Etiket: İlişki

  • Ne İstiyor Bu Çocuk?

    Ne İstiyor Bu Çocuk?

    Birçok anne baba çocuğu için psikolojik destek almak için bir uzmana gelirken aklından geçen soru şudur:“Ne istiyor bu çocuk?”Bu sorunun cevabı çocuğun içine doğduğu ortam ve ona bakım verenlerle kurduğu ilişki ile çok yakından ilişkilidir.

    Bir çocuk her şeyden önce güvenli bir bağlanma ilişkisi yaşamak ister. Ünlü Psikolog John Bowlby’in  üzerinde çalıştığı “bağlanma” kavramı ile anne bebek arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Bowlby bebeklerin anneleri ile farklı şekillerde bağlanma geliştirdiğini gözlemiştir. Bazı bebekler anneleriyle güvene dayalı yakın, samimi ve senkronize bir ilişki yaşarken bazılarının anneleriyle ilişkilerinde kaygılı ya da kaçıngan olabildikleri görülmüştür. Bebeğin annesiyle özellikle ilk 2 yılda kurduğu güvene dayalı ilişki aslında onun tüm yaşamını etkilemektedir. Bu süreçte bebeğin ihtiyaçları yerinde, yeterince karşılanması ve duygularını regüle etmesine destek olunması önemlidir. Bu ihtiyaçların sevgiyle ve ilgiyle karşılanması bebeğin daha sakin ve huzurlu olmasına ve çevresiyle güvene dayalı bir keşfe çıkmasına fırsat sağlar. Bu yüzden daha doğum öncesinde bebeğin istenmesi, sevilmesi, temel fizyolojik ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanması önemlidir. Öyleyse “Bir çocuk ne ister ?”sorusuna cevap;  en temelde onu seven, bu sevgisini gösterebilen, dokunan, güven veren, ihtiyaçlarını gören bir anne baba ister diyebiliriz.

    Yaşamın ilk dönemlerinde kurulan bu ilişki kalıbı yaşamın diğer dönemlerine de taşınır. Yeterince sevilmemiş ya da sevildiğini hissetmemiş, duygularını ifade etmesine izin verilmemiş, beslenme, bakım gibi ihtiyaçları karşılamamış ve güvenli bir ötekini deneyimlememiş çocukları pek çok zorluk bekler. Bu çocuklar sadece kendileri göstermek, yaşamadıkları sevgiyi deneyimlemek ya da yaşadıkları travmatik yaşantıların izlerini silmek için bir çok semptom gösterebilir. Çocuğun gösterdiği her semptom aslında bir yardım çığlığıdır. Beni görün, beni anlayın, acımı fark edin demenin farklı bir yoludur. Eğer bu süreçte çocuğa yeterince destek olunmaz ise bu yaşantılar ile ergenliğe ve yetişkinliğe sorunlar taşınabilir.

    Çocukla çalışan ruh sağlığı uzmanları, çocuğun dünyaya gelmesinin planlandığı dönemden şu yaşına kadar yaşadığı süreçleri titizlikle ele alırlar. Bebeklikte temel ihtiyaçların nasıl karşılandığı bakım veren kişilerle kurulan ilişki, güvenli bağlanma geliştirip geliştiremediği gözlemlenir. Çocuğa verilen psikolojik destek sürecindeyeniden güvene dayalı bir ilişkiyi deneyimlemesi, duygularını tanıyıp regüle etmesine imkân tanınır. Çünkü değişim, gelişim, yeniden sevme ve sevilebilme kapasitesi her zaman geliştirilebilirdir. Çocukların sevildiği, korunduğu, kapsandığı, onaylandığı ve sınırlar ile güven içinde çevresini keşfe çıkabildiği güzel günler yaşamları dileğiyle…

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Çocuklar zaman zaman ruhsal dayanıklılıkları konusunda bizleri şaşırtsalar da bazen çok ufak gibi görünen bir değişim dahi onların iç dünyalarında büyük ve olumsuz bir etki yaratabilmektedir. Biz yetişkinler gibi gelişkin dil becerilerine ve ifade yeteneklerine sahip olmadıkları için bu iç çatışmalar ve çözemedikleri duygusal meseleler çoğunlukla davranışsal sorunlar üzerinden ifade bulur. Bu meseleleri çözebilmelerine yardım etmek için bu davranışları ve iç dünyalarından gelen mesajları tercüme etmek ve anlamlandırabilmek gerekir ki oyun bu amaca en iyi hizmet eden araçtır. Bu nedenle çocukların genel uyumunu ve normal gelişim sürecini bozan duygusal ve davranışsal problemler sözkonusu olduğunda oyun terapisi üzerinden çalışılır.

    Bir çocuğa “oyun oynayalım mı?” diye sorduğunuzda cevabı “hayır” olmayacaktır çünkü çocuklar oyun oynamayı severler. Çocuklar oyun vakitlerinde sadece eğlenmeyi hedeflerken, aslında oynadıkları oyunlar onların sosyal ve duygusal gelişimlerine katkıda bulunur. Çocuklar yetişkinler gibi duygularını sözel olarak değil, oyun yoluyla aktarırlar. Oyun sayesinde hem olumlu hem de olumsuz duygularını ifade edebilme fırsatı bulurlar. Bu nedenle, oyun çocukların iletişim kurabilmelerinin ve hayatı öğrenebilmelerinin bir yoludur. Ayrıca, çocukların rahatlamalarına yardımcı olur ve empati becerilerini geliştirir.

    Oyun, çocuğun sembolik anlamda dilidir. Bu dil aracılığıyla dış dünyayı yeniden kurgulayarak prova yapar, sosyal rolleri ve ilişkileri deneyimler, anlamlandırmaya çalışır. Oyun, çocuğun iç dünyasının bir nevi anahtarıdır ve güvenli bir ilişki kurulduğunda bu dünyanın kapılarını kolaylıkla açmaya yardım eder. Güvenli bir terapi ilişkisi içerisinde çocuk iç çatışmalarını ifade eder ve terapistin yorumlarıyla bu meselelere farkındalık kazanarak farklı bakış açılarını ve kendi çözüm yollarını araştırır. Aynı zamanda bu ilişki içerisinde duygularını düzenleme şansı bulur ve anlaşıldığını hissetmenin iyileştirici gücünden faydalanır.
    Oyun terapisi sürecine, ebeveynler ile yapılacak detaylı öngörüşme sonrasında çocuğun değerlendirildiği ve ebeveynlerle tekrar bir araya gelinerek yaşanan sorunun anlamı, terapi sürecinin hedefleri ve bu süreçte ailenin yapacağı katkıların konuşulduğu görüşmeler doğrultusunda karar verilir. Çoğunlukla haftada 1, ihtiyaca göre bazen haftada 2 seans olacak şekilde planlanan terapi sürecinde belirli aralıklarla ebeveynlere destek olmak, terapinin etkilerini terapi odası dışında yaygınlaştırmak ve ebeveynlerin işbirliğini sağlamak adına anne-baba görüşmeleri düzenlenir. Bu görüşmeler, çocuğun o süreçte terapi odası dışındaki (ör:ev, okul) işlevselliğini anlayabilmek adına da oldukça önemlidir. Çocukla güven ilişkisini korumak öncelikli olduğundan, bu görüşmelerde oyun terapisi seanslarının birebir içeriği değil, terapistin çocuğun psikolojik ihtiyaç ve çatışmalarını nasıl yorumladığı ve bunların ebeveynler için ne ifade ettiği üzerinde durulur.
    Oyun terapisinin süresi çocuğun ihtiyacına ve hızına, terapinin hedeflerine ve sorunun yaşanma süresine bağlı olarak değişir. Ancak yaşanan sorun ne kadar köklü ve uzun bir geçmişe dayalıysa yol almak da o oranda uzun sürebilir. Sorunlar kronik hale gelmeden ve yerleşmeden en kısa sürede destek almak özellikle çocuklarla çalışırken çok daha hızlı sonuç verir. Etkin ve verimli bir oyun terapisi süreci için seanslara düzenli devam edilmesi önemlidir.

    Duygusal odaklı problemlerden bazıları şu şekilde sıralanabilir; kardeş kıskançlığı, altına çiş kaçırma, kaka tutma, boşanma, kaygı, korku ve fobiler, kayıp/yas, okula uyum problemleri, öfke kontrol sorunları, sebebi anlaşılamayan bedensel şikayetler (ör: baş ve karın ağrıları, kusmalar).
    Oyun terapisi, çocukların duygularını ve yaşadıkları sorunları dışa vurma fırsatı vererek, bunlarla yüzleşmesini ve çözüm yolları bularak baş etmesine fırsat tanır. Bu terapi sürecinde yargılanmadan doğrudan kabul edilen çocuk, kendi problemlerini, duygu ve düşüncelerini ortaya koyarak kendini tamamen ifade edebilmektedir. Yönlendirilmiş ve yönlendirilmemiş olarak iki çeşit oyun terapisi bulunmaktadır. Yönlendirilmiş oyun terapisi ile çocuğa direktif verilerek oyun oynaması sağlanır. Çocuk merkezli oyun terapisi olarak bilinen yönlendirilmemiş oyun terapisinde ise, oyunun kaptanı çocuktur. Çocuk her seansta hangi konuyu getireceğine kendisi karar verir. Terapistin görevi ise, çocuğu takip etmek, yönlendirmemek ve çocuğun kendi yaşadıklarını, duygularını ve kaynaklarını fark edebilmesi için aynalamak yani yansıtmaktır.

    Çocuk merkezli oyun terapisi çocukların dayanıklılıklarına ve büyümeye, gelişmeye ve iyileşmeye dair doğuştan gelen bir kapasitelerinin olduğuna inanır. Bu yöntem 2.5 ile 12 yaş arasındaki depresyon, takıntılar, kaygı bozuklukları, cinsel ve fiziksel istismar, travma, boşanma, mükemmeliyetçi tutumlar, alt ıslatma, mastürbasyon, yemek, uyku gibi duygusal ve davranışsal problemler yaşayan çocukların iç dünyasını anlamak, duygusal problemleri ile başa çıkmasını sağlamak, yaşadığı sıkıntılara alternatifler ve çözümler üretmek hedefler. Çocuk merkezli oyun terapisi, çocuklar öz-kontrol becerisi geliştirir ve kendilerine saygı duymayı öğrenirler. Duygularının kabul edilebilir olduklarını farkederler. Karşılaştıkları problemlere yaratıcı bir şekilde yaklaşma fırsatı yaşarlar. Ayrıca, seçimler yapma ve yaptıkları seçimlerden sorumlu olma kapasitesi geliştirirler (Landreth, 2011). Terapist her seansta çocuğa, aynı süreklilikle kabul ve güven ortamı sağlar ve hâkimiyet çocuğa aittir. Sadece gerektiğinde sınır koyar. Ebeveyn çocuk ilişkisinde baskın olan ve kontrolü elinde tutan taraf yetişkindir.

    Çocuk merkezli oyun terapisi ile çocuk insiyatif alabilmekte ve özgürce kendisini ortaya koyabilmektedir. Çocuk merkezli oyun terapisi, geçmiş yerine bugüne, sorun yerine çocuğa, düşünce yerine duyguya odaklı olduğu gibi çocuğu düzeltme yerine kabul etme odaklıdır. Oyun terapisinin tedavi edici tarafında en önemli etken “ilişkidir”. Bu nedenle, çocuğun terapistle kurduğu terapötik ilişki sürecin ilerlemesini sağlayan en önemli etkendir. Çocuğun iç dünyasını anlamaya çalışırken; gelişimi sabırla beklemek çok önemlidir. Çocuk merkezli oyun terapisinde aile ve öğretmenin desteği ve bilgilendirilmesi diğer önemli bir husustur.

    Çocuk merkezli oyun terapisinin yanı sıra, ailelerin çocukları ile nasıl iletişime geçebilecekleri konusunda bilgi ve beceri kazanabilecekleri Filial Terapi metodu ise, 1960’lı yılların başından itibaren, 2.5 ile 12 yaşları arasında duygusal problemler yaşayan çocukları tedavi etmek amacıyla kullanılan grup terapisi formatında yapılan bir tekniktir. Bu teknikte aileler, oyun terapistleri tarafından Çocuk merkezli oyun terapisinin metodu hakkında eğitim alırlar ve süpervize edilirler. Filial Terapi pek çok farklı kültürde ve farklı ortamlardaki ailelerde ve çocuklarda olumlu değişiklikler yaratan değerli bir terapi metodudur. Ebeveynleri, çocuklarının terapi sürecine doğrudan dahil etmeyi hedefler. Bu yüzden de, öncelikle eğitimsel bir modeldir. Ebeveynler ve çocukları için evde 30 dakika süren yeni bir özel oyun zamanıdır. Ebeveynlere teröpatik bir şekilde nasıl çocukları ile oynayacaklarını öğretmeyi hedefler. Bununla birlikte, teröpatik oyun becerilerini ve evlerinde kullanabilecekleri ebeveynlik becerilerini öğretir. Ebeveynlere rehberlik eder ve onlara pratik beceriler öğretir. Aynı zamanda ebeveyn-çocuk bağlanma ilişkisini de gözlemleme fırsatı yaratır.

    Filial Terapi, çocuklarla ebeveynlerin senkronize olamamalarından kaynaklanan problemlerin çözülmesinde yardımcı olur. Bu sayede, anne babaların çocukları ile olumlu ve destekleyici bir şekilde iletişime geçebilmelerini sağlar. Ebeveynlerin çocuklarına yönelik duyarlılıkları artar, çocuklarını yargılamadan önce onları anlamalarını sağlar. Çocukları ve çocuklarının potansiyelleri üzerine yeni bir farkındalık geliştirirler. Filial terapi, aile ilişkilerindeki problemleri keşfetmede ve çözmede doğrudan ve hızlı sonuçlar yaratan bir terapi metodudur.

  • Bireysel Danışmanlık – Psikoterapi

    Bireysel Danışmanlık – Psikoterapi

    Bireysel Danışmanlık, bir kendini tanıma ve farkındalık geliştirme sürecidir. Bu süreç boyunca duygusal gereksinimlerin, korkuların ve arzuların farkına varılır ve daha derin bir içgörü kazanılır. Bireysel terapi kendinizi, diğer insanları ve ilişki kalıplarını anlamanızı sağlar; size netlik ve perspektif kazandırarak ruhsal sağlığınız ve  iyi hissetmeniz için yaşamsal baş etme stratejileri geliştirmenize yardımcı olur. Bireysel terapi çerçevesinde çalışma konuları çok çeşitlidir. Aşağıda en sık karşılaşılan sorunların bazıları listelenmiştir:

    • Endişe/korku

    • Bedensel imajla ilgili sorunlar

    • Yas ve kayıp

    • İlişki sorunları

    • Yalnızlık ve izolasyon

    • Stres

    • Kendilik değeri/özsaygı ile ilgili sorunlar

    Psikoterapi sürecinin temel adımları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

    • Erken çocukluk döneminin kalıpları ve bireyin yaşamında sıklıkla karşılaştığı güçlükler arasındaki bağlantının farkına varılması,

    • Rüyalar, bedensel göstergeler ve sanat, beden egzersizleri, hikaye anlatımı gibi malzemelerle çalışarak kendini tanıma,

    • Benliğin dışlanmış veya inkar edilen yönlerinin keşfedilmesi ve tekrar entegrasyonu,

    • Tinsel inançların ve deneyimlerin keşfedilmesi.

    Kendini Daha İyi Anlamak

    Psikolojik danışmanlık süreci içerisinde kişi davranışlarının hangi duygulardan kaynaklandığını, duygularının ise hangi temel inançlarından beslendiğini görür, kendini daha iyi tanır ve anlar.

    İlişkilerini Daha İyi Yönetmek

    Kendini tanıyan kişiler, ilişkilerine daha sağlıklı yön verebilmek adına psikolojik danışmanlık süreci içerisinde çevresindeki önemli diğerleri dediğimiz insanları ve onlarla olan etkileşimlerinin temellendiği dinamiği görür ve ilişkilerini daha iyi yönetir.

    Olumsuz Duygularınızı Nötrlemek

    Hepimiz çeşitli sebeplerden kendimizi kötü olarak nitelendirdiğimiz duygular içerisine girebiliriz, psikoterapi olumsuz duyguların çözülmesi ve nötrlenmesine yardımcı olur.

    İstemediğiniz Davranışlarınızı Değiştirmek

    Bazen işlerimizi erteleriz, bir işe başlar ve devam ettiremeyiz, psikoterapi davranış değişikliğini destekleyecek içsel kaynaklarınıza ulaşmanızı ve onları daha etkin şekilde kullanmanızı sağlar.

    Kişisel Gelişiminizi Desteklemek

    Gelişim ihtiyaçları kişiden kişiye değişir, psikoloğunuzla yaptığınız görüşmeler içerisinde hem gelişim ihtiyaçlarınızı daha iyi anlar hem de o ihtiyaçları tamamlamak yolunda sağlam adımlar atarsınız.

  • Sosyal Medya Kullanımı İlişkinizi Nasıl Etkiliyor?

    Sosyal Medya Kullanımı İlişkinizi Nasıl Etkiliyor?

    Teknolojinin gelişimi ile birlikte birçok alışkanlığımız, özel hayatımız ve sosyal hayatımız değişmeye başladı. Sosyal paylaşım siteleri ve akıllı telefonlar iletişimi kolaylaştırıp, uzağı yakınlaştırırken özel hayatın çizgilerini ihlal etmeye başladı. Günlük yaşamımız, romantik ilişkilerimiz ve bize dair her şeyi sosyal medyada paylaşır haldeyiz. Pekii, sıkça kullandığımız sosyal mecralar romantik ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?
    “Çevrimiçi olduğunu biliyorum, ama bana cevap vermiyor, bazen de mesajlarımı görüyor ama okumuyor, bu beni çok öfkelendiriyor.”, “Neden o fotoğrafını beğendi?”, “Neden onu takip ediyorsun?” tarzı cümleler ilişkinizi etkiler nitelikteyse bu yazımız tam size göre.
    İsmer Aile Danışma Merkezi’ne göre, çiftler arasında en sık rastlanan problemlerden biri iletişimsizliktir. Medya araçları ve sosyal medya ile birlikte iletişim kurma kolaylaşsa da iletişimsizlik arttı. Artık yüz yüze görüşme yerine görüntülü arama, konuşma yerine mesajlaşma tercih ediliyor. Fakat iletişimin önemli unsuru olan yüz yüze olma hep erteleniyor.

    I. Mesaj Yolu İle Tartışmalar
    Mesajlaşma, özellikle de tartışma esnasında kullanılmaması gereken bir iletişim yöntemidir. Çünkü iletişim tek yönlü değildir ve verilmek istenen mesaj yüz yüzeyken beden dili ve diğer etkenler de desteklenir. Fakat mesajlaşma, yanlış anlamlar çıkarılmasına ve asıl konuşulan konudan uzaklaşmaya neden olabilir.

    I. Tartışmaların Online Ortama Taşınması
    Partneriniz ile bir sorun yaşadığınızda bunu sosyal medya üzerinden paylaşmak, diğer insanların da konuya dahil olmalarına neden olacaktır. Bu da ilişkinizde özel olması gereken şeylerin ortalığa saçılmasına ve partnerinizle çözülmesi gereken sorun büyüyerek farklı bir soruna dönüşecektir. İsmer Aile Danışma Merkezine göre, tartışmalarınızı ya da ilişkide yaşadığınız sorunları sosyal medyada paylaşmamak en iyisi olacaktır.

    III. İlişkinin Her Anını Sosyal Medyada Paylaşmak
    İlişkinizin her anını sosyal medyada paylaşmak, anı kaçırmanıza neden olabilir. Yapılan araştırmalar, mutlu ilişkileri olan kişilerin daha az fotoğraf çekip, daha az paylaşım yaptığını göstermiştir. Hayat sizi mutlu ediyorsa, o andan uzaklaştıracak diğer şeylerden de uzak duruyoruz ya da daha az ilgileniyoruz. Bu nedenle size önerimiz ilişkinizde ana odaklanarak, bulunduğunuzun keyfini çıkarmak olacaktır. Kaçırılan anlar sonrasında ilişkiye zarar verebilecek nitelikte olabilir.

    IV. Sosyal Medya Paylaşımları Tartışma Sebebi 
    Çiftler arasında önemli bir problem alanı da bireysel sosyal medya paylaşımları. Özellikle çiftlerden biri sosyal medyaya daha fazla önem veriyor, daha fazla aktif kullanıyorsa bu karşı taraf için bir tehdit unsuru olarak algılanabiliyor. Bunun sonucunda ise yapılan paylaşımlardan farklı anlamlar çıkarma, şüphecilik, sürekli profili takip altına alma ve sonrasında tartışma ile devam eden bir süreç oluşabilmektedir. Yapılan paylaşımların çiftlerden birini rahatsız etmesi sonrası stalkerlık (kişileri gizli takip) gelişmekte ve bu da şüpheciliğin ve sorgulamanın artmasına neden olarak ilişkiyi zedelemektedir.

    V. Sosyal Medya Arkadaşları
    Sosyal medya kullanımı günlük hayatımızın o kadar içine girdi ki, gerçek hayattaki arkadaşlarımız yerine sosyal medyadan edindiğimiz arkadaşları tercih ediyoruz. Facebook’taki arkadaş sayımıza göre kendimizi değerlendiriyoruz. İşte bu aşamada sosyal medyadan edinilen arkadaşlıklar, romantik ilişkilerinizde sorun olabilir. Sosyal medyadan arkadaş edinirken seçici ve sorgulayıcı davranmak gereklidir, unutmayın ki sosyal medya kendimizi en farklı gösterebileceğimiz alandır.

    VI. Her An Ulaşılabilir Olmak
    Partneriniz ile her an birlikte olabilme imkânı, günümüzde çok kolaylaştırıcı bir gelişme gibi görünse de esasında ilişkileri olumsuz etkileyebiliyor. İlişkileri hızlı yaşayıp kolay tüketilebilir hale getirmenin yanı sıra, ilişkileri sıradanlaştırabiliyor. Sonrasında ise mutsuz ve sona gelinmiş bir romantik ilişki ile karşı karşıya kalınabiliyor. Bunu önlemek için partneriniz ile her an mesajlaşmak ya da telefonla görüşmek yerine yüz yüze görüşebileceğiniz kaliteli anlar yaratmak, ilişkinizin enerjisini yükseltmede önemli bir rol üstlenecektir.

  • Evlilik Öncesi Danışmanlık ve Önemi

    Evlilik Öncesi Danışmanlık ve Önemi

    Kişilerin hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri olan evlilik, imzadan ibaret olarak düşünülmemelidir. Evlilik; eğitimleri, kültürleri, değerleri, geçmiş yaşam deneyimleri, zevkleri farklı olan iki kişinin hayatlarını birleştirerek birlikte yaşamaya karar vermesidir. Evlilik ile birlikte kişilerin yaşam biçimleri, sorumlulukları farklılaşmaktadır. Farklılaşan yaşam durumlarına uyum sağlayabilmek bazen zorlayıcı olabilmektedir.

    İsmer Aile Danışma Merkezi’ne göre, sağlıklı ve keyifli bir evlilik hayatı yürütebilmenin yolu da evlilik öncesi psikolojik danışmanlıktan geçiyor. Peki, evlilik öncesi danışmanlık nedir?

    Evlilik öncesi danışmanlık, evlenme sürecinde olan çiftler (flört, sözlü, nişanlı vb.) ile yürütülen psikolojik danışmanlık sürecidir. Burada temel amaç bireylerin hem kendilerini hem de partnerlerini tanıyarak ilişkilerini anlamalarını ve olası sorun ve çözüm yollarını görmelerini sağlamaktır. Evlilik öncesi nasıl birçok hazırlık yapılıyorsa, sağlıklı ve doyum verici bir evlilik süreci için de psikolojik hazırlıkların yapılması büyük önem taşımaktadır.

    Evlilik öncesi kişilerin birbirlerini daha iyi tanımaları, kişisel ve ortak hedeflerini belirlemeleri, açık ve etkili iletişim biçimlerini öğrenmeleri, problem çözme becerileri kazanmaları için evlilik öncesi psikolojik danışmanlık büyük önem taşımaktadır.

    Evlilik Öncesi Danışmanlıkta Hangi Konular Ele Alınır?

    • Evlilik için hazır mısınız?
    • Çiftin birbirini tanıması
    • Çiftin uyumu ve ilişkiyi dengeleme biçimleri
    • Partnerlerin birbirinden ve evlilikten beklentileri
    • Evlilikte roller
    • Evlilikte görev ve sorumlulukların paylaşımı
    • Birlikte zaman geçirme
    • Çiftin olası korku ve kaygıları
    • Çiftin iletişim kurma biçimi ve sağlıklı iletişim kurma yolları
    • Etkin problem çözme yolları
    • Evlilikte sınırlar
    • Ben ve biz olabilmek
    • Evlilikte köken ailelerin yeri
    • Çiftin gelecek amaçları
    • Çiftin cinsel yaşantı beklentilerindeki uyum ve ilgi
    • Çiftin varsa önceki ilişki ve evliliklerinin ilişkileri üzerindeki etkisi
    • Çocuk sahip olmaya dair beklentiler

    Evlilik Öncesi Danışmanlık Neden Önemlidir?

    • Evlilik öncesi danışmanlık, eğitici, önleyici ve geliştiricidir.
    • Evliliğe geçiş sürecini kolaylaştırır.
    • Evliliğin kalitesini artırır.
    • İletişim becerilerini artırır.
    • Boşanma oranlarını düşürmekte ve aile içi uyumsuzluğu en aza indirmektedir.
    • Bireyler kişilik özelliklerinin ve isteklerinin farkına varır.
    • Eşlerin evlilik öncesi planlama yapması sağlanır. Psikolojik olarak yeni bir sürece hazırlıklı ve neler ile karşılaşacağını bilen çiftler, daha doyum verici bir evlilik hayatına sahip olmaktadır.
    • Bireyler karşılaştıkları sorunlar karşısında kullanabilecekleri sağlıklı çözüm becerilerini öğrenir. Sorunlarını kriz haline getirmeden çözebilirler.
    • Evliliğe dair beklentiler paylaşılır.
    • Eşler ilişkiden ne kadar tatmin alırsa evlilik yaşamı da o kadar kuvvetlenmektedir. Bu tatmin için birbirine zaman ayırmanın ve ortak hobilerin önemini danışma sürecinde öğrenirler.
    • Eşler arasındaki bağlılık ve yakınlık artırılır.
    • Günlük yaşamda göz ardı edilen, konuşulmayan konular ele alınır ve değerlendirilir. Böylece gelecekte sorun olabilecek konulara dair önlem alınır.
    • Evlilik hayatında önemli konularda karar alabilme becerisi kazandırılır.
  • Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Her mevsim dönümü bir şeyleri elden geçiririz.. arabanın bakımı, evin boyası badanası, dolaptaki eşyaların kaldırılması.. kaçımız kendimizi ya da ilişkimizi gözden geçiririz.. . mevsimler yalnızca eşyaların üzerinden mi geçer, zamanın yıpratıcı eli bize dokunmaz mı? hadi bu mevsim dönümü evliliğinize de bir bakım yapın..

    evlilik iki kişinin dışındaki üçüncü bir kişidir.. ilişkideki eşlerden farklı olarak, onun da kendine ait gereksinimleri, krizleri ya da durağanlıkları olur. Çiftlerin sadece kendilerinin ya da partnerlerinin isteklerine, ihtiyaçlarına odaklanması, ilişkinin ihtiyaçlarını karşılamaması, çiftlerin boşanma ya da ayrı yaşama gibi fiziksel olarak ayrılığıyla ya da aynı evin içinde birbirlerinin yaşamlarına temas etmeden beraber-miş gibi, her şey yolunday-mış gibi yaşayarak duygusal olarak ayrılığıyla sonuçlanmaktadır.

    Beklentiler

    Evlilikteki sorunlardan biri beklentilerin karşılanmamış olmasıdır. Beklentileri daha ilişkinin başında ilişkiye yüklüyor olmamız, evliliğe potansiyel bir sorunla başlamamıza yol açar.. Sosyal medyaya baktığımızda; evlilik arefesinde, “sonsuz mutluluğa günler kala, ruh ikizim, bir elmanın iki yarısıyız biz” ya da ilişkinin iyi gittiği dönemlerinde “böyle mutlu nice yıllara” başlıklarına sık rastlıyoruz artık.. beklentinin büyüklüğü kulağa şairane gelse de esasında ne kadar ürkütücü.. verdiği mesajlara bakıldığında;” berabersek birbirimiz gibi düşünmeli ve davranmalıyız, ilişkide bireyselliğe yer yoktur, bu ilişkide hiç çatışmamalıyız, sorun yaşamak ilişkinin kötü gittiğini gösterir” gibi alt anlamlar yüklüdür. Oysa bir sepetteki 2 ayrı meyve olarak ta beraber var olamaz mıyız,  çeşitlilik yaşamı renkli ve dinamik tutamaz mı, her yetişkin gibi sorun yaşayıp bunların üstesinden gelemez miyiz? Mutluluk yalnızca pembe panjurlu evlerde mi barınabilir. Hatta çocukları da hesaba katarsak; mavi gözlü olmasını beklediğiniz çocuğunuz kahverengi gözlü olursa, fen lisesine giremez de evinizin yanında sizin gittiğiniz okula giderse onu daha mı az seversiniz.. çift terapilerindeki bilindik serzeniş cümlelerinden biridir; hiç böyle hayal etmemiştim.. hayal kırıklığı çok geçmeden yanına üzüntüyü ve öfkeyi de alarak ilişkiyi kuşatmaya başlar..

    ilişkiye dair yapabileceğiniz en güzel yatırımlardan biri beklentilerinizi gözden geçirmektir. Elbette beraber yaşadığımız insanlara karşı bir beklenti oluşturabiliriz fakat bunun derecesi ve gerçeklikle ne kadar uyumlu olduğu önemlidir. Kendinize bir sorun;

    Bu beklentileri ilk ne zaman inşa ettiğiniz, bunlar olmazsa mutlu olamayacağınız düşüncesine ilk ne zaman kapıldınız, hangi ilişkiden öğrendiniz bunu? Karşılayamayacağınız beklentilerle karşılaştığınızda siz ne hissediyorsunuz?

    İletişim

    İlişkinin altını oyan, esasında  düzeltilmesi en kolay bileşenidir  iletişim. İsteklerin, ihtiyaçların, beklentilerin açık bir dille ifade edilmemesi, konuşmalarda örtülü mesajlar ya da beden dilinin tercih edilmesi, karşısındaki insandan kahinlikle zihin okumasının beklenmesi bir zaman sonra ya iletişimi incitici ve sağlıksız bir hale getirir ya da çiftler bu sıkıntılı durumla karşı karşıya kalmamak için iletişimden kaçınırken bulurlar kendilerini.. iletişimde sözcüklerin bildiğimiz anlamlarının kullanılması, sürekli karşımızdaki üzerinden “sen” li cümleler kurmaktansa, içinde daha fazla “ben” geçen kalıplara yer verilmesi, sözel mesajlarla davranışsal mesajların birbiriyle tutarlı olması, çiftlerin birbirini doğru anlamasını sağlar.. doğru iletişim hem sorun yaşamayı azaltır da hem de mevcut sorunun çözümünü kolaylaştırır.. iletişimin amacı uzlaşmak değil, birbirini anlamaya çalışmaktır. Her diyalogdan sonra aynı düşüncede uzlaşmak hayalperest bir beklentidir. İletişimden kaçınmanın sebeplerinden biri de karşıdakini anlamakla, ona hak vermenin birbirine karıştırılmasıdır.. karşımızdakini anlayabilir ama ona hala hak vermeyebiliriz. Bir ilişkide isteklerimiz gerçekleşmese de anlaşıldığımızı düşünmek bize kendimizi iyi hissettirir ve yeniden bir takım olduğumuzu hatırlatır..

    Duygularınızı ifade edin

    İlişki kurma ihtiyacı doğuştan gelir,. Evlilik duygusal bir yatırımdır, elbette hayatın gerçeklerini göz ardı etmeyiz, kira ödemesi, faturalar, okul taksitleri, ailenin sosyal ilişkileri, yaşam planlamaları vs hayatın içindeki gerçekliklerdir. Fakat yalnızca bu gerçekliklere odaklanmak, duygusal ihtiyaçlarımızı göz ardı etmek, ilişkide sürekli “mantık açısından baktığımızda..” diye başlayan cümleler kurmak, ilişkinin duygusal kısmını sekteye uğratır. Evlilik bir şirket değil, duygusal ihtiyaçları karşılamak adına oluşturulmuş, sevme, sevilme, değerli hissetme, anlaşılma, mutlu olma gibi duygusal yanımızı içeren bir kurumdur. “duygularımız bizim zayıf yanlarımızdır, sadece kadınlar duygusaldır, duygularımızı gösterirsek karşımızdaki bize zarar verebilir” gibi yanlış mitler bizi ilişkisiz bir ilişkiye sürükler.. duygular olmadan ilişki yaşanmaz ancak biraradalık sağlanabilir.. duyguya borçlanırız ve en nihayetinde insan yanımız yani duygusallığımız bizden alacağını tahsil eder. Baktığımızda evlilik içinde tatmin olmayan duygusal ihtiyaçlar bir çatışmayla karşımıza çıkar. İlişkide duygusal ihtiyacınızı ifade edin ve bunu partnerinizden talep edin “bu gün kendimi mutsuz hissediyorum, hayal kırıklığına uğradım, desteğine ihtiyaç duyuyorum, bana sarılır mısın ya da saçımı okşar mısın” bunların anlaşılmasını beklemektense ifade edin.. ihtiyacın talep edilince karşılanması kıymetini yitirtmez.

    Ben- biz arasında sıkışma

    var olduğumuz ilk an, anne karnında, yani bir canlının içinde, onunla beraber varoluruz.. sonra dünyayı keşfeder ve ayrışırız. Bu ayrışmayı sağlıklı olarak gerçekleştiremeyen insanlar, “uzaklaşırsak kayboluruz” korkusuyla hep biriyle beraber varolmaya yönelir. Ya kendi kimliğini eritip eşine kaynaşmak ya da eşinin kimliğini eritip onu içine almak suretiyle 2 kişiyi tek kişi olmaya zorlar. Bu olabilecek en dar cenderedir, ilişkiyi garantiye almaz kaçma isteği uyandırır. İlişkiyi gözden geçirirken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de kendiliğimize ya da karşımızdakinin kendiliğine ne kadar alan tanıdığımızdır. Evlilik çiftlerinin kendi bireysel alanlarının, arkadaşlarının, uğraşlarının ya da işlerinin olduğu bir alanla, çiftler arasındaki müşterek alanın toplamıdır.

    Güç çatışması

    Evliliğin bir diğer sorunu “ayna ayna söyle bana hangimiz daha mükemmeliz” dir. Bazen açıktan bazen üstü kapalı ifade edilir; ben olmasam çocukların ödevi aklına bile gelmez, ona kalsa ay sonunu zor getiririz, Allahtan annemlere durumu izah ettim de krizi önledim.” Bunlar ben çocuklar konusunda senden daha hassasım, ekonomik karar almadan senden daha başarılıyım, sosyal ilişkilerimiz ben olmasam kaosa döner demek.. bir konuda iyi olmamız diğerinin kötü olduğu anlamına mı gelir? Konumlanma mutlaka hiyerarşik mi olmalıdır? İnsanlar sadece bizden başarılı olanlar ve bizden başarısız olanlar diye ikiye mi ayrılır? Eşit düzlemde varolamaz mıyız? Yeteneklerimizi karşılaştırmak yerine, güçlü olduğumuz yanlarımıza göre alan paylaşmak bizi daha güçlü yapmaz mı? çiftler çoğunlukla eşit olmayı ve aynı olmayı birbirine karıştırır. Mizaç olarak, beceri olarak birbirimizden farklıyız fakat toplamına baktığımızda eşitiz. Bizi güçlü yapan güç savaşı değil, kendimi zayıf ve güçlü yanlarımızla tartıp, farkımıza varmak ve belli alanlarda rekabet etmektense bütününde tamamlayıcı ve tamamlanan olmaktır.

    Kabul

    İnsanlarla onları değiştireceğim, en nihayetinde istediğim gibi birine dönüştüreceğim diye yola çıkılmaz. Bazen çiftler koca bir hayatı birbirlerini değiştirmeye çabalayarak harcadıklarını fark ederler. Bu mücadelede, ne birbirlerini tam olarak istediği hale getirebilirler ne de mutlu olabilirler.. oysa mevsimlerin sırasını tayin edemeyiz ya da güneşin doğuşunu.. karşımızdaki insanları da olduğu gibi kabul eder, onun sevdiğimiz yanlarına odaklanırız, Onu bize sevdiren yanlarına.. iyi insan- kötü insandan ziyade doğru davranış – yanlış davranış vardır, tıpkı kendimizde olduğu gibi.. eşimizden davranışını değiştirmesini talep edebiliriz fakat kişiliğini değiştirmesini istemek, kendi kişiliğimizi de her talebe göre değiştireceğimizi vaad etmektir.

  • Doğru Eş Seçimi

    Doğru Eş Seçimi

    İnsanın hayatında eş seçimi çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü insanlar hayatlarının yarısını hatta bazen yarısında fazlasını evli geçirmektedir. Eş seçimi de bu evliliği olumlu ve olumsuz yönde etkileyen çok önemli bir faktördür. Eş seçimi birçok yönden karmaşık bir durum olabilir.     

        İlişkilerde eş seçiminin doğru olabilmesi için kişilerin ilişkiye karşı gerçekçi beklentiler içinde olmaları gereklidir. Her zaman tam uyumlu çiftlerin birbirlerini bulması mümkün olmasa bile en azından çiftlerin ortak ilgi alanlarına sahip olmaları ilişkinin sürdürülebilirliğini olumlu yönde etkilemektedir. Araştırmalara göre insanlardan potansiyel bir partnerde en önemli nitelikleri listelemeleri istendiğinde, nezaket, fiziksel çekicilik, heyecan verici bir kişilik ve kazanç potansiyeli listenin başında yer alır. Fakat bir ilişki içinde bulunduğunuzda, bunlar dışında başka şeyler daha önemli hale gelir. Yapılan diğer araştırmalarda,  ilişkilerde sıcaklık ve sadakat ideallerini yerine getirenlerin ilişkilerinden daha memnun olduklarını bulunmuştur. Diğer yandan fiziksel çekicilik, heyecan, maddi olanakların elverişliliği genel memnuniyetle daha az ilişkilidir.

        İlişkilerde bir diğer aranan özellik ise çiftler arasındaki benzerliktir. Araştırmalar, özellikle benzer tutum, zevkler ve değerler paylaşan insanların birbirlerine daha fazla ilgi duyduğunu ve daha mutlu olduğunu göstermektedir. Benzer ilgi alanları ve zevkleri olan eşlerin evlilikten de doyum alma olasılıkları daha yüksek ve boşanma olasılığı daha düşüktür. Uzun süreli bir ilişki için eş seçiminde bir diğer önemli özellik ise sorumluluk sahibi olmaktır. Sorumluluk sahibi olan kişiler, kurallara uyma eğiliminde oldukları ve daha iyi organize oldukları için bu özelliklerini ilişkilerinde yansıtırlar bu da kişilerin daha güvenilir olmasını sağlamaktadır. Sonuncu ama en önemli özelliğe baktığımızda ise duygusal stabilitedir. Birisi ile birlikte yaşamayı zorlaştıran özelliklere bakıldığında, karamsarlık, endişeli olma hali ve öfke en önemlileridir. Duygularını yönetmekte zorluk yaşayan kişilerin diğerleri ile olumsuz ve tartışmalı etkileşime girme olasılıkları çok daha yüksektir. Ayrıca bu kişiler, daha kıskanç ve daha az bağışlayıcı olma eğilimindedirler. Bu da ilişkinin gidişatını olumsuz yönde etkilemektedir.

        Sonuç olarak ilişkilerde önemli olan dengeli bir ilişki kurabilmektir. Eşlerin birbirlerinin özelliklerini bilmeleri ve karşılıklı beklentilerini konuşmaları gerekir. İlişkilerde yaşanan anlaşmazlıklardan kaçınmak yerine, çiftlerin konular üzerinde konuşarak, birbirlerinin hatalarını kabul edip uzlaşmalı bir tutum içinde olmaları ilişkinin daha sağlıklı ilerlemesini sağlayacaktır.

  • Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Bireylerde gelişimin temelleri çocukluk döneminde atılmaktadır. Özellikle sosyal ve duygusal gelişimin sürdürülebilmesi için 0-6 yaş oldukça önemli bir dönemdir. Sosyal gelişim; bireyin davranışlarını, içinde yaşadığı toplum içerisinde kabul edilebilir bir şekilde sürdürmeyi öğrenmesidir. Yani davranışların toplumsal beklentilere uygun olacak şekilde geliştirilmesidir. Çocuklarda sosyal etkileşim doğumdan sonra ilk olarak anne –  baba ile başlayıp, aile ve çevresinde ilişki kurduğu diğer insanlarla da devam eder. Çocuk; fiziksel, duygusal, zihinsel ve dil yönünden geliştikçe çevresi de genişler. Böylece aile içinde başlayan sosyal etkileşim, arkadaş ilişkileri ve okuldaki yaşantılarla devam eder. Çocuğun sosyal gelişimi, yaşına ve gelişimine uygun olarak sorumluluklarını yerine getirebilmesi, akranlarıyla ve diğerleriyle sağlıklı ilişki kurabilmesi, iyi geçinebilmesi ve uyumlu davranışlar sergilemesi ile ilgilidir.

    İnsanların aile, toplum, okul ve iş yerinde başkalarıyla iyi ilişkiler kurması, toplumsal kurallara uyması, sorumluluklarını yerine getirmesi, toplum ve çevre tarafından kabul edilmesi sosyal gelişimi ile gerçekleşir. Sosyal gelişim süreçlerinde gereksinimlerini yeterince doyuramamış çocuklarda disiplin problemleri, otoriteye karşı gelme, diğerleriyle ilişki başlatma ve sürdürmede zorluk yaşama, davranışlarını toplumun değer yargılarına göre düzenleyememe gibi sosyal uyum sorunları görülebilir. Okula düşük sosyal yeterlilikle giren çocuklarda sıklıkla, akranlar tarafından red edilme, davranış problemleri ve düşük akademik başarı gibi problemlerle karşılaşılmaktadır.

    Duygusal ve sosyal gelişim birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirine bağlıdır. Duygu gelişimini en çok etkileyen etmen bireyin diğer bireylerle olan ilişkileri, yani sosyal gelişimidir. Duygular insan olmanın en önemli unsurlarıdır ve sosyal bağların oluşmasında temel rolü üstlenmektedir. Araştırmalara göre duygularını sosyal olarak  uygun şekilde ifade edebilen çocuklar da daha az davranış sorunları gözlenmektedir. Erken çocukluk döneminde başlayan sosyal duygusal gelişimle kazanılan davranışlar, yetişkinlikte bireyin kişilik yapısını, tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını biçimlendirmektedir. Bu sebeple bireyin yaşamında sosyal duygusal gelişim, ayrı bir öneme sahiptir. Sosyal duygusal gelişim dönemini sağlıklı geçiren bireylerin toplum içerisinde ki işlevselliği de artar ve kişiler arası ilişkilerinde de olumlu etkileşimler başlatıp  sürdürme becerisine sahip olurlar. Sosyal duygusal gelişim, çocuğun kendini ifade edebilmesi, duygularını kontrol edebilmesi, kendisiyle ve çevresiyle barışık ve uyum içinde olabilmesidir. Erken dönemde sosyal duygusal gelişimin önemli öğelerinden biri de empati gelişimidir. Empati, bir insanın kendini, karşısındaki insanın yerine koyarak, onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak algılamasıdır. Çocukların yaşıtları tarafından kabul edilmelerine katkıda bulunan etkenlerden biri de empatidir. Çocuklar, diğer insanların bakış açısını öğrendikçe empati de gelişir.

    Büyümekte olan çocuğun duygularını ifade edebilmesi ve duygusal davranış biçimlerini kazanması zamanla olur. Bunun sebebi duygusal gelişimin sosyal ve bilişsel gelişime paralel olarak ilerlemesidir. Çocuğun zekası geliştikçe çevresinden gelen uyarıları daha olgun bir şekilde algılamaya başlar.

    Sosyal duygusal becerilerin, çocukların akademik başarılarıyla da bağlantılı olduğu gözlenmektedir. Gündelik yaşamda duygusal sorunlar yaşayan çocuğun okul hayatında da sorunlar yaşadığı görülmektedir.

    Zeka seviyesi ne olursa olsun, sosyal uyum süreçlerinde zorluk yaşayan, bu zorluğu uygun şekilde ifade edip paylaşamayan çocukların görev ve sorumluluklarında, planlama becerilerinde ve konsantrasyon gerektiren işlerde sorunlar ortaya çıkar. Dürtülerinin farkında olmayıp kendini nasıl kontrol edeceğini bilmeyen çocuklar, derste konuşur, hareketler yapar, arkadaşlarına kendini ifade etme konusunda sorunlar yaşar, yanlış anlaşılmaya başlar ve bu olayların sonucunda ortaya çıkan olumsuz duygular çocukların akademik hayatını etkiler. Günlük hayatında ve okulda karşılaştığı problemlerle nasıl başa çıkacağını bilmeyen çocuk, neden-sonuç ilişkisi kurma, empati yapma, esneklik, soyut düşünebilme gibi konularda da zorluklar yaşar. Tüm bu beceriler etkili öğrenme sürecinin bir parçasıdır, insan nasıl duyguları ve zihni ile bir bütünse; öğrenme de sosyal duygusal ve bilişsel bir süreçtir.

  • Terk Edilme Korkusu

    Terk Edilme Korkusu

    İlişkide deneyimlediğimiz olayların tamamen partnerimizle alakalı ve o ilişkiye özel olarak yaşantılandığını düşünürüz. Halbuki durum bundan ibaret değildir. Erken çocukluk döneminden getirdiğimiz korkuları, kaygıları ve ilişki döngülerini her ilişkimizde tekrarlarız. Karşımızdaki de bu bastırılmış hisleri yer yer canlandırabilir.

    Kaygılanmak ilişkinin normal bir parçasıdır. Genelde iki şekilde kendini gösterir; terk edilme korkusu ve yutulma korkusu. Aşık olursak terk edileceğimizi veya orada saplanıp kalarak, özgürlüğümüzü kaybedeceğimizi düşünerek korkabiliriz.

    Terk edilme korkusu çok arttığında kendini geçmeyen bir güvensizlik/tehlike hissi, rahatsız edici düşünceler, boşluk duygusu, değişken kendilik algısı, aciziyet, aşırı uçlar arasında sık ve ani değişen ruh hali ve artan ilişki problemleri olarak gösterebilir. Bu hislerden ve terk edilmeye dair belirsizlikten kurtarmak için kişi kendini ilişkiden tamamen koparıp, hissiz hale getirebilir.

    Nörobilim gösteriyor ki; partnerimiz bizim özellikle yaşamımızın ilk 2 yılında oluşturduğumuz bağlanma-arayan davranış modelimize karşılık verirler. Eğer bebek, besleyici, ilgili, yeterince iyi bir bakım verenle ilişki kurduysa, bu onda güven duygusunu geliştirir. Ebeveyn bebeğin ihtiyaçlarını çoğunlukla karşıladıysa, karnını acıktığı zaman doyurduysa, rahatlattıtysa ve bebeğinin fizyolojik/psikolojik ihtiyaçlarını eş zamanlı olarak takip ederek karşıladıysa, bebek dünyanın iyi bir yer olduğu algısını geliştirir. Bilir ki; ihtiyacı olduğunda birisi ona yardım edecektir yani yalnız kalmayacaktır. Bu da erişkin olduğunda kendini belirsizlik durumunda sakinleştirebilmesini ve huzurlu bir birey olmasını sağlar. Fakat bunun tam tersi olarak, bebek dünyayı yalnız kalacağı tehlikeli bir yer olarak algılarsa; büyüdüğünde insanlara güvenme zorlukları, hayal kırıklıkları, ilişkide iniş çıkışlar ve belirsizliğe tahammül etmede büyük sıkıntılar yaşar. Çoğu ilişkisinde gerçekçi olmayan terk edilme korkusunu yaşar ve bu korku kendini gerçekleştirmeye hizmet edebilir. Dolayısıyla sağlıklı bir ilişki kurmanın temeli, çocukluktan getirdiğimiz algıların çözümlenmesinde yatar.

  • Bağlanma Kuramı

    Bağlanma Kuramı

    İnsan ilişki kurmayı her zaman ilk bakıcılarından öğrenir. Annesi ile çatışarak anlaşan bir adam karısında da aynı çatışmayı arayabilir ya da babasıyla iletişimi zayıf olan bir kız çocuğu yetişkin olduğu zaman erkeklere karşı çekingen durabilir. Bu nedenle ilk bakıcılarımızla ve bağlanma için özelliklede annemiz ile kurduğumuz ilk ilişki bizim hayat boyu sürecek olan diğer tüm ilişkilerimizi olumlu veya olumsuz etkiler. Eğer kişi annesiz büyümüş ise anne yerine konulan ve kişiye bakım veren ikame bakıcımız ile olan ilişkimizi dikkate alabiliriz.
    Anne çocuğu ile güvenli bir bağlanma geliştirmişse yani çocuğun özellikle ilk 1 yaşındaki duygusal ve fizyolojik ihtiyaçlarını tutarlı ve mükemmel olmasa bile yeterli derecede tamamlamışsa, çocuk büyüyüp yetişkin olduğu ve ilişki yaşadığı zaman bağlanmaktan çekinmez, ilişki resmiyete döküleceği zaman korkup kaçmaz, duygusunu ve ihtiyacı olanı rahatlıkla ifade eder.
    Anneniz sizin ihtiyaçlarınızı bazen karşılayıp bazen karşılamadıysa size bir iyi bir kötü davrandıysa bu kaygılı bağlanmaya neden olmuş olabilir. Ve bu nedenle, siz de ilişkinizde karar veremeyen, sürekli “ne kadar seviyor” sorusunu soran, annenizin karşılayamadıklarını partnerinizde bulmaya çalışan yapışkan kişi olursunuz. Yüksek ihtimal bu da karşı tarafı sizden soğutur ve uzaklaştırır. Terk edilmekten fazlaca korkar bu ihtimali sürekli düşünürsünüz. Hatta terk acısını kontrol altında tutabilmek için karşı tarafı nedensizce siz terk edersiniz.
    Anneniz ya da anne yerine koyulan ikame bakıcı, size soğuk/mesafeli/tepkisiz ve duygusuz davrandıysa siz de yetişkin olduğunuzda ilişkilerden tamamen kaçmak isteyebilirsiniz. Yakın ilişki size boğucu gelir ve yakınlığı gördüğünüz an arkanıza bakmadan belki de istemsizce kaçarsınız. Kaçtığınız şey bağlanmak, çünkü beyniniz daha önce bunu öğrenmedi.
    Bu durumu değiştirmek isterseniz günlük yaşantınızda bağlanmayı gerektiren durumlarda sizde oluşan duyguları bulup bir uzman ile çalışmanız faydalı olacaktır.