Etiket: İlişki

  • İLİŞKİLERDE BİRBİRİNİ DEĞİŞTİRME ÇABASI (GÜÇ SAVAŞI)

    İLİŞKİLERDE BİRBİRİNİ DEĞİŞTİRME ÇABASI (GÜÇ SAVAŞI)

    Ekmek saklamanın kaç tane yöntemi vardır. Kalan yemekleri nasıl en iyi muhafaza ederiz.

    Yatamadan önce evin güvenliğini sağlamak için neler yapmamız gerekebilir? Ev temizliği en iyi nasıl

    yapılır ne kadar zamanda bir yapılması gerekir? Bu sorulara dikkatinizi vermenizi istiyorum. Bu

    sorulardan herhangi birinin herkesçe bilinen tek bir cevabı var mıdır? Herkes kendi ailesinden ya da

    sosyal çevresinden bu soruların cevabını öğrenebilir ki geçmişte çoğunu mutlaka öğrenmişsinizdir.

    Peki hangimizin cevabı doğru. Ne kadar emin olabiliriz? Ya da en son ne zaman bu soruların içinde

    cevabını bildiklerinizin doğruluğundan şüphelendiniz. Heralde şimdi ben söyleyince şüphelenmiş

    olabilirsiniz.

    Peki şimdi biraz bakış açımızı değiştirelim kendimizin cevaplarını değil de eşimizin ya da

    sevgilimizin cevaplarını soralım yukarıda ki sorulara. Belki birkaç tanesi aynı çıkabilir sizin

    cevaplarınızla fakat farklı çıkanlar onları direk elediniz değil mi? Çünkü en doğruları sizin kendi

    geçmiş yaşantınızdan getirdiklerinizdir. İşte şimdi bu durumdaki en önemli nokta karşı tarafında

    sizinle aynı şekilde düşündüğü gerçeğidir. Çünkü elbette ki farklı geçmişlerden gelme iki insan aynı

    evde yaşamaya başlayınca birbirlerini empoze etmeye çalışacaklardır. İki farklı toplumun birbirini

    empoze etmesi çok uzun yıllar süren bir süreçtir ve çok zorludur bir sürü direnç ortaya çıkabilir.

    Farklı kültür yapıları çakışabilir hatta savaş bile çıkabilir. Empoze etme durumu toplumlar için bu

    kadar zorken bireyler için daha da zordur. Çünkü farklı toplum içerisinde kendinize yandaş

    bulabilirsiniz milyon kişinin yüzde onunu etki altına alsanız işiniz daha da kolaylaşabilir fakat birey

    konusunda böyle bir avantaj söz konusu değildir. Ya hep ya hiç. Ya o ya siz.

    Birbirinizi değiştirme çabası çok yorucu bir süreçtir. Evliliğin ilk yıllarında ortaya çıkmayan bu

    kavram ilerleyen süreçte kendiliğinden ortaya çıkmaya başlayabilir. Böyle bir çaba içerisine

    girdiyseniz bir şeylerde problem var demektir. Neden mi? Nedenini çok basit bir şekilde

    açıklayabiliriz. İlişki içerisinde dinamiklere göz atacak olursak bunlar nelerdir? Sevme, sevilme,

    arkadaşlık, sırdaşlık, güvenlik, seks, aşk, romantizm, tutku vb. duygusal dinamikler vardır. Birbirini

    değiştirme gibi bir ihtiyaç söz konusu değildir. Fakat bu neden ortaya çıkar evliliğin 1. Yılından

    sonra ilişkinizin “BEN-SEN- BİZ” dengesi bozulmuş olabilir ya da cicim ayı bitmiş olabilir. Cicim

    ayının bitmesi diye bir şey söz konusu değildir bunu bitiren ilişkilerin

    kendi sahipleridir unutmayın sevgili ceketleriniz karı-koca ceketlerinizin içlerinde duruyor yeri bol

    çıkarmanıza hiç gerek yok. Cicim aylarının geçici olduğu algısı ne yazık ki toplumumuzda yerleşmiş

    bulunmakta fakat yanlış bir genellemedir. Cicim ayınızı asla bitirmeyin ilişkinizdeki “BİZ” i

    beslemekten asla vazgeçmeyin. Romantizmi her zaman kullanabilirsiniz bitirmenize hiç gerek

    yoktur.

    Evliliklerdeki güç savaşı kavramının tamamen ilişkinin ana dinamiği haline gelmesinin ana sebebi

    sevgililik döneminin terk edilmesidir. Çünkü bunu bıraktığınız takdirde yapacak bir eylem kalmıyor

    ki doğal olarak birbirinizi incelemeye ve kendinize göre karşı tarafın yanlışlarını analiz etmeye

    başlıyorsunuz halbuki ikinizin de geçmişlerinizden getirdiğiniz bilgiler doğrudur ve siz ilişkiye bu

    hallerinizle başladınız birbirinizi değiştirmeye çalışırsanız başta aşık olduğunuz kişiler

    olmayacaksınız ve bu ilişkinizdeki aşkın tutkunun bitmesine sebep olabilecek bir durum haline

    gelebilir. Başta söylediğimiz gibi güç savaşından yorgun hale gelmek istemiyorsanız mutlaka

    ilişkinin bilirlerinin de dengelenmeye ihtiyacı vardır ve tabi ki de “BEN-SEN- BİZ” dengesinin

    korunması ve beslenmelerinin zamanında yapılması gerekmektedir.

    Bu bilgilendirici yazıda okuduğunuz bilgiler teoriktir. Bu bilgilerden yola çıkarak ilişkinize bir analiz

    yapmaya çalışmanız sizi yanlış sonuçlara götürür. Her insanın kendi bakışı, hayatı algılama biçimi ve

    olayları yorumlama biçimi farklıdır. İlişkileri de aynı insan gibi ele almamız gerekir. Her ilişkinin

    kendisine ait dinamikleri, kültürü, hayatı algılama biçimi ve olayları yorumlama şekli kendine

    özgüdür. İlişkinin bu dinamiklerinin altyapıları kişilerin karakteri, hayatı algılayış biçimleri,

    kültürleri vs gibi durumlardan oluşmaktadır. Her ilişki farklı bir yapıdır ve benzerlikleri azdır. Çift

    terapisinde ilişkinize dışarıdan bakabilme şansını yakalarsınız hem ilişkinizin dinamikleri analiz

    edilir hem de kişisel duygulanımlarınızı analiz etme şansını yakalarsınız. Bu analizlerin farkına

    vardığınız zaman ilişkinizin etrafında dönen olayları daha iyi analiz edebilecek ve kendi olumlu ya

    da olumsuz duygulanımlarınızın farkına varmış olursunuz.

  • Çift Terapisine Bakış (Kısım III)

    Çift Terapisine Bakış (Kısım III)

    Bundan önceki son iki yazımın devamı olarak Çift Terapisi konusunu bu yazımda sonlandırmak istiyorum. Öncelikle çift terapisine başlamak için gereklilikleri ve genelde bize başvurulduğu takdirde bunun bir sistem çerçevesinde incelenip, sorumluluğun çiftlerden her ikisine de paylaştırıldığını söylemiştik. İlişki içerisindeki problemler bizim için ipucu olup, birer belirti ve ya semptom olarak ele alınırlar demiştik.

    Yazının ikinci kısmında biraz daha çiftlerin bize gelmelerindeki sebeplerden bahsettik. Tatminsizlik, yüksek ve gerçek dışı beklentiler, değişime karşı olan hoşgörü eksikliği, aile içi sıkıntı ve travmalarla başa çıkmadaki yetersizlik, aldatma ve benzeri duygusal tatminsizlikler; yapıcı olmayan fakat yıkıcı iletişim gibi sorunların boşanma oranlarındaki artışa bir katkısı olabileceğinden bahsettik. Bu sepeblerden bir başkası olarak da kişinin kendi yapısal, kişilik örüntüsünden kaynaklanan sıkıntılarının eşine ve etrafındaki ilişkilere yansıması olduğuna değinmiştik. Bugün biraz daha bu konuyu detaylandırmak istiyorum.

    Kişilik yapısı dediğimiz, kişilik örüntüsü olarak da isimlendirilen bu kavramı kabaca şu şekilde açıklayabiliriz: kişiliğimiz çok küçük yaşlardan itibaren inşa edilmeye başlanan, yaklaşık 5 yaş civarında kalıplaşan ve kişinin duygusal, düşüncesel ve davranışsal olarak gösterdiği özelliklerin tümüne verilen ad diyebiliriz. Kişinin özelliği dediğimiz şeyler kalıcı, tanımlanabilir, tahmin edilebilir ve sabittirler. Kişilik bozukluğunun ortaya çıkmasıyla beraber, kişinin özelliklerinin değişiklik göstermesi (tutarsızlaşması), çevresinde ve ilişkilerinde uyum problemi yarattığında, öznel bir problem yarattığında ortaya çıkan durum olarak açıklanabilir. Kişilik bozukluğu ve ya kişilik problemi olan kişiler etrafı objektif olarak gözetleyemedikleri ve anlamlandıramadıkları için çevresiyle olan problemlerde genelde kendisinin değil diğer kişilerin sorumlu olduğunu düşünmesi ve kendini değiştirmek yerine dış dünyanın ona uyum sağlamasını bekleme eğilimindedirler. Olan olayları kendi için ve kendine göre algılarlar ve diğer insanları yargılamaları da buna göre olur. O yüzden çoğu zaman kafalarında yazmış oldukları, ya da algısal çarpıtmalarla hareket ettiklerinden dolayı insanlarla sağlıklı iletişim ve ilişki kurmaları gittikçe zorlaşır.

    Kişilik dediğimiz şeyin oluşumuna katkıda bulunan faktörler; çocukluktan gelen ve mizaç benzeri unsurlar, ailenin tutumu ve yetiştirilme tarzı, kültürel öğeler, sinir sistemi gelişimi, çevre, biyolojik faktörler, psikanalitik dediğimiz bilinçaltı unsurları bütünümüzü oluşturur.

    Kişilik bozukluğu dediğimiz şey belki ölümcül bir rahatsızlık değildir ama kendi kafamıza göre de verebileceğimiz bir tanı değildir. Bu tanıyı almak için kişilerin çok iyi bir psikiyatrik ve psikolojik muayeneden geçmesi gerekir. Bu noktada başvurduğunuz ruh sağlığı uzmanın yetkinlik ve yeterliliklerini iyi değerlendirmeniz ve uzmanın güvenilir olması elzemdir.

    Peki, çift olarak konuyu ele aldığımızda çiftlerden birinin kişilik problemlerinden dolayı tetiklenen ve giderilmesi zor olan sıkıntılar için ne yapılmalı? Az önce de dediğim gibi çiftler bize geldiklerinde biz onlar tek tek değil bir sistem yapısı halinde beraber görüp, seansları bu şekilde ele alıyoruz. Fakat çiftlerden birinin önceden yaşadığı travma ile alakalı birikintileri varsa ve bunu eşine yansıtıyorsa, ya da kişilik problemlerine bağlı olarak olayları algılama ve duygulanımında sıkıntı varsa o zaman o eşin eş zamanlı olarak bireysel terapiye de başlamasını öneririz ki kendisiyle olan sorunları ile ilgili iç görü ve farkındalık kazanarak hem kendisi hem de ilişkisi için önemli bir adım atmış olur. Bu kesinlikle yanlış anlaşılmasın; bir tarafın kişilik bozukluğu var ve diğer eş tamamen suçsuz ya da etkisizdir diye bir şey söz konusu değil. Burada belirtilmek istenen bazen kişinin kendi geçmişinden ve yapısından kaynaklanan bazı problemler ileriki dönemlerde tetiklenebilir ve bunun ilk ve son defa olarak çözümlenmesi bu problemin bir daha karşıımza çıkmaması için gereklidir. Eşlerin birbirlerine bu konuda destek olarak, gerekirse kendileri de bilgilendirmelidirler. Döngüsel olarak tekrar gösteren davranışların kırılmasına olanak sağlamak gene çift taraflı olacaktır. İletişimin de önemi burada artıyor çünkü anlayış ve en önemlisi o güveni karşı tarafa hissettirmek ve onun bu süreçte yalnız olmadığını hissettirmek oldukça faydalı olacaktır.

    Yani eşler aynı zamanda bireysel olarak kendi terapilerine devam ederken, çift olarak da çift terapisine devam edebilirler. Hiç bir sakıncası yoktur.

    Anahtar kelimeler: boşanma, çözüm odaklı düşünme, bilişsel terapi, tedavi, terapi, olumlu düşünme, farkındalık, psikoloji, ruh, beden, zihin, mutsuzluk, depresyon, kaygı, semptom, kişilik, karakter, evlilik, aldatma, bireyse terapi, zihin, aile, destek, sosyal destek, eş problemleri

  • ÇİFT TERAPİSİNE BAKIŞ

    ÇİFT TERAPİSİNE BAKIŞ

    Bir önceki yazımda terapide kalmanın ve tedavi sürekliliğinin öneminden bahsetmiştik. Bu hafta Çift Terapisinden bahsetmek istiyorum. Bireysel terapide görülen çekingenlik aynı şekilde bu alanda da mevcuttur fakat biraz daha farklı şekillerde baş gösterir. Genelde çiftlerden biri diğerini gelmeye ikna edememekten şikâyet eder; ya da zorla getirildiğinde o bireyin motivasyonu oldukça düşük olur. Bunun en önemli nedenlerinden biri problemin kabullenilmemesidir.

    Bir ilişkinin ve ya evliliğin yürümesi için iki tarafında katkısı gereklidir. Fakat genellikle klinik ortamda rastladığımız; beraberlikte bir problem çıktığında taraflar bir birlerini suçlayarak bir çıkmazın içine girerler. Bir ilişkide suçlu, hatalı, problemli taraf aramayız ve bize gelen bireyleri de bunu yapmamaya teşvik ederiz. Terapi başvurusu için ilk geldiklerinde genelde ‘sorun bende değil karımda’ ve ya ‘sorun kocamda, siz onu düzeltin’ diye isteklerini belirtirler ve biz de onlara her iki tarafında sorumluluk alması gerektiğini ve diğer türlü kendileri ile çalışmamızın zor olduğunu belirtiriz. Çünkü az önce de belirttiğim gibi bir ilişki iki kişi tarafından yürütülür ve sağlıklı bir ilişki için iki tarafında çaba göstermesi gerekir.

    Çift terapisinde çift beraber bir sistem olarak ele alınır. İlişkisel süreçte çiftlerin karşılaştıkları problemleri semptom olarak ele alırız. Nasıl ki birey geldiğinde mutsuzluk, uykusuzluk gibi belirtilerden şikayat eder; aynı şekide bir çift içinde örneğin aldatma buna örnek olarak gösterilebilir. Bunu asla bir taraf suçlu o aldattı ve diğer tarafı kurban gibi ele alamayız. Eğer aldatma yaşayan bir çift terapiye geliyorsa bununla ilgili iki taraf da sorumluluk almalıdır. İnsanlar farklı nedenlerden dolayı evlilik dışı ilişkiye girerler. Genelde cinsel tatminsizlik ve ya yetersizlik olduğu gibi bir algı var fakat bu altta yatan sıklıkla rastlanan sebeplerden biri öfkedir. Bunun yanı sıra karşılanmayan duygusal ihtiyaçlarda aldatmaya sebep olabilir.

    Çift terapisinin ele alınması ile ilgili bu yazı haftaya devam edecektir…

  • Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yaşamak kişisel ilişki kurmaktır….

    Hepimizin anne babası var, çoğumuzun dost ve kardeşleri var, bazılarımız evli ve çocuk sahibiyiz. Zaman zaman hayal kırıklığı, öfke ya da kederle de son bulsalar da, çoğumuz bu ilişkilerin son derece değerli olduğunu düşünürüz. Ailelerimize oldukça fazla zaman ayırırız ve dostluk, sevgi, evlilik konuları üzerinde düşünürken yine oldukça fazla fiziksel ve ruhsal enerji harcarız.

    Öte yandan, tüm çabalarımıza karşın, yakın kişisel ilişkileri kurmak ve sürdürmenin ne kadar zahmetli bir iş olduğunu kabul etmek için bilge bir kişi ve ya kâhin olmamıza gerek yok. Yakın ilişkilerkurmak ve sürdürebilmek gerçekten zor ve zahmetli bir iş. Kurduğumuz kişisel ilişkilerin birçoğu yakın ilişkiler değildir. Dostlarımızın ve ailemizin sorunlarını, gözlemlerini ya da konuştuklarını duyarlılıkla dinlemeyiz; ilgi duydukları her neyse, bunda onlara destek olmak için gerekli çaba ve gayreti göstermeyiz. Oysa onlar kalıcı diğer ilişkilerimizin birçoğu geçicidir. Dostlarımız bizi eleştirdiği, eğlenceli gelmediği, sinirimize dokunmaya başladığı takdirde kendimizi geçici olarak ya da ebediyen ilişkiden geri çekebiliriz.

    Gerçek samimiyet ise farklı renkte bir ilişkidir. Çoğumuz hayatımızı, düşüncelerimizi, korkularımızı ve özlemlerimizi paylaştığımız samimi ve içten ilişkiler kurmayız. Gerçek ve samimi ilişkiler kurmayı ve yaşatmayı enerji ve kuvvet gerektiren bir çaba olarak görürüz. Bir çok evli çift samimiyete asla ulaşamıyorlar. Samimiyeti ayakta tutmakta oldukça zordur. Boşanma oranlarına şöyle bir göz atmak birçok çiftin samimi ilişkiler kuramadıklarından yakındıklarını görmek mümkün.

    Bu sorunlar sadece romantik duygusal ilişkilere mahsus değildir. Hepimizin hayatında dostlarımızın sıradan bir tanıdığa, uzak yabancılara, hatta kötü düşmanlara dönüştüğüne şahit olmuşuzdur. Çok yakın dostlar kendileri için çok önemli olan meseleler hakkında ciddi anlaşmazlığa düştüklerinde, dostluğun bitmesi hiçte sürpriz değildir. Genelde bu dostlukları ayakta tutabilmek için gönüllü olmuyoruz. Peki, ama kişisel ilişkiler kurmak ve onları ayakta tutmak neden bu kadar zor? Belki de samimiyete ihtiyacımız var. Ve ilk bakışta dostlara ve bir aileye sahip olmak pekte zor gibi gelmiyor. Burada yolunda gitmeyen bir şeyler var. Eğer dostluk ve aşk düşündüğümüz gibi değerliyse ve samimi ilişkilerin kurulması ve olduğu gibi korunması görece kolaysa, o zaman bunlar neden bu kadar tehlike içindeler?

    Kişisel ilişkiler belki değerlidir, ama çoğumuzun sandığı nedenlerden ötürü değil. Kişisel ilişkiler kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı için değil, bizi daha iyi bir insan haline getirdiği için değerlidir. Eğer bu tez doğru ise kendini iyi hissetmek için ilişkiye girenler büyük olasılıkla samimiyetin getireceği en iyi imkânlardan mahrum kalacaklardır ve bu ilişkileri yürütmeleri için pek bir nedenleri olmayacaktır.

    Evet bu ilişkiler değerli ve önemlidir, ama onlara başlamak ve sürdürmek ilk başta düşündüğümüzden daha fazla sorumluluk istiyor olabilir. Evet bir çoğumuz onlara zaman ve enerji harcama konusunda isteksizizdir. Tıpkı sağlığına dikkat edemeyecek kadar tembel ve disiplinsiz olanlar gibi, ilişkimizi ayakta tutabilecek disiplin ve dürtüye sahip olmaya biliriz.

    Kaynak : Kişisel ilişkiler 

    Hugh Lafollette

  • Evlilik dışı ilişkiler, Psikanaliz ve Sosyal Medya

    Evlilik dışı ilişkiler, Psikanaliz ve Sosyal Medya

    Psikanalistler ve psikoterapistlerin, profesyonel enerjilerinin büyük bir kısmını analizanlarının ve hastalarının erotik hayatlarını değerlendirmeye ve evlilik öncesi/evlilik dışı ilişkilerini analiz etmeye adamalarına rağmen bu olguya psikanalizliteratüründe çok az yer verilmiştir. Medyada çıkan spekülatif yazıların da okuyucuda içgörü geliştirmek bir yana önyargılı olmayı daha da kışkırttığı ortada. Şu veya bu şekilde hepimiz evlilik dışı (aldatma) ilişkilere ya maruz kalıyoruz, tanıklık ediyoruz ya da bunlardan haberdar oluyoruz. Aldatma olgusu hepimizde bir merak uyandırmakla birlikte bunu anlamakta zorluk çekiyoruz ve çoğu kez buna yeltenenleri yargılıyoruz. Ben bir psikanalist olarak, kendimizi ve başkalarını yargılamanın sadece üzerimizde baskı oluşturduğunu ve gerçekte davranışı değiştirme konusunda bir sonuca ulaştırmadığını düşünüyorum. 

    2000’li yıllar, geleneksel evliliklerde ve evlilik öncesi cinsel deneyimlerde önemli değişimlere tanıklık etti. Evlilik öncesi birlikte yaşama ve cinsel birliktelikler artık toplumda kabul görmeye başladı. Yirmi yıllık İngiltere geçmişim ve oradaki klinik deneyimlerim son dört senedir Türkiye’deki psikanaliz pratiğime eklenince bana iki ülkeyi karşılaştırma imkanı verdi. “Swinging” ya da “switching” (es değiştirme) ve “grup seks”  İngiltere’de olduğu kadar olmasa da, Türkiye’deki çiftlerimde de artık karşılaştığım bir olgu. Psikoterapi merkezime, psikanalitik çift terapisi için gelen çiftlerde, yaşadıkları evlilik öncesi ve evlilik dışı cinsel ilişkilerin, bir yandan kendilerine güvenlerini arttırarak ruh sağlıklarını güçlendirirken ve bazı durumlarda cinsel olgunlaşmayı sağlarken, diğer yandan da taraflarda güvensizlik, değersiz hissetme ve ihanet gibi duygular yaratarak evliliklerini olumsuz yönde etkilediğini görüyorum.

    1900’lerin başından beri psikanaliz, insan davranışının ancak kapsamlı bir psikolojik analizle tam olarak anlaşılabileceğini ve değerlendirilebileceğini öne sürer. Analizde analizanın kişisel tarihi, kişiliğinin yapısal bileşenleri, bilinçdışı dinamikleri, insan ilişkileri, düşlemleri ve ruhsallığının diğer kompleks yönleri hesaba katılmadan davranışlarının anlamı sadece speküle (tahmin) edilebilir. Benim klinik deneyimlerim de bana, evlilik dışı ilişkilerin ne “hastalıklı”, “nevrotik” veya “düşmanca” ne de “sağlıklı” ve “adaptif” (uyumlu) olarak değerlendirilebileceğini gösterdi. Her ilişkide aldatmanın farklı bilinçdışı anlamları vardır. Analizde bir davranışın doğru ya da yanlış olup olmadığına karar vermeden, yani bir yargıya varmadan onun bilinçdışı anlamına bakarız.

    Günümüz çiftlerinin bazı problemleri: Sosyal Medya ve İnternet 

    Yazının başında da belirttiğim gibi kliniğime çift terapisi için gelen (evli olan ya da olmayan) çiftlerin çoğunun başvuru sebeplerinin ‘aldatma’ olduğunu görüyorum. Yaşanan bu aldatmaların çoğu da Facebook, Twitter gibi sosyal medya platformları ile tanışma aracılığıyla tanışan kişilerle gerçekleşiyor. Bu kişiler eski okul ve iş arkadaşları olabildiği gibi yeni tanışılan kişiler de olabiliyor. Günümüz evliliklerinde sadık kalmanın da bu yüzden zorlaştığını düşünüyorum. Sosyal medya ve İnternet aracılığıyla yeni ilişkiler, yeni heyecanlar bulmak çok kolaylaştı. Bugünün evli çiftler narsisizmlerini, egolarını (grandiosity) ve erotik açlıklarını uyaran pek çok sosyal medya kanalına maruz kalıyor. Buna ek olarak ‘açık evlilikler’ ve ‘swinging’, ‘switching’ gibi diğer heyecan uyandıran alternatif cinsel deneyimlere ilişkin sosyal medyada artan oluşumlarla benzeri ilişkileri yaşamak kolaylaştı ve bu tarz ilişkiler yaygınlaşmaya başladı.

    Evliliğin, tarafların birbirini yargılaması, geciktirilmiş haz duygusu ve bıktırıcı günlük rutinlerine karşılık, evlilik dışı -yasak ilişkide- yaşanan heyecan, narsisistik haz ve hayranlık duyulma ihtiyacının karşılanması göz önünde tutulduğunda, bunun pek çok kişi için daha çekici olması bizi şaşırtmamalı. Yasak ilişki libidinal (cinsel enerji) haz duygusunu tatmine yöneliktir, ancak bu da kişide bilinçdışı çatışma yaratmadan olmaz. Bir yanda bizi ‘yargılayan ego’muz diğer yanda bilinçdışı -yani farkında olmadığımız- motivasyonumuz bilinçte çatışma yaratır. Bu da kişide suçluluk ve kendini affettirme isteği olarak kendini gösterir. Terapiye başvuran pek çok çift için temel motivasyon, duyulan suçluluk duygusu ve karşı tarafa kendini affettirme isteğidir. Çoğu kez aldatan taraf, eşinde yarattığı travmatik deneyimden dolayı kendini sorumlu hisseder ve terapistten beklentisi bu hasarın onarılmasında yardımcı olmasıdır. 

    Burada, aldatma konusunda analitik çift terapisinde ortaya çıkan bazı majör temalardan ve bununla ilgili bilinçdışı çatışma kaynaklarından bahsetmek istiyorum. Her ne kadar her ilişki için bilinçdışı sebepler farklı ve kişiye özgün olsa da klinikte aldatma konusunda en sık tekrarlayan ilişki dinamiklerinin aşağıdakiler olduğunu düşünüyorum. Bunlar pek çok aldatma vakasını anlamamızda yardımcı olabilir. 

    Ensest tabusu

    Bazı evliliklerde yaşanan problemlerden biri de tümgüçlü (omnipotent) anne ya da baba arayışında ensest tabusuyla yüz yüze gelinmesidir. Eşin psikolojik olarak ebeveyn rolüne bürünüp karşı tarafı ruhsal olarak besleyen, rahatlatan, anlayan ve seven kişi yerine geçtiği durumlarda eş kolayca bilinçdışında anne ya da baba yerine konabilir. Böyle olunca da evliliklerinde cinsellik ensestiyöz yani ‘yasak’ olarak deneyimlenebilir. Böyle bir durumda eşini cinsel olarak arzulamak bilinç düzeyinde huzursuzluk yaratır ve kişi bunu eşine karşı cinsel isteksizlik olarak hisseder. Bunun yerine cinsel ihtiyaçlarını evlilik dışı ilişkilerde karşılamaya yönelebilir.

    Yargılayan egoyla (superego) savaş 

    Ensest tabusuyla bağlantılı olarak ebeveynle çatışmalı ve baskıcı bir ilişkisi olan kişi evliliğinde ebeveyn rolüne bürünmüş eşiyle ilişkisinde bu çatışmayı canlı tutar ve baskıya karşı savaşır. Pek çok kişi evlilik ilişkilerine, çocukluklarından kalma ‘psikolojik bağlanma’ problemlerini, özellikle ebeveynlerle bağlanmada yaşanan sorunları taşır. Anne babalarıyla deneyimledikleri gibi, ihtiyaçları olan sevgi ve ilgi ödülünü almak için eşlerini de memnun etmeye çalışırlar. Ancak ya hak ettikleri ödülü alamadıklarını düşündüklerinde ya da kendilerini onların sevgisine muhtaç, bağımlı, küçük ve güçsüz hissettiklerinde, otonomisine müdahale edildiğini hisseden bir ergen gibi anne ya da baba figürüne karşı misillemeye geçebilirler. Bu misilleme, anne ya da baba figürüne karşı bilinçdışında yaşanan çatışmanın eşini aldatarak eyleme geçmesiyle gerçekleşir. Bu tür hastalar, isyankâr davranışlarından dolayı hissettikleri bu suçluluk duygusundan kurtulmak için farkında olmadan (bilinçdışında) eşlerinin suçlarını yakalayıp kendilerini cezalandırılmalarını sağlar. 

    Simbiyotik unite (bir elmanın iki yarısı)

    Türkiye’deki evliliklerde oldukça sık görülen bir durum olan ‘simbiyotik’ birliktelikte adeta bir elmanın iki yarısı gibi hisseden eşler duygusal olarak birbirlerine ‘bağımlı’dırlar. Her şeyi birlikte yaparlar, kendilik imajları ve kimlikleri çok kırılgandır; duygusal olarak ayrışamadıkları için birbirlerini domine etmeye ve kontrole başlarlar. Sürekli birbirlerinden ilgi ve olumlama bekledikleri için çatışma başlar. Eleştiriye ve ilgisizliğe karşı hassasiyet geliştiren bu kişiler evlilik ilişkilerinde sürekli aşağılandıklarını ve hakarete uğradıklarını hissetmeye başlarlar. Simbiyotik bağdan kurtulmanın ve kendini bağımsız hissetmenin bir yolu da evlilik dışı ilişki kurmak olur. Fakat yine de asıl eşe duyduğu ‘bağımlı’ olma durumundan kurtulamazlar ve isyankâr ergenler gibi suçlarını itiraf edip anne/eşten affedilmeyi beklerler.

    Ruhsal ya da Cinsel Biseksüellik 

    Her ne kadar hepimizde her iki cinsiyete yönelik karakteristikler aktif ya da pasif olarak var olsa da bazılarımızda bu çatışma daha şiddetlidir ve evlilikte kendini ‘evlilik dışı’ ilişkilerle gösterebilir. Biseksüel çatışma yasayan kişi çoğu kez iki partnere ihtiyaç duyar; örneğin birinde kendini daha maskülen diğerinde de daha feminen hisseder ya da birinde daha dominant diğerinde daha pasif bir rol alabilir.

    Bitirirken…

    Kısaca özetlemek gerekirse eşini “ensestiyöz kişi” ya da “cezalandırıcı superego” figürü olarak deneyimleyen; “biseksüel çatışma” yaşayan ya da “simbiyotik bağı” koparmaya çalışan kişiler bu bilinçdışı çatışmalarını evlilik dışı ilişki yaşayarak dışsallaştırmış olurlar. Her ne kadar bu yazı psikanalitik tedaviye gelen çiftler üzerine olsa da umarım bahsi geçen bazı ilişki dinamikleri genelde evlilik dışı ilişkileri anlamada bir fikir verebilmiştir. 

  • Psikoterapi ile İlişki Problemlerinin Çözümü

    Psikoterapi ile İlişki Problemlerinin Çözümü

    Pek çok kişi romantik, aile, arkadaşlık gibi yakın ilişkilerde sorun yaşıyor. Bu sorunların
    kaynağına inildiğinde; kişilerin ilişki kurma, yürütme biçimlerinde ve kişilik yapılarında bir takım
    çarpıklıklar, yanlışlıklar olduğu görülüyor.
    İlişkilerinde problem yaşayan ve yardıma başvuran kişilerin çoğu, yaşadığı ilişkilerde hemen
    hemen aynı sorunlarla karşılaşıyor, sağlıklı bir ilişki yaşamakta zorlanıyor ya da sürekli kısa süreli
    ilişkiler ve ayrılıklar yaşıyor. Problemli bir ilişkiden kopamıyor, sürekli ihanete uğradığından ve
    karşı cinse tamamen güvenemediğinden şikayet ediyor. Bir ilişkiye başlayamıyor ya da
    bitiremiyor veya sürekli ilişki değiştiriyor ve kendisini yoruyor, yıpratıyor. Anlaşılmamaktan
    yakınıyor ve sağlıklı ilişkiler yaşayamıyor.
    Yaşanan bu ve benzeri problemlerde asıl sebep kişinin kendi düşünce ve davranış biçimleridir.
    Buna rağmen pek çok kişi yaşadığı ilişkisel problemlerin sebebi olarak karşı tarafı suçlu görür,
    şanssızlık ya da kadersizlik yaşadığını düşünür. İnsanların nankör ve güvenilmez olduğuna inanır
    fakat asıl sebep kişinin kendi düşünce ve davranış biçimidir. Dolayısıyla ilişkilerinde benzer
    sorunları yaşayan kişi, problemin kaynağı olarak diğerlerini görmek yerine, kendi düşünce ve
    davranış biçimine odaklanmalı, yanlış, çarpık ve bozuk olanları değiştirmelidir.
    Doğru olmayan bu düşünce ve davranış biçimleri, kişinin problemleri algılayış ve yaklaşım
    tarzları, genellikle geçmiş yaşantılarıyla ilişkilidir. Kişinin çocukluğundan itibaren başlayıp devam
    eden süreçte yaşadığı problemler, hayal kırıklıkları, travmalar ve kayıplar onda belirli bir düşünce
    ve davranış sistemi oluşturur. Kişi bu deneyimlerinden yola çıkarak, şuanda yaşadığı ve
    gelecekte yaşayacağı olası tüm problemlere aynı düşünce kalıpları ve davranış biçimleriyle
    yaklaşır. Bu yüzden de ilişkilerinde zaman zaman tıkanmalar, kopmalar yaşar.
    Terapide de amaç, kişiye sorunları çözme becerisi ve ilişkiyi iyileştirebilme yetisi kazandırmaktır.
    Tedavi süreci boyunca yapılan psikoterapi seanlarında, kişinin geçmişte yaşadığı ilişki
    problemlerine ayna tutularak, şimdi ve geçmiş arasında benzerlikler saptanır. Kişinin soruna
    ilişkin düşünce, duygu ve davranış biçimleri tespit edilir. Kişinin geçmişte ve şuanda yaşadığı
    ilişki problemlerine sebep olan, düşünce ve davranış biçimleri belirlenerek, kişinin problemlere
    olan yaklaşımları yeniden düzenlenir.
    Psikoterapi süreciyle beraber kişi, doğru çözüm stratejileri ve yeterli çaba sayesinde yaşadığı
    ilişki problemlerinin üstesinden gelebilir, ilişkilerini iyileştirilebilir. Yeniden düzenlediği düşünce,
    davranış ve yaklaşım şekliyle, karşılaştığı problemlere daha sağlıklı bir bakış açısıyla yaklaşabilir
    ve problemlerle baş edebilir duruma gelebilir.

  • İnfertilite(Kısırlık)

    İnfertilite(Kısırlık)

    İnfertilite(Kısırlık) Tanı ve Tedavi Sürecinin Yaşamınızda Etkilediği Alanlar

    İnfertilite(kısırlık) bir yıl veya daha uzun süre korunmasız cinsel ilişki sonucunda gebeliğin oluşmaması olarak tanımlanır.İnfertilite çocuk sahibi olamamakla açıklanan, bir yaşam krizi olarakta tanımlanabilir. İnfertilite sürecinin uzun ve karmaşık bir süreç olabildiği; tıbbi boyutunun yanı sıra; ilişkisel, kültürel, sosyal ve psikolojik olarak da pek çok farklı boyutlarının olabildiği görülmüştür.İnfertilite tanı ve tedavisi; sadece bir kadın ya da erkeği bireysel olarak değil; çift olarak ilişkilerini ve işlevselliklerini de etkilemektedir.
    Ne zaman çocuk sahibi olacakları ile ilgili sorularla karşı karşıya kalmak; aile büyüklerinin torun sahibi olmaya dair istekleri, etrafta çocuk sahibi görece mutlu ailelerin bulunması diğerlerinden uzaklaşmayı ve böylelikle yalnız kalınan bir süreci bereberinde getirebilir. Çevredeki kişilerin çocuk sahibi olunamamasına ilişkin yorumları, tutum ve davranışları; çiftler üzerinde sosyal olarak damgalanmaya sebep olabilir. Böylelikle çiftler ne yaşadıklarını açıkça paylaşmaktan kaçınır bir hale gelebilirler. Bu nedenle; çiftlerde yüksek oranda stres ve anksiyete gözlenebilir.
    Çiftlerden biri diğerine oranla tedavi için harekete geçme, konuyla ilgili daha fazla konuşma, doktora gitme vs. gibi konulara karşı daha fazla eğilimli ise bu çift ilişkisinde baskı oluşturabilir. Çocuk sahibi olamamanın çiftlerden birine dayalı olarak ortaya çıktığı tespit edilmişse, tanıyı alan birey eşi tarafından terk edileceği endişesi yaşayabilir yada anne- baba olmayı kendisinin engellediği düşüncesiyle suçluluk hissedebilir. Çiftlerin cinselliğe yükledikleri anlam değişebilir ve zamanla sadece ‘tedavi için cinsellik’ gibi bir anlama dönüşebilir;gelecekte birlikte devam edip etmemeye yönelik bir yol ayrımıyla karşı karşıya kalabilirler. İnfertilite çiftlerin hayatına fiziksel, psikolojik, sosyal ve maddi boyutlarda etki ederek pek çok alanda kayba sebep olabilir. Umutsuzluk ve çaresizlik gibi duyguları içerisinde barındırarak birey ya da çiftlerin aileye katılacak bir çocuğa dair hayallerini yitirmelerine sebep olabilmekte ve bir yas süreci başlatabilmektedir. Birey ya da çifte dair geçmişte çözümlenmemiş duygusal konular tetiklenebilmekte; bireyin benlik saygısına ve kimliğine zarar veren bir süreci başlatabilmektedir.Duygularını susturma, yokmuş gibi davranma; bunları takiben yeme ve uyku düzeninde bozulma, konsantrasyon güçlükleri gözlenebilir.Bu aşamada çiftlerden her ikisi de çaresizliğe ve kontrol kaybına bir cevap olarak ani öfke patlamaları, ağlama nöbetleri ve duygusal dalgalanmalar yaşayabilirler.
    Tedavi prosedürünün gerekliliklerini izleme zorunluluğu iş hayatında zaman konusunda sıkıntılara sebep olabilmekte ve iş saatlerinde esneklik gerektirebilmektedir. Bireyler için çalışma ortamında bebek bekleyen arkadaşlarının olması da zorlayıcı olabilmektedir.
    Ekonomik kaynakları tedavi için kullanma; diğer alanlardaki harcamalara sınırlandırmalar getirme de bir diğer stres alanını oluşturabilir.
    Bazı kişiler dualarının karşlılıksız kaldığı ya da geçmişlerine yönelik anlamlı bir açıklama bulma arayışına girerek, cezalandırmayı gerektirecek hatalı davranışları düşünmeye yönelebilmekte yaptıkları şeyler nedeniyle cezalandırıldıkları şeklinde dini ya da spiritüel alanlarda kriz yaşayabilmektedir.

    İnfertilite Tanı ve Tedavi Sürecinde Psikososyal Destek

    İnfertilite tanısı ve tedavi sürecinin pek çok alana etkisi göz önünde bulundurulduğunda çift için zorlayıcı bir deneyime dönüşebildiği görülmektedir.İnfertilite tanısı çiftlerden sadece birine konmuş olsa dahi bu çiftlerin her ikisininde üstlenmesi ve birlikte götürmesi gereken bir süreçtir. Bu noktada tıbbi tedaviye ek olarak çiftin psikolojik destek alması; çiftin çocuk sahibi olamamayı nasıl tanımladıkları, alternatif bir tedavi yöntemine birey ve çift olarak nasıl baktıkları, karar süreçleri, bu durumun çift olarak ilişkilerine ne şekilde yansıdığına ilişkin değerlendirmelerin yapılabilmesinin yanı sıra; tanı ve tedavi sürecinin beraberinde getirdiği stresle baş etmede ve tedavi sürecinde psikolojik olarak dayanıklılıklarını arttırmada önemli bir yerde duracaktır. Bununla birlikte güvenilir kaynaklardan süreçle ilgili bilgi almak; bununla ilgili eğitim ve seminerlere katılmak sürece dair belirsizlik algısını azaltacak; benzer deneyimi yaşayan çiftlerle birarada olmak sosyal izolasyonu kırmaya yardımcı olacaktır.

  • Adım Adım Aile

    Adım Adım Aile

    Evlilik iki yetişkin arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak görülür. Evlilikle birlikte her iki taraf içinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem kadın ve erkeğe yeni roller ve statüler kazandırır. Kazanılan bu roller ve statüler gereği çiftlerin bireysel yaşamlarına ve evlilik yaşamlarına direk etki edecek yeni akrabalık bağları oluşmuştur. Bu da hem erkek hem de kadın için sağlıklı ve iyi ilişkiler kurulmasını gerektiren yeni akrabalar özellikle de yeni ebeveynlere ( kayınbaba- kayınvalide) sahip olmak anlamına gelmektedir.

    Akrabalık bağları ya kan bağıyla ya da evlilik yoluyla tesis edilir. Artık kadın için evlat rolünün yanına gelin rolü, erkek için evlat rolünün yanınadamat rolleri eklenmiştir. Anne ve babalar için ise annelik ve babalık rollerinin yanına kayınvalide ve kayınbaba rolleri eklenmiştir.

    Yeni kurulan bir ailenin gelişimini bir insanın doğup büyümesine benzetirsek yeni kurulan yuvanın, ailenin göstermesi gereken ilk gelişim “biz olma” becerisini gösterebilmesidir. Gelecek yılların getireceği stres ve uğraşlara sağlam bir zemin oluşturmak için eşlerin ilişkilerine yatırım yapmaları öncelik taşır. Temel işlerin başında eşlerin birbirlerini daha yakından tanıması, farklı görüş ve alışkanlıklarda uzlaşa bilmeleri, ortak bir yaşam biçimini geliştirebilmeye hazır olmaları gelir. Bunların oluşabilmesi için çiftlerin her şeyden önce birbirlerine zaman ayırmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bundan sonra karşılıklı konuşmanın, bir birini duymanın, diyalog kurmanın öneminden söz edebiliriz. Özellikle erkeğin ailesine ve arkadaşları için ayırdığı zamanlar bazen eşini tanımasına ve ilişki bağlarını güçlendirmesine yeterli zaman bırakmayabiliyor.

    Eğer evlilik ilişki temelli bir süreç ise ki bunda şüphe yok, ilişki de duyma temelli bir süreçtir. Duymadığınız sürece eşinizle, çocuğunuzla, ebeveynlerinizle, arkadaşlarınızla anlaşamama-anlaşılamama sorunları yaşamaya devam edeceksiniz. Karşı tarafı duymaktan kastedilen nedir? Duymaktan kastımız hissetmektir. Karşı tarafın duygularının ama en önemlisi kendi duygularınınızın farkına varmaktır. İnsan canlısı kim olursa olsun kaç yaşında olursa olsun söylenen sözlerle ve davranışlarla görünenle ilgilenmiyor ilişki içerisinde bulunduğu insanın kendisi ile ilgili neler hissettikleri ile ilgileniyor. Karşı tarafın kendisi hakkındaki gerçek düşünceleri ile kendisine bile söylemekten çekindiği en derindeki duyguları ile ilgileniyor. İnsanlar ne söylendiği ile değil kimin söylediği, nasıl söylendiği ve ne anlatılmak istendiği ile ilgileniyorlar kısaca “saklı içerik” ile ilgileniyorlar.

    Evlilik Ama Kiminle?

    Bence, toplumumuzda yeni evlenenler arasında ilişkinin sağlam temele oturmayışının bir nedeni de, eşlerden birinin veya ikisinin de, hala geçmiş aileleriyle “evli” olmaları. Bu nedenle de en ufak anlaşmazlıkta kendi limanlarına sığınan gemiler gibi bir birlerinden uzaklaşan çiftler az değil. Bazı durumlarda aile büyüklerinin çoğundan kopamaması ve ya çevreyi kontrol etme ve gücü elinde tutma alışkanlığı, gençlerin evliliklerinde ilişki bağını kurmalarını zorlaştırıyor. Bu konuda en çok erkek annelerinden örnek vermek mümkün. Koruyucu –Müdahaleci anne baba rollerinin daha baskın olduğu ailelerde anneler çocukları ile evlatlarıyla bağlılık ilişkisi yerine bağımlılık ilişkisi kuruyorlar ve evlatları evden ayrılıp evlendikleri zaman çocukları ile vedalaşamıyorlar, kopamıyorlar.

    Bağlılık/ Bağımlılık

    Bağlılık ile bağımlılık birbiriyle çokça karıştırılan çok farklı kavramalardır. Bağlılıkta ilişkiye gönüllü olarak katkıda bulunan iki kişi vardır, bağımlılıkta ise zorunluluk. İlişkide biri daha güçlüdür diğeri daha güçsüzdür. Bağımlılıkta muhtaç olma vardır, bağlılıkta özgür seçim söz konusudur. Bağlılıkta ikili ilişkinin kendine özgülüğü söz konusu iken bağımlılıkta bir olma aynileştirme, birinin diğerinde yok olması söz konusudur. Bu yüzden erkeğin annesi yeni gelen kadına yani eşe evladını gönül rahatlığı ile teslim edemiyor. Oğlunun evliliğinin bağımsızlaşması, eşi olan ilişkilerinin ve bağının güçlenmesi anne için otoritenin ve gücün kaybı anlamına gelebiliyor. Bir iktidar ve sahiplenme mücadelesi başlıyor.Bu yüzden kişilik sınırları net çizilemiyor herkes herkesin zaman ve mekânının içinde. İyi niyetle ve samimiyet adına yapılan bu “kişisel hudut” sömürüsü, evliliklerin iki kişi arasında güçlenmesini örseliyor. Burada en hassas görev erkeğe düşüyor savunmaya geçmeden karşılıklı konuşabilmek ve kimin ailesinden gelirse gelsin evliliği yıpratabilecek tutumlardan el ele kaçınmak en güzeli. Bu nedenle de aile büyükleri ve arkadaşlar hem birey hem yeni kurulan aile için önemli destek sistemini oluştursalar da ilk yıllarda eşlerin en çok birbirlerini dinlemeye ve anlamaya zaman ayırmaları önemli. Güven oluşmadan farklı görüş ve ihtiyaçlar duyulmuyor, evliliğin yürütülebilmesi için gerekli olan ortak görüş ve kararlar da oluşamıyor. Evlilik ilişkisinin sınavları arasında bana göre ilk sırayı eşler arasındaki güvenin tesis edilip edilememesi oluşturmaktadır. Eşler arsında güvenin tesis edilememesi eşlerin biz olma becerisini geciktirmektedir.

    Sağlıklı evliliklerin ön koşulu nedir? diye sorulsa : “Eşlerin bir ilişkiyi sahiplenebilecek kadar sorumluluk almaya hazır, o ilişkide boğulmayacak kadar özgür olmaları,” diyebiliriz.

    Kaynak: Fatma Torun REİD HEP SEVGİLİ KALALIM.

  • Okul ve Aile İlişkileri

    Okul ve Aile İlişkileri

    Çocukların büyümesinde, gelişmesinde ve eğitilmesinde en büyük sorumluluğu aileler üstlenir. Bu sorumluluğu belli dönemlerde bazı kişi ve kurumlar ile paylaşırlar. Çocuklarını okula gönderdiklerinde, bu sorumluluğu eğitim kurumları ile paylaşırlar.  Çocuklara sunulan öğrenme ortamları ne kadar iyi hazırlanmış olursa olsun aileler tarafından desteklenmediği sürece istenildiği ölçüde etkili olmamakt…adır. Aile ve okul, çocuğu aynı doğrultuda ve aynı zamanda desteklediklerinde gelişimleri çok daha sağlıklı olur.  Aile katılımı; anne-babaların eğitim kurumuna devam eden çocuklarının gelişimlerine ve eğitimlerine katkıda bulunmaları için organize edilmiş etkinliklerin bütünüdür. Bu etkinliklerin tümü, velinin çocuğunun eğitimi ve gelişimindeki rolüne destek olmayı amaçlar. Okulda verilen eğitimin evde, evde verilen eğitimin okulda desteklenmesi, bir devamlılığın söz konusu olması ve bu sayede hem okulda hem de evde çocuğun istendik davranış değişikliklerine güvenli ve kontrollü bir biçimde ulaşması ana amaçtır. Eğitimde bütünlüğü ve devamlılığı sağlamak aile katılımı ile mümkün olacaktır. Aile katılımını destekleyen programlarda yetişen çocukların gelişimindeki olumlu etkilerin, kalıcı olduğu araştırmalar tarafından ortaya koyulmuştur.

    Olumlu Okul-Veli İlişkileri Nelerdir?

    “Okul-Veli ilişkileri” kavramı; veli ve okul arasındaki iki farklı iletişimi kapsar:

    1. Etkin bilgi alışverişi: Aileler ve okul personeli arasında, her iki tarafı da ilgilendiren konularda açık fikir paylaşımının olmasıdır. Açık fikir paylaşımıyla, veliler ve okul personeli kendilerini eğitim konusunda birlikte çalışan, ortak hedefe ulaşmak için birbirine destek olan ortaklar olarak görecektir.

    Bilgi Alışverişini Sağlamak İçin: 

    Ev Ziyaretleri: Okul personeli ailelerin evlerini ziyaret ederek, okul hizmetleri ve aile katılım programları hakkında bilgi vermelidir. Özellikle ziyaret edilecek evler geniş bir sahaya yayıldığı ve personelin bütün aileleri evlerinde ziyaret edemeyeceği durumlarda, telefon görüşmeleri de aynı amaçla kullanılabilir. Ancak, ev ziyaretleri sık yapılamasa da tercih edilmelidir. 

    Veli Anketi: Veli anketi, velilerin merak ettikleri ve çocuklarının eğitimiyle ilgili düşünceleri hakkında bilgi toplamak için iyi bir yöntemdir. Daha belirgin olarak anketinin amacı: 

    • Veli eğitimi konusunda, velilerin hangi alanlarda yoğunlaşmak istediklerini tespit etmek,
    • Velilerin çocuklarının gelişimlerine yardımcı olurken yaşadıkları problemleri netleştirmek,
    • Öğretmenlerden ve müfredattan memnuniyeti ölçmek,
    • Hangi okul-veli iletişim şeklinin daha etkili olduğunu bulmak ve velilerden iyileştirme için fikir almaktır.

    Veli Kırmızı Hattı: Okullar; velilerin danışman, öğretmen gibi bir okul temsilcisine doğrudan ulaşabilecekleri bir telefon hattı kurabilirler. Veliler herhangi bir problemle ilgili konuşmak istedikleri zaman arayabilecekleri ve temsilcinin çözüm için yardım edebileceği bir hat olmalıdır.

    Okuldan Yazılı Bilgilendirmeler: Okuldaki özel bir durumla ilgili veya yaklaşan bir toplantıyı haber vermek üzere, “Veli El İlanları” kullanılabilir. El ilanları aynı zamanda okulun etrafındaki ilan tahtalarına, veli odasına ve velilerin sık sık gittikleri yerlere asılabilir.  Velilere düzenli olarak bilgi vermek üzere bültenler hazırlanabilir. Bültenler yaklaşan olayların ve buluşmaların takvimini içerebilir. Çocukların da resim, yazı gibi bazı katkıları olabilir. 

    Veli El Kitabı: Yıllık olarak hazırlanıp bütün velilere dağıtılabilir. Okulun tarihçesini, velilerin okulla iletişime geçebilecekleri telefon numaralarını, eğitimle ilgili bazı önemli noktaları anlatan yazıları içerebilir. 

    2. Kişiler arası ilişkiler: Veli ve okul personeli arasında yüz yüze ilişki kurulmasıdır. Olumlu ilişkiler; velilerin ve okul personelin birbirlerini kişisel anlamda tanımalarını, okulla ilgili konularda birlikte çalıştıkları sürece rahat ve samimi olabilmelerini beraberinde getirir. Bu, veliler ve okuldaki insanların hepsinin yakın arkadaş olmaları gerektiği anlamana gelmez. Amaç, velilerin ve okul personelinin yanlış anlaşılma ve çatışmalara neden olma korkusu olmaksızın düşüncelerini paylaşabilmeleridir.

    Veli ve okul personeli farklı ekonomik ve kültürel çevrelerdense, kişiler arası ilişkiler zor kurulabilir. Bu gibi durumlarda birçok veli, okul gibi büyük bir kamu kuruluşuyla iletişim kurmaktan rahatsız olurken, öğretmenler bunu velilerin ilgisizliği olarak yorumlayabilirler.

    Kişilerarası İlişkileri Geliştirmek için:

    Öğlen ve Akşam Yemekleri: Veliler ve okul personelinin birlikte yiyeceği bir yemek ilgi çeker ve bu yemek iletişime geçmek için bir şans sağlar.

    Veli-Personel Gezileri: Birlikte yapılacak geziler hem veli eğitimi sağlar hem de velilerin birbirini ve okul personelini tanımasına yardımcı olur.

    Çok Amaçlı Etkinlikler: Velilerle bilgi paylaşmak üzere düzenlenmiş bir etkinlik aynı zamanda sohbet etme ve sosyalleşme imkanı sağlar.

    Olumlu Okul-Veli İlişkileri Kurmak İçin:

    • Bütün velilere ulaşmaya çalışmak önemlidir.
    • Yöntem iki taraflı olmalıdır- veli de okula ulaşabilmelidir.
    • Ailelerin katılımını desteklemek, etkinlikleri geliştirmek ve katılım sürecini kolaylaştırmak önemlidir.
  • İnsan neden ayrılık acısı çeker?

    İnsan neden ayrılık acısı çeker?

     Günümüz dünyasında belki de teknolojinin de etkisiyle her şey artık daha da hızlı. Buna duygusal ilişkilerde dahil. Artık insanlar daha hızlı tanışıyor, ilişkileri daha hızlı yaşayıp tüketiyor ve bir mesaj ile daha hızlı ayrılıyor. Kadın erkek ilişkileri duygusal açıdan yoğunluğu fazla olan ilişkilerdir. Bu nedenle kişilerin ilişki sırasında çok daha dikkatli davranmaları gerekir.Bazen taraflardan birisi beraber yürünen bu yoldan kendi tercihi doğrultusunda ayrılmak ister.Bu durum  karşı tarafta yıkım yaratabilir. İlişkinin akıbeti önceden belli olsun ya da olmasın, terk edilen taraf olmak terk eden taraf olmaktan çoğunlukla daha yaralayıcıdır.
    Ayrılık acısı çeken ve psikologa gelen kişi zor durumdadır, depresyon semptomları gösterir. Yaşanan ayrılık dolayısıyla bu durumu normaldir ve üzüntü normal olmakla beraber en fazla 6 ay içinde giderek azalır. Üzüntü duymak yaşanan ayrılığa  karşı doğal bir tepkidir. Bu insanların ihtiyacı olan en temel şey dinlenilmektir. Etrafınızda bu durumu yaşayan biri varsa onu yargılamadan dinleyin ve ona aynalama yapın. Aynalama yapmak demek, basit anlatımıyla çok üzülen arkadaşınıza ” Şu an bir ayrılık yaşadıgın için çok üzgünsün-üzgün görünüyorsun” demektir. Yani kişinin duygusunu ayna tutar gibi ona geri bildirmek, fakat bunu yaparken öznel yorumunuzu katmamaktır. Burada dikkat edilecek bir diğer şey; kişi gerçekten yogun ayrılık acısı mı çekiyor, yoksa ikincil kazanç sağladığı için acısını abartıyor mu? Gerçek acı çeken duygu yoğunluğu yaşarken veya ağlarken sizinle ilgilenmez, kendi canının derdindedir. İkincil kazanç için acısını abartan birey ise acısını yaşarken çoğunlukla sizin tepkilerinizle ilgilenir, bir gözü sürekli sizdedir. Peki neden? Çünkü kişi hep bu şekilde değer görmüştür. Ağlarken,üzülürken onunla ilgilenenler sayesinde kendini değerli hissetmiştir.Acısını da bu yüzden abartır, hatta bazen acı çekmiyorken bile çekiyormuş gibi davranır. Her iki durumda da yapmanız gereken şey o kişinin duygusunu almamaya çalışmak ve onu kendi duygusuyla baş başa bırakmaktır.
    Öte yandan; ayrılık acısı çeken sizseniz sürecinizi kolaylaştıracak bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum; her ne kadar ben onu unutmak istiyorum deseniz de bunu gerçekleştirmek malesef göründüğü kadar kolay degildir. Burada yapacağınız en sağlıklı şey çiftlerin ortak olarak gördükleri her şeyin en azından bir süreliğine ortadan kaldırılmasıdır. Örn; sosyal medya hesapları,resimler,eşyalar,müzikler… Bunun nedenini gelecek olursak, insan zihninde bazı linkler olduğunu düşünelim. Örnegin koku bir linktir, resim bir linktir,görmek,dokunmak…Bu linkler bazı diger linkleri tetikler. Bu nedenle ayrıldığınız kişiyi size hatırlatacak sosyal ortamlardan, resimlerden, müziklerden,eşyalardan ne kadar çok uzak durursanız uzun vadeli iyileşme süreciniz o kadar hız kazanır. Çünkü anılar canlandıkça, acılar taze kalmaya devam eder. Ortak facebook hesabı varsa bir süre facebook kullanmamalı, anıları olan müzikleri dinlememeli, ondan kalan eşyaları ortadan kaldırmalı…
    Ayrılık sonrası gerçekten o ilişkiden ümidi kesen insan sayısı çok azdır. Bazen kişi ”Onu sevmiyorum ama yine de üzülüyorum” der. Çünkü onu değil onun verdiği değeri,ilgiyi seviyordur. Kendi değersizlik hissini o kişiyle üstünden atıyordur. Bu yüzden de o kişiye değil, onun verdiği hisse muhtaçtır. Eger o kişiyi degil verdiği degeri özlüyorsanız burada kendinize  sormanız gereken iki soru var; 1) Ben ne yapsam kendimi değerli hissederim? 2) Bu değersizlik duygusunu bana temelde kim verdi ve bu duygu esasta kime ait?
    Ayrılık sonrası kişiler duygularını özgürce ifade etmeliler. Kalıcı bir iyileştirici etki istiyorsanız anlatılmamış ya da tam boşalmamış duyguları ifade edeceksiniz, o duyguların boşalmasına izin vereceksiniz. Son olarak, her şey yapıldı üzerinden yıllar geçti ama kişi hala acı çektigini düşünüyor. Burada yapılacak şey; kişinin biraz daha derinine inmek yani çocukluk çağındaki yaşadıklarına ve o çağdaki muhattaplarına bakmak. Kişi çocukluk çağında yakın çevresiyle bir ayrılık yaşadı mı ya da böyle bir ayrılığa şahit oldu mu ? Bu kişiler bulunur ve birey kendini onlardan ayrıştırmayı başarırsa iyileşme süreci daha saglıklı bir şekilde işler. Son olarak, kişiler bu sıkıntılı süreçlerini bir uzman eşliğinde atlatmaya çalışırlarsa süreç daha hızlı ilerleyecektir.

    Psk. Dilara Tahincioglu