Etiket: İlişki

  • Kendimizi Tanıyalım

    Kendimizi Tanıyalım

    Kendiliğimiz

    Yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan, insan ilişkilerimizi düzenleyen ve bir şekilde karşımıza çıkan her durumda nasıl davranacağımızı belirleyen bir kendiliğimiz bulunmaktadır. Bu kendiliğimiz yaşamımızın ilk 3 yılında ortaya çıkar ve yaşamımızın diğer dönemlerinde gelişir. Özellikle ergenlik döneminde netlik kazanır. Kendilik üzerine birçok tanım yapılmıştır fakat anlaşılır ve bütüncül bir bağlamda toparlayacak olursak kendilik, tam bir kişi olarak bilinçli ve bilinçdışı süreçleri içinde barındıran, bizim kim olduğumuzu tanımlayan bir terimdir. Kendimizle ilgili zavallı, aciz, değersiz, mükemmel, eşsiz, korkak, cesur, başarılı, başarısız vs. yüzlerce kendilik tasarımımız vardır.

    Kendiliğimizi gerçek kendilik ve sahte kendilik olarak ikiye ayırabiliriz. Sahte kendilik, içinde sevilme, beğenilme, onaylanma, ilişkilerde mesafe ayarlama vb. bazı savunmaları bulundurmaktadır. Bu savunmaları sıkıntılardan kurtulmak, kendimizi uyuşturmak pahasına gerçeklikten uzaklaşarak kötü duygulardan korunmak için kullanırız. Oluşumu ise ilk üç yaşta bize bakım veren kişinin beklentileri doğrultusunda oluşur ve hayatımız boyunca tüm bu ilişkilerimizi ilk bakıcıyla yaşadığımız ilişki gibi yaşarız. Bu, çoğunlukla bilinçdışı ve sağlıksız bir döngü halini alır. Örneğin, koşullu sevgi almayı öğrenen bir bebek, hayatı boyunca ancak yaptığı eylemler neticesinde sevileceğini düşünerek hareket eder. Başka bir örnek verecek olursak, yine ilk üç yaşta her dediği olan, sınırlarını bilmeyen bir çocuk, yetişkinlik yaşantısında da her şeyin kendi kafasındaki gibi olmasını bekleyecektir. Dünya adeta onun etrafında dönmektedir. Bu davranışlar bilinçli bir düşünmeden değil, sahte kendiliğe hizmet eden sağlıksız savunmalardan kaynaklanır.

    Gerçek kendilik terimi ise, içinde sahte kendilik bulundurmayan doğal, özgün, dış odaklı olmayan içsel bir kendiliktir. Gerçek kendiliği daha iyi anlayabilmek için bazı kapasitelerinden bahsetmek mümkündür. İşte gerçek kendiliğe sahip olan kişilerin kapasiteleri;

    1. Sağlıklı bir gerçek kendilik geliştirmiş, sahte kendiliğinin savunmalarıyla yaşamını sürdürmeyen bir bireyin duyguları spontan, canlı, doğal ve içtendir. Duygularını canlılık içerisinde hisseder.

    2. Kişinin kendini tam kendi olarak algılaması kendilik kapasitelerinden bir diğeridir. Kendilerini ne olduğundan zayıf, yetersiz, değersiz ve aciz hissetmeli ne de gereğinden fazla şişirilmiş kendilik algısı olmalıdır.

    3. Kişinin kendilik aktivasyonu yapabilmesidir. Kendilik aktivasyonu yapabilmek, kişinin bireyleşmeyi başarabilmesi ve yaptığı davranışların arkasında durmasıdır. Yaptığı eylemleri temelinde yatan şey dış etkenlerle bağlı değildir. Kendi için, içsel deneyimlerinin sesini dinleyerek davranır. Başkalarının onayını bekleyerek dış odaklı bir sistemle yaşamını sürdürmez. Dışarıdan gelen saldırılara karşı kendini savunur. 

    4. Yaptığı kendilik aktivasyonunu kabul eder ve kendine güvenir. Çevresel durumlarla olumlu ve uyumlu bir tavırla başa çıktığını kabul eder ve kendine güveni ortaya çıkarır.

    5. Acı veren duyguları yatıştırabilir. Acı veren duyguları yatıştırarak bağımsız bir şekilde plan yapar ve yaşadığı olumsuz duyguları minimuma indirerek yaşantısına devam eder.

    6. Kişinin tecrübelerinin devamı olarak kendiliğinin devamını sürdürebilir. Başka bir deneyim halinde ise bu durumla uyum sağlayabildiğini kabul eder. 

    7. Kararlıdır. Kendini bir nesne veya ilişkiye adar, bütün engellere rağmen hedefe ulaşmada ısrarcı davranır. 

    8. Yaratıcılık özelliği vardır. Bu özelliği sayesinde eski ve tanıdık örüntüleri kendiliği için farklı hale dönüştürür. 

    9. Bir ilişki içerisinde terk edilme, yok olma, bitme vb. kaygıları olmadan kendini ilişkiye adar ve kendini tam olarak ifade eder. 

    Özetle gerçek kendiliğe sahip kişi olgunlaşmış, güçlü potansiyelleri olan, cinsel kimliğini kabullenmiş, doğal davranan, adaptasyon kabiliyeti olan kişidir. 

  • Çift Terapisi Nedir?

    Çift Terapisi Nedir?

    Evli, nişanlı veya sevgili, ilişkide yaşanan sorunları çözmek ve daha mutlu bir ilişkiye ulaşabilmek için çiftlerin birlikte katıldıkları terapi sürecidir. Çiftler bu süreçte daha mutlu olmak için; ilişkilerinde neye ihtiyaç duyduklarını keşfeder, bunları hayata geçirmenin yollarını öğrenirler. Birbirlerinin ilgi alanlarını süreç içerisinde güncelleyerek ilerde de değişebileceğini fark ederler. Unutmayın, mutlu ilişki, sorun yaşamayan, farklılıkların olmadığı, çatışma olmayan bir ilişki demek değildir. Önemli olan sorunlarınızı nasıl ele aldığınız ve çatışmayı nasıl yönettiğiniz.

    Ne amaçlanır?

    Çiftlerin daha mutlu bir ilişki için yeni iletişim dili kazanmaları, kendilerini ifade edebildikleri ve ortak hedefleri de paylaşabildikleri bir ilişkiye ulaşmaları hedeflenir. Çiftlerin daha mutlu bir ilişki yaşamaları, ilişkideki sorunlarını çözmeleri, beklentileri fark etmeleri ve uzlaşmayı kendi aralarında sağlamaları hedeflenir. Çift terapiye düzenli devam eden çiftlerin ilişkilerinde olumlu gelişmeler yaşadıkları bilinmektedir.

    Kimler Başvurur?

    Evli veya sevgili, ilişkisinde sorun yaşayan, sorunları çözmek ve daha mutlu bir ilişki yaşamak isteyen herkes çift terapi için başvurabilir. Önemli olan ilişkinizi kurtarmak istemeniz, terapi ve değişime hazır olmanızdır. Çift terapi, ilişkideki iki tarafın da çaba ve katılımını gerektirir.

    Çift Terapi uygulamasını kimler yapar?

    Çift terapisi, evlilik terapisi ve ilişki terapisi aynı kavramlardır. Yalnızca, bu konuda eğitim almış uzmanlar çift terapi yapabilirler. Çift terapistleri, eğitim aldıkları yaklaşıma göre teknikler uygulayarak sorunlarınızı çözmeniz için size yardımcı olurlar.

    Çift Terapi ile İlgili Yanlış Bilinenler

        Diğer terapilerde olduğu gibi, Çift Terapide de tek görüşme ile sorunların çözülmesi hedeflenemez, ilişkinin de değerlendirilme ve müdahale planı süreci mevcuttur.

    • Terapi bir süreçtir. 

    • Çift terapide “suçlu” ya da “haksız” taraf yargılaması yapılmaz. 

    • Terapist, çiftler arasında hakem değildir.

    • Uygun bir çift olup olmadığınıza, mutlu olup olmayacağınıza ya da ilişkiye devam edip etmeyeceğinize terapist karar veremez.

    • Çift terapisi boşanma kararı alındıktan sonra son çare olarak denenecek yöntem değildir. 

  • Pozitif Aile Terapisi

    Pozitif Aile Terapisi

    Yaşamımızda birçok farklı ilişki türü vardır. İlişkilerin de farklı seviyeleri vardır. Bazı insanlar bir nedenle ya da sadece bir dönem hayatımıza girerler ve sonra kaybolurlar. Bazı ilişkiler ise sürekli ilişkilerdir. Hepimiz bir aileye dahil olmak üzere dünyaya gözlerimizi açarız. Sevgi, bağlılık ve dayanışma gibi yaşamsal duyguları ilk olarak ailemizde deneyimleriz. Mutlu bir aile ilişkisine sahip olmak yaşamdaki en değerli mutluluk kaynaklarından birisidir. Ne var ki aile içi sorunlar ve çatışmalar ortaya çıktığında, mutluluğumuzu olumsuz etkilemeye başlar. Olumsuz iletişim, öfke, aşağılama ve hayal kırıklığı ortaya çıkar ve bu da ilişkileri riske atar. Anlaşmazlıklar tabii ki ilişkinin bir parçasıdır. Ancak daha iyi bir anlayış ve olumlu iletişimle anlaşmazlıkları çözme yollarını bulabilirsiniz.

    İlişkiler birçok yönden bitkilere benzer. Eğer onları besler ve ilgilenirsek büyür ve gelişirler. Ancak onları ihmal eder ve görmezden gelirsek, yabani bir şekilde büyür ya da yaşamlarını kaybederler. İlişkiler heyecan verici ve canlandırıcı olabildiği gibi kurutucu da olabilir. Bazı ilişkiler, bizi güçlendirirken, bazıları bizi yorar. Bazı ilişkiler çabaya gerek duymaz, ama bazı ilişkiler yoğun bir çaba ve emek gerektirir.

    Aile ve çift terapisi, çatışmaları tanımlamak, çözmek ve etkili iletişim kurabilmek için etkili bir yöntemdir. Aile ve çift terapisi, size aile ve ilişki içinde yaşadığınız duygusal sorunlar için etkili araçlar sunar. Olumsuz yönlere değil, sizi bir arada tutan olumlu yönlere odaklanma alışkanlığı geliştirmenizi sağlar. Ailenizi ve ilişkilerinizi güçlendirmek, eşsiz ve mutlu ilişkilere sahip olmak için size umut ve cesaret verir. Farklı kişiliklere sahip olmanın zenginliğini ilişkilerinize yansıtmanız için kapı açar. Aile terapisi sona erdiğinde, kalbinizdeki sevginin gücünü hem kendiniz hem de ailenizin mutluluğu için kullanmaya başlarsınız.

    Pozitif Aile Terapisi, Avrupa Psikoterapi Birliği tarafından onaylanan bir psikoterapi yöntemidir ve yüksek oranda etkin olduğu yapılan bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. İnsana bakış açısı pozitiftir ve her insanın kendi kapasitesini geliştirme yeteneği olduğuna inanır.

    Aile ve İlişki Problemlerinde Çalışma Konuları

    • Aile Terapisi
    • Aile İçi Duygusal İletişimi Geliştirme
    • Evlilik Öncesi Danışmanlık
    • Evlilik Danışmanlığı
    • Boşanma Sürecinde Danışmanlık
    • İlişki Danışmanlığı

    Hayalinizdeki ilişkilere ulaşmanız mümkün. Tek yapmanız gereken çaba, sabır ve kararlılıkla ilişkilerinizi beslemek. Buna değer…

  • Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve evlilik terapisi, çiftlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, bu ilişki tarzının davranışlara ve ilişkinin kendisine nasıl yansıdığını anlamaya çalışan, aile sistemini bireyler arası ilişkiden ziyade bir bütün olarak gören psikoterapi türüdür. Aile içinde gözlenen çatışmalar, eşler arasında ya da ebeveyn ile çocuklar arasında görülen iletişim zorlukları, çocuklarda davranım problemleri, stres, madde kötüye kullanımı, cinsel işlev bozukluğu, geniş aile sisteminde gözlenen rahatsızlıklar (kronik hastalıklar gibi), cinsel işlev bozuklukları dahil pek çok başlık ilişki ve evlilik terapisinin konusunu oluşturabilir.

    Çift ve evlilik terapisi; bireysel psikoterapiden farklı olarak, aile/ilişki dinamiklerine ve bu dinamiklerin psikolojik iyilik hali üzerindeki etkilerine odaklanır. Psikoterapist ve eşler arasında karşılıklı güven, şeffaflık ilişkisi sağlanır ve psikoterapist eşlere eşit mesafede yaklaşır. Koşulsuz olumlu kabul ile eşlerin kendilerini güvenli bir ortamda, yargılanmış hissetmeden açması sağlanır. İlişki ve evlilik terapisinde, bireyler değil bireylerin davranışlarının aile sistemini nasıl etkilediği incelenir. Dolayısıyla bir aile üyesini tanılamaktan çok o aile üyesinin diğer bireylerle olan ilişki tarzının aile üzerindeki yansıması ele alınır.

    Çift ve evlilik terapisinde başvuru sebebiyle de ilgili olarak görece hızlı ve çözüm odaklı müdahalelerde bulunulur.İletişim sorunları, aile içi çatışma, çocuk ve ebeveynler arası anlaşmazlıklar, kaygı ve depresyongibi ailenin işlevselliğini bozan pek çok konu terapi sürecinde ele alınır. Eşlerin ve aileyi oluşturan bireylerin bu gibi durumlarda çatışma çözümüyle ilgili becerilerinin güçlendirilmesi amaçlanır.

    Çift ve evlilik terapisinde; kendi duygu, düşünce, davranışlarını ve ilişkiye yansıyan kısımlarını anladıkça eşlerin iletişim becerileri güçlenmektedir. Çiftler, ilişki içindeki stresi daha iyi yönetebilmekte ve çatışma durumunda daha etkili baş etme yolları geliştirebilmektedir.

    Yaşam boyu gelişim çerçevesinden bakıldığında evlilikle birlikte insan hayatında süregelen pek çok gelişim evresi söz konusudur:

    • Evlilik öncesi hazırlık dönemi,

    • Yeni evli çift dönemi,

    • Küçük çocuklu aile dönemi,

    • Ergen çocuklu aile dönemi,

    • Orta yaş dönemi,

    • Çocukların evden ayrıldıkları dönem ve evlilikte yaşlılık dönemi.

    Her bir evrenin gerektirdiği hazırlık ve sorumluluğun yanı sıra bu evreler arası geçiş aşamasında da çeşitli problemler ortaya çıkabilir.

    Evliliğe hazırlık aşaması, çiftlerin kendi kök aile sisteminden (kendi anne babalarıyla birlikte yaşadıkları dönemden) getirdiği anlayış ve örüntüler göz önünde bulundurulduğunda, aslında iki farklı aile sisteminin bir araya gelişi olarak düşünülebilir. Bu iki aile sisteminin birbirine uygunluğu; farklılıkları tolere edebilme ve sorun yaşandığı durumda bu sorunla baş edebilme becerisini kapsar. Çift ve evlilik terapisindeki amaçlarından biri de eşlerin kendi kök ailelerinden getirdiği inanç, değer, mesafe, sınırlar doğrultusunda esneyebilme ve uyum sağlama becerilerini geliştirmektir. Örneğin, bazı ailelerde bireyler, birbirine duygusal olarak daha yakın mesafedeyken; bazı ailelerde daha uzaktır. Bazı ailelerde karar alım sürecine geniş aile dahil olabilirken, bazı aileler kendi içlerinde karar alma tercihinde bulunabilir. Eşler, kendi kök ailelerinden alışkın oldukları düzeni sürdürmeye çalışırken bu geçiş sürecinde zorlanabilir. Bu geçiş süreci farklı çatışmaları da beraberinde getirebilir.  Çift ve evlilik terapisi, bu gibi çatışma durumlarında, bireylerin kendi ilişki örüntülerini ve kök aile sistemindeki bu durumun eşler arası ilişkiye nasıl yansıdığını fark etmelerini sağlar.

    Evliliğin ardından eşlerin, ilişki içinde birbirlerine göre konumu, çocuk sahibi olduklarında ve gelişim evreleri boyunca farklılaşabilir. Her geçiş evresinde çözülmesi gereken farklı bir kriz söz konusudur. Evlilikteki uyum ve işlevsellik, bu krizin nasıl ele alındığı ve çözüme ulaştığıyla şekillenir. Evliliğin ilk yıllarında karşılaşılan sorunlar, çocuk sahibi olduktan sonra ya da çocuklar evden ayrıldıktan sonra farklı şekilde kendini gösterebilir. İlişki içinde ortaya çıkan semptom ve bu semptomun anlamı ilişki ve evlilik terapisinde ele alınan önemli bir konu başlığıdır. Terapide çoğu zaman çocuk, semptomu ortaya çıkaran aile üyesi olarak düşünülür. Bahsedilen semptom, çocukluk dönemine özgü bir sorun olarak görülebilir ancak aile sistemi içinde ele alındığında çatışmayı besleyen ya da eşler arası çatışmayı önleyen bir işlev görebilir. Örneğin, okula gitmek istemeyen ya da okulda sorun yaşayan bir çocuk, aile gündemini meşgul edebilir ve eşleri, kendi aralarındaki sorunu konuşmaktan, bu sorunu ele almaktan, dolayısıyla ortaya çıkacak çatışmadan koruyabilir. Böyle bir durumda ise farklı bir sorun alanı olarak çocukta davranışsal problemler gözlenebilir. İşlevsel şekilde ele alınmayan çatışma çözümü, uzun vadede eşler arasında ve aile sistemi içinde sağlıklı olmayan iletişim örüntüsünü sürdürme potansiyeline sahiptir

    Çift  ve evlilik terapisi, tüm bu gelişimsel art alan ışığında, çiftler arasında ilişki sırasında ve/veya evlilik sürecinde yaşanan sorunlara kapsamlı bir perspektiften bakarak eşlerin ihtiyacına yönelik çözümler üretmeye çalışır.

  • Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel işlev bozuklukları kadınlarda; cinsel ilgi/istek azlığı, cinsel organda- pelviste ağrı/içe girme bozukluğu (vajinusmus) sorunlarından; Erkeklerde ise; düşük cinsel istek bozukluğu, sertleşme bozukluğu, erken boşalma, geç boşalma ile ağrılı cinsel birleşme sorunlarından oluşmaktadır. Cinsel işlev bozuklukları genellikle erken yetişkinlikte görülmeye başlayan ve çok sık rastlanan sorunlardır. Cinsel deneyimlerin artmaya başladığı dönemlerde ortaya çıkabilir. Yapılan çalışmalar, kadın ve erkekte eşit oranda, en az her üç kişiden birinin yaşamlarının herhangi bir döneminde en az bir cinsel işlev bozukluğu yaşadığını belirtmiştir. Bunun sebebi psikolojik, biyolojik veya her ikisini de kapsayan faktörler olabilir. Doğuştan getirilen özellikler kadar yetişme koşulları, eğitim, yetiştiği kültürde cinselliğe bakış açısı, ailenin tutumu ve yaşanılan psikolojik travmalar, taciz, tecavüz gibi olaylarda cinsel işlev bozukluğuna sebep olabilir. Toplumun büyük kesimini ilgilendiren bu sorun toplum tarafından ne kadar paylaşıldığı ve tedavi edilmesi için bir hekime veya psikologa başvurduğu ve ne ölçüde sorun olarak gördükleri önemlidir.

     Cinsel işlev bozukluklarında hazırlayıcı, başlatıcı ve sürdürücü bir sürü etken bulunmaktadır. Bunlar; cinsel eğitimin yetersizliği, tutucu ortamda büyüme, yetersiz cinsel deneyim, kişilik özellikleri, travmatik cinsel deneyim, sağlıksız aile ilişkileri, bedensel hastalıklar, depresyon ve diğer psikiyatrik bozukluklar, alkol ve madde bağımlılığı, yaşlanma, sadakatsizlik, eş kaybı, partnerdeki işlev bozukluğu, ilişkide yaşanan sorunlar, partnerler arasındaki çekicilik kaybı olarak sıralanabilir.

    ERKEKLERDE DÜŞÜK İSTEK BOZUKLUĞU NEDİR?

    Erkekte cinsel aktivite ile ilgili düşünce ve isteğin olmadığı durumdur. Yaşam boyu veya edinsel olabilir. Yaşam boyu olduğunda kişide cinsel yönelimle ilgili utanç, geçmişte yaşanan cinsel travmalar veya partneriyle cinsellik yaşadıktan sonra mastürbasyon yapmayı tercih etmesi gibi cinsellikle ilgili bir sırla bağlantılı olabilir. Bu bireylerin cinsel istek azlığı yeni bir partner ile geçici bir süre (sadece birkaç ay) gölgelenebilir. Edinsel ise daha yaygın olanıdır. Genelde bu durum erken veya geç sertleşme ve boşalma problemleriyle ortaya çıkar. Bu sorun eşle yakın bir ilişkisinin olmaması, kaygı ve duygudurum bozuklukları, diyabet, hipertansiyon, madde kullanımı gibi pek çok nedenden kaynaklanabilir. 1994 yılında 1.400’den fazla erkekle yapılan araştırmada, erkeklerin %16’sı birkaç ay boyunca cinselliğe ilgi duymadıkları dönemler yaşadıklarını belirmişlerdir. (Kadınların ise %33’ü bunu belirtmiştir.) Bunu söyleyen erkekler ise genellikle daha yaşlı, hiç evlenmemiş, yüksek bir eğitim seviyesine sahip olmayan, ekonomik olarak da güçsüz erkekler olduğu görüşmüştür.

    SERTLEŞME BOZUKLUĞU NEDİR?

    Erkeğin cinsel ilişkiyi devam ettirecek düzeyde sertleşme yaşayamaması veya ilişkiyi devam ettirmekte zorluk yaşamasıdır. Diğer adı iktidarsızlık olan sertleşme bozukluğu kısmi veya tamamen olabilir. Ancak her iki durumda da ilişki yaşayacak kadar yeterli düzeyde sertleşme olmaz. Genç erkeklerin %2’sini etkiler ve cinsel bozuklukların arasında en yaygın olanıdır. Her yaşta görülebilir ancak ilerleyen yaşlarda daha sık rastlanır. Buna bedensel sebepler, kalp damar hastalığı, şeker hastalığı gibi etkiler neden olabilir. Duygusal anlamda yaşanan öfke, kızgınlık, suçluluk ve cinsel partnere olan güvensizlikte diğer etkenler arasındadır. Diğer bozukluklarda olduğu gibi sertleşme bozukluğunun sebebi organik (bedensel) ve psikojenik olabilir. Hangi sebeplerin neden olduğunu bilmek için cinsel öykü alınmalıdır. Nedeni organik olsa dahi kişinin yaşadığı kaygı ve anksiyete sorunu psikojenik hale getirebilmektedir.

    ERKEN BOŞALMA

    Kişinin, neredeyse her zaman için vajinaya girdiği anda olmak üzere istediğinden daha önce boşalmasıdır. Farklı çalışmalar kaç dakikanın gerçekten erken olduğu ile ilgili farklı standartlar kullanır. Süre ne olursa olsun, her iki partnerde hayal kırıklığına uğradığında bu ilişkide strese neden olur ve daha fazla probleme neden olarak kontrol kaybına yol açar. İlişkide eşlerin birbirleriyle uyumu çok önemlidir. İstatistiksel verilere göre kadın ve erkeklerin boşalma süreleri vardır. Eğer kadın bu sürenin üstünde (geç) erkekte bu sürenin altında (erken) boşalıyorsa çift cinsel anlamda uyumsuzdur. Sonuç olarak aradaki bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak gerekmektedir. Erken boşalma cinsel yetersizlik değil, çözülmesi gerek bir uyum sorunudur ve tedavisi kolayca yapılabilmektedir. Erken boşalma yaygın görülen bir bozukluktur. Cinsel işlev bozukluğu tedavisi gören erkeklerin yarısı erken boşalma bozukluğu tedavisi için gelir. İstatistiklere göre eğitim seviyesi yüksek erkeklerde daha sık rastlanır. Nedeni sosyal çevrelerinin partnerini tatmin etme konusunda oldukça hassas olmasıdır. Kaygı etkileyici faktördür. Bunun yanı sıra fiziksel hastalıklar da bu bozukluğa yol açabilir.

    GEÇ BOŞALMA

    Erkek, dikkat çekecek ölçüde geç boşalma yaşar veya boşalamaz. Orgazm olmakla ilgili problem yaşamaktadırlar. Bazıları orgazm olmakta zorlanırken bazıları vajina içine boşalamayabilir. Uzun süreli sürtünmeyle partnerde ağrı şikayetine yol açabilir. Böyle bir problemin çözümü ön sevişmede erotizmi arttırmak olabilir. Böylece performansla ilgili duyulan kaygı azaltılmaya çalışılır. Geç boşalma çok yaygın olmayan bir bozukluktur. Erkeklerde genellikle hiperglisemi, prostatektomi, abdominal aort ameliyatı, Parkinson hastalığı ve omurilik tümörleri gibi tıbbi bir neden bulunmaktadır. Bazı erkekler ise, orgazmın ötesinde, spermlerin idrar kesesine doğru gitmesine neden olan fiziksel bir anormallik yaşar (geriye boşalma). Alkolde dahil olmak üzere Alfametildopa (kan basıncını düşüren ilaç) ve tiyoridazin (sakinleştirici) gibi ilaçlarda geç boşalma sebebi olabilir. Yaşam boyu süren geç boşalma hastalarının kişilik özellikleri katı ve tutucu olarak adlandırılabilir. Bazıları cinselliğin günah olduğuyla ilgili dini kökenli inançları olabilir. Partnerinin cinsel anlamda çekici bulmamak veya kişiler arası bozukluklar olarak birçok faktörden kaynaklanabilir.

    KADINDA CİNSEL UYARILMA/İLGİ BOZUKLUĞU

    Kadının cinsel ilgisinin düşük ve uyarılmasının olmamasıdır. Cinsel aktiviteye, erotik düşünceye, partneriyle ilişki esnasında partnerinin girişimlerine karşı verdiği tepkiye ve ilişki sırasında zevk almaya karşı çok az ilgi ile gösteririler. Bu kadınlar genelde cinsel ilişki başlatamaz ve erotik bir filmle ya da benzer olan şeylerle uyarılmaz.   Cinsel istek uzun bir perhizden sonra baskılanabilmektedir. Nadiren cinsellik yaşamak, eşini çekici bulmamak bu problemin yaşanmasına zemin hazırlayabilir. Bunun yanı sıra kişinin kişisel güdüleri, öz güveni, önceki cinsel hayatında yaşamış olduğu deneyimler gibi pek çok faktöre dayanmaktadır. Kişide bulunan psikiyatrik bir hastalık, ilaç kullanımı veya bazı hastalıklar en sık sebeplerindendir. Diyabet,  sigara kullanımı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar da cinsel uyarılmayı olumsuz etkileyecek faktörler arasındadır. Düşük cinsel istek, menopoza girmiş kadınlarda daha fazla görülür. Ağrılı bir cinsel geçmişi, suçluluk duygusu veya çocukluk döneminde veya kişinin önceki cinsel deneyiminde tecavüz ya da başka bir cinsel travma yaşanmış olabilir. Tedaviye gelenler arasında en yaygın görülen şikayet cinsel ilgi düşüklüğüdür. Yaş aralığı 18-59 olan kadınların yaklaşık olarak %30’u, cinsel uyarılmalarının ve isteklerinin az olduğunu ve aylarca sürdüğünü belirtmektedir. Sonuç olarak birçoğu kendilerini ve ilişkilerini etkileyecek ölçüde sıkıntı yaşadığını belirtmiştir.

    CİNSEL ORGANLARDA-PELVİSTE AĞRI/İÇE GİRME BOZUKLUĞU (VAJİNUSMUS)

    Bu tanıyı alan kadınlar, cinsel ilişki esnasında ağrı, acı, sancı veya keskin bir ağrı olarak tanımlanabilecek vajinal kasların kasılması şeklinde kramplar yaşarlar ve her ilişkiye girmeye çalıştıklarında bu sıkıntıyla karşı karşıya kalırlar. Bu sıkıntıdan kaynaklanan kaygı da pelvik tabakanın gerilmesine yol açarak ilişkinin tamamlanmasını engeller ve ciddi boyutta ağrıyla sonuçlanır. Sürekli ağrıyla karşılaşan kadında artık cinsel zevkin yerini kaygı alır. Enfeksiyonlar, yaralar, pelvikteki iltihaplı hastalıklar ve jinekolojik bir ameliyat geçiren kadınların üçte birinde ilişki esnasında ağrı görülür. Toplumumuzda kadınların %50’si  vajinusmus nedeniyle cinsel tedavi birimlerine başvurmuştur. Geleneksel aile yapılarını korunması, kızlık zarının hala kadının namusu olarak görülmesi başvuru oranın batılı ülkelere göre çok yüksek olmasının sebeplerindendir. Yine kadının otoriter bir baba figürüyle yetişmesi ve kızgınlığını dışa vuramayan, sürekli kabul ihtiyacı bulunan pasif özellikler gösteren kızlarda görülme olasılığı daha fazla olduğu saptanmıştır. Vajinusmus kentte yaşayan kadınlara göre kırsal kesimde yaşayan kadınlar daha fazla görülür. Genel olarak ülkemizde görülme sıklığının çok yüksel olduğunu söyleyebiliriz.

    KADINDA ORGAZM BOZUKLUĞU

    Kadınlarda orgazm bozukluğu cinsel uyarılma evresinden sonra orgazmın çok yavaş, çok nadir veya çok zayıf olması ile ilgili yaşanan zorluktur. Orgazm olmak pek çok kadın için bir problemdir. Kadınların yaklaşık %30’u bu orgazm bozukluğundan etkilendiğini söylemiştir. Orgazm pek çok faktörden etkilenebilen kompleks bir süreçtir. Hipotiroid, diyabet ve vajinadaki yapısal hasarlar gibi birkaç fiziksel hastalık da bu soruna yol açabilmektedir. Orgazmı, aynı zamanda antihipertansif (kan basıncını düşüren ilaçlar), merkezi sinir sistemi uyaranları, trisiklik antidepresanlar ve monoamin oksidaz inhibitörleri (antidepresan ilaç grubu) gibi ilaçlarda baskılayabilmektedir. Olası psikolojik birçok faktör bulunmaktadır. Bunlar kadının geçmişinde yaşadığı sorunlu aile ilişkileri, duygusal yakınlık kuramamak, otoriter babaya sahip olmak, hamile kalma korkusu, hastanın partnerine karşı sert tavırları ve cinsellikle ilgili genel olarak yaşanan suçluluk olarak sayılabilir. Cinselliğe dair açık bir iletişimin olması, kadının haz aldığı uyarılma biçimini açıkça ifade edebilmesi cinsel uyarılma evresinden sonra yaşanan orgazm evresi için önemlidir. Bu faktörler göz ardı edilirse kadında suçluluk duygularına yol açarak orgazm bozukluğuna sebep olur.

    CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI TEDAVİSİ

    Cinsel işlev bozuklukları tedavi edilen bozukluklardır. Tedavi yöntemleri olarak ilaç tedavileri, cinsel terapi, aile danışmanlığı, bireysel psikoretapi gibi psikolojik tedaviler ve ameliyatlar kullanılabilir. Ancak tedavi sürecinde ilk değerlendirme de sorunun psikolojik mi fiziksel mi olduğu araştırılmalıdır. İlgililer tarafından tanı yöntemleri belirlenerek tedaviye başlanır.

  • Terk Edilme Şeması Nedir?

    Terk Edilme Şeması Nedir?

    İlişkilerimiz hayatımızda çok önemli bir yeri kapsar ve bu alanda bir sıkıntı yaşadığımızda genel olarak kendimizi pek de iyi hissetmeyiz. Bu yazımızda ilişkilerin bitmesine sebep olan terk edilme şeması üzerinde duracağız. Terk edilme şemasının etkilerini daha çok romantik ilişkilerimizde fark etmekle birlikte, bu şemanın şiddeti arkadaşlık ilişkilerimizi de etkiler.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Düşünce Yapıları

    Terk edilme şeması olan kişiler her ilişkinin bir gün biteceğine dair bir düşünceye sahiptirler. Yaşadığımız ilişkide partnerimiz bizim ona değer verdiğimiz gibi bize değer verse de bu şemaya sahip olan kişiler böyle düşünmezler. Bu nedenle ilişkinin herhangi bir durumda bitebileceğine dair inançları yüksektir. Bir problem yaşandığında partnerlerinin kolaylıkla ilişkiyi bitirebileceğine dair bir inanca sahiptirler. Her ilişkide bir takım problemler yaşansa da terk edilme şeması olan kişiler için problem yaşanması; ilişkinin bir daha eskisi gibi olamayacağına, bozulduğuna, devam etmeyeceğine dair bir sinyal olarak kabul edilir. Aslında bu şemaya sahip kişilerin zihni sürekli olarak ilişkiyi bitirebilecek durumlarla meşguldür. Biteceğini düşündüğünüz bir ilişkide kendiniz gibi davranmak ve duygusal anlamda karşı tarafa yatırım yapmak oldukça zordur. Sevdiğiniz birini kaybetme düşüncesi ise doğal olarak kaygı yaratır. Her insanın kaygı ile baş etmeye yöntemleri ise farklıdır. Bu nedenle her terk edilme korkusu yaşan kişi aynı şekilde davranmaz.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Kaçınma Yöntemleri

    Terk edilme kaygısıyla baş edebilmek için bireyler bazen kaçmayı denerler. İlişkilerden uzak durarak, herhangi bir ilişki yaşamayarak kendilerini korumaya çalışabilirler. Hatta biten bir ilişkinin ardından “Gitmesi iyi oldu, kendimi çok iyi hissediyorum,” diye düşünerek kendilerini rahatlatabilirler. Her iki durum da terk edilme şemasından kaçarak baş ettiklerini gösterir.

    Yine bu şemaya sahip kişiler ilişkileri bitmesin diye aşırı uğraşabilirler. Birlikte zaman geçirmedikleri durumlarda aşırı kaygılı olabilir ve partnerlerini hiç yalnız bırakmak istemeyebilirler. Birlikte oldukları kişiyi sürekli kendileriyle yeterince ilgilenmediği ve sonunda onu terk edeceği üzerine suçlayabilirler. Bu ve buna benzer davranışlar farkında olmadan ilişkide bir güven problemi olduğunu karşı tarafa hissettirir. Bu durum partnerin kendisini ispatlamaktan yorulması, ilişkide güven bağını hissedememesi vb sebeplerle ilişkiyi sonlandırmasına sebep olabilir. Sonuç olarak terk edilme şeması olan kişi farkında olmadan korktuğu şeyi “terk edilme”yi başına getirmiş olur.

    Terk edilme şeması olan kişiler gerçekten terk etme potansiyeli olan insanlarla birlikte olabilirler. Bu şemaya sahip kişilere dengesiz aşk ilişkileri daha çekici gelebilir. Bağlanma sorunu olan kişilerle ya da evli kişilerle birlikte olabilirler.

    Her üç durumda terk edilme düşüncesinde ne kadar haklı olduklarını düşünmelerine ve bu düşünceye daha da bağlanmalarına neden olur. Bu nedenle bu şemaya sahip olan kişiler ilişkilerindeki en ufak bir bozulmayı, sıkıntıyı aşırı yoğun duygusal hisler içinde yaşayarak deneyimlerler. İlişkileri çok çok nadir olarak sakin ve tutarlı ilerler.

    Kısaca özetlersek…

    O halde basit bir ifade ile ilişkinizde terk edilme korkusu yaşıyorsanız, ilişkinizin devamlılığı ile ilgili sürekli bir kaygınız varsa, ya da hep sizi terk etme potansiyeli olan kişilerle birlikte oluyorsanız terk edilme şemanız vardır diyebiliriz.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Bağlanma Stillerimiz ve Partner Seçimlerimiz

    Bağlanma Stillerimiz ve Partner Seçimlerimiz

    Aşk yakınlık, bağlanma, güven, saygı ve sevgi gibi duyguları beraberinde getirmektedir.

    Kişilerin çocukluklarında hatta bebeklikte bakım verenleri ile (anne-baba,bakıcı)ilişkilerinde temelleri atılan bağlanma stilleri ileriki yaşlarda onların romantik ilişkilerinde de belirleyici olur.

    Güvenli Bağlanma Stili:Sevgilimle kolaylıkla yakınlık kurabiliyorum. Rahatlıkla ona bağlanabiliyorum ve o da bana bağlanabiliyor. Terk edilmekten ya da bir başkasının bana çok yakınlaşmasından endişelenmem.

    Bu tarz bağlanma stiline sahip bireyler, kolayca yakın ilişkiler kurabildiklerini ve ilişkilerinin doyurucu olduğunu belirtmişlerdir.

    Bu gruptan yetişkinler ilişkilerinde çok az sorun yaşamakta ve ilişkileri genellikle uzun süreli olmaktadır.

    Güvenli bağlanma stili olan yetişkinlerin, romantik ilişkilerinde daha mutlu, kendilerini güvenli ve birlikte oldukları kişilerin hatalarına karşın onlar için destekleyici oldukları görülmüştür. 

    Kaçınmacı Bağlanma Stili: Başkalarıyla rahatlıkla yakınlık kuramıyorum ve bağlanmakta güçlükler yaşıyorum. Sevgilim bana çok yakın olduğunda sinirleniyorum. Benim istediğimden daha fazla benimle yakınlık kurmak istediğini düşünüyorum.

    Bu kişiler, yakınlık kurmak istememektedirler.

    Bu bireyler, birlikte oldukları kişilere karşı soğuk ve mesafelidirler.

    İlişkilerinde kıskanç ve sık sık duygusal iniş ve çıkışlar yaşamaktadırlar

    KAYGILI-KARARSIZ Bağlanma Stili: Sevgilim benim istediğim kadar benimle yakınlık kurmak istemiyor. Genellikle sevgilimin beni gerçekten sevmediğini ya da benimle birlikte olmak istemediğini düşünüyorum.

    Bu kişiler, romantik ilişkilerinde birlikte oldukları kişilerin  kendilerini terk edeceğinden endişe duyduklarına işaret etmişlerdir.

    Eşlerine böyle bağlanan yetişkinlerin ilişkilerinde kıskanç, oldukça cinselliğe önem verdikleri ve ilişkilerinde çok sık duygusal iniş çıkışlar yaşadıkları gözlenmiştir.

    Son olarak, bu bireyler eşleri tarafından reddedilecekleri endişesi taşımaktadırlar.

    Güvenli bağlanma stiline sahip kişilerin kendileri gibi güvenli bağlanmaya sahip kişilerle mutlu oldukları görülmektedir. Kaygılı-kararsız kişiler ise şikayet etmelerine rağmen akıllarında sürekli terk edilecekleri, ilgi görmeyecekleri beklentisini taşıdıkları için bu beklentilerini doğru çıkaracak olan kaçıngan bireylerle ilişki kurma eğilimindedirler. Kaygılı-kaçıngan kişilerin güvenli bağlanma modeline sahip kişilerle romantik ilişki kurarak kendilerine yönelik algılarını olumlu hale getirerek mutlu olmaları sağlanabilir. Kaygılı kişiler de yakınlıktan kaçınmalarına rağmen kendilerine aşırı ilgi gösterecek kaygılı-kararsız kişileri seçerler. Kaygılı kişilerin de güvenli bağlanma stiline sahip kişilerle daha mutlu aşk ilişkileri yaşayabilecekleri açıktır.

    Özetle diyebiliriz ki, partner seçimlerinizde bağlanma stili güvenli olan adayları değerlendirin, mutlu olun.

     Peki sizin bağlanma stiliniz ve partner seçiminiz hangisi?

  • Aldatma Nedir? Evliliklerde ve Romantik İlişkilerde Aldatılma

    Aldatma Nedir? Evliliklerde ve Romantik İlişkilerde Aldatılma

    Evlilik ya da ilişki dışı yaşanan cinselliğin toplumlar tarafından yaygın olarak onaylanmamasına rağmen, herkesin tek eşli olmadığı dikkat çekmektedir. Birçok bireyin evlilikleri ya da ilişkileri devam ederken, ilişki dışı cinsel birliktelikler de yaşadıkları görülmektedir. Ancak birçok kişi, aldatmayı sadece cinsel ilişki olarak değerlendirmemek gerektiğini savunmaktadır.

    Evlilik dışı ilişkilerde son yıllarda artış gözlendiği bilinmektedir. Evlilik dışı ilişkiler üzerine birçok çalışma düzenlenmesinin nedeninin bu tür ilişkilerin evlilik ilişkisine çok fazla zarar vermesi olduğu söylenebilir. Tek eşlilik ve çok eşlilik durumundan farklı olarak, ilişkinin sürekliliği ile sadakatin çoğu kez aynı anlamda kullanıldığını ve ilişki süresinin genel olarak, sadakatin derecesi olarak kabul edildiği belirtilmektedir. Bu alanda güvenilir istatistikler olmamakla birlikte, Vaughan’nın (1998) araştırmasında aldatma oranını erkekler için %60, kadınlar için %40 olarak bulunmuştur. Boşanmış çiftlerle yapılan bir çalışmada boşanma ise bu oranın, erkeklerde %44 ve kadınlarda %40 olduğu görülmektedir (Janus ve Janus, 1993).

    Düzenlenen çalışmalarda, çevrelerinde evlilik dışı ilişki yaşamalarını destekleyen arkadaşları olan kişilerin bu tür davranışları daha çok gösterdikleri saptanmıştır. Aynı zamanda, geçmişte bu tür davranışta bulunanların aynı davranışı tekrarlama eğiliminin yüksek olduğu görülmektedir. Genel olarak erkeklerin kadınlara oranla daha fazla evlilik dışı ilişki yaşadıkları savunulmaktadır. Bir başka görüşe göre ise, ailelerinde aldatma ile karşı karşıya kalan çocuklarda ileriki yaşlarda aldatma eğilimi görülme riski daha fazladır. Bunu, çocukların aile ilişkilerini model alarak aynı modeli tekrarladıklarını belirterek açıklamakmümkündür.

    Düzenlenen bir araştırmada, babalarının aldattığını bilen yetişkinlerin aldatmayı kendi yaşamlarında da tekrar etme olasılığınınn daha fazla olduğu bulunmuştur. Ancak, annelerinin aldattığını bilen yetişkinler için durumun aynı olmadığı görülmektedir. Aynı araştırmada, bu durumun erkekler için olası olduğu; fakat kadınlar için anlamlı bir sonuç bulunmadığı görülmüştür.

    Bunların yanı sıra, erkeklerde ilişki baslangıcı ile evlilik kararı arasındaki süre arttıkça aldatma eğiliminin de arttığı görülmektedir. Bu bağlamda, uzatmalı ilişki sürdüren kişilerin ilişkiyi yasayış biçimleri ve ilişkiye bakış açılarının aldatma üzerinde etkili olduğu söylenebilir. Uzatmalı ilişkilerin, uzun flört dönemi olan ve evlilik kararı geç alınan ilişkiler olduğu belirtilmektedir. Bu ilişkilerde ise, çiftlerin birbirleri ile daha az zaman geçirdikeri, boş zaman etkinlikleri sırasında eşlerinden ayrıldıkları ve gündelik işleri birlikte yapmadıkları görülmektedir.

    Ayrıca, bu tür ilişkilerde evlilik olasılığını yüksek görmeyen kişilerin, başka seçeneklerini açık tutmak amacıyla zamanlarının bir bölümünü başkalarına ayırdıkları savunulmaktadır. Uzatmalı ilişkilerde evlenme kararı alma nedenlerinin de ilişki dışı olaylar olduğu belirtilmektedir (iş degiştirdim, hastalandım, kader). Evlilik öncesi birbirini tanımak için zaman ayırmayan bu çiftlerde aynı evi paylaşma söz konusu olduğunda çatışmaların meydana geldiği söylenebilir. Çatısmaların da aldatma eğilimini arttırdıgı bilinmektedir. Ayrıca, evlilik öncesi ilişki alternatiflerini göz önünde tutan bu bireylerin; mutlu, doyumlu ve eşit ilişkide olsalar bile, çekici alternatiflerle karşılaşabildikleri savunulmaktadır.

    Bunların yanı sıra başka bir boyutun da, Türk örneklemi ile çalışıldığında geleneksel evlenme biçimi olan görücü usulü olduğu görülmektedir. Boğda ve Şendil (2012) tarafından düzenlenen araştırmada, evlenme biçiminin aldatma eğilimi üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı görülmüştür. Ancak, ilişki başlangıcı ile evlilik kararı arasındaki süre azaldıkça

    aldatma eğiliminin azaldığı düşünüldüğünde; görücü usulü ile yapılan evliliklerde, evlilik kararı ile yola çıkılmasının da göz önünde bulundurulması gerektiği söylenebilir. Geleneksel şemaya sahip olan bireylerin evliliklerinde en fazla bağlılık hissedenler olduğu görülmektedir.

    Düşünülmesi gereken bir başka noktanın da, erkeklerde aldatma nedenlerden birinin yenilik arama olduğu belirtilmektedir. Yenilik arama, eşe yönelik heyecan azalması ve bıkkınlıkla da bazı çatışmalara yol açabilir. Büyük bir olasılıkla, erkekler genellikle az konuştuklarından, sözleri anlamlı ve önemli olarak algılanmaktadır.

    Hem kadınlarda hem de erkeklerde evlilik uyumu ile aldatma eğilimi arasında negatif ve anlamlı iliskiler olduğu bulunmuştur (Amato ve Previti, 2003). Bu bağlamda, evlilik uyumu yüksek olan kadınların ve erkeklerin aldatma eğilimlerinin düştüğü ya da aldatma eğilimi düştükçe evlilik uyumunun yükseldiği söylenebilir. Kadınların ve erkeklerin evlilik uyumları ile çatışma eğilimleri arasındaki ilişkilerin de negatif yönde anlamlı olduğu dikkat çekmektedir.

    Bunların yanı sıra, evlilik uyumu yüksek olan kadınların ve erkeklerin çatışma eğilimlerinin düştüğü ya da çatışma eğilimleri yükseldikçe evlilik uyumlarının düştüğü görülmektedir. Ayrıca, kadınlarda ve erkeklerde aldatma eğilimi ile çatısma eğilimi arasında da pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu belirtilmektedir. Aldatma eğilimi yüksek olan kadınların ve erkeklerin çatışma eğilimlerinin de yükseldiği ya da çatısma eğilimi düşen kadın ve erkeklerin aldatma eğilimlerinin düştüğü savunulmaktadır.

    Aldatma Çeşitleri

    Literatürde yer alan çalışmalar incelendiğinde, aldatmanın duygusal aldatma, uzun süreli aldatma, tek gecelik ilişki, gönül eğlendirme olmak üzere 4 çeşidi olduğu görülmektedir. Duygusal ve cinsellik açısından aldatmanın, duygusal aldatma, sadece cinsellik, duygusal ve cinsellik olmak üzere 3 şekilde isimlendirildiği görülmektedir. Kişinin devam eden bir romantik ilişkisi varken bir başkasıyla duygusal bir yakınlık yaşaması, bir başkasına âşık olması, bir başkasıyla özel bir paylaşımda bulunması duygusal aldatma; yine romantik bir ilişki yaşarken bir başkasıyla cinsel ilişkiye girmesi cinsel aldatma olarak tanımlanabilir. Erkeklerde cinsellik odaklı aldatma daha fazla iken, kadınlarda duygusal ve cinsellik odaklı aldatmanın daha fazla olduğu belirtilmektedir.

    Aldatma Nedenleri

    Yeniçeri ve Kökdemir (2004) araştırmalarında, aldatan kişilerin aldatma nedenlerine dair altı boyut olduğunu belirtmişlerdir:

    A.Suçlama: Bu çalışmaya göre, erkeklerin işlerine çok fazla zaman ayırmaları ya da kendi anneleri hakkındaki eleştirileri kabul etmekte zorlanmaları, kadınların aldatma nedenleri arasında yer almaktır.

    B. Sosyal yapı: Kişinin tutucu bir çevrede yetişmesi, erken evlenmesi, ergenlikte az kadın/erkekle birlikte olması ve görücü usulü evlenmesi aldatma nedenleri arasında yer almaktadır.

    C. Baştan çıkarma: Yine bu çalışmaya göre, erkeklerin karşı tarafa hayır deme ve baştan çıkma boyutlarına daha fazla anlam yükledikleri bulunmuştur. Erkekler ‘baştan çıkma’nın aldatma nedeni olarak daha önemli olduğunu belirtmişlerdir. Kadınlar ‘baştan çıkma’ nedeniyle aldatmayacaklarını söylerken, erkekler her iki cinsin de bu nedenle aldatabileceğini düşündüklerini belirtmişlerdir.

    D. Cinsellik: Yine bu çalışmada erkekler, eşlerinin evlenmeden cinsel ilişki yaşamak istemedikleri için başka kadınlarla cinsel birliktelik yaşadıklarını, kadınların da evli olmadıkları için, eşlerinin evlenmeden önce cinsel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için, başka kadınlarla cinsel ilişkiye girmelerini doğal karşıladıkları bulunmuştur.

    E. İntikam: Erkekler, intikam boyutuna kadınlara göre daha fazla atıfta bulunmaktadırlar, özellikle kadınların intikam nedeniyle aldattıkları bulgusuna varılmaktadır. Birlikte olduğu kişi hak ettiği için, birlikte olduğu kişiyi cezalandırmak için, birlikte olduğu kişiye kızgınlık duyduğu için ya da sadece inat olsun gibi olası nedenlerden oluşan bu boyut, özellikle erkekler tarafından “kadınların aldatmasına” neden olarak görülmektedir.

    F. Uyaran arayışı: Yenilik, heyecan, eğlence arayışı, monotonluktan sıkılma gibi nedenler de aldatmaya sebep olabilmektedir. Uyaran arayışı olarak adlandırılabilecek bu boyut hem kadınlar hem de erkekler için önemlidir. Aldatan kişi kadın da olsa erkek de olsa fark etmemektedir; uyaran arayışı her iki koşulda da aldatma nedeni olabilir. Örneğin uzun yıllardır aynı kişiyle evli olduğu için aldattığını söyleyen kişi, bu boyut altında yer almaktadır.

    Düzenlenen çalışmalar incelendiğinde, kişisel etkenler, dışsal faktörler ve ilişkisel faktörler olmak üzere aldatmayı etkileyen faktörlerin 3 başlık altında toplandığı görülmektedir (Duba, Kindsvatter ve Lara, 2008). Kişisel faktörlerin; evlilikteki tatmin, merak, mazeret, mutsuz cinsel ilişki gibi etkenleri kapsadığı belirtilmektedir. Düzenlenen bir araştırmada, özellikle kadınlar için evlilikteki tatminin aldatma eğilimine önemli etkisi olduğu görülmüştür. Bu araştırmanın bulguları incelendiğinde, %66 oranında kadınların aldatma öncesi mutsuz oldukları, erkeklerin ise %30’nun aldatma öncesi mutsuz oldukları görülmektedir. Bu bağlamda, kadınların birincil ilişkilerinde mutsuzluk yaşadıkları zaman aldatmaya daha eğilimli oldukları söylenebilir. Blow ve Hartnett’a (2005) göre ise, birincil

    ilişkilerde duygusal olarak ihmal ve reddedilmişlik hissi özellikle kadınları aldatmaya yönelten faktörler arasında yer almaktadır. Bunlara ek olarak, cinsel ilişkideki mutsuzluk da aldatmanın sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir. Özellikle erkeklerin birincil ilişkilerinde cinsel tatminsizlik yaşamalarının aldatma eğilimini arttırdığı savunulmaktadır (Liu, 2000). Ayrıca, çocukların evlilikteki tatmin hissine etkisi çok sınırlıdır; ancak çocuk sayısı, yaşı ve karakteri evliliklerde aldatmayı etkileyen faktörler arasında yer almaktadır. Kişisel faktörlerden biri ise dini inançlardır.

    Birçok dinde aldatma dinen yasaklanan bir olgudur. Dinen yasaklı olması da çiftlerin aldatmadan uzak tutmaya yarayan faktörler arasında sayılabilmektedir.

    Bunlara ek olarak aldatma üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde, kişilerin gelir durumunun ve çalışıp çalışmamasının önemli iki faktör olduğu görülmektedir. Düzenlenen çalışmalarda, 3000 dolardan fazla yıllık geliri olan kişilerin aldatma eğilimlerinin daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, kişinin eşinin çalışıp çalışmamasının da aldatmayı etkileyen faktörlerden biri olduğu belirtilmektedir. Eşlerden birinin çalışıp diğerini çalışamaması ilişkideki dengeleri bozacağından çiftleri aldatmaya iten faktörlerden biridir. Aldatmayı etkileyen bir diğer etken ise eğitim düzeyidir. Özellikle kadınlarda partnerinin eğitim düzeyi kendisinden düşük olduğunda kadının eşini aldatma olasılığı daha yüksektir.

  • Evlilik Terapisi

    Evlilik Terapisi

    Evlilik hayatımızın en önemli dönüm noktalarından biridir.Evlilik öncesi dönemde bir çok stresli karar,masraf,beklenti ve yeni roller çiftleri bekler.Özel ilişkilerimizde bazen detaylara o kadar takılıyoruz ki, birbirimizle ilgilenmeyi hatta diğerinin orda hangi amaçla bulunduğunuzu unutuyoruz. Mutluluğunuza hizmet etmesi gereken şeylerin mutsuzluk kaynağına dönüşmesine izin vermeyin. Düğün öncesi çiftlerin daha çok tartışmalar, gerginlikler yaşadıklarını görürüz. Genellikle bu tartışmalar ev,eşya gibi konulardadır. Düğün öncesi yapılanların hepsi sizin mutluluğunuz içindir. Sevdiklerinizle oturmak için o koltuk. Başında tartışma yapılsın diye değildir. Bizim esas hedefimiz sevdiğimiz kişiyle mutlu bir yuva kurmak, hayatı paylaşmak, keyif almak değil mi? Sevdiğinizle mutlu olmak için çıktığınız bu yolda  ev,eşya,ıvır zıvır başında kavga edip esas hedefinizi unutmayın. Bir eşya sizi mutlu ediyorsa, ilişkinize anlam katıyorsa faydalı ve anlamlıdır. Aranızdaki ilişkinin niteliği dışında her şey detaydır.Eşiniz ile aranız iyiyse, sağlıklı bir temasınız varsa mutlu olursunuz.Evlendiniz,balayından döndünüz evliliğin birinci virajını alıp eşinizle aynı evde rutin yaşama dönüş yaptığınızda ikinci viraja geldiniz.Bu viraj biraz keskin ve uzun olabilir. 

    Evliliğin ilk yılı sorumluluğunun yavaş yavaş kendini hissettirdiği dönemdir. Evlenmiş olmak için evlenenlerin (görücü usulü,sosyal baskı gibi…) en çok zorlandığı dönemdir.Bu dönemde evliliğe adaptasyonu kolaylaştırmak için evlilikten ne bekliyorum sorusunu değil de evliliğe ne verebilirim sorusunu kendinize sorun.Evlendiğiniz zaman sadece o kişi ile evlenmiyorsunuz.O kişinin bir hayatı,bir yaşam kümesi var.Maç mı seviyor yine sevecek,arkadaşlarıyla ilişkisi azalacak ama sıfıra inmeyecek,inmesi sağlıklı değildir.’Evlendik artık önceliği ben olayım’ öğrenilen yanlış bir ezberdir.Durun acele etmeyin.Önce siz evliliğe alışın.İkinizi bir fanusa koyup dünyanın geri kalanından soyutlandıramayız.Biz birbirimize yeteriz diyorsanız yetemeyeceğinizi, çabuk bitebileceğinizi söylemek zorundayım. Birbiri dışında şarj olmayan çiftler ya çabuk tükenir ya da ölü bir ilişki içinde olur. Karşınızdakini olduğu gibi tanımak ve kabullenmek gerekir. Sevmek kabullenmektir. Evleneceğiniz insana iyi bakın ve iyi tanıyın.Siz onun hayatına girdiğinizde,bir yuva kurduğunuzda o yine aynı insan olarak kalacak.Değişmeyecek.Bir hayat kurmak demek eskileri yıkıp yeni bir şey inşa etmek değildir.İki yol birleşiyor ve yeni bir yol olarak devam ediyor. Bir şey bitip yeni bir şey başlamıyor.Siz bir X eşiniz de bir Y olarak,sizi X ve Y yapan olgularla ile bir küme (aile) oluşturursunuz. Ne ben X olayım ne de eşim Y olsun bunları atalım bir kenara birlikte bir Z olalım diyorsanız sağlıksız bir evliliğin temelini atmış olursunuz.Eski hemen bitsin istiyoruz.Çocukluğunuzdan bu yana cebinizde biriktirdiğiniz yaşam,evlilik,hayat hakkındaki bilgileriniz ve bakış açınız ile bu yolculuktasınız. Eşinizin cebindekiler sizin cebinizdekilerden farklı olabilir.Bu noktada ben’leri koruyarak biz olmayı öğrenmemiz gerekir. Her ikiniz de bireysel ilgi alanlarınız ve hobilerinize zaman ayırın. Kişinin kendine özel zaman ayırmasına ‘bireyselleşme’, çift olarak başka çiftlerle bir arada olmalarına ise ‘sosyalleşme’ adını veriyoruz. Sosyalleşen ve bireyselleşen bir çift hem kendini özgür hisseder hem de ‘biz kimliği’ geliştirebilir ve bu kimliğini koruyabilir.

    Evliliğin ilk yıllarında görülen problemlerden biri de eşlerin birbilerine gerçekçi olmayan sınırlar getirmeye çalışmasıdır.Artık evli bir kadınsın/adamsın  diyerek karşımızdakine sınırlar getirmeye çalışırız. Artık evli bir insansın önceliğin eşin olmalı baskısı kurulur.Ancak eş olmak hayatımızdaki rollerden bir tanesi. Bizler birilerinin evladı,birilerinin arkadaşı, birilerinin kardeşi,öğretmeni,yeğeni,komşusu,dostu ya da düşmanıyız.Rollerimizden sıyrılamayız.Evliliğin büyümesi ve gelişmesi için zamana ihtiyacı vardır.Kavga ederek,zorlayarak  sağlıklı bir yere varmanız mümkün değildir. Ben önceliği değilim, varsa yoksa ailesi, arkadaşları benden kıymetlidir sitemlerini danışanlarımdan çokça duyarım. Lütfen böyle bir kıyaslama içine sokmayın kendinizi.Değerinizi böyle ölçmeyin.Bu sizin daha az önemli olduğu anlamına gelmez.

    Diğer bir ilişki hatası çatışmalarda eşlerin suçlu ile suçsuzu ayırt etmeye çabasında olmasıdır.Evlilik kurumu hem sanığın hem mağdurun hem de hakimin eşlerin olduğu bir mahkeme değildir.Çiftler, terapilerde benden ilişkilerinin hakemi olmasını bekleyerek ‘hocam haksız mıyım?,yanlış mıyım? Bu konuda  suçlu muyum ?’ gibi sorular yöneltirler.Aslında bir yerden sonra suçun kimde olduğunun çokta önemi yoktur.Sonuçta bu geminin yürümesi için birinin suçu telafi etmesi gerekir. Hatalı olan değil de müsait olan da hatayı onarabilir. Âmâ hep bir taraf onanırsa da olmaz. Adalet duygusu kaybolur. Hep onaran kişi kurban durumuna düşer en kötüsü de  artık kendini mecbur hissetmesidir. Yorgun ve öfkelidir. İçine atsa hasta, dışına atsa sorunlu kişi olur. Sağlıklı aile akşam iyi yatan sabah iyi kalkan ailedir der sevgili hocam Prof.Dr.Hürol Fışıloğlu.Eğer bir aile yatağa giderken mutlu değilse yatıncaya kadar sorunlarını çözememiş demektir.Aynı şekilde sabah kalkıp herkes kendi aktivitelerine iyi başlayamıyorsa,evden çıkanlar evden mutlu çıkamıyor,evde kalanlar mutlu kalamıyor.

    Mutlu evlilik demek her iki eşin de faydasına olan ilişki demektir.Bir taraf bedel öderken,diğer taraf elde edilen faydalı sömürüyorsa ilişkideki denge bozulur.İlişkide daha çok yük çeken kızgın ve öfkelidir.Bu yüzden isteklerinin karşılanması için baskı kuramaya başlar.Cezalandırmanın,baskı kurmanın,zorlamanın,tehdit etmenin işe yaradığı görülmemiştir. Taşıdığımız fazla yükleri sakince bırakıp eşinizi nazikçe yönlendirmenin yollarını bulmaya çalışın.Bu yöntemler nedir diye sorarlar danışanlarım genellikle cevabım hep şu şekilde olur;eşinizi en iyi siz tanıyorsunuz,eşinizi mutlu eden  ve etmeyen şeyler,anlayış gösterebildiği ya da hiç anlayış gösteremediği konular,tolere edebildiği ya da edemediği olaylar sizlere ipucudur.Alışkın olduğunuz yolları bırakıp tembellik etmeden yeni yollar keşfetmeye çalışırsanız her zaman kapılar açılır.Bu konuda evlilik terapistlerinden danışmanlık alabilirsiniz.

    Evlilik terapistlerinin kendi düşünceleriyle taraflardan birini ikna etmeye çalışacağı ön yargısı maalesef yaygındır. Çiftler iletişim bozukluğu yaşandığında haklı olduklarını, bir başkasının fikrine ihtiyaç duymadığını söyleyerek çoğu zaman terapiste gelmeyi kabul etmezler. Hâlbuki terapistin görevi çifte ne yapacağını söylemek ya da haklı ve haksızı ayıran bir hakem olmak değildir. Çiftlerin  aralarında kendilerinin farkında olmadıkları iletişim sorunlarını tespit etmek, birbirlerini anlamalarını sağlamak, çatışmaları yönetmeyi öğrendikleri,sorunlarını konuşarak çözebilecekleri bir süreç başlatmaktır.Evlilik terapisi sadece çatışmalı çiftler için var olan bir yöntem değil aynı zamanda hem ilişkisel hem de cinsel uyumsuzlukların çözümünde ya da zenginleşmesinde önemli bir katkı yapabilir. Bu nedenle alanında uzman bir evlilik terapistinden destek almaktan da asla çekinmeyin.Çift terapistine başvurmak için belli bir zaman yoktur. Evli çiftler başvurabildiği gibi evlenmek üzere olanlar da başvurabilirler. Amaç sağlıklı iletişimin sağlanması ve çiftin kendi dinamikleriyle kendi sorunlarını çözebilecekleri noktaya gelmeleridir. Hatta evlilik aşamasında olan kişilerin başvurduğunda daha olumlu sonuçlar alınabilir. Zira yeni başlayan bir ilişkiyi yapılandırmaya çalışmak bozulmuş bir ilişkiyi düzeltmekten daha kolaydır.

    Gottman, Seattle’daki atölyede evli çiftleri bir araya getiriyor. Evliliklerinden doyum aldığını ve mutlu olduğunu söyleyen çiftlerin bunu nasıl başardıklarını araştırıyor. Evlilikleri durağan ya da kötüye giden çiftlerden bu çiftleri ayıranın ne olduğunu bulmak için bir grup uzman ile çiftleri günler boyu kontrollü şartlar altında gözlemliyor. Araştırma neticesinde, çiftlerin, mum ışığında akşam yemeği yiyerek daha mutlu olduklarını ya da pahalı hediyelerle aşklarını canlandırdıklarını değil, günlük yaşamda eşleri ile beraber geçirdikleri, belirli temalar üzerine kurulu 2 ila 35 dakikalık anların mutlu çiftlerin ortak noktası olduğu ortaya çıkıyor. Her çift bu dakikaları kendine özgü bir biçimde geçiriyor olsa da ortak temalar üzerinde buluşuyor. Haftada toplam beş saat süren bu aktiviteleri rutine oturtan çiftlerin ilişkilerindeki mutluluğunun giderek artmakta olduğu görülüyor.

  • Beynin Gıdası İlişkidir!

    Beynin Gıdası İlişkidir!

    Bağlanma süreçleri, psikoloji bilimi içerisinde en fazla üzerine kafa yorduğum çalışma alanıdır. Bir şekilde herkesin bir bağlanma hikayesi söz konusu. Son zamanlarda ebeveynlik biçimleri hakkında, siz hangi ebeveynlik biçimine sahipsiniz? gibi sorularla karşılaşıyorsunuz ve bu soruya verilen cevaplar sayesinde ebeveynlik becerilerinizi değerlendiriyorsunuz. Bir ebeveynin ebeveynlik becerilerinin kendi bağlanma hikayesine göre şekillendiğine dikkat çekmek istiyorum. O nedenle ilk önce bir yetişkin olarak, kendi ebeveynlerimizle olan bağlanma süreçlerimizi biraz daha farkında olarak incelememiz gerekiyor.

    Sevgili Nilüfer Devecigil “Işığın Yolu” kitabında, bir bağlanma sürecinin kişinin hem ebeveynliğine hem de ilişkisine nasıl etki ettiğini öylesine güzel anlatmış ki kendimizi daha iyi tahlil edebilmek adına kesinlikle okunmasını önerebileceğim bir kitaptır. Kitapta yer alan bir metaforu buradan paylaşmak isterim. Bu metafor sayesinde çocukların bir nevi işletim sistemini çok güzel özetliyoruz. Ben de buna benzer bir ifade kullanıyordum ancak kitaptaki metafor herkesin çok daha iyi anlayabileceği şekilde özetlemiş.

    “İki katlı dubleks bir ev düşünelim. Bu ev bizim beynimiz olsun. Evin üst katı, sofistike dediğimiz bilge kısmımız. Burada konuşma, mantık yürütme, planlama, karar verme ve dürtü kontrolü gibi davranış düzenlemeleri yer alır. Evin alt katı ise ilkel kısmımız. Burada nefes alma, beslenme, uyuma ve güvende kalma gibi en temel fonksiyonlarımız yer alır. Dünyaya geldiğimizde milyarlarca sinir hücresine sahibizdir. Ancak önemli olan sinir hücrelerinin sayısından daha çok bu sinir hücrelerinin birbiri ile nasıl ilişki kurduğudur. Ebeveyn bu noktada bebeğine güven verir ve her ihtiyacı olduğunda karşılık verirse, bebek için bu dünya ve ilişkiler güvenilirdir algısı gelişir ve sinir hücreleri buna yönelik ağlar oluşturur.

    Şimdi bu evin iki katlı olduğunu bildiğimize göre alt kat ile üst katın bağlantısının birbiri ile ilişkili olduğunu anlayabiliriz. Bir bebek dünyaya geldiğinde, alt katta yer alan ilkel fonksiyonlar kendisinde hazır bulunur. Beslenmeyi öğrenmesine gerek yoktur. Emme refleksi sayesinde bu ihtiyacını otomatik olarak giderir. Asıl mesele ebeveynin üst katın bağlantılarını nasıl oluşturduğudur. Bunun oluşması için zaman gereklidir. Ancak zaman içerisinde farkında olarak hareket etmek gereklidir. Ebeveyn ile bebeğin uyumlu bir şekilde ilişki tecrübelerine ihtiyaç duyulur. Göz teması, dokunmak, şarkı söylemek, kucağına almak, ağladığında sakinleştirmek, sakinken çevredeki uyarıcılarla tanıştırmak… BEYİN İLİŞKİ İLE YAŞAR. BEYNİMİZİ TOK TUTMAYA İHTİYACIMIZ VAR!

    BEDENİN GIDASI İLİŞKİDİR

    Ebeveyn ilişki kurmayı başaramayan, ihtiyaçları karşılamayan, korkutan bir yüz ifadesine sahip olan, ilgisiz, korumayan, dokunmayan bir birey olduğunda çocuğun ilkel fonksiyonları kendini düzenlemeyi başaramaz ve üst kat ile ilişkiye giremez. Örneğin; çocuk korkutucu bir ses duyduğunda ilkel kısım her çocukta korku duygusu uyandırır. Ancak karşısında kendini düzenleme becerilerini kazandırmış bir ebeveyni varsa tepkisi şu şekilde olur: Ses korkutucuydu ama şimdi geçti… Eğer ebeveyn alt katı iyi düzenleyememişse, çocuk o korkutucu ses sonucu sakinleşemez ya da öfke nöbetleri geçirir.

    İlk yılların travmatik süreçleri ne kadar fazla ise sonraki zamanlar davranışlar bir o kadar zorlaşır. İlk yılların travmaları arasında; anne karnındaki stres, doğum anında yaşanan problemler, tıbbi operasyonlar, doğal afetler, ihmal ve ihlal olarak ifade edilebilir. İhmal dediğimiz durum, bir çocuğa SEN YOKSUN mesajı gönderir yani duygusal ihtiyaçları karşılanmaz. O nedenle ihmal ile bağlanma süreçleri birbiri ile fazlasıyla ilişkilidir.

    Bedenimiz stres anında kortizol hormonu salgılar. Bu hormonun az dozu büyümeyi sağlar. Ancak kotizolun bedende bulunma miktarı artarsa stres “zehirli strese” dönüşür. Zehirli stresin çocukların bedenlerinde bulunması durumunda çocukların beyin yapısı dahi etkilenebilir. Zehirli stres evin üst katı içerisinde yer alan pek çok işlevin yerine gelmesine engelleyerek çocuğun büyümesine sebep olur. Ve ilerleyen yıllarda depresyon, kalp sorunları, obezite, alkol ve madde bağımlılığı, antisosyal davranış problemlerinin görülme olasılığı artar. Kısaca evin tüm yapısı değişir ve başka bir ev olur.”

    Çocuklarımızın ilk yıllarının önemini her fırsatta anlatıyorum. İstiyorum ki elimizde fırsat varken şu anı kurtaralım. Çocuk güvenli ilişki kaynaklarını doyasıya yaşasın ki bir birey olma yolculuğunda bu kaynakları sağlıklı bir şekilde kullansın. Kültürel özelliklerimize göre toplumumuzu ve görüştüğüm aileleri düşündüğümde biz bu bağlanma hikayesinde sınıfta kalıyoruz. Öncelikle bu kaynakları sadece annenin yetiştirmesi gerektiğini düşünüyoruz ve bir baba rolünü ebeveynlik becerileri içerisinde çok kısıtlı görüyoruz. İşte bu noktada da kaynakları çocuklarına aktaramayan ebeveynin kendi ebeveyninden alamadığı kaynaklara gidiyoruz. Bu çok önemli bir mesele ve bir kısırdöngüye dönebilir. O nedenle farkındalık diyoruz zaten. Ancak yine kültürel bir durum olarak gördüğümüz bir durum çıkıyor karşımıza: Çocuğun hayatında ortalama olarak lise yıllarına kadar olmayan ebeveyn, bu çocuk ders çalışmıyor, beni dinlemiyor… şikayetleri ile başvuru da bulunur. Ama zamanında güvenli bir ilişki kurmak için kaynakları kullanmamış bir ebeveyn ile bu süreci tamir etmek daha meşakkatli ve emek gerektiren bir süreç olur. Tüm mücadelem bundan dolayıdır; çok geç olmadan dubleks evin bağlantı ağlarını yaşamın ilk yıllarında sağlam bir şekilde geliştirmek.