Etiket: İlişki

  • Aşkta Ara Olur Mu?

    Aşkta Ara Olur Mu?

    Zaman zaman taraflardan biri ilişkiye ara vermeyi teklif edebiliyor. Peki ilişkiyi dondurup, sonrasında kaldığı yerden devam etmek mümkün mü?

    Sevgili, partner ya da evlilik ilişkilerinde en büyük sınavlardan biri farklılıkların ve anlaşmazlıkların nasıl ele alınacağıdır. Çiftler bazıkonularda anlaşamadıklarında tartışmaları anlaşamadıklarında tartışmaları çoğu zaman münakaşaya sonra da kavgaya dönüşür. Birbirini seven iki insan ilişkinin ilerleyen zamanlarında sevgi dolu bir şekilde konuşmayı bırakıp birbirlerini incitmeye başlayabilir. Taraflardan biri diğerini incitebilir, suçlayabilir, yakınabilir, çok talepkar davranabilir ya da kuşkulanabilir . İlişkinin bu şekilde devam etmesi her iki tarafında yaralanmasına ve tamiri mümkün olmayan bir sona götürebilir. Bu şekilde bir ilişki döngüsüne girildiyse her iki taraf için de ilişkiye bir süre ara vermek uygun olur.

    – Bu talebin temelinde ne olabilir?

    Bu talebin temelindeki duygu kadınlar ve erkekler açısından farklılık gösterir. Kadınların ihtiyacı ilişkidir. Dolayısıyla kadınlar yaşadıkları sorunu ilişkinin içindeyken çözmeye çalışır. Karşılılıklı bir anlaşmazlık olduğunda kadın konuşup sorunu halletmek ister, erkeğin duygusu ise uzaklaşmak ve yaşadığı sorunu kendi kendine çözmeye çalışmaktır. Dolayısıyla böyle bir teklifle gelen bir kadınsa kadının duygusu ilişkiye dair umutsuzluktur. İlişkinin içinde ihtiyacının giderilmediğini, ilişki bu şekilde devam ederse bitebilir sinyali taşır. Böyle bir teklifle gelen taraf erkekse erkeğin duygusu daha çok boğulma, işgal, kendine alan açma isteğidir. Kadın ve erkek beyni bu noktada farklı çalışır. Kadınların hep ilişki içinde olma isteğine karşı erkekler yalnız zaman geçirmeye, bağımsız olmaya ihtiyaç duyar. Bu ilişki içinde çatışma yaratır.

    Diğer taraf nasıl hisseder kendini böyle bir durumda?

    İlişkiye ara vermek isteyen erkekse kadınların ilk düşündüğü ihtimal başka bir kadının varolduğu ihtimalidir. Böyle bir durumda kadın terk edilmeye karşı yoğun bir korku ya da kaygı hissedebilir. Burada önemli olan ayrıntı şudur. Her iki tarafın da böyle bir karar verirken ortaklaşa bir zaman belirlemeleri gerekir. Bir hafta ya da bir ay olabilir. Belirsizlik duygusu kadını çok rahatsız eder, ya bir daha hiç görüşemezsek diye düşünebilir. Terk edilme kaygısıyla ya da yalnız kalma korkusuyla başka bir partner arayışına girebilir. Ortaklaşa bir zaman diliminin belirlenmiş olması her iki tarafın da ilişkiye dışarıdan bir gözle bakabilmelerini sağlar. İlişkide yanlışlarını, eksiklerini ve hatalarını görmelerini sağlar.

    İlişkiye ara vermek isteyen taraf kadınsa erkeğin duygusu öncelikle şaşkınlık olur, kadınının netliğini anladığında ise öfke ve yetersizlik duyguları hisseder.Erkeğin ilişkinin içinde en fazla talep ettiği duygu takdir edilme, beğenilme duygusudur. Erkek ilişkide cinsel performansının, zekasının, başarısının takdir edilmesine ihtiyaç duyar. Kadınlar ilişkinin başlarında erkeğin bu ihtiyaçlarını karşılama eğiliminde olur. İlişkinin ilerleyen süreçlerinde kadının takdiri ve beğenisi azalmaya başlar. Bu aşamada kadından böyle bir talep geldiğinde erkek başarısız olduğunu, yetersiz olduğunu hisseder. Dışarıdan gösterdiği duygu çoğunlukla öfke ya da umursamazlıktır. Bu duygu içinde hissettiği duygudur.

    – Sıkça tartışma yaşanıyorsa, bağlılık, aşk ya da sevgiye ilişkin bir tereddüf varsa,

    ilişkiden yeterli doyum alınamıyorsa veya bunlara benzer sorunların olması halinde

    ilişkiye ara verip, biraz olsa da durumu değerlendirmek iyi bir seçenek olabilir mi?

    Tabi. Böyle bir süreç içine girildiyse her iki tarafın da uzaklaşıp ilişkiden beklentilerini gözden geçirmelerinde fayda var. Partnerimden beklentim nedir? Partnerim bu beklentimin ne kadarını karşılayabiliyor. Bu soruların cevabını kişilerin kendi kendine vermesi uygun olur.

    – Ara vermenin ardında tekrar devam edilme ihtimali nedir?

    Ara verme talebinin altında yatan temel duygutekrar devam etme isteğifir. Burda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa ilişkiyi sonlandırmaktantan ziyade ilişkiyi nasıl devam ettirebilirimin kaygısıyla böyle bir öneride bulunur zaten. İlişki iki taraflıdır. Benim tecrübelerim partnerler birbirlerini seçiyorlarsa her iki tarafın da ruhsal sıkıntıları brbirine yakındır. Yani ilişkide bir kişi yüzde yetmiş sorunlu, diğeri yüzde otuz sorunlu, böyle bir ilişkiye henüz rastlamadım. Biz ruhsal olarak kendimize benzeyen kişileri severiz, kendimize benzeyen kişilere aşık oluruz. Dolayısıyla böyle bir durumda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa o kişi ilişkinin içindeki sorunları daha net görmeye başlamış diyebiliriz.

    – Bu durumu sadece birlikteliklerle sınırlamayıp, evlilik içinde de ele almak

    gerekirse… Evlilik kurumu nasıl etkilenir?

    Evlilik dediğimiz zaman işin toplumsal, sosyolojik pek çok farklı yönleri de devreye giriyor. Evlilik ilişkisinde de benzer bir şekilde ortaklaşa bir süre belirleyip bir süre görüşmemek her iki tarafında da yaşadıkları ilişkiye daha objektif bakmalarını sağlayacaktır. Mümkünse bu süreci çevresindeki kişilere anlatmamak uygun olur. Çok yakın gördüğü birkaç dostuna anlatılabilir fakat aileler işin içine girdiğinde her iki tarafın da duyguları objektiflikten uzaklaşır. Kim haklı tartışmasına döner.

    – Çocuklara bu nasıl açıklanmalı?

    Çocuklara bu durum gerçekçi bir şekilde açıklanmalıdır. Biz annenle(babanla) bazı konularda anlaşamıyoruz. Bir ay kadar ben farklı bir evde yaşayacağım. Benimle istediğin zaman ilişki kurabilirsin. İhtiyaç duyduğunda beni arayabilirsin şeklinde bir açıklama yeterli olacaktır. Burda önemli olan çocuğa bunu açıklarken hissedilen duygudur. Öfkeli, korkmuş, çaresizlik içinde bir duyguyla açıklarsanız çocuk elbette bu süreçrten çok etkilenir. Ama eşler önce bu konuyu kendi içlerinde netleştirip, duygusunu hazmedip sonra bu meseleyi çocuğa açma yoluna gitmelidir.

    – Uzman desteği hangi aşamada devreye girmeli?

    Uzman desteği her iki tarafın da birbirine olan saygısını koruduğu fakat anlaşmazlıklarla başedemeyeceklerine karar verdiği noktada devreye girmeli. Çiftler genellikle birbirlerine olan bütün kredilerini kullandıktan sonra son çare olarak bir uzmana başvuruyor. Burda da taraflardan birisi çoğunlukla ilişkiyi kafasında bitirmiş olarak geliyor. Yani destek amacıyla değil de biz anlaşamıyoruz, uzman da bunu onayladı o zaman ayrılalım yoluna gidiyorlar.

    İlişkinin başlarında her şey çok güzel olur. Zamanla, yakınlaştıkça sorunlar çıkmaya başlar. Erkeğin kadından beklentileri çocukluğunda eksik kalan duyguların tamamlanmasıdır. Takdir görme, beğenilme, sevgi, özgürlük gibi kişiden kişiye farklılık gösterir. Kadının erkekten beklentileri de çocukluğunda eksik kalan duygulardır. Yani her iki taraf da çocuklukta doyurulmamış ruhsal ihtiyaçlarının giderilmesini ister. Kadınların ihtiyacı sevgi, şefkat, korunma, terk edilmeme, bağlılık ve güvendir. İlişkinin içindeki bu ihtiyaçlar zamanla karşılanmamaya başlar. Tam bu aşamada bir uzman desteği almak önemlidir. Her iki tarafında yetişkin olarak birbirini görmesi önemlidir. Taraflar karşılamaya çalıştıkları duyguların yetişkin olarak ihtiyaçları olan duygular değil de çocuklukken eksik kalan duygular olduğunu görür. Bu aşamada terapiye gelen çiftler çoğunlukla ilişkilerinde bir uyanış yaşar. Ve birbirleriyle çatışmayı bırakıp kendi iç dünyalarıyla temas kurar.. İlişkiden beklentileri daha gerçekçi ve olgun olur. En önemlisi diğerinin annesi ya da babası olmadığını görür. Cinsel ilişkileri çok daha doyurucu ve keyifli olur. Beraber vakit geçirmekten de keyif alırlar ayrı ayrı vakit geirmekten de. Yani ilişkide hem özgür olurlar hem bağlı ve güvende.

    – Çiftlere Önerilerim

    Benim gözlemim çiftlerin yapışık ikiz gibi sürekli beraber bir aktivite yaptıkları yönünde. Çiftlere önerim kendi kendilerine vakit geçirmekten keyif alacakları etkinlikler bulmaları. Örneğin çiftlerden biri yürüyüşe çıkıyorsa diğerinin evde kalıp kitap okuması. Bizim beynimizde bağlanmayı sağlayan bir hormon var. Adı oksitosin. Oksitosin birkaç dakika sarıldığımızda salgılanmaya başlıyor. Azaldığında ise beyin bu hormona ihtiyaç duyuyor. Sürekli beraber gezen çiftlerde bu hormon eksilmiyor. Dolayısıyla diğeriyle yaşanan keyifli duyguya erişilmiyor. Ara ara birbirinden uzaklaşan, ayrı ayrı zaman geçiren çiftlerin birbirlerine daha bağlı olduğunu, beraberken daha keyifli 

  • Manipülasyon Nedir?

    Manipülasyon Nedir?

    Manipülasyon kişinin duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını kendi çıkarına uygun bir şekilde yönetmektir. Manipülasyona maruz kalan olgun bir kişinin temel duygusu şaşkınlıktır.

    Ben aslında böyle bir şey söylemem, neden bu şekilde konuştum ki diye düşünür ya da bu hiç bana uygun bir davranış değil kimseye böyle davranmıyorum ama onun yanında kendimi hep bu şekilde davranırken buluyorum.

    MANİPÜLATİF KİŞİLERİN DİĞERİNİ YÖNETMEK İÇİN KULLANDIKLARI YÖNTEMLER

    Manipülatif kişilerin diğerini yönetmek için en çok kullandıkları yöntem diğerinin kafasını karıştırmaktır. Kafası karışık insan en kolay yönetilen insandır. Şayet biriyle ilişki kurarken sürekli kafanızın karıştığını hissediyorsanız manipüle ediliyor olabilirsiniz.

    Kullandıkları diğer bir yöntemse sizi şüpheye düşürmektir. Siz ne söylediğinizi ya da nasıl davrandığınızı hatırlarsınız fakat bu kişiler sizin söylediklerinizi çarpıtarak, eksilterek ya da değiştirerek sizi aslında söylemek istediğiniz şeyden bambaşka bir yere getirir. Yine şaşın hissedersiniz ve kendinizden şüphe etmeye başlarsınız.

    Özgüveninizin olması manipülatif kişi açısından olumsuz bir durumdur. Çünkü söylediğiniz sözün ve yaptığınız davranışın arkasında durursunuz ve tam olarak ne söylediğinizden emin olursunuz. Dolayısıyla bu kişiler özgüveninizi yıpratacak davranışlarda ve söylemlerde bulunur. Sizi fiziksel görünüşünüzle, yaptığınız işle, arkadaş seçimlerinizle eleştirir.

    Manipülatif kişiler çoğunlukla genel ifadeler kullanır. Bu durum karşısındaki  kişiye zihnimi okuyor mu acaba duygusu hissettirir. Örneğin güven problemin var, her şey seninle ilgili değil, çok kıskanç ve endişelisin, son zamanlarda huzursuzsun gibi.

    Sizi öfelendirerek suçlu hissettirirler. İlişki kurarken yavaş yavaş öfkelendiğinizi hissedersiniz. Duygunuz yükseldiğinde ise kendinizi aslında söylemek istemediğiniz şeyleri söylerken ya da yapma istemediğiniz davranışları yaparken bulursunuz. Sonrasında gelen duygu ise suçluluktur, bu kadar tepki vererek ben hata yaptım, keşke o sözcükleri söylemeseydim çok kırıcı oldu, gibi cümlelerle kendinizi suçlarken bulursunuz.

    Duygusal anlamda sizden sıkıldığını hissettirerek alt mesaj sizi terk etmekle tehdit ederler. Bir süre görüşmeyelim diye bir taleple gelebilir, ya da şu an bunları konuşmak istemiyorum diyebilir. Bu talebin altında yatan istek sizi terk etmekle tehdit ederek onun ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmenizdir. Bu genellikle son çare olarak başvurdukları bir yöntemdir. İlişki içindeki kişi sevgili olabilir, yakın bir arkadaş olabilir ya da bu bir partner ilişkisi olabilir. Şayet terk edilmeye karşı toleransınız düşükse, diğerinin ihtiyacını karşılamaya devam edersiniz.

    ASLINDA HERKES BİR PARÇA MANİPÜLATİFTİR

    Aslında manipülasyon herkesin az veya çok kullandığı bir savunma mekanizmasıdır. Bizim kimliğimiz ve kişiliğimiz 0-6 yaşları arasında oluşur. Dolayısıyla ilişki kurduğumuz kişileri çocukluğumuzda bize bakım veren kişilere benzetme eğiliminde oluruz. Örneğin bir erkek sevgilisini annesine benzetme eğiliminde olur. Annesi gibi davranması için sevgilisini manipüle etmeye çalışabilir.

    Manipülatif olmamızın diğer sebebi de her insan önce kendisini düşünür. Diğeriyle ilişkide hep iyi duygular almak ister. Diğerinin ona ihtiyacı olan duyguları verebilmesi içinse bilinçdışı çocukluğunda ona bakım veren kişilerden öğrendiği sevgi alma stratejilerini uygular.

    Bu yazıda bahsettiğim manipülasyon bilinçli olarak diğerini kontrol etmek için yapılan bir takım yöntemler kullanan kişilerle ilgili. Bu kişiler çoğunlukları ağır kişilik bozukluklarına sahip olan yani borderline kişilik bozukluğu, narsistik kişilk bozukluğu ya da antisosyal eğilimi olan kişilerdir. Ağır kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler de ya da antisosyal özellikleri olan kişiler diğeriyle empati kurma yetisi az, ya da hiç olmayan kişilerdir.

    MANİPÜLATİF KİŞİLER MAZOŞİSTİK KİŞİLERLE İLİŞKİ KURAR.

    Manipülatif kişilerle ilişki kuran kişilerin çoğunlukla mazoşistik eğilimleri olur. Yani kendine acıma, kendine üzülme duyguları yüksek olan, kendine acımaktan zevk alan kişiler manipülatif, empatik olmayan, diğerinin duygularını gözetmeyen kişilerle ilişki kurar. Bu ilişki her iki tarafı da besleyen bir ilişkidir, tencere kapak misali. Mazoşistik kişinin ihtiyacı acı çekerek zevk almakken manipülatif kişinin ihtiyacı diğerini kullanmaktır. Mazoşistik kişiler bu ilişkiden sürekli şikayet eder fakat bu kişilerle ilişki kurmaya da devam eder.

    ANDA KALARAK MANİPÜLASYONU FARK EDEBİLİRSİNİZ

    Manipülasyona maruz kaldığında kişi er ya da geç bu duyguyu fark eder. Bazı insanlarla ilişki kurarken kendinizi güvende hissetmezsiniz. Beyniniz aslında bunu size söyler. Buluşmaya geç kalırsınız mesela, buluşma gününü unutursunuz. Zihniniz o kişide size iyi gelmeyen bir takım duyguların olduğunu bilir. Bir taraftan da aslında benim iyiliğimi istiyor, iyi niyetli gibi mantıklı açıklamalarınız olur. İç sesinize güvenin. Anlaşılmadığınız hissediyorsanız ya da görüşmeden sonra kendinizi kafası ve duyguları karışmış olarak hissediyorsanız manipüle ediliyor olma ihtimaliniz yüksek

    Manipülasyona maruz kişi davranışlarında ve duygularında ne kadar sakin olursa, o an ne hissettiğinin ve ne yaşadığının ne kadar farkında olursa manipülasyona maruz kaldığını fark etmesi de o kadar kolay olur. Yapmak istemediğiniz şeyleri yapmış, konuşmak istemediğiniz şeyleri konuşmuş olmamak için anda alın. Duygularınızın karıştığını ve yönlendirildiğinizi fark ettiğinde ilişkiyi kesin. Yıkıcı yorumlarla değil, yapıcı eleştirilerle sizi teşvik eden insanlarla ilişki kurun.

    Manipülasyondan en az etkilenen kişiler kimliği ve kişiliği oluşmuş. özgüveni olan, davranışlarını ve duygularını takip edebilen kişilerdir.

  • Yüksek kan glukoz değerleri pankreas kanseri riskini arttırır mı?

    Yüksek kan glukoz değerleri pankreas kanseri riskini arttırır mı?

    İngiliz Tıp Dergisi’nde yayınlanan çalışmaya göre sadece diyabet değil, prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olma olasılığı var.

    Pankreas kanseri, yüz güldürücü sonuçların çok fazla alınamadığı, en ciddi kanser türlerinden biridir ve dünyada her yıl yaklaşık 227.000 kişinin yaşamını yitirmesine neden olmaktadır. Bunda en büyük neden; kanserin teşhis edildiğinde genellikle ameliyat edilemeyecek düzeyde ilerlemiş olmasıdır. Bu nedenledir ki pankreas kanserinden korunmak, bunun için de hastalığın gelişiminde etkili risk faktörlerini belirlemek özellikle önemlidir.

    Yapılan klinik çalışmalarla; Tip 2 diyabetin pankreas kanseri için bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir. Bunda altta yatan nedenin; kan şekeri ve insülin hormonu yüksekliği olduğu gösterilmiş, bunların pankreas hücrelerinin çoğalma ve yayılma yeteneğini artırıyor olabileceği belirtilmiştir. Ancak bunun yanında, prediyabetin (diyabet değil ancak sınırda=açlık kan şekeri 100-126 mg/dl) ve hatta daha düşük kan glukoz değerlerinin pankreas kanseri ile ilişkisi de son derece önemlidir. Çünkü dünya nüfusunun yaklaşık %7’si (350 milyon kişi) prediyabetiktir ve eğer prediyabet pankreas kanseri ile ilişkiliyse, birtakım yaşam tarzı değişiklikleriyle (kilo verme, sağlıklı beslenme, egzersiz) bu durumun tersine çevrilmesi ve pankreas kanseri oranlarının önemli derecede azaltılabilmesi mümkündür. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir çalışmada; kan glukoz değerleriyle pankreas kanseri riski arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.

    Yapılan bu çalışma; son yıllarda bu konuda yayınlanmış 9 ayrı araştırmaya ait 2408 pankreas kanserli hastaya ait verilerin derlenip, analiz edilerek yapılmış bir çalışmadır. Çalışmada hastaların, kan glukoz değerleri ile pankreas kanserine yakalanma riskleri arasındaki ilişki değerlendirilmiş ve açlık kan glukozundaki her 10 mg/dl’lik artışın, pankreas kanseri riskinde %14 artışla ilişkili olduğu görülmüştür. Yani prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir.

    Sonuç olarak; bu çalışmaya göre sadece diyabet değil, prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olma olasılığı vardır. Bu durum, pankreas kanserinden korunma adına önemli bir fırsat sunmaktadır. Çünkü diyabet saf dışı bırakılamayacak bir risk faktörüyken, prediyabet birtakım yaşam tarzı değişikleriyle (sağlıklı beslenme, kilo verme, egzersiz) geri dönüşü sağlanabilen bir durumdur.

  • D vitamini hakkında ne bilmeliyim? D vitamini ve kanser

    D vitamini hakkında ne bilmeliyim? D vitamini ve kanser

    D vitamininin güçlü ve sağlıklı kemikler için olmazsa olmaz olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Ancak D vitamini son dönemlerde kanser, diyabet, kalp hastalıkları gibi bir dizi hastalıkla da sıkça ilişkilendirilmektedir. D vitamininin bu hastalıklardan koruyucu etkisi üzerine birçok çalışma yapılmakta ve sunulmaktadır. Ancak bu çalışmalar birbirleriyle çelişkili sonuçlar vermekte ve bu konuda kafa karışıklıklarına neden olmaktadır. Bu yüzden bu yazımızda D vitamini ve kanserden korunmadaki etkisine dair kanıta dayalı, güvenilir bilgileri sizlerle buluşturmak istedik.

    D vitamini nedir, görevleri nelerdir?

    D vitamini; bağırsaklardan kalsiyum ve fosfat minerallerinin emilimini artırarak, kemiklerde gerekli mineralleşmeyi sağlayan ve kemiklerin büyümesi, güçlenmesi, yeniden şekillenmesi için gerekli olan bir vitamindir. Kuvvetli kemik ve dişler için olmazsa olmaz bir bileşiktir. Eğer yeterli D vitamini olmazsa, kemikler ince ve kırılgan olur, şekil bozuklukları görülür. D vitamini bunun yanında bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, hücre büyümesini düzenler, vücudu kas zayıflığına karşı korur, yangıyı (iltihab) azaltır. Ayrıca kalp atışının düzenlenmesi, tiroit fonksiyonları ve normal kan pıhtılaşması için de gereklidir.

    D vitamini kaynakları nelerdir?

    İnsanlar D vitaminini güneşe maruziyet ile kendi ciltlerinde üretebilir, bunun yanında bazı besinlerden veya vitamin takviyelerinden alabilir. Güneşten gelen ultraviyole ışınları cilde çarptığında D vitamini sentezini tetikler. Günlük D vitamini gereksinimi; genel olarak kollar, bacaklar ve yüzün 20-30 dakika gün ışığına maruz kalmasıyla karşılanabilse de, gerekli güneş ışığı miktarı; günün ve yılın hangi zamanında olunduğu, kişini yaşı, deri rengi, bulunduğu yer, kıyafeti, güneş koruyucu krem kullanıp kullanmaması ve varsa diğer tıbbi sorunlarına göre değişir. Güneş iyi bir D vitamini kaynağı olmasının yanında, yaydığı Ultraviyole ışınlarıyla hem cilt yanıklarına neden olmakta hem de cilt kanseri için ciddi bir risk oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalar cilt kanserinden korunmak için güvenli güneş ışığı miktarını henüz belirleyememiştir. Fakat güneş ışığına maruziyetin kısıtlı olması, özellikle güneş ışınlarının en dik açılarla geldiği öğle saatlerinde ve yaz aylarda dikkatli olunması gerekmektedir.

    D vitamini doğal olarak birçok gıdada bulunur. Morina balığı karaciğeri yağı, sardalye ve somon gibi yağlı balıklarda yüksek miktarda; yeşil yapraklı sebzeler ve yumurta sarısında da az miktarda D vitamini mevcuttur. Bazı ülkelerde süt ve süt ürünleri, ekmek, tahıllar D vitamini ile zenginleştirilmektedir, ancak ülkemizde henüz böyle bir uygulama yoktur.

    Güneşe maruziyet, yiyecekler, vitamin takviyeleriyle elde edilen D vitamini, aktif hale gelmek için vücutta 2 yerde hidroksilasyon denilen işleme uğramalıdır. Bunlardan ilki karaciğerde, diğeri böbrekte gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bu organlarda oluşan problemlerde de aktif D vitamini miktarı etkilenmektedir. Tıp Enstitüsü’nün (İnstute of Medicine) önerilerine göre yetişkinler için günlük gerekli D vitamini miktarı 600 IU (uluslar arası birim) iken, bu miktar 70 yaş üzeri için 800’dür. D vitaminin aşırı miktarda alımı ise, yan etkilere neden olabilir. Bu yüzden hiç kimse günlük 4000 IU’i aşmamalıdır.

    D vitamini nasıl etki eder?

    Yapılan laboratuar çalışmalarında; D vitamininin kanserden korunmadaki rolü üzerine güçlü biyolojik kanıtlar elde edilmiştir. D vitamini; hücre büyümesi ve yangının sınırlanmasını düzenleyen, kanser hücrelerinin yayılmasına izin veren sinyal moleküllerini azaltan bazı genleri engelleyebilir veya aktive edebilir. D vitaminin bu süreçlerdeki rolü, araştırmaların son derece aktif bir alanıdır.

    D vitamininin kanserden koruduğu düşüncesi ilk nereden gelmiştir?

    İlk olarak, ABD’de bölgelere göre çizilen kanserden ölüm oranları haritasında; güneşe maruziyetin az olduğu kuzey eyaletlerinde bazı kanser türlerinin anlamlı derecede daha fazla, güney eyaletlerinde daha az olması D vitaminin bazı kanser türlerinden korunmada etkili olduğu fikrinin doğmasına neden olmuştur. Çünkü güneş, D vitaminin ana kaynağını oluşturmaktadır. Ancak elbette ülkenin farklı bölgeleri arasındaki bu fark, o bölgelerde yaşayan insanlar arasındaki başka farklılıklardan da kaynaklanıyor olabilir. Bu yüzden bu konuyu araştırmak için çalışmalar başlatılmıştır.

    Şimdiye dek D vitamini ile kanserden korunma arasında en güçlü ilişki, kalınbağırsak kanserinde görülmüştür. Birçok çalışmada kanda D vitamini seviyesi yüksek olanlarda, düşük olanlara kıyasla kalınbağırsak kanseri riski anlamlı derecede düşük bulunmuştur. 50 yaş üzeri kolonoskopi uygulanan 3121 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada, günlük yüksek miktarda D vitamini alanlarda (>645 IU) kanserleşme ihtimali yüksek kanser öncüsü lezyonlar anlamlı derecede daha az görülmüştür. 10 ayrı Avrupa ülkesinden katılımcılarla yapılan bir başka kapsamlı çalışmada da, güçlü bir ilişki gözlenmiş ve teşhis öncesi kan D vitamini düzeyleri yüksek olanlarda kalınbağırsak kanseri riski daha düşük bulunmuştur. Menopoz sonrası 1179 kadın üzerinde yapılan bir çalışmada da, günlük kalsiyum (1400–1500 mg) ve D vitamini (1100 IU) desteği alanlarda 4 yılda kanser gelişme oranları anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. 16000 katılımcı ile yapılan bir başka çalışmada ise, D vitamini durumuyla genel olarak ölüm oranları arasında ilişki bulunmazken, kalınbağırsak kanserinde ölüm oranları yine kan D vitamini düzeyleri yüksek olanlarda daha az görülmüştür. Ancak yaklaşık 36bin menopoz sonrası kadın üzerinde yapılan bir çalışmada; kadınlar bir gruba düzenli olarak günlük 400 IU D vitamini ve 1000 mg kalsiyum verilirken, diğer gruba verilmemek üzere 2 gruba ayrılıp, 7 yıl izlendiğinde gruplar arasında kalınbağırsak kanserine yakalanma oranları açısında anlamlı bir fark görülmemiştir.

    D vitaminin diğer kanser türleriyle ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarda ise, yararına ilişkin net kanıtlar sağlanamamıştır. 10 ayrı çalışmanın verilerinin birlikte değerlendirilip analiz edildiği bir çalışmada, teşhis öncesi kandaki d vitamini düzeyiyle lenf, böbrek, yumurtalık, rahim, mide, yemek borusu kanserleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Prostat ve pankreas kanseriyle ilişkisine dair yapılan çalışmaların sonuçları ise tutarsızdır, hatta bazı çalışmalarda, D vitamininin yüksek seviyelerde bu kanser türlerinin riskini artırıyor olabileceği iddia edilmiştir. Yapılan bir derleme çalışmasında kandaki yüksek D vitamini değerleri, pankreas kanseri riskinde artışla ilişkili bulunmuştur. 10 yıldan fazla devam eden geniş çaplı bir başka araştırmada da, D vitamininin agresif meme kanserinden korunmada etkili olduğu, yetersiz D vitamini seviyesinin birçok kanser türünde riski arttırdığını göstermiştir. Fakat yaklaşık 5500 menapoz sonrası kadının katılımcıyla, 2013’te yapılan bir başka çalışmada da, D vitamini alımının meme kanseriyle bir ilişkisi bulunamamıştır. Çalışmalar arasındaki bu tutarsızlığın kullanılan metodların farklı olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu yüzden aynı metodların kullanıldığı 21 ayrı araştırmayla, D vitaminin kalınbağırsak ve meme kanseri riskiyle ilişkisinin değerlendirildiği kapsamlı bir çalışmaya başlanmıştır. Devam eden çalışmanın sonuçları büyük olasılıkla gelecek yıl yayınlanacaktır, yayınlandığında biz de sizlerle muhakkak paylaşacağız.

    Ne Yapmalıyım?

    Sonuç olarak; D vitamininin kanser riskiyle ilişkisi olduğu düşünülse de; hangi dozlarda yararlı, hangi dozlarda zararlı, hangi kanser türlerinde etkili olduğu net olarak bilinmemektedir. Bunun için iyi tasarlanmış, kapsamlı daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Yapılacak çalışmalar için anahtar, bazı kanser türlerinin riskini azaltan, ancak diğerlerinin riskini artırmayan ideal D vitamini miktarının belirlenmesi olacaktır. Ancak şu zamana kadar D vitaminin herhangi bir kanser türünden korunmada etkili olduğuna dair net bir şey söylemek mümkün değildir. Bu yüzden kanserden korunmak adına D vitamini kullanımı özendirilmemelidir. Bu noktada, şu an için mümkün olduğunca çok gıda çeşitliliğiyle kemik sağlığı için gerekli D vitaminin karşılandığından emin olun ve D vitamini takviyesine ihtiyaç duyup duymadığınızı doktorunuzla değerlendirin. Sağlık durumuna göre doktorunuz kanınızdaki D vitamini seviyesini ölçülebilir, ancak kanserden veya diğer ciddi hastalıklarda korunmak için rutin kan D vitamini ölçümü önerilmemektedir.

  • Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve çift terapisi, yakın ve duygusal ilişki içerisinde olan çiftlere ( flört, nişanlılık, evlilik ) yaşadığı çatışmaları azaltmaya, ilişkiyi daha sağlıklı ve doyumlu hale getirmeye yönelik uygulanan bir terapi yöntemidir.

    İnsanların yakın ilişki içerisindeki duygusal doyumu ruh sağlıkları açısından çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle yakın ilişkilerinden biri olan evliliklerdeki çatışma ve anlaşmazlıklar kişileri çok fazla yıpratarak yaşam kalitelerinin bozulmasına sebep olabilmektedir. Bu durum tüm aile bireyleri, iş ve sosyal hayat gibi çok kapsamlı bir alana negatif olarak yansımaktadır.

    Aile ve çift terapisinde amaç, aile içinde ve çiftler arasında yaşanan zorlu ve sıkıntılı süreçlerin ele alınarak çatışmaların çözülebilmesi ve tüm aile üyelerinin sağlıklı yönde değişiminin ve gelişiminin sağlanmasıdır. Hem aile içi ilişkileri düzenlenmesi hem de diğer insanlar ve durumlar ile ilişkilerin düzenlenmesi hedeflenmektedir.

    Çift ve Aile terapisi aynı zamanda bir ilişki terapisidir. Aile dışındaki diğer yakın ilişkilerle de ilgilenmektedir. Bireysel terapiden farklıdır. İlişki odaklıdır. Çiftlerin ilişki içindeki kendiliklerine ve ilişki paternlerine odaklanılır.

    Çift terapisinde döngüsellik kavramı merkeze alınır. DÖNGÜSELLİK anlayışına göre çiftler ilişkiyi birlikte oluştururlar. Buna göre ilişkinin yolunda gitmesinde veya gitmemesinde her iki tarafında rolü vardır. Bu yüzden ilişkide hiçbir taraf edilgen yada etken olarak kabul edilmez. Her iki kişinin hiçbir şey yapmaması da bir şey yapmak olarak kabul edilir. Örneğin çiftlerden biri ilişkide baskın ve yönlendirici olarak gözlemlenebilir. Ancak edilgen olan taraf da buna izin vererek ve kabullenici davranarak ilişkinin belli bir döngü içerisinde olmasına etken olmuş olur.

    Aile ve çift terapisinde terapistin rolü, ilişkinin sağlıklı hale gelmesi için yapıcı yollar bulmalarına yardım etmektir. Her bir bireyin sıkıntısı aile sisteminin içerisinde değerlendirilerek, yeniden çerçevelendirilir. Çift terapisi çözüm odaklıdır. Terapiye gelen çiftler kendileri, eşleri ya da diğer aile üyeleri hakkında daha fazla şey öğrenirler. Bunun yanında yenide oluşturdukları “sağlıklı iletişim” yöntemlerini sonraki hayatlarına da genelleyerek zor durumların üstesinden gelebilecek içsel kaynaklara ulaşırlar.

    Aile ve çift terapisi birçok psikolojik rahatsızlıklarla birlikte de uygulanır. Uygulama alanlarından bazıları şunlardır:

    Çift ilişkileri, evlilik problemleri, cinsel problemler, boşanma, çocuk, ergen ve yetişkin ruh sağlığı, çocuk ve ergenlerde davranış bozukluğu ve okul problemleri, yeme bozuklukları, alkol ve madde kullanımı, kronik fiziksel rahatsızlıklarla, yas, kayıp ve travmalar, duygusal istismar, ihmal ve şiddet, aile yaşamında değişiklikler (iş değişikliği, taşınma vb.) anksiyete ve depresyonu da içeren duygusal bozukluklar, ebeveynlik becerileri, Psikoseksüel zorluklar, evlat edinme, üvey ebeveyn/çocuk ilişkileri, kendine zarar verici davranış, travma sonrası çocuklara, gençlere ve yetişkinlere destek, iş stresi, ekonomik problemler…

  • Cinsel Mitler (Batıl İnançlar)

    Cinsel Mitler (Batıl İnançlar)

    Cinsel mit; halk arasında cinsellikle ilgili doğru olmayan, abartılı, yanlış ve uydurma hikayelerle kulaktan kulağa anlatılarak oluşturulmuş inanışlara verilen addır.

    Mit kelimesi İngilizcede “Myth” kelimesinden gelmekte olup Türkçemize “batıl inanç” olarak çevrilebilir. Cinsel mitler “seksüel mit” olarak da anılabilir. Zaman içinde büyüyerek toplumda sanki doğruymuş gibi yer eden cinsel mitler, genç kişilerin zihinlerinde yer ederek vajinismus, erken boşalma, sertleşme problemi, cinsel isteksizlik vs. gibi daha pek çok cinsel problemlere neden olabilmektedir. Toplumda konuşulan, ağızdan ağıza, kulaktan kulağa dolaşan cinsel mitlerin bu kadar etkili ve güçlü olmasının nedeni; ülkemizde cinselliğin ayıp, yasak, günah olduğu düşüncesiyle, ne ebeveynlerin ne de eğitimcilerin, gençlerimize bu konuda hiçbir eğitim vermemesidir.

    Ülkemizde evlilik kurumuna önem verilirken, üremenin ve psikolojik sağlık için çok önemli bir yere sahip olan cinselliğin neredeyse yok sayılması mutsuz ve çatışmalı evliliklere yol açmaya devam ediyor.

    İşte en yaygın cinsel mitlerden bazıları:

    -Erkekte cinsel organın boyutu çok önemlidir.

    Erkek tarafından en çok takıntı yapılan konulardan biri penis boyutudur. Penis boyu ortalama 14 santimetre olmakla beraber 10-18 santimetre arası olanlar normal boyutlarda kabul edilmektedir. Sanıldığının aksine, penis boyuyla cinsel performans arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Ayrıca vajinal uyarı vajinanın 1/3 kısmında yoğunlaşır. Bu da penis boyuna yönelik takıntıları temelden yıkmaktadır. Buradan yola çıkarak söylene bilinir ki, mutlu ve tatmin edici bir cinsel yaşam için penis boyu tek kriter olamaz. Çiftlerin birbiriyle açık ve samimi bir iletişim kurmaları, birbirilerinin arzu, istek ve beklentilerine değer vermeleri doyurucu ve sağlıklı bir cinsel yaşam için oldukça önemlidir.

    -İlk cinsel ilişki kadına çok ağrı verir ve kanama olur. İlk ilişkide kanama olmazsa kadın bakire değildir.

    Cinsel ilişki ağrı ve acı yapmaz. Kadının cinsel ilişki sırasında uyarılması, ıslanması olmuş ve kendini kasmaz ise ne ilk ilişkide ne de sonraki ilişkilerinde ağrı acı olmaz. Vajinanın görevi penisi içine almak ve neslin devamını sağlamaktır. Vücudumuzdaki diğer organlar görevlerini yerine getirirken nasıl ki ağrı ya da acı yaşanmıyorsa, vajina da haz alıp-verme olan görevini yerine getirirken ağrıya ve acıya neden olmaz. Kızlık zarı vajina girişinin hemen yakınında, doğuştan delik olan, esnek bir yapıdır ve ilk ilişki sırasında kızlık zarında hafif bir açılma olur. Aslında kanama olmaması normalde beklenen bir durumdur. Normal şartlar altında, normal bir kızlık zarı, kanamaz, delinmez, patlamaz, yırtılmaz. İlk cinsel ilişki sırasında penis vajinaya girdiğinde kızlık zarında hafif bir açılma olur. Bu noktada kadın rahat ve kendini kasmazsa, ıslanmışsa bu girişi hissetmez. Kızlık zarının açılması denilen olgu giyinilen ince çorabın bir yere takılması ve kaçması gibidir. Ayrıca kızlık zarından gelen kan, parmağın kanaması gibi değil, belli belirsiz bir sıvıdır. Bu da kadın rahatsa, kendini kasmazsa, ıslanması tam olmuşsa ve erkek acele etmezse hiç fark edilmez bile.

    -Mastürbasyon cinsel isteği ve gücü azaltır.

    En geçerli ve en yaygın cinsel eylem olan mastürbasyon, Türk toplumunda her nedense zararlı ve günah olarak vurgulanır. Kişinin rahatlamasına ve kimseye zarar vermeden cinselliği yaşamasına yardımcı olduğu için de doğaldır. Mastürbasyonun cinsel gücü azalttığına dair söylenenler ise yanlıştır. Zararlı olan mastürbasyon değil ona eşlik eden ayıp, günah veya zararlı gibi olumsuz inançlardır. Mastürbasyon kişinin kendisiyle barışık olduğunun temel göstergelerindendir. Mastürbasyon doğru yapıldığı takdirde kişinin cinselliğine olumlu katkılar sağlayan bir süreç meydana getirir. Ancak yakalanma korkusuyla ve günah işliyorum duygusuyla yapıldığında erkeği erken boşalmaya , kadını da cinsellikten haz almamaya programlayabilir, ayrıca erkeklerde sıklıkla karşılaştığımız, suçluluk duygusu ileride sertleşme sorunlarına ve cinsel isteksizliğe yol açabilir.

    Anlaşılacağı üzere bu verdiğim örnekler çoğaltılabilir hatta 500 sayfalık bir kitap bile yazılabilir. Ama tabi bu bizi çözüme götürmez. Peki çözüm nedir? En önemlisi çocuklarımız doğduğu anadan itibaren cinsiyet ve cinsellik ile ilgili eğitim vermektir. Ve toplum olarak önce okumayı ve araştırmayı alışkanlık haline getirebilmek gerekir. Eğer bu olursa zaten zihin her söylene inanmaz tüm bunları kendi zihin süzgecinizden geçirebilme yetisini kullanabilir. Bilimin ışığında, gerçek bilgiler ile yaşamanız dileğimle…

  • Bağlanma Nedir?

    Bağlanma Nedir?

    Bağlanma kuramı kişinin yakın ilişkiler içindeki duygusal ve davranışsal tutumlarını inceleyen psikolojik bir modeldir.

    İnsan hayata gözlerini açtığında bir başkası tarafından bakıma muhtaç bir varlık olarak doğar. Bebeğin tüm ihtiyaçları bir yetişkin tarafından karşılanmak zorundadır. Bu yüzden insan yavrusu bağlanmak zorundadır. Bu doğuştan gelen bir yapıdır. Bebek ihtiyaçlarını karşılatmak üzere ağlayarak annesini kendine çekme eğilimindedir. Ancak her ağlama fizyolojik ihtiyaçlar değildir. Bebeğe bakım veren anne olabileceği gibi, baba,bakıcı veya büyükanne de olabilir. Önemli olan bakım verenin bebeğin ihtiyaçlarını doğru yorumlayıp hızlıca yanıt vermesidir.(Psikolojik -fizyolojik )  Bu senkronize ilişki, istikrarlı biçimde ilk 18 ay içerisinde devam ederse güvenli bağlanma oluşacaktır.

    Bebek annesi ile ilişkisini ‘güvenli bağlanma’ üzerine inşa ettiğinde sonraki yaşamındaki ilişkilere de bu bağlam üzerine yaklaşır.Bu bağlanma şekline sahip bireyler ‘olumlu benlik – olumlu öteki ‘ algısına sahiptir. Güvenli bağlanan bireyler içten ve samimi ilişkiler kurabilir, yaşamındaki olumsuzluklarla başa çıkabilir, empatik ve sağduyulu hareket edebilir gerektiğinde de hem başkalarına yardım edip başkalarından da yardım alabilir. (Bu yardımlaşma alacaklı – borçlu ilişkisi bağlamında değildir.)

    Özetle bu bağlanma örüntüsüne sahip bireyler hayatı hissederek , keyif alarak, her hangi bir tökezlemede de sorunla yüzleşip bununla başa çıkabilecek strajiler üretebilir, hayatın sebep -sonuç ilişkisi şeklinde değil süreç olarak görüp doyumlu ve üretken bir yaşam sürerler…

    Bağlanmanın diğer bir yüzü de güvensiz bağlanmadır. Güvensiz bağlanma, ‘ güvenli bağlanmanın tam zıttı olarak ebeveyn bebeğin ihtiyaçlarını doğru yorumlayamaz ve hızlıca cevap veremez. Bunun pek çok faktörü vardır. Annenin kendi bağlanma şeklinden- çevresel faktörlerden, psikolojik sorunlara kadar geniş bir yelpazede değerlendirilir. Güvensiz bağlanma ; kaçınmalı, kaygılı ve karmaşık bağlanma şeklinde görülür. Kaçınmalı bağlanan bireyler için ilişkiler, güvenilmezdir. Genellikle ilişki kurmaktan kaçarlar, sorunla ya da kişiyle yüzleşmek yerine küsme, içe çekilme, yemek yemek, tv izleme , alışveriş yapma gibi eylemler ile kendini sakinleştirme yoluna giderler.

    Kaygılı bağlanan bireyler ise sürekli ilişki içinde olma, sürekli ötekinin kendisini sevip sevmediği ile ilgilenip sevgiyi alabilmek adına aslında yapmak istemediği bir çok özveride bulunurlar.

    İnsan yavrusunun daha beyin gelişimi tamamlanmadan yaşamın ilk 1 – 1,5 yılında annesi ile kurduğu bağın bu derece hayatımıza , kişiliğimize ve davranışlarımıza etkisi olması bazılarımıza ilginç gelebilir. Ancak bağlanma kuramı üzerine yıllardır birçok bilim insanı kafa yormuştur, birçok destekleyici veriler elde edilmiştir. Peki insan ebeveynlerini seçemediğine göre, kişiliği sandığı kendine zarar veren ilişki kurma dinamiğini değiştirebilir mi?

    Kişi hangi bağlanma şeklinden gelirse gelsin, psikoterapi yardımıyla bütün bu çocukluk hikayelerini anlamlandırıp, içgörü ve farkındalık elde ettiğinde geçmişin duyguları bugünü etkilemeyi bırakabilir. Tekrardan kendi yüzleşmeleri ve anlamlandırmaları ile kazanılmış güvenli bağlanmayı oluşturabilir.

  • Terk Depresyonu

    Terk Depresyonu

    Ta uzak yollardan
    koştum geldim senin kollarına
    İçimde yanan hasretinle ben
    baktım durdum senin yollarına
    Sensizlik bir ÖLÜM sanki…

    Nilüfer’in çok eski ve çok sevdiğim parçalarından biri olan bu şarkı sözlerine biraz yakından bakalım:

    Şarkının yazarı sevdiğini o kadar yüceltmiş o kadar yüceltilmiş ki öyle fedakarlıklarla uzaklardan ona geldiğini, içinde bitmeyen bir hasretle yanıp tutuştuğunu ve öyle derin öyle çok sevdiğini, bu sevginin yokluğunun bir ölüm gibi hissedildiğini yansıtmış mısralarına…

    Son zamanlarda biten, yarım kalan aşk hikayelerinden sonra terk depresyonuna düşen , hayatın anlamsız olduğunu büyük bir boşluk içerisinde olduklarını, yaşamak bile istemediklerini vb. gibi ayrılık acısını anlatmaya yönelik bir çok mail aldım.Bu nedenle bu yazıyı yazma sorumluluğu hissettim.

    İnsan bir başkası tarafından sevilmeye, takdir edilmeye, özel hissetmeye, dokunulmaya ,paylaşmaya ihtiyaç duyan bir varlıktır. Birlikte bir bütün gibi hissettiğin, onunla gelecek planladığın , birinden ayrılmak elbette çok üzüntü verici dir. Elbette zordur. Fakat ayrılığın, ölümle eşdeğer şekilde yoğun hissedilmesi, büyük bir boşluk yaratması hayatın durması gibi duyguların hissedilmesi normal olmayan bir durumdur. Bütün bunların bugünkü sevgiliyle, “terk edenle” ilgili olmadığını söylesem, ne düşünürdünüz???

    Bir bebek düşünelim annesinin karnında cennette yaşarcasına mutlu huzurlu ve dengede… annesinden bütün ihtiyaçlarını karşılıyor oksijeni bile sıvı şekilde alıyor. Sonra bebek dünyaya geliyor ve bu denge bozuluyor. İlk nefes alıp ciğerlerini kullanmaya başlaması bile çocuğa büyük acı veriyor. Daha sonra fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılaması için bir bakım verene ( Anne, bakıcı, büyükanne, baba) İhtiyaç duyuyor. Önceleri simbiyotik (içiçe geçmiş)bir ilişki içerisinde var olan bebek, zamanla , anneden bağımsız bir varlık olduğunu fark etmeye ve ayrışmaya doğru gittiği bir gelişim dönemi içerisinde ilerliyor. Bu dönemde çocuk adeta dünyayı keşfederken büyük bir coşku içerisinde merakını gidermeye yönelik davranışlar içerisine giriyor. Bu kendini gerçekleştirme döneminde annenin veya bakım verenin , aşırı korumacı ya da kontrolcü bir şekilde bu keşfe engel olması ve çocuğu kendi kafasındaki gibi yaratmaya çalışması çocuğun benliğine damgasını vuruyor.
    Çocuk bu dönemde yeni şeyler keşfetmek kendi başına karar almak gibi dünyaya dair coşkusuna son vermek zorunda kalıyor çünkü annesi onaylamıyor. Annesinin sevgisinden vazgeçemez, çünkü bu sevgi çocuk için bir yakıt, bir oksijen gibi… Çocuk gerçek kendiliğinden vazgeçmek zorundadır çünkü annesinin yokluğu ona , depresyon, korku,kızgınlık, suçluluk ,çaresizlik ve boşluk gibi duygular yaratacaktır.
    Bu gelişim döneminde (ayrışma-bireyleşme)takılı kalmış bireyler yetişkin ilişkilerinde de ayrılığı çok şiddetli bir şekilde deneyimlerler.
    Anne ve baba ile kurduğumuz bu duygusal ilişki yetişkinlikte ki aşk ilişkisinde tezahür eder.
    Bu durumdaki yetişkinler ayrılık acısına katlanabilmek için bir takım savunmalar geliştirir. Yemek yemek, alışveriş yapmak, alkol ve madde kullanımında artış, tehlikeli işler yapmak vb. gibi maliyetli başa çıkma yöntemleri kullanırlar.Bazen de eski ilişki döngüsüne çok benzer birini bulur ve acıyı bir şekilde yatıştırır. Gerçekten aşık olduğunu düşünür, yeniden heyecanlanır, yeniden bağlanır. Çoğunlukla da bir önceki ilişkide olduğu gibi yine terk edilir. Sonra “hep böyle birileri beni bulmak zorunda mı ?” diye isyan eder ve tekrar bu duyguyla başa çıkmak için maliyetli yollara başvurur ve bu böylece sürüp gider… Özellikle ayrılık döneminde bir terapiste başvurulur işte bu dönemde gerçek kendiliğine doğru gidebilecek güçte ve kararlılıkta olursa çocuklukta yaşanan ayrışma ve bireyleşme yeniden yapılandırılabilir ve sağlıklı duygusal ilişkiler kurabilirler.

    Gerçek kendiliğinizle sevebileceğiniz, hissedebileceğiniz günlere…

  • Bağlılık ve Bağlanma Süreçlerimiz Hakkında

    Bağlılık ve Bağlanma Süreçlerimiz Hakkında

    İnsanın en temel ihtiyacı yakınlarıyla güvenli bir bağlanma kurmasıdır. Ebeveynleriyle, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla, sevgilileriyle ve eşleriyle… Güvenli bağlanma ihtiyacı ve bu ihtiyaca eşlik eden kaybetme ve yalnızlık korkusu psikoterapide ele alınmaktadır. Bağlanma ihtiyacını anlamak için, bağlanma teorisinin sunduğu özelliklere bakabiliriz.

    • Bağlanma, motive eden içsel bir güçtür:‘Önemli diğerleri (ebeveyn, çocuklar, sevgili, eş, arkadaş vb.)’ ile temas arayışı ve teması sürdürme ihtiyacı insanlar için en temel ve iç dünyadan gelen bir motivasyon kaynağıdır.
    • Güvenli bağlanma otonomiyi sağlar:Etkili ya da etkili olmayan bağlanma biçimleri vardır. Etkili ve güvenli bağlanma otonominin ve özgüvenin gelişmesini güçlendirir. Güvenli bağlanma ve otonomi birbiriyle bağlantılıdır. Araştırmalar güvenli bağlanmanın tutarlı, uyumlu ve olumlu kendilik algısıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Ne kadar güvenli olarak bağlanabilirsek o kadar farklı ve ayrışmış olabiliriz. Sağlıklı ve etkili olan; kendine tamamıyla yeten ve diğer kişilerden ayrı olmaktan ziyade karşılıklı dayanışma ve bağlılık içinde olabilmektir.
    • Bağlılık, güvenli bir sığınak gibidir:Bağlı olduğumuz kişiler bize rahatlık ve güvenlik sağlarlar, onlara ulaşamayacağımızı hissetmek ise içsel strese neden olur. Sevilen birine fiziksel olarak yakın olmak sinir sistemini düzenler. Bu durum anksiyete ve zayıflık hislerinin doğal ilacıdır. Olumlu bağlanmalar anksiyete ve belirsizliğin etkilerine karşı tampon oluşturan güvenli bir sığınak yaratırlar. Aynı zamanda kişiliğin gelişiminin uygun bir düzeyde olmasını sağlarlar.
    • Bağlılık, sağlam bir temel sunar:Bu sağlam temele dayanarak kişi dünyasını keşfetmeye çıkabilir ve çevresine en uyumsal şekilde karşılık verebilir. Bu şekilde sağlam bir temel, araştırmayı destekler ve yeni bilgilere karşı açık olmayı sağlar. Risk almak, öğrenmek, kendiliği, diğerlerini ve çevreyi sürekli olarak geliştirmek, adaptasyonu sağlamak için gerekli olan güveni sağlar. Güvenli bağlanma kişinin geri çekilmesini ve kendisi, davranışları ve zihinsel durumu üzerine derinlemesine düşünmesini güçlendirir. Bir ilişki güvenlik hissi sağladığında, kişinin diğerleriyle bağlantı kurması, onlara destek olması, çatışma ve stresle daha başarılı bir şekilde baş etmesi mümkün hale gelir. Bu tarz ilişkiler mutluluğu, tatmini ve dengeliliği artırır.
    • ‘Ulaşılabilirlik’ ve ‘cevap verebilirlik’ bağları kurar ve güçlendirir:Güvenli bağları inşa eden duygusal ulaşılabilirlik ve cevap vermedir. Bir bağlılık figürü fiziksel olarak bulunabilir; ancak duygusal olarak orada olmayabilir. Ayrılık kaygısı, bağlılık figürünün ulaşılabilir olarak algılanmamasından doğar. Duygusal bağlılık ve ihtiyaç olunduğunda bu duygusal bağı bulmaya dair güven önemlidir. Bağlanma üzerinden düşünecek olursak; herhangi bir cevap vermek (bu cevap kızgınlık dahi olsa), hiç cevap vermemekten daha iyidir. Eğer bağlılık figüründen bir cevap ya da duygusal bağlılık işareti alınamazsa, algılanan mesaj “Senin sinyallerin beni ilgilendirmiyor, aramızda bir bağlantı yok.” şeklinde olacaktır.

    Duygu, bağlanmanın merkezindedir. Bağlılık ilişkileri en yüksek duygularımızın yükseldiği ve bu duyguların en çok etkiye sahip olduğu ilişkilerdir. Duygular bize ve diğerlerine motivasyonlarımızı ve ihtiyaçlarımızı ifade eder.

    • Korku ve belirsizlik bağlanma ihtiyacımızı tetikler:Birey kendini tehdit altında hissettiğinde, travmatik bir deneyimden dolayı ya da günlük hayatı etkileyen hastalık gibi bir durumdan ötürü, hatta bağlılığın güvenliğe dair direk bir tehdit olduğunda; çok güçlü bir duygu uyanır ve rahatlık ve temas ihtiyacı belirgin hale gelir. Yakınlık arama gibi bağlanma davranışları aktive olur. Sevilen biriyle temas hissi temel duygu düzenleyicilerinden biridir. Önemli kişilere bağlanma çaresizlik ve anlamsızlık duygusuna karşı temel korumamızdır.
    • Ayrılık sürecindeki içsel stres tahmin edilebilirdir:Eğer bağlanma davranışları güvenli bir cevap almayı ya da bağlılık figürleriyle teması sağlayamazsa tipik bir süreç başlar: Kızgınlıkla karşı koyma, kaynaşmaya çalışma, depresyon, umutsuzluk ve en sonunda kopma. Depresyon temasın kaybına verilen doğal bir tepkidir. İlişkilerdeki öfke bazen ulaşılamaz durumdaki bağlılık figürüyle temas kurmaya yönelik bir girişim olarak yorumlanabilir. İlişki içindeki umudun öfkesiyle ilişkisizlikteki umutsuzluğun öfkesi birbirinden ayrıdır. Güvenli ilişkilerde ulaşamamaya dair protesto öteki tarafından fark edilir, kabul edilir ve yanıtlanır.
    • Güvensiz bağlanmanın çeşitli biçimleri vardır:Bağlılık figürünün hiç cevap vermeyişi ile nasıl baş edilebileceği sınırlıdır; ancak “Sana ihtiyacım olduğunda sana güvenebilir miyim?” sorusuna verilen olumsuz yanıtlar karşısında birçok baş etme mekanizması gelişebilir. Böyle bir durumda bağlanma yanıtları anksiyete ve kaçınma arasındadır. Yeri değiştirilemez biriyle ilişki tehdit altına girdiğinde ancak henüz tamamen kopmadığında bağlanma sistemi aşırı uyarılır ve hızlanır. Bağlanma davranışları artar ve yoğunlaşır: Kaygılı hal, izleme durumu, hatta sevilen kişiden yanıt almaya yönelik saldırgan girişimler olabilir.

    Güvenli duygusal bir bağlılık olmadığında bu durumla baş etmek için ortaya çıkabilecek bir başka strateji ise, özellikle cevap almaya dair umutlar sona erdiğinde, bağlanma sistemini durdurmak, bağlanma ihtiyaçlarını baskılamak, görevlere ve sorumluluklara odaklanmak, bağlılık figürüyle duygusal bağ kurma girişimlerini sınırlandırmak ya da bu girişimlerden tamamıyla kaçınmaktır. Güvensiz başka bir strateji ise hem yakınlık aramak hem de yakınlık teklif edildiğinde korku ve kaçınmayla karşılık vermektir. Bu strateji genellikle diğerlerinin korkunun hem çözümü hem de kaynağı olarak algılandıkları kaotik ve travmatik bağlanmalarda olur.

    Bağlanma davranışları kişinin duygularını düzenlemeye, reddedilme ve yalnız bırakılmaya karşı kendisini korumaya yönelik yanıtlarını içerir. Bağlanmaya yönelik alışkanlıklar yeni ilişkilerle değişebileceği gibi, var olan ilişkiye şekil verebilir ve bu şekilde sürdürülebilir. Bağlanma stratejileri partnerin bağlanma biçimine göre farklılaşabilir. Bağlanma biçimi ilişki doyumunu etkiler. Güvensiz bağlanan çiftler, güvenli bağlanan çiftlere göre ilişkiyle ilgili daha az tatminkandır. Güvenli bağlanan çiftlerin adaptasyonu ise daha yüksektir.

    • Bağlanma, kişinin kendisiyle ve ötekiyle ilgili zihinsel temsiliyetlerini içerir:Bağlanma stratejileri duygularla baş etme yollarını düzenler. Bazı partnerler reddedilmiş hissettiklerinde şikayet eder ve bir felaket olmuşçasına tepki gösterirler, bazı partnerler ise birkaç gün sessizleşirler. Bu davranışlarda kişinin kendisini ve ötekini zihninde nasıl temsil ettiği belirleyicidir. Güvenli bağlanan kişide, kişi kendini sevilmeye ve değer verilmeye layık görür, özgüvenli ve yeterlidir. Araştırmaların gösterdiğine göre, güvenli bağlanma kendine yeterlilik ve kendi kendine yapabilirlikle bağlantılıdır. Güvenli bir şekilde bağlanan kişilerin ötekilere dair zihinsel imgesi ihtiyaç halinde cevap verebilecek, güvenilebilir ve inanmaya değer olduklarıdır. Kişinin kendisine ve ötekine dair zihinsel temsiliyetleri, ilişkiye taşınarak etkileşim biçimlerini şekillendirir. Bir kişinin birden fazla temsiliyeti olabilir ve duruma göre bazıları daha aktif olabilir. Amaçlar, inanışlar, stratejiler ve duygular bu temsiliyetlere göre belirlenir. 
    • İzolasyon ve kayıp kaçınılmaz olarak travmatize edicidir:Yoksunluk, kayıp, reddedilme, en çok ihtiyaç duydukları tarafından terk edilme; kişi üzerinde oldukça büyük etkilere sahiptir. Bu travmatik durumlar ardından izolasyonu getirdiğinde, kişilik gelişiminde ve hayattaki diğer zorluklarla başa çıkmada oldukça büyük etkilere sahiptir. Bir kişi, ihtiyaç duyduğunda bir ötekine ulaşabileceğine dair güvene sahip olduğunda, bu güvene sahip olmayan kişi kadar kronik ve yoğun bir içsel korku duygusuna sahip olmaz.

    Yoksunluk ve ayrılık stresi ilişkinin bir parçasıdır ve danışanlar bu durumlardan genellikle ‘travmatik’ olarak bahsederler. Ayrıca bu durumlar depresyon, anskiyete ve aşırı tetikte olma halleri ile bağlantılıdır.

  • Psikodinamik Psikoterapi: En Basit Anlatımıyla

    Psikodinamik Psikoterapi: En Basit Anlatımıyla

    Psikoterapideki en önemli faktör, danışan ile terapist arasında kurulan terapötik ilişkidir. Terapötik ilişki, değişim için gerekli olan temel unsurdur. Terapötik ilişki, danışanın terapiye değer vermesi ve terapistle işbirliği halinde olması için gereklidir. Terapötik işbirliği oranında terapiden fayda elde edilebilir.

    Psikoterapiye psikodinamik yaklaşım, danışan ile terapist arasındaki terapötik ilişkiyi, bir yöntemin uygulanması için bir aracı olmaktan ziyade, çalışmanın odak noktası olarak ele alır.

    Psikodinamik teoriye göre, şimdiki psikolojik yaşantılarımız/problemlerimiz, geçmişte yaşadığımız deneyimlerle şekillenir. Buna göre, sağlıklı bir psikolojiye ulaşabilmek için geçmiş deneyimlerimizle yüzleşmemiz gerekmektedir. Örnek olarak; bir kişinin ailesiyle güvenli bir bağ kurmuş olması, şimdiki partneriyle de muhtemelen güvenli bir bağ kurmuş olacağının göstergesidir. İnsanlar, geçmişteki yaşantı ve duygularını tekrarlama eğilimi gösterirler. Bu tekrarlama eğilimi, kendini, terapistle kurulan terapötik ilişkide de gösterir. Psikodinamik yaklaşım, danışanların geçmişte kendileri için önemli olan kişilerle–genellikle bakıcılarıyla (anne, baba vb.)- kurdukları yaşantıyı şimdiki terapistlerine yansıtacağını/aktaracağını belirtir. Buna “aktarım” denir. Terapide, danışanın aktarım yaşantıları ortaya çıkacaktır. Aktarım olumlu ya da negatif olabilir. Olumlu aktarım gerçekleştiğinde; aktarım terapinin ilerlemesine yardımcı olabilir,danışan rahatlık ve açıklıkla duygularını terapistine iletebilir. Negatif aktarım gerçekleştiğinde ise, danışan için duygularını açmak güçleşir; çünkü terapiste yönelik duygular çok güçlüdür ve danışan kendini geri çeker. Danışandaki aktarım potansiyeli, analitik/dinamik çerçeve ve analitik/dinamik yorum ile değişip dönüşebilir. Negatif aktarım çözümlenemediğinde, danışan terapiyi bırakma noktasına gelebilir ve terapi yarım kalabilir.

    Psikodinamik terapide, danışanın bağlanma tarzı incelenir (güvenli, kayıtsız, saplantılı, korkulu/kaygılı bağlanma), bilinçaltındaki yaşantılar yüzeye çıkarılır ve aktarım çözümlenir. Terapi sürecinde terapist, terapinin devam edebilmesi için, danışanın bilinçdışı savunmalarını kırmalıdır. Bu bilinçdışı savunmalara “direnç” denir. Bu, değişime karşı gösterilen dirençtir.

    Terapötik ilişkide belirli sınırların çizilmiş olması önemlidir: Belirli bir gün/günler ve saat/saatlerde terapi yapılması, terapinin başlangıç ve bitiş zamanının belirli olması ve esnetilmemesi, terapi yapılan mekanın mümkün olduğunca sabit olması, danışanla kurulan ilişkinin belli sınırlar içinde kalması –örneğin partner ilişkisine dönüşmemesi-, gizlilik ilkesine sadık kalınması vb. Bu sınırlar, danışanın duygu, düşünce ve yaşantılarını incelemesi için güvenli bir ortam sağlar. Ayrıca sabit bir terapi düzeneği, danışanın bilinçdışı dalgalanmalarını görünür kılar ve onlar üzerinde çalışmaya imkan verir.

    Psikodinamik terapide değişim, danışanın bilinçdışı aktarım sürecinin yorumlanması ve terapistle kurduğu güvenli tarzda ilişki kurma biçimini öğrenmesiyle gerçekleşebilir.