Etiket: İlk

  • Okul Fobisi

    Okul Fobisi

    2017-2018 eğitim-öğretim sürecine başlarken çocuklarda en temel karşılaşılan sorunlardan biri de okul
    fobisidir. Okul korkusu olarak da adlandırılan okul fobisi çocuğun okula gitmeyi reddetmesi durumudur.

    Çocuğun yalnızca okula başladığı süreçte değil, sonrasında da görülebilen okul fobisi yalnızca anneden
    ya da evden ayrılma korkusu değil okulun fiziki şartları, öğretmenin otoriter rolü, akran baskısı ya da ”
    başarısız olacağım” kaygısı gibi pek çok nedenden kaynaklı da olabilir.

    Okul fobisi yaşayan çocuklar tek başına problem sahibi gibi görünseler de problemin kaynağı anne ya da
    baba hatta her ikisi arasındaki ilişkiden de kaynaklı olabilir.

    Okul fobisi yaşayan çocukların anneleri ile ilgili yapılan araştırma bulguları incelendiğinde ise annelerin
    yaklaşık üçte birinin obsesyon. kişilerarası duyarlık ve psikotizm alanlarında ruhsal belirtiler gösterdikleri
    belirlenmiştir. Araştırmada okul fobisi olan öğrencilerin ortak özellikleri incelendiğinde orta
    sosyoekonomik seviyede çekirdek ailenin genelde ilk çocukları oldukları ve okul fobisi olan çocukların
    annelerinin ilkokul mezunu ev hanımı olmaları dikkat çekmektedir. Anne baba arasındaki şiddetli
    geçimsizlik de yine çocuğu anneye bağlayıcı manidar bir rol üstlenmektedir.

    Okul fobisi yalnızca okulu reddetmek değildir, altında yatan ihtiyaç duygusal bir mesaj verebilir.

    Anne çocuk arasındaki ilk bağlanma anne karnında başlar ve tüm iletişimler bu bağ üzerinden kurulur.
    Çocuk kişilik gelişiminin en önemli evresinde okula başlayacak ve akranları ile annesi ile kurduğu o bağ
    üzerinden bir iletişim kuracaktır. Çocuk eğer ailenin ilk çocuğu ise bu durumda veliler biraz daha kaygılı
    çekingen bir rol üstlenebilir. Çocuğun annesi ile kurduğu güvensiz bağlanma türü okulun ilk günlerinde şu
    şekilde cereyan edebilir;
    +Kızım bak ben gidiyorum ,ben gidince sakın ağlama, öğretmenini üzme tuvaletin gelirse söyle aman ha
    dikkat et ,kimsenin verdiği bir şeyi yeme.
    -Tamam anneciğim.
    +Kızım bak ben gidiyorum tamam demi ağlamak yok.
    -Tamam dedim ya anne.
    +Ha tamam o zaman ben gidiyorum bak şimdi bu kez kesin gidiyorum.
    Şeklinde bir diyalog öğretmenlerin en alışık olduğu durumlardan biridir. Burada anne çocuktan ayrılmaya
    hazır değildir ve sürekli o yokken başına bir şey gelecek kaygısı güderek kendisini akıl almaz bir
    obsesyona sokabilir. Yapılan araştırmalarda zaten okul fobisi yaşayan çocukların annelerinde obsesyon
    belirtiler gözlendiğini ispat eder niteliktedir.

    Ne Yapmalıyım?

    Öncelikle çocuğunuzun duygularını ve düşüncelerini yansıtıcı bir iletişim kurmalısınız.
    ‘’Tatlım şu an neler yaşadığını hissedebiliyorum, kaygılı ve telaşlısın. Biliyor musun ben de okula ilk
    başladığım gün aynen senin gibi hissetmiş hatta ağlamıştım. Ama zamanla o kadar iyi arkadaşlarım oldu
    ki hem eğlendik hem de yeni şeyler öğrendik onlarla. Bugün hala görüşüp o günleri konuşuyoruz .Okul
    yeni arkadaşlar edinmek ve yeni şeyler öğrenmek için çok uygun bir yer.’’

    Çocuk çok fazla ağlıyor ve konuşanları reddediyorsa lütfen öncelikle siz sakin kalmaya çalışarak telkin

    verin.

    ‘’Canım lütfen sakin ol, seni istemediğin bir şeyi yapmaya zorlamayacağım. Ağlamayı bıraktığında
    seninle konuşmak için salonda bekliyor olacağım.’’ Şeklinde bir ifade ile ağlama durumunun sonlanması
    ile duygular çözümlenmelidir.
    Söyler misin şimdi seni okul konusunda tedirgin eden duygu nedir? Sen şuan okulda olsan ne yapıyor
    olurdun?Arkadaşların sana derdi peki?Öğretmenin seni sever miydi? Gibi sorularla çocuğun okul,
    arakadaş ve öğretmene karşı tutumu ve algısı çözümlenmelidir.
    Son olarak telkin ve ikna ile okul bahçesine kadar bile olsa çocukla gidilir ve okul öğretmenin anlayışı ile
    durum orada yeniden uyum sağlayıcı unsurlarla desteklenir.
    En uygun çözüm ise kararlı davranmak ,sabır göstermek ve ölçülü bir iç disiplin ile sakinlik göstermek.

  • 3-6 aylik bebeklerde beslenme

    4, 5 ve 6 aylik bebekler de beslenme

    Katı Gıdalar

    • Bebeğiniz için ilk 6 ay anne sütü yeterlidir.

    • İlk 6 ayda normal gelişim için anne sütü yetmiyorsa katı gıda değil, hazır mama veriniz.

    • Bebeğe mümkün olduğunca kendinizin hazırladığı taze yiyecekleri veriniz.

    • Besinleri:

    4, 5 ve 6 aylarda püre veya rende(vitamin içeriğinin korunması için cam rende kullanınız.)

    6-8 ayda ince şekilde kıyarak

    8 aydan sonra daha kalın kıyarak veriniz.

    • Yemek için asla zorlamayın. Bırakın ne kadar yiyeceğine kendisi karar versin. Yediği miktar öğünden öğüne değişebilir, önemli olan gelişiminin ve kilo alımının normal olmasıdır.

    • Yiyeceklerin ılık olmasına dikkat ediniz. Önce bir miktar tatmanız yararlı olacaktır.

    • İlk denediğiniz her katı gıdayı mümkünse sabah veya öğlen saatinde veriniz. Aksi takdirde geceniz berbat olabilir.

    • Bazı bebekler yeni ve alışılmadık bir gıdaya açken tepki verebilir. Bu nedenle önce anne sütü veya mama ile açlığını yatıştırdıktan sonra deneyiniz.

    • UNUTMAYIN; katı gıda anne sütü yerine değil onu tamamlayıcı olarak verilir. Bu nedenle ek gıdalara sütünüzün az geldiği öğünden başlamayı tercih ediniz.

    • Bir süre sonra çalışmaya başlayacaksınız, evde olmayacağınız saatlerde ek gıdaya başlamayı tercih ediniz.

    • Başlangıçta bebeğiniz, refleks olarak verilen gıdayı dili ile dışarı itebilir. Bu normaldir, ancak bebek zamanla gıdaları ağızda tutmayı öğrenecektir.

    • Her yeni gıdaya tek olarak başlanmalıdır. Aynı anda birden fazla katı gıda denenmesi alerjik reaksiyonlarda bizi yanlış yönlendirebilir. Her yeni gıda 3-4 gün denendikten sonra başka yeni bir gıdaya geçilebilir.( Kusma, ishal, ciltte döküntü veya gaz olursa bu gıdayı birkaç ay vermeyin.)

    • Ek gıdalara başladığınız ilk birkaç hafta rahat olun. Aldığı ek gıdanın miktarı önemli değildir. Önemli olan yeni tatları, pütürlü gıdayı tanıması, yeni yeme biçimini öğrenmesidir.

    • Yemek zamanları sizin ve bebeğiniz için eğlence zamanı olmalıdır. Onunla konuşun, şarkı söyleyin, komiklikler yapın.

    • Yemek sırasında bebeğinizin ilgisi başka tarafa kayarsa (telefon çalması, konuşma sesi vs.) bebek başını size döndürünceye dek bekleyin; dikkatini çekmek için onunla konuşun.

    • Çoğu bebek 6-9 aylarda fincanı veya bardağı eliyle tutmak ister. Bebek her beslenmede yeterli gıdayı aldıktan sonra bebeğin bardakla egzersiz yapmasına izin verin.

    • Bebekler yeni gıdaların ilk verilişinde almak istemiyorsa çenesini kilitleyebilir. Bu durumda verilen gıdayı daha küçük parçalara ayırarak tekrar deneyin. Ancak bunu yemeğin sonuna doğru yaparsa doymuş demektir, ısrar etmeyin.

    • Bebekler bazen hızlı veya çok yerse kusabilir veya çıkarabilir. Bebeğin üzerini temizledikten sonra, hasta görünmüyor ve aç görünüyorsa biraz daha yedirmeyi deneyin.

    • Eğer bebeğiniz bir gıdayı sürekli reddederse gıdayı tekrar vermek için 2 hafta bekleyin. Bebeklerin her verilen gıdayı alacaklarını düşünmeyin, onların damak zevkine saygı duyun. Tahıl, meyve, sebze, et, süt gibi ana yiyecek gruplarından seçerek yediği birkaç çeşitle dengeli beslenebilir.

    • Yemek aralarında atıştırmaya fazla izin vermeyin, minimumda tutun. Su veya meyve suyu verebilirsiniz, ancak aşırıya kaçmayın.

    • Beslerken bebek ağlar ve yüzünü sizden kaçırırsa, sizde 10-15 saniye kadar başınızı çevirin, sonra tekrar vermeyi deneyin.

    • Yemeğin sonuna doğru huysuzluk yapmaya başlar ve yemekle oynarsa doymuş demektir, ısrar etmeyin.

    • Yemek zamanını kavgaya ve çatışmaya dönüştürmeyin. Bunlar için yemek zamanını seçmeyin; nasıl olsa kavga için ilerde bol vaktiniz olacak.

  • Bebek beslenmesinde katı gıdalara geçiş prensipleri

    Bebeklerde beslenme

    Bebek beslenmesinde Katı Gıdalar

    • Bebeğinizin beslenmesi için ilk 6 ay anne sütü yeterlidir.

    • İlk 6 ayda normal gelişim için anne sütü yetmiyorsa katı gıda değil, hazır mama veriniz.

    • Bebeğe mümkün olduğunca kendinizin hazırladığı taze yiyecekleri veriniz.

    • Besinleri:

    4-6 ayda püre veya rende(vitamin içeriğinin korunması için cam rende kullanınız.)

    6-8 ayda ince şekilde kıyarak

    8 aydan sonra daha kalın kıyarak veriniz.

    • Yemek için asla zorlamayın. Bırakın ne kadar yiyeceğine kendisi karar versin. Yediği miktar öğünden öğüne değişebilir, önemli olan gelişiminin ve kilo alımının normal olmasıdır.

    • Yiyeceklerin ılık olmasına dikkat ediniz. Önce bir miktar tatmanız yararlı olacaktır.

    • İlk denediğiniz her katı gıdayı mümkünse sabah veya öğlen saatinde veriniz. Aksi takdirde geceniz berbat olabilir.

    • Bazı bebekler yeni ve alışılmadık bir gıdaya açken tepki verebilir. Bu nedenle önce anne sütü veya mama ile açlığını yatıştırdıktan sonra deneyiniz.

    • UNUTMAYIN; katı gıda anne sütü yerine değil onu tamamlayıcı olarak verilir. Bu nedenle ek gıdalara sütünüzün az geldiği öğünden başlamayı tercih ediniz.

    • Bir süre sonra çalışmaya başlayacaksınız, evde olmayacağınız saatlerde ek gıdaya başlamayı tercih ediniz.

    • Başlangıçta bebeğiniz, refleks olarak verilen gıdayı dili ile dışarı itebilir. Bu normaldir, ancak bebek zamanla gıdaları ağızda tutmayı öğrenecektir.

    • Her yeni gıdaya tek olarak başlanmalıdır. Aynı anda birden fazla katı gıda denenmesi alerjik reaksiyonlarda bizi yanlış yönlendirebilir. Her yeni gıda 3-4 gün denendikten sonra başka yeni bir gıdaya geçilebilir.( Kusma, ishal, ciltte döküntü veya gaz olursa bu gıdayı birkaç ay vermeyin.)

    • Ek gıdalara başladığınız ilk birkaç hafta rahat olun. Aldığı ek gıdanın miktarı önemli değildir. Önemli olan yeni tatları, pütürlü gıdayı tanıması, yeni yeme biçimini öğrenmesidir.

    • Yemek zamanları sizin ve bebeğiniz için eğlence zamanı olmalıdır. Onunla konuşun, şarkı söyleyin, komiklikler yapın.

    • Yemek sırasında bebeğinizin ilgisi başka tarafa kayarsa (telefon çalması, konuşma sesi vs.) bebek başını size döndürünceye dek bekleyin; dikkatini çekmek için onunla konuşun.

    • Çoğu bebek 6-9 aylarda fincanı veya bardağı eliyle tutmak ister. Bebek her beslenmede yeterli gıdayı aldıktan sonra bebeğin bardakla egzersiz yapmasına izin verin.

    • Bebekler yeni gıdaların ilk verilişinde almak istemiyorsa çenesini kilitleyebilir. Bu durumda verilen gıdayı daha küçük parçalara ayırarak tekrar deneyin. Ancak bunu yemeğin sonuna doğru yaparsa doymuş demektir, ısrar etmeyin.

    • Bebekler bazen hızlı veya çok yerse kusabilir veya çıkarabilir. Bebeğin üzerini temizledikten sonra, hasta görünmüyor ve aç görünüyorsa biraz daha yedirmeyi deneyin.

    • Eğer bebeğiniz bir gıdayı sürekli reddederse gıdayı tekrar vermek için 2 hafta bekleyin. Bebeklerin her verilen gıdayı alacaklarını düşünmeyin, onların damak zevkine saygı duyun. Tahıl, meyve, sebze, et, süt gibi ana yiyecek gruplarından seçerek yediği birkaç çeşitle dengeli beslenebilir.

    • Yemek aralarında atıştırmaya fazla izin vermeyin, minimumda tutun. Su veya meyve suyu verebilirsiniz, ancak aşırıya kaçmayın.

    • Beslerken bebek ağlar ve yüzünü sizden kaçırırsa, sizde 10-15 saniye kadar başınızı çevirin, sonra tekrar vermeyi deneyin.

    • Yemeğin sonuna doğru huysuzluk yapmaya başlar ve yemekle oynarsa doymuş demektir, ısrar etmeyin.

    • Yemek zamanını kavgaya ve çatışmaya dönüştürmeyin. Bunlar için yemek zamanını seçmeyin; nasıl olsa kavga için ilerde bol vaktiniz olacak.

  • Rota virus nedir?

    Rota virus ishale neden olan bir virüstür, ishale sıklıkla kusma, ateş ve sıvı kaybı eşlik eder. Rota virusler nedeniyle her yıl dünyada 5 yaş altinda 25milyon çoçuk şağlık kuruluslarina götürülmektedir. 2 milyon hastaneye yatmakta ve 600 bini aşkın çocuk hayatini kaybetmektedir.

    Rotavirüs Hastalığının belirtileri nelerdir?

    Hastalik virüsü adiktan 1-2 gün sonra başlar, bu donemde bir buldu göstermez ancakçoçuk enfeksiyonu yayabilir. Tipik hastalik bulguları;

    • Kusma

    • İshal

    • Ateş

    Rotavirüs oldukça kolay bulaşan bir virüstür. Bir çok farkli tipi olduğu için hastalik defalarca geçirilebilinir. Ancak sonraki enfeksiyonlar ilkine göre daha hafif seyreder

    Rotavirüs Nasıl Bulaşır?

    Hastanin gaytasinda bol miktarda bulunduğundan ve çevrede variliğını koruyabildiğınden virüs bulaşık, yiyecek, içecek, oyuncak vb. şeyler vasitasi ile kolayca bulaşabilmektedir.

    Solunum yolu ilede bulaşabildiğini gösteren az miktarda kayit vardir. Ancak asil bulaşma gayta yolu ile olmaktadır.

    Rotavirüs Hastaliği Nasıl Teşhiş Edilir?

    Tipik belirtilerinin yanında teşhis, hastadan alınan dışkı örneklerinin laboratuvarlarda incelenip rotavirüs antijeninin saptanmasiyla konulur

    Rotavirüs Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?

    Bu hastalığın ilaci yoktur. Tedavi de vucudun hastalikla kaybettiğı suyun geri konmasi ile olur. Ağır vakalarda hastanede damardan sıvı verilerek tedavi edilir

    Rotavirüs Hastalığı Nasıl Önlenir?

    Çoçukların ellerini yıkamak, daha iyi hijyen koşullarında yaşamalarını sağlamak önemli olsa da rotavirüs hastalığını anlamli şekilde azaltmaktadır. Rotavirüs hastalığından korunmanın öncelikli ve etkin yolu aşılanmaktır.

    Rotavirüs Aşıları

    Rotavirüs’ün bir çok tipi olduğu için hastalik defalarca geçirilrilebilir. Ancak sonraki enfeksiyonlar hiç bir zaman ilki kadar ağır olmamaktadır. İşte aşılanmanın asıl amacı, ağır seyreden bu ilk enfeksiyonun doğal yolla değil aşı ile geçirilmesini salamaktır. Yanı amaç aşı ile belirtisiz veya hafif seyirli hastalığı önlemek değildi, tıpkı doğal bağışıklıkta olduğu gibi ilk ağır enfeksiyonu önlemek, hastane yatışlarını, sağlık kuruluslarına başvuranhasta sayısını ve en önemlisi bu ağır ilk enfeksiyon nedeni ile oluşabilecek ölümleri azaltmaktir. Şu anda ülkemizde ruhsatlandirilmiş 2 rotavirüs aşısı bulunmaktadir. Her ikiside ağız yolu ile uygulanmaktadır. Yapılan çalişmalar iki aşınında guvenli ve etkili olduğunu göstermektedir. Aşılardan Monovolan Human Rotavirüs aşısı olan aşı 2 dozda yapılmaktadır. Ülkemizde önerilen takvimi 2. ve 4. aylarda yapılan 2 doz şeklindedir. Dier aşı Pentavalan Human-Bovine Reassortant Rotavirüs aşısıdır. Uygulanmasi 2,4,6 aylar olmak üzere 3 dozdur.

    Kimler Aşılanamaz?

    • Aşının etken maddesi veya bilesenlerinden birine aşırı duyarli olanlar

    • Önce uygulanan rotavirüs aşısından sonra aşırı duyarlilik gösterenler

    • Önceden invajinasyon (bağırsak düğümlenmesi ) geçirenler

    • Bağışiklik sistemi bozuk olanlar

    • Ateşli hastaliği olanlar

    • İshal ve kusmasi olanlarda aşı uygulanmamali veya uygulanma zamani ertelenmelidir

    Özel Durumlar

    • Premature doğanlar (37 haftanın altinda doğum)

    *En az 6 haftalık olunca, klinik durumları değişken değil ise aşılanabilir

    • Bağışıklık sistemi bozukluğu olan biri ile aynı evde yaşayanlar aşılanabilir

    Aşının çıkarilmasi veya tükürülmesinden sonra tekrar verilmesi gerekmez

    Rotavirüs Aşısının Diğer Aşılarla Beraber Uygulanması

    Rotavirüs aşısı 2. ve 4. aylarda uygulanan karma aşılar, Hepatit B aşısı ve Konguge Pnomokok aşısı ile beraber verilebilir. Oral Polio aşısı ile rotavirüs aşısı ile arasinda 2 haftalik bekleme önerilir, burada rotavirüs aşısı önce uygulanmalidir.

    Rotavirüs aşısı civa ve thiomersal içermez. Şu an ruhsat almiş olan rotavirüs aşısıyla invajinasyon (bağirsak duğumlenmesi) arasinda bi ilişki bildirilmemiştir.

    Saygılarımla

    DR.Ertuğrul Güler

  • Bebeğinizin birinci yılı: güzel beklentiler

    Gülümseme

    İki ay boyunca uykusuz kaldınız. Onu her saat sakinleştirmeye çalıştınız. Tabii bu arada bol bol da gözyaşı gördünüz. Bu arada belki arada parlayan bir gülümseme gördünüz ama bunun nedeni gaz da olabilirdi. Şimdi asıl ödülü alma zamanı. Yaklaşık 2 aylık olduğunda, bebeğiniz size gülümseyecek! Bebeğinizin dayanılmaz gülümsemesi için genellikle sesinizi duyması veya yüzünüzü görmesi yetecek.

    Kahkaha
    Bebeğinizin sık sık ağlayan sesi sizi köşeye sıkıştırdıysa, direnmeye devam edin. Bebeğiniz 4. ayını tamamladığında, belki de duyup duyabileceğiniz en tatlı sesi, yani bebeğinizin kahkahasını beklemeye başlayabilirsiniz. Bunun en iyi tarafı da, bebeğinizin ne kadar kolay kahkaha attığını görmektir. Gülünç suratlar, gıdıklama ve ce-ee’ler kıkır kıkır kahkahalar atmasına yetecektir.

    Deliksiz Uyku
    Diğer hiçbir ilk ana benzemeyen deliksiz uyku, yeni ebeveynler için bir mucize haline gelir. Yeni doğan bir bebeğin tüm gece uyumasını beklemek gerçekçilikten ve sağlıklı düzenden uzaksa da, ebeveynler yakın zamanda rahata kavuşacaklarını unutmamalıdır. 4-6 ay sonrasında, çoğu bebek tüm geceyi deliksiz bir uykuyla geçirebilir.

    Dik Oturma
    Her zaman karnınızın üzerinde uzanmanız gerektiğini düşünün. Dünya nasıl da farklı görünürdü! 5 veya 6 ay sonrasında, çoğu bebek destekle dik oturabilir. Destek için, ya ellerini önlerine koyar ya da yastıklara veya mobilyalara yaslanırlar. Bebekler, genellikle 7-9 ay civarında desteksiz oturabilmeye başlar.

    Emekleme 9 aya gelindiğinde, çoğu bebek hem ellerini hem de ayaklarını kullanarak emeklemeye başlar. Bazı bebeklerse hiç emeklemeden sürünmeyi veya kıvrıla kıvrıla ilerlemeyi tercih eder. Emekleme çok önemli bir gelişme değildir ve kaymayı veya sürünmeyi tercih eden bebekler de genellikle diğer gelişmelere zamanında erişir.

    El Sallama

    ‘Bay bay’ anlamında el sallama sadece şirin bir hareket değildir – aslında, bir dil ifadesidir. 9 aya varıldığında, çoğu bebek sesler, jestler ve anlamlar arasında bağlantı kurmaya başlar. El sallamanın ‘bay bay’ ifadesiyle bağlantılı olduğunu anlar.
    Elle Yemek Yeme
    Kaşıkla besleme ihtişamını kaybetmeye başladıysa, bebekler kendi başlarına yemek yemeye hazırdır. 9-12 ay arasında, bebekler ellerini ve parmaklarını kontrol edebilmeye başlar. Bu da, parçalı yiyecekler gibi küçük nesneleri kavramalarını kolaylaştırır. Ne yazık ki, bu yaşın üstündeki bebekler tatları ve dokunuşları keşfetmeye bayıldığından, ağızlarına atmak isteyecekleri tek şey yiyecek olmayacaktır. Bu yüzden, çevre güvenliği bu yaşta dikkate alınması gereken önemli bir noktadır.

    Ayakta Durma
    12 aya varıldığında, çoğu bebek kısa süre de olsa desteksiz ayakta durabilir. Ayrıca, mobilyalara veya başka nesnelere dayanarak küçük adımlar da atarlar – buna “sıralama” adı verilir. Bağımsız bir şekilde yürümeyi öğrendikleri andan önceki haftalarda veya aylarda, bebekler sıralayarak, kendilerini asıl yürüme aktivitesine hazırlar.

    Adım Atma
    İlk adımı, ilklerin kralı olarak görebilirsiniz. Bebeğinizin kendi başına attığı ilk adım kadar beklenen (veya kaydedilmeye çalışılan) başka bir an yoktur. Ancak, her bebek bir yaşına vardığında yürümeye başlamaz. Normal yürüme yaşı 9 ila 17 aydır ve çoğu bebek, ilk adımlarını yaklaşık 13. ayda atar.
    İlk Kelime
    “Anne! “Baba!” Bebeğinizin adınızı söylediğini duymak kadar güzel bir şey yoktur. Bu da bir yaş civarında gerçekleşir. Bu zamana kadar, çoğu bebek en az bir gerçek kelime söyler ve başkalarını taklit etmeye çalışır. Ufaklığınızın düşüncelerini nihayet öğreneceğiniz an yakındır.

  • Yenidoğan bebek için ilk 48 saat neden önemli?

    Doğumdan sonraki ilk 60 saniyeden başlayarak geçen 48 saatte yapılan girişim ve incelemeler, bebeğin yaşamını tamamen değiştiriyor. Eksik ya da hatalı yapılan uygulamalar yaşamsal sorunlara yol açabiliyor. Gebelik süresince hiçbir sorun olmasa da 10 doğumdan birinde bebek dış hayata uyum sağlamakta zorlanmaktadır.

    Dokuz ay boyunca annesinin karnında rahat, sıcak ve güvenli bir ortamda büyüyen, tüm gereksinimleri annesi tarafından karşılanan ve bu sırada akciğer ile kalp dolaşımı farklı olan bebeğin vücudunda doğumla birlikte dış dünyaya uyum sağlamak için çok hızlı değişiklikler oluyor. Bebek ilk nefesini alması ve kordonunun kesilmesi ile birlikte metabolik dengesini sağlamaya çalışır. Doğumdan sonra eksik ya da hatalı yapılan uygulamalar, yaşamsal sorunlara yol açabilir. 100 bebekten birine kalp masajı yapmak ya da balon-maske ile solutmak gerekmekte olup, her doğumda sorunların önüne geçebilmek için bebekle ilgilenecek bir hekim ve hemşirenin hazır olması gereklidir. Altın dakika olarak nitelendirilen, hayatın ilk 60 saniyesinde bebek soluğunda veya kalbinde problem varsa hemen müdahale edilmesi çok önemlidir.

    Bebeğin ilk aşısı anne sütü

    Doğum sonrası uyumu normal olan bebeklerin ilk muayenesi doğum salonunda yapılabilmekte olup, bu sırada yarık dudak, damak, makatın gelişmemesi ve parmak sayılarında farklılık gibi anomalilerin de kontrolü sağlanmaktadır. Tüm kontrolleri yapılan bebek anneye gösterildikten sonra doğum salonunda anne memesine tutulması gerekir. Emzirme ne kadar erken başlarsa, süt de o kadar erken gelir. Bebeği mikroplara karşı koruyan hücre ve antikorları içeren anne sütü doğumu izleyen günlerde çok zengindir. Anne odasına alındıktan sonra doğumu izleyen bir saat içinde bebeğin mutlaka emzirilmesi gerekmektedir.

    Sezaryanla doğan bebekler adaptasyon sorunu yaşıyor

    Bebeğin ilk 48 saatinde sık karşılaşılan sorunlardan birisi de sarılıktır. Zamanında doğan bebeklerin yüzde 60’ında, erken doğan bebeklerin ise yüzde 80’inde sarılık görülmektedir. İlk 24 saatte meydana gelen sarılıklar patolojiktir ve izlenmesi gereklidir. Fizyolojik sarılık ise ikinci veya üçüncü günde ortaya çıkarak yaklaşık bir-iki hafta sürmektedir. Anne ve bebek arasında kan grubu uyumsuzluğu varsa bu durumun da yakından izlenmesi gerekmektedir. Bebekler kendilerini normal doğuma hazırladıkları için, sezaryen ile doğumda bebekler dış dünyaya adapte olmakta zorlanabilmektedirler. Bebekler ilk idrarını doğumdan sonraki 24 saat, ilk kakayı da 48 saat içinde yaparlar. 48 saat içinde kakanın yapılamaması, barsaklarda tıkanıklık olasılığını düşündürdüğü için mutlaka hekime başvurulması gerekmektedir. Doğumu izleyen günlerde kakanın koyu yeşilimsi-siyah renkte olması da normal kabul edilmektedir.

    Erken doğumlarda risk artıyor

    Doğumdan sonraki ilk dakikada oksijenlenme süreci gecikirse başta beyin olmak üzere tüm organlar zarar görür. Beyin oksijensiz kaldığında havale görülebilir. Bu durumun sonucunda bedensel ve zihinsel gelişim geriliği ile epilepsi, okul başarısızlığı ya da spastisite gibi ileriye dönük pek çok sorunla karşılaşılabilir. Erken müdahale edilerek yoğun bakım ünitesine alınan bebek 24-28 saat içinde iyileşebilmektedir. Erken doğan bebekleri yaşamın ilk 48 saatinde daha fazla sorun beklemektedir. Erken doğum yapacak olan gebelerin mutlaka yenidoğan ünitesi bulunan merkezleri tercih etmesi gerekmektedir. Anne karnındayken kalbinde veya akciğerinde gelişim bozukluğu belirlenen, barsaklarında tıkanıklık, böbreklerinde anomali saptanan bebeklerin yenidoğan yoğun bakım ünitesi olan merkezlerde doğması önem taşımaktadır.

  • Anne sütü mü inek sütü mü ?

    Zamanında doğan bir bebek için en ideal besin anne sütüdür. Yenidoğan bebeği doğanın en güzel nimetlerinden biri olan ve daima hazır bir şekilde bebeğe sunulan anne sütünden mahrum bırakmak belki de ona karşı yapılacak en büyük kötülüktür. Anne sütü bebeğin büyüme ve gelişimine katkıda bulunmasının yanı sıra; Kognitif özelliklerinin,IQ ve entelektüel performansının gelişimine ve immün sisteminin gelişip güçlenmesine sonuçta enfeksiyon hastalıklarına ve alerjiden korunmasına katkısı vardır. Anne sütünden daha fazla yararlanabilmek için annenin buna doğum öncesi ve doğum sonrası psikolojik olarak hazırlanmış olması gerekmektedir.

    Bebeği de doğar doğmaz ilk 1-2 saat içinde anne göğsüne yatırılması sağlanmalıdır.Böylece prolaktin salınımı için gerekli mesaj beyine gönderilir ve bebeğin hemen emmesi sağlanır, aynı zamanda bu davranışla anne ve bebek arasında tensel temas ve psikolojik bağ da sağlanmış olur. Annenin bebeğini emzirme sıklığı tamamen bebeğe bağlı olmalıdır. Anne sütünün yetip yetmediği tartı, dışkı ve idrar çıkışına bağlı olmalıdır. Doğumu takiben 3. günde 3 ıslak bez ve ilk haftanın sonunda 4 ıslak bezin olması anne sütünün yeterli olduğunu gösterir. İlk 6 ay bebeğe sadece anne sütü verilmeli su dahi verilmemelidir. Eğer anne çalışıyorsa ve işe başlayacaksa annenin sütünün buz dolabında, buzluk ve derin dondurucu da saklayabileceği anlatılmalı bebek gereksinim duyunca sıcak suyun içine oturtulup çözündükten sonra vücut ısısına ulaşınca bebeğe verebileceği belirtilmelidir.

    Anne sütünde bulunan suda eriyen ve yağda eriyen vitaminlerinin miktarı -D ve K vitamini dışında- yenidoğan bebek için yeterlidir. Bunun için yenidoğan bebeğe doğar doğmaz K vitamini prematürelere 0.5 mg, temrinde doğan bebeğe 1 mg yapılmalıdır. Anne sütü alan bebeğe vitamin olarak 15. gün 400Ü/gün D vitamini başlanmalı, 1 yaşına kadar devam edilmelidir.

    Ayrıca ülkemizden yapılan çalışmalar; Nutrüsyonel demir eksikliği anemisinin sık gözüktüğünü göstermiştir. Bunun sonucunda süt çocukluğu döneminde demir takviyesi alanlar ile demir takviyesi almayanlar arasında 6 puan zeka farkı olduğu gösterilmiştir. Sonuçta anne sütü alan bebeğe rutin olarak demir preparatı başlanmalıdır. Eğer bebek yeterli anne sütü alıyor, annenin beslenmesi iyi ve ilk bebek ise 6. ayda demir preparatı başlanmalıdır. Anne daha önce doğum yapmış ve annenin beslenmesi bozuk ise bebeğe 4 .ayda demir preparatı başlanır. Anne sütünü herhangi bir sebepten alamamış bir bebeğe ise eğer adapte mama ile besleniyorsa ilk 6 ay demir takviyesi gerekmemektedir. Bebek 6. aydan sonra da demir takviyeli mama ile besleniyorsa ilave yine demir takviyesi gerekmez. Fakat İnek sütündeki demir konsantrasyonu anne sütünden fazla olsa da emilimi anne sütünden düşük olduğu için, sonuçta inek sütü ile beslenen bebeğe 6. ayda demir takviyesi gereklidir.

    Sulardaki flor yeterli ise dişlerin çıkması sırasında bebeğe sistemik flor takviyesi(tablet verilmesi ) gerekmez. Her hekim kendi bölgesindeki sudaki flor miktarını bilerek bunu ayarlamalıdır. Flor miktarının yeterli olduğu bölgelerde ilave verilecek florun çocuğa yarardan çok zarar verebileceği ve dental florozise yol açabileceği bilinmelidir. Eğer flor takviyesi gerekecekse diler çıkmaya başlayınca sistemik flor takviyesi yerine lokal flor takviyesi uygulamaları jel vb uygulamaları için Çocuk hekimleri diş hekimlerine aileyi yönlendirmelidir.

    Kemik ve diş yapısının temel yapı taşı olan kalsiyum organizma için son derece önemlidir. Sağlıklı beslenme disiplini içinde çocuklara kalsiyum desteği gerekmemektedir. Ancak raşitizm ülkemizde süt çocuklarında sık görülen bir sağlık problemidir. Şu da gerçektir ki Ülkemizde Raşitizmin gelişiminde, D vitamini eksikliğinden çok kalsiyum eksikliğinin etkili olduğu görülmüştür. Bunun sebebi erken ek gıdalara geçilip anne sütü de kesilmiş ise süt ve süt ürünü alamayan bebeğin bir sorunu olarak kalsiyum alım eksikliği olarak karşımıza çıkmaktadır. İnek sütünde kalsiyum ve fosfor oranının 1.3 gibi düşük olması emiliminin anne sütündeki kalsiyuma göre az olması ve ortamda yeterince laktoz olmamasından kaynaklanmaktadır. Amerikan Pediatri Akademisi 6 ay sonrası kullanılacak devam mamalarına kalsiyum ilavesini önermektedir. Süt çocuğunun alacağı kalsiyum miktarı 60/ mg/ gün olmalıdır. Sağlıklı bir bebeğin dışarıdan fosfor ilavesine yoktur.

    A vitamini immün sisteme desteği olacağı için anne sütü alan bebeğe 1000-1500 ünite verilmesinde yarar vardır.

    Yine çinko, bakır ve selenyumun sağlıklı beslenen bir çocuğa verilmesinde gerek yoktur. Ancak ülkemizde süt çocuklarının ilk yaşta, inek sütü ile erken tanışması sonucu nutrusyonel çinko eksikliği görülmektedir. Çinko eksikliği düşünülen iştahsız, kilo almayan ve sık enfeksiyon geçiren bebeğe çinkodan zengin besinler ve çinko desteği verilmelidir. Yine unutulmamalıdır ki çinko eksikliği, sindirim sisteminin bir önemli hastalığının -örneğin Çölyak hastalığı ve/veya kistik fibrozisin vb-belirtisi olabilir bu akılda tutularak çocuk bir bütün içinde değerlendirilmelidir.

    Hiç istenmeyen bir durum olarak anne sütü bir sebepten verilemeyecek olursa ailenin karşısına iki seçenek çıkmaktadır. Birisi bebek mamaları diğeri ise inek sütüdür. ESPGAN ve NASPGAN ve DSÖ( Dünya Sağlık örgütü) mecbur kalınmadıkça ilk 1 yaşta inek sütü kullanılmamasını hatta inek sütüne 2 yaşından sonra başlanılmasını öğütlemektedir. İnek sütü ile bebeğin sindirim sisteminin erken tanışması sindirim sisteminden gizli kanamaya ve demir eksikliği anemisine yol açabilmektedir. Ayrıca inek sütündeki sığır serum albümini, pankreastaki adacık hücreleri ile benzer antijenik yapıda olduğu için diabetes mellitus'a (şeker hastalığına ) eğilim inek sütünü ilk iki yaşta alanlarda daha fazla olmaktadır.

    Çölyak hastalığı;Buğday unundaki kıvam verici bir madde olan glutene karşı bir alerji olup, genetik, çevresel ve vücudun savunma mekanizmalarının karıştığı bir hastalıktır. Eğer inek sütü ile erken tanışılırsa hastalık görülme oranı artmaktadır. Yine Astım bronşialeye eğilim ilk yıl inek sütü ile beslenen bebeklerde artmaktadır.

    Sonuçta; Eğer anne sütü yetmiyorsa bunun yerine ilk seçeneğimiz tam adapte bebek mamaları olmalıdır. Bebek mamaları da istemeyerekte olsa, anne sütünün kesilmesi sonucunda kullanılacaksa tıpkı anne sütü gibi ilk 2 yaşta ek gıdalar bebek mamaları kesilmeden yanına ilave olarak başlanmalıdır. Yine aileye önerilerde bulunurken, ülkemizin gerçekleri göz önüne alınmalı, ailenin ekonomik durumu göz önüne alınarak yapılmalı ve öneriler aileye yönelik olmalıdır.

    Sonuç olarak bebeğin beslenmesinde ilk seçenek anne sütü olmalıdır. Eğer anne sütü yetersizse veya verilemiyorsa, beslenme ailenin sosyoekonomik durumuna göre hekimin bilgi ve deneyimine bağlı olarak şekillendirileceği bir sanat olmalıdır.

  • Bebek beslenmesi ve şişmanlık

    Bebek beslenmesi ve şişmanlık

    Şişmanlık şüphesiz günümüzün hastalığı.Dünya’nın yeni neslin sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Hatta şu korkutucu cümleyi duyuyoruz.”Terihte ilk defa yeni gelen neslin ortalama yaşam beklentisi bir önceki nesilden daha kısa”.Ve tüm bunlar şişmanlık ya da obesitenin insan sağlığı üzerinde yaptığı direk ve dolaylı etkiler,yol açtığı diyabet,yüksek tansiyon,kalp hastalığı gibi sebepler yüzünden.

    Tıpta yapılan en anlamlı şeyin önleyici hekimlik olduğuna inanıyorum.Bir hastalığı tedavi etmektense önlemek, önlemeye çalışmak çok daha önemli bence. Aslında obesite gibi bir konudan bahsettiğimizde önlemek tedavi etmekten çok daha kolay bence.Biz çocuk hekimleri olarak avantajlı bir konumdayız bu konuyla ilgili.Ne de olsa çocukları ilk beslenmeye başladıkları günden itibaren görebiliyoruz ve çocuğun beslenmesi ve hayat tarzı ile ilgili pek çok konuda müdahalede bulunabiliyoruz.Obesite ile ilgili pek çok şey aslında çocukluktan gelen kötü alışkanlıklara dayanıyor. Yaktığından fazla enerji almak denkleminden kaynaklansa da olay bu kadar basit değil, şişmanlık çoğu kez vücuttaki doğal denge bozulduğu için meydana geliyor..Yeterince hareket etmeme,ayrıca çeşitli ruh hallerinden kurtulmak için yani rahatlamak için yemek de buna tuz biber ekiyor.Peki bu durum nasıl engellenir.

    Obesitenin bebeğin ilk andan itibaren yanlızca neyle beslendiği değil aynı zamanda nasıl beslendiği ile de ilgisi olduğuna inanıyorum.Doğru beslenme alışkanlıkları da şişmanlığı önlemede çok önemli.İnsan bebekleri de diğer canlıların bebekleri gibi kendilerini doyuracak içgüdülerle doğarlar.Bebeğin doğal bir açlık tokluk mekanizması vardır ve bunu en iyi kendileri bilirler.Bebek kendi açlık tokluk sinyallerine gore beslendiğinde bu sağlıklı mekanizma çalışmaya devam eder ancak ilk andan itibaren yanlış besleme sonucu bozulması da mümkündür.

    Bunun kanıtı hayvanlarda mevcut. Obesite neden vahşi hayvanlarda hiç görülmüyor da yanlızca insanların beslediği evcil hayvanlarda var? Çünki obesite doğal olanın bozulmasıyla oluşuyor.Doğal dürtüleriyle beslenen hayvan tükettiği enerji ile büyümesine ve yaşam fonksiyonlarını devam ettirmesine yarayacak enerjinin toplamı kadar enerji alıyor.Bu doğal dürtüler insanlarda da mevcut. Bu yüzden çocuklar büyüme dönemlerinde çok acıkıyorlar da büyümenin azaldığı zamanlarda o kadar fazla yeme gereksinimi duymuyorlar.Kendi hallerine bırakıldıklarında az az sık sık yemeği seçiyorlar ki bu çok sağlıklı.

    Bebeğin beslenmesinde iki değişik durum olabiliyor. Birincisi annenin bebeğe adapte olması ve bebeğin acıktığı zaman ve gereksinimi olduğu kadar beslenmesi. Diğeri ise bebeğin anneye adapte olmasıdır ki, saatli beslemelerde ya da anne (ya da bakan kişi) bebeğin açlık tokluk sinyallerini tam okuyamazsa böyle bir durum söz konusu olur.

    Bunlardan birincisi çok daha sağlıklıdır ve daha once bahsettiğimiz içgüdüleri besler ve uzun vadede bebeğin de kendi gereksinimine iyi adapte olmasını sağlar.

    Anne sütünün obesiteyi engelleyen çok önemli bir faktör olduğunu biliyoruz. Emziirmek iki yönden çok faydalı aslında biri içerdiği maddeler diğeri de besleme şekli. Anne sütünün içeriği de bebeğin açlık ve tokluğu ayırmasına yardımcı oluyor.İlk salınmaya başlayan süt karbonhidrattan zenginken,sonda gelen süt yağdan zengin süt bebeğin kendisini tok hissetmesini sağlıyor.Anne sütü ile beslenen insanlarda erişkinlikte leptin denen maddenin daha çok olduğu gözlenmiş.Leptinin varlığının obesiteye karşı koruyucu olduğu biliniyor.

    Anne sütüyle beslenirken bir de çocuğun açlık tokluk sinyalleri daha fazla dikkate alınarak çocuk isteğe gore beslenebiliyor.Bunun da artık anne sütü obesite ilişkisinde önemli bir faktör olduğu ortaya çıktı.Mama ile besleyen anneler daha fazla saatli besleme eğilimi gösterirken anne sütü ile besleyen anneler daha ziyade çocuğun acıkma durumuna gore emziriyorlar.Ancak bu tip beslemede de dikkat edilecek unsurlar var. her ağlama açlık ağlaması değildir. Bebekler etrafta çok ses olduğu için,yoruldukları sıkıldıkları için,gazları olduğu için ve bir çok başka sebepten de ağlarlar. Bu ağlamaları ayırabilmek ise annelik sanatının (tabii baba ve bakıcılar içinde aynı şey geçerli) en büyük inceliklerinden biri.Bu mümkün olduğunda çocuk çok daha doyumlu ve mutlu olurken kendi açlık tokluk sinyallerine gore beslendiğinden bu sinyaller gelişerek devam ediyorlar ve elbette obesiteyi önlemede çok önemli bir rol oynuyorlar.Bu şekilde alışan çocuk acıkmayı da doymayı da biliyor.Elbette zamanla oluyor annenin açlık sinyallerini algılaması ve diğerlerinden ayırması biraz zaman ve alışma meselesi. Elbette içgüdüsel olarak anne bebeği beslemeye şartlı ama bazen endişeler ya da çevre baskısı ( bak bu çocuk doymuyor-gibi) negatif etkiliyebiliyor. Ve elbette her yeni insanı tanımak gibi yeni doğan bebeği tanımak çaba, özen ve zaman gerektiriyor.

    Bazi bebekler farklı sebeplerden dolayı anne sütü alamıyor ve mamayla beslenmek zorunda kalıyor.Mamayla beslenen çocuk obez olacak diye bir şey kesinlikle yok. Mamayla beslenen çocuklarda da sindirim özellikleri anne sütüne yakın mamaları seçmek önemli. Yine bebeğin acıkmasına gore beslemek(yukarıda bahsettiğimiz prensipler yüzünden ) bence tercih edilmesi gereken system. Tabii mama ile beslenen bebekler anne sütü ile beslenen bebeklere gore daha geç acıkıyorlar çünki mamanın sindirilmesi daha uzun sürüyor.

    Katı gıdalara başlandığında her anlamda yeni bir süreç başlıyor.Hem bebeğin yediği şeyler çeşitleniyor hem de beslenme biçiminin değişmesiyle bebeğin olaydaki kontrolü bir miktar artıyor.Besinlerin seçimi ve sıralanmasında yeme ve sindirim kolaylığının yanı sıra çocukların şekere ve şeker tadına erkenden alışmasını engellemek de önemli. Bu yüzden sebzeler ve kaşık mamaları ile başlayıp sonra meyveleri hayata sokmak bu ilk beslenme döneminde dikkat edilmesi gereken konular bence.Ve yine en önemlisi bebeği dinlemek anlamaktır çünki her bebek farklıdır. Bebek beklenen zamanda katı gıdalara hazır değilse ya da belli bir gıdayı hiç sevmiyorsa ( ki bu besin allerjileri nedeniyle olabilir) üstelememek gerekir.Kendi gereksininmlerini en iyi kendisi bilir. Yine katı gıda sürecince mümkün olduğunca doğal ve katkı maddesiz beslemek esas.

    Bebeklere ilk iki yıl şeker, çikolata gibi şeyler ve hazır meyve suları vermek istemiyoruz.Çünki şeker ve obesitenin kimsenin yadsıyamayacağı bir bağlantısı var.

    Yağı ise ilk iki yıl hiç kısıtlamıyoruz.Çünki ilk iki yıl yaşanan hızlı beyin gelişiminde son derece önemli.0-2 yaş için yapılmış besin üçgeninde yine temel ağırlık karbonhidratlarda ama protein ve yeğ gereksinimi oransal olarak daha fazla.

    İlk andan itibaren yemek keyifli bir şey olabiliyorsa ne ala ama en azından doğal bir şey olmalı.Unutmayalım ki çocuklar büyüme dönemlerine gore farklı miktarda acıkırlar çünki farklı miktarda besine ihtiyaç duyarlar.Çocukları zorla beslemek obesite ve beslenme bozuklukları açısından yapabileceğimiz en büyük kötülüklerden biri. Çocuğun mümkün olan en erken zamanda bağımsızlığını kazanmasını ve kendi ihtiyaçlarına duyarlı büyümesini istiyoruz. ( bu cümleye şiddetle itiraz edecek pek çok anne baba tanıyorum “bu çocuğu kendi haline bıraksam aç kalır”diyeceklerdir büyük olasılıkla ama baştan itibaren bu prensiplerle beslenince oluyor. Besin hayatımızın devamını sağlayan bir şeydir ve tabii sevinçli mutlu bir süreç olmalı beslenmek ama beslenme tehdit unsuru, ödül, ceza olmamalı.Çocuklar üzüldüklerinde üzüntüleri şekerle yatıştırılmaya çalışmamalı, çünki bu da daha sonraları yaşanan “ sıkıldıkça yemek yemek, yiyecekle rahatlamak “ olayının oluşmasında rol oynuyor.

    Çocuklarımızı dinleyelim.İhtiyaçlarını anlamaya ve kendilerinin de anlamasına yardımcı olmaya çalışalım.İsrarsız, tehditsiz, gereksinimlerine gore beslensinler ki hem kendi vücutlarıyla hem de yiyeceklerle barış içinde olsunlar.Unutmayalım şişmanlığın ve başka beslenme bozukluklarıının temelleri çocuklukta atılıyor ve ilk andan itibaren neyle ve nasıl beslendikleri çocukların tüm yaşamında son derece önem taşıyor.

  • İki çocuklu hayata hazır mısınız?

    İlk çocuğun dünyaya gelmesi ve büyümesinden sonra, anne babalar çoğu zaman ikinci çocuk planlamasına başlarlar. Bazen düşünce ikisinin bir arada büyümesidir, bazen de arada fazla yaş farkı olmadan ikinci çocuğu dünyaya getirmektir.

    İlk çocuğun büyüme evresinde, sıra ikinci çocuğa geldiğinde anne babalar için düşünceli günler başlar. Uykusuz geceler, emzirme, mama yedirme, alt değiştirme olayları yeniden ailenin gündemine girecektir. Bu kez bir farkla tabi, bu kez bir de ilk çocuğun durumunu ve psikolojisini düşünmek zorundadırlar.

    İkinci çocuğu planlama evresinde anne babalar kendileri açısından şu noktaları iyi değerlendirmelidir.

    Gerçekten ikinci bir çocuk sahibi olmayı istiyor musunuz, yoksa çevre baskısı mı sizi bu düşünceye sevk ediyor?

    İkinci çocuğu hayatınıza almaya hazır mısınız ?

    Aile bütçeniz ikinci çocuk için yeterli mi ?

    Anne ve baba olarak fiziksel ve ruhsal sağlığınız ikinci çocuk için uygun mu?

    Evlilik durumunuzda olağan dışı bir değişiklik var mı? Bazen ikinci çocuk kötü giden evliliği kurtarmak adına düşünülür ya da aile büyükleri tarafından önerilir, ama kötü giden çocuklu bir evliliğe ikinci bir çocuk ile devam etmek hem ilk çocuğa hem ikinci çocuğa hem de anne babaya büyük haksızlıktır.

    İkinci çocuk söz konusu olduğunda, anne baba ilk çocuğu da düşünerek karar almalıdır. İlk çocuğun yaşı, gelişim durumu, fiziksel sağlığı gibi bazı faktörler düşünülmesi gereken konular arasındadır.

    Eğer ikinci gebelik planlı bir gebelik olacaksa, ikinci çocuğun doğumu, ilk çocuğun hayatındaki önemli dönemlere denk getirilmemelidir. Örneğin ilk çocuk kreşe başladıktan birkaç hafta sonra kardeşinin dünyaya gelmesi, çocuğun kreşe uyum sürecini ve anne babası ile ilişkisini olumsuz etkileyebilir.

    İkinci çocuğun dünyaya gelmesi ile birlikte, anne çocuğun bakımı ile ilk aylarda daha çok meşgul olacağı için, annenin ikinci çocuğu ne kadar istediği ve bu sürece ne kadar hazır olduğu da önemlidir.

    Annenin kendini hazır hissetmediği bir gebelik ve sonrasındaki doğum, çocuğun büyüme süreci, hem anne hem baba hem de iki çocuk için zor geçebilir.

    İlk çocuğun büyümesi ile birlikte tekrar iş hayatına sosyal hayata geri dönen anne baba, ikinci çocuk ile birlikte bu yaşantılarına bir süre de olsa tekrar ara vermeye hazır olmalıdır.

    Tüm bu sebepler göz önüne alındığında, aileye ikinci bir çocuğun gelecek olması fikri, anne baba tarafından değerlendirilip karar verilmesi gereken bir durumdur.

    Bu nedenle, ilk bebeğin doğumundan sonra “Süt korur” düşüncesi ile korunmamak ve daha ilk bebeği yaşına bile girmemişken ikinci çocuğa hamile kalmak anne ve babalar için fraklı bir sürecin başlangıcı olur.

    İkinci çocuğun dünyaya gelmesi ile ilgili anne babanın daha planlı davranması gerekmektedir. Yukarıda söz edilen tüm noktalar gözden geçirilmeli ve en önemlisi anne baba ve ilk çocuk buna hazırsa, ikinci çocuk için planlama yapılmalıdır.

    Anne ve babaların yoğun çalıştığı, maddi zorlukların yaşandığı, anne babaların çocuklarına yeterli ve kaliteli zamanı ayırmakta zorlandığı günümüzde, aile planlaması daha da önem kazanmıştır.

    Kalabalık aile ve kardeş olgusu hem çocuklar hem de anne babalar için önemli bir değerdir, ancak aileye asıl mutluluk getirecek olan planlı hayattır…

  • Y KUŞAĞI DANIŞANLARLA NASIL İLETİŞİM KURULMALI?

    Y KUŞAĞI DANIŞANLARLA NASIL İLETİŞİM KURULMALI?

    Y kuşağı 1980 ile 1999 yılları arasında milenyuma ramak kala doğmuş orta kuşak nesildir. Burada ben Y neslini Adler’in ortanca kardeş kuramına çok benzetirim. X ve Z kuşağının arasına sıkışmış hisseden bu nesil kararsız,denge kurmaya çalışan, yaşamın kendisine hakkı olanı vermediğini düşünen bir nesildir.

    Ben de o kuşağa mensup bir psikoterapist olduğum için o sıkışmışlık hissine oldukça aşinayım. X kuşağını yine Adler’in en büyük kardeş kuramına , Z kuşağını ise en küçük kardeş kuramına oldukça yakın buluyorum. Bunlara biraz değinecek olursak; 

    X kuşağı 1965-1979 arası doğanlardır. Bu kuşak yaşlıların , aile büyüklerinin en çok sevdiği ve kendine yakın bulduğu kuşaktır.Kurallarla büyümüş,otoriteye saygıda kusur etmeyen,sadakat ve çalışkanlığa aşırı önem veren sabırlı bir nesildir.Az önce de söylediğim gibi Adler’in en büyük kardeş kuramıyla örtüşmektedir. Bunlar ; ‘’Genellikle ilginin odağında doğmuştur. Ailenin ilk göz ağrısıdır ve en fazla ilgi ona gösterilmiştir. Fakat bu durum yeni bir kardeşin doğumu ile son bulur. Artık ilgi yeni bebeğe yönelmiş ve o tek olma özelliğini yitirmiştir. Yeni gelen bebek onun alışmış olduğu sevgiyi çalmıştır ve paylaşmaya alışmalıdır. İlk çocuğun gelişi eşlerin toyluk dönemine rastlar. İlk gebelik ve ilk doğum eşler için en heyecanlı olaydır. Evliliğin bu ilk ürünü , en yüksek beklentilerle karşılanır.Eşler en çok ilk çocuklarını kendilerinin bir örneği gibi görmek eğilimindedirler. Bu sakınca yanında ilk çocuğa verilen önem ve ana babanın gösterdiği yakın ilgi toyluklardan doğan yanılgıları önemsiz kılabilir’’ (Yörükoğlu,2003)

    Yine X kuşağı en büyük kardeş gibi ‘’Bağımlı olmaya ,çok fazla çalışmaya ve hep önde olmak için çaba gösterme eğilimindedir.Sahneye bir kardeş çıktığında ise kendini ilgi odağının dışında bulur.Artık tek veya örnek değildir. Yeni gelenin adeta davetsiz misafir olarak, alışık olduğu sevgi elinden aldığına inanmaya hazırdır.’’(Corey,2008)

    Z kuşağımız ise 2000 yılı ve sonrasında doğanlardır. En büyüğü 16 yaşındadır. Z kuşağı ise Adler’in en küçük kardeşine oldukça yakındır. ‘’Her zaman ailenin göz bebeğidir, hiç büyümez. Aile de onu gözünde büyütmez. Ailenin ilgisini diğerleriyle paylaşmak zorunda değildir.Ailenin hep oyuncak bebeğidir ve o devamlı şımartılabilir.Çevre onunla hep sevimli ,hep küçük çocuk olarak ilgilenir. Bu durum çocuğun benmerkezci tutumlar geliştirmesine sebep olabilir.Büyüdüğü zaman da çevresinin hep kendine ilgi göstermesi gerektiğini düşünür.Bu çocukların uzun süre çocuk kalması istenir.Disiplin daha da gevşemiştir. İstediklerinin nerdeyse hepsini elde eder. Kısaca ‘’bencil ve şımarık’’ büyütülmesi için iyi bir ortam oluşturulmuştur. Durumunu kendi çıkarına kullanmaması için de bir neden yoktur.’’ (Yörükoğlu,2003)

    Başka bir deyişle X kuşağı süper egonun üstün olduğu,Y kuşağı söylenenlerin aksine egonun en dengede olduğu ;Z kuşağı ise id tarafından yönetilen bir kuşak olmuştur da diyebiliriz.
    Y kuşağı bu arada denge kurmakta zorlanan, X kuşağı gibi itaatkar olmayı da , Z kuşağı gibi benmerkezci olmayı da reddeder. Bu da kendi ruh halinde dengesizliklerin oluşmasına zemin hazırlar.X kuşağı tarafından saygısızlıkla , Z kuşağı tarafındansa geri kalmışlıkla eleştirilir. Aradaki bu çağ farkları birbirini kıskanan üç kardeşin kıskançlıklarına ve farklılıklarına oldukça benzemektedir. Bu açıdan kitlelerin kardeş kıskançlığı olarak nitelendirilebilir.

    Y kuşağına mercek ile bakacak olursak ,bu kuşak genelde son zamanların daha kendini bulamadan hızlıca evlenip boşanan ,kolay zincirlenemeyen isyankar kuşağıdır da diyebiliriz. Adalet duygusu oldukça gelişmiş bir nesil olan Y kuşağının en fazla çatışma yaşadığı konu da yine ortanca kardeş gibi hak ve adalet konularıdır. Bunu Z nesli gibi sosyal medyayı bir iletişim aracı gibi kullanarak değil de hak ve adalet adına sesini duyurmak ,haykırmak için kullanır. Esnek çalışma saatleri olsun isterler, X kuşağı gibi çabuk itaat etmezler,karşı çıkar ,bağırır ve özgürlüklerine düşkünlüklerinden kendi işini kurmak için acele ederler.

    Özgürlüklerine aşırı düşkün oldukları için ,kendi ayaklarının üzerinde durup hayatlarının sorumluluklarını ve kontrolünü bir an önce alırlar.Bununla beraber eğlenmeye adalet için yürümeye,kadın-erkek eşitliğine modern ve güzel olan tüm değişimlere hazırdırlar. X nesli tarafından genellikle kıskanılırlar ve yaptıklarıyla genel olarak saygısız olarak nitelendirilirler. Z nesli ile X nesline göre bir çok konuda daha uyumludurlar diyebiliriz. 

    Y nesli ile iletişim kurabilmenin yolunun bu sıkışmışlık duygusunu anlamaktan geçtiğini düşünüyorum. Bu kuşakla iletişim konusunda sıkıntı yaşamamak istiyorsak bu özelliklerini ve yaşadıkları sıkıntıyı anlamaya çalışarak başarabiliriz diye düşünüyorum. Yine X ve Z arasında denge kurmaya çalıştıkları için yaşadıkları iç çatışmaları çözmelerine yardımcı olmaya çalışarak ; dengesiz ve rakabetçi taraflarını yargılamadan iletişime geçerek Y kuşağının yanında ona destek olmak için var olabiliriz diye düşünüyorum. 

    X,Y ve Z kendilerine sunulan ortam tarafından şekillenen nesiller ve ne acımasızca eleştirilmeyi hak ediyorlar ne de onlar üzerine yazı yazılmasını. Adler ‘in kardeş kuramı gibi nesillerin kardeşliği de kıskançlık temelinde bakılırsa daha da anlaşılabilir diye düşünüyorum. Her geçen gün yaşlıların gençlere olan hasedi biraz daha artmakta ;çünkü her gelen nesil biraz daha özgür, biraz daha şanslı ve hakkı olanı almak için çabalıyor bu aşikar bir şekilde göze çarpmaktadır. Umarım bu kıskançlık bir an önce bu sona erer ve çok daha sağlıklı nesiller yetişir.
    Uzman Psk. Fatma EFE

    Kaynakça:
    Jarette, C. (2013). 30 Saniyede Psikoloji. Çin: Caretta.
    Akyazı, E. & Tutgun Ünal, A. (2013). İletişim Fakültesi Öğrencilerinin Amaç, Benimseme, Yalnızlık Düzeyi İlişkisi Bağlamında Sosyal Ağları Kullanımı,Global Media Journal TR, 
    Modern Psikoloji: “Alfred Adler Psikolojisine Giris ve Tum Calismalari” (Yörükoğlu,2003; Corey,2008 )