Etiket: İlişkiler

  • Hasta Eden İlişkiler

    Hasta Eden İlişkiler

    Bir çocuk olarak nasıl sevildiğimiz, yetişkin olarak nasıl seveceğimizin rotasını çiziyor. Anne çocuk arasında gelişen bağlanma şekli gelecekte kuracağımız ilişkilerde güvenli, güvensiz veya kaçıngan (ikircikli) bağlanma örüntürleri kurmamıza yol açar.

    Güvenli bağlanma olanağına sahip nadir insanlardansanız ilişkilerde rahatlıkla bağlanma, kendinizi bir ilişkiye adama ve ilişkiyi sürdürme ve yürümeyen ilişkileri ajitasyon yaşamadan bitirme potansiyeline sahip olursunuz. İlişkiye yönelik olarak kendi beklentilerinizi bilir, kendinizin ve partnerinizin artı ve eksi özelliklerinizin farkında olursunuz.

    Güvensiz bağlanma stiline sahipseniz her türlü yakınlığı bir tehdit, sıkışma, zorlanma alanı olarak görüp gerçek ilişkilerden uzak durabilirsiniz. Aynı anda bir çok kişiyle birlikte olabilir, günübirlik ilişkiler yaşayabilir, insanları tanıma ve anlama yönünde ilgi göstermektense ihtiyacınıza göre kullanma ve kontrol etme eğiliminde olabilirsiniz.

    Kaçıngan (ikircikli) bağlanma stiline sahip kişiler tutarsızlık, güvensizlik, hızlıca bağlanma, ilişkide boyun eğme veya aşırı kontrolcü ve kıskanç olma, yürümeyen ilişkileri bitirememe gibi sorunlar yaşayabilirsiniz. Yaşadığınız ilişki kendi yaşam süreçlerinizi etkileyebilir, iş hayatında ve aile ve diğer sosyal ilişkilerinizde bozulmaya yol açabilir.

    Bazen biri gelir ve sizi öyle bir ilişkiye sokar ki ne yapacağınızı bilemez kendinizi tamamen karşıdakinin etkisi altına aldığı bir düzenekte bulursunuz. Bu ilişkilere hasta eden ilişkiler diyorum. Kaçıngan ve güvensiz bağlanma stiline sahip kişiler çoğunlukla bu şekilde aşağıda belirttiğim örüntülerde davranma eğilimindedir.

    Yapışmacı, tutarsız ve iletişimi siyah beyaz algılayan kişiler önce size öyle bir gelir sokulur, bağlanır ve iyi histtirir ki kendinizi tamamen teslim edebilirsiniz. Tam da bu sırada kedi ile aynı çuvala girmişsiniz gibi sizi tırmalamaya başlar. Sizi sürekli “senden nefret ediyorum, beni terk etme” döngüsü içerisine sokar. Ve bu kişiyi mutlu edemediğiniz için gerilir, mutlu etmenin yolunu olmadığını görüp daralırsınız. Ancak beni terk edersen ölürüm ve sen çok kötüsün yansıtması ile de kötü hissedip onu terk etmeme eğiliminde olursunuz.

    Mesafeli, zor güvenen zor ilişkilenen, içine kapanık ve ketum kişiler bağlanmakta zorlanırlar. Bağlılık gösterir samimi olarak orda olur, sadıktır ancak tam olarak teslim olması, güven duyarak bağlanması zordur. Siz farkında olmaksızın bu kişileri iter, kendinize hizmet etmeye zorlar ve soğuk bir mesafelenmeye girersiniz. Yani ilişkide onları zora sokacak yakınlığın zor ve tehlikeli olduğu yansıtmasının bir parçası olursunuz. Güvene dayalı bir ilişki kurabilmeleri için birinin her şeye rağmen hiç hata yapmadan o kişinin hayatında kalabilmesi gerekir.

    Kaynaşmacı ve hemen biz olalım, aynı olalım diyen kişiler size kendileri ile iyi olma ve hatta kendilerine hayran olma ya da size hayran olmak üzerinden ilişki kurmaya çalışırlar. Bu kişilerle iyi geçinir, ona iltifat edecek bir şeyler bulmaya çalıştığınızı fark edersiniz. Onunla aranız iyiyse harika, değilse berbat hissedersiniz. İlişkinin olmazsa olmaz yürütücüsü olan onunla aynı kafada, aynı fikirde olma halinde bir ikili birlik (füzyon) oluşturursunuz.

    Bunun aksine daha nevrotik ve güvenli bağlanmaya sahip kişilerle iseniz daha olgun savunmalar geliştirip, daha güvenli bir bağlanmaya yönelebilirsiniz. Bunlar benim “iyileştirici ilişkiler” dediğim ilişkilerdir.  Ancak siz de yukarıda bahsettiğim kişilik organizasyonlarından herhangi birine sahipseniz,  bu güvenli bağlanmadan kaçmak, onu bozmak için farkında olmadan elinizden geleni yaparsınız. Aslında bu noktada iş başında olan bilinç dışıdır.

    Güzel bir ilişki başlarken kafası bulanan, sen çok iyi birisin, değerli birisin ama ben ilişkide kalamam diyenler tam da bu kaçışı sergilerler. Bebeklikten yetişkinliğe dek edinilen ilişki kurma örüntüleri harekete geçer ve bugünün gerçekliklerini çarpıtarak algılar. İçsel korku, kaygı, güvensizlik bazen aşırı beklenti ve yapışma eğilimlerini eyleme dökerler. Yani bugünün gerçeğini algılayıp hissederek tepki vermek yerine, geçmiş deneyimlerini bugün oluyormuş gibi canlandırırlar.

    Diğer taraftan sağlıklı ilişki kurmaktan da korkacakları için yakın ve gerçek ilişkide olunan kaybetmekten korkmadıkları, orada olduğundan emin oldukları kişileri en çok zorlarlar. Ya güvenip kaybetmeyeceğinden emin olduğu için rahatça ilişkiyi sabote ederek ilişkiyi bozacak eylemlerde bulunur ya da gidecekler mi diye sürekli karşısındakini sınarlar.

    Böyle sağlıklı iyileştiren ilişki potansiyeline sahip birini bulduğunuzu düşünüyorsanız kendinizle ve kendi iç dinamiklerinizle çalışmanın bir yolunu bulmanızda yarar var.

    Terapi bir çeşit iyileştiren ilişkidir: sınırları belli, gerçeklik temelli, dünü ve bugünü bağlamında değerlendirerek ortaya çıkan duygulanımların netleştirilmesi ve ifade edilmesine olanak sağlayan güvenli bir alan yaratır. Böylece gerçek dünyadaki ilişkisel varoluşumuzda sağlıklı bir yönelime ulaşmak için yalnız kalmamış olursunuz.

  • İlişkiler Bittiği Zaman

    İlişkiler Bittiği Zaman

    Kişisel ilişkilere olan genel ilgi göz önüne alınırsa, elbette yakın ilişkilerin neden tehlikede olduğunu bilmek isteyeceğimizi düşüneceksiniz. Bir noktaya kadar bunu biliriz. İçimizde yığınla insan, aşk, dostluk ve evlilik üzerine popüler psikoloji kitaplarına para yatırmakta, kendi kişisel sorunlarımızı birbirimizle tartışmakta, bazılarımızda profesyonel danışmanlığa ihtiyaç duymakta. Bütün bunlar ilişkiler üzerine düşündüğümüz ve kafa yorduğumuzun göstergesidir. Ancak ne yazık ki kendimiz ve ilişkilerimiz hakkındaki inançlarımız ve kafamızdaki semboller peri masalları, televizyon kültürü ve pembe dizilerden oluşmuş kötü bir karışımdan ibaret. Bütün bunlar ne tam olarak ulaşılabilir ne de arzu edilebilir beklentiler yaratırlar. Bütün bunların etkisinden ancak kişileri ve kişisel ilişkileri daha iyi kavrayarak kaçabiliriz.

    Uzun süreli ilişkiler gevşediğinde ya da bittiğinde, insanlar genellikle “Ne oldu?” diye sorar. Bu durumu soruşturmamızın, didiklememizin nedenleri neler olabilir? Bitmek üzere olan ilişkiyi tamir etme çabası mı, benzer bir sorunla karşılaşmamak için sorun saptama çabası mı yoksa orta da dönüp duran katmerlenmiş dedikodulara katılma isteğimiz mi?

    En büyük yanılgımız kişisel ilişkilerimizi özellikle aile ve evlilik ilişkimizi günlük yaşamımızda kullandığımız dayanıklı nesnelere benzetip dışarıdan bir etki olmadığı sürece bozulup dağılmayacağını düşünmemizdir. İnsan ilişkilerini statik olarak algılar ve düşünürüz. İnsan ilişkilerini özellikle de aile ve evlilik ilişkilerini statik olarak düşündüğümüzün en güzel kanıtı kullandığımız dil ve davranışlarımızdır. Bir ilişki bittiği zaman “İlişkiye ne oldu?” diye sorar kısmen de olsa bazı etkenlerin araya girerek ilişkiye zarar verdiğini düşünürüz. Çoğumuz araya başka şeyler hastalık, ekonomik sorunlar, cinsel sorunlar, sadakatsizlik, ailevi sorunlar vb. girdiğinde, ilişkimizin çözüleceğini düşünme eğilimindeyiz. Kısaca ilişkilerimizin bitme nedeni olarak sürekli dış etmenler arama eğilimindeyizdir. Bir ilişki bittiğinde hem ilişki içinde yer alanlar hem de dışarıdan gözlemleyenler ilişkinin bitmesine neden olan bir sorun arama eğilimindedirler neden bittiğinin cevabını ararlar. Ama varmaları gereken sonuca en iyi ve sade açıklamaya varamazlar: İlişki bitmiştir çünkü iki insan artık birbiriyle ilişkili değildir.

    Dinamik sistemler, doğaları gereği sürekli enerji almadıkları sürece işleyemezler. Bir bebek travmatik bir hasardan ya da yetersiz beslenmeden dolayı ölebilir. Ağaçlar yıldırım isabet etmesi sonucu ya da kuraklık sonucu ölebilir. Bir radyo ve ya televizyon yeterince sinyal alamıyorsa çalışmaya bilir. Kişisel ilişkilerde böyledir. Dış güçlere rağmen direnen dayanıklı şeyler değillerdir. Daha çok onların ayakta kalmasını sağlayacak bir şeyler yapıldığında, iki tarafta sürekli anlamlı bir biçimde birbirleriyle ilişki içinde olduğunda ömürleri uzatılabilir.

    İlişkileri dinamik birer faaliyet olmaktan çok, dayanıklı nesneler olarak algılamak bir takım sorunlara yol açar. Yıpratıcı güçlere karşı kalkan oluşturarak dayanıklı nesneleri onlardan korumaya çalışırız: Evlerimizin çevresine parmaklıklar dikeriz; kapılarımızı kilitleriz.. Aynı şekilde, hasara yol açıcı dış etkilerden koruyarak, ilişkimizi ayakta tutabileceğimize inanırız. Eşlerimizi karşı cinsin çekici üyelerinden uzak tutarız; kendimizi maddi yıkımdan koruruz. Ama ilişki kurmayı unutabiliriz

  • Asparger bozukluğu / sendromu

    Tanım, Sıklık

    Anglo-Sakson ekolüne göre Yaygın Gelişimsel Bozukluklar başlığı altında, Avrupa ekolüne göre de Otistik Bozukluklar Spektrumu başlığı altında incelenen Asperger Bozukluğu ya da Asperger Sendromu; otistik özelliklerin nispeten geri planda ya da hafif olduğu, en temel problemin sosyal iletişimde beceriksizlik olduğu, normal ya da normalin üzeri zekası olan çocuklarda gözlenen nöropsikiyatrik bir problemdir.

    Sıklığı tam olarak bilinmemektedir ancak İsveç’te 1993 tarihinde yapılan bir araştırma çocuklar için binde 3.6 gibi bir oran belirlemiştir. Kuşkulu olgularla bu oranın yüzde 7.1’e çıkabileceği de ileri sürülmüştür. Erkek çocuklarda, kız çocuklardan dört kat daha fazla olduğu düşünülmektedir. Alan araştırması yapan kimi uzmanlarca on binde iki gibi tahmini bir oran da ileri sürülmüştür.

    1944 yılında Avusturyalı çocuk doktoru Hans Asperger tarafından; normal zekada ancak sözel olmayan iletişimi zayıf, em pati yoksunu, sabit ilgi alanlarına odaklı, koordinasyon sorunları olan, konuşma şekli tuhaf ve sosyal izolasyonla tipik dört çocuk “otistik nöropati” terimi ile tanımlanmıştır. .

    1981 yılında Lorna Wing adlı bir İngiliz doktorun; “empati yoksunu, motor koordinasyon problemleri, iletişim sorunları olan” belirli bir çocuk grubunun varlığını ortaya koyması ile aynı klinik tablo uzun yıllar sonra yeniden gündeme gelmiş ve keşfeden hekime atfen Asperger Sendromu olarak adlandırılmış, sırasıyla da 1992 ve 1994 yıllarında ICD-10 ve DSM-4 içindeki yerini almıştır.

    Nedenleri

    Yapılan araştırmalar Asperger Sendromu’nun tam nedenlerini ortaya koyamamıştır ancak yapılan genetik ve beyin görüntüleme çalışmaları; doğumla başlayan, genlerle gelen ve çevresel etkenlerle de pekişen bir nöropsikiyatrik bozulma olduğunu düşündürmektedir. Fetus gelişimi sürecinde embriyon hücrelerinin migrasyonunda (taşınmasında) ortaya çıkan anormalliklerin beyin gelişiminde aksamalara neden olabileceği düşünülmüştür.

    Klinik Özellikler

    Asperger Sendromu genellikle toplumsal ilişkilerdeki davranış bozuklukları ile kendisini gösterir.

    Bu çocuklardaki en önemli sorun sosyal iletişim becerilerindeki yetersizlikleridir. İkili ilişkilerdeki ve grup ortamındaki karmaşık kuralları anlamakta ve takip etmekte zorluk yaşarlar. “Akıl körlüğü” olarak da tariflenir kimi kaynaklarca. Fazla benmerkezci oldukları için grup ortamında bile genellikle kendileri ile meşguldürler, grupta merkezi konumda değil, periferde yer alırlar, yani takipçidirler. İkili ilişkiler de sosyal ve duygusal karşılıklılıklarının zayıf olması sağlıklı iletişime girmelerini güçleştirir. Ortak konudan sapabilirler. Sözel olmayan iletişimde sorunlar yaşarlar. Beden dilini anlamazlar, bakışlardaki ve tavırlardaki ipuçlarını, jestleri ve mimikleri anlamazlar ve kendileri de bu yetileri verimli kullanamazlar. İlişkilerinde sınır sorunları vardır. Grup içinde bir konu başlatmakta, sürdürmekte, karşılıklı tartışmakta beceriksizlikleri olabilir. Grup içi aktivitelerdeki saplantı derecesinde aşırı kuralcılığı, detaycılığı, kontrol duygusu, telaşı, performans kaygısı, tekrarcılığı sorun çıkarır. İnsani ilişkilerde esnek olamamaları nedeniyle çatışmalar, ruhsal gerginlikler yaşayabilirler.

    Dilin motor gelişimi iyidir, zamanında konuşurlar ancak pragmatik beceriler dediğimiz, amaca yönelik pratik kullanımda sorunlar vardır. Belirli konular üzerinde; yorumlar ve duygular yerine entellektüel bilgilerden söz etmek daha kolay gelir. Dilin semantik, yani anlamına yönelik kullanımında da sorunlar olabilir. Kelimeleri soyut anlamları ile değil de düz, yalın anlamları ile kavrarlar. Mecaz, metafor, özdeyiş vb ifadeleri net kavrama sorunları vardır. Konuşmada vurgu, tonlama, ritm vs zayıftır, kulağa tekdüze gelebilir. Dili işlemede, yani dille gelen enformasyonu analiz edip işlemekte sorunları vardır, kelimelerin arkasındaki soyut anlamları kavrayamazlar, yani “alt metinleri” okuyamazlar. Bütün bu gerekçelerle Asperger’li çocukların belirli konular üzerine karşılıklı diyalogda zorlukları olur.

    Bu çocuklarda; hep aynı şekilde yaptıkları törensel davranışlar, katı prensipler veya değişmez takıntılar gözlenebilir. Bunun da nedeni “aynılıkta ısrarcılık” diyebileceğimiz durumdur. Değişimler, sürprizler rahatsız edebilir, huzursuzluk yaratabilir. Gündelik rutinlere ve törensel davranışlara katılık derecesinde sadıktır, mükemmeliyetçilik derecesinde kuralcı, ısrarcı ve ayrıntıcıdır.
    Asperger Bozukluğu olan çocukların aynılıkta ısrarcılığı, onları belli aktiviteler ya da ilgi alanlarına uzmanlık derecesinde yoğunlaşmaya yönlendirir, belli aralarla da, örneğin yıldan yıla değişebilir bu ilgi alanları.

    Motor koordinasyonda beceriksizlikler sorun yaratabilir. Kaba motor becerilerdeki sorunlara bağlı olarak denge problemleri, sakarlıklar, beden dili gerektiren çocuk oyunlarında yetersizlikler, ayakkabı bağlama, bisiklet sürme gibi kas koordinasyonu gerektiren eylemlerde problemler gözlenebilir. İnce motor beceri sorunları nedeniyle elle yazma, boyama, kesme gibi, kapak açma evb ylemlerde sorunlar gözlenebilir.

    Asperger Bozukluğu olan çocuklarda dikkat, konsantrasyon sorunları sıktır. Zihinleri kolay dağılabilir, sezgisel yönlerinin güçlü olması nedeniyle grup içinde bile dalgınlaşıp kendi karmaşık düşünce örüntülerine dönebilirler.

    Bütün bu özellikler yanında Asperger Bozukluğu olan çocuk ve ergenler; yüksek zeka düzeyleri, özel yetenekleri, konuşkanlıkları ve genç görünümleri ile de dikkat çekerler.

    Tanı Süreci

    Asperger Sendromu, tanısı zor konulan bir hastalıktır. En temel özellikler ileri yaşlarda görüldüğü için sıklıkla okul çağlarında daha iyi tanınırlar ancak küçük yaşlardaki bazı problemler de tanıya işaret edebilir.

    Öncelikle çocuk psikiyatri uzmanları tarafından değerlendirilir, kapsamlı bir öykü alma ve gelişim değerlendirmesi süreci ile tanı konulmaya çalışılır. Tanıyı destekleyici veya eşlik eden başka tanıları ayırt edici nöropsikolojik değerlendirmeler de yapılabilir.

    Çocuğun zeka düzeyi, psikomotor işlevselliği, sözel ve sözel olmayan iletişim becerileri, öğrenme stilleri, bağımsız yaşam ve sosyal iletişim becerileri, dil yeteneği, motor koordinasyonu ve grup içi etkileşimi araştırılmalı, kapsamlı bir genetik ve nörolojik değerlendirme ile tanı güçlendirilmelidir.

    Günümüzde en geçerli sistem olan psikiyatrik tanı sistemi DSM-4’e göre Asperger Bozukluğu’nun tanı kriterleri aşağıdaki gibidir:

    A. Aşağıdakilerden en az ikisinin varlığı ile kendini gösteren toplumsal etkileşimde nitel bozulma:

    1. Toplumsal etkileşim sağlamak için yapılan el kol hareketleri, alınan vücut konumu, takınılan yüz ifadesi, göz göze gelme gibi birçok sözel olmayan davranışta belirgin bir bozulmanın olması.
    2. Yaşıtlarıyla gelişimsel düzeyine uygun ilişkiler geliştirememe.
    3. Diğer insanlarla eğlenme, ilgilerini ya da başarılarını kendiliğinden paylaşma arayışı içinde olmama (örn. ilgilendiği nesneleri göstermeme, getirmeme ya da belirtmeme)
    4. Toplumsal ya da duygusal karşılıklar vermeme

    B. Aşağıdakilerden en az birinin varlığı ile kendini gösteren davranış, ilgi ve etkinliklerde sınırlı, basmakalıp ve yineleyici davranış örüntülerin olması:

    1. İlgilenme düzeyi yada üzerinde odaklanma açısından olağandışı, bir ya da birden fazla basmakalıp ve sınırlı ilgi örüntüsü çerçevesinde kapanıp kalma
    2. Özgül, işlevsel olmayan, alışageldiği üzere yapılan gündelik işlere ya da törensel davranış biçimlerine hiç esneklik göstermeksizin sıkı sıkıya uyma
    3. Basmakalıp ve yineleyici motor mannerizmler (örn. parmak şıklatma, el çırpma ya da burma ya da karmaşık tüm vücut hareketleri)
    4. Eşyaların parçalarıyla sürekli uğraşıp durma

    C. Bu bozukluk, toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında klinik olarak belirgin bir sıkıntıya neden olur.

    D. Dil gelişiminde klinik açıdan önemli genel bir gecikme yoktur (örn. 2 yaşına gelindiğinde tek tek sözcükler, 3 yaşına gelindiğinde iletişim kurmaya yönelik cümleler kullanılmaktadır).

    E. Bilişsel gelişmede ya da yaşına uygun kendi kendine yetme becerilerinin gelişiminde, uyumsal davranışta (toplumsal etkileşim dışında) ve çocuklukta çevreyle ilgilenme konusunda klinik açıdan belirgin bir gecikme yoktur.

    F. Başka özgül bir Yaygın Gelişimsel Bozukluk ya da Şizofreni için Tanı Ölçütleri karşılanmamaktadır.

    Ayırıcı Tanı

    Asperger bozukluğu; klinik özellikleri itibarı ile birçok psikiyatrik hastalıkla karışabilir ve ayırıcı tanıda mutlaka düşünülmelidir.
    Bunlar arasında Otistik Bozukluk, Tepkisel Bağlanma Bozukluğu, Bazı Kişilik Bozuklukları (şizoidal veya şizotipal, narsistik, obsesif kompülsif, kaçıngan), Sosyal Fobi, Uyum Bozukluğu, Sınır Zeka, Gelişimsel Koordinasyon Bozukluğu, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Özel Öğrenme Güçlüğü, Aşırı Özgüven Eksikliği vb durumlar sayılabilir.

    Otistik bozukluk; asperger ile aynı grupta değerlendirilen ve ortak noktaları da çok olan bir gelişim bozukluğudur. Özellikle “yüksek işlevli otistikler” denilen bir grup vardır ki bunların zeka düzeyleri başka otistiklere göre normal ya da yüksektir. Yüksek işlevli otistiklerde de yaşıtları ile uyumsuzluk, dilin pragmatik kullanımında ve motor gelişimde beceriksizlikler gözlenir. Yüksek işlevli otistikler; asperger’liler gibi yaşıtları ile aynı ortamda yaşayabilirler. Bu konuda sağlıklı gelişen çocuklarla karşılaştırma yapılırken söylenen şudur: Otistikler bizim dünyamızda değil, kendi dünyalarında yaşarlar, halbuki asperger’liler bizim dünyamızda, kendi bildikleri gibi ancak uyum sağlamaya da çalışarak yaşarlar (Van Krevelen, 1991)

    Çocuklarda; Tepkisel Bağlanma Bozukluğu dediğimiz, otizme çok benzeyen bir tablo vardır ki asperger bozuluğu ile de çok karışabilir. İstenmeyen gebelikler sonucu doğan, aile ortamında veya bebeklikte belirgin ruhsal travmalar yaşayan, kimsesiz ve kurum bakımı altında olan, kötü bakılan, doğum sonrası depresyon yaşayan annelerden doğan ve çevreyle sevgi ilişkisini engelleyebilecek fiziksel hastalığı olan çocuklarda anne ile çocuk arasında bağlanma ilişkisi sağlıklı gelişmez. Böyle çocuklarda; göz kontağı kurmama, gelişme geriliği, sosyal ortamda huzursuzluk, dokunma vb sevgi yaklaşımlarından rahatsızlık gösterebilirler. Büyüdüklerinde ise aşırı kontrolcü, soğuk, az konuşan, birebir ilişkilerde zorlanan ve kaçınan çocuklar olarak görünebilirler. Bütün bu özellikler asperger’li çocuklarda da görülür. Ancak; Tepkisel Bağlanma Bozukluğu olan çocukların dil gelişimi (geç konuşmamışlarsa) normaldir, sosyal ilişkilerde daha beceriklidirler, tedaviye daha iyi yanıt verirler.

    Kişilik bozukluğu tanımı çocuklar için pek kullanılmaz ancak çocuklar, bazı kişilik bozukluklarına özgü davranış sorunları sergileyebilirler ve bu durum da ergenlikteki sorunlarını arttırabilir.
    Örneğin; Şizotipal kişilik bozukluğu adayı çocuklar yabancıların yanında aşırı rahatsızlık yaşayabilirler ve birebir ilişkiden kaçınabilirler, yaşıtlarına göre daha ileri ve garip derecelerde fantastik tavırları, kuşkuculuğu ve alınganlığı olabilir, sözel olmayan iletişim becerileri, yani jest, mimik, beden dili kullanma çok zayıftır, stres altında kaygı, telaş artar, konuşma içeriğinde tuhaflıklar olabilir. Şizotipal özellik gösteren çocuklar dış dünyanın farkındadırlar ama kendi yetersizlikleri konusunda iç görüleri zayıftır ve iletişimden kaçınırlar.

    Narsistik Kişilik Bozukluğu adayı ergenlerin de asperger ile karışan yönleri olabilir. Narsistik bireyler de çok fazla benmerkezcidirler veya kendileri ile meşguldürler, bu durum sosyal ve mesleki ilişkilerinin çok sınırlı ve tutarsız olması sonucunu doğurabilir. Narsistik bireyler de aşırı otokontrol nedeniyle beden dillerini fazla kullanmayabilirler, sözel iletişimleri dahi sınırlı olabilir. Narsistik bireyler ilişkilerinde aşırı seçici oldukları ve daha aşağı gördükleri bireylerle ilgilenmedikleri için soğuk görünebilirler ve uyumsuz olabilirler, oysa asperger’li çocuklarda herkese karşı genel bir sosyal yetersizlik söz konusudur. Narsistik birey kendisini iyi hissettiği ya da benlik saygısının yükseldiği durumlarda aşırı sosyal görünecektir, halbuki böyle durumlarda asperger’li çocukların daha fazla kaygı yaşama olasılıkları vardır. Narsistik çocuk; benlik saygısını korumak için başkalarını değersizleştirir, yok sayar, halbuki asperger’li çocuk kendisini geri çeker ve çevresini sınırlar. Narsistik bireyin dil yeteneği genellikle iyi gelişmiştir, üstünlük silahı bile olabilir, oysa asperger’li çocuğun sözel iletişimi güçsüzdür.

    Obsesif kompülsif kişilik bozukluğu olanların belirli kişilik özellikleri ile asperger’li çocukların bazı kişilik özellikleri örtüşebilir. Ayrıntıcı ve kuralcı olmaları, esnek olamamaları, nispeten kontrollü ve soğuk görünümleri, kararsızlıkları, törensel takıntıları ortak noktalarıdır.

    Kaçıngan Kişilik Bozukluğu; genellikle erişkinlerde konulan bir tanıdır. Bu tür özellikleri erken yaşta gösteren çocuklar da yakın ilişkiler kuramazlar, hatta kaçınırlar. Eleştiriye, küçük düşürülmeye karşı aşırı hassastırlar. Asperger’li çocuklar sosyal ilişkiden kaçmazlar, yetersizdirler ya da örselenmemek için uzak dururlar.

    Sosyal Fobi ile Asperger Bozukluğu arasında benzerlikler çok fazladır. Sosyal fobi adayı çocuklar çok erken yaşlardan itibaren utangaç, ikili ilişkilerden kaçan, aşırı kontrollü ve soğuk, sosyal ortamda silik bir görünüm sergileyebilirler. Ancak Asperger’li çocuklarda görülebilecek motor koordinasyon sorunları sosyal fobide olmaz, ayrıca dil gelişimi de normaldir. Sosyal fobisi olan çocuk “nasıl yapılacağını” bilir ancak hata yapma korkusu nedeniyle sosyal ilişkide beceriksizdir, oysa Asperger’li çocuk nasıl yapılacağını pek bilemez.

    Bunlar dışında; bazı özellikleri asperger bozukluğu ile benzeşen ve tanı sürecinde klinisyeni yanıltabilecek durumlar da vardır. Örneğin; anksiyete ağırlıklı uyum bozukluğu yaşayan, sınır zeka özellikleri taşıyan, gelişimsel koordinasyon sorunu yaşayan, travma öyküsü olan, özel öğrenme güçlüğü olan, aşırı güvensiz olan çocukların belli başlı özellikleri Asperger’li çocuklarla karışabilir ve ayırıcı tanıda göz ardı edilmemelidir.

    Komorbidite (Birlikte Görülebilecek Hastalıklar)

    Asperger bozukluğu olan çocuklarda kaygı bozukluğu, depresyon, obsesif kompülsif bozukluk, dikkat eksikliği ve hiperaktivite Bozukluğu, iki uçlu mizaç bozukluğu, uyum bozukluğu, sosyal fobi genel ortalamadan daha fazla görülür.

    Tedavi

    Asperger Bozukluğu’nun tedavisi denildiğinde; çocuğun yaşam kalitesinin arttırılması ve eşlik edebilecek ruhsal problemlerin tedavisi anlaşılmalıdır.

    Tedaviye ne kadar erken yaşta başlanırsa başarı şansı da o kadar yüksektir. Tedavide temel zorluklar hedeflenir, yani sosyal iletişim becerilerini, dilin pragmatik kullanımını, motor beceriksizlikleri, katı törensel davranışları merkeze koyan destekleyici ve yeniden yapılandırıcı psikoterapi en önemli tedavi yaklaşımıdır.

    Tedavi yapılandırmasının içeriğini başlıklar halinde özetleyecek olur isek:

    -Grup içinde sosyal beceri eğitimi ile akran uyumu çalışılır.

    -Bilişsel davranışçı terapi teknikleri ile uygun davranış modelleri öğretilir.

    -Ruhsal durumu gerektirdiğinde ilaç tedavileri verilebilir.

    -Uğraş terapisi ile çocuğun öznel ilgi alanları daha rafine verimli hale getirilir.

    -Motor beceriksizliklere karşı aralıklı fizyoterapi de uygulanabilir.

    -Konuşma ve iletişim terapisi tedavinin en önemli parçasıdır.

    -Aile danışmanlığı ile çocuğun güncel zorlukları ve gelecekteki seyri konusunda anne baba bilgilendirmelidir.

    -Çocuğun sosyal uyumunu destekleyici okul ve sınıf içi yardımcı düzenlemeler yapılmalıdır.

    -Akran destek sisteminden yararlanılmalı; çocuğun günah keçisi ya da maskot rolü oynaması önlenmeli, akran istismarından korunmalıdır.

    -Olumlu özellikleri öne çıkarmalıdır; güçlü belleğinden, konuşkan olmasından, özel yeteneklerinden yararlanılmalıdır.

    -Sosyal davranış repertuarı olumlu noktalarda desteklenmeli ve zenginleştirilmeli, çift yönlü iletişim teknikleri öğretilmelidir.

    -Öğrenmede duyguları ya da sezgileri yerine entellektüel özelliklerinden, zekaların dan daha çok yararlanılmalıdır.

    -Yakın bir arkadaşının ya da arkadaş grubunun rehberliğinden yararlanmak düşünülebilir.

    -Zaman zaman izole kalma ihtiyaçlarına da-abartılı olmamak koşulu ile, saygı gösterilmeli ancak çoklukla grup aktivitelerine katılmaya özendirilmeldir.

    -Tahmin edilebilir, rutin ve güvenilir bir çevre sağlanmalıdır.

    -Yaşamsal değişimlere önceden hazırlanmalı, beklenmedik sürprizlere karşı desteklenmelidir.

    -Özel ilgi alanları ve yeteneklerinden; çevresini sıkmayacak ve hatta onu sosyal ortamlara katacak şekilde yararlanılmalıdır ancak bütün yaşam alanını kapsamamalıdır.

    -Esnek olamamaları göz önünde tutularak; yarı yapılandırılmış bir yaşam stili oluşturulmalıdır.

    -Verilecek sorumluluklarda; motor koordinasyon sorunları ve konsantrasyon sorunları olabileceği hesaba katılmalıdır.

    -Akademik program; kişiselleştirilmiş ve yalın olmalıdır.

    -Ergenlik döneminde çocuğun farkındalığı artacağı ve kendi zayıflıklarından daha çok yakınacağı için olası ruhsal problemlere karşı daha dikkatli olunmalıdır.

    Prognoz (Uzun Süreli Seyir)

    Asperger Bozukluğu olan çocukların erişkinliği de zor olabilir. Çünkü; yukarda sayılan problemler ileri yaşlarda da sürecek, üstelik yaşı büyüdükçe farkındalığı artan ergen ya da erişkinin ikincil ruhsal problemleri de eklenecektir tabloya. Ancak çocukluk çağında başlayacak ve erişkinlikte de devam ettirilecek olan destekleyici ve yeniden yapılandırıcı psikoterapi uygulaması bütün Asperger’li çocukların yaşam kalitesini arttıracak, yaşıtları gibi normal bir yaşam sürdürmesini sağlayacaktır.

    Uzm. Dr Ahmet ÇEVİKASLAN

    Çocuk Ve Ergen Psikiyatr

  • Çocuğumla Nasıl Bir İletişim Kurmalıyım?

    Çocuğumla Nasıl Bir İletişim Kurmalıyım?

    Karşımızdaki insanla kurmuş olduğumuz ilişkiler üzerinden iletişim kurarız, aynı zamanda başlattığımız
    sözel ve sözel olmayan iletişim ile birlikte bir ilişki de başlatmış oluruz. Bu ilişkiler anne-çocuk, baba-
    çocuk, anne –baba, anne -komşu ilişkileri gibi ilişkilerdir. Bu ilişkiyi gözlemleyen çocuk onunla hangi bağ
    üzerinden iletişim kurduğunuzu rahatlıkla anlayabilir.

    İletişim karşılıklı ilişkileri gerektirir, insanların belirli sözcüklerin, seslerin, göstergelerin ve mimiklerin
    anlamına ilişkin ortak bir anlayışa sahip olmalarını ister. Bu bağlamda kullandığımız dil ve ses tonumuz
    büyük önem taşır. Eğer bu önemi oranlarsak %55 beden dili, %38 ses tonu ve %7 sözler etkilidir.

    Çocuğumla Nasıl Etkili İletişim Kurabilirim?

    Şimdi sizlere çocuklarla kurmuş olduğumuz ilişkide bazı önemli detaylardan bahsedeceğim.

    1- Öncelikle iletişimi ne zaman başlatacağınıza doğru karar verin. Eğer çocuk problem durumunda ise
    asla problemini sahiplenmeyin çok aksi bir durum olmadığı sürece kendisini mutlaka ifade edecektir.
    2-Ben dili kullanın. Çocuğun yaptığı davranış üzerinden iletişim kurun. Kişisel yargılayıcı değil, algılayıcı
    davranın.
    3-Empatik olun. Önce o anki durumu tanımlamasına izin verin. Ardından bu durum hakkında ne
    düşündüğünü, sonrasında ne hissettiğini sorun. Bu madde doğru şekilde yaptığınızda hem
    çocuklarınızda durum tespiti, hem de duygulardan önce düşünceleri sorarak duyguları yönetme
    becerisinin düşüncelere ait olduğunu kavramasını sağlayacak ve çocuğunuzda otokontrol geliştiren bir
    unsur olacaktır.
    4-Her insanın içinde üç ego benlik vardır. Bunlar yetişkin benlik, çocuk benlik, ebeveyn benlik
    durumlarıdır. Çocuğumuzla iletişim kurar iken duygularını anlamaya çalışırken çocuk benlik ego
    durumumuz ön plana çıkar ve ona canı acıyorsa ”öpeyim de geçsin, onu oraya kim koyduysa onu
    döveceğim ” şeklinde çocuk gibi konuşan ego durumumuzdur. Katı ve otoriter bir ebeveyn isek en
    azından duygularını anladığımızı belli edecek ”hı hıı evet anlıyorum ,canın gerçekten çok acımış
    olmalı..”vs onay verici, tasdik edici cümleler kuralım.
    5-Çocuklarınızı mutlaka istendik davranışlar sonucunda ödüllendirecek veya onları övücü cümleler
    kuracaksınız. Ancak bu cümleler özellikle belirtmeliyim ki çocuğun sergilediği davranış üzerinde etkili
    olmalı. Kişilik çok küçük yaşlarda oluşmaya başladığı için çocuk olumsuz bir davranış sergilediğinde
    ”beceriksiz ya da sen harikasın” şeklinde övgü ya da yermeler çocuğun kişiliğinde utangaçlık ya da
    fazlaca kendine güvenen narsist kişilik özellikleri doğurabilir.
    Bu yüzden övgüler şu şekilde olmalı; ”Böyle davrandığında kendimi çok mutlu hissediyorum ” ya da ” Bu
    şekilde davrandığında kendimi üzgün hissediyorum” gibi cümlelerle merkeze hem kişiliği değil davranışı
    almış, hem de ben dili kullanarak yargılamaktan öte algılayıcı bir tavır sergilemiş olursunuz.

  • SEVGİLİLER GÜNÜ YALNIZLIĞI

    SEVGİLİLER GÜNÜ YALNIZLIĞI

    Her yıl kutlanan ve en romantik gün olarak kabul edilen 14 Şubat Sevgililer Gününün yaklaşmasıyla birlikte; o gün için özel planlar yapan çiftler olduğu kadar bu tarihi önemsemeyen çiftler de var. Ama asıl sorun sevgililer gününe gereğinden fazla önem verip bir de yalnız olmak… İlişkileri yürütmekte sıkıntı yaşayan kişiler, özellikle böyle özel günlerde kendilerini yalnız hissedip karamsarlığa düşüyor.Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır Elbeyoğlu, sevgililer gününde yalnız olanlar ve ilişkiler konusunda sıkıntı yaşayan kişiler için önerilerde bulundu.

    Sevgi Ruhun En Temel İhtiyacı

    Sevilmek ve sevmek, birisi için özel olduğumuzu bilmek insanların en temel ihtiyaçlarındandır. Hayatında özel biri olan ya da olmayan; ilişkileri başlatma ve sürdürme konusunda sürekli sıkıntı yaşayan; hatta artık karamsar bir şekilde ilişkilere kendini kapatan ya da bile bile ilişkilerden kaçan herkes ama herkesin “sevilebilir bir diğeri” ile sevgi, ilgi, eş duyum, saygı, şefkat, anlayış ve korunma içeren bir yakınlık içerisinde temas etmeye ihtiyacı vardır. Bu insan ruhunun en temel ihtiyaçlarındandır. İlişki süreci, normalde kendiliğinden olan herhangi bir özel beceri gerektirmeyen bir şeydir. İlişki karşımızdaki kişiden sevgi, saygı, güven alıp vermemizi ve hayatın kişiye iyi gelmesini sağlar. Özellikle sevgi ihtiyacımız, ilişkiler içinde sağlanabilir.

    Sevgililer Gününe Aşırı Önem Vermek Karamsarlığa Yol Açıyor

    Bir ilişki içerisinde var olan ya da şu anda olmasa bile olabildiğini gören, hayatın bu konuda kendisine getirebilecekleri için çok karamsar olmayan çoğu insan için “sevgililer günü” gibi özel günler, ilişkisine heyecan veren bir aracı olabildiği gibi; ilişkisi olsun ya da olmasın sıradan bir gün de olabilmektedir. Ancak bazı kişiler için bu durum farklıdır. Bu tarz özel günler; karamsarlığını tetiklemekte, kendini yalnız hissetmesine neden olmaktadır. Yani kısmen içinde bir yerde burukluk hissetmesine yol açmaktadır. Bir sevgiliye ya de eşe sahip olmamaktan çok daha fazlasıyla anlam bulabilecek bir durumdur bu…

    Sevgiyi Bulmakta Zorlanıyorlar

    Gerçekten de bazı bireyler için erişkinlikte sevilebilir diğeri ile güvenli bağ kurabilme, yakın ve ait hissedebilme oldukça zordur. Sevgiyi diğerleri kadar kolay alıp veremezler. Hayatın her alanında memnuniyet içerisindeyken ilişkileri başlatma ya da sürdürme konusunda tekrarlayan bir durum yaşarlar. İnsanlar tarafından kronik olarak hayal kırıklığına uğratılmış ya da kendi kendini hayal kırıklığına uğratmaktadırlar ya da artık denemekten vazgeçmişlerdir. Normalde kendiliğinden olan ilişki süreci bazı insanlar için çok daha zorlayıcı bir süreç olmaktadır. Kendimiz ve karşımızdaki hakkında olumsuz yorumlar yapmamızı sağlayan, genellikle çocukluktan mizaç ve yetiştirilme tarzıyla gelen, katılık gösteren “düşünme- duygulanma ve davranış” kalıpları buna neden olur.

    İlişkiyi Başlatma ve Sürdürme Konusunda Kişileri Zorlayan 7 Düşünce Hatası

    1. Yüksek düzeyde red edilme korkusuna sahip olmak
    2. İlişkiyi sağlamlaşana kadar oluruna bırakmaktansa, karşısındakinin niyetini sürekli sorgulayan kuşkuculuğa sahip olmak
    3. İlişkiye inancın oluşmasını bekleyemeden henüz başlangıç safhalarında “adının konmasına” fazla ihtiyaç duymak
    4. Talepkar ya da istekli görünmemek adına beklenti ve ihtiyaçlarını ifade etmekten bilerek kaçınıp, hep karşı taraftan adım gelsin diye beklemek
    5. İlişkilerde terk edilme ya da aldatılma belirsizliğine dayanamayarak; her an terk edilebilirim korkusuyla birlikte ilişkisini yaşamaya çalışmak
    6. Olabilecek en iyisine karar vermeye çalışmak yani; katı mükemmeliyetçi bir bakış açısına sahip olmak
    7. İçten içe kimse için özel olmayacağına ve kimse tarafından sevilemeyeceğine inanan bir yoksunluk içerisinde olmak. Ya da birisi için özel olabilmek için özel biri olmak zorunda hissetmek

    Sevgililer Gününü Yalnız Geçirmeyin

    Eğer tekrarlayan bir döngü içerisinde uzun süredir devam eden ilişki sorunları yaşıyorsanız, içinizde bir yerlerde bir şeyler mutlaka size “bu işte bir terslik olduğunu” fısıldar. İşte bunun önce ilişkilere yönelik geliştirdiğimiz uyumu bozan ve sizi en temel ihtiyacınızı gidermekten mahrum bırakan “katı düşünce, duygulanım ve davranış kalıplarınızı” tespit edip bunları değiştirmek için adım atmak “sevgililer günü” için kendinize vereceğiniz bir hediye olabilir.
    Sevgililer gününde yalnızsanız ve bugüne çok önem veriyorsanız kendinizi yalnız hissetmemek için en iyi yol sevdiklerinizle bir arada olmaktır. Arkadaşlarınızla ya da ailenizle plan yapabilir, hoşlanacağınız bir aktivite organize edebilirsiniz. Böyle günlerde sevilen insanların varlığını hissetmek ve onlarla temas etmek karamsarlığa kapılmamak için en iyi yollardan biridir.

  • AİLE VE ERGEN

    AİLE VE ERGEN

    Aile tüm insanların hayatında önemli olan bir kurumdur. Varlığın devamı insanın içine doğduğu ya

    da büyüdüğü aile ile şekillenir. İnsan toplulukları açısından aile sürekliliği olan ancak,

    gerçekleştirdiği değişimlerle de kendini geleceğe taşıyan, güncelleyen bir kurumdur.

    Bilinen en yaygın tanımıyla aile, biyolojik ilişkiler sonucu türünün devamını sağlayan, paylaşımın,

    toplumsallaşmanın olduğu, karşılıklı ilişkilerin kurallara bağlandığı, toplumsal değerlerin sonraki

    kuşaklara aktarıldığı biyolojik, psikolojik, sosyo-ekonomik ve hukuki yapısı olan bir gruptur. Aile

    tanımları genellikle kanbağı üzerinden yapılmış olsa da, bireylerin evlat edinme yoluyla da ana-
    baba ve çocuklardan oluşturdukları aileleri de aynı kapsamda değerlendirmek yarar sağlar

    Bu nitelikleriyle aile; sevgi, mutluluk, bağlanma, ait olma ve paylaşma gibi duyguların yaşandığı,

    yaşanan bu duyguların oluşturduğu sıcaklıktan beslenen ve devam etmesini mümkün kılan bir

    bütündür. Çocuk, içine doğduğu ailede ihtiyaçlarının karşılanması sonucunda varlığını devam

    ettirebilmeyi başarır. Bu ihtiyaçların başında, korunma, sosyalleşme, biyolojik ihtiyaçlar, duygusal

    destek, eğitim, din ve ekonomik destek gibi unsurların karşılanması gelir. Bu güvenlik unsurlarıyla

    büyüyen çocuk yaşam içindeki duruşunu da bütün bu önemli noktalarla ortaya koyar. İnsan

    hayatında, çocukluk döneminin ilk beş yılı büyük önem taşır. Yetişkin dönemde kullanacağı

    kişilik örüntüleri işte bu yıllarda oluşan temellerle şekillenir. Elbette, yaşamdaki her noktayı kontrol

    edebilmek mümkün değildir. Ancak, kontrol dışı gelişen olumsuzlukların en az hasarla

    atlatılabilmesini sağlayabilmek becerilerinin var olması, kullanılabilmelerini sağlayabilmek önemli

    bir noktadır.

    Ergenlik dönemi ise çocukluğun ikinci önemli dönemdir. Bu dönem, çocukluk aşamasında

    meydana gelmiş olumsuzlukların giderilerek yerine yeni olumlu özelliklerin geliştirilebileceği

    yeniden yapılanma ve telafi dönemidir. Bu süreç ailelerin çocuklarıyla iletişimlerinde zorlandıkları

    fırtınalı bir evredir. Hızlı büyüme temposunda olan ergenin kendisi dahi bu hıza uyum sağlamakta

    zorlanır. Değişim sık sık, ani, beklenmedik yer ve zamanda ortaya çıkabilir. Ergen bu

    değişimlerde çoğunlukla kendisine uyum sağlanmasını bekler. Ancak bugün ihtiyacı olan durum,

    yarın farklı bir ihtiyaca dönüşmüş de olabilir. Saç modeli her gün değişir, ayna karşısında geçen

    süre uzar, kendini bazen en güzel-en yakışıklı görürken bazen de en çirkin olarak algılayabilir. Bu

    dönemde bireyin kurallarla arası hiç de iyi değildir. Kendi kural koyucu olmak ister. Var olan

    kurallara karşı çıkar. Her şeyin en doğrusunu bildigini ve en doğru kararları verebildigini düşünür.

    Bu dönemde kendi cinsel kimliğini belirginleştirirken, karşı cinsi fark ederek daha fazla ilgilenme

    eğilimi başlar. Bunların yani sıra, akran ilişkilerinde sorunların yaşandığı yoğun bir dönem kendini

    hissettirir.

    Tam da bu dönem ergen ve aile çatışmalarının yaşandığı bir durumu tanımlar. Aile daha önce

    sözünden dışarı çıkmayan, uyumlu, munis, dersini çalışan, kurallara uyan çocuğunu kaybettiğini

    düşünerek korkar ve paniğe kapılır. Oysa aynı çocuk hep oradadır ve sadece ihtiyaçları

    değişmiştir.

    Aile bu dönemde çoğunlukla kendini çaresiz, yetersiz, ne yapacağını bilemez ve “Nasıl davranırsa

    en doğrusu olur?” sorusunu cevabını arar. Oysa ergenin en temel ihtiyacı, varlığının kabul

    edilmesidir. Ayrışma-bireyselleşme ihtiyacında olan ergen, onay almak, kabul görmek ister.

    Ebeveyin bu zamanda dinleme becerisini kullanabildiği oranda ilişkilerde tutarlılık kendini gösterir.

    Ergenle ilişkide, ergenin akranlarından örnek vermeden, yargılamadan, eleştirmeden kabul

    edilmesi aile bağlarının güçlenmesinde ve ilişkilerin sağlıklın devam etmesinde rol oynar. Aile

    yaşamında, her bireyin rollerinin belirgin olması, hiyerarşik yapıda anne-babanın ortak tutum

    sergiliyor olması, dengenin ve uyumun oluşmasında önem taşır. Anne-baba ergenin yaşıyla

    uyumlu kurallar belirleyerek ve bu kuralları zaman içinde ihtiyaçlara göre değiştirerek uyumlu ve

    dengeli bir aile iletişiminin devamını sağlar. Ergen kurallara uymak istemez, onun için kurallar

    gereksiz ve can sıkıcıdır. Ancak kurallar konusunda açık iletişimin olması, kurallara neden

    gereksinim duyulduğunun paylaşılması ergen tutumlarının esnekleşmesini sağlar. Ergen bu

    dönemde cesurdur, denemekten korkmaz.

    Ebeveynin bilglendirici yaklaşımı bireyin özgüvenini geliştirmesine katkı sağlar. Ergenin küçük

    hatalar yapmasına kontrollü olarak hoşgörü ile yaklaşılması, kendi doğrularını oluşturması

    açısından önem taşır. Unutulmamalıdır ki, başkalarının deneyimleri ile kendi doğrularımızı

    oluşturamayız. Bu dönemde acımasız eleştiriler ilişkilerin zarar görmesine sebep olurken, olumlu

    yönlerin görülerek ödüllendirilmesi ebeveyn-ergen ilişkilerini güçlendirir; ergenin sağlıklı

    gelişmesine katkı sağlar.

    Ergen çocuğu olan aileler, sık sık geriye bakarak, çocuklarının birer birey olduğunu kabul ederek

    empati kurmalarının kendi geçmiş duygularını anımsadıklarında, kuracakları köprüleri daha

    sağlıklı ve sağlam inşa edecekleri unutulmamalıdır.

  • BİREYSEL TERAPİLERE GEREK DUYMA ZAMANI

    Hayatın bazı dönemlerin de zorluklar ve kişinin  başa çıkamadığı mutsuzlukları olabilir.Kişilik problemleri kişinin sorunlarıyla başa çıkma biçiminin  olumsuz ve yetersiz kalmasına neden olabilir. 
    Kişilik oluşumu hayatın ilk çocukluk dönemlerinde şekillenmesine karşın, zorlantılı yaşantıların kişinin kapısını çalması ile daha önceki yıllarda bir şekilde kendini dengeleyen ve nisbeten yaşamını rahat sürdüren kişiyi , sıkıntılı , bunalmış ve  çözümsüz hissettirebilir.
    Kişi yardım almayı ertelemek yada kendisinin yardıma ihtiyacı olmadığı , başkalarının yüzünden olumsuzluklar yaşadığının düşünebilir.Ne var ki acı çeken ve mutsuz olan kişinin kendisinden başkası değildir ve hayatını ,duygularını ve düşüncelerini , ilişkilerini yoluna koyma ihtiyacı açıksa bundan kaçınmak da yersizdir.aşağıdaki yaşantı problemleriyle de karşılaşıyorsanız bir an önce kendiniz için Bireysel Terapi desteği sağlamanız da fayda vardır…

    • Bireylerin kendini daha iyi tanıma ve anlama ihtiyacı
    • Kişinin yanlızlığı ,çevresiyle iletişiminin iyi olmaması
    • Arkadaş ,dost edinme ve kurulmuş ilişkileri sürdürmede sıkıntılar duyulması
    • Yoğun şekilde aşırı  yemek yeme, aşırı alış veriş yapma ,aşırı konuşma gibi davranışa vurmaların bulunması,
    • Bireyin öz güven eksikliği  ,kendini ifade problemleri bulunması
    • Mesleki ve özel ilişkiler alanında girişkenlik problemleri olması
    • Mesleki saha da kendini ısbatlama ve hedef belirleme yetersizliği
    • Kendini ,duygularını ifade etmekte problem yaşama
    • Düşünce ve davranışlarında ötekilerinin onayına ihtiyaç duyması,
    • Sevilen bir yakının kaybı,ölümü,uzamış yas süreci olması
    • Takıntılı düşünceler  ve tekrarlayan kompulsif davranışların olması,
    • Aşırı utangaçlık  ve  iletişim becerileri konusunda sorun yaşama
    • Tüm yaşam alanlarını kapsayan ( iş ,özel ilişki ,aile  yaşantıları ) karar alma güçlüğü çekilmesi
    • Evlenme ,boşanma gibi kendi hayatı hakkında ciddi kararlar alması gerektiğinde kafa karışıklığı ve yoğun sıkıntı hissedildiği durumda 
    • Birey olarak kendi yaşamını kurmak , kimseye ihtiyaç duymadan sürdürmek
    • Kişilik ve kendilik ögelerini ilişkilerinde öne çıkarma güçlüğü çekmek
    • Kendi  kişisel hedeflerine kendi öz kaynaklarıyla yönelecek gücü kendinde bulmak .
    • Başkalarının güdüleme ve desteklerine ihtiyaç duymadan  yaşamı başaracağına dair kendin hakkında olumsuz  inançlar  beslemek .
    • Bireysel zeka ,yetenek ve becerilerine yani kendine güven duymada  sorunu olmak.
    • Başkalarının beklentilerini kendi ihtiyaç ve hedeflerinin önünde tutmak
    • Başkalarının  mutluluğu ve beğenisi için kendi isteklerinden kolayca vaz geçen bir yapıda olmak .
    • Hayatda sürekli bir başkası için yaşadığının ve kendisi için bir şey yapmadığının farkına varmak.
    • Yakın aile ve arkadaş çevresindeki ilişkilerini düzeltmek ,kendisi ve birlikte olduğu kişiler için uyumlu ve huzurlu ortamlar yaratmak.
  • BİREYSEL TERAPİLERE GEREK DUYMA ZAMANI

    Hayatın bazı dönemlerin de zorluklar ve kişinin başa çıkamadığı mutsuzlukları olabilir.Kişilik problemleri kişinin sorunlarıyla başa çıkma biçiminin olumsuz ve yetersiz kalmasına neden olabilir. 
    Kişilik oluşumu hayatın ilk çocukluk dönemlerinde şekillenmesine karşın, zorlantılı yaşantıların kişinin kapısını çalması ile daha önceki yıllarda bir şekilde kendini dengeleyen ve nisbeten yaşamını rahat sürdüren kişiyi , sıkıntılı , bunalmış ve çözümsüz hissettirebilir.
    Kişi yardım almayı ertelemek yada kendisinin yardıma ihtiyacı olmadığı , başkalarının yüzünden olumsuzluklar yaşadığının düşünebilir.Ne var ki acı çeken ve mutsuz olan kişinin kendisinden başkası değildir ve hayatını ,duygularını ve düşüncelerini , ilişkilerini yoluna koyma ihtiyacı açıksa bundan kaçınmak da yersizdir.aşağıdaki yaşantı problemleriyle de karşılaşıyorsanız bir an önce kendiniz için Bireysel Terapi desteği sağlamanız da fayda vardır…

    • Bireylerin kendini daha iyi tanıma ve anlama ihtiyacı
    • Kişinin yanlızlığı ,çevresiyle iletişiminin iyi olmaması
    • Arkadaş ,dost edinme ve kurulmuş ilişkileri sürdürmede sıkıntılar duyulması
    • Yoğun şekilde aşırı yemek yeme, aşırı alış veriş yapma ,aşırı konuşma gibi davranışa vurmaların bulunması,
    • Bireyin öz güven eksikliği ,kendini ifade problemleri bulunması
    • Mesleki ve özel ilişkiler alanında girişkenlik problemleri olması
    • Mesleki saha da kendini ısbatlama ve hedef belirleme yetersizliği
    • Kendini ,duygularını ifade etmekte problem yaşama
    • Düşünce ve davranışlarında ötekilerinin onayına ihtiyaç duyması,
    • Sevilen bir yakının kaybı,ölümü,uzamış yas süreci olması
    • Takıntılı düşünceler ve tekrarlayan kompulsif davranışların olması,
    • Aşırı utangaçlık ve iletişim becerileri konusunda sorun yaşama
    • Tüm yaşam alanlarını kapsayan ( iş ,özel ilişki ,aile yaşantıları ) karar alma güçlüğü çekilmesi
    • Evlenme ,boşanma gibi kendi hayatı hakkında ciddi kararlar alması gerektiğinde kafa karışıklığı ve yoğun sıkıntı hissedildiği durumda 
    • Birey olarak kendi yaşamını kurmak , kimseye ihtiyaç duymadan sürdürmek
    • Kişilik ve kendilik ögelerini ilişkilerinde öne çıkarma güçlüğü çekmek
    • Kendi kişisel hedeflerine kendi öz kaynaklarıyla yönelecek gücü kendinde bulmak .
    • Başkalarının güdüleme ve desteklerine ihtiyaç duymadan yaşamı başaracağına dair kendin hakkında olumsuz inançlar beslemek .
    • Bireysel zeka ,yetenek ve becerilerine yani kendine güven duymada sorunu olmak.
    • Başkalarının beklentilerini kendi ihtiyaç ve hedeflerinin önünde tutmak
    • Başkalarının mutluluğu ve beğenisi için kendi isteklerinden kolayca vaz geçen bir yapıda olmak .
    • Hayatda sürekli bir başkası için yaşadığının ve kendisi için bir şey yapmadığının farkına varmak.
    • Yakın aile ve arkadaş çevresindeki ilişkilerini düzeltmek ,kendisi ve birlikte olduğu kişiler için uyumlu ve huzurlu ortamlar yaratmak.

    Klinik Psikolog

  • İLİŞKİLER VE BAŞKALARI NE DER?

    “Mahmud ile Yezida birbirine düşman Müslüman ve Yezidi köylerinin gençleridir ve birbirlerine sevdalıdırlar. İki genç evlenmek için umutsuzca çareler ararlar. Mahmud dilek ağacının yanında, Yezida’nın saçlarına kırk gün boyunca birer tane örgü yapar; kırkıncı gün kırkıncı örgü tamamlanır. Yezida ile Mahmud kaçmaya karar verirler. Bu arada, köyün ağası Havvas Ağa Mahmud’un, köyün ileri gelenlerinden biri olan Teyfo Ağanın kızıyla evlenmesini ister. Teyfo Ağa’nın kızı Güllüşah, Mahmud’a deli gibi âşıktır, uğruna kendini asmaya bile kalkmıştır fakat Mahmud bu evliliği kabul etmez. Mahmud dilek ağacına yeşil mendil bağlarken Yezidi köyünde görülmüştür. Yezidiler tarafından öldürülmüş, ağaca yeşil mendil bağlayan eli kesilmiş, köye hudut yapılmıştır. Irmağın kenarında dolaşırken Yezida, sevgilisinin kesik eliyle karşılaşır. Çıldırır, kendini parçalar. Ölüm dairesini çizer ve kendini hapseder. Günlerce kimseyle konuşmaz Yezida, ta ki Mahmud’un anası Eyşan Ana gelene kadar. Yezida cesedinin Mahmud’un yanına gömülmesini istemektedir ama buna bile izin yoktur. Diğer dokuz kardeşi hala namuslarını temizlemekten bahsetmektedirler. Babası Miro Ağa kızını görmeye bile gelmemiştir. Yezida her gün saçının bir örüğünü çözer, kırk gün sonunda kırkıncı örüğünü de çözer ve kendini ölüme teslim eder. Oyun biter.”(Mungan, 1995).

    Etrafımıza, yaşama baktığımızda Murathan Mungan’ın bu mitolojik hikayesine ne kadar rastlıyoruz? Kıyısından köşesinden de olsa, hepimizin bir şekilde böyle bir yaşam hikayesine denk gelmişliği, duymuşluğu vardır sanıyorum. Bir şekilde toplumsal baskının duygusal/ romantik ilişkiler üzerindeki etkisine…

    Bu hikaye akıllara şu soruyu getiriyor… Bizler duygusal ilişkilerimizi yaşarken ya da evlilik kararı alırken ne kadar kendi irademiz ve kendi isteklerimiz doğrultusunda ne kadar aile ve arkadaşlarımızın etkisi altında kalarak kararlar veriyoruz? Verdiğimiz kararın, ailemizin, arkadaşlarımızın, sevdiklerimizin görüşlerinden bağımsız olması mümkün müdür?

    Aslında yüzyıllardır, romantik ilişkileri ailenin desteklemesi veya karşı çıkması diye bir gündem bulunmakta. 

    Aile, arkadaşlar çocuğunun romantik ilişkisine karşı çıkarsa bu ilişki zamana az mı dayanır yoksa çok mu? Ya da aile, arkadaşlar bu ilişkiyi onaylarsa, ilişkiden alınan doyumun artması ve ilişkinin süreklilik kazanması olası mıdır?

    Literatürde yapılan çalışmalar, ilişkilerin sosyal bir boşluk içinde ortaya çıkmadığını göstermektedir. Romantik ilişkilerin devam ve kalıcılığında, partnerin ailesinin kişinin kendisinden hoşlanmasının, kişinin ailesinin partnerden hoşlanmasının ve çiftlerin birbirlerinin ailelerinden hoşlanıyor olmalarının yanı sıra kardeşlerin ilişkiyi nasıl değerlendirdiklerinin etkisi olduğu görülmektedir (Can, 2009). 

    Duygusal ilişkiler konusunda yapılan araştırmalar, ilişkilerin nasıl başladığı, geliştiği ve sonlandığı hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Bununla birlikte, incelenen literatürde sosyal bağlamın etkisini dikkate alarak yapılan çalışmaların oldukça az sayıda olduğu dikkat çekmektedir. Bu az sayıda çalışmanın da gösterdiği gibi ilişkiler sosyal bir boşluk içinde ortaya çıkmamaktadır. 

    Yıllar önce Ridley ve Avery (1979) sosyal bağlamın etkilerinin dikkate alınmaması durumunu “kavramsal körlük” olarak tanımlamışlardır. Bugün hala yakın ilişkilerde sosyal ağ etkilerinin göz ardı edildiği yönünde tartışmalar devam etmektedir (örneğin, Parks ve Eggert, 1991; Surra, 1988).

    Peki siz ne düşünüyorsunuz? Ailenin, arkadaşların, toplumun ilişkiye yönelik yorumları, görüşleri karşısında, ilişki zamana az mı dayanır çok mu?