Etiket: İlişki

  • Çocuk gelişiminde babanın rolü

    Çocuklar ruhsal ve toplumsal açıdan sağlıklı bir şekilde gelişebilmek için her iki cinsiyetten rol modellerine ihtiyaç duyarlar. Bu modeller aile içerisinde biyolojik veya evlat edinen anne ve baba tarafından yerine getirilmektedir. Babayla yaşanan ilişki, çocukların kişilik, özgüven, zeka gelişimi, toplumsal beceriler ve cinsel kimlik gelişiminden hayatlarının gelecek döneminde yer alacakları toplumsal rollere kadar pek çok konuda belirleyici olabilmektedir. Geçmişte babaların çocuklarıyla daha çok zaman geçirebildikleri ve geçirdikleri zamanda fiziksel oyun ve etkinliklere daha çok zaman ayırabildikleri bulunmuştur. Günümüzde ise baba- çocuk ilişki ve iletişiminin daha kısa zaman aralıklarında gerçekleştiği ve televizyon seyretmek veya konsol/ tablet oyunları gibi daha pasif etkinliklere odaklandığı saptanmıştır. Hem geçmişte hem de günümüzde, sağlıklı bir baba- çocuk ilişkisi için babaların çocukları ile ilgilenmesi, çocuklarının gelişimi ve bakımı ile ilgili sorumluluk alması ve çocuklarının ihtiyaç ve sorunlarına yanıt verebilmesi gerektiği bilinmektedir. Bu işlevleri yerine getirebilmek için ise beraber geçirilen zamanın miktarı değil, kalitesi önem taşımaktadır. Babaların çocukları ile geçirdikleri zaman ve iletişimleri açısından en önemli dönem okul öncesi (6 yaş öncesi) olsa da, baba ile etkileşim tüm gelişim dönemleri boyunca önemli rol oynamaktadır.

    1. Sosyal beceri gelişimi

    Çocuk, annenin sevgisi ve bakımı ile sevilebilecek ve değer verilen bir varlık olduğunu ve çevresindekilerin gereksinimlerini karşılayabileceğini öğrenir ancak baba aracılığı ile anne dışında bir bireyin varlığını kabullenmektedir. Anne ve çocuk dışında, babanın varlığı çocuğun sevgiyi ve sahip olduklarını paylaşabilmeyi, karşılaştığı sosyal sorunlara çözüm getirebilmeyi öğrenmesi için önem taşımaktadır. Erken dönem çocuk ve bebek zihninde anne ile kendisini bir tutabilmektedir, diğer bireylerin varlığı ise ancak baba figürünü fark etme ile kabullenilmektedir. Bu üçlü ilişki içerisinde paylaşım, isteklerini erteleyebilme, ihtiyaçlarını ifade edebilme, duyguları tanıma ve ifade etme becerilerinin temeli atılmaktadır.

    2. Cinsel kimlik gelişimi

    Hem erkek, hem kız çocuklarının cinsel gelişimi babaların varlığından etkilenmektedir. Erkek çocuklar, üç yaş civarında baba ile annenin sevgisi için rekabete girebilmekte, bu rekabetin çözümü olarak da babaları ile özdeşleşebilmektedir. Bu özdeşim babanın eşyalarını kullanma, gözlüğünü ve benzeri eşyalarını takma/ kullanma, boya ile kendisine bıyık/ sakal çizme gibi davranışlarla dışa vurulabilir. Sağlıklı bir baba- çocuk ilişkisi ve çocuğun cinsel gelişimi için bu rekabet ve özdeşim davranışlarının gelişimsel olarak olağan olduğunu kabullenmek, öfke ve rekabet duygularını ifade edebilmesini kolaylaştırmak faydalı olabilir. Erkek çocukların rekabet ve özdeşimle ilgili davranışlarına katı bir şekilde yaklaşmak, çocuğun beceri ve yetilerini aşağılamak ise bu gelişim basamağında sorun yaratabilir ve cinsel kimlik ve rolleri olumsuz etkileyebilir. Diğer yandan kız çocuklarının da üç yaşından itibaren babalarına ilgi duymaya başladığı, onlarla daha çok zaman geçirmek ve iletişim kurmak istedikleri bilinmektedir. Kız çocukların babaları ile kurdukları ilişki ve iletişim biçimi ileride karşı cinsle kurdukları ilişkilerin kalitesini ve biçimini etkileyebilmektedir. Babasını kusursuz olarak algılayan, çok yakın bir iletişim kuran kız çocukları ileride karşılaştıkları erkekleri geçmişteki babaları ile karşılaştırıp yetersiz olarak algılayabilmektedir. Diğer yandan baba ile ilişki ve iletişimi kısıtlı olan ve babaları tarafından ihmal edildiklerini düşünen kız çocukları erişkin hayatlarında kendilerinden yaşlı ve olgun erkekler ile ilişki kurmayı tercih edebilmektedir. Ayrıca baba ile ilişki ve iletişiminde sorun yaşayan kız çocukları ileride içe yönelim bozuklukları (depresyon, kaygı ve benzeri) açısından risk altında olabilir.

    3. Zeka gelişimi

    Babanın varlığı ve çocuğa ilgisi, çocuğun çevresindeki fiziksel ve sosyal uyaranları zenginleştirmekte, bu da çocukların zeka gelişimine katkıda bulunmaktadır. Annelerin çocukları ile daha çok sözel ve duygusal becerilere dayalı oyunları oynadıkları, babaların ise çocukları ile daha çok fiziksel becerilere dayalı oyunları oynamayı tercih ettikleri saptanmıştır. Fiziksel becerilere dayalı oyunlar ise çocukların kas gelişimi, görsel- motor organizasyon, görsel dikkat, organizasyon becerileri gibi becerilerini geliştirmektedir. Babaları ile daha çok zaman geçiren ve farklı becerileri geliştiren oyunlar oynayan çocukların gelecekteki akademik ve mesleki başarılarının daha yükske olduğu da gösterilmiştir.

    4. Öz güven gelişimi

    Hem erkek, hem kız çocukları için baba, “dış dünyadaki sorunları çözen”, fiziksel yapısından bağımsız olarak “güçlü” olarak algılanan ebeveyndir. Çocuklar babalarının aile içi ve dışındaki sorunlara yaklaşımını model alır ve özgüvenlerini geliştirirler. Babanın çocuğuna karşılacağı sorunları çözebileceği ile ilgili mesajı da özgüven gelişimine katkı sağlamaktadır.

    5. Kişilik gelişimi

    Ülkemiz ailelerinde kural koyan, cezalandıran ebeveyn olarak daha çok babalar ön plana çıkmaktadır. Babaların disipline yönelik yaklaşımı çocuklarının kişilik gelişimini de etkileyebilmektedir. Sürekli kısıtlayan, cezalandıran, kurallar ve yönergeler konusunda çocuklarının fikirlerine açık olmayan babaların çocukları ya baba ile çatışmaya girmekte ve isyankar bir kişilik örüntüsü geliştirmekte veya kendi istek ve ihtiyaçlarını bastırarak boyun eğmektedir. Diğer yandan aile içi kural ve yönergeler hakkında çocukların da geri bildirimini dikkate alan, kural ve sınırları çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine göre değiştirebilen babaların çocuklarının daha sağlıklı bir kişilik gelişimi gösterdiği gözlenmektedir.

    6. Ruhsal sağlık

    Sağlıklı bir ruhsal gelişim, paylaşabilme, isteklerini erteleyebilme, ihtiyaçlarını ifade edebilme, duygularını tanıma ve ifade etme, cinsel kimliğini oluşturabilme ve bu kimlikle ilgili rolleri yerine getirebilme, bilişsel becerileri karşılaştığı sorunları çözmek için kullanabilme, karşılaştığı sorunları çözebileceğine yönelik kendine güven duyma gibi becerileri gerektirmektedir. Sayılan bu beceriler, ileride gelişebilecek depresyon, kaygı ve benzeri ruhsal sorunlara karşı da direnç sağlamaktadır. Dolayısıyla, çocuklarda ruh sağlığı için babaların veya baba yerine geçebilecek bireylerin varlığının yaşamsal önemde olduğu belirtilebilir.

    7. Kaynaklar

    7.1. Cabrera N, Fitzgerald HE, Bradley RH, Roggman L. Modeling the dynamics of paternal influences on children over the life course. Appl Developmental Sci. 2007;11(4):185-189
    7.2. Rohner RP, Veneziano RA. The importance of father love: History and contemporary evidence. Rev Gen Psychol 2001; 5 (4): 382-405.
    7.3. Paquette D. Theorizing the father–child relationship: Mechanisms and developmental outcomes. Hum Dev 2004; 47: 193–219.

  • Erkek Cinsel Sorunlarının Psikolojik Etkisi

    Erkek Cinsel Sorunlarının Psikolojik Etkisi

    1.Yetiştirilme koşulları ve geleneksel erkek cinsel rolü:
    Erkek çocuklarının yetiştirilirken erkek olmakla ilgili toplumsal olarak öğrendikleri şeylerin önemli bir kısmını her zaman seks isteyebilen ve sekse hazır olan bir seks makinesi olmak oluşturur. Erkekler kadınları ele geçirmek ve arzularını doyurmak üzere eğitilirler ve cinsellikle sevgiyi genellikle birbirinden ayırmak zorunda kalırlar. Erkekler cinsel ilişki kurdukları kadınlarla, saygı duyulup evlenilecek kadınları birbirinden ayırma eğilimindedirler. Bir kadını sevdiklerinde ve içselleştirdiklerinde ise onunla tutkulu bir cinsellik yaşama konusunda zorluk yaşarlar.

    2.Geleneksel cinsel rolünün dışına çıkamamak:
    Geleneksel erkek cinsel rolü, erkekleri eşleriyle genel ilişkilerinde olduğu gibi cinsel yaşamda da aktif ve belirleyici olmaya iter. Ayrıca erkeğin her zaman seks yapabileceğini ve kadını reddetmemesi gerektiğini düşündürür. Gerçekler böyle olmadığı için birçok erkek geleneksel erkek rolünü oynamak için kendisini zorlar ve ortaya çıkan sorunları “başarısızlık” olarak algılar. Hızla gelişen “başarısızlık korkusu” ise performans anksiyetesine neden olduğu için cinsel sorunlara neden olabilir. Cinsel ilişkide amaç, bir şeyi başarmak değil, cinsel eşiyle doyumlu bir cinsel yaşama ulaşmaktır.

    3.Negatif beden imajı ve düşük benlik saygısı:
    Cinsel işlev bozukluğu bir kez oturduğu zaman bunun bireyin kendilik algısı üzerine etkisi cinsel sorunun devamına veya kötüleşmesine yol açabilir. Bir erkeğin erkeklik duygusu sertleşme sorunuyla çökebilir ve böyle duygularla tetiklenen kaygı sertleşme zorluğunun devamına katkıda bulunabilir.

    4.Edilgenlik, çekingenlik:
    Bazı erken boşalma vakalarının, belirgin bir edilgenlik problemi vardır. Kızgınlıklarını, öfkelerini genellikle edilgen biçimlerde dışa vururlar. Herhangi bir şeyi reddetmek ve hayır demekte zorlukları olan bu kişiler bunun yerine görünüşte kabul ettikleri şeyleri karşı tarafı hayal kırıklığına uğratacak şeyler yaparlar. Bu kişiler genellikle baskın ve bazen de erkeksi özellikleri olan kadınları eş olarak seçerler. Bir yandan onların her dediğine evet der ve boyun eğmiş gibi görünürken bir yandan da pasif dirençler gösterirler. Erken boşalma da bu pasif direnişin ve karşı tarafı hayal kırıklığına uğratmanın bir çeşididir.

    5.Katı dini ve ahlaki inançlar:
    Erkeklerde dini inançlar ve katı ahlaki görüşler cinsel isteği çok etkilemezler çünkü en katı dini ve ahlaki inanışlarda bile erkeğin cinsel istek ve haz duyması olağan ve beklenen bir durum olarak karşılanır. Ancak katı dini inançlar kişide olabilecek farklı cinsel haz alma eğilimlerini engelleyerek uyarılma ve orgazm sorunlarına yol açabilmektedir. Uyarılma ve orgazm zorluklarının devam ettiği birçok durumda da zamanla erken boşalma ve cinsel istek bozukluğu da gelişebilmektedir

    6.Anne ile ilişkide sorunlar:
    Anneye yönelik bilinçdışı aşk kişinin cinsel eşiyle ilişkisinde çeşitli zorluklara yol açabilir. En basit ve en yaygın tipinde sertleşme bozukluğu anneye bilinçdışı bir cinsel bağlılığın devamına dayanır.

    7.Babayla ilişkide sorunlar:
    Katı ve cezalandırıcı babaları olan erkek çocuklarında cinsel haz almak bilinçdışında baba tarafından cezalandırılacağı korkularına yol açabilmektedir.

    8.Kişilik sorunları:
    Şizoid kişilik bozukluğu: Bebeklik dönemlerinde anneleriyle yakın bir duygusal ve fiziksel ilişki içinde olamamış erkeklerde bir kadınla cinsel yakınlık ve ilişki isteği az olabilir. Bu kişiler kendi başlarına cinsel etkinliklerde bulunabilmelerine karşın bir eşle cinsel ilişki isteği duymayabilirler.

    Annelerine düşkünlük gösteren bağımlı erkekler eşleriyle ya da sevgilileriyle cinsel olmayan duygusal ve fiziksel yakınlık kurabilmelerine ve bundan haz alabilmelerine karşın cinsel ilişkiye girmek istemeyebilirler. Annelerine de eşlerine de bağımlı ve aşırı düşkün olan bu erkekler ilişkide destek ve şefkat arayışı içinde olup erişkinliğin gerektirdiği cinsel yakınlıktan kaçınırlar.

    9.Cinsel kimlik ve yönelim sorunları:
    Bazı erkekler eşcinsel olmalarına karşın bunun farkında olarak evlenir ya da kadınlarla ilişki kurarlar. Çevreye karşı kamufle olma arzusuyla ya da aile üyelerinden gizleme amacıyla bu tarz bir yaşamı seçen bir erkek genç yaşlarda fiziksel uyaranların ya fantezilerin yardımıyla bir kadınla cinsel ilişki kurabilirler. Eşleriyle sevişirken bir erkeği düşünerek orgazm olabilirler. Ancak bir süre sonra, bir kadınla cinsel ilişki sürdürme istekleri azalır ve ortadan kalkar. Bazen de eşcinsel bir erkek eşcinselliği kabul edilemez bulduğundan eşcinsel arzularını bastırır ve bunların farkında olmaz ve eşcinsellik karşıtı tutumlar göstermek yanında sık sevgili değiştiren çapkın bir erkek gibi davranabilir. Ancak evlendiğinde bir süre sonra ya da bir ilişkisi uzun sürdüğünde cinsel isteğini yitirir. Bazen eşcinsel arzularını kısmen doyuran durumlarda eşleriyle birlikte olabilirken, eşcinsel arzularını uyarmayan durumlarda isteksizlik gösterebilirler. Eşinin başkasıyla birlikte olduğu fantezileri kurmak, eşinin eski cinsel ilişkilerini anlattırmak, eşini başka erkeklerle birlikte olduğu fantezileri kurmaya zorlamak bazen de eşini başka bir erkekle birlikte olmaya zorlamak gibi eylemler eşcinsel arzuları uyarabilen ve kısmen doyuran durumlardır.

    Bazı erkeklerde ise eşcinsel yönelimler heteroseksüel bir ilişkiyi engelleyebilecek ölçüde güçlü değildir ama mesela erkeksi, güçlü, baskın kadınlarla olmak gibi zorunluluklar yaratabilir ya da bir kadınla sadece anal yoldan ilişki kurabilmeye olanak tanıyabilir. Eşcinsel yönelimi net olan bir kişiyi heteroseksüel bir ilişkide işlev görmesini sağlamaya çalışmak uzun vadede yararsız olacağı gibi uygun bir yaklaşım da değildir.

    10.Yetersiz, yanlış cinsel bilgiler, tabular, mitler, yanlış inanışlar:
    Bir önceki kuşak ve akranlardan elde edilen cinsel bilgiler çoğunlukla eksik, yetersiz ve hatta çoğunlukla yanlıştır. Birçok vakada cinsel bilgilendirme ergenlikte işitilmiş kötü şakalar veya cinsel eğitimi zaten yetersiz olan diğer çocuklardan edinilmiştir. Eksik ve yetersiz cinsel bilgilenme aynı zamanda cinsel mitlere ve yanlış inanışlara inanmayı da kolaylaştırır.

    11.Cinsel taciz ve travmalar:
    Cinsel taciz ve travmalara maruz kalmış erkeklerde en sık rastlanan cinsel işlev bozukluğu sertleşme bozukluğu ve istek bozukluğudur

    12.Cinsel fobiler ve kaçınmalar:
    Kadınlarda olduğu gibi erkeklerde de cinsel ilişkinin kimi yönlerinden rahatsızlık duyma söz konusu olabilir. Bazı erkekler eşlerinin kıllarından, cinsel organının kokusundan ya da bir hastalığı varsa akıntılardan rahatsızlık duyabilir ve bunlarla karşılaşmamak için cinsel yakınlıktan kaçınabilir.

    13.Psikoseksüel gelişimin erken basamaklarında takılmalar:
    Cinsel dürtünün çocukluk boyunca gelişimi cinsel organların egemenliğindeki olgun cinsel aşamaya gelinceye kadar birçok basamaktan geçer. Bu basamakların birindeki şiddetli bir takılma cinsel birleşmenin olmadığı cinsel eylemlerle tatmin arayışı yaratır ya da cinsel birleşme isteksizliğine, uyarılma ve orgazm sorunlarına yol açabilir.

    14.Maskelenmiş parafililer (Cinsel sapkınlıklar):
    Hiçbir insanın cinsellikte arzuladığı şeyler başka birinin aynısı değildir. Ancak günümüzde başkalarının cinsel deneyimleri sinema, kitaplar gibi çeşitli yollardan öğrenildiğinden giderek insanların cinsel deneyimleri birbirine daha çok benzemeye başlamaktadır. Bazı insanlar kendi cinsel arzuları başka olsa da gördüğü ve işittiği şeylerin ortalamasını normal olarak kabul edip kendilerini buna uymaya zorlamaktadır. Oysa cinsel sapkınlık olarak kabul edilen teşhircilik, röntgencilik, fetişizm, cinsel sadizm, cinsel mazohizm vb. gibi birçok eğilim bir çok kişide vardır. Kişinin kendi özel arzularından kaçıp, normal sandığı tarzlara yönelmeleri cinsel hazlarını azaltır. Bu şekilde tekrarlanan ve doyum vermeyen cinsel deneyimler bir süre sonra cinsel isteği de azaltabilirler. Eşleriyle sevişmek yerine mastürbasyon yapan ya da pornografi izlemeyi tercih eden erkeklerin bazıları, kendi özel cinsel arzularını eşlerine söyleyemeyen, onun yerine bu arzularını fanteziler yoluyla ya da filmlerde izleyerek doyurmaya çalışan kimselerdir. Bazı erkekler de kendi arzularını sapıkça buldukları için, eşlerini buna ortak etmek istemezler ve arzularını mastürbasyonla, film izleyerek ya da paralı ilişkiler yoluyla doyurmaya çalışırlar.

    Ancak bazı insanlarda cinsel arzu cinsel ilişkinin tek bir bileşenine takılmıştır ve bir partnerle cinsel ilişkiye izin vermez. Kişi bu arzularını bastırdığı için de ne parafilik yoldan ne de başka yoldan bir cinsel ilişki kurma arzusu duymaz. Eğer bu tür eğilimler cinsel ilişkiye izin vermeyecek kadar güçlü değillerse, kişinin cinsel arzularını fark etmesini ve cinsel yaşamına dahil etmesini sağlayacak tedavi yaklaşımları yararlı olacaktır.

    15.Evlilik çatışmaları:
    Kadınlarda olduğu gibi erkekler de evlilik çatışmaları ve ilişki sorunlarına cinsel isteksizlikle yanıt verebilirler. Özellikle kızgınlık, kırgınlık duyguları eşle haz paylaşma isteğini azaltır. Bazen de evlilik sorunları depresyona veya kaygı bozukluklarına yol açtığı için cinsel isteği de bozarlar.

    Eşler arasında belirgin bir geçimsizlik, öfke ve kızgınlık varsa ve bu sorunlar çözümlenemiyorsa çiftin herhangi bir üyesinde veya ikisinde de cinsel işlev bozukluğu ortaya çıkabilir ya da başka bir nedenle ortaya çıkan bir işlev bozukluğunun devam etmesine yol açabilir.Birçok çift için cinsellik ile sevgi ve genel uyum çok sıkı bir ilişki içindedir ve bunların herhangi birindeki sorun diğerlerine de yansır. Eğer partnerlerden biri diğerine karşı ilgisini kaybetmişse veya gücenmişse tatminkar bir cinsel ilişki genellikle sürdürülemez.

    16.Eşe ilgi kaybı:
    Partnerler arasındaki çekicilik kaybı genellikle cinsel işlevlere yansır. Değişim kendiliğinden olabileceği gibi yaşlanma veya fiziksel değişikliklerle de (şişmanlık, sakatlayıcı ameliyat, kötü hijyen) ortaya çıkabilir.Erkeklerin ilişkinin ilerleyen dönemlerinde eşlerini anne gibi görmeye başlamaları ya da fiziksel görünümü değiştiği için eskisi kadar uyarıcı bulmamaları nedeniyle eşlerine yönelik cinsel istekleri azalabilmektedir. Özellikle çocuk sahibi olduktan, yani eşleri genç bir kadın olmaktan çıkıp anne rolüne girdikten sonra eşlerine cinsel isteği azalan erkekler bazen genç bir delikanlı gibi yaşam sürmeye başlarlar. Artık “anne” figürü olarak gördükleri eşlerine cinsel ilgileri azalır.

    17.Yakınlık sorunları:
    Ciddi şizoid, narsisistik ve obsesif kişilik patolojisi olan bireylerde ilişkinin başlangıç dönemlerine cinsel isteksizlik olmasa bile yakınlık ve bağlılık gelişmeye başladığı zaman ilişkiden uzaklaşma arzularının bir yansıması olarak cinsel istekte de azalma ortaya çıkabilmektedir. Yakınlık sorunları istek bozukluğuna yol açabildiği gibi erkeklerdeki orgazm sorunları ve geç boşalmanın da en önemli nedenlerindendir.

    18.Eşin cinsel deneyim eksikliği:
    Erkekler kültürün etkisiyle cinsel deneyimi olmayan kızları eş olarak seçmek eğilimindedirler. Bu tecrübesizlik cinsel yakınlık sırasında nasıl davranılacağını bilememekten, yanıtsızlığa kadar çeşitli sıkıntılar yaratabilir. Erkekler bir yandan tecrübesiz kadınları seçerler ama bir yandan da özellikle kendi cinsel aktivitesinin iyi olduğunu görmek için eşinin etkileniyor olduğunu görmek isterler. Kendi erkekliğine duyduğu güven eşine verebildiği cinsel hazla artıp azalabildiğinden, yanıt vermeyen, cinsel ilişkiye katılmayan bir kadın, kocasının alacağı doyumu azaltabilir. Her ne nedenden olursa olsun uzamış doyumsuzluklar sonunda cinsel isteğin de azalmasına yol açabilir.

    19.Pasif, bağımlı eş:
    Kadınların önemli bir bölümü cinsel ilişki sırasında pasif ve hareketsiz kalırlar ya da sevişmeye çok az katılırlar. Erkeklerin önemli bir bölümü eşlerinin cinsel olarak çok aktif olmasından rahatsız olabilirlerse de gene de eşlerini etkileyebildiklerini, uyarabildiklerini ve tatmin edebildiklerini görmek isterler. Eşin yanıtsızlığı erkeğin uyarılmasını ve isteğini aksatarak, sertleşme zorluklarına, erken boşalmaya ve isteksizliğe neden olabilir.

    20.Partnerde cinsel işlev bozukluğu:
    Kadının orgazm olamaması veya ilişki isteksizliği erkeğin erken boşalmasına veya sertleşme sorunlarına neden olabilir. Cinsel terapiyi kabul eden çiftlerin üçte birinde cinsel işlev bozukluğu her iki partnerde birden görülür. Bazen vajinismusu olan kadınların eşlerinde cinsel birleşmeyi gerçekleştiremedikleri kaygısıyla sertleşme bozukluğu gelişmektedir. Bu durumlarda bazen kadındaki sorun fark edilmediğinden sadece erkek tedavi edilmeye çalışılır ve kadın tedavi edilmediği için başarılı olunamaz.

    21.Duygu ve davranışlar üzerindeki kontrolünü yitirme korkusu:
    Erkeklerdeki boşalma güçlüklerindeki en önemli nedenlerden biridir. Obsesif karakterler duygular üzerindeki denetimini yitirme endişesi ve kontrollü olma çabaları dolayısıyla orgazm olmakta zorlanabilirler. Narsistik karakterlerde ise özellikle bir başkasının yanında kontrolsüz olmanın yaratacağı “saygınlık” kaybı endişesi, eşin yanında orgazmı engelleyebilir.

    22.Bağımsızlığını ortaya koyma korkusu:
    Özellikle erken boşalma vakalarının bir kısmında eşini memnun etme kaygıları o denli ön planda olur ki kendi hazları ve istekleri için bir şey yapamaz ve talep edemezler. Eşlerini memnun etme kaygısında yaşadıkları başarısızlık ise başarısızlık ve yetersizlik duygularına sürüklenmelerine ve giderek sertleşmede zorluklar yaşamaya başlarlar.

    23.Çocuk sahibi olmak istememek:
    Seyrek görünse de özellikle bağımlı ve sorumluluk almaktan kaçınan erkekler, çocuk sahibi olmanın getireceği yükümlülüklerden kaçınmak için cinsel ilişkiye girmekten kaçınabilirler.

    24.Psikiyatrik rahatsızlıklar:
    Kadınlarda olduğu gibi, depresyon başta olmak üzere birçok psikiyatrik rahatsızlık cinsel isteği azaltır ya da geçici bir süre ortadan kaldırır. Cinsel isteği olumsuz etkileyebilecek diğer psikiyatrik rahatsızlıklar şunlardır: yaygın anksiyete bozukluğu, özellikle cinsellikle ilgili olmak üzere obsesif-kompülsif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, panik bozukluk, özellikle kaygının yoğun olduğu dönemlerde şizofreni gibi psikotik bozukluklar.

    Cinsel istek azlığı psikiyatrik bir hastalığa ya da onun tedavisinde kullanılan ilaçlara bağlı ise, öncelikle hastalığın cinsel isteği etkilemeyen bir ilaçla tedavisi gerekir. Psikiyatrik rahatsızlık düzelme gösterdiği halde cinsel isteksizlik devam ediyorsa, cinsel terapi ya da soruna yönelik özel yaklaşımlar gerekebilir.

    Bazen de tam tersine cinsel işlev bozukluğuna bağlı olarak kaygı bozuklukları ve depresyon gelişebilmektedir. Sertleşme sorunu olan birçok erkek durumunu şöyle ifade ederler: “insanların yüzüne bakamıyorum”, “sorunum belli olur diye çok korkuyorum”, “kanser olsam bundan daha iyi hiç değilse onurumla ölürüm”, “eğer sorunum düzelmezse intihar edeceğim”.

    25.Stres ve üzüntü kaynağı olan yaşam olayları:
    Yas, ekonomik güçlükler, bir yakının hastalığı gibi kişide sıkıntı ve üzüntü yaratan olaylar ya da hayati önemi olan sorunlar cinsel isteği azaltabilirler. Bu durumda kişinin sorunlarına yardımcı olacak, destekleyici tutumlar işe yarayabilir.

    26.Yaşla veya çekicilikle ilgili endişeler:
    Erkekler cinsel çekiciliklerini yitirme endişesi daha az duyarlar. Gene de bazı erkeklerde yaşlanmayla performanslarının azalmasıyla yüzleşmemek için cinsel ilişkiden kaçınma ve isteksizlik ortaya çıkabilmektedir. Orta yaşlı bir erkeğin sertleşme ve boşalma için daha fazla uyarıya gereksinim duymasından gururu incinmesi cinsel isteği, ardından da sertleşme sorununa yol açabilir. Öte yandan eklem hastalıkları, kalp damar hastalıkları, kanser ve diğer ciddi hastalıklar cinsel işlevleri bozabilir. Depresyon, kaygı ve bunama (demans) gibi psikiyatrik bozukluklar daha sık görülebilir ve bunları tedavide kullanılan ilaçlar cinsel işlevi bozabilir. Yaşlılıkla ilgili cinsel mitler ve yanlış inanışlar da cinsel işlevleri bozabilir.

    27.Kadına yönelik agresyon/saldırganlık/öfke:
    Erken boşalması olan bazı erkeklerin bir kadını mutlu etmek veya onu hayal kırıklığına uğratmak biçiminde çelişkileri vardır. Bir yandan eşlerine bağımlıdırlar bir yandan da eşlerine karşı öfkeleri vardır. Sevişme sırasında da bilinçdışı olarak erken boşalarak kadına haz vermek istemezler.

    28.Gerçekdışı beklentiler:
    Erkekler birbirlerinden ve pornografik malzemelerden gerçek dışı birçok şey öğrenir. Kendi gerçeği ile doğru zannettiği arasındaki uyumsuzluk yetersizlik duygularına ve performans anksiyetesine yol açarak sertleşmeyi engelleyebilir.

    29.Performans anksiyetesi:
    Bu hastalar performans kaygıları dolayısıyla kendilerini cinsel deneyime bırakma zorluğu çekerler. Birçok alanda kendilerini aşırı eleştiren ve davranışlarını performans açısından yargılayan kimselerdir. Öte yandan performans anksiyetesi cinsel işlev bozukluklarının sürmesinde en önemli etkenlerden biridir. Birkaç kez sertleşme zorluğu yaşayan bir erkek artık her sevişmesinde sertleşme olup olmayacağını merak etmeye başlar ve bu kaygı sertleşmeyi daha da bozar ya da doğrudan engeller. Keza erken boşalması olan erkeklerde de “gene erken boşalacak mıyım?” endişesi boşalmayı çabuklaştırır.

    30.Hamilelik ve doğum:
    Eşin hamile kalması ya da doğum yapması çözümlenmemiş odipal sorunu olan bir erkekte eşin anneyi sembolize etmesini tetikler ya da arttırabilir ve ortaya çıkan çatışma sertleşme sorunlarına yol açabilir.

    31.Aldatılma veya eşin sadakatinden kuşkulanma:
    Aldatılma, öfke, kızgınlık yanında yetersizlik kaygılarını da harekete geçirerek sertleşme sorununa neden olabilir. Bazen gerçek olmadığı halde eşinin başkalarıyla ilgilendiğini ya da ilişkisi olduğunu düşünmek kişide yetersizlik duygularına, öfkeye ya da cinsel hazzın paylaşılmasını istememeye neden olarak sertleşme sorununa yol açabilir.

    32.Cinsel organlardan iğrenme veya hoşlanmama:
    Kadınlarda daha sık görülmesine karşın bazı erkekler kendi cinsel organlarından veya eşlerinin cinsel organından tiksinti duyabilirler. Bazı erkekler eşlerinin vücut salgılarından veya bunların kokularından rahatsızlık duyarlar.

    33.Bedensel (organik) hastalıklara reaksiyon:
    Birçok hastalık ya da hastalığın yarattığı durum veya tedavi biçimlerine karşı gelişen psikolojik reaksiyonlar cinsel işlev bozukluğuna neden olabilmektedir. Bunların başında kanserler, üreme sistemi ve idrar yolları hastalıkları ve ameliyatlarla diğer ciddi hastalıklar gelir. Kanser; işlev kaybı, çaresizlik, ümitsizlik, suçluluk, ölüm korkusu, ağrı endişesi ve bağımlılık korkuları uyandırır. AIDS’le ilgili inanışlar HIV pozitif kişilerde suçluluk duygularının daha da fazla olmasına ve cinsel yaşamdan daha fazla kaçınmaya neden olur. Yaşamı tehdit eden krizlerde tüm zihinsel enerji ve bu arada cinsel enerji de yaşamı sürdürme enerjisinin emrine verilir.

    34.Eşler arasındaki zayıf iletişim:
    Cinsel işlev bozukluğu gelişen birçok çift cinsel ilişkilerini konuşamamaktadır. Böylelikle partnerler hem cinsel ihtiyaçlarını ve kaygılarını ifade edemezler hem de her biri karşısındakinin düşünce ve duygusunu tahmin etmeye çalışır. Bu tür tahminler ciddi yanlış anlamalara yol açabilir ve cinsel zorlukları daha da arttırabilir.

    35.Suçluluk duyguları:
    Çeşitli nedenlerden kaynaklanan suçluluk duyguları cinsel işlevleri etkileyebilir. Aile içi üyelere duyulmuş arzularla ilgili suçluluk duyguları olabileceği gibi, başka biriyle gizli bir ilişkiden, başka birine ilgi duymaktan kaynaklanan veya eşe karşı ilgisizlik ihmal gibi nedenlerle de olabilir. Erotik hazzı yaşamak bu nedenle imkansız olabilir. Suçluluk cinsel işlev bozukluğunun partner üzerinde algılanan etkileri nedeniyle de hissedilebilir.

    36.Kısıtlı ön sevişme:
    Sertleşmeyi sürdürememe veya erken boşalma endişesi olan erkeklerde hızlı cinsel ilişki sık görülür. Ancak hızlı ve telaşla yapılan ilişkinin gerisinde yatan korku devam eder ve bu zorunlu bir hale gelebilir.

    37.Tecrübesizlik:
    Erken boşalma vakalarında en önemli neden boşalma kontrolünün öğrenilmemiş olmasıdır. Erkekler cinsel yaşamlarının başında boşalmayı kontrol etmeyi bilmezler. Üstelik aşırı heyecan, telaş gibi faktörler yanında acelecilik, yakalanma endişesi, uygunsuz ortamlar (asansör , park , bahçe yahut genelev gibi) boşalma kontrolünün öğrenilmesini zorlaştırır. Kişinin cinsel deneyimi arttıkça ve rahatladıkça boşalmayı kontrol etmeyi öğrenebilir ancak cinsel tecrübesi artan her erkek boşalmayı kontrol etmeyi öğrenemez ve bu kişiler ileride erken boşalma sorunu yaşarlar.

    38.Eşini memnun edememe endişesi:
    Çocukluklarında anneleri, erişkinliklerinde eşlerini tatmin edemedikleri endişeleri olan bazı kişilerde sürekli kadının memnuniyetini takip etme, tepkilerini izleme tutumu gözlenir. Cinsel ilişki sırasında da eşlerinin tatmini ile aşırı meşguliyet dolayısıyla uyguladıkları boşalma yasağı haz almayı ve orgazmı engelleyebilir.

  • Farkında Ebeveynlik

    Farkında Ebeveynlik

    Dikkat ve davranış bozukluklarıyla çocuk büyütmek oldukça streslidir. Özellikle okul döneminde pek çok aile birçok stres faktörüyle karşı karşıya kalmakta ve iletişim kurmakta ciddi sıkıntılar yaşamaktadırlar. Aileler ideal olma konusunda çabalarlar bu durumun imkansızlığı bir çok aileyi suçluluk hissi ve güven kaybına itmektedir.

    Bilinçli farkındalık dediğimiz kavram zihni anda tutma pratiğine dayanmaktadır. Zihnimiz sürekli bir değerlendirme içindeyken otomatik olarak ta olumlu ve olumsuz olan fikir, beklenti ve önyargılarımız yenilerek gerçekte var olanları görmek güçleşmektedir.Anne ve babalarda ebeveynlikleri boyunca olumlu olumsuz duygulanımlar deneyimlerler.Ebeveynlik sırasında yaşanan ve yoğun duygulanımlarla tetiklenen olumsuz davranışların bilinçli farkındalık ile durdurulması zamanla gelişebilecek bir beceridir.

    Bilinçli ebeveynlik genel olarak anlık farkındalıkların çocuğa taşınması ve farkında hareket etmektir.Daha olumlu duygular,daha az kaygı ve depresyon,az stres ve yüksek ilişki tatmini duyma anlamlarını taşır.

    Araştırmalar bilinçli farkındalık yaklaşımının anne, çocuk ve bakıcı arasındaki ilişkiye olumlu yönde etkisi olduğunu göstermektedir. Bilinçli Farkında Ebeveynlik , ebeveynlere stres konusunda bedensel, zihinsel ve duygusal olarak deneyim kazandırarak onların ebeveyn stresinin farkında olmalarını sağlama amacı güder. Aynı zamanda bu yaklaşım, neyin yanlış olduğunu sorgulamaktan çok neye ihtiyaç duyulduğu konusunda ebeveynlere yardımcı olmaktadır. Anneler yorgun hissettiklerinde, endişelendiklerinde veya çelişki yaşadıklarında bu hastalıklı bir işaret değildir. Bilinçli farkındalık eğitiminde onların kendilerine; “Bendeki hata ne, neden bunun üstesinden gelemiyorum?’’ yerine “Şu an ne yapmam gerekiyor, Ne tür bir destek bana yardımcı olabilir’’ sorularını sormaları vurgulanır. Bilinçli Farkındalık, geçmişte neyin olduğundan ziyade şu an ne olduğuyla ilgilenmektedir.

    Farkındalıkla ebeveynliği kavramsal olmaktan çıkarıp günlük yaşamda hayatımıza sokabilmek ve çocuğumuzla uzun vadede samimi, içten ve güven dolu bir ilişki kurmamızda bize yardım etmesini sağlamak için beş adımı takip etmek gerekmektedir:

    Çocuğunuzu tüm dikkatinizi ona vererek dinleyin.

    Kendinizi ve çocuğunuzu “iyi/kötü” diye yargılamadan kabul edin.

    Kendinizin ve çocuğunuzun duygusal durumunu fark etmeye çalışın.

    Ebeveynlik rolünüzle ilişkili duygusal düzenlemeleri gerçekleştirin.

    Kendinize ve çocuğunuza karşı şefkat duygunuzu gözden geçirin.

    DİKKATİNİ TÜMÜYLE VEREBİLMEK

    Çocuğunuzla, dikkatinizi tam anlamıyla vererek etkileşim içinde olmak, doğumdan itibaren önemli olan bir olgudur.Eksiksiz ilgi ve dikkatle dinleme becerisi henüz sözel iletişimin mevcut olmadığı dönemlerden itibaren önem teşkil etmektedir.

    Sözel iletişim başladığında ise çocuk  size bir şey söylerken mutlaka tüm dikkatinizi ona vermek önemlidir. Çocuğunuzu tam anlamıyla dinlemek onun kendini ifade etme becerisini ve cesaretini güçlendirir ve  ergenlik yaşlarında onun hakkında fikir edinmek için elinizdeki tek yol olan sözel iletişimin temellerini de sağlam bir şekilde kurmayı sağlar.

    KABUL 

    Kendinizin ve çocuğunuzun kişisel özelliklerini, davranışlarını, ve duygularını yargılamadan kabul etmek demek anda olana karşı net bir farkındalık ve açık bir algı içinde olmak demektir ve durumu her yönüyle anlamamızı sağlamaktadır.

    Bununla birlikte kabul etmek, disiplin ve rehberlik olmayacak anlamına gelmemektedir. Çocuğunuzu onu her haliyle kabul ettiğinizi ona ifade ederken, aynı zamanda davranışlarıyla ilgili toplumsal ve kültürel açıdan ve çocuğunuzun gelişimi bağlamında uygun olan, açık ve net beklentiler içinde olmak sağlıklı bir yaklaşımdır.

    Kabul aynı zamanda ebeveyn-çocuk ilişkisinde zorluklar olacağı, anne-baba olmanın bazı zamanlarda çok zorlayıcı olabileceği, günümüz koşullarında büyümenin çocuklar için kolay olmadığını görmeyi de kapsamaktadır.

    DUYGUSAL FARKINDALIK

    Duygusal düzenleme  yapabilmek için ilk adımdır ve aynı zamanda çocuğunuza hislerini adlandırmayı ve ifade edebilmeyi öğretmeniz için de geliştirilmesi gereken bir beceridir.

    duygusaldüzenleme  yapıyor olmak ,negatif duygu ya da öfke sergileme güdüsünün artık hissedilmeyeceği anlamına gelmez. Aksine tüm duygulara hissedilebilmeleri için alan açmak ve daha fazla zaman tanımaktır. Ancak duyguyu hissetmekle, onunla bağdaşmak arasındaki ayrımı gözetmek önemli ve gereklidir. Duygusal yoğunluğa  kapılarak tepki vermeye alışan bir ebeveynin yükselen duygularını düzenlemesi gerekmektedir.

    Hissettiğiniz duyguyu bilinçli bir şekilde fark etmek ve tepkiye dönüşmeden önce durmak ve uygun ebeveynlik seçimini yapmak, duygusal düzenleme yapmaktır.

    ŞEFKAT 

    İlişkide şefkate yer vermek, farkındalık sahibi ebeveyn olarak çocuğunuzun ihtiyaçlarını (sadece fiziksel değil ama duygusal ihtiyaçlarını da) fark etmek ve rahatsızlığını giderme arzusunu hissetmektir. Kontrolcü ve ebeveyn odaklı yaklaşımdan; ilişkiye odaklı yaklaşıma geçiştir.Bireyin yalnızca çocuğuna değil kendi üzerinde de oturtması gereken bir kavramdır.Ebeveyn olarak konulan hedeflere ulaşılamaması kendini suçlamaya neden olur .Şefkatli yaklaşım tüm bu yargılayıcılıkların önüne geçer.

    Farkındalıkla ebeveynlik çocuğumuzla uzun vadede onun sürekli değişen ihtiyaçlarına ve gelişen doğasına uyumlu yanıt vermemizi sağlarken, vereceğimiz tepkinin sadece içinde bulunduğumuz durumla ilgili olmadığını ama uzun bir ömre sahip ilişkimizin niteliğini ve sürekliliğini ilgilendirdiğini bize hatırlatır.

  • Sosyal Beceri

    Sosyal Beceri

    Kişilerin ilişkilerinde, başkalarının davranışlarını anlamlandırabilmesi, yaşananlara uygun tepkiler verebilmesi yetisi “Sosyal beceri” olarak adlandırılmaktadır. Sosyal beceri kavramı içerisinde iletişim ve etkileşimin önemi yadsınamaz.

    Sosyal gelişim dönemlere ayrılmaktadır. Yaşa ve döneme göre çocuğun duygusal ve akademik ihtiyaçları değişebilmektedir.Okul öncesi evrede çocukların kendi cinslerinden arkadaşları, karşı cinsten olanlara tercih etmesi vb. Arkadaş ilişkileri çocukların gelişiminde büyük rol oynamaktadır. Gelişim sürecinde akranlarıyla yaşadığı yoğun ilişkiler çocuğa, yeterli sosyal uyumu gösterebilmesi ve gerekli sosyal becerileri kazanması için birçok ortam sağlamaktadır. Burada akran ilişkilerinin gelişimini ve işlevlerini göz önünde bulundurmak oldukça önemlidir.

    AKRAN İLİŞKİLERİ

    Akran ilişkileri yaşamın ilk yıllarından bu yana süregelen bir olgudur.Bebekler ilk altı ay çevre algısına sahip değilken ,6 Ay ve sonrasında bakarak,dokunarak karşıdaki bireyle ilişkiyi başlatır.Çocuk etkileşimleri 2-4 yaş arasında artış göstermektedir.Bu dönemde çocuk yakın müdahalesi olmadan akranlarıyla vakit geçirebilmeye başlar.Çocuklar sosyal alanlarını geliştirdikçe akranlarıyla daha çok etkileşime geçmeye başlamaktadırlar.

    SOSYAL BECERİ NASIL GELİŞTİRİLİR?

    Çocuklarının duygularını tam anlamıyla okuyamayan ebeveynler, çocuklarının problem çözme becerilerinin gelişimine engel olmaktadırlar.Kendi kendine oyun oynama ve kurma yetisinin kazanılmasıyla birlikte artık çocuk kendi sosyal insiyatiflerini almaya hazır hale gelmeye başlamaktadır.Destekleyici düşündürücü tüm aktiviteler çocuğun sosyal gelişimine destek olan unsurlardır. Okul yıllarındaki eğitimde ise öğrenci ve öğretmen arasındaki iletişim ve etkileşimin az oluşu, öğretimin etkinliğine de yansımaktadır. Eğitim sürecinde; öğrenmenin gerçek amaçları arasında ‘düşünmeyi öğrenmek’ olduğunun çocuklara aktarılması gerekmektedir. Çocuklar ‘öğretimi’ ‘başkalarının vereceği bir vazife’ olarak görmeye başladıkları an itibariyle, sadece öğrenme konusunda değil, bireysel sorumlulukları almakta da isteksiz ve sorumluluk alma konusunda geri planda kalabilmektedirler. Ve bu döngü çocuğun ödev performansı ve akademik başarısında ciddi bir isteksizlik yaratmaktadır. Düşünme sistemi; öğrenme, öğrenme süreçleri ve davranışlar ile şekil almaktadır.

    ÇOCUĞUN SOSYAL BECERİLERİNİN GELİŞİMİNDE EBEVEYNLERE ÖNERİLER;

    Sosyal gelişim, çocuğun yaşamında en az diğer gelişim basamakları kadar öneme sahiptir. Bireyin yaşamında giderek önem kazanacak  olan “uyum sağlama” becerisi çocukluk çağında ve sosyal gelişim süreci içerisinde kazanılan bir beceridir. Çocuğun sosyal davranışları  etkileşim içinde olduğu ailesi ve arkadaşlarının gösterdiği geri bildirimlerle anlaşılıp şekillendirilmelidir.

    Çocukların akranları ile kurdukları ilişki içerisinde rekabet etmeyi, kaygı yaratan ve olumsuz olan  hertürlü durumla karşılaşmaları baş etme becerilerini arttırmaktadır. Sosyal becerilerinin gelişebilmesi için bu tür ilişkiler olumsuzluktan ziyade bir  ihtiyaçtır. Kendi yaşıtı olmayan kendisinden daha büyük ya da küçük kişileri tercih eden çocukların sosyal ilişki kurma ve sürdürme ile ilgili sıkıntıları olduğunu düşünüp çözüm yoluna gidilmesi gerekmektedir. Yaşından daha büyük kişilerle ilişki kurmak, ilişkiyi kolaylaştırır.Kendi yaşından küçüklerle ilişki kuran çocuklar ise genelde oyun ve kurallara hükmetme ihtiyacından dolayı bu seçimi yapmaktadırlar.

    Sosyal gelişimin temelinde çocuğun ilk bebeklik döneminde annesinin yardımı ile dış dünyayı tanıması, ihtiyaçlarının anlaşıldığını ve karşılandığını fark etmesi güvenli bir bağlanmanın sağlanmış olduğu bir ilişki çocuğun bilişsel gelişimi  kadar duygusal ve sosyal gelişimini de etkiler. Çocukla duygusal ilişki ve temas kurabilmek sosyal ilişkinin en temel yapıtaşıdır. Sosyal ilişki kurabilme becerileri aile içinde bireylerin temsillerinden örnek alınarak oluşturulur. İlk çocukluk döneminin en güçlü öğrenme stili olan “taklit “sosyalleşme üzerinde önemli bir unsurdur.

    SOSYAL BECERİ EKSİKLİĞİ NEDİR?

    Sosyal beceri yetersizliği, bireyin çeşitli sosyal becerilere sahip olmaması ve ya sahip oldukları halde becerileri uygun ortam ya da durumlarda kullanamaması şeklidir. Sosyal beceri eksikliği, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, öğrenme güçlüğü, sosyal kaygı, karşıt gelme bozukluğu, öfke kontrol problemi, yaygın gelişimsel bozukluk, uyum ve davranış sorunları ve gelişimsel gerilik yaşayan çocuklarda daha belirgin şekilde görülmektedir. Ancak  çocuk bu sorunları olmasa bile sosyal beceri eksikliği yaşayabilmektedir. Sosyal beceri eksikliği olan çocuklar kendilerini mutsuz hissedebilir, girdikleri sosyal ortamlarda kaygılı, heyecanlı ve ya öfkeli davranabilmektedirler.

    ÇOCUKTA SOSYAL BECERİ EKSİKLİĞİ NASIL ANLAŞILIR?

    • Kendine güven duymama

    • Bir konuşmayı başlatmada ve sürdürmekte sorun yaşama

    • Arkadaş ilişkilerinde problem

    • Sosyal ortamlara girmekte sıkıntı ve stres

    • Söylenenleri dinlememe

    • Evde ve ya okulda kurallara uymama

    • İsteklerini, düşüncelerini ifade etmeme

    • Topluluk önünde konuşmakta kendini ifade etmekte zorluk

    • Hakkını koruyup savunamama.

    • Kızgınlığını kontrol edememe.

    • Sorunlarını çözme konusunda sıkıntı yaşama.

    • Göz kontağını az kurma

    • Duyguları anlayıp ifade edememe,

    • Empati kuramama

    • Alay edilme ile başa çıkamama

    • Zamanı planlama, organize olma konusunda sıkıntı yaşama

    • Akran gruplarına girememe.

    • Kıskançlık duygusuyla baş edememe.

    • Ödevlerini yapamama.

    • Başkalarının haklarına saygılı olmama.

    • Yardımlaşma ve paylaşımda bulunmama

    • Çevresindekilere karşı saldırgan davranma vb.

    SOSYAL BECERİ EĞİTİMİNDE KULLANILABİLECEK YÖNTEMLER:

    Sosyal becerilerde sözel olduğu kadar sözsüz iletişimde oldukça önemlidir.Ses tonu,konuşma,tepkiler,kendini ifade etme,akıcı ve etkin iletişim ,selamlaşma,tepki verme vb kişisel ve sosyal problem çözme becerileri arasındadır.Davranışçı tekniklerle bu alanda yaşanan beceri eksikliğinin telafisi ve düzenlenmesi mümkün olabilmektedir.

    Temel sosyal beceri desteği: Sosyal ilişkiler, beden duruşu,yüz ifadesi vb davranış dizilimlerinin düzenlenmesini amaçlar.

    Modelden öğrenme: Bireyin başkalarını gözlem ve taklit yoluyla ve jest mimiklerle çocuklar yetişkinlerden gözlem ve öğrenme süreçlerini tamamlamaktadırlar.

  • Ebeveyn tutumlarının çocuğun davranışlarına etkisi

    Uzmanlar, çocuklarda davranış sorunlarına yol açan faktörlerin genellikle biyolojik etmenler ve psiko-sosyal etmenler şeklinde ele alındığını ifade etmektedir.

    Biyolojik etmenler; genetik yapı, hormonlar, sinir sisteminde işlev bozuklukları, doğum öncesinde toksine maruz kalma gibi faktörleri içermektedir.

    Psiko-sosyal etmenler ise; ebeveynlik uygulamaları ve aile içi çatışma ve şiddet ortamı, akran ilişkileri ile geniş sosyal çevre ve sosyo-ekonomik durum gibi faktörleri içermektedir

    Çocuğun Davranışlarında Tutumların Etkisi

    Annenin, olumsuz -baskıcı tutumları, aşırı gevşek tutum ve saldırgan tutuma oranla daha olumsuz bir etkisi olduğunu söylemek mümkündür. Konuyla ilgili yapılan ir araştırmanın sonuçlarına göre, annelerin otoriter, yetkeci ve izin verici tutumları ile 5-6 yaşındaki çocuklarının sosyal beceri ve okula uyum düzeyleri arasında anlamlı düzeyde ilişki olduğu araştırma sonuçlarına yansımıştır.

    Otoriter ve izin verici tutumlar, sosyal beceri ve okula uyum değişkenleri ile olumsuz yönde anlamlı ilişki içindeyken; demokratik tutum ise sosyal beceri ve okula uyum düzeyleri ile olumlu yönde anlamlı ilişki içindedir.

    Tutum Türleri

    Otoriter Tutum: Otoriter tutumda, ebeveynler çocuk üzerinde kontrol sahibi olmaya, sözünü dinletmeye önem verirler. Otoritenin, kuralların kabulü, saygının her şekilde gösterilmesi gereklidir. Çocuğa karşı gösterilen ilgi az iken ona yönelik beklentiler üst düzeydedir. Otoriter tutum sonucunda, çocukların saldırgan, baskıcı olabildiği, akran ilişkilerinde şiddete, zorbalığa başvurabildikleri, düşük düzeyde empati, düşük düzeyde yardımlaşma ve düşük düzeyde işbirliği gösterdikleri görülmektedir. Otoriter tutum, çocukların utangaçlık, çekingenlik gibi tavırların yanı sıra saldırganlık, baskıcı davranışlar sergilemesine yol açabilmektedir. Bu çocukların sosyal açıdan daha az uyumlu, düşük öz-güven sahibi olabildikleri dikkat çekmektedir. Anne-babaların, duygularını uygun olmayan şekillerde göstermelerinin, çocuklarının öfke, kızgınlık gibi durumlarda akranlarına sert tepkiler gösterebildikleri belirtilmektedir. Benzer şekilde ebeveynlerin çocuklarına yönelik genel olarak olumlu duygularını ifade etmeleri onları da sosyal ilişkilerinde duygusal kontrole sahip olabildiklerini ortaya koymaktadır.

    Demokratik Tutum: Demokrasi, saygı, mantık ile şekillenmektedir. Çocuğun bireyselliği kabul edilir ve buna saygı duyulur. Bireyselliğin kabulü, evle ilgili kararlarda onun da fikrinin alınmasını beraberinde getirmektedir. Anne-baba-çocuk arasında karşılıklı ve açık iletişim kurulur. Demokratik tutumla yetiştirilen çocukların, otoriter ve izin verici tutumlarla yetişenlere göre daha sosyal açıdan uyumlu, sorumluluk sahibi, yaratıcı, bağımsız, okulda başarılı, arkadaş canlısı, yetişkinler ve akranlarıyla işbirliği yapabilen ve genellikle mutlu çocuklar oldukları görülmektedir.

    İzin Verici Tutum: Yüksek düzeyde çocuk bakımı, açık iletişim, düşük düzeyde kontrol söz konusudur. Kurallar ve sınırlar net olmamakla birlikte son derece esnektir. Çocuktan olgun davranışa yönelik beklentiler düşük düzeydedir. Saldırganlık gibi olumsuz unsurlar içerse dahi çocuğun davranışlarına yönelik yüksek hoşgörü içeren tutumlar sergilenir. İzin verici tutumda da kuralların, sınırların net olmayışı ve/veya çok esnek oluşu çocukların sosyal becerileri öğrenmesini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu nedenle çocuklar akran gruplarında ve genel olarak okul düzeninde, evde olduğu gibi kurallara uyma, uygun biçimde davranma, sosyal ilişkileri başarılı biçimde devam ettirme konusunda beklenilen özeni göstermekte güçlük çekmektedir.

  • Duygusal Şiddetin Ne Olduğunu Biliyor Musunuz?

    Duygusal Şiddetin Ne Olduğunu Biliyor Musunuz?

    Romantik ilişki nedir? Sınırları nelerdir? Hangi durumda bir ilişki, ilişki olmaktan çıkıp baskı ve şiddete döner? Daha önce bu soruların cevabını düşünmediyseniz, bir düşünün lütfen. Ülkemizde biriyle romantik bir ilişki içinde olmak, flört, nişanlılık, evlilik vs, iki kişinin tek vücut olması, elmanın iki yarısı gibi tanımlanır. Hâlbuki romantik ilişki dediğimiz ilişki biçimi iki insanın, birey olarak bireyselliklerini kaybetmeden ortak bir alanda ilerlemelidir. Yani tek vücut olmak değil, kesişen kümeler halinde hayatı paylaşmaktır. Partnerlerin kendi bireysel yaşamları devam ederken, ortak bir alanda buluşmalarıdır. Unutmayalım ki bir ilişkinin üç temeli vardır; güven, sevgi ve saygı. İki kümenin kesişim noktasında mutlu bir ilişki için bu üçü aynı anda var olmalıdır.

    Peki yoksa?

    İnsanlara bir ilişkiyi ayakta ne tutar diye sorduğunuzda, verecekleri cevap sevgi olacaktır. Ancak bir ilişkinin en önemli temellerinden biri de güvendir. İlişkideki birçok problem de sevgi eksikliğinden değil, güven eksikliğinden ortaya çıkar. Bu da saygının olmamasıyla birleşince çoğu ilişki partnerlerden birinin diğerine duygusal şiddet uygulamasıyla sonuçlanır. Nedir bu duygusal şiddet?

    Öncellikle, duygusal şiddet partnerinize bağırmanız, onunla ayrılmak istemeniz, kavga etmeniz değildir. Herkes öfkelenebilir ve her zaman sabitliğini koruyamaz. Duygusal şiddet, belli bir süreç boyunca devam eden, karşındakini kontrol etmeye çabası içeren her türlü aşağılama, tehdit, korkutma davranışıdır. Bu davranışlar beraberinde, güvensizlik ve suçluluk hissini, özgüven eksikliğini getirir. Bahsi geçen kontrol etme davranışları içinde telefon karıştırmak, takip etmek, mutsuzluk için karşındakini suçlamayı sayabiliriz.

    Duygusal şiddet de fiziksel şiddet gibi bir döngü içinde ilerler. Şiddeti uygulayan kişi öncesinde mükemmel görünür, güven kazanır, herkese kendini hayran bırakır sonrasında partnerini güçsüzleştirmek için hamlelere başlar. Size gösterdiği yüzü ile insanlara gösterdiği yüzü aynı değildir ve insanlara duygusal şiddete maruz kaldığınızı söylediğinizde inanmayabilirler çünkü bu insanlar çok iyi rol yapar, çok iyi güven kazanırlar. Kurtulamayacağınızı düşünüp hapsolmuş hissedersiniz. Kaçmaya karar verdiğinizde şiddeti uygulayan kişi bir anda değişmiş gibi görünür,  size söyler verir, her şeyin farklı olacağını söyler; ikinci bir şansı, hatta üçüncü, dördüncü ve beşinciyi de kazanır. Böylelikle siz şiddet döngüsünün içine girmiş olursunuz. Arkadaşlarınızı, dostlarınızı hatta ailenizi bile sizden uzaklaştırmış olacağı için kimden yardım isteyeceğinizi bilemediğiniz bir duruma gelebilirsiniz. Bu sebeple farkındalık kazanmak bu konuda, özellikle ülkemizde oldukça önemli. Çünkü sizi kısıtlıyorsa, kiminle görüşeceğinize, kıyafetinize, görünüşünüze karışıyorsa, sizi sürekli takip ediyor, “nerdesin?” “kimlesin?” sorularını ısrarla sorup sizi bunaltıyorsa bu duygusal şiddetin belirtileridir. Unutmayın ki sadece kadınlar değil erkekler de duygusal şiddetin kurbanı olabilirler. Günümüzde özellikle sosyal medya üzerinden kadınlar da erkeklerin hayatlarını kontrol etmek için kısıtlayıcı davranabiliyorlar.

    Duygusal şiddet görüp görmediğinizi anlamak için aşağıdaki ifadelerin üzerine düşünebilirsiniz. Duygusal şiddetin en öne çıkan belirtileri şunlardır;

    • Sürekli devam eden eleştiriler ya da manipüle ve kontrol için çabalama

    • Utandırıcı ve suçlayıcı biçimde, insanların önünde aşağılayıcı bir dil kullanma

    • Sözlü taciz, isimler takma ve etiketleme

    • Ceza olarak affetmeme

    • Cezalar verme ya da ceza tehditleri

    • İlişki dinamik bir süreçtir; bu dinamik süreçte kişinin kendi payını reddetmesi

    • Akıl oyunlarıyla kendinizden şüphe etmenizi sağlamaya çalışma

    • İletişim kurmayı reddetme

    • Arkadaşlarınızdan ve ailenizle aranıza mesafe koymaya çalışarak sizi izole etmesi

                      Unutmayın ki duygusal şiddet de bir tür şiddettir ve sizin için ağır sonuçları olabilir. Nasıl ki fiziksel şiddet kullanan bir insanla birlikte olmamanız gerekiyorsa duygusal şiddete meyilli bir insanla da birlikte olmamalısınız. Çünkü değerlisiniz. Duygusal şiddet öz değerinizi size sorgulatır ve özgüveninizi yok edebilir. Buna izin vermeyin. Yalnız olmadığınızı hatırlayın.

  • İlişkiler Bittiği Zaman

    İlişkiler Bittiği Zaman

    Kişisel ilişkilere olan genel ilgi göz önüne alınırsa, elbette yakın ilişkilerin neden tehlikede olduğunu bilmek isteyeceğimizi düşüneceksiniz. Bir noktaya kadar bunu biliriz. İçimizde yığınla insan, aşk, dostluk ve evlilik üzerine popüler psikoloji kitaplarına para yatırmakta, kendi kişisel sorunlarımızı birbirimizle tartışmakta, bazılarımızda profesyonel danışmanlığa ihtiyaç duymakta. Bütün bunlar ilişkiler üzerine düşündüğümüz ve kafa yorduğumuzun göstergesidir. Ancak ne yazık ki kendimiz ve ilişkilerimiz hakkındaki inançlarımız ve kafamızdaki semboller peri masalları, televizyon kültürü ve pembe dizilerden oluşmuş kötü bir karışımdan ibaret. Bütün bunlar ne tam olarak ulaşılabilir ne de arzu edilebilir beklentiler yaratırlar. Bütün bunların etkisinden ancak kişileri ve kişisel ilişkileri daha iyi kavrayarak kaçabiliriz.

    Uzun süreli ilişkiler gevşediğinde ya da bittiğinde, insanlar genellikle “Ne oldu?” diye sorar. Bu durumu soruşturmamızın, didiklememizin nedenleri neler olabilir? Bitmek üzere olan ilişkiyi tamir etme çabası mı, benzer bir sorunla karşılaşmamak için sorun saptama çabası mı yoksa orta da dönüp duran katmerlenmiş dedikodulara katılma isteğimiz mi?

    En büyük yanılgımız kişisel ilişkilerimizi özellikle aile ve evlilik ilişkimizi günlük yaşamımızda kullandığımız dayanıklı nesnelere benzetip dışarıdan bir etki olmadığı sürece bozulup dağılmayacağını düşünmemizdir. İnsan ilişkilerini statik olarak algılar ve düşünürüz. İnsan ilişkilerini özellikle de aile ve evlilik ilişkilerini statik olarak düşündüğümüzün en güzel kanıtı kullandığımız dil ve davranışlarımızdır. Bir ilişki bittiği zaman “İlişkiye ne oldu?” diye sorar kısmen de olsa bazı etkenlerin araya girerek ilişkiye zarar verdiğini düşünürüz. Çoğumuz araya başka şeyler hastalık, ekonomik sorunlar, cinsel sorunlar, sadakatsizlik, ailevi sorunlar vb. girdiğinde, ilişkimizin çözüleceğini düşünme eğilimindeyiz. Kısaca ilişkilerimizin bitme nedeni olarak sürekli dış etmenler arama eğilimindeyizdir. Bir ilişki bittiğinde hem ilişki içinde yer alanlar hem de dışarıdan gözlemleyenler ilişkinin bitmesine neden olan bir sorun arama eğilimindedirler neden bittiğinin cevabını ararlar. Ama varmaları gereken sonuca en iyi ve sade açıklamaya varamazlar: İlişki bitmiştir çünkü iki insan artık birbiriyle ilişkili değildir.

    Dinamik sistemler, doğaları gereği sürekli enerji almadıkları sürece işleyemezler. Bir bebek travmatik bir hasardan ya da yetersiz beslenmeden dolayı ölebilir. Ağaçlar yıldırım isabet etmesi sonucu ya da kuraklık sonucu ölebilir. Bir radyo ve ya televizyon yeterince sinyal alamıyorsa çalışmaya bilir. Kişisel ilişkilerde böyledir. Dış güçlere rağmen direnen dayanıklı şeyler değillerdir. Daha çok onların ayakta kalmasını sağlayacak bir şeyler yapıldığında, iki tarafta sürekli anlamlı bir biçimde birbirleriyle ilişki içinde olduğunda ömürleri uzatılabilir.

    İlişkileri dinamik birer faaliyet olmaktan çok, dayanıklı nesneler olarak algılamak bir takım sorunlara yol açar. Yıpratıcı güçlere karşı kalkan oluşturarak dayanıklı nesneleri onlardan korumaya çalışırız: Evlerimizin çevresine parmaklıklar dikeriz; kapılarımızı kilitleriz.. Aynı şekilde, hasara yol açıcı dış etkilerden koruyarak, ilişkimizi ayakta tutabileceğimize inanırız. Eşlerimizi karşı cinsin çekici üyelerinden uzak tutarız; kendimizi maddi yıkımdan koruruz. Ama ilişki kurmayı unutabiliriz

  • Partnerler Arası Etkileşim ve İlişki Çeşitleri

    Partnerler Arası Etkileşim ve İlişki Çeşitleri

    İnsan biyo-psiko-sosyo-kültürel bir varlıktır. Biyolojik olarak bir işleyişimizin olmasının yanında psikolojik süreçlerimizin olması, yaşadığımız coğrafyanın belirledikleri ile birlikte sosyal bir çevre içerisinde diğer insanlarla olan etkileşimlerimiz var oluşumuzun parçalarıdır ve bizi belirlemektedir.

    Diğerlerine ait olma ve bağlı olma ihtiyacı olarak tanımlanan ”ilişkili olma” temel psikolojik ihtiyaçlarımızdan bir tanesidir. İlişkilerde tekrarlanan etkileşim örüntüleri ortaya çıkmaktadır ve bu durum ilişkinin çeşidini belirlemektedir. Dört ayrı ilişki çeşidi vardır.

    1-Simetrik etkileşim ve ilişkide, bir tarafın gösterdiği davranış diğer tarafın davranışını da belirlemektedir. Bu durum güç çatışmalarının yaşanmasına sebep olabilmektedir. Çiftlerden birinin mesajlara geç cevap vermesi ile diğerinin de geç cevap vermesi buna örnek olarak verilebilir.

    2-Tamamlayıcı etkileşim ve ilişkide ise, kişiler birbirinin zıttı davranışlar ile birbirlerini tamamlarlar. Örneğin, birinin dağınıkken diğerinin toplu olması.

    3-Paralel/Eşit etkileşim ve ilişkide ise, bu örüntüde partnerlerden birinin kendi ihtiyacını karşılamaya yönelik davranırken aynı zamanda karşı tarafın da ihtiyaçlarına yöneldiği zamanların da olması ile ilişki içerisinde uyum sağlamasıdır. Örneğin, bakım veren kişi bakım isteyen kişi de olabilir.

    4-Meta-Komplimenter ilişkide, hem tamamlayıcı hem simetrik özelliklerin aynı zamanda olmasıdır. Örneğin, partnerlerden birinin bana hiç sarılmıyorsun dediğinde diğeri sarıldığı zaman ben dedim diye demesi ya da sarılmadığında ise dediğim halde sarılmadın demesi buna örnek olabilir.

    Uzun süreli ilişkilerde tekrarlayan bu iletişim şekilleri ve ilişki örüntüleri ilişkiyi belirleyici niteliktedir. Bu gibi durumlar baş edilmesi zor duygu, durum, olayların yaşanmasına sebep olabilmektedir. Bu gibi can sıkıcı durumlarda bir uzmandan destek alabilirsiniz.

  • Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Aslında bütün sorunların altında yatan etmen yetişkin, çocuk farketmez sevgisizlik değil midir? Ya etrafımızdaki insanlardan yeterli sevgiyi alamıyoruz yada kendimize sevgiye karşı duvar örüyoruz. Oysaki karşımızdaki insana ket vurmadan ona kendimizi bırakmayı denesek. Hayatınızda birçok olumsuz şey yaşamış olmanız kendinizi gelecek güzellikleri yaşamaya kapatmanız anlamına mı gelir. Neden sizi sevmesine izin vermiyorsunuz bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu? Kalbinizin bir yanını daima gelecek güzelliklere karşı boş bırakın. Sadece sevgi dolu bir bakış, bir insanın hayatını değiştirebilir. Diyor Osho. İnsan kendinden kaçamaz. Sevginin iyileştirici gücüne inanın. Sevgi Şifadır. Sevgi Güçtür. Sevgi Değişimin Sihridir. Diyor Mevlana.

    Bilimsel verilere göre aşık olduğunuzda daha üretken bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olduğunuzda gelecekle ilgili planlar yapmaya başlıyor, karşı tarafla bir bağ ve samimiyet kuruyorsunuz. Beyniniz bu yapıyı kendi günlük hayatınıza da geçiriyor. İş ve günlük yaşantınızla ilgili uzun vadeli planlarınız artıyor, ayrıntılar üzerinden daha fazla durarak sorunları çözmeye daha odaklı bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olma korkusunun da bir adı var: Filofobi! Üst üste yaşadığınız hayal kırıklıkları size bir kaygı bozukluğu olan filofobinin kapılarını açmış olabilir. Tekrar aşık olacağınızı hissettiğiniz zaman büyük bir kaygıya, acı çekeceğiniz hissine ve kaçıp gitme arzusuna sahip oluyorsanız dikkat edin. ’Önce korkarız, sonra da en çok korktuğumuz şey her ne ise, onu yaşamımıza bilinçsizce davet ederiz. Korkunun kendisi, korkulacak şeyi yaratır ve bizim onunla karşılaşabilmemiz için gizlice plan yapar.’’ Bu cümleler Stefano D’Anna ‘ya ait. Düşlerinizi kovmayın, çünkü onlar gidince belki siz kalırsınız ama, artık yaşamıyorsunuz demektir” diyor Mark Twain. O halde korkular yerini sevgiye bıraksın. Alanının en iyilerinden biri olarak gösterilen, ilişki uzmanı John Gottman, kitaplarından birinde ‘Bir ilişkinin sağlıklı ve mutlu şekilde sürdürülebilmesi için yapılması gerekenler’ üzerine eğiliyor. Bir ilişkinin sürmesini sağlayan şeyin kendini ilişkinin ve saf sevginin akışına bırakmak olduğunun altını çizen Gottman oldukça haklı, değil mi? Bunun yanı sıra, Washington Üniversitesi’nden bir psikoloji profesörü ise çiftler arasındaki saygı, ilgi ve ortak değer yargılarının paylaşımı kesilmediği müddetçe ilişkilerin ahenk içinde devam edeceğini vurguluyor.

    Erich Fromm’un da söylediği gibi, aşk her şeyden önce bir inanç hareketidir. Sevgiyi bulmak kendinizi bulmak demektir.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve tedavisi neden önemlidir?

    1. DEHB’nin tedavisi ders başarısı açısından önemlidir:

    DEHB olan çocuklar dikkatini sürdürmekte güçlük çektiklerinden öğretmenlerinin anlattığı konuları takip etmekte güçlük çekerler. Dersi derste öğrenmeleri güçleşir. Ev ödevlerini çoğu zaman eksik yazarlar ya da unuturlar. Dikkatsizlik hemen her yerde olduğundan ödevlerini tamamlarken çabuk sıkılırlar ve ödev yapmayı genellikle sevmezler. Sınavda, aceleci ve dikkatsiz tarzları soruları eksik okumalarına neden olur; sıkça işlem hataları yaparlar. Problemin gidiş yolunu bildikleri halde işlem hataları nedeniyle yanlış sonuçlara ulaşırlar. Bütün bunların sonucunda, ders başarısı düşer; üstelik çocuk dikkat sizlikle okuma hataları, acelecilik ve dürtüsellik nedeniyle var olan performansını da göstermekte güçlük çeker. Bir süre sonra, çocuk derslerini takip etmeye ve çalışmaya motivasyonunu yitirir. Çoğu zaman motivasyonsuzluk ve DEHB bir aradadır. Motivasyonsuzluk ders başarısını daha da düşürür. Ders başarısı düşen çocuk zamanla okuldan iyice soğur ve okuyarak meslek edinme şansı azalır.

    2. DEHB’nin tedavisi akran, öğretmen ve aile ilişkileri bakımından önemlidir:

    Her ne kadar DEHB olan çocuklar çoğu zaman girişken ve kolay ilişki kurabilen çocuklar olsalar da, sabırsız ve dürtüsel davranışları akran ilişkilerinde sorunlara neden olabilir. Dürtüselliklerinden dolayı sırasını beklemekteki güçlük, diğer çocukların oyunlarını ve konuşmalarını kesme ve kolayca sözel ya da fiziksel kavga etme gözlenir. Dikkatleri kısa süreli olduğundan, DEHB olan çocuklar sosyal ipuçlarını diğer çocuklar kadar iyi değerlendiremezler. Bu durum, sosyal ortamın ve iletişimin gerektirdiği şekilde davranamamaya neden olur. Çoğu zaman kurallara ve sosyal hiyerarşiye uymada güçlük çekerler. Sosyal ortamlarda daha “patronca” bir tutum sergileyebilirler. Her şeyin kendi istekleri doğrultusunda olması konusunda ısrarcı olabilirler. Sosyal olaylara aşırı tepki gösterebilirler. Reddedilmeleri veya diğer çocukların alaycı tarzları DEHB olan çocuklarda kolayca sözel veya fiziksel saldırıya neden olur. Bütün bunların sonucunda arkadaş, öğretmen ve aile ilişkilerinde bozulmalar gözlenir. Yapılan çalışmalarda DEHB olan çocukların daha az yakın arkadaşı olduğunu göstermiştir.

    3. DEHB özgüveni azaltması ve diğer psikiyatrik sorunlarına yatkınlığı arttırması bakımından önemlidir:

    Bu çocuklara hemen her yerde her zaman olumsuz uyarılarda bulunulur. DEHB olan bir çocukta ders başarısının düşmesi bir süre sonra sorgulamaya ve çeşitli yargılara neden olur: “Ben neden başarılı olamıyorum? Diğer çocuklar kadar çalışkan değilim. Diğer çocuklar kadar iyi değilim.”Olumsuz uyarılar kendine özgüvende azalmaya ve benlik algısında düşmeye neden olur ve zaman içinde depresyonun gelişmesi için zemin hazırlar. Depresyon olan bir çocukta madde kullanımı ve intihar girişimi daha yüksek oranlarda görülür. Olumsuz uyaranlar bir süre sonra çocukta karşı gelmelere yol açar. Karşı gelmeler iyi bir şekilde ele alınmazsa, basamak basamak okuldan kaçmaya, sokakta bir çete ile tanışmaya, sigara, alkol ya da diğer maddelerin kullanımına, suç işlemeye ve davranış bozukluklarına dönüşebilir (Şekil 1). Yapılan çalışmalarda DEHB olan kişilerin ileriki yaşantılarında suç işleme ve madde kullanmasının arttığını göstermiştir. Bazı araştırmalarda DEHB ile intihar girişimi arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Büyük ihtimalle bu ilişki DEHB’nin depresyon ve davranım bozukluğu gibi eş bozukluklara (komorbit bozukluklara) olan yatkınlığı arttırmasından ve bozukluğun doğasında bulunan dürtüsellikten kaynaklanmaktadır. DEHB tedavisinde kullanılan methylphenidate (Ritalin; Concerta; Medikinet) ile intihar arasında bir ilişki bulunmamıştır.

    4. DEHB yaşam kalitesini ve anne babanın duygusal durumunu/mutluluğunu etkilemesi bakımından önemlidir.

    Yapılan araştırmalarda DEHB’nin psikososyal alanı, özgüveni, özsaygıyı, duygusal tepkileri ve genel davranışları etkileyerek yaşam kalitesini azalttığı gösterilmiştir. DEHB olan çocuklar birçok aktiviteye ve hobiye heves etseler de, başladıkları bu etkinlikleri istikrarlı bir şekilde sürdürmeleri güç olabilir. Bu durum soysal, duygusal, özgüven gelişimlerini olumsuz etkiler. Üstelik DEHB sadece çocuğu değil anne babanın yaşantısını üzerine olumsuz etkileri vardır. Yapılan çalışmalarda anne babanın duygusal durumunu, mutluluğunu, kendi ihtiyaç ve zevklerine zaman ayırma fırsatlarını, anne babanın sosyal yaşantısını, yaşam kalitesini, aile aktivitelerini ve bütünlüğünü olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Annelerin DEHB olan çocuklara karşı daha sınırlayıcı ve olumsuz tutumları olduğu, ancak sınırlayıcı tutumlarına karşın daha yetersiz kontrol becerilerinin olduğu tespit edilmiştir.

    5. DEHB günlük yaşamı etkilemesi bakımından önemlidir:

    DEHB olan bireylerin riskli aktivitelerde bulunması, dikkatsiz araba kullanımı ve kazalara maruz kalması daha sıktır. Örneğin araştırmalar DEHB olan genç sürücülerin 2 ile 4 kat daha fazla motorlu araç kazası yaptıklarını, 3 kat daha fazla yaralanma olduğunu ve 4 kat daha fazla bu kazalarda hata sahibi olduklarını göstermiştir. Ayrıca, ilerideki romantik ilişkilerinde ve evlilik yaşantılarında daha fazla sorun ve ayrılık yaşamaktadırlar. İş değiştirme, belli bir işte uzun süreli sebat gösterememe DEHB olan bireylerde daha fazla orandadır.

    Sonuç olarak DEHB olan bir birey doğasında iyi niyetli, akıllı ve zeki olmasına karşın, sosyal, duygusal mesleki alanlarda, okul becerilerinde ya da günlük yaşamın bazı alanlarında sorunlar yaşamaktadır ve kendini olumlu yönde gerçekleştirmede güçlükleri olmaktadır.