Etiket: İlişki

  • Otistik çocukların bir zeka teorisi var mıdır?

    Otistik çocukların bir zeka teorisi var mıdır?

    Otizm günümüz dünyasında en çok görülen gelişimsel bozukluklardan biridir.

    Otizmin nedeni tam kanıtlanamamış olsa bile psikolojik nedenlerden ziyade fizyolojik

    nedenli olduğu düşünülmektedir. Bu bozukluk toplum tarafından sanılanın aksine IQ

    sorunundan bağımsız olarak sosyal çevreyi anlama ve sosyal çevreye uyum gösterememe

    sorunudur.Otizmli bireyler sosyal iletişim geliştirmeden yoksundur. Otistik çocukların sosyal

    çevreden soyutlanmış ve sosyal çevreden kopuk davranışları onların bir zeka teorileri olup

    olamayacağını sorgulama ihtiyacı doğurmuştur.

    Zeka teorisi; Diğer insanlarında bir şeylerin farkında olduğunu, bildiğini, istediğini,

    inandığını bilme yetisidir. Bu teorinin otistik çocuklar üzerindeki geçerliliği makalede geçen

    Sally and Anne deneyi ile test edilmiştir. Bu deneye normal ve otistik bireylerin dışında zeka

    düzeyinin etkisini de değerlendirebilmek üzere Down sendromlu çocuklar da dahil edilmiştir.

    Çünkü otistik çocukların bir çoğunda zeka geriliği olsa da ve ya bazı otistik belirtiler bu zeka

    geriliği ile ilişkilendirilse de bu zeka gerilik tek başına sosyal bozukluğu açıklamak için yeterli

    bulunmaz. Deney sonucunda ortaya çarpıcı sonuçlar çıkmıştır; zeka geriligi olan çocuklar

    cevap veremeyecekleri düşünülen soruya normal çocuklarla beraber dogru cevabı

    vermişler,(inanç sorusu) otizimli çocuklar ise bu soruya yanlış cevap vererek deneyi dogru

    tamamlama haklarını baştan kaybetmişlerdir. Öte yandan, otizm ve zeka teorisine tek bir

    deney ile bağdaştırmak ve açıklamaya çalışmak yeterli değildir. Üstelik bu deneyde deneyin

    arka planı da atlanmıştır. Örneğin, Sally ve Anne’in daha önce misketin olası yerleri hakkında

    konuşup konuşmadıkları söylenmemektedir.Yinede bu deney otistik çocukların deneydeki

    olay hakkında akıl yürütememelerine bağlı olarak zeka teorisinden mahrum olduklarını

    yetersizde olsa göstermiştir.

    3-) Öte yandan bu teori bağlamında otistik çocuklarla ilgili yapılan başka çalışmalarda

    mevcuttur. Zihin kuramının incelendiği birçok araştırmada, otistik çocukların zeka teorisinde

    yanlış inanç işlemlerindeki performansları dilin formal değerlendirmeleriyle ilişkili çıkmıştır.

    Her ne kadar genel dilin (alıcı sözcük dağarcığı ve tümce yapısı) zeka teorisi işlemlerindeki

    performansla ilişkili olduğu bulunmuş olsa da regresyon analizi sonuçları karmaşık tümce

    yapısı ile ilgili performansın zeka teorisi işlemlerinde gözlenen performansı yordayan tek

    değişken olduğu bulunmuştur. Dahası, yapılan araştırmalarda zeka teorisi ile sözcük dagarcıgı

    arasında bir ilişki bulunmuştur.Happe’nin 1995 yılında yaptıgı çalışmada diger gruplardan

    farklı olarak otizimde dil ile zihin kuramı arasında güçlü bir ilişki oldugu, otizmde zeka

    teorisinin bir başarısı varsa bunun sadece dile dayandırılabilecegini savunmuştur. Yani diğer

    çocuklar dilbilimsel olmayan bilişsel mekanizmalarını kullanırken otizmi olan çocuklar yanlış

    inanç işlemlerine çözüm üretmede sözel becerilerini kullanıyor olabilirler. Tager-Flusberg ve

    Sullivan’ın 1994 yılında yaptıkları bir deneyde otizmi olan çocuklarda alıcı sözcük

    dağarcığının yanlış inanç performansı ile ilişkili olduğunu bulmakla

    beraber sözdiziminin de yanlış inanç performansı ile güçlü ilişkisi olduğunu belirtmişlerdir. İki

    çalışma gerçekleştiren araştırmacılar, birinci çalışmalarında 3-4 yaşlarında normal gelişimli,

    ikinci çalışmalarında da 6-22 yaşlarında otizmi olan, 7-20 yaşlarında zihinsel yetersizliği olan

    ve 7-20 yaşlarında normal gelişimli bireyin, yanlış inanç ve karakterin eylemlerini açıklama

    performanslarını incelemişlerdir. Araştırma sonuçları otizmi olan çocukların yanlış inanç ve

    karakterin eylemlerini açıklama performanslarının, sözcük dağarcığı puanlarıyla ve dil testinin

    sözdizimi alt testi puanlarıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Tager-Flusberg ve Anderson

    (1991), yaş ve dile göre eşleştirilen otistik bozukluğu olan ve down sendromuna sahip

    çocukların sohbet becerilerini karşılaştırmışlardır. Her bir çocuktan bir yıl içinde dört kez dil

    örneği alınmıştır.Otistik bozukluğu olan çocuklar, ilk değerlendirmede down sendromu olan

    çocuklara göre sohbet becerilerinde gelişimsel olarak farklılık göstermezken dil geliştikçe

    otistik bozukluk gösteren çocuklar, içerik ve iletişim stilleri açısından down sendromlu

    çocuklardan daha fazla farklılık göstermişlerdir.

    Sonuç olarak, yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular ışığında otistik çocukların

    zeka teorilerinin belli bir eğitimden sonra fark edilecek seviyeye getirilebileceğini

    göstermektedir. Bu kazanım ise dil becerilerinin yeniden yapılandırılmasıyla ya da

    geliştirilmesiyle elde edilebilir. Buna baglı olarak dilin gelişim üzerindeki etkisi yadsınamaz.

    Otizmin doğum itibariyle ilk iki sene içinde gözlemlenildiği bilindiğine göre, bu bireylerin

    normal gelişimli çocuklara göre iki yaşına kadar herhangi bir zihin teorisine sahip oldukları

    düşünülemez. Fakat zaman içerisinde onlara dil gelişimi alanında yapılacak olan yardımlar ve

    verilecek eğitimler ışığında onlarında zaman içerisinde zihin teorisi sahibi olabilecekleri

    düşünülebilir.

  • Kiminle Evleniyoruz?

    Kiminle Evleniyoruz?

    Evlilik iki yetişkin arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak görülür. Evlilikle birlikte her iki taraf içinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem kadın ve erkeğe yeni roller yükler. Bu durum hem erkek hem de kadın için sağlıklı ve iyi ilişkiler kurması gereken yeni akrabalar özellikle de yeni ebeveynlere ( kayınbaba- kayınvalide) sahip olmaları anlamına gelmektedir.
    Artık kadın için evlat rolünün yanına gelin rolü, erkek için evlat rolünün yanına damat rolleri eklenmiştir. Anne ve babalar içinse annelik ve babalık rollerinin yanına kayınvalide ve kayınbaba rolleri eklenmiştir. Bu roller içerisinde gelin ile kaynana arasında yaşanan ilişki sorunları ve bu sorunlar yüzünden arda kalan eşin( erkek-evlat) durumu evlilikte yaşanan sorunların önemli gündem maddeleri arsında yer almaktadır. 
    Kocası tarafından yalnız bırakıldığını, istediği ilgi ve desteği göremediğinden yakınan bir eş, benzer şikâyetler ile gelinini oğluna şikâyet eden bir anne ve onların arasında sıkışıp kalan koca – evlat rolündeki erkek. 
    Evlilikle birlikte yaşanan bu sorunlar yeni evli çiftlerin ve ailelerinin evlikle birlikte ortaya çıkan yeni pozisyonlarını yeterince benimseyip uyum sağlayamamalarından kaynaklanmakta-
    dır. İki insanın evliliğinde sadece yeni evlenen iki insanın uyumu ve ilişkileri söz konusu değil her iki tarafın ailesinin uyumu da önemlidir. Bazı erkekler “Ne serden geçme ne yardan olma” gibi bir durumla karşı karşıya kalmaktadır. Bu erkeklerin “hayırlı evlat” olma çabası evlilikle birlikte yeni sorumluluklar alması nedeni ile iki taraf arasında maddi ve manevi bir bölünme yaşamasına neden olabiliyor. Çoğu erkek “tarafsız kalma” uğruna olup bitene sadece seyirci kalıyor veya eski kaleyi (kendi ailesini) korumaya geçiyor. Bir kısmı da tamamen evlilikten uzaklaşıyor. 
    Bu süreçte kadın da eşinin ailesi ile olan bağlarını koparamadığından ve özelliklede kayınvalidesi ile olan ilişkilerinde onu yalnız bıraktığından ve yeterince destek olmadığından şikâyetçidir. “İki yıl geçti hala biz olamadık! Diye yakınır ve haklıdır da…
    Burada ilişkiyi güçlendirecek olan, iki kişinin de göstereceği gayret ve tavırdır.
    Bu gibi durumlarda erkeğin, “Haklısın canım, anemin( veya babamın, ablamın…) bazı huyları beni de rahatsız eder. Ama bana emek vermiş insanlar, bu yaşta huyları de değişmez, idare edeceğiz sende kendini üzüp durma. Önemli olan bizim ilişkimiz. Ben senin yanındayım! Gibi sözler ile eşinin yanında olduğunu söylemeli. 
    Evliliğin ilk aşamasında eşin göstereceği olgunluk ve anlayış kocasının rahatlamasına ve güvenini kazanmasına yardımcı olacaktır. Eğer eş olgun ve anlayışlı ise zaman içinde eşler arasında ilişki güçleniyor, erkek zamanla önceliği eşine, çocuklarına bu günkü yuvasına veriyor, kendi ailesine de ilgisini makul bir seviyede devam ettirerek yeni yuvası ile anne-babası arasındaki ilişki de herkesi memnun edebilecek düzeyde kurulabiliyor. 
    Aile ve İlişkinin Gelişim Basamakları; Yeni kurulan bir ailenin gelişimini bir insanın doğup büyümesine benzetirsek yeni kurulan yuvanın, ailenin göstermesi gereken ilk gelişim “biz olma” becerisini gösterebilmesidir. Gelecek yılların getireceği stres ve uğraşlara sağlam bir zemin oluşturmak için eşlerin ilişkilerine yatırım yapmaları öncelik taşır. Temel işlerin başında eşlerin birbirlerini daha yakından tanıması, farklı görüş ve alışkanlıklarda uzlaşa bilmeleri, ortak bir yaşam biçimini geliştirebilmeye hazır olmaları gelir. Bunların oluşması için çiftlerin her şeyden önce birbirlerine zaman ayırmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bundan sonra karşılıklı konuşmanın, bir birini duymanın, diyalog kurmanın öneminden söz edebiliriz. Özellikle erkeğin ailesine( annesine) ve arkadaşlarına ayırdığı zaman eşini tanımasına ve ilişki bağlarını güçlendirmesine yeterli zaman bırakmayabiliyor.

    Eğer evlilik ilişki temelli bir süreç ise ki bunda şüphe yok, ilişki de duyma temelli bir süreçtir. Duymadığınız sürece eşinizle, çocuğunuzla, ebeveynlerinizle, arkadaşlarınızla anlaşamama-anlaşılamama sorunları yaşamaya devam edeceksiniz. Karşı tarafı duymaktan kastedilen nedir? Duymaktan kastımız hissetmektir. Karşı tarafın duygularının ama en önemlisi kendi duygularınınızın farkına varmaktır. İnsan canlısı kim olursa olsun kaç yaşında olursa olsun söylenen sözlerle ve davranışlarla görünenle ilgilenmiyor ilişki içerisinde bulunduğu insanın kendisi ile ilgili neler hissettikleri ile ilgileniyor. Karşı tarafın kendisi hakkındaki gerçek düşünceleri ile enderindeki kendisine bile söylemekten çekindiği en derindeki duyguları ile ilgileniyor. İnsanlar ne söylendiği ile değil kimin söylediği, nasıl söylendiği ve ne anlatılmak istendiği ile ilgileniyorlar kısaca “saklı içerik” ile ilgileniyorlar. 

    Evlilik Ama Kiminle?
    Bence, toplumumuzda yeni evlenenler arasında ilişkinin sağlam temele oturmayışının bir nedeni de, eşlerden birinin veya ikisinin de, hala geçmiş aileleriyle “evli” olmaları. Bu nedenle de en ufak anlaşmazlıkta kendi limanlarına sığınan gemiler gibi bir birlerinden uzaklaşan çiftler az değil. Bazı durumlarda aile büyüklerinin çocuğundan kopamaması ve ya çevreyi kontrol etme ve gücü elinde tutma alışkanlığı, gençlerin evliliklerinde ilişki bağını kurmalarını zorlaştırıyor. Bu konuda en çok erkek annelerinden örnek vermek mümkün. Koruyucu –Müdahaleci anne baba rollerinin daha baskın olduğu ailelerde anneler çocukları ile evlatlarıyla bağlılık ilişkisi yerine bağımlılık ilişkisi kuruyorlar ve evlatları evden ayrılıp evlendikleri zaman çocukları ile vedalaşamıyorlar, kopamıyorlar. 
    Bağlılık/ Bağımlılık
    Bağlılık ile bağımlılık birbiriyle çokça karıştırılan çok farklı kavramalardır. Bağlılıkta ilişkiye gönüllü olarak katkıda bulunan iki kişi vardır, bağımlılıkta ise zorunluluk. İlişkide biri daha güçlüdür diğeri daha güçsüzdür. Bağımlılıkta muhtaç olma vardır, bağlılıkta özgür seçim söz konusudur. Bağlılıkta ikili ilişkinin kendine özgülüğü söz konusu iken bağımlılıkta bir olma aynileştirme, birinin diğerinde yok olması söz konusudur.
    . Bu yüzden erkeğin annesi yeni gelen kadına yani eşe evladını gönül rahatlığı ile teslim edemiyor. Oğlunun evliliğinin bağımsızlaşması, eşi olan ilişkilerinin ve bağının güçlenmesi anne için otoritenin ve gücün kaybı anlamına gelebiliyor. Bir iktidar ve sahiplenme mücadelesi başlıyor.Bu yüzden kişilik sınırları net çizilemiyor herkes herkesin zaman ve mekânının içinde. İyi niyetle ve samimiyet adına yapılan bu “kişisel hudut” sömürüsü, evliliklerin iki kişi arasında güçlenmesini örseliyor. Burada en hassas görev erkeğe düşüyor savunmaya geçmeden karşılıklı konuşabilmek ve kimin ailesinden gelirse gelsin evliliği yıpratabilecek tutumlardan el ele kaçınmak en güzeli. Bu nedenle de aile büyükleri ve arkadaşlar hem birey hem yeni kurulan aile için önemli destek sistemini oluştursalar da ilk yıllarda eşlerin en çok birbirlerini dinlemeye ve anlamaya zaman ayırmaları önemli. Güven oluşmadan farklı görüş ve ihtiyaçlar duyulmuyor, evliliğin yürütülebilmesi için gerekli olan ortak görüş ve kararlar da oluşamıyor. Evlilik ilişkisinin sınavları arasında bana göre ilk sırayı eşler arasındaki güvenin tesis edilip edilememesi oluşturmaktadır. Eşler arsında güvenin tesis edilememesi eşlerin biz olma becerisini geciktirmektedir.

    Sağlıklı evliliklerin ön koşulu nedir? diye sorulsa : “Eşlerin bir ilişkiyi sahiplenebilecek kadar sorumluluk almaya hazır, o ilişkide boğulmayacak kadar özgür olmaları,” diyebiliriz.

  • ÇİFT – AİLE TERAPİSİ

    ÇİFT – AİLE TERAPİSİ

    Toplumun en küçük birimi ve temel taşı olan aile, bireylerin psikogelişim süreçlerinin ve ruhsal

    sağlıklılık ya da sağlıksızlık hallerinin belirleyicisidir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılayabileceği doğal

    ve güvenli yer kendi ailesidir.

    Ailenin tanımı üzerinde henüz bir anlaşmaya ulaşılamamıştır. Aileye yaklaşımda en sık kullanılan

    sistemik bakış açısına göre; aile bir geçmişi paylaşan, duygusal bağı olan, bireysel aile üyelerinin

    ve ailenin bütününün ihtiyaçlarını karşılamak için stratejiler planlayan bireylerden oluşmuş

    kompleks bir yapı olarak tanımlanır.

    Aile fonksiyonlarını yerine getiren ve üyelerine doyum sağlayan ailelere sağlıklı aile denir.

    Duyguları paylaşma

    Bireysel farklılıkları kabullenme

    İlgi ve sevgi duygularının gelişimi

    İşbirliği

    Mizah duygusu

    Yaşamı sürdürmek ve güvenlik için temel ihtiyaçların karşılanması

    Problem çözme

    Geniş bir felsefi düşünce

    Taahhüt

    Takdir etme

    İletişim

    Birlikte zaman geçirme

    Maneviyat

    Başa çıkma becerileri

    Aile fonksiyonlarının birkaç farklı bölümlerinin yeterince yerine getirilememesi nedeni ile sağlıksız

    aileler oluşabilir.

    Ailenin gücünü, aile içi iletişim belirler. Günümüz koşullarında, gelişen teknoloji, sosyoekonomik

    sorunlar vs nedeni ile iletişime yeterli önem verilemeyebilmektedir.

    Humphyres (1998) sağlıklı ve sağlıksız ailenin iletişim kalıplarını tanımlamıştır.

    Aktif dinleme

    Yargılamama

    Özgür bırakma

    Empati

    Eşitleme

    Açık olma

    Hazırlıklı olma

    Tutarlılık

    Yargılama

    Denetleme

    Üstünlük taslama

    Katılık

    Nötralize etme

    Zıtlık içeren mesajlar

    Çifte mesaj

    Fazla kabullenme/fazla eleştirme

    Kişiselleştirme

    Günah keçisi yapma

    Hedef değiştirme

    Üçgenleme

    Mitler

    Sırlar

    Aile içinde krize neden olan her durum, profesyonel yardım gerektirebilir. Evliliğin ilk yılı, doğum

    sonrası dönem, çocukların ergenlik dönemi, çocukların evden ayrılma süreçleri, emeklilik dönemi

    aile içi krize aday dönemlerdir. En sık başvuru nedenlerinden biri, eşlerden birinin evlilik dışı

    ilişkisinin olması ve diğer eşin bunu öğrenmesi sonucu yaşanan krizdir. Bireyler arasında iletişimin

    bozulduğu, çatışmaların yoğunlaştığı, kişilerin kendilerini mutsuz olarak ifade etmeye başladıkları

    her durumda, dışarıdan uzman bir gözün yardımı ile ilişkiyi gözden geçirmek, ilişkinin yeniden

    yapılanmasını sağlayıp, geri dönüşsüz sonuçları engelleyebilmek mümkündür.

    Ülkemizde pek nadir olmakla birlikte, dünyada birçok ülkede, çiftler evlenmezden önce ilişkileri ile

    ilgili danışmanlık almayı ve evliliklerine daha sağlıklı adımlar atmayı sıklıkla tercih etmektedirler.

    Ya da boşanmak üzere olan bir çift, ayrılma süreçlerini değerlendirmek için danışmanlık hizmeti

    almayı isteyebilmektedir.

    Çift/aile terapisinde, bu alandaki çeşitli kuramsal yaklaşımlardan faydalanılarak, aile ile ilgili bilgi

    toplanır, aile kalıpları incelenir. Bireylerin ilişki içindeki motivasyonları, ilişkiden beklentileri, kişilik

    ve davranış özellikleri ve bunun ilişki üzerine yansımaları, iletişim kalıpları, genogramları, ilişki

    içindeki koalüsyonları üzerinde çalışılır. Zaman zaman ödevler verilerek, ilişkideki aksak alanlar

    onarılmaya çalışılır.

  • Aldatma Nedir?

    Aldatma Nedir?

    Aldatma konusu, yüzyıllar boyu toplumlarda hep ateşini korudu. Bazı toplumlar aldatmayı

    meşrulaştırmak için şekil değiştirdiler, bazıları ise direkt yasakladı.

    Peki, ne oldu da son zamanlarda bu kadar gündeme oturdu, bu kadar çok duymaya başladık.

    Aslında her ne kadar toplumda gizli kalmış gibi görünse de “aldatma” kelimesini, kadının iş

    hayatına girmesi, güç kazanması, erkeğin karşı cinse ulaşabilmesinin kolaylaşması ,kadının

    erkeğe karşı çıkma gücünü bulması,erkeğin hormonal kotrolünü azaltması,toplumun sadece

    kadının aldatması ile ilgilenmesi gibi nedenlerden dolayı artışlar kaçınılmaz oldu.

    Bunun yanında,ilişkinin sıradanlaşması, ilkişkilere verilen değerlerin azalması, ilişki alanının

    insanların egolarını tatmin etme alanına dönüşmesi nedeniyle aldatmalarda da artış oldu.

    İnsanların sorun çözm becerilerinin yetersizliği, bozulan birşeyi tamir etmek yerine yenisini almak

    ya da başkasıyla gidermesi, toplum yapısının erkek egemen olması ve erkeğe çok eşlilik hakkı

    vermesinden kaynaklanan sosyal nedenler aldatmayı meşru kıldığı kadar arttırdı.

    Esasen ülkemizde aldatmanın artışının nedeni tanımlama sorunudur. Bir kargaşa yaşıyoruz.

    Bizim en çok cevapladığımız soru, yaşanılan şeyin aldatma olup olmadığıdır. O nedenle

    aldatmanın sınırlarınınçizilmesi gerekir. Aldatma bir bağlanma sorunudur. Özellikle narsist tepkiler

    gösteren insanlarda fazla görülür. Kendini daha yüksek gören, eşinden üstün olduğunu düşünen

    veya çevresindekiler tarafından böyle olduğu gözlemlenen, toplumda öyle yorumlar alan kişiler

    aldatmaya daha yakın görürler kendini.

    Aldatma bir bağlanma sorunudur. Bağımlı kişilerde de fazla görülür. İlişkideki sorunları

    çözemeyen, ayn zamanda da kopamayanlar, bir yandan sorunlardan dolayı aldatmaya

    sürüklenirken, diğer yandan daözgüven ve yalnız kalma kaygılarından dolayı da ilişki veya

    evliliğini bitirememektedirler.

    Kişi aldatıldığında adını koymak, nedenlerini bilmek, sorunu çözmek ister. Aldatmak mı-

    sadakatsizlik mi? “Bir kereden bir şey olmaz”, “duygusal olmadığı sürece sorun yok”, “görüşebilir

    ama önemli olan sevmesin”, “konuşsun ama dokunmasın” vs. gibi çok çeşitli yorumlar ve

    açıklamalar duyuyorsunuz. Esas sorun kişinin yaşadığı durumu nasıl algıladığıdır.

    Araştırmalarımda ortak bir tanım olmadığını gördüm. Benim kişisel aldatma tanımımsa şöyle;

    fiziksel ve duygusal anlamda partneri dışındaki biriyle gerek yaşam ve gerek etkinlik olarak

    yapılan tüm özel paylaşımlara aldatma denir. burada önemli olan paylaşımın özel olup

    olmadığıdır. Aldatmanın tam olarak tanımlanamaması, aldatmanın ve aldatılmanın çok değişik

    şekillerde algılanmasıyla ilgilidir. Algılamalardaki bu çeşitlilik aldatma çeşitlerini ortaya çıkarır.

    Sanal Aldatma:

    Son 10 yılda patlama gösteren aldatma çeşididir. Sanal cinsellik, sanal duygusallık birer

    aldatmadır. Sonuçta hayatınızda biri var ve siz başkası ile özel paylaşımlarda bulunuyor iseniz bu

    aldatmaya girer. Sanal yaşam, ortam itibariyle sanal, yaşattığı ve hissettirdikleri ile ise reeldir.

    Sanal aldatmanın artışının temelinde de sınırlar ve tanım sorunu halen mevcuttur.

    Duygusal Aldatma:

    Bu tip aldatmalar ağırlıklı olarak çatışma içindeki bireyin psikolojisini yansıtır. Yani kafasında

    oturtamadığı, ortamın uygun olmadığı, karar almak yerine heyecanı yaşamak amaçlıdır. Uzaklık

    (uzaklığın verdiği güven), merak, ilişkisindeki mutsuzluk, hayranlık, heyecan arayışı gibi etmenler

    duygusal aldatmayı doğurur. Ağırlıklı olarak kadınlarda görülür. Kendi ilişkisindeki boşluğu, yanlış

    evliliğinin eksikliğini, kendilik değerini bu tip bir ilişki şekliyle doldurmaktır.

    Cinsel Aldatma:

    Aslında kişi eşiyle her türlü cinselliği üst düzeyde yaşasa bile cinsel aldatma olabilir. Peki neden?

    Toplumumuzda bir kadını elde etmek erkek için her zaman bir güç ve kendini kanıtlamak olarak

    algılanmıştır. Özellikle en güzeli, en zoru elde etmek erkeğin prestij göstergesidir. Hepsi için iddia

    edilmese de ilişkilere bu şekilde bakılan ortamlarda büyüyen bir Türk erkeği ister istemez (biyolojik

    yapı hariç) her zaman aldatmaya yatkınlık gösterir.

    Flörtözlük :

    Adı konulmamış, şeklen sosyal ilişki gibi görünse de adını koyulmayan,karşılıklı beğeni ve ilgiye

    dayalı ilişki şeklidir. Hem beğenilmek, hem de beğenmek bu tip iletişim-ilişkilerin

    motivasyonudur.buradan bir ilişki çıkıp çıkmayacağı bilinmese de risk faktörü mevcuttur. Flörtöz

    yaklaşımlar, insanları motive eder, rahatlık ve özgürlük sağlar. Bir yandan hiç Bir şey yoktur. Bir

    yandan da karşılıklı beğeni vardır. Paylaşımlar, sözel veya davranışsal olarak somut olmadığı

    sürece aldatmadan sayamayız.

    İnsanlar Neden Aldatırlar?

    Koz Erkek psikolojisi, hormonal yapısı gereği cinselliği ilişkide temel dinamik olarak görür. Bize

    gelen danışanlarımızda ve ailelerimizde de gördüğümüz kadarıyla erkeklerin en çok şikayetçi

    oldukları nokta cinselliktir. Erkeğin aldatmasının altında yatan nedenlerden biri, eşinin cinselliği bir

    silah ya da koz olarak kullanmasıdır. Erkek cinsellik için boyun eğmemek ayrıca kendini muhtaç

    hissetmemek için aldatma girişiminde bulunur. Aynı şekilde, kadın da erkeğin ilgi ve sevgisini

    kazanabilmek için aldatma girişimde bulunabilir. Cinselliğin koz olarak kulanılması, yüksek

    kırılmışlık ve gizli öfkenin göstergesidir. Eğer cinsellik eşlerden biri tarafından koz olarak

    kullanılırsa, diğer taraf mahrum kalma ve dışlanma duygusu ile aldatmayı hak olarak görür. Hem

    hak olarak görür hem de mahrumiyetin cezası olarak algılar.

    Kompleksler Kişi her yaşta güçlü olmak ve beğenilmek ister. Böyle durumlarda iyi hissetmek için

    aldatma yoluna başvurabilir. Özellikle kendinden küçükler ile bu olayı gerçekleştirmeleri hala işe

    yaradıklarını görmeleri bakımından kişileri daha mutlu eder. Kadınlar ve erkeklerde menopoz-
    antropoz dönemine yakın yaşlarda genç partnerler ile aldatma yaşanır. Yaşlılığı kabul etmek

    istemeyen, kendini kanıtlamak,özgüven kazanmak isteyen erkek ve kadınlarda sık rastlanılan bir

    durumdur. Magazin basınında çok sık görüyoruz; ileri yaşlardaki erkek ya da kadınların genç

    sevgilileriyle boy göstermeleri, yaşlarını görmezden gelmek ve hala beğeniliyor olduğunu

    göstermek için yapılan bir davranıştır. Aynı zamanda hayatın anlamsızlığına ve ölüm korkusuna

    bir meydan okumaktır bu tip aldatmalar.

    Psikolojik Nedenler

    İnsanların sosyal anlamda temel ihtiyaçları kabul edilmek, beğenilmek, onaylanmak, güvenmek ve

    sevilmektir. Kişi kendini mutsuz, önemsiz, değersiz hissettiğinde bu temel ihtiyaçlarını

    giderebilmek için çareler arar, başka birilerinin kendisine değer vermesi, onu mutlu eder. Özellikle

    depresyonda olan erkek ve kadınların hem riskli davranışları hem de kendini değerli hissetmeleri

    aldatmaya sürükletir. Hem değer görmek hem de halen ilgi çektiğini görmek depresyonda

    olanlarda olumlu etki yapmaktadır. (Bir nevi antidepresan etkisi.) Erkekler, kadınların hamilelik,

    doğum sonrası ve depresyon durumlarında, beklediği ilgi ve cinselliği göremediğinden aldatma

    kayabilir.

    Aldatan kişi yakalanmadığı sürece davranışa devam eder, sonuçlarını hep düşünür aslında; ama

    içsel çatışmayı da aşamaz. Genelde aldatma sonrası vicdani rahatsızlık oluşur. Akabinde de

    suçluluk duygusu ortaya çıkar. Bazen kişi kendini daha iyi hissetmek için eşinin/sevgilisinin

    hatalarını arar. Sanki bedeliniödetmiş düşüncesiyle o hata yaptıkça kişi kendisini daha iyi

    hisseder. Aldatmalarda kişi aldatmanın nedenini kendisi dışında başka nedenlere dayandırdıkça

    kendisini daha iyi hissedeceği için, devamlı eşinin veya partnerinin hatalarını görmek ister. Aksi

    takdirde eşinin mükemmel olması, aldatanın vicdani rahatsızlığını daha da arttırır. Aldatan kişi, eşi

    kendisine iyi davrandıkça kendini daha kötü hissedebilir. Bu durumda da ayrılmayı huzursuzluktan

    dolayı daha fazla isteyebilir

    ilişkisel (evlilik) Nedenleri Evlilikte yaşanan sorunlar ve eşlerin ilişki içindeki hareketleri de

    aldatmaya sürükleyen nedenlerden bazılarını oluşturur. Bunlardan bazıları aşağıdadır.

    • kontrol etmek ve tahhakküm altına almaya çalışmak

    • ilgisiz ve sorumsuz eş

    • cinsel tepkiler ve reddediliş

    • devamlı alttan alma, pasiflik.

    • Bağımlı veya narsist kişilikli eşlerin varlığı

    • sevmeden evlenmek,sadece sahip olunan nitelikler için ilişki yaşamak ( para, kariyer,şekil,statü

    vs)

    • otorite savaşları

    • bencil eş

    • eşlerin çoçuktan sonra rol kaybı.( eş olmayı unutup sadece anne veya baba olmak)

    • yüksek beklentiler ve hayal kırıklıkları

    • psikolojik sorunlar ve kişilik yapıları

    • aldatan-aldatılan anne baba ile büyümek-tanık olmak

    Aldatılan Kişi Neler Yaşar ?

    Aldatılan kişi, kendini yetersiz, beğenilmeyen, ilgi çekmeyen biri olarak görür. Bunun sonucunda

    haksızlığa uğradığını düşünen, öfkeli ve partnerine dokunmak istemeyen bir eş ortaya çıkar.

    Aldatılan kişilerde “keşke”ler çoktur. İlişkisinde harcanan emek, zaman, yaptığı fedakarlıklar,

    gösterdiği sadakat vb. tümü zihninden film şeridi gibi geçer. Aynı zamanda kişi aldatanı aldatma

    girişiminde de bulunur, asıl amaç aldatmak değil, intikamdır.

    Aldatmalarda tek neden kişinin eşiyle yaşadığı ilişkisinde cinsel ve duygusal anlamda doyuma

    ulaşmaması değildir. Çocukluğundan itibaren değersizlik duygusu içinde büyüyen biri uygun

    ortamda bu duygusunu tatmin etmek için aldatabilir. Bazen kişi bir anlık heyecan için de bunu

    yapabilir.

    Aldatan insanlar aslında kötü insandır diyemeyiz. Bunu bir suç olarak değil sapma olarak görmek

    daha doğru olur. Yaşanan bir aldatma olayının aldatma olup olmadığı dışarıdan yapılan gözlemle

    değerlendirilemez. Aldatılanın hissettiği rahatsızlık duygusuyla paraleldir; siz ne kadar çok

    rahatsız iseniz, o olay o kadar çok aldatmadır.

    Kabulleniş:

    Bazı durumlarda aldatılan kişi sonuçlarını ve ağır psikolojik etkilerini kaldıramayacağını düşünerek

    durumu görmezden gelir ya da reddeder. Bu durum ileriki yıllarda aldatılan tarafından ısıtılıp

    ısıtılıp tekrar gündeme getirilir. Yani yeri ve zamanında verilmeyen bir tepki, büyüyerek ve

    psikolojik rahatsızlıklara yol açarak gösterir kendini. Mesela yapılan araştırmalarda, aldatılmanın

    temel bir depresyon nedeni olduğu tespit edilmiştir. Böyle durumlarda uzmandan destek almak

    gerekir.

    Evli kişiler,, genelde evliliğini riske sokmayacak, kendisinden çok şey beklemeyecek birini arar.

    Gerek kadın gerekse erkeklerde bu kaçınılmazdır. Bir yandan kendisini ve geleceğini garantiye

    alan evliliğini koruma, bir yandan da şu anı mutlu yaşama isteği ağır basar. Aslında yapılması

    gereken, mutluluğu dışarıda aramak ve sonu olmayan anlık zevkler yerine, evliliğini iyileştirmektir.

    Taraflardan birinin sosyo-ekonomik düzeyinin yükselmesi de aldatmayı doğurabilir. Eşlerden biri

    kendini ulaşılmaz gördüğünde diğer eş bunu aldatma ile aşmak isteyebilir. Aynı zamanda ona

    olan öfkesini buşekilde ifade eder. Aldatılan kişilerin yaşadıkları acıları bazı yazarlar, anne-babayı

    kaybetme üzüntüsü ile eşleştirmişlerdir. Hayatın film şeridi gibi gözünüzün önünde geçmesidir.

    Aldatılan kişinin sadece rahatlatılması değil, durumu analiz edip doğru yorumlaması için uzman

    desteği alması şarttır.

    Aldatılan kişi düşünce ve duyguları

    değersizlik pişmanlık suçluluk umutsuzluk öfke güçsüzlük Aldatılan kişi ile çalışırken bu temel

    duygu ve düşünce çerçevesinde çalışmak gerekir. Geçici iyi hissetmeler çözüm değil, kalıcı

    kalıntılara neden olur.

    Magazin basınında aldatmalar, birer kötü örnek olmakla beraber özendiricidir. Genelde aldatanın

    aldattıktan sonraki mutlu hayatı hep verilir. (Pınar Altuğ, Hüsnü Şenlendirici, Cem Hakko, Kaya

    Çilingiroğlu gibi.) Aslında verilen haberlerde aldatılanın yaşadıklarına da değinilmiş olsa ve

    aldatanlar yüceltilmek yerine eleştirilmiş olsa özendirici etkisi azalabilir. Kocasını ya da karsını

    aldatan birinin ertesi gün canlı yayına çıkıp hiçbir şey olmamış gibi program yapması

    düşündürücüdür.

    Her aldatma ilişkiyi bitirir mi?

    Kişinin yaşadığı duygusal travmayla baş edebilme gücü, problemin çözülebilme ihtimali, partnere

    olan güven, ilişkiyi koruma ve kurtarma isteği birer yol haritasıdır. Önemli olan bitirmek ya da

    bitirmemek değil, sorunun çözümüdür. Bu aşamalarda doğru insanlar ve kaynaklarla durumu

    paylaşmak yani üçüncüşahsı doğru seçmek ilişkinin akıbeti açısından önemlidir. Örneğin aldatılan

    bir kadının feminist bakış açısına sahip bir arkadaşından alacağı en muhtemel öneri “ayrılmasıdır.

    Aldatma ile ilişkiyi bitirmek aceleci bir karardır.acele etmeye gerek yok. istediğiniz zaman

    ayrılabilirsiniz zaten. ama önceli olan devam edilse d bitirilecekse de sağlıklı bir süreç

    izlenmesidir. ayrıldığında sorunun çözüleceğini düşünenler, ayrıldıktan sonra büyük sıkıntılar

    yaşarlar. soruların çoğu cevapsız kaldığı için aldatmanın taziyesi uzun sürer. Etkilerinden

    kurtulmadan, soruların cevabı alınmadan, analiz edilmeden karar alınmaması gerekir.

    Neler Yapılabilir?

    1. Aldatan kişi, bu durumu çözmek ve ilişkiyi toparlamak istiyorsa önce “evet aldattım, bütün kusur

    bende” demelidir. kabullenme olmadan iyileşme olmaz. tıpkı hastalık gibidir. hasta olduğunu kabul

    etmeyen ilaç içmez, tedavi olmaz. ve iyileşemez.

    2. Şüphelendiğinizde kurgu yapmak yerine, uygun bir ortam, iletişime açık bir ses tonu ve beden

    diliyle partnerinizle konuşun.

    3. Hissettiklerinizden bahsedin. Suçlamak ve hesap sormak sadece savunma yaratır.

    4. Eğer aldatıldığınız kesin ise, bunu onunla konuşun. Nedenlerini ve açıklamasını dinlemeden

    karar vermeyin.

    5. Olayı 3. kişilere anlatmadan önce, kendi aranızda çözmeniz gerekir. Sonuçta anlattıktan sonra

    ayrılmanız zorunlu hale gelebilir. bazı insanlar sadece olay ortaya çıktığı için ayrılmayı zaruri

    görev görür. insanların ondan bunu beklediğini sanır. çevrenizdekilerin ; “Neden halen berabersin,

    daha ne yapmasını bekliyorsun” gibi duyumlar ilişkiye devam etseniz bile sizi rahatsız edebilir.

    6. Aldatılan kişi, her zaman suçu kendinde aramamalıdır. nedenler ne olursa olsun aldatılmak

    kader değil.

    7. aldatılma sonrası cinselliğe devam etmek, aldatılanın özgüvenini kazanmak ve kaybetmekten

    korkmasının göstergesidir. cinsellik yaşamaya devam etse de duygusal olarak kendisi ile çatışır.

    bu süreçte aldatılan istemediği sürece cinsellik yaşanmaması gerekir. aldatılan ise cinselliği koz

    olarak kullanmamalıdır.

    8. Aldatmak, bir cinsiyet özelliği değildir. Kişinin yetişme tarzı, çocukluğu, sosyal yapının özelliği,

    evlilikten veya ilişkiden beklentisi bunu belirler. aldatılan kişi, ayrılsa da bu hatay karşı cinsin

    tümüne yüklemeden çözümlemelidir.

    9. Siz mükemmel bir eş olsanız bile eşinizin sizi aldatması onun sorunu ve özelliğidir. her aldatma

    %100 evlilik sorunu göstergesi değildir.

    10. aldatmalarda, aldatanın zayıflığını görmezden gelmemek gerekir.

    11. Erkeğin büyütülürken annesi tarafından “aslan oğlum, istediğini yap, sana kız mı yok” gibi

    telkinleri sadakati azaltır. Hep alternatifi olduğunu ve hep daha iyisini bulacağını düşünür.bu tip

    narsist benlik gelişimlerine engel olmak için yetiştirme şekillerine dikkat etmek gerekir.

    12. Aldatma bir bağlanma ve bütün olma sorunudur. Bazen sizin hiç bir sorununuz olmasa da

    aldatılabilirsiniz. Bu durum sizin dışınızda nedenlerden kaynaklanır. Kendinizi suçlamanız sonucu

    değiştirmez.

    13. Eğer eşinizi aldattıysanız ve tekrar yapmayacaksanız. ama pişman iseniz bunu eşinize

    anlatın..

    14. “Bir kez aldatan hep aldatır” doğru bir analiz değildir.

    15. Devamlı olarak aldatıyorsanız, siz ve eşiniz için en sağlıklısı ya destek almak ya da

    ayrılmaktır. Zaman ilerledikçe her iki tarafın da ruh sağlığını bozulabilir.

    16. Eşiniz sizi aldatmış olsa bile bunu çocuklarınız ile asla paylaşmayın.çocukları yanınıza

    almanız,sizi bu evlilikte her zaman haklı çıkarmaz.

    17. Aldatılmış olsanız bile intikam için aldatmayın. Bu sizin için ileride büyük değersizlik duygusu

    oluşturur.

    18. Eğer eşinizi aldatıyor ve kendinizi mutlu hissediyorsanız, sizde değersizlik temelli duygular

    veya gizli biröfke mevcuttur. Temelde kendini değersiz hissetmeler, belli aralıklarla geçici değer

    görmeler ile bunu kapatmaya çalışmak yerine psikoterapi almak en sağlıklısıdır.

    19. Aldatma resmi olarak boşanma nedenidir. Cezai olarak, hem aldatan hem de buna neden olan

    kişiye (3.kişiye)yasalarca ceza öngörülmektedir.

    20. aldatma sonrası yaşanan duygusal ve fiziksel sıkıntılar için destek alınması zorunludur. alkol

    almak, yok saymak,uykuya dalmak,ilaçlara sarılmak anlık rahatlık verse de taziyenin bitişini

    sağlamaz.

    21. aldatma olayı, bir ilişki için artçı deprem olarak görülüp ilişikiyi tekrar dizayn etmek için aynı

    zamanda olumlu bir fırsata dönüştürülebilir. aldatma sayesinde ilişkideki sorunlar,

    konuşulamayanlar, biriktirilenler ortaya çıkar ve çözümü için adımlar atılır.

    22. aldatma sonrası, en büyük sorun tekrar güvenmektir. aldatan kişi, aldatılanın güven ihtiyacını

    gidermek için sabırlı olmalı, sık sık sorulacak olan sorulara karşı tutarlı olmalı,pes etmeden

    cevaplamalıdır. güven sınaması için sizin telefon veya mail adreslerinizi incelemek isterse sadece

    bir süreliğine izin vermelisiniz. unutmayın, kırılan bir (öz) güvenin bedelsiz tamiri olmaz.

    23. aldatılan kişi, ne kadar merak ederse o kadar derine girer. bir noktadan sonra herşeyi

    detayına kadar öğrenmekten vazgeçmeli, bildiği kadarıyla kabul etmelidir. aksi taktirde sorunun ve

    merakın sonun olmadığını bilmelidir.

    24. aldatan kişi, bir an önce herşeyin normale dönmesi için aceleci davranmamalıdır. bu olayı

    basite almamalıdır.

    25. aldatılan kişi, daha fazla detay talep ederse ,bunlar açıklanmamalıdır. örneğin; eşinizin diğer

    kişiyle nasıl öpüştüğünü bilmeniz ne sizin ruh sağlığınıza ne evliliğinize bir fayda sağlamaz.

    26. eğer ilişkinizi düzeltmek istiyorsanız; ona karşı net olun. neler beklediğinizi, bundan sonra

    nasıl bir sistem istediğinizi belirtin. açık ve net olmak iki tarafın da yol haritasıdır.

    27. aldatılan kişi, evliliğindeki ve kişiliğindeki zayıf ve sorunlu kısımları fark etmeli, çözmeyi

    seçmelidir. Çünkü nedenler değişmedikçe sonuçlar da değişmez.

  • Aile ve Evlilik Terapisi Size Neler Kazandırır?

    Aile ve Evlilik Terapisi Size Neler Kazandırır?

    1-) Evliliğinizde eşinizle birlikte bütün çabalarınıza rağmen halledemediğiniz sizi ve eşinizi rahatsız eden sorunlarınız varsa bir evlilik terapistine başvurmanız çözüm için atacağınız en önemli adım olabilir. 

    2-) Evliliklerinde uyum, ayar ve iletişim sorunu yaşayan çiftlerin konuyu aralarında samimiyetle konuşmak çok önemli bir adımdır. Çoğu zaman çiftler bunu tek başlarına başaramaz. Evlilik ve aile terapileri eşlerin bütün çabalarına rağmen çözüme kavuşturamadıkları sorunlarını ortadan kaldırmak için eşlere yardım amaçlı düzenlemelerdir. 

    3-) Sorunlar çiftlerin yaşamının gündemine oturduğunda çift ilk etapta farkında olmadan evlilik sorunlarını yakın akrabalara ve ailelerine anlatmaya meyillidir. Sorunları her iki eşin kendi ailelerine anlatması sorunun daha da büyümesine hatta bazı durumlarda daimi hale gelmesine neden olur.  Aile ortamında herkes duygusal davranarak kendi çocuğunu savunup taraf tutmak zorunda kalır. Tartışmalar ve suçlayıcı konuşmalar sorunları daha da pekiştirir. Çiftlerin tarafsız bir aile ve evlilik terapistine başvurması ve onun rehberliğinde ilerlemesi çok daha sağlıklı bir yoldur. 

    4-) Çiftler aile evlilik terapistine başvurarak tarafsız bir kişinin gözetiminde ilişkilerini, ilişki içindeki pozisyonlarını sorunun meydana gelmesinde ve çözümündeki kendi katkılarını daha net olarak görme olanağını elde ederler. Aile ve evlilik terapisti sizi ve ilişkinizi tarafsız olarak görebilir, sizin de tarafsız görmenizi sağlayabilir. 

    5-) Evlilikte ortaya çıkan çatışmalar uzun süre devam ettiğinde kişilerde duygusal, sosyal sorunlara neden olur. Bir aile terapisti eşlerin sorunları nasıl algıladığını, eşlerden birinin diğerine hangi duygu ve düşüncelerle tepki verdiğini sezip her iki eşe de bu konuda bilgi verir. Terapi süresi boyunca tarafların her birinin davranışlarını ve bu davranışların karşı taraf üzerindeki etkisini anlamalarına ve her ikisinin de ilişki içinde anlaşıldığını sevildiğini ve sayıldığını hissedecekleri daha uyumsal tutum ve davranış geliştirmelerinde onlara rehber olabilir.

    6-) Bir evlilik ve aile terapisti eşlere evlilikte olan sorunların çiftlerden birinin sorunu değil çiftin ortaklaşa sorunu olduğu ve çözüm için her ikisinin de çabalamasına gereksinim olduğu konusunda çifte ışık tutabilir. 

    7-) Evlilik terapisti çiftlerin birbirlerini daha objektif anlama, gereksiz tartışma, suçlama ve anlaşmazlıklara yol açan yanlış anlama ve yanlış etkileşim kalıplarını kırarak evlilik ilişkisinin daha da kötüye gitmesini önleyebilir. 

    😎 Bir aile ve evlilik terapisti eşlerden yalnızca birinde olan travma, depresyon gibi sorunlarda çalışırken diğer eşin de desteğini alarak problemin en kısa zamanda ortadan kaldırılmasına yönelik diğer eşi de yönlendirebilir. 

    9-) Bir aile ve evlilik terapisti var olan sorunlarınızın çözümünde size rehber olarak size bir takım halinde çok iyi çalışan bir çift olduğunuzu gösterebilir. Bu da sizin ileride evlilik gemisinin çarptığı hayat olaylarında daha dayanıklı ve hazırlıklı olmanızı sağlayarak kılavuzluk yapar.

    Aile ve Evlilik Terapisi: 

    Sanayi devriminden önce boşanma yasaktı. Evlilik beklentileri buna paralel olarak düşüktü. Evlilik beklentilerinin düşük olması  aile istikrarını sağlıyor gibi görünüyordu. 

    Ortaçağın toplumsal ilişkileri ve kurumları bireyin sosyal ve duygusal ihtiyaçlarının çoğunu karşılar ve aileye destek verirdi. Sanayi devrimi ile birlikte bireycilik fikri hızla gelişti ve kabul gördü. Bu bireycilik fikri evlilik ilişkilerine de yansıdı. Sanayi devriminden sonra aileler kendine bel bağlayan kendi içinde kendi taleplerini karşılamaya zorlandı.  Bu değişim aile üyeleri arasında sevgi ve şefkat bağlarını artırırken eşler arasındaki ilişkisel beklentilerde de kökten değişimlere neden oldu. Artık eşler arasında romantik aşk ve arkadaşlık kavramları sanayi devriminden sonra bireyin kişisel hazzını gerçekleştirmesi bireysel otonomi ile kişisel gelişim anlarının ailenin tamamının iyiliğinin önüne geçti. Dengenin bu yöne doğru kayması evlilik beklentilerini, eşlerin birbirinden beklentilerini daha da yükseltti. Bu doğrultuda yeni evlilik fikri dünyanın gündemine oturdu. 

    Yeni evlilik fikrinde aile güvenli bir cennet, teselli edilen yer, konfor, iyi yaşam standartları yani kusursuz yaşama olanağını sunan bir mabet. Bu da kaçınılmaz olarak ailelerde ve aile bireylerinde benzer psikolojik ve duygusal taleplere neden oldu. 

    Yirminci yüzyılın kar güdümlü ekonomisi ailedeki baskının daha artmasına yol açtı. Bu beklentiler kadın ve erkeğin kapasitesini aştı. Bu da evliliklerde stresin ve hayal kırıklığının oluşmasına evlilik memnuniyetinin düşmesine yol açtı. 

    Evlilik terapisi ya da çift terapisi çiftin birbiriyle olan etkileşimleri sonucu ortaya çıkan evlilik problemlerinde uygulanır. Aile terapisi ile anne baba ve çocuklarında ya da diğer aile  üyelerinde dahil olduğu aile üyeleri etkileşimi sonucu ortaya çıkan problemler karşısında uygulanır. 

    İki kişi arasındaki çift ilişkisi canlıdır. Ona gereken bu önem verilmelidir. Çift terapisinde evlilik ilişkisi yapısal olarak ve içerik olarak iyice incelenir. Bazen çiftler 3-5 yıldır evli ya da birlikte yaşıyor olabilirler. Ama hala çift ilişkisi kurulmamış olabilir. Bu nedenle çift terapisinde çiftin nasıl tanıştıkları ve nasıl evlendiklerinden başlayarak ilişkinin kısa bir geçmişi, ilişkilerinin onları memnun etmeyen tarafları ile memnun eden tarafları, etkileşim kalıpları, evlilik hayalleri, evlilikten beklentileri bugünkü evlilik sorunlarının ne olduğu incelenir ve çözüm yoluna gidilir. 

    Evlilik problemleri karmaşıktır. Bazen kişinin bireysel dinamiklerinden, bazen evlilik beklentilerinin uyuşmamasından, bazen eşlerden birinin ya da her ikisinin arzu ve ihtiyaçlarının karşılanmamasından, bazen orijin aile yaşam deneyimlerinden,  aile yaşam krizlerinden(  hastalık, ekonomik kayıp, bebeğin doğuşu, kronik hastalık)ama en çok da çift arasındaki etkileşimden  ve ilişki içinde arzu ve ihtiyaçlarının karşılanmamasından karşılanır.  İlişkide baskın olmak ve boyun eğmek, almak ve vermek denklemleri bir ilişkinin ana bileşenleridir.  Tahterevallide sallanmak ancak hareket  halindeysek inip çıkıyorsak keyif verir. Eğer ağırlıklar arasında dengesizlik fazlaysa biri hep yukarıda diğeri de aşağıda kalıyorsa artık oyun oynamanın anlamı kalmaz ve oyun kendiliğinden biter.  Bir ilişkide eşler kendilerinin duygusal olarak beslenmesine gereksinim duyar. Kısacası bir ilişkide her iki eş zaman zaman belirleyebilmek karşı tarafı ekleyebilirliği hissine sahip olmak ister. Çift ilişkisinde eşler etkilenme ve etkileme rolleri arasında sırası ve zamanı gelince kolayca geçişler yapabilmelidir. 

    Evlilik ilişkisindeki mutluluk vermek ve almak arasındaki dengenin kurulmasına bağlıdır. Bir taraf verdiğinde tekrar dengenin kurulabilmesi için diğer tarafın da vermesi gerekir. Bu şekilde çift ilişkisi karşılıklı alma vermenin yoğunluğuna paralel olarak derinleşecektir. Eşlerden biri vermeyi ya da almayı reddettiğinde ilişkinin dengesi bozulacaktır.

  • EVLİLİK ÇATIŞMASI

    EVLİLİK ÇATIŞMASI

    Sprey (1979), çatışma kuramını evlilik birliğine uyarlayan kişi, her çiftin bir sistem oluşturduğunu, eşlerin kendilerine ait amaçlarının bulunması nedeniyle evlilik sisteminde çatışmanın kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır. Eşler arasındaki çatışma, eşlerin sorun çözme konusunda yaşadığı zorluklar, birbirlerinin farklılıklarını kabul etmedeki güçlüktür. Evlilik çatışması, yetersiz bir şekilde yönetilmiş ya da yönetilen çatışmadır. 
    Partnerler açısından tatmin edici olmayan çözümlere ulaşıldığında çatışma meydana gelir. Yani çatışma, çiftlerin birbirine bağlılıklarından kaynaklanan problemleri çözecek stratejilerin başarısızlığından kaynaklanır. Çatışma, “yakın ilişkinin fonksiyonunu görebileceğimiz bir pencere” dir (Dhir ve Markman, 1984). 
    Bazı kuramcılar ve araştırmacılar – Kline, Pleasant, Whitton ve Markman, 2006; White ve Klein, 2002; Farrington ve Chertok, 1993- çatışmanın çiftler için normal bir olay olduğuna inanmaktadır. Çatışma, genelde bütün ilişkilerde meydana gelen kaçınılmaz bir olgu olarak kabul edilmektedir (Troupe, 2008).  Tezer (1986) çatışmayı, bir tarafın kendi isteklerini diğerinin engellediğini veya engellemek üzere olduğunu algılamasıyla başlayan bir süreç olarak aktarmıştır.  Hatipoğlu (1993) çalışmasında evlilik çatışmasını, eşlerden biri diğerinin ilgilerine müdahale etmeye kalktığında ortaya çıkan kişiler arası bir süreç olarak tanımlamıştır.  Tümer (1998) ise çalışmasında iki farklı evlilik çatışması kavramına yer vermiştir. Birinci tanımda, evlilik çatışması, eşlerden birinin diğerinin eylemlerine müdahale etmesiyle ortaya çıkan kişiler arası bir süreç olarak aktarılmıştır. İkinci tanımda ise, birbirine zıt ya da bağdaşmayan gereksinim, hedef ve beklentilerden kaynaklanan uyuşmazlık ya da anlaşmazlıklar olarak verilmiştir. 
    Bradbury, Fincham ve Beach’e (2002) göre çatışma, bir kişinin davranışlarının diğer kişinin davranışlarını engelleyici olduğunda gözlenen bir süreçtir. Özellikle sıkıntılı olaylar ve geçiş dönemleri örneğin doğum, iş kaybı vb durumlar bireylerin çatışma olasılığını arttırmaktadır. Fincham (2003), evlilikte çatışmanın ortaya çıkışını eşler arasındaki iletişim açısından ele almıştır, çatışmanın ortaya çıkışına zemin hazırlayan bazı duygu ve düşünceler vardır. Bireyin, partnerinin davranışını çatışmaya ortam hazırlayacak şekilde anlamlandırması buna örnek verilebilir. 
    Uğurlu’nun (2003) çalışmasında ise evlilik çatışmasının, genellikle bir eşin diğerine keyifsiz bir şekilde davranması ile başlayacağı, bu durumda eşlerin ya tartışmaya girebileceği ya da tartışmadan kaçınabileceği aktarılmıştır.  Özen’in (2006) çalışmasında, çatışmanın, çiftler için mevcut çözümler tatmin edici olmadığında oluşabileceği aktarılmaktadır. 
    Çatışma teorisinin nispeten uzun bir geçmişi vardır. Aile sosyolojisi çerçevesinde, Collins (1971), LaRossa (1977) ve Sprey (1979) davranışın açıklanmasında çatışma teorisini kullanmışlardır. Eshleman (1981), bu teorik perspektiften elde edilen en temel varsayımın çatışmanın tüm insani etkileşimlerde doğal ve kaçınılmaz olduğu gerçeğine dikkat çekmiştir. Çatışmayı kötü veya sosyal sistemlerin ve insani ilişkilerin bozucusu olarak görmektense, “çatışma aile sistemleri ve evlilik etkileşimleri dahil olmak üzere tüm sistemlerin ve etkileşimlerin varsayılan ve beklenen bir parçası olarak görülür” . Bu nedenle, eğer karı-koca veya ebeveyn-çocuk hedefleri sık sık çatışma halindeyse, mesele kaçınma değil de bunlarla nasıl baş edileceği, nasıl çözüleceğidir. Böyle yaparken, “çatışma, bozucu veya negatif olmasındansa ilişkileri, güçlendirip çatışmanın öncesindeki hallerinden daha anlamlı ve ödüllendirici bir hale getirebilir”. Sprey (1979)’e göre, aile ve evlilik süreci, “düzenin ve kişiler arasındaki uyumun sadece uzlaşmayla sürdürülebileceği bir durum olan daimi bir ‘verme ve alma’ halini yansıtır” (Rank ve LeCroy, 1983). 
    Evlilik çatışması, sıklık, şiddet, içerik ve çatışmanın çözümü açısından farklılık gösterir. Bazı eşler günde bir iki kez çatışma yaşar iken bazı eşler yılda bir iki kez çatışma yaşamaktadır. Çatışmada sözel ifade yerine fiziksel şiddet kullanan çiftler vardır. Eşler arasında çatışmaya yol açan konular örneğin kadının çalışma durumundan çocuk sahibi olmaya kadar değişiklik gösterebilmektedir. Kimi çatışmalar çözümlenebilmekte kimi çatışmalar ise çözümsüz kalmaktadır.  Evlilikler gönüllü veya zorunlu bir ilişki haline gelebilir, zorunlu evlilik ilişkilerinde eşler birbirleriyle geçiniyormuş gibi görünseler bile, gerçekten istedikleri için değil birlikte olmak zorunda oldukları için beraberliklerini devam ettirirler. Çiftler evliliklerini zorunlu olarak algıladıklarında eşler arasında çatışmalar çıkmaya başlar (Haley,1988). 
    Richter, eşlerin bilinçdışında oluşturdukları beş tür yansıtmanın çatışmalara yol açtığını ifade etmiştir; 
    1-Başkasının yerine koyma: Eşin diğer eşi, ruhsal çatışma yaşadığı bir başkasının yerine koymasıdır. Böyle bir yansıtma durumunda eşlerden biri, genellikle geçmişte çözümlenmeden kalmış ruhsal sorunlarını, çocukluk dönemindeki çatışmalarını, şimdi o role uygun gördüğü eşi üzerinden yeniden yaşayarak yeni çatışmalara yol açmaktadır. Geçmişte annesiyle olan çatışmalarını şimdi karısıyla yaşayan bir koca ya da babasıyla olan çatışmalı duygusal ilişkilerini kocasıyla sürdüren bir kadın buna örnek verilebilir. 
    2-Ayna rolü: Eşlerin, ailenin bir ya da birkaç üyesinin aynen kendilerinin bir aynası olmasını istemeleri durumu olarak tanımlanabilir. Burada, ailedeki egemen birey ya da bireyler, diğerlerini buna zorlamakta, aykırılıklara izin vermemektedir. 
    3-İdeal ben rolü: Kişinin, kendisini olmak isteyip de olamadığı birinin yerinde görme isteğidir. Kendisi için idealleşmiş fakat bir türlü gerçekleştirilememiş bir duruma, ailenin bir başka üyesinin ulaşması üzerinden doyuma ulaşmasıdır. Kendi istediği yüksek eğitimi yapmamış veya istediği mesleği seçememiş bir ebeveynin, kendi idealleri için çocuğuna baskı yapması örneği gibi. 
    4-Negatif ben rolü: Birey, beğenmediği ve kabullenmediği bir yanını, kendi üstünden alması için eşine ihtiyaç duymakta ve bunu iki türlü hayata geçirmeye çalışmaktadır: 
    a- Günah keçisi rolü: Evli birey, kendisinde var olan fakat kabullenmediği bütün kötü özelliklerini eşinin üzerine atarak onun suçlanmasını talep etmektedir. 
    b- Zayıf yönün üstlenilmesi rolü: Evli birey, kendisinde var olan zayıf yönlerini eşinin üzerinden gösterip kendini güçlü hissedebileceği bir durumda olma isteğindedir. 
    5-Yoldaş rolü: Evli birey, kendi düşünce, etkinlik veya savaşımlarında eşiyle aynı paralelde olmayı yani eşin yoldaşlığını istemekte ve onu zorlamaktadır. Kendisine eşlik edebilecek bir eş seçip ona bu rolü yüklemektedir (Richter, 2000). 
    Evlilikte çatışma konusuna odaklaşan araştırmalarda üç temel görüşten bahsedilmektedir. Bu temel görüşlerden ilki, birbirine birçok yönden bağımlı olan ve birbirlerini çeşitli şekillerde etkileyen; birbirinden farklı ihtiyaçları, ilgileri ve amaçları olan ya da amaçları aynı bile olsa bu amaçlara farklı stratejilerden ulaşmaya çalışan bireyler arasında ve sınırlı kaynaklardan dolayı çatışma yaşanılması kaçınılmazdır. İkinci temel görüş, çatışmanın başlangıçtan “kötü” veya “iyi” olarak ele alınamayacağıdır; çatışma yıkıcı olabileceği gibi yapıcı etki de gösterebilir. Çatışma; olumsuz duygular, kaçınma, katı olma ve saldırganlığa neden olabileceği gibi değişme, bireylerin birbirlerine yakınlaşması, uyum sağlaması ve bütünlüğe de neden olabilir. Son temel görüş, çatışmanın bir bilişsel işlem olduğudur. Bu bilişsel işlem; içinde tutumlar, değerlendirme, tolerans, ilişkideki çatışmanın kabul edilmesi, eşler arası fikirlerin, görüşlerin veya amaçların farklı olması, bu farklılığın anlaşılması, yaşanan çatışmayı çözme, çatışma ile başa çıkma veya çatışma yönetimi ve bunlar sonucunda ilişkide duygusal yakınlığın azalıp çoğalma durumları gibi birçok olguyu içerir (Ridley ve ark., 2001, Akt. Uğurlu, 2003). 
    Eşler arasında yaşanan çatışmalara yol açan birçok konudan söz edilebilir. Blood ve Wolfe, şehirde yaşayan 1 ile 40 yıllık evli 731 kadın eşten topladığı bilgilere dayanarak, eşler arasındaki belli başlı çatışma alanlarının en çoktan en aza doğru; 
    1) Para, 
    2) Çocuklar, 
    3) Boş zaman etkinlikleri, 
    4) Kişilik, 
    5) Kayınpeder, kayınvalide, 
    6) Roller, 
    7) Dinsel-politik görüş, 
    8) Seks olarak saptandığını belirtmektedir (Akt. Tezer, 1986: 18). 
    Blood ve Wolfe, evlilik süresi arttıkça çatışma konularının değiştiğini, yaşlı eşlerin daha az çatışma belirtmelerinin büyük ölçüde aralarındaki iletişimin azalmasına bağlı olabileceğini ifade etmektedir. 
    Greene, 750 eşten elde ettiği verilere dayanarak, eşler arasında en çok çatışmaya neden olan konuların kadın ve erkek eşlerde aynı sırada olmak üzere, en çoktan en aza doğru şöyle sıralandığını belirtmektedir: 
    1) İletişim yokluğu, 
    2) Sürekli tartışma, 
    3) Giderilmemiş duygusal gereksinimler, 
    4) Cinsel doyumsuzluk, 
    5) Parasal anlaşmazlıklar, 
    6) Kayınvalide-kayınpeder, 
    7) Sadakatsizlik, 
    8) Çocuklara ilişkin çatışmalar, 
    9) Otoriter eş, 
    10) Şüpheci eş, 
    11) Alkolizm, 
    12) Fiziksel saldırı (Akt. Tezer, 1986: 19). 

    Scanzoni ve Scanzoni, 1981; Straus ve diğerleri, 1980 araştırmasında belirgin olarak görünen çatışma konuları para ve çocuklardır. Genellikle bunlar listenin en üstündedir, para özellikle en yaygın çatışma alanıdır. Bununla birlikte, ev işleri idaresinin para ya da çocuk meselelerine nazaran daha belirgin bir anlaşmazlık konusu olduğu tespit edilmiştir. Pek çok çift açısından anlaşmazlık yaratan dördüncü konu ise cinsel ilişkidir (Kammeyer, 1987). 
    Evlilik çatışmalarının varlığı olumsuz evlilikleri düşündürmesinin yanı sıra, hiç çatışmanın olmaması da her zaman iyi bir evlilik vardır anlamına gelmez. Boylamsal yapılan çalışmalar çatışmadan uzak duran çiftlerin, evliliklerinde çatışma yaşayan çiftlere nazaran daha az mutlu olduklarını ortaya çıkarmıştır (Mackey ve O’Brien, 1998).
      Araştırmalar, evlilikle ilgili mutsuzluk ve dağılmaya yol açan pek çok değişkene önemli ölçüde dikkat çekmiştir. Kayda değer miktarda pek çok araştırma örneğin Mathews, Wickrama ve Conger, 1996; Gottman 1994 evlilikle ilgili mutsuzluğun en güçlü belirtilerinden birinin düşmanca çatışma olduğunu göstermektedir. Aslında, bazı araştırmalar Mathews ve diğerleri, 1996; Gottman, 1994; Gottman ve Levenson, 1992 düşmanca çatışmanın varlığının evlilikle ilgili dağılmayı % 80 doğrulukla önceden haber verebileceğini ortaya çıkarmıştır. Gottman (1994) düşmanca çatışmayı, negatif bir çiftin etkileşim modeli olarak tanımlamıştır ki bu etkileşim ateşli ve sık tartışmaları ve hakaretleri, olumsuz anlamda isim takmaları, dinleme isteksizliğini, duygusal ilgideki eksikliği ve olumlu davranışlara nazaran daha fazla olumsuz davranışları kapsamaktadır (Topham, Larson ve Holman, 2005). 
    Çatışma esnasında oluşan davranış sırası, yıpranmamış evliliklere nazaran yıpranmış evliliklerde daha kolay tahmin edilebilirdir ve genelde artan olumsuz davranışlar zinciri hakimdir ve çiftlerin durması zordur. Olumsuz davranışlar sergileme çıkmazına giren çiftler için en büyük mücadelelerden birisi böylesi dalgalanmalardan kurtulmanın adapte edici yolunu bulmaktır. Bunlar, iletişimi düzeltmeyi tasarlamış olan karşı tepkilerdir mesela, “Beni dinlemiyorsun”; fakat olumsuz etkiyle örneğin öfke iletilir. Partnerler, olumsuz etkiye karşı yanıt verme eğiliminde olup, bunun sonucunda da döngüyü devam ettirirler. Bu, onların etkileşimlerini yapılandırılmış ve tahmin edilebilir yapmaktadır. Bunun aksine yıpranmamış-sorunsuz çiftler onarma girişimlerine daha eğilimlidir ve buna bağlı olarak olumsuz davranış sergilemelerini daha erken terk ederler. Örnek olarak, eşlerden biri “Bir dakika, bana bitirmem için izin vermiyorsun” veya “Özür dilerim, …. lütfen sözünü bitir” şeklinde yanıt verebilir. Bu yüzden, onların etkileşimleri daha gelişigüzel ve daha az tahmin edilebilir gibi görünür (Fincham, 2003). 
    Evlilikle ilgili yıpranmış çiftlerce sergilenen ikinci önemli davranış örneği ise isteme-geri çekilmedir ki (demand-withdraw) burada bir eş diğerini birtakım talepler, şikayetler ve eleştirilerle baskı altına alır buna karşın diğer eş tepkiyle ve pasif hareketsizlikle geri çekilir. Özellikle, erkek eşin çekildiği ve kadın eşin düşmanca şekilde karşılık verdiği davranış sırası, memnun çiftlere nazaran sorunlu evliliğe sahip olan çiftlerde daha yaygındır. Son araştırmalar geri çekilen eşlerin hangi partnerin değişiklik istediğine göre (örnek olarak, bir erkek değişiklik istediği zaman, geri çekilmek isteyen kadındır) farklılaştığını göstermiştir (Fincham, 2003). 
    Cartensen ve Gottman (1994), çatışmaya kadınların ve erkeklerin psikolojik tepkilerinde biyolojik olarak cinsiyet temelli farklılıklar olduğunu iddia etmektedirler ki bu da kadın tarafından çatışma konusu ortaya çıkarıldığında erkeğin geriye çekilmesinin daha olası olduğu bulgusunu açıklayabilmektedir (Faulkner, Davey ve Davey, 2005). 
    Evlilik çatışması eşlerin ruh sağlığı, fiziksel sağlığı ayrıca aile sağlığı açısından önemlidir. 
    Ruh Sağlığı: Coyne, Downey, O’Leary ve Smith’in 1991 yılındaki çalışmalarında evlilik çatışmasının bireysel iyi-oluş üzerinde derin etkileri olduğu tartışılmıştır. Evlilik çatışmasının yeme bozuklukları ile bağlantısı Van den Broucke ve diğerleri 1997 çalışmasında, depresyon ile bağlantısı ise Beach ve diğerleri 1998 çalışmasında belgelenmiştir. Benzer biçimde evlilik çatışmasının, O’Farrell ve diğerleri 1991 çalışmasında erkek alkolizmi, Murpy ve O’Farrell 1994 çalışmasında içki içme alışkanlığı, episodik yani nöbet şeklinde oluşan içme alışkanlığı, aşırı alkol alma ve ev dışı içme, O’Leary ve diğerleri 1994 çalışmasında eşlerin fiziksel ve psikolojik kötü muamelesi ile ilişkili olduğu kaydedilmiştir. 
    Beach ve O’Leary 1993 yılı çalışmasında, depresif eşlerin sorun çözme ile ilgili tartışmalarda daha olumsuz sözel ve sözel olmayan davranışlar sergilediklerini ve depresif olmayan eşe göre evlilikleri ile ilgili daha olumsuz algılara sahip olduklarını ifade etmiştir (Fincham, 2003). 17 
    Fiziksel Sağlık: Evli bireyler evli olmayan bireylere göre ortalama olarak daha sağlıklıdır. Evlilik çatışması, sağlık durumu iyi olmama ve belirli hastalıklar ile örneğin kanser, kardiyak rahatsızlıklar ve kronik ağrılar ilişkilendirilmiştir (Fincham & Beach, 1999); çünkü çatışma sırasındaki düşmanca davranışlar immünolojik, endokrin ve kardiyo-vasküler işlevlerdeki değişikliklerle alakalıdır. Kadınlar doyum aldıkları bir evlilik yaşıyorlarsa zihinsel ve fiziksel sağlık faydaları elde ederler, oysaki erkekler kalitesine bakmaksızın evlilikten yararlanır (Faulkner, Davey ve Davey, 2005). 
    Aile Sağlığı: Evlilik çatışması, çocukların bakım ve yetiştirme görevlerinde sorunlar, aileye problematik bağlanma, aile ile çocuk ya da kardeşler arasındaki çatışmayı arttırma ile ilişkilendirilmiştir (Fincham ve Beach, 1999). Sık, çözülememiş ve çocukla ilgili evlilik çatışmaları, çocuklar üzerinde negatif bir etkiye sahiptir (Fincham, 2003). 
    Çatışmanın sonucu olumlu ya da olumsuz olabilir. Eğer evlilik sürüyorsa ve çatışma şiddetli olarak devam ediyorsa, eşler kendilerini değersiz hissedebilirler ve evliliğin bitmesine karşı istekli olabilirler. Çatışma yaşayan ve çatışmasını çözebilen bireyler, evliliklerinde diğerlerine göre daha uyumludur. 
    Beckman (1979), çatışmanın çözümlenmesi için üç temel gereksinimin karşılanması gerektiğine dikkat çekmiştir: 
    1. Açık iletişim, 
    2. Çatışmanın derecesi ve doğasıyla ilgili doğru algılama, 
    3. Çatışmayı çözecek yapıcı çabalar, ki bunlar da her partnerin diğerinin bakış açısını ve alternatif çözümleri düşünmeye istekli olmasını ve gerekliyse uzlaşmaya istekli olmasını minimum düzeyde kapsamaktadır (Rank ve LeCroy, 1983).  
    Yakın ilişkilerde çatışma karşısında gösterilen yaklaşımlar, evlilik ilişkisinin daha yoğun ve etkili olmasını sağladığı ya da evliliğin bütünlüğünü tehlikeye soktuğu için araştırmacılar uzun zamandır evlilik ilişkilerinde çiftlerin çatışma hakkındaki düşünceleri ve çatışma karşısındaki davranışlarıyla ilgilenmektedir.
    Evlilikte çatışmanın nasıl ele alındığı evliliği sürdürme açısından önemlidir. Şayet çatışma yapıcı bir şekilde ele alınırsa, evlilik doyumu ve ilişkinin istikrarı artacak; ancak çatışma olumsuz bir şekilde ele alınırsa, çift nispeten istenilen düzeyde olmayan, yetersiz bir ilişkiye katlanmak zorunda olacaktır. 

  • Psikodrama ..

    Psikodrama ..

    Psikodrama başka bir tanımla bir tür dramatizasyondan ya da başka bir ifade ile spontan tiyatrodan yararlanılarak gerçekleştirilen bir ruhsal geliştirme tedavi yaklaşımıdır. Ortada yazılı her hangi bir metin yoktur: bir spontan tiyatro sergileyerek izleyenleri eğlendirmek ya da eğitmek de amaç değildir. Sahnede görülen spontan tiyatro, gerek oyuncuların gerekse izleyenlerin ruhsal yönden gelişmelerini iyileşmelerini amaçlayan karmaşık bir sürecin, ancak su yüzündeki bölümüdür. Psikodrama’da her şey mümkündür. Buradaki ‘’her şey’’ in altını çizmek isterim. Kişiler psikodrama sahnesine geçmiş de yaşadıkları bir takım olayları getirebilecekleri gibi geleceğe ilişkin hayallerini, rüyalarını, hatta deja-vu yaşantılarını ya da halüsinasyonlarını da getirebilirler. Ne tür olursa olsun, geçirdiğimiz bir iç yaşantıyı psikodrama sahnesinde tekrar yaşama şansımız vardır. Bir takım yaşantıların psikodrama sahnesinde tekrarlanması, iyileştirici / tedavi edici işleve sahiptir. Moreno’nun bu işlevle ilgili görüşü de ilginçtir. Ona göre ‘’İkinci kez yaşanan her gerçek, birinciden kurtuluştur.’’ Belki şöyle dersek daha belirgin olabilir; eğer bir gerçeği ikinci kez yaşarsak, bu gerçeği kontrolümüz altına alabiliriz. Yani ilk kez yaşadığımız bazı olaylar, bizi kontrollerine alabilir; fakat biz bu olayları Psikodrama sahnesinde ikinci kez yaşarsak, bu durumda biz onları kontrolümüz altına alırız. Bir çocuk, havlayarak kendisini korkutan bir köpeği yalnız kaldığında taklit ederek korkusunu hafifletmeye çalışır. Muhtemelen eski çağlarda ilkel insanlar da böyleydi; kendilerini korkutan doğa olaylarını ve hayvanların davranışlarını, dans ederek ya da benzeri yollarla tekrarlıyor, onlar karşısında duydukları kaygıyı denetim altına almaya çalışıyorlardı. Kuramsal bir takım temellere oturtulmuş, çeşitli tekniklerle bezenmiş Psikodrama’da ise, sistematik bir ‘’yeniden yaşama’’ etkinliği söz konusudur. Psikodrama yöneticilerinin organize ettikleri bu etkinliklerin kişilerin katarsis sağlamalarına bir takım ağırlıklarından kurtulmalarına yardımcı olur. Psikodrama’da bilinen belli teknikler vardır; yönetici duruma göre bunları kullanır. Ancak Psikodrama’da yöneticiler, bilinen tekniklerle sınırlı kalmak zorunda değildir, bir psikodrama yöneticisi, gerektiğinde yaratıcılığını kullanarak, bilinenlerin dışında bir takım etkinlikler, teknikler üretebilir, uygulayabilir. Psikodrama’da rol kavramı/kuramı çok önemli bir yere sahiptir. Moreno’ya göre roller ben’den çıkmaz, ben, rollerden çıkar. Yine Moreno’ya göre rol, kişiler arası bir yaşantıdır, sosyal yaşantının ayrılmaz bir parçasıdır; hatta sosyal yaşam rollerden ibarettir.

    Psikodrama insanlar arası ilişkiler zemininde ruhsal olguların geliştiğini, ve ancak bu ve benzeri ilişkiler ağı içinde daha uygun yollarda gelişebileceğini kabul eden ve çalışma alanını yalnız klinik içinde bırakmayıp insanların ve toplulukların bulunduğu her yöne yayan çağdaş akımların tipik bir örneğidir. 

    Günümüzde pek çok kuram geçerliliğini yitirmesine rağmen psikodrama, etkinlik ve güncelliğini korumaktadır. Sosyometri toplulukların iç dinamiklerini anlama ve araştırma yöntemi olarak varlığını sürdürürken psikodrama içinde de kullanım alanları bulmaktadır. Freud’un son dönemlerine yetişen Moreno onu insanı kısıtlı bir laboratuvarın içine sokmakla eleştirir ve kendisinin bizzat onların yaşamına katılarak, gözleyerek, yaşayarak ve yaşarken düzelterek önemli bir farklılık getirdiğini söyler. Moreno’nun grup psikoterapisi bir süre sonra psikanalistleri etkilemiş ve psikanalitik grup psikoterapisi gelişmeye başlamıştır. Daha sonra bu oluşum grup analizi olarak adlandırılmıştır.

    Gerçeğin aksiyonla yeniden keşfedilmesi olan psikodrama kaynağını insandaki üç önemli temel özellikten alır. Bunlar: Eylem, yaratıcılık ve spontanlıktır. İnsan eyleme dönük bir varlıktır. Hareketsiz bir yasamdan söz etmek mümkün değildir. Bu eylem ihtiyacının doyurulabilmesi eylemin yeterli ve uygun olmasına bağlıdır, bu ise insanın yaratıcılığı ve bu yaratıcılığın sergilemesine olanak tanıyan spontanlığı sayesinde gerçekleştirilir. Spontanlık yeni ya da eski durumlara kişinin yeni ve uygun tepkiler verebilme halidir. Spontanlık ve yaratıcılık arasındaki ilişki Moreno’nun şu benzetmesinde anlamını bulur : “Eğer kişi spontan ise ve yaratıcı değilse, bu samuray kılıcı taşıyan bir köylüye benzer; kılıcı kullanmasını bilmediği için kendini bile kesebilir. Eğer kişi yaratıcı ama spontan değilse, bu kılıcı olmayan bir samuray savaşçısına benzer; kılıç olmadığı zaman bildikleri bir isine yaramaz”. Psikodrama, insanin yaratıcılığının ve spontanlığının sınırlarını yakalamasını ve ulaşılan bu noktada eylem ihtiyacını karşılamasını hedefler. Psikodrama grup psikoterapileri içinde belki de uygulama alanı en gelişmiş olan grup psikoterapisidir. Tedaviden eğitime, endüstri psikolojisinden tiyatroya uzanan geniş bir yelpaze içinde kendine kendine uygulama alanları bulur. Doğası gereği hızlıdır. Birçok önemli çalışmanın bir kaç saatin içine sığdığına tanık olunur. İnsanın üç temel ilişki kurma biçimi olan empati, tele ve tranferans, tüm ilişkilerde varlığını gösterir. Tele: İnsanlar arası kaynaşma yani Moreno’nun sosyalizasyon yaratıcı iş birliği, “sevgi ve beraberliktir” Ancak kapsamlı bir ilişki biçimi olarak karşılıklı gerçek nedenlere dayalı mücadele de bu tür ilişki içine alınmalıdır. Moreno, iki ya da daha fazla insan arasında ki ilişki biçimine tele süreci adını verir.Tele bir an için karşılıklı olarak diğer kişinin iç dünyasını ve o anda kendisini nasıl hissettiğini, duruma göre de onun içinde bulunduğu yaşam koşullarını kendi içinde yaşaya bilmektir. Böylece tele tek yönlü bir empati değil, iç dünyaların karşılaşmasıdır. Psikodrama sağlıksız ilişki kurma biçimi olan tranferansların çözümlenmesini (Transferans: Tam olarak gerçeğe dayanmayan bir kişiler arası ilişki biçimidir. Bir insan duygusal aktarım yoluyla diğer bir insanla ilişki içine girdiğinde, bu kişi artık onun için kendi gerçeği olan bir kişi değil, daha çok diğerinin bilinç dışı istek ve anılarının taşıyıcısı olarak görünür.buna transferaz denir.) buna karşılık olarak sağlıklı ilişki kurma biçimleri olan tele ve empatinin geliştirilmesini hedefler. Bütün bunları gerçekleştirirken sayısız ısınma tekniklerinden ve yardımcı tekniklerden ve vazgeçilmez olan üç temel teknikten yararlanır

  • ERGENLER ile İLETİŞİM

    ERGENLER ile İLETİŞİM

    NASIL MUTLU BİREYLER YETİŞTİREBİLİRİZ?
    Hayatta karşılaştığımız en zorlu görevlerden biri, çocuk yetiştirmektir. Hiçbir eğitimden geçmeden ve herhangi bir karşılık beklemeden büyütürüz onları. Belki de tek beklentimiz; mutlu, huzurlu, sorunlarla kendi başına mücadele edebilen özgüvenli bireyler olmalarıdır. Bunun için var gücümüz ile çalışır, çabalarız; fakat elimizden gelenin en iyisini yapsak bile işlerin yolunda gitmediği zamanlar olur. 
    Ergen Çocuğunuzu Anlamak 
    Ergenlik dönemi, çocuğun kişiliğinin şekillendiği ve davranış özelliklerinin kalıcılaşmaya başladığı bir dönemdir. Ergen çocuğunuza verdiğiniz tepkiler onun duygularını, davranışlarını ve kişiliğini doğrudan etkiler. Bazen durumla uyumlu şekilde davransanız bile bir iç çekişiniz, yüz ifadeniz veya bir hareketiniz ergen çocuğunuz tarafından yanlış yorumlanabilir, kolaylıkla eleştirildiği, onaylanmadığı veya bir başkasıyla kıyaslandığı sonucuna varabilir ve bu durum uzun sürecek bir çatışmanın tetiğini çekebilir. Çünkü, ergenler yetişkinlerden çok daha duyarlıdır ve özellikle sıkıntılı durumlar varlığında ne söylediğinizden ziyade, NASIL SÖYLEDİĞİNİZ oldukça önem kazanır. Sıkıntılı durumların önüne geçmek için, öncelikle çocuğunuzu anlamaya çalışmanız ve bunun için çaba sarf etmeye gönüllü olmanız gerekir. Onu dinlemek, herhangi bir duygu ifadesi çıkardığında uygun soruları yöneltmek, ben dilini kullanmak, gözlem yapmak, hemen tepki vermemek ve birlikte geçirilecek zamanlar yaratmak olumlu tepkiler almanıza, dolayısıyla iyi bir ilişki kurulmasına neden olacaktır. 

    ‘’Ne yaptıysam olmadı’’, ‘’Bildiğini okuyor’’, ‘’Çok zorlanıyoruz’’
    Bu ve benzerleri,  günlük pratiğimde sık karşılaştığım cümlelerden.. Gerçekten de bazı durumlar var ki, oldukça zorlayıcı ve yıpratıcı olabiliyor. ‘Enerjisi yitik, omuzları çökük, huysuz ve mutsuz bir ergen’ ve ‘tükenmiş ve ne yapacağını bilmeyen bir aile’ tiplemesi ile karşılaşabiliyoruz. Bu nokta da, ergenlik dönemine özgü biyokimyasal ve hormonal değişikliklerin, çocuğun doğası gereği olan özellikler ve kalıtımsal faktörlerin davranışlar üzerine olan etkisini iyi anlamak ve ayırt etmek gerekir. Akılda tutulması gereken en önemli noktalardan biri, çocukların olağan dışı tüm davranışlarının, bazı psikiyatrik rahatsızlıkları bunun dışında tutarsak, aslında bir ‘’YARDIM ÇAĞRISI’’ ve dikkati o yöne çekmek için bir işaret niteliğinde olduğudur. Kararlı, istikrarlı ve tutarlı bir tutum ve davranış içerisinde olmanız ve tıkandığınız noktalarda gerekli desteği almak için başvuruda bulunmanız, olaylar ile daha kolay baş etmenizi sağlayacak ve üzerinizdeki yükü azaltacaktır.
    Sonuç olarak; ergen çocuğumuzda ne olup bittiğini anlamak ve ona yardımcı olabilmek ancak etkili ve yapıcı bir iletişim ile mümkün olabilir. Neyi nasıl söyleyeceğinizi bilmek, zorluklar karşısında yılmamak, etkin yöntemleri öğrenerek mücadeleye 1-0 önde devam etmek ve bir ekip ruhuyla hareket edebilmek sorunların üstesinden gelmenizi kolaylaştıracaktır. Hayatta hangi güzel şey veya kazanılmış başarı kolay elde ediliyor ki!? Ne dersiniz?

    **Değer verilen bir kişiyle kurulan ‘iyi bir ilişki’, yaşamda sahip olunabilecek en önemli deneyimdir ve gelecekte nasıl hissedeceğiniz, nasıl düşüneceğiniz ve nasıl davranacağınız konusunda önemli bir belirleyicidir. Hem çocuğunuz ile kuracağınız birebir ilişkiniz, hem de aile bireyleri olarak kendi aranızda ki ilişkiler çocuğunuzun dünyasına hızla nüfus edecek ve duygusal durumu ve davranışları üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler bırakacaktır.

    Öz-farkındalığınız zayıfsa, duygusal stresle başa çıkamıyorsanız, duyguları anlamakta ve sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanıyorsanız ne kadar zeki olursanız olun ilerleyemezsiniz.
    Daniel Goleman, Duygusal Zeka

    Ebeveynlik, doğuştan gelen içgüdüsel bir durum gibi algılanır. Fakat aslolan ebeveynliğin öğrenilen bir durum olduğudur ve çoğu kez anne ve babamızdan görüp öğrendiğimizi çocuğumuza uygularız.

    İnsanlara oldukları gibi davranırsak, dürüst davranmamış oluruz. Fakat, olmaları gerektiği gibi davranırsak, hem dürüst davranmış hem de kendi hatalarını görmeleri için fırsat vermiş oluruz. Bu da uzun vadede iyi ve sağlıklı bir ilişki kurulmasına zemin hazırlar.

    Ergenler sürekli mücadele edecek bir şey ararlar… Bu, hiç değilse onlara şikayet edebilecekleri bir şey verir. Dolayısıyla, ebeveynler taviz verdikçe, ergenler de umutsuzca, tepki çekecek bir davranış türü aramaya mahkum olacaklar, anne ve baba belli bir duruş sergileyene ya da çocuk evi yakana kadar gerilim ve çatışma artacaktır.
    John Cleese ve Robin Skynner

    Çocuklarına bir armağan vermek isteyen ebeveynlerin yapabilecekleri en iyi şey onlara mücadele etmeyi, hata yapmaktan çekinmemeyi ve sürekli öğrenmeyi aşılamaktır. Böylece, çocukları övgünün kölesi olmak zorunda kalmaz. Özgüvenlerini geliştirmek ve onarmak için önlerinde uzun bir yaşam bulacaklardır.
    Carol S. Dweck

    DÜŞÜNCELERİNİZ TAKINTI MI?

  • Erken Boşalma Sorununu Nasıl Çözerim?

    Erken Boşalma Sorununu Nasıl Çözerim?

    Erkeklerin %40’ı yaşamlarının bir döneminde erken boşalma sorunuyla karşılaşır. Bu sürecin uzun sürmesi ve destek ve tedavi sürecini gerekli kılar.

    Erken Boşalma Sorununu Nasıl Çözerim?

    Erkeğin cinsel bir etkileşim sonucunda istem dışı boşalmasına erken boşalma denir. Bu durum psikolojik açıdan oldukça fazla baskı altındaysa ilişki başlamadan da boşalma sorunu ortaya çıkabilir. Bu durum çoğu zaman soruna yol açar ve bu da erkeklerin ilişkiden uzaklaşmasına neden olur. Uzaklaşma nedeni, psikolojik olarak gerçekleşir. Utanma, tatmin edememe korkusu bir süre sonra isteksizliğe dönüşür.

    Erken Boşalmada Önemli Faktörler

    • Cinsel birleşme olayına verilen önemin fazla olması

    • Performansın eksikliği

    • Düzensiz ilişki

    • Nörojenik psikolojik hassasiyet

    Yukarıda listelenen faktörler erken boşalmaya neden olan etkiler arasında yer alır.

    Bu durumda karşılaşılan sebepler ise:

    • Uzun aralıktan sonra ilişkide bulunmak: Seyrek bir şekilde bir kadın ile cinsel ilişki kurmak

    • Yaşın ilerlemesi: Yaş yükselmeye başladıkça cinsel hayat cazibesini kaybeder ve hassasiyet ve kontrolün azalması ile erken boşalma oluşabilir.

    • Tecrübesizlik: Genç ve tecrübesiz erkeklerde erken boşalmaya sorunu görülebilir.

    • İsteksiz kadın: Kadının ilişki istememesi erkeği hızlandırır ve tatmin olmasını psikolojik olarak hızlandırmaya çalışır.

    • Ergenlik: Ergenlik sırasında sürekli mastürbasyon yapan erkeklerin çoğunda görülür.

    Psikolojik olarak düzeltilebilecek durumlar:

    Erken boşalma sorununu nasıl çözerim için kontrol altına alınabilecek etkilerden biri strestir. Stresten uzaklaşarak soruna çözüm getirilebilir. Stresten kaynaklı bir sorun var ise psikolojik yardım da büyük etkide bulunacaktır.

    İlk deneyimini uygunsuz bir ortamda yapmış olan erkeklerin genelinde bu sorun ile karşılaşılır. Bunun için en önemlisi ilk deneyimi hafızadan uzaklaştırarak yeni bir başlangıç yapmak ya da psikolojik destek almaktır.

    Psikolojik Yönden Erken Boşalmanın Tedavisi Nasıl?

    Erken boşalma sorununu nasıl çözerim sorunu ile gelen bireylerde öncelikle psikolojik bozukluğun olup olmadığı belirlenir. Tedaviye başlarken şikayet ettiği konuda hasta bilinçlendirilir. Boşalmanın nasıl denetleneceği ve cinsellik konusunda destek bilgiler verilir.

    Boşalmada kontrolü sağlamak için teknikler öğretilir. Aynı zamanda eşler arası uyum için de yöntemler hakkında bilgiler kişiye aktarıldıktan sonra destekleyici bir psikoterapi uygulanır. Sonrasında ilaç tedavisi ile erken boşalma sorununu nasıl çözerim konusunda gerekli tüm yardımlar sağlanmış olur. İlaçların yan etkisi sayesinde boşalma beş dakikadan 15 dakikaya kadar gecikecektir.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Psikoterapi geçmişi yeniden düzelterek yaşamamızı sağlar

    Psikoterapi geçmişi yeniden düzelterek yaşamamızı sağlar

    ”Yetişkin yaşamındaki ilişkilerimiz, çocukluğumuzun sahnelendiği alanlardır. İlişki de bulunan insanlar farkında olsalar da olmasalar da birbirleriyle etkileşimlerinde çocukken ebeveynleriyle ilişkilerinde öğrendiklerini sergilerler. Bir çocuk eğer ebeveynleriyle ilişkide sevgiyi, koşulsuz kabulü, onaylanmayı, ait olmayı, önemsenmeyi, şefkati deneyimlemişse yetişkin hayatındaki ilişkilerinde de sahneye bunları koyacaktır. Yok eğer çocukluk yıllarında duygusal açıdan örseleyici, acı verici yaşantılara maruz kalmışsa yetişkin yaşamında kurduğu ilişkiler bu acının, örselenmişliğin sahnelendiği ve tekrar tekrar yaratıldığı alanlar olacaktır. Bunu bir örnekle açıklayalım. Çocukken ebeveynlerinden biri veya her ikisi de kendisini bir sebepten dolayı terk etmiş, bırakıp gitmiş birisi yetişkin olduğunda ilişkilerinde özellikle flört ilişkilerinde partnerine kendisini her an bırakıp gidecekmiş gibi kuşkuyla yaklaşacak ve bu kuşku nedeniyle aşırı kıskanç davranıp partnerini bunaltacaktır. Bunun sonucunda ise çok korktuğu durum olan terk edilmeyi yaşayacak ve hatta buna nasıl sebep olduğunu anlayamayacaktır bile…

    İşin trajik yönü de budur zaten. Çoğu zaman çocukken ebeveynlerimiz tarafından yazılan, yetişkin olduğumuzda ise çocukken öğrendiklerimizin tekrarı olan ve artık kendimizin yazdığı senaryoyu fark etmeyiz bile…

    Aynı filmi tekrar ve tekrar sahneye koyar, birbirinin aynısı olan adamları ve kadınları partner olarak seçer, birbirinin aynısı olan senaryoları yazar, aynı acıları yaşar dururuz… Çünkü geçmişten alacaklıyızdır. Bitmemiş meselelerimiz vardır. Hayatımıza aldığımız her kadında/adamda o bitmemiş meseleyi tekrarlar, umutsuzca kapatmaya, bitirmeye çalışırız. Ancak bu beyhude bir çabadır. Ebeveynlerimizin yol açtığı bitmemiş meseleler şimdi ve burada yaşanan ilişkilerle hiçbir zaman tam olarak kapatılamaz.

    Çocukken terk edilmiş, sevilmemiş, önemsenmemiş, olduğunuz gibi kabul edilmemiş…iseniz geçmişten her daim alacaklı olursunuz. Tek yapabileceğiniz geçmişten alacaklı olduğunuzu kabul edip, bunun acısını çekip, yasını tutup, geçmişte ebeveynlerinizin yol açtığı bitmemiş meselelerinizin etkilerinin farkında olarak o etkileri şimdi ve buradaki ilişkilere taşımamayı seçmek olabilir. Bunu yapmak kolay değildir . Farkındalıklarımızı arttırarak geçmişin etkileriyle işlevsel olarak başa çıkabilir hale gelebiliriz.”