Etiket: İlişki

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Vajinismus bir hastalık değil, cinsel işlev bozukluğudur. Vajinanın girişindeki kasların istem dışı kasılarak cinsel birleşmenin gerçekleşememesine vajinismus denilir. Tüm vücutta endişe ve korku yaşanır. Kişi bacaklarının açılmasını engelleyecek şekilde sıkıca kapatıp ve partnerini elleriyle itebilir.

    Kişi canının yanmasından korktuğu için, cinsel ilişkinin gerçekleşmesine izin vermeyebilir. Bu durum vajinal bir refleks olduğu kadar, bedensel bir korku ve korunma refleksidir. Bu refleks, penis ya da başka bir cismin yaklaşmasıyla tetiklenebilmektedir. Bazı kadınlar, vajinalarının penisin giremeyeceği kadar dar olduğunu düşünür ya da kızlık zarının kalın olabileceğini bu yüzden cinsel birleşmede sorun yaşayacaklarına karşın endişeleri vardır. Bu düşünceler doğru değildir. Vajina esneyebilen, genişleyebilen bir organdır. Cinselliğin yaşanmaması için fiziksel bir engel yoktur.

    Vajinismus Çeşitleri

    Cinsel olarak deneyimli kadınlarda da deneyimsiz kadınlarda da vajinismus gelişebilir.

    Birincil Vajinismus Nedir?
    Cinsel ilişkinin gerçekleşmemiş olması durumudur. Bu durum cinsel aktivasyon başladığı andan itibaren vardır.

    İkincil Vajinismus Nedir?

    Önceden normal şekilde cinsel ilişki yaşanırken; bir takım durumlar sonrasında cinsel ilişkinin gerçekleşememesidir. Bu yaşanılan durumlar travma (zor doğum, jinekolojik müdahaleler veya taciz) kaynaklı da olabilir.

    Atipik Nedir?

    Hiçbir nedene bağlı olmayan durumdur.

    Vajinismusun Nedenleri

    Vajinismus vajina içindeki kasların istem dışı kasılmasına bağlıdır. Bu kaslar kendiliğinden

    kasılmaktadır ve rahatlayıp gevşemek kadının elinde değildir. Peki buna ne yol açar;

    – Abartılmış ilk gece hikayeleri, kızlık zarı ile ilgili çarpıtılmış düşünceler

    – Cinselliğin yasak ve ayıp olduğu çevrede yetişme

    – Bilgi eksikliği

    – Ödipal çatışma

    ÜSTESİNDEN GELEBİLİRSİNİZ

    Vajinismusun günümüzde uygulanan çok çeşitli tedavi yöntemleri vardır ve bunların çoğu olumlu sonuç vermektedir. Burada önemli olan nokta kime hangi tedavi yönteminin iyi geleceğini bulup o yöntemi uygulamaktır. Psikoterapi, etkili bir terapi yöntemidir. Terapi sürecinde ilk olarak ayrıntılı değerlendirme görüşmesi yapılır. Kişinin veya çiftin cinsel bilgi eksikliklerinin giderilmesi hedeflenir. Kişinin veya çiftin arasındaki cinsellik ve cinsellik dışı ilişki ve kişiler arası uyumun sağlanmasına yönelik yaklaşımlar oluşturulur. Terapi seanslarına ek olarak ilerlemek için kişinin kendisine uygulayabileceği ev ödevleri bu alanda uzman kişiler tarafından verilmektedir. Kişinin problemini çözeceğine inancı terapinin başarısında önemli bir etkendir. Vajinismusta ümit sizsiniz..

  • Aldatma Psikolojisi

    Aldatma Psikolojisi

    Günümüzü değerlendirecek olursak, daha mı fazla aldatıyoruz yoksa daha mı fazla bundan söz ediyoruz?

    Yapılan araştırmalar diyor ki, yapılan sadakatsizlik oranı giderek artmakta. Peki bunun bir sebebi var mı? Aslına bakacak olursak bir çok sebebi var.

    Çoğu insan için aldatma, öncelikle günün rutininden, hayatımızı kaplayan yaşam kalıplarından ve bunların neden olduğu alışkanlıklardan, kişinin yaşadığı yoksunluk hissinden kurtulmanın bir yolu.

    Büyük bir kısmın ise çift ve evli olmakla ilgili ütopik hayalleri var. İlişkinin hem mutluluk getirirken, hem geçmişin yaralarını sarsın, hem heyecan verirken hem de her şey ilk günkü gibi kalsın istiyorlar. Evlilikten çok fazla şey bekleyen bireylerin ne yazık ki aşklarını kaybetme ihtimalleri daha fazla.

    Toplumun giderek daha da narsisist hale gelmesi, bireylerdeki “BEN” in hem “SEN”i hem de “BİZ” i ezip geçmesi, istek ve arzuların anında giderilmesine yönelik talep beklentiyi karşılayamadığında çözümlenmesi güç sorunların kapısını aralıyor.

    Sadakatsizlik üzerindeki diğer büyük etkenlerden biri ise cinselliğin uzun ilişkilerde görev haline gelmesi sorunsalı. Bireylerin cinselliği tatmin olmak ve tatmin etmek olarak değil, evliliğin ve duygusal ilişkilerin zorunluluğu olarak görmeye başlamasıyla birlikte çiftlerden birinin cinselliğin spontanlığına ve tutkusuna kapılarak sadakatsizlik yolunu tercih etmesi de olası faktörlerden bir tanesi. Unutmamak gerekir ki bireyler cinsellikte üremeyi değil, hazzı hedefliyorlar.

    Belki farkında değiliz ama içerisinde bulunduğumuz koşullar ihanetin en büyük tetikleyicileri. Tüketim toplumu bireyleri ihtiyaçları gidermeye, reklamlar ise bir markayı diğer bir markayla aldatmaya itiyor. Sosyal medyanın da sadakatsizlik üzerindeki etkisi tam da böyle.

    Bazen aldatma, çocuklukta yaşadığımız terk edilmenin ya da terk edilme korkusunun bugüne yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

    Eski bir atasözü derki “Evlilik aşkın mezarıdır.” Peki gerçekten böyle olabilir mi? Evlilikte ne olabilir ki aşk kaybolur? Bilim de bunu doğrular nitelikte sonuçlar koyuyor önümüze. Yaklaşık üç yılın sonunda tutkunun temelindeki hormon olan dopamin yerini annelik hormonu olan oksitosine bırakıyor. Ancak arzu hormonu olan dopaminin yitirilmesiyle çiftin ilişkisi aslında kaybetmiyor. Sevgiyi ve saygıyı kazanıyor. Fakat hem kadın hem de erkek oksitosinin yarattığı bu yeni ritimle tatmin olmuyor. Yeniden midesinde kelebekler uçuşsun, telefon çaldığında yeniden ayakları yerden kesilsin istiyor. Dolayısıyla kendini tekrardan dopamin salgılamasını sağlayacağı bir yerde bulabiliyor. Bu sebeple ihanet bazen tekdüzeliğe mahkum bir hayatı ateşleyecek enerji veren “yeni bir deneyim” olarak adlandırılırken, bazen de kişisel bir psikolojik ihtiyacın karşılanması olarak meydana gelebiliyor.

    Ihanet yoluna başvuran diğer bir kesim ise yakınlığın kendilerini zayıflatacağını düşünen kesim. Birine bağlanırsa bunun kişiyi güçsüzleştireceğine dair olan yoğun inanç, bireyi içerisinde bulunduğu ilişkiden memnun olsa bile aldatmaya itebiliyor. Bu durum genellikle kişinin geçmiş yaşantısıyla, geliştirdiği bağlanma stiliyle ve ebeveynleriyle kurduğu güven ilişkisiyle doğrudan ilişkilidir.

    Günümüzde en çok karşılaştığımız sadakatsizlik türü ise evliliğin can çekiştiği ancak aldatan kişinin gerek maddi sorunlardan gerekse çocukları için evde kaldığı, ama sırf yaşadığını, var olduğunu hissedebilmek adına aldatmak zorunda kaldığı durum olabiliyor. Kişi zorlu evlilik mücadelesi verirken, kendine iyi hissedebileceği bir liman arayabiliyor.

    Sadakatsizlik erkeğe özgü bir durum olarak görülürken, günümüz koşullarında ihanet eden kadın sayısı da en az erkek sayısı kadar olmaya başladı. Bunun en büyük tetikleyicisi ise gelişen korunma yöntemleri. Bu yöntemlerin evlilik dışı gebelik riskini en az indirebileceğini bilen kadınlar da bu faktörü göz önünde bulundurarak sadakatsizlik yoluna gidebiliyor.

    Bazı kadınlar ihaneti, beraber oldukları erkeğe karşı değil, içinde bulundukları “toplum” a karşı bir başkaldırı eylemi olarak yaşıyor.

    Tüm bunlar, evliliği ya da ilişkiyi baltalayan sadakatsizliğe yol açan faktörler olmakla birlikte yapılan araştırmalara bakacak olursak sadakatsizliğin, sevgi bağının kaybı ve alkol bağımlılığından sonra en çok zorlanılan durum olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.

    Çiftlerin bu durumla karşı karşıya kaldığında ayrımını doğru yapması gereken bir konu vardır. O da; “İhanet mi ilişkiyi bu durumu getirmiştir yoksa yolunda gitmeden ilişki mi ihanete kapı açmıştır?” Birey burada sadakatsizliğe iyi nedenler bulmak yerine sadakatsizliği anlamaya çalışmalı. Ancak bu şekilde zarar gören ilişki yeniden yapılanabilir. Tabii ki “Yeniden yapılanmalı mı?” sorusu çiftlerin ilişkiye bakışına ve bireysel tercihlerine kalmış bir durumdur. Bir çok ilişki/evlilik sadakatsizlik sonucu son bulsa da yine yapılan araştırmalar göstermekte ki; ihanet sonucu tekrardan bir araya gelme kararı alan çiftlerin bir kısmı ilişkilerinde eskisinden daha sadık ve daha sevecen olabilmekle birlikte, yeniden kurmaya başladıkları ilişkide eskisinden daha fazla tatmin olmakta. Bunun sebebi ise hem ihanet eden tarafın hem de ihanete uğrayan tarafın ilişkilerindeki sorunların ne olduğunu saptayıp, bunları tamir etme yoluna gitmesidir. Bu duruma şöyle bir örnek verebiliriz; kişinin evine hırsız girmesi kişiyi üzen ve yaşamak istemeyeceği bir durumdur. Ancak bu yaşandıysa suç evde yaşayan kişinin değildir. Suç hırsızlık, suçlu ise hırsızdır. Peki ya kişi bu evde yaşamaya devam etme kararı aldıysa ne yapmalı? Işte o zaman evdeki güvenliği sağlamak adına alınabilecek tedbirleri ve güvenlik açıklarını tespit eder ve bunları gidermeye çalışır. İhanete uğramış fakat yine de orada kalmayı tercih eden kişinin de yapması gerektiği gibi. Bunlar; ilişkiyi dış etkenlere karşı daha duyarlı hale getiren ilişkideki çatışma alanları ve çatışmanın düzeyi, duygusal ve fiziksel yakınlık düzeyi, ilişkideki beklentiler ve ilişkiyi yıpratan faktörler gibi aksaklıkları bulup, onların onarılmasıdır.

    Sadakatsizlik bir travma olabileceği gibi, bu travmanın onarılma yolu da onu anlamak, kabul etmek ve affetmektir. Burada kastedilen ilişkiye yeniden devam etmek, ihanet eden partneri yeniden hayatına almak değil. Kişinin ihanet sonrası kararı her ne olacaksa bu durumu daha kolay atlatmanın yolu yalnızca isyan etmeyi bırakıp Kabul etmekten geçer. Kabul etmek, o travmanın yarattığı etkilere boyun eğmek, yaşanılanların adil olduğunu düşünmek ya da tüm yaşanılanları unutmak demek değildir. Yalnızca yaşanılanları olması gerektiği şekilde görmeye çalışmaktan vazgeçip, olduğu gibi görmeyi başarabilmektir. Olayları olduğu gibi görmeye başladığımızda nedenleri daha kolay bulabilir, neyi değiştireceğimizi görebiliriz. Nedenler değişmezse, olaylar; olaylar değişmezse de sonuçlar değişmez. Dolayısıyla geçmişe saplanıp kalmak ve geleceğin kaygısına düşmek yerine kişiler “şimdi ve şu an” da kalmayı başarıp sorunları çözümleyebilmelidir.

  • Kıskançlığa Sebep Olan Faktörler ve Çözümleri

    Kıskançlığa Sebep Olan Faktörler ve Çözümleri

    Kıskançlık; ilişkiyle birlikte kendini var eden ve toplum tarafından sevginin ayrılmaz bir parçası olarak görülen bir duygudur. Kıskançlık duygusunun altında, önemsenen bir kişinin kaybedilmesinden duyulan korku ve ilişkinin bozulmasına ya da yitirilmesine yönelik kaygı yer almaktadır. Aynı zamanda kişinin ilişkisini korumak ve sürdürmek amaçlı verdiği korku ve acı temelli de bir duygudur.

    “Seven insan kıskanır.” Yargısı nesilden nesile aktarılan bir ön yargı olarak karşımıza çıkar. Kişi, yaşadığı yoğun kıskançlık duygusunun makul açıklaması olarak sunar bunu. Peki gerçekten sevgiyle mi alakalı kıskançlık? Yapılan araştırmalar gösteriyor ki kıskançlığın sevgiyle bağlantısı oldukça düşük. Çünkü kıskançlık bünyesinde hem sevgiyi hem de nefreti barındırıyor. Böyle güçlü bir nefret barındıran bir duygu yalnızca sevgiyle alakalı olamaz. Yani diyebiliriz ki; kıskançlık sevginin göstergesi değil, gölgesidir.

    Kıskançlığı derinlemesine inceleyecek olursak kökenleri çocukları ve ergenlik dönemine kadar dayanan, kişinin bireysel dinamikleriyle alakalı bir duygudur. Yani bireyin küçük düşmüş, yetersiz ya da çaresiz hissettiği bir döneme gecikmeli bir tepki olarak da kendini gösterir. Kişinin bireysel kimliği ve benlik saygısıyla yakından ilişkilidir.

    Sosyo-kültürel yaklaşıma bakacak olursak; kıskançlık sosyal ve kültürel bir olgudur. Birey yaşadığı toplumda öğrendiği kurallara ve gözlemlediği tutumlara dayanarak kıskanmayı öğrenir. Bireyin seçici içselleştirme yoluyla, kendisine bakım veren kişileri model alarak da kıskançlığı öğrendiği ve bu tutumu geliştirebildiği gözlemlenmiştir.

    Yoğun kıskançlık duygusu barındıran bireyler genellikle bu durumu, ilişkilerini korumanın ve sahip çıkmanın bir yolu olarak nitelendirirler. İlişkiyi korumanın yollarını değerlendirecek olursak; bu, daha fazla paylaşım, özveri ve anlayış isteyen bir yolla sağlanabilir. Ancak kıskanç bireyler bunu kızarak, küserek, tehdit ederek ya da zor kullanarak yaparlar. Tehditle ya da baskıyla partnerin kendisine bağlılığını sağlamaya çalışır. Fakat sadakat tehditle değil, sevgiyle sağlanır. Kıskançlık sonucu yapılan kontrol ve baskı içeren tüm davranışlar yalnızca partnerin uzaklaşmasına sebep olur ve korumak için verdiğimiz çaba ilişkinin yitirilişiyle son bulur.

    Aynı zamanda kıskanç bireyler devamlı kendilerine bir rakip bulma ve onunla rekabet etme eğilimindedir. Burada da durum partnere atfedilen sevgiden çok, kişinin bireysel yetersizliği, değersiz ve kusurlu olduğuna dair beslediği inancıyla kendi kendine var ettiği rakiplerdir. Rekabet ettiği kişiye karşı kendini daha aşağıda hissetme eğilimi kişiyi onu yenmeye zorlar. Ancak sorun genellikle rakip değil; sorun, bireyin içsel süreçleridir. Bu durum bir döngü haline gelerek kendini devamlı yeniden doğurur. Kişi, bu rakipleri elediğinde rahat edeceğine inansa da, kendisiyle alakalı çözümlenmeyen süreçler onu tekrardan bir rakip bulmaya itecek ve daima kendini bu yorucu savaşın içinde bulacaktır.

    Kıskançlığı incelediğimiz zaman cinsiyet ve ilişki türleri arasında da farklılıklarla karşılaşmaktayız. Kadınların duygusal, erkeklerin ise cinsel aldatmaya yönelik daha fazla kontrol müdahalesi gerçekleştirdiği; kadınların erkeklere göre, bekarların ise evlilere göre daha fazla kıskançlık tepkileri gösterdiği saptanmıştır. Yapılan araştırmalara göre evli bireylerin daha az kıskanç tepkiler vermesi ilişkisel doyuma ulaştıklarını, ilişkilerinin daha güvende olduğunu ve artık karşı tarafa sahip olma inancıyla daha az kaygı barındırdıkları sonucunu vermektedir.

    Kıskançlığın sebeplerini inceleyecek olursak; üç başlıca faktöre dayandırabiliriz. Öncelikle bireyin kendine, kendi özüne dair olan güvensizliği, yetersizliği ve değersizliği gibi faktörler düşük benlik saygısını etkilemekte ve kıskançlık duygusunun temellerini oluşturmaktadır. İkinci bir faktör kişinin geçmişine dayanan ve bugününü etkileyen kaybetme ya da terk edilme korkusudur. Bu kişiler geçmiş yaşantılarında terk edilmeyi bizzat yaşamış ya da bunun korkusuyla büyümüş olabilirler. Genellikle tutarsız, istikrarsız, ani çıkışları, öfke patlamaları olan bakım verenlerle büyümüş olma ve ebeveynlerle güvenli bağlanmayı kesintiye uğratan yaşantılara maruz kalma ihtimalleri olasıdır. Buna maruz kalan bir çocuk ebeveynlerini ya da bakım verenlerini kaybetme kaygısını yoğun bir şekilde yaşar. Büyüyüp bir yetişkin olduğunda ise çözümleyemediği bu kaygı peşini bırakmaz ve partnerini kaybetmemek adına yoğun bir kontrol çabasına girebilir. Diğer faktör ise güvensizliktir. Güvensizlikde ebeveynlerinin ya da bakım verenlerinin kötüye kullanımına maruz kalma, ebeveynlerin şüpheci ve güvensiz tutumlarını model alma, evhamlı, şiddet uygulayan, güven sarsan, zarar veren tutumlarla büyüme ve devamlı diğerlerine güvenilmez olduğuna dair uyarılarla yetişme gibi faktörler kişideki güvensizlik algısını oluşturabilir ve bu algı kurulan ilişkilere kıskançlık olarak yansıyabilir.

    Kıskançlığın çözümü için ise bireylere çokça görev düşüyor. Öncelikle unutmamak gerekir ki ilişkilerde sorun olan durum kıskançlıktan çok kıskançlığa karşı verilen tepkilerdir. Bu yüzden kişinin öncelikle düşünceleri sonucunda doğan davranışlarını değerlendirerek bir süzgeçten geçirmesi gerekmektedir.

    Kıskançlığın sevginin ölçütü olduğu yargısının değiştirilmesi de etkili yollardan bir tanesidir. Eğer sevgi, göstermek istiyorsanız bunu kıskançlık yoluyla değil, doğrudan ve olumlu tutumlarla göstermeniz daha kolay ve sağlıklı olacaktır.

    Kıskançlığın çözümü için kişinin fark etmesi gereken noktalardan bir tanesi ve kişilerin en çok yanılgıya düştüğü nokta da, ilişkide “ben”leri yok ederek “biz” olamayacağıdır. Kıskançlık devreye girdiğinde ise kişi karşısındakinin kendisinden ödün vermesini beklemekte, onun bunu yapabilmesi için de önce kendinden ödün vermektedir. Ancak sağlıklı “biz” in içinde bir tane “ben”, bir tane de “sen” olmalı. Partnerimiz için kendimizden, değerlerimizden vazgeçmek ya da onu vazgeçirmeye çalışmak yerine “ben” leri koruyarak “biz” olmaya çalışılmalıdır. En güçlü “biz” bu şekilde ayakta durur.

    Kişinin kıskançlığının altında yatan nedeni bulması da neyi çözmesi gerektiğini gösterecektir. Kıskançlığın yoğun yükünden, verdiği acı, korku ve kaygı hissinden kurtulmak isteyen kişilerin öncelikli amacıdır nedeni keşfedebilmek. Unutmamak gerekir ki nedenler değişmezse, olaylar; olaylar değişmezse sonuçlar değişmez.

  • Gençlerin Güvenli İlişkiler Kurması Nasıl Mümkün Olur?

    Gençlerin Güvenli İlişkiler Kurması Nasıl Mümkün Olur?

    İlişkiler partnerlerin birbirlerine nasıl davrandıklarına bağlı olarak güvenli- şiddet içeren arası bir ölçekte değişkenlik gösterir. ilişki içerisinde karşılaşılan şiddet fiziksel ise bunu kavramak kolay olur. Fakat psikolojik, duygusal, cinsel şiddet davranışlarının anlamlandırılması her zaman kolay olmuyor.

    Aşağılama, suçlu hissettirme, yalnızlaştırma, mahrum bırakma, tehdit, korkutma, ısrarlı takip vb. gibi davranışlar, özellikle 16- 24 yaş arası gençlerin ilişkilerinde gözlemlenen şiddet davranışlarından en yaygın olanlarıdır.

    Gençlerin kurduğu flört ilişkisinde böyle davranışlardan kendini koruması için öncelikle yetişkinlerin bakış açılarının değişmesi gerekir. Ebeveynler ve yetişkinler yakınlarını, çocuklarını, kardeşlerini flört dönemi şiddetinden korumak istiyorlarsa; gençler arası ilişkinin uygun olmadığını düşünerek baskı kurmamalıdır. Gençler arası ilişkilerin olgun olmadığını varsayarak, ancak yetişkin olduklarında anlayacaklarını söylemekten, onlar adına inisiyatif alarak kurtarıcı rolüne bürünmekten kaçınmalıdır.  İlişkilere dair kişisel değer yargılarını ya da olumsuz deneyimlerini gençlere yansıtarak onların da olumsuzluklar yaşayacağını ön görerek , ayrılmaları için zorlamamalıdır.

    Bu tarz kısıtlayıcı ve ön yargılı ebeveyn davranışları gençlerin yaşadığı ilişkiyi gizli tutmasına sebep olur. Gizlenen ilişkinin güvenli olup olmadığını anlamak, şiddet içeren davranışları fark etmek ve genci korumak zorlaşır. Bunun yerine yetişkinler, gencin gelişim özelliklerine göre, açık ve dürüst olabilecekleri bir alan açmalıdır. Sadece ilişkideki riskleri ve olumsuzlukları konuşmak değil aynı zamanda güvenli ilişkinin nasıl olacağı hakkında da konuşmalıdır. Sağlıklı sınırlar oluşturabilmelerini destekleyecek, güçlendirici ve olumlu örnekleri onlarla paylaşmalıdır.

    Şiddet;  genç, yetişkin çoğu insan için baş edilmesi zor, kafa karıştırıcı bir deneyimdir. Şiddetin uyarı sinyallerini tanımak, şiddetin ipuçlarını yakalamak kendimizi şiddetten korumak için büyük önem taşıyor. Ebeveynler ve yetişkinlerin gençleri bu konuda bilgilendirmesi, bu sinyalleri önce kendi tanıyarak çocuğuna da anlatması ve fark ettirmesi gerekir.

    Güvenli ilişki;  kararların ortak alındığı, ilişkiye dair konular ve cinsellikle ilgili konularda ortak duygu paylaşımlarının olduğu, adil, özgür bir ilişkidir.

  • Ergen Terapisi

    Ergen Terapisi

    Ergenlik çocukluk ile yetişkinlik arasındaki bir geçiş dönemidir. Bu dönemde biyolojik değişimlerle beraber kişide psikolojik değişimler de görülmeye başlanmaktadır. Ergenlik dönemindeki en önemli değişimlerden biri ergenin kimlik arayışı içerisinde olmasıdır. Bu dönemde yaşadığı duyguların şiddetinde artma görülmeye başlanır ve duygu durumları hızlı bir şekilde değişir. Öncesine göre kıyasla daha fazla hayal kurmaya başlar. Ergenlikte arkadaşa verilen değer önem kazanmaktadır. Ergenin arkadaşlarıyla ilişkisi kurması sosyal gelişimi açısından gereklidir. Anne-babanın görüşlerini, fikirlerini kabul etmez, arkadaşlarının düşünceleri ve değerleri ergen için önem kazanmaya başlar. Bu sırada anne-baba ile birlikte vakit geçirmek yerine, içe dönebilir ve yalnız kalmayı tercih edebilir. Bağımsız davranmak ister. Bağımsızlığı için sergilediği davranışlar engellenirse anne-baba ile çatışma yaşayabilir. Bu dönemde gerginlik, huzursuzluk, karamsarlık gibi duygularını anlayacak, ergenin yaşadığı bu durumların bu döneme özgü ve kalıcı olmadığını anlatacak ve onu bu davranışlarından ötürü yargılamayacak bir anne-babaya ihtiyaç duyar.

    Ergenlik döneminde özellikle ergenin sosyal ilişkileri, ders ve başarı konularında motivasyon, aile içi ilişkiler ve ilişkilerde yaşanılan çatışmalar gibi konular ön plana çıkmaktadır. Lise son sınıfta okuyan gençler üzerinde yapılan araştırmada en çok aşağıdaki konularda anne-babaları ile çatışmaya girdikleri saptanmıştır:

    1. Anne babası tarafından eleştirilmek,

    2. Sağlık durumları ile çok ilgilenilmesi,

    3. Evde temizlik konusunda titiz davranılması,

    4. Bir konunun çok uzatılması,

    5. Aşırı şekilde nasihat edilmesi,

    6. Üstlerine çok düşülmesi,

    7. Anne-babanın onu anlamaması,

    8. Akşamları eve geç gelmeye izin verilmemesi,

    9. Evde azarlanması,

    10. Anne-babasının her şeyini öğrenmek istemesi,

    11. Anne-babası tarafından dağınık olduğunun söylenmesi,

    12. Okuldaki ders başarısının tenkit edilmesi

    13. Ailesinin ona baskı yapması

    14. Anne-babanın tartışması.

    Erikson’a göre çocukluk ve ergenliğin olumlu geçmesi, yetişkinliğe de yansıyacak ve bireyin sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamasını sağlayacaktır.

    Ergenin terapideki en temel ihtiyacı güvende hissetmektir. Ergen ilk önce güven duygusunu hissetmelidir. Seanslarda güven, gizlilik, saygı kritik noktalardır. Psikoloğun yanında seans içerisinde anlaşıldığını hisseden birey kendisini ve yaşadığı durumları daha rahat açacaktır. Ergenin kendisinin de rızası alınarak, aile işbirliği ile süreç yürütülür. Ergene ve ailesine ilk olarak terapinin ne olduğu anlatılır. Terapist ile ergen arasında terapötik ilişki kurulabilmesi açısından gizlilik ilkesi hassas ve önemli bir noktadır.

    Ergenin kendi hayatının sorumluluğunu alması, kendi hayatı üzerine düşünüp karar verebilmesi ve bu kararı oluşturan unsurların neler olduğunu belirleyebilmek önemlidir. Terapide ergenin kendi yaşadığı problemlerini kendi başına çözme kapasitesine güven duyup bunu geliştirebilmesine yardımcı olunur. Ergenin hayatı ile ilgili istekleri, beklentileri ve hedeflenen değişim ne olduğu belirlenir ve gerçekçi bir zeminde süreç planlanır.

    Ergenlik dönemine özgü, normal gelişim dönemine özgü sorunlar aileleri endişelendirebilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan biri yaşadığı durumun ergenin hayatındaki işlevselliğini etkileyip etkilemediği ve sıklığının artıp artmadığıdır. Hem ergenin kendi hayatını hem de aileyi etkileyen durumlar değerlendirilir. Kişinin ihtiyacı ve sorunun niteliğine göre sürecin ne kadar süreceği veya ne sıklıkta görüşüleceği değişebilmektedir.

    Ergenlik döneminde görülebilen problemler;

    • Kaygı Problemleri

    • Öfke Problemleri

    • İlişki Problemleri

    • Takıntılar (Obsesif- Kompulsif Bozukluk)

    • İletişim Problemleri

    • Aile İçi Çatışmalar / Problemler

    • Alkol / Madde Kullanımı

    • Duygu Durumundaki Değişimler

    • Akademik Başarısızlık

    • Sınav Kaygısı

    • Yeme Bozuklukları

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Günümüzde birçok kadının karşılaştığı fakat paylaşmaktan çekindiği, ertelediği bir problem olan vajinismustan sizlere bahsedeceğim. Peki nedir vajinismus?

    Vajinismus, kadınlarda iç organları tutan kasların (pelvik taban kasları) ilişki öncesinde istemsiz bir şekilde kasılmasıyla birlikte birleşmenin imkansız hale gelmesi durumudur. Günümüze bakıldığında her 10 kadından birinde görülen bir rahatsızlık olan vajinismus cinsel hayatı etkilediği gibi ilişkileri/evlilikleri doğrudan etkileyebilmektedir. Eşler/partnerler bu durumu anlamakta güçlük çekebilirler. ‘Beni sevmiyor mu? Başkası mı var?’ gibi düşünceler evliliklerinin veya ilişkilerinin ortasına bir çığ gibi düşebilir. Fakat bilmeliler ki bu kasıtlı veya bilinçli yapılan bir olgu değildir. Kişi her ne kadar birleşme isteği içerisinde olsa dahi istemsiz bir şekilde bu durumdan kaçınmak zorunda kalır. İlişki esnasında yaşayacak olduğu acıdan ötürü kişi istemsiz bir şekilde kendini kasar ve ilişki tam anlamıyla gerçekleşemez. Her ne kadar ön sevişme süresini uzun tutulsa da, ‘bu sefer hazırım’ dese de kişi cinsel birleşmeyi tam anlamıyla yaşayamaz.

    Altta yatan nedenler nelerdir?

    Cinsel Mitler

    Masumiyetini kaybetme korkusu

    Travmatik olaylar

    Katı anne-baba tutumu

    İstemsiz evlilikler

    Hamile kalma korkusu

    Pasif ve aşırı tolere edici eş tutumu gibi nedenlerde kişi cinsel işlev bozukluğu yaşayabilir.

    Bunun önüne geçmek ve tedavi olmak için öncelikle kişi durumunu kabullenmesi ve cinselliğe küsmeden kendisi için bir adım atması gerekmektedir. Eğer ki durum organik nedenden kaynaklı değilse psikolojik nedenleri göz ardı etmemek gerekir ve bir cinsel terapistten destek almasında son derece yarar sağlandığı açık bir şekilde gözlemlenmektedir. Sizlere iyi bir rehber olacağını düşündüğünüz bir cinsel terapistle yolunuz keşiştiyse bu geçici ve tedavi edilebilir rahatsızlık net bir şekilde ortadan kalkar. Tabii burada kişi veya kişilerin iyileşme arzusu göz ardı edilemez bir gerçektir.

    Her terapide olduğu gibi vajnismusda da tedavi yöntemi kişiye özgüdür. Kişinin bu sürece kadar olan yaşadığı olaylar, endişeler de seans sırasında detaylı bir şekilde ele alınıp incelenir, üzerinde çalışılır ve cinsel terapiye özgü teknik ve metodlarla kişi sağlıklı cinsel hayatına kavuşur. Bu teknikler kişinin en mahrem yerinde, kendilerini iyi ve güvenilir hissettiği ortamlarda gerçekleşir. Muayenehane esnasında kişileri soymak, kişilerin cinsel birleşmesini muayenehane ortamında gerçekleştirmek etik olmamakla birlikte kabul edilebilir bir durum asla değildir.

    Genel olarak danışanlar kliniklere gelmeden önce kendi kendilerine birçok tedavi yöntemi geliştirebiliyorlar. Örneğin; kas gevşetici almak veya alkolü fazla kullanmak gibi. Bu tür durumlar genel olarak olumlu bir yanıt vermez aksine kişiyi biraz daha umutsuzluğa düşürebilir. O yüzden belirli bir süreden sonra ertelemeden bir uzmana görünmeniz bu durumdan kurtulmanız için en erken çözüm olacaktır.

    Peki Cinsel Terapist Bu Noktada Nasıl Bir Yol İzler

    Kişiler cinsel terapiye girme kararı alsalar da nasıl bir yol izlendiği konusunda endişeye kapılabilirler. Bu durumdan bahsetmek kendilerini ifade etmek konusunda çekingenlik yaşayabilirler ama deneyimli bir cinsel terapist kendinizi anlatma açısından sizlere kapı aralamayı sağlar ve tabu haline gelmiş bir takım düşüncelerinizin ortadan kalkmasını amaçlar.

    Her psikoloğun birinci görevi gibi bu noktada da gizlilik son derece önemli bir husustur. Kişiyle sağlam bir teropötik ilişki gerçekleşir ve birlikte bir formülasyon belirlenip yola çıkılır. Verilen keyif verici egzersizler hem cinsel işlev bozuklukları açısından hem de bozulmuş veya bozulmakta olan evliliği/ilişkiyi sağlamlaştırma açısından son derece olumlu bir yarar sağlar.

    Bir cinsel terapist eşliğinde cinsel terapiye başlamak altta yatan olumsuz nedenleri saptamak ve buna çözüm bulmak açısından, kişilerarası iş birliğini kuvvetlendirmek ve sağlıklı bir cinsel hayata kavuşma açısından son derece önemlidir. Cinsel terapist takibinde belirlenen metodlara uyulduğu takdirde kişi/kişiler olumlu sonucu anında farkedebiliyorlar.

    Bu süreçte sabırlı olmak ve sürece sadık kalmak son derece önem içerdiği gözardı edilemeyecek bir gerçektir.

  • Aile ve Çift Terapisi Nedir?

    Aile ve Çift Terapisi Nedir?

    Aile içinde veya ilişkilerde sorunlarla karşılaşılması olağan ve normal bir durumdur. Her çift fikir ayrılıkları yaşayabilir ve saygı çerçevesinde kendi fikrini beyan edebilir. Aile ve çift terapilerine olan ihtiyaç ülkemizde genel anlam itibariyle son çare olarak görülür. Ne yazık ki tartışmaların sonu gelmediği, gerginliğin hakim olduğu, işin içinden çıkılmaz bir hal alan durumlarda çatışmalı evlilik-ilişki diye adlandırdığımız boyuta gelindiği an bir uzmana başvurulur.

    Eşler-partnerler genel olarak ilişkinin ilk dönemlerindeki problemleri görmezden gelir ya da üstünü örter. İlerleyen dönemlerde çatışmaların tohumları ilk senelerde ki ‘görmemezlikten gelme’ durumundan kaynaklanmaktadır. O yüzden flörtün ilk zamanlarında çatışmalı sorunlar yaşandığında bu durumu göz ardı etmemek gerekir. Bir diğeri ise, yeni doğan bebekle birlikte değişen düzen, yüklenen sorumluluklar artmaktadır. Eskiden çok güzel vakit geçiren çiftler artık baş başa kalamayabilirler. Bu durumlarda bir diğerinin normal hayatına devam etmesi, yardımcı olmaması ve değişen düzenden dolayı yaşanan gerginlikler, her iki tarafın ailesinin işin içine katılması kişilerarası çatışmaları alevlendirebilmektedir.

    Aile ve çift terapisine başvuran kişi veya kişilerde genel anlam itibariyle ilişkideki dengenin bozulması durumu hakimdir ve bir uzman eşliğinde çalışmak yeni alternatiflerin gün yüzüne çıkması ve teröpotik anlamda yapılacak olan sözleşme ile yeniden çerçevelendirilmeyi hedeflemektedir. İlk olarak halledilmesi gereken şey bozulan iletişimin yeniden yapılandırılmasıdır.  Genel olarak ilişkilerde olaya ‘ben merkezci’ yaklaşım iletişim problemlerinin başlıca sorunlarındandır. Bunun devamında bir bu kadar önemli olan diğer kavram ise cinsellik konusunda yaşanılan problem ve aksaklıklardır.

    Dengesi bozulan ilişkide, kişi karşı tarafın memnun olabileceği her türlü olaydan, orta nokta bulmaktan kaçabilir. Yaşanılan gerginliklerden kaynaklı bir umutsuzluk içerisinde olabilir, karamsarlığa düşmüş olabilir. Bu yaşanılan birikimle doğru orantılıdır ve kişiler aşırı genellemede bulunmaya çok meyillidir. Eş-partner defalarca denediğini ama düzelmeyeceği düşüncesi içerisinde olabilir.

    Karşı tarafın tepki göstermesi ve sinirlerin gerildiği bir ortamda sağlıklı düşünmek çatışmalı evlilikler-ilişkiler için ne yazık ki imkansız bir durumdur.

    Bu noktada istek ve arzuları terapist eşliğinde belirlemek, bazı içine atılan, paylaşılmayan durumları terapi esnasında dile getirmek, duyulduğunu hissetmek ve sorun üzerine konuşmak her iki tarafın aydınlanmasına, daha sağlıklı düşünmesine sebep olabilir. Sağlıklı düşünmeyi başarabilen kişi bunu gördükçe hem kendi motive olur hem de karşısındakini motive eder.

    Genel olarak çiftler aile ve çift terapisinin sadece kendilerine bir yararı olacağı konusunda hemfikirdirler fakat; bu terapi çeşidini tek bir açıdan ele alıp değerlendirmek eksik bir tanımlamadır. Bozulan ilişkiyi düzenlemek, hayattaki olumsuzlukların çoğunu ortadan kaldırmak için mükemmel bir adımdır. Devamlı tartışma halinde olan kişiler belirli bir zamandan sonra çevresine, sosyal hayatına karşı da karamsarlık tutumu sergiler. Düzelen ilişki ile birlikte hayata bakış açısı yeniden çerçevelenir.

    Aile ve çift terapisi son çare olarak görüldüğü için kişiler ‘eyvah geç kaldık’ düşüncesi içerisinde olabilir. Bu durumun çözülemeyeceğine dair endişeye kapılabilirler. Fakat bu yanlış bir algıdır. Sadece geç kalınmış bir terapiye daha yoğun ilgi ve alaka gerekmektedir. Çiftler karmaşık olan durumu daha karmaşık bir hale sürüklediğinden dolayı terapiye biraz daha fazla zaman ayırmaları gerekmektedir.

    Aile ve Çift Terapisinde ilk olarak beklentileri açıkça ifade etmek ve merak edilen her şeyin sorulması gerekmekte ve açıklanmaktadır. Terapist ailenin kültürel değerleri konusunda bilinçli bir hareket sergilemeli ve o değerler doğrultusunda ilerlemeyi hedeflemektedir.  Bu süreçte terapiste olan inanç süreklilik açısından oldukça önemlidir. O yüzden çalışmak istediğiniz terapistin bu konuda eğitim almış olmasına dikkat etmeniz son derece önem taşımaktadır.

  • Yakınlarımız Neden Danışanlarımız Olamaz?

    Yakınlarımız Neden Danışanlarımız Olamaz?

    Kişisel yaşamımız ve profesyonel yaşamımız pek çok anlamda birbirinden farklıdır. Profesyonel yaşam sınırları belli, özünde bilmemeye dayanan bir ortamda kurulan bir ilişkidir. Kişisel ilişki ağımızdaki insanlar; arkadaşlarımız, ailemiz, sevgilimiz olabilir. Burada profesyonel yaşama göre daha sınırsız, daha farklı hassasiyetlerin gözetildiği bir ilişki vardır. Kişisel ilişkilerimiz ve profesyonel ilişkimiz kendine özgü dinamiklerle ilerler. Esas ayrım; kişisel ilişkilerimizi ilerleten ve derinleştiren şey; bilmek, yakından tanımak, gelişim dönemlerine doğrudan tanıklık etmektir. Fakat profesyonel yaşamımızda, danışan ve psikolog arasında kurulan ilişkinin ilerlemesi temel olarak bilmemeye dayanır.

    Psikolog, danışanını önceden tanımaz. Onun için önemli noktaları, ona çarpıcı gelen anıları, onun tıkanıklığını esas alarak anlamaya çalışır. Bu sebeple, danışanlarımızla sadece profesyonel ilişkimiz olabilir. Kişisel yaşamımızdaki yakınlarımız danışanımız olamaz. Psikolojik danışmanlık müdahale sürecinde konuşmalar amaç odaklıdır. Kişisel yaşamımızda bu konularda esneklik vardır. Tavsiye verme noktası da kişisel yaşamda esnektir. Fakat profesyonel yaşamımızda danışan doğrudan tavsiye istese bile, amaç, sorun, ilgi, eğitim, inanç sistemi, motivasyon düzeyi vb. gibi etmenler dikkate alınmalı ve olası sonuçlar göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir.

    Bütün bunlar profesyonel ilişkinin ritüelleridir. Danışanlar, psikolojik danışmanlık sürecinden fayda görmek istiyorlarsa profesyonel ilişkiye güvenmelidirler. Danışan, profesyonelin koyduğu sınırı, kendi adına olumlu algılamalı ve desteklemelidir. Bu sınır aynı zamanda danışanı da korur.

    Kişisel yaşamımızda yakınlarımıza sunacağımız yardımın bir sınırı yoktur. Fakat profesyonel danışmanlık sürecinde danışman spesifik eğitimine uygun yardım etmelidir. Söz gelimi, yeme bozukluğu olan bir danışana beslenme programı çıkaran bir psikolog bu alanda eğitimi ve yeterliliği yoksa sınır ihlali yapmış olur.

    Psikolog aynı zamanda, diğerleri tarafından bir bilim dalının temsilcisi olarak algılandığının farkındadır ve bu sorumluluğun bilincindedir. Eğer arkadaşlarımız, yakınlarımız ve ailemiz bizden mesleki kimliğimize yönelik yardım isterse ve yardım arayışları önemli hale gelmişse, onları başka bir meslektaşımıza başvurmaları için cesaretlendirmeliyiz ve cesaretlendiririz. Mesleki kimliğimizi ve mesleğin yarattığı imajı kullanarak onlara yaklaşmamızın hem onlara hem kişisel ilişkimize zarar vermesi muhtemeldir. Bu rol karmaşası da yaratır.

    Aynı zamanda danışanlarımızla kişisel ilişki kurmamızın da pek çok olumsuz sonuçları olabilir. Fakat bazı özel durumlar için çoklu ilişki kurulabilir. Örneğin: bir doğal afet durumunda psikoloğun kişinin hem terapisti olması, hem de aynı kişinin katılacağı eğitsel ve sosyal faaliyetlerde destek vermesi, hizmet verilen kişiye zarar vermeyecekse kabul edilebilir.

    Tüm bunları değerlendirecek olursak, “ben de psikolog sayılırım, ben de psikolog gibiyimdir” söylemlerinin profesyonel yaklaşımla aynı yararı sağlamayacağı aşikardır. Elbette insanın insana faydası vardır. Çevrenizde sizi seven, dinleyen, dikkate alan insanların olması çok değerlidir. Önemli olan profesyonel yaşamla arasındaki farkın ayrımını yapabilmektir.

  • Kilo fazlalığı cinsel yaşamı nasıl etkiliyor ?

    Tüm dünyada giderek daha fazla insanda görülen kilo sorununun şeker hastalığı, kalp hastalığı, yüksek tansiyon, bazı kanserler, osteoartrit, sosyal problemler, erken ölüm gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabildiği iyi bilinmektedir. Ancak, şişmanlığın cinsel yaşam üzerindeki etkileri çok fazla incelenmemiştir.Şişmanlık ile vucuttaki artmış yağ dokusundan çeşitli hormonların dönüşümü artar bu hormonal değişimle kişide cinsel bozukluklara yol açabilir. Ayrıca şişmanlık, cinsel bozukluğa yol açtığı bilinen yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve depresyon gibi durumlarla yakından ilişkilidir, fazla kiloların damarlar üzerindeki olumsuz etkileri aracılığıyla cinsel yaşamı olumsuz etkilediği de düşünülmektedir.Ayrıca, şişmanlık bireyin ruh halinide etkileyerek cinsel işlev bozukluklarına yol açabilir.

    Yapılan çalışmalar, erkeklerde şişmanlık ile cinsel fonksiyon bozukluğu arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Kilolu erkeklerde sertleşme sorunları görülme riskinin normal kilolu olanlara göre %30-%90 oranında daha yüksek olabildiği saptanmıştır. Ayrıca, sertleşme sorunu olan erkekler, böyle bir sorunu olmayanlara göre daha kilolu ve daha geniş bir bel çevresine sahiptir. Bu kişilerde yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol düzeyleri bulunma olasılığı da daha yüksektir.

    Kadınlarda şişmanlık ile cinsel işlev bozukluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar çok az sayıdadır. Bazı çalışmalar kadınlarda kilo sorununun cinsel uyarılma ve tatmini olumsuz etkilediğini göstermiştir. Karın bölgesinde şişmanlığın yanı sıra yüksek kolesterol ve yüksek tansiyon gibi risk faktörlerinin bir araya geldiği metabolik sendromlu kadınlarda cinsel işlev bozukluğunun daha yaygın olduğu ortaya konmuştur. Bir çalışmada da özellikle genç yaştaki kadınlarda kilo arttıkça cinsel istek ve tatminde azalma eğilimi olduğu gözlenmiştir.

    Kilo verilmesinin genel olarak hem erkeklerde hem de kadınlarda cinsel yaşamı iyileştirdiğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Orta derecede kilo vermenin (ortalama %13) cinsel açıdan kendini çekici hissetmeme, cinsel isteksizlik, çıplak görünmek istememe, cinsel ilişkide güçlük, cinsellikten kaçınma ve cinsel yaşamdan zevk almama gibi bir çok alanda iyileşme sağladığı gösterilmiştir. Ayrıca, kadınlarda kilo sorununun tedavi edilmesinin hamile kalma, gebelik süreci, kısırlık ve menopoz ile ilişkili risk faktörlerini de azaltabileceği bildirilmiştir.

    Sonuc olarak daha sağlıklı bir hayat ve cinsel yaşam için fazla kilolarınızdan kurtulmanız gerekır. Bunun için öncelikle bir iç hastalıkları yada endokrinoloji uzmanı tarafından hormonal durumunuzun belirlenmesi ve sonrasında zayıflama tedavisine başlanması çok önemlidir.

    Herkese sağlıklı günler dilerim.

    Uzm.Dr.Burak Umut ÇAĞLAR

    İç Hastalıkları Uzmanı

  • Narsisizm

    Narsisizm

    Narsisizm kibirlilik kendini beğenmişlik azamet gösterişlilik ve benmerkezcilik olarak da isimlendirebiliriz.

    Narsisizmin ana özelliği benlik hakkında aşırı olumlu ve abartılı bir kanıya sahip olmaktır. Yüksek seviyede narsist insanlar toplumsal statü, güzel görünüm, zeka ve yaratıcılıkta başkalarından çok daha iyi oldukları inancındadırlar. Ama bu doğru değildir bu sadece onların bir yanılsamasıdır. Nesnel olarak yapılan ölçümlere göre de kabiliyet ve zekaları diğer herkes gibidir. Bununla birlikte narsistler kendilerini temelde diğer insanlardan üstün olarak görürler. Onlar çok özeldir her şeye hakları vardır ve eşsizdirler. Tipik bir narsist ile yalnızca özsaygısı yüksek olan insanlar arasında ki fark şudur ki özsaygısı yüksek olan kişi ilişkilere ve insanlara değer verir narsist bir kişi ise başka insanlarla duygusal açıdan sıcak ilgili ve sevgi dolu yakın bir ilişki kurmaktan yoksundur. Narsist insanlar özünde dengesiz bir kişilik, gösterişli şişirilmiş bir benlik bilinci ile başkalarıyla derin ilişkiler kurabilme duygularından yoksundur.

    Narsistler başkalarından daha zeki daha iyi görünümlü ve daha önemli olduklarını ama daha ahlaklı daha ilgili ve daha sevecen olmanın şart olmadığını düşünürler. Dünyadaki en nazik en düşünceli insan olmakla övünmezler ama başarıları ya da seksi oldukları ile gururlanabilirler. Narsisizm hakkındaki mevcut bilgilerin çoğunun temelinde narsistlerin içten içe düşük özsaygılı olduğu yanılgısı yaygındır.  Oysa ki narsisizm düşük özsaygı ya da kendinden derinden nefret etmek ile ilgili değildir. Narsisizm başkaları ile yakınlığa ve duygusal samimiyete karşı nötrden olumsuza doğru giden bir tutumla birlikte bireysel başarı alanlarında kendine güvenle ilgisi vardır.

    Narsistler eleştirileri kaldırmakta ve hatalarından ders almakta oldukça kötüdürler. Ayrıca kusurları için kendileri hariç herkesi ve her şeyi suçlamayı severler.  İkinci olarak kendilerini geliştirmek için gereken motivasyondan da yoksundurlar. Çünkü bunu çoktan başardıklarını inanırlar. Zaten yetenekli doğduysanız çalışıp didinmeye ne  gerek var ki anlayışı hakimdir. Ancak tek başına özgüven iyi bir performans getirmeyebilir. Narsisizm, hayali başarılar için büyük bir yardımcıdır ancak gerçek başarılar için bu durum geçerli değildir.

    Ayrıca narsistler sosyal medyada, sosyal paylaşım sitelerinde çok aktif olmalarının yanı sıra bu alanda çok da başarılıdırlar. Bu sitelerin yapısına baktığımızda  da narsisitlerin kendini tanıtma gururlarını okşayan fotoğraflarını seçme ve paylaşma en çok arkadaşa sahip olmak gibi beceriler bu siteler tarafından ödüllendirilmesi narsisitlerin narsisizm duygularının da daha yukarı boyutta yaşamalarına da neden olur.  

    Narsisitler başka insanlarla geçinmekte çoğunlukla sorun yaşarlar. Sosyal medyada birileri ile arkadaş olmak, o kişilerle derin ve duygusal açıdan yakın bir ilişki içerisine girdiğiniz anlamına gelmez ki sosyal medya arkadaşlıkları yüzeysel ve çok da samimi olmayan ilişkilerdir. Narsistler için sosyal medya arkadaşlıkları kaç kişinin kendisini takip ettiğini ve kendisini tanıdığını söyleme ihtiyacının bir tezahürüdür.  Daha çok sayıda arkadaşa sahip olmak bir statü ve beğenilme sembolüdür. Sosyal medyada yalnızca beş arkadaşınızın olması utanç vericidir oysa ki gerçek hayatta yakın olduğumuz beş kişinin olması çok şanslı biri olduğumuzun göstergesidir.

    Narsisitler kendilerinin çok çekici güzel ve yakışıklı olduklarına inanırlar bu da bize bildiğimiz Yunan efsanesini doğrular niteliktedir. Narsisitler için güzel görünmek dikkat çekmenin  statü ve popüleriteyi elde etmenin, kusursuz beyaz dişlere ,muhteşem saçlara, yeni bir spor arabaya, çekici bir sevgiliye sahip olmak hep aynı psikolojik işleve yani başkalarına karşı daha havalı daha popüler ya da çok daha önemli olduğunuzu inandırmaya hizmet ediyor

             Sağlıklı bir insanda var olan kendini sevmek ve kabullenmek duygusu narsist bir insanda abartılı bir sevgi ve kendini yüceltme olarak gözlemlenir. Kendinizi seviyorsanız başkalarını da seversiniz dolayısıyla saldırgan olmazsınız düşüncesi yaygındır. Ancak bu durum narsistler  için geçerli değildir onlar tam anlamıyla saldırgandırlar kendilerini çok sevdiklerinden onların ihtiyaçları herşeyin ve herkesin ihtiyaçlarından öncelikli olarak görürler. Başkalarının kederleri ile empati kuramazlar ve genellikle hak ettikleri saygıyı görmediklerini düşündükleri için de saldırgan tavırlar sergilerler.  

                 Narsistlerden uzak durmak ya da onları idare etmek ile onları değiştirmeye çalışmak farklı şeylerdir. Narsistler çok nadir değişirler, özellikle de ilişkilerde. Fakat ara sıra birini değiştirmeye çalışmak da bir seçenek olabilir. Müthiş bir satış elemanı olan ancak ekip çalışmasında sıkıntı yaşayan bir çalışanınız ya da çok iyi maddi imkanları olan ama sıcaklık ve sevecenlik göstermeyen bir eşiniz olabilir. Burada narsist bir kişinin şişirilmiş benlik algısına meydan okumayın ancak bunun yerine narsist biri kişilikte ki erdem şefkat ve inceliği teşvik etmeyi deneyin. Bu yöntem bir tehdit olarak algılanmayacaktır ve narsisit kişinin davranışlarını olumlu yönde değiştirme potansiyelini belki açığa çıkaracaktır.