırsak florasının kalıcı olarak bozulabildiği ve bu kişilerde İBS hastalığının ortaya çıkabildiğini gösterdi. Ek olarak bu hastalarda depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkma riski de3-4 kat artıyor.

    Bu bilgiler ışığında antibiyotiklerin akılcı kullanımına yeni bir perspektif eklemek gerekir. Tabi ki enfeksiyonlarda antibiyotikler hayat kurtarıcıdır. Mecbur kalındığında antibiyotik kullanırken probiyotik (yararlı bakteriler) kullanmak hasarı azaltabilmektedir. Bu nedenle Ülkemizde ciddi bir toplum sağlığı sorunu oluşturmaya başlayan antibiyotik barsak mikrobiyotası ilişkisi için her antibiyotiğin yanına bir probiyotik eklenmesi hasarı tamamen ortadan kaldırmasa da önemli ölçüde azaltacaktır. Gelecek nesillerin sağlığı için antibiyotik barsak mikrobiyotası ilişkisi üzerine daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

  • Toplum Bekler Ama Hayat Beklemez

    Toplum Bekler Ama Hayat Beklemez

    İd ister, super ego engeller mi ? Ya da id ister, ego dengeler mi ?

    Aslında hayatımıza dönüp baktığımızda ertelediğimiz isteklerimiz, susturduğumuz iç seslerimiz yok mudur ? Elbette her insanın toplumsal bilince uygun hareket etmek, grubun dışına çıkmamak amacıyla isteklerini ertelediği ya da bastırdığı bazı dönemleri olabilir. Örneğin bir insan 65 yaşında çılgınlar gibi eğlenmek istiyor olabilir ancak o kişinin yetiştiği kültürel çevre eğer buna uygun ortamı oluşturmamışsa kişide oluşan ‘toplumsal bilinç’ veya ‘toplumsal norm’ buna izin vermeyecektir ve dolayısıyla super ego aktif olacak kişinin bu isteği derhal baskılanacaktır. Ancak bazı insanlar da bu şekilde toplumsal bilince aykırı istekleri olduğunda bunun farkına varırlar ancak isteklerini ertelemek istemeyebilirler, bu da bir tercih. Dolayısıyla aslında bizim kim olduğumuz ya da hayatımızı nasıl şekillendirdiğimiz az da olsa çok da olsa toplumsal bilincin etkisi altında değil midir ? Bireylerin yaşamlarını ait oldukları kültür ortamının toplumsal normları belirliyor olabilir mi ? Neden çoğumuz belirli zaman dilimlerinde okulu bitirmek zorundayız ? Neden toplum belli yaşın üstünde olan ve evlenmemiş bireylere farklı etiketler yapıştırır ? Neden toplum belli yaşın üstündeki bireylerin aktif çalışma hayatlarının olmasını bekler ? Neden toplum evlenmiş bireylerin çocuk yapmasını bekler ? Sonra da o çocuğa bir de kardeş bekler ? İşte belki de tüm bu beklentiler toplumsal bilince bağlı olarak gelişen ve dolayısıyla farklı toplumlarda farklı haller alan bir ortamda gelişir. Erich Fromm ‘biz annenin sütünü emerken toplumun özelliklerini de emeriz’ demiş. Çok doğru bir söz değil mi sizce de ? İsteklerimiz, ahlaki değerlerimiz, yapıp-ettiklerimiz, davranışlarımız, tepkilerimiz, dürtülerimiz, rollerimiz, amaçlarımız, hedeflerimiz, hayallerimiz… bunların çoğu büyüdüğümüz toplumun bilincinden etkilenmiyor mu ? Ya da bunlar toplumsal bilinci etkiliyor mu ? Toplumsal bilinç artık farklı bir hal alıyor olabilir mi ? Artık bunun etkileşimsel bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin ; baby-shower partileri. Bizim toplumumuzda bundan 30 yıl öncesine kadar böyle bir ‘kutlama’ bulunmamaktayken artık insanlar bunu bir ‘gelenek’ haline getirmeye başlamış ve dolayısıyla toplumsal bilincimizde yavaş yavaş kendine yer edinmeye başlamıştır. Dolayısıyla birey toplumdan, toplum da bireyden etkilenir. Ve insan ise bunların bir karışım mozaiğidir… Her birey içinde bulunduğu toplumun getirdiği kalıpyargısal birtakım düşünceleri ve davranışları içerir. Kimi insan özgür düşünme becerisi ve bireyselliği ile toplumun  bu kalıplarının dışına çıkmak isteyebilir. Kimi insan ise bu kalıpları kendi kişiliği ile uyumlu hale getirip yaşamını devam ettirebilir. İnsanlar değişime ve dönüşüme açık bir organizma olduğundan yaşamının bazı dönemlerinde bu kalıpların dışında olmak bazı dönemlerinde ise tamamen bu kalıpların içinde olmak isteyebilir. Çünkü ‘homo sapiens’in davranışları kendini korumak, hayatta kalabilmek üzerine programlanmıştır. İnsanlar istek ve arzuları doğrultusunda davranışlarda bulunabilirler. Bu davranışlar eğer toplumun bilincine uygunsa bireyler bu davranış üzerinde fazla düşünmeden hayatlarına devam edebilecekleri gibi ; eğer  bu davranış toplumun bilincine aykırı, toplumun kabul etmeyeceği ve onu grubun dışına çıkaracak bir sonuca yol açıyorsa birey bilişsel tutarsızlık yaşamamak, kendini haklı görebilmek ve aidiyet duygusunu devam ettirebilmek için bu davranışını mantıklı açıklamalarla kendine kanıtlamaya çalışır. İnsanlar ve onların yetiştiği topluma ait düşünce yapısı bireylerin hayatlarında büyük bir öneme sahiptir. Bireyler ait oldukları topluma ait kendilerinde bir ‘sosyal bilinçdışı’ oluşturarak hayatlarına devam ederler… 

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif ve Kompulsif Bozukluk; istenmeyen ve zorlayıcı düşüncelerin, rahatsız edici imgelerin ortaya çıkması ve sonrasında da bu korkulan olayların/durumların önlenmesine yönelik davranışlar sergilenmesi diye açıklanabilir. Bir başka tabirle başımıza gelmesinden korktuğumuz bir durum karşısında aldığımız işlevsiz önlemler zinciridir.

    Obsesyonlar; kişinin kabul etmekte zorlandığı, kontrolü dışında ortaya çıkan, tekrarlayıcı düşünce, görüntü ve tepkilerdir. Yaşanan bu obsesyonlar ne kadar kabul edilemez olursa yaşanma sıklığı da o denli artar ve yönetmesi de o denli güçleşir. Kişinin anlamlandıramadığı bu obsesyonlar kesinlik içermemekle beraber, “acabalar”, “ya olursalar” içerir. Yani şüphe dediğimiz bu obsesyonlar bir kısır döngüye girmektedir. Bu kısır döngüde bir süre sonra insanda bir yenilmişlik duygusu yaratır. Bu bile tek başına insanın öz güvenini sarsan bir durumdur. Çünkü oksitosin hormonu (mutluluk veya özgüven hormonu diye de bilinir) hayatınıza yeni bir şey kattığınızda salgılanmaktadır. Ama bu rahatsızlıkta insan bir kısır döngü içinde hep aynı şeyleri düşünüp aynı güvenlik önlemleri almaya (kompulsüyonlar sergilemeye) devam eder ve mutlu olmak bu insanlar için bazen çok uzaklarda bir durum olmaktan öteye geçemez.

    Kompulsiyonlar ise obsesyonlara tepki olarak ortaya çıkan ve engellenemeyen yineleyici davranışlardır. Yani obsesyonların yarattığı kaygıyı en aza indirgemek için yapılan güvenlik davranışlarıdır.

    Mesela kirlenmişlik hissinden kurtulmak için devamlı ellerini yıkayan, evinin temizliğine günde 3 saatten fazla zaman harcayan ya da sevdiği insanların başına kötü şeylerin (kaza, ölüm vs.) geleceği obsesyonları olan ve onları sürekli olarak arama, telefonuna ulaşamadığı zamanlarda krizler geçirme, ısrarla görmek isteme gibi kompulsüyonlar gösteren kişiler buna örnek olarak gösterilebilir.

    Obsesif ve Kompulsif Bozukluk yaşayan kişinin ruh hali bozulur, bilişsel süreçlerde kırılma yaşar, algısı ve iradesi zarar görür. Bunların sonucunda işi, sosyal hayatı ve yaşam kalitesi ciddi anlamda düşer. Bu rahatsızlıkta kişinin yaşadığı zorluklara bir de utanç duygusunun eşlik etmesiyle bu rahatsızlığı herkesten saklamaya çalışır.

    Obsesif ve Kompulsif Bozukluğun tedavisinde psikoterapi sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Öncelikle bu rahatsızlığı tetikleyen anı veya anıları bulma, sürdürücü etmenleri ve kaçınma davranışlarını tespit etme, maruz bırakma gibi yöntemler kullanılmaktadır.