Etiket: İlişkin

  • Travma Sonrası Büyüme

    Travma Sonrası Büyüme

    Joseph ve arkadaşları (2012) önceleri psikolojinin, humanistik ekol dışındaki alanlarında daha çok semptom azaltma ile ilgilenildiğini, travma sonrası büyümenin pozitif psikolojinin bir parçası olduğunu ileri sürmüştür. Onlara göre anlamlı ve dolu dolu bir yaşamı nelerin sağladığı konusunda çok az bilgi sahibiyizdir.

    Travmatik bir yaşantı sonrasında kişinin temel varsayımlarında ortaya çıkan değişim, kişide, travma sonrası stres tepkileri ve travmatik olaya bağlı kimi bozuklukların yanı sıra travma sonrası büyüme adı verilen bir takım gelişmeleri de beraberinde getirebilir (Yılmaz, 2007). Joseph ve Linley (2004) travmatik yaşantıların sıkıntılı birçok belirtinin yanı sıra kişisel gelişim için bir fırsat olarak da görülebileceğini, travmatik olay yaşantısından sonra kişinin, travmatik olay yaşantısından öncesine nazaran daha iyi bir işlevsellik düzeyine ulaşabileceklerini bildirmiştir.

    Joseph ve arkadaşları (2012) travma sonrası büyümenin son 10 yılda daha çok dikkatleri çektiğini ancak bundan öncesinde de sıkıntılar sonrası yaşanan olumlu değişimlere ilişkin bilimsel ilginin 1980’lere kadar uzandığını; tecavüz mağdurları, erkek kalp hastaları, yakınlarını kaybetmiş yetişkinler, gemi facialarında hayatta kalanlar, felaket ve savaş gazileri ile ilgili çalışmalar yapılmaya başlandığı bildirmiştir. Bu süreç ve sonrasında travma sonrası büyüme kavramı gündeme gelinceye kadar, görünümdeki olumlu değişimler, stresle ilişkili büyüme, gelişme, algılanan fayda gibi çeşitli kavramlarla isimlendirilmiştir. Tedeschi ve Calhoun (1996) çalışmalarında travma sonrası büyüme kavramını kullanmaya başlamışlardır ve sonrasında da klinik uygulama ve araştırma alanında en çok kullanılan terim olmuştur.

    Dürü (2006) travma sonrası büyümenin akut stres bozukluğu ya da travma sonrası stres bozukluğu gibi kesin tanımlamasının yapılmasının zor olduğunu çeşitli araştırmacı ve kuramcıların bu kavrama farklı açılardan yaklaştıklarını ve farklı isimler verdiklerini bildirmiştir. “Algılanan yararlar”, “yorumlanan kazançlar”, “iyiye gitmek”, “stresle ilişkili büyüme”, “pozitif illüzyonlar”, “zorluklardan güç toplamak” bunlardan bazılarıdır (Dürü, 2006; s.12).

    Travma sonrası büyüme geniş ve henüz gelişmekte olan bir alandır ancak yine de günümüzde literatürde olumlu değişime ilişkin üç alan bulunmaktadır. Birincisi, ilişkilerin bir şekilde artıyor oluşudur, örneğin, travmatik deneyim sonrası insanlar arkadaşlarına ve ailelerine daha fazla değer vermeye başladıklarını ve diğerlerine karşı daha fazla şefkat hissediyor olduklarını, daha yakın ilişkiler kurmayı özlüyor olduklarını bildirmişlerdir. İkincisi, insanlar bir şekilde kendilerine bakışlarını değiştirmektedirler, örneğin, eskisine göre daha dayanıklı, bilge ve güçlü hissetmekte ve incinebilirliklerini kabul edebilmektedirler. Üçüncüsü, kişiler yaşam felsefelerinin değiştiğini bildirmişlerdir, örneğin, her yeni güne şükretmekte, yaşamda neyin daha dikkate değer olduğuna ilişkin anlayışlarını yeniden değerlendirmektedirler (Tedeschi ve Calhoun, 1996).

    Travma sonrası büyüme ile ilgili ilk kuramcılardan olan Tedeschi ve Calhoun (1996) bu kavramın bileşenlerinin beş alanda gözlendiğini bildirmişlerdir. Bunlar,

    1. Kişiler arası ilişkilerde olumlu değişimler: Karşıdakilere daha yakın davranma, daha fazla kendini açma ve duygularını paylaşma, empatik davranışlarda artma
    2. Kendiliğin algılanmasında değişiklikler: Daha kırılgan ama daha güçlü bir kendilik algısı, travmatik yaşantıyla başa çıkabilmenin geliştirdiği kendine güvende artış ve güçlülük, yeni rollerin benimsenmesi
    3. Yaşamın değerini anlama: Küçük ve günlük şeylerin değerini anlama, yaşamdaki önceliklerin yeniden belirlenmesi
    4. Yeni seçeneklerin fark edilmesi: Artık ulaşılamayacak eski amaçlardan vaz geçilmesi, yeni ve gerekli şeylere ulaşılmaya çalışılması
    5. İnanç sistemindeki gelişim: Varoluşsal deneyimin derinleşmesi, dinsel inanışların yeniden formüle edilmesidir.

    Travma Sonrası Büyümeye İlişkin Kuramlar

    Travma sonrası büyümeye ilişkin modeller çoğunlukla bilişsel şemaların yeniden yapılandırılmasını ele almaktadır (İnci ve Boztepe, 2013).

    Travma sonrası büyümeyi açıklayan ilk model Tedeschi ve arkadaşlarının (1998) işlevsel-betimsel modelidir. Bu modelde travma sonrası büyüme, travmanın doğrudan ortaya çıkan bir sonucu değil, travma ile başa çıkma, travma ile mücadele neticesinde ortaya çıkmaktadır. Tedeschi ve arkadaşları (1998) bunu deprem metaforu ile açıklarlar. Onlara göre travmatik yaşantı sonucu yaşamla ilişkili varsayımların yıkılması depremin binalar üzerindeki etkisine benzemektedir. Travmatik yaşantı kişinin bilişsel şemalarını şiddetle sarsabilir, tehdit edebilir veya tamamen enkaza çevirebilir. Ancak kişinin bundan sonra travmatik büyüme yaşayıp yaşamayacağını belirleyecek olan bu travmatik yaşantıdan sonra kişinin vereceği mücadeledir. Bu model ayrıca kişinin travmatik yaşantısı öncesindeki kişilik özelliklerini de hesaba katar. Örneğin dışa dönük ve yeni deneyimlere açık olmak travma sonrası büyümeyi kolaylaştırabilir. Bunun yanı sıra kişinin stres verici durumlarda dahi olumlu duygularının farkında olması ve buna ilişkin bilgiyi işlemleyebilmesi, travmatik yaşantı sonrasındaki süreçte uyumu olumlu yönde etkileyebilecek özellikler olarak bildirilmektedir (İnci ve Boztepe, 2013).

    Travma sonrası büyümenin işlevsel-betimsel modeline göre travmatik olayın kişinin var olan bilişsel şemalarını ve yaşama karşı oluşturduğu inançları sarsacak kadar büyük olmalıdır, dolayısıyla kişinin yaşamını milat gibi ikiye bölmelidir (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Kişi travmatik yaşantısı sonucunda önceki yaşantısında kendisi için önemli olan amaç, inanç, değer ve davranışların işlevsel olmadığına karar verdiği takdirde yaşamında değişiklikler yapmaya başlayacaktır.

    Janoff-Bulman (2004) kişinin kendisi ve dünyaya ilişkin temel varsayımlarının sarsılmasına yol açan travmatik olayla başa çıkma, varsayımsal dünyanın yeniden yapılandırılması anlamına gediğini ileri sürmüştür. Başa çıkma, travmaya ilişkin duygu, düşünce ve imgelerle yüzleşme ek olarak bu duygu düşünce ve imgelerden kaçınma arasındaki hassas denge ile ilgilidir. Travmatik olaydan geçen zamanla birlikte, bireysel olarak yeniden yapılan anlamlı değerlendirmeler ve sosyal destek ile çoğu travma mağduru iç dünyalarını ve dünyaya, geleceklerine ilişkin varsayımlarını, inançlarını yeniden yapılandırmayı başarabilir. Böylece travma mağduru artık travmayı atlatan kişi haline gelmektedir. İnsan, yaşamını anlamlandıran, anlam vermeye çalışan bir varoluş sergilediğinden travmatik olay yaşantısı da travmatik olay mağdurunun anlamlandırmaya ilişkin varsayımları üzerinde etkili olmaktadır. Mağdurun travmatik yaşantısından sonraki mücadelesinin tanımlanmasında, anlamın kapayıcılığı ve anlamın önemi arasında ayrım yapılması gerekir. Travmatik olaya maruz kalanlar olayın ardından ilk olarak kapsayıcılık üzerine düşünmeye başlarlar ve yaşadıkları olaya anlam vermeye çabalarlar ve bu çaba ile yaşadıkları olayın önemini ve değerini sorgulamaya başlarlar (Janoff-Bulman, 2004).

    Tedeschi ve Calhoun (2004) travmatik olay mağdurunun, kırılgan ve incinebilir oluşu ile yüzleşmesi sonucunda dehşet duygusu yaşadığını, önceki varsayımlarının artık yaşamın sürdürülmesinde güvenilir bir yol olmadığı duygusu yaşadığını, önceden var olan netlik halinin ve güvenlik halinin yok oluşunu hisseder. Travma mağduru olan kişi, zamanla dünyayı ve yaşadığı olayı anlamlandırmaya çalışır ve ruminasyon ve sosyal destek yoluyla dünyaya ilişkin varsayımlarını yeniden yapılandırmaya başlar (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Travma mağduru artık dehşete düşme, yoğun çaresizlik ve kaygı gibi yoğun duyguları yaşamış ve bunun sonucunda da talihsizliğin ve kötülüğün rastgele yüzleşebileceği durumlar olduğunu öğrenmiştir. Böylece kişi anlamsızlıkla yüzleşmiş ve trajik herhangi bir olayın herhangi bir zamanda gerçekleşebileceğini ve sonucunda da kendi yaşamına yeniden değerlendirmek zorunda kalacağını öğrenir (Janoff-Bulman, 2004).

    Travmatik olayların ardından çoğu kişi olaydan aylar sonra inançsızlık duygusu yaşadıklarını belirtmektedir. Travmanın neden olduğu kaybın yavaş yavaş kabullenildiği bu süreçte stres tepkisi de devam eder ancak bu sayede travma sonrası büyüme en üst düzeyde yaşanabilir. Stres tepkileri sayesinde bilişsel işlemleme etkin durumda kalırken, inanç kaybı ile yaşanan rahatlama sayesinde varsayımsal dünya bir süre sorgulanmayabilir (Tedeschi ve Calhoun, 2004).

    Janoff-Bulman (2004) travma sonrası büyümenin ortaya çıkabilmesi için kişinin temel varsayımlarının yıkılması gerektiğini ileri sürmüştür. Travmatik yaşantı sonrası gerçekleşen bilişsel işlemleme ve yeniden yapılandırmayı depremden sonra binaların fiziksel olarak daha dayanıklı bir biçimde yeniden yapılandırılmasına benzetir. Travmatik olay sonrası yeniden bilişsel yapılandırma, travma ve gelecekte yaşanma olasılığı olan olayları göz önünde bulunduran sarsıcı olaylar karşısında daha dayanıklı şemaların yapılandırılmasını sağlar. Bu durum, travma sonrası büyüme olarak yaşanır (Janoff-Bulman, 2004).

    Travmatik olaylar sıklıkla travma mağdurları için stres kaynağı olarak kalır ve az sayıda kişinin bilinçli ve sistemli biçimde yaşadığı olaydan anlam çıkarmaya çalıştığı, kazanım elde etmeye çalışmaktadır. Janoff-Bulman’a (2004) göre travma sonrası büyüme psikolojik dayanıklılık girişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

    Janoff-Bulman (2004), Tedeschi ve Calhoun’un (1996) Travma Sonrası Büyüme Ölçeği’ndeki beş boyutta temsil edilen kazanımların (kişilerarası ilişkilerde olumlu değişim, kendilik algısında olumlu değişim, yaşamın değerini anlama, yeni seçeneklerin fark edilmesi, inanç sisteminde gelişim) üç farklı travma sonrası büyüme modeliyle (acı yoluyla güçlenme, psikolojik hazırlıklılık, varoluşsal yeniden değerlendirme) ele alınabilen psikolojik süreçlerin rolüne karşılık geldiğini bildirmiştir. Travma sonrası süreçte değişen varsayımlar açısından ortaya çıkan değişimleri açıklamak amacıyla bu modelleri öneren Janoff-Bulman (2004) bunları başa çıkma ve büyüme arasındaki ilişki açısından ele almıştır. Ona göre bu modeller birbirinden net olarak ayrıştırılabilir olmasa da, travmatik olaya maruz kalan kişi bu değişimlerin hepsini birden yaşayabilir. Bu modeller travmatik olaya maruz kalan kişinin karşı karşıya kaldığı zorlu bilişsel işlemlemenin çözümlenmesiyle ilişkilidir (Janoff-Bulman, 2004).

    Acı yoluyla güçlenme modeli: Travmatik olayın sonrasında, travmaya maruz kalan kişi acılardan yaşamış geçmiş olduğunu ve artık daha güçlü olduğunu ifade edebilir. Bu durum, Tedeschi ve Calhoun’un (1996) travma sonrası büyüme ölçeğindeki kişisel güçlülük ve yeni olanaklar boyutlarına karşılık gelmektedir. Travmatik yaşantının sebep olduğu stres ve acıyı yaşayarak, travma mağduru sadece daha önce farkında olmadığı güçlerini anlamakla kalmaz aynı zamanda yaşamında yeni olasılıklar sağlayan kaynaklar ve başa çıkma yolları da geliştirebilir. Bazı mağdurlarda bu durum kendi yeteneklerine güven ve cesarete ilişkin bir duyguyu, bazıları için ise eski yaşam tarzının sınırlılıklarını temel alır. Travmatik olaya maruz kalan kişi, travma sonrası uyum sürecinde kendini tanır ve yaşadığı bu acı verici süreç sonunda kendini farklı olarak görmeye başlar. Janoff-Bulman (2004), acı yoluyla güçlenme ile değişim temel varsayımların değişimine katkı sağlamaz bu nedenle de Tedeschi ve Calhoun’un (1998) acı yoluyla güçlenme modelinde, mücadelelerden büyümeye doğrudan bir yol olabileceğini ileri sürmektedirler.

    Psikolojik Hazırlıklılık: Bu model travma mağdurunun varsayımsal dünyasındaki değişimlerin anlaşılması aracılığıyla kavranabilir. Travmaya maruz kalan kişinin başarılı bir başa çıkma süreci ile daha sonraki zorlu yaşam olaylarına daha hazırlıklı olmasının yanında, travmatik etkilerin de daha az yaşanacağını ileri sürer. Başa çıkma araclılığı ile ayakları yere basan, gerçekçi bir varsayımsal dünyanın yapılandırılması söz konusudur ve bu psikolojik korunma sağlar (Janoff-Bulman, 2004). Psikolojik hazırlıklılık modeli travma sonrası büyüme ölçeğindeki beş boyuttan herhangi birine tam olarak karşılık gelmemektedir ve psikolojik hazırlıklılık olumlu bir kazanımdır, bu nedenle de travma sonrası büyümenin bir türüdür. Başarılı bir yeniden yapılandırma sürecinde, psikolojik yapılar, depremlerdeki fiziksel yapılar gibi, sonraki sismik hareketlere daha dayanıklı olmak üzere tasarlanır (Janoff-Bulman, 2004).

    Janoff-Bulman (2004), travmatik olaya maruz kalanların en fazla ifade ettikleri düşüncenin “bunun bana olacağını asla düşünmezdim” olduğunu belirtir. Travmaya maruz kalmamış bireyler, kötü talihe hazırlıklı olduklarını düşünürler. Mantıksal olarak kötü olayların olabileceğinin farkındadırlar, ama daha derinde, bunu kabul etmezler. İnsan, kötü şeylerin olabileceğini bilir, fakat bunların kendisine olacağına inanmaz. Dolayısıyla insan aslında kötü talihe hazırlıklı değildir. Travma da buna bağlı olarak beklentinin yanlışlanmasıdır. Travmatik yaşantı öncesi kişi travmatik deneyimi hesaplamaz ve yaşanan krizin büyüklüğü ve korkutuculuğu hazırsızlıkla yakından ilişkilidir. Travma mağdurunun içsel dünyası, travma sonrasında karmaşa durumuna girer, bunun nedeni mağdurun psikolojik tutarlılığını sağlayan varsayımlar, mağdurun travma sonrası dünyasının tanımlanmasında artık uygun değildirler. Dolayısıyla başa çıkma, mağduriyeti de hesaba katan bir varsayımsal dünyanın yapılandırılmasını içermektedir. Travmatik olayın mağduru, temel varsayımlarını yeniden yapılandırırken bu yeni deneyimine ilişkin verileri birleştirir ve daha olumsuz ve yeni varsayımlarla, travma mağdurunun daha büyük tehlikelerin varlığını ve kendisinin de incinebilir olduğunu kabul etmesini sağlar. Travma mağduru zamanla travmatik yaşantısından kaynaklanan genellemelere gitmekten ziyade daha az olumlu yeni varsayımlar geliştirir. Bundan böyle “bu bana asla olmaz” demeyecektir. Yeni varsayımları trajik olayların da gerçekleşebileceğini kabullenir ve bu şoka dayanıklı hale gelecek şekilde yeniden yapılanır.  

    Varoluşsal Yeniden Değerlendirme: Travma sonrasındaki değişimleri açıklamaya yönelik bu modelde ele alınan değişimler, travmatik olay mağdurunun, yaşamı takdir etmesi ile ilgilidir. Travma sonrası büyüme ölçeğinin beş boyutundan üçü olan yaşamın takdir edilmesi, başkalarıyla ilişki kurma ve manevi değişim varoluşsal yeniden değerlendirme ile ilgilidir. Yaşamın takdir edilişi yaşamın bir armağan olarak görülmesi ve önemsenmesi, öncelikli hale gelmesidir. Bu modelde aile ve arkadaşlar, dini ve manevi gelişim, dini ritüeller ile ilgili değer kazanımları söz konusudur.

     Janoff-Bulman’ın (2004) travma sonrası süreci, travmatik olayın ardından ortaya çıkan olumsuz değişimler, başa çıkma ve büyüme bağlamında ele aldığı, bu modelde büyümenin, stres belirtilerinde azalma ile ilişkili olduğu önerilmiştir. Diğer yandan Tedeschi ve Calhoun (2004) ise bu konuda elde edilmiş araştırma sonuçlarının çelişkili olduğunu bildirmişlerdir. Travmanın uzun dönemli sonuçları kazanç ve kayıplar bir arada bulundurmaktadır. Büyümenin belirleyicilerden biri, travmaya maruz kalmış kişinin, bunlardan hangisine odaklanacağıdır. Travmatik yaşantının sonrasında kişi, önceki yanılsamalarının farkına varıp yaşama ilişkin yeni bir bakış açısı geliştirebilir ve yaşamın kestirilemeyen tarafları olabileceğini görüp yeni travmalara hazırlıklı duruma gelebilir; incinebilirliğini ve güçlülüğünü hissedebilir, öğrenebilir.

  • Çocuklara Kaybı Nasıl Anlatırız?

    Çocuklara Kaybı Nasıl Anlatırız?

    Kayıplar ve ölüm her yaştan insan için anlaşılması zor bir süreç olabilir. Herkes için çok farklı ilerleyen bu süreç özellikle çocuklar açısından gelişim dönemleri, zihinsel ve ruhsal süreçleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

    0-2 yaş grubu çocuklar; ölümle ilgili kavramları anlayamazlar. Sürekli çevrelerinde olan yakınlarının artık olmadığını fark ederler ama çevrelerindeki insanların temsillerini henüz iç dünyalarında oturtamadıklarından ölüm ve ayrılığı ayırt edemezler. Yani çocuk ayrılığı hisseder ama ölümün kalıcılığını anlamaz. Ölen kişinin kokusuna, sesine özlem duyabilirler ama onlar için ölen kişinin geri gelmeyeceğini anlamlandırmak olanaklı değildir. Bu yaşlarda verilen tepkiler insanın psikolojik gelişimi içerisinde ilk olarak ayrılığı anlamlandırdığını gösterir.

    2-6 yaş grubu çocuklar; ölüme ilişkin sınırlı ve belirsiz anlayışa sahiptir. Hala ölümün kalıcı bir durum olduğunu anlamayabilirler. Örneğin; yakınının ölümüne tepkisiz kalan çocuk bahçesinde ölü bir kuş gördüğünde “Ölü dediğiniz şey bu mu ?” diye sorabilir. Ve kuşu tekrar tekrar ağaca koyma isteği duyabilir. Bunun en önemli nedeni, büyüsel inançlara sahip olmalarıdır. Yani yeterince dua ederlerse ve dilek dilerlerse birçok şeyi yapabileceklerini düşünmeleridir. Ölmüş bir kişiyi de canlandırabileceklerini düşünürler.

    6-9 yaş grubu çocuklar; belirgin bir ölüm algısı geliştirmeye başlarlar. Bu dönemde zaman kavramı öğrenilir ve bu çocuğun ölümü anlamasında önemli bir faktördür. Ölen kişinin artık gelmeyeceğini bilirler fakat ölümü kendileriyle ilişkilendirmezler. Kendilerinin ölümlü olduğunu düşünmezler. Çocuk bu dönemde ölüm temaları içeren rüyalar görebilir. Bir yakını öldüğünde yetişkin gibi kedere kapılabilir. Uyku ve yemek yeme alışkanlıklarında değişiklikler , alt ıslatma problemleri görülebilir. Fakat yaşamın ilk yıllarında ruhsal yönden desteklenmiş, güven ortamında büyümüş çocuklar bu dönemleri daha rahat atlatırlar.

    9-12 yaş grubu çocuklar; ruhsal ve zihinsel anlamda hayli ilerlemişlerdir. Ölüm ve ayrılığın ayrımı bu yaşlarda tam bir netlik kazanır. Bu yaşlarda ölüme ilişkin teorik ilgi ve merak başlar. Çocuk olan biteni anlamaya çalışır. Yaşayan her canlının başına gelebilecek bir şey olduğuna ikna olur. Fakat bu dönemin en zor kısmı anne-baba ya da sevdikleri bir kişinin ölebileceği ihtimaliyle yüzleşmektir. Bu ihtimal çocukları huzursuz eder. Kabuslara ve korkular geliştirmeye yol açabilir.

    13- 18 yaş grubu çocuklar; ergenlik döneminin getirdiği zihinsel, bedensel, cinsel gelişmeyle ölüme ilişkin tepkileri de yetişkin gibi vermeye başlar. Bu dönemde ergenler kendi varoluşları ve hayatla ilgili bir tür sorgulama içine girerler. Ölümle ilgili daha felsefi sorgulamalar yapmaya başlarlar. Bu soruları yetişkinlere yöneltirler. Ebeveynler çocuklarının sorularına ilgiyle ve içtenlikle cevap vermelidir. Ölüm üzerine kafa yormak ölüm korkusunu da artırabilir. Ergenlik dönemi çocukluk yaşantılarının tekrar gözden geçirildiği bir dönemdir. Çocukluk çağında yaşanan kayıpların acısı tekrar hissedilebilir. Bu dönemde zorlanan ebeveynlerin bir uzmandan yardım almaları faydalı olur.

    Anlaşılacağı üzere her yaşın ölüm bilgisi farklıdır. Çocukların ölüme ilişkin sorularını cevaplarken ya da ölüm haberi çocuğa verilirken gelişim özellikleri dikkate alınmalıdır. Çocuğa ölüm haberi verilirken dikkat edilmesi gereken genel ilkeler şöyle sıralanabilir;

    1. Uygunsuz bir zamanda değil çocuğun hazır olduğu ve sakin bir zamanda olmalıdır.

    2. Çocuğun iletişim girişimleri engellenmemeli ve soruları yanıtsız bırakılmamalıdır.

    3. Açıklamalar dürüstçe yapılmalı ve net olmalıdır. “artık bizimle değil” “gitti” gibi karmaşık ifadeler çocuğun kafasını daha da karıştıracaktır.

    4.  Özellikle uykuya ilişkin açıklamalardan kaçınmak gerekir. ” uyudu ve artık uyanmayacak”, “uzun bir uykuya yattı” gibi ifadeler çocuklarda uyku bozukluklarına sebep olabilir.

    5. Hastalık sürecinden sonra bir aile üyesi ya da bir yakınınızı kaybettiyseniz ” mikrop kaptı, hasta oldu” gibi ifadeler kullanmak çocuklarda temizlik takıntısı geliştirebilir.

    5. Yaşantının tekrar düzene gireceğine ilişkin çocuklarınıza güven vermeniz önemlidir.

    Unutmayın; insanlar çocuk da olsalar, bilmedikleri şeyden daha çok korkarlar. Çocuğunuzu korumak adına zihnindeki belirsizliği pekiştirirseniz daha derin korkulara sebep olabilirsiniz. Çocuğu korumanın en ideal yolu ona yaşına uygun açıklamalar yapmak ve belirsizliği ortadan kaldırmaktır. Yas süreçleri ebeveynler ve yetişkinler  için de zor bir süreçtir. Daha kolay üstesinden gelmek için profesyonel yardım almanız aileniz için faydalı olacaktır.

  • KARI KOCALIKTAN ANNE-BABALIĞA GEÇİŞ

    KARI KOCALIKTAN ANNE-BABALIĞA GEÇİŞ

    Sonunda beklediğiniz o güzel haberi aldınız; anne-baba oluyorsunuz…Bebeğinizin doğumuna kadar

    geçecek olan sürede çocuğunuzun sağlıklı olmasına ilişkin olumlu beklentilerinizin yanında; adının ne

    olacağı, odasının nasıl ve nerede olacağı, kapı süsü, bebek şekeri, fotoğrafçı gibi konular doğuma

    kadar sizi muhtemelen meşgul edecek konular. İyi ihtimalle, bunlara ek olarak uykusuz geceler, gaz

    problemi olan bir bebek, sosyal yaşamın kısıtlanma durumu, fiziksel yorgunluk, maddi zorluklar gibi

    yaşamınızda karşılacağınız zorluklar da eşinizle birlikte gündeminize aldığınız ve üzerinde

    konuştuğunuz diğer konular olacaktır.

    Eşlerin bu beklentileri oluştururken üzerinde durmadıkları, gündeme getirmedikleri önemli bir konu

    da karı koca olarak ilişkilerinin güncellenmesi ve beklentilerinin bu yönde yeniden oluşturulması

    gerektiği gerçeğidir.

    Çocuğun doğumuyla birlikte aile sisteminin içinde bulunduğu evre değişmekte ve sistem “yeni evli

    çift” ya da “çocuksuz aile” evresinden “çocuklu aile” evresine dramatik bir geçiş yapmaktadır. Bu

    evrelerin her biri geçici olmakla birlikte asıl problemlerin ve zorlukların evre geçişlerinde yaşandığını

    söylemek gerekir. Aileye yeni bir üyenin katılmasıyla eşlerin kendini “çocuğu olan bir ben” ve “çocuğu

    olan bir karı-koca” olarak yeniden tanımlaması gerekmektedir. Bu güncellemeleri yapmak

    beklentilerinizi de şekillendireceğinden yeni evreye ve duruma uyum sağlamanızda şüphesiz kolaylık

    sağlayacaktır. Yeni evrede çocukları da sisteme dahil ederek evlilik sistemini yeniden düzenlemek,

    çocuk yetiştirmek ile ilgili yeni roller edinmek ve bu rollere uygun davranışlar sergilemek, ekonomik

    konularda ve ev işlerine katılım konusunda yeni düzenlemeler yapmak için karı koca olarak kolları

    sıvamak gerekiyor. Bunlarla birlikte, sisteme ebeveyn rollerinin yanında dede, anneanne, babaanne

    hatta teyze, dayı, amca, hala, kuzen rollerini de dahil etmek üzere geniş aile olan ilişkileri yeniden

    düzenlemenin gerekliliği oldukça fazla. Eşinizin ebeveyn olma sürecine şahit olmak sizi mutlu eden bir

    durum olabiliyor iken eşinizin geniş ailesinin ve kendi geniş ailenizin üyelerinin yeni roller almasını

    izlemek zaman zaman yorucu olabilir. Bu noktada çekirdek aile sınırlarını yeniden yapılandırmak,

    gerekli durumlarda esnetebilmek ve bu esnemeyi sorun etmemek bir çıkış yolu olabilir.

    Bu kritik güncellemeler ve yeniden yapılandırmalar yapılmadığında eşlerin çocuktan önceki ilişkilerini

    hiç değişikliğe uğratmadan devam ettirme isteği hüsranla sonuçlanıyor. Kaçınılmaz olarak problemler

    ortaya çıkıyor ve eşler memnuniyetsizlik ve mutsuzlukla karşı karşıya kalıyor. Çocuksuz çiftlerin evlilik

    doyumunun çocuklu çiftlere göre iki kat daha fazla olması bu bağlamda çok da şaşırtıcı bir sonuç

    olmasa gerek. Genel yaşam doyumunun önemli belirleyicilerinden birinin de eş ile olan ilişki doyumu

    olduğu düşünülürse, çocuktan sonra hayatla ilgili genel memnuniyetinizde bir azalma olması

    beklendik bir durum olabilmektedir.

    Özellikle problemli evliliklerde çocuğun ilişkinin bir kurtarıcısı gibi görülmesi ve çocuktan sonra

    ilişkinin düzeleceği düşüncesi en yaygın yanlışlardan biridir. Bu fanteziyi bir kenara bırakıp, çocuk

    sahibi olmaya karar vermeden önce sağlıklı bir karı koca ilişkisini oturtmak yapılacak en doğru

    davranış olacaktır. Karı-koca olarak ikili alt sistemi tam olarak oluşturmadan anne-baba- çocuk olarak

    üçlü alt sistemi oluşturmaya ve oturtmaya çalışmak imkansızdır. Karı-koca ilişkinizin kalitesinin anne-

    baba olarak ilişkinizin kalitesini doğrudan etkilediğini ve bu iki ilişkinin kalitesinin de çocuğunuzun her

    alandaki gelişimini doğrudan etkilediğini hatırlamakta fayda var.

    Bebeğinizin doğumundan sonra ilişkinizde yaşanabilecek değişimler, sistemle ilgili yapmanız gereken

    düzenlemeler hakkında bilgi sahibi olmanız doğumdan sonra yaşanacak problemlerin nedenleri

    konusunda kendinize, eşinize ve ilişkinize atıflar yaparken acımasız olmamanızı sağlayacaktır.

    Uzm.Psk. Şahika Akkuş Sert