Etiket: İlişki

  • SEVGİLİLER GÜNÜ BASKISI İLİŞKİYİ ZEDELİYOR

    SEVGİLİLER GÜNÜ BASKISI İLİŞKİYİ ZEDELİYOR

    • Yine Bana bir şey almadın mı be adam?!
    • N’oldu ya hu neden alacak mışım??
    • E sevgililer günü bugün!
    • İyi de sen benim sevgilim değilsin ki, karımsın!

    Bu konuşmanın ya da “Ne alacağım, beğenir mi, ne kadar zormuş hediye almak, tam da ödev haftası,  ucuza aldığım anlaşılır mı ki, bu sefer de unutursa bu ilişki biter!, onu sevdiğimi göstermem lazım, bak bu kolyeyi alırsam belki son kaçamağımı affeder,  bak onun erkek arkadaşı ne almış off sevmiyor mu ki beni bu?! “ gibi düşüncelerin bolca olduğu bir gün sevgililer günü. Masum, keyifli, heyecanlı ve çekici tarafının yanı sıra, beklentinin fazla, ayrılıkların ve kavgaların da bol olduğu bir gün Sevgililer Günü.

    Bol bol alışveriş yapmamızı kulağımıza fısıldarken, hediye beklememizi de tembihliyor bir yandan. Partneriniz varsa eğer stresli bir döneme giriyorsunuz genelde. Çiftlere hali hazırdaki duygularını ve sevgilerini birbirlerine gösterebilmeleri, ilişkilerine heyecan katabilmeleri, sürprizlerle şaşırtabilmeleri için bir fırsat gibi görünen sevgililer günü, bir yandan da baskı oluşturuyor.

    Çiftlerin birbirinden sevgi beklemeleri normaldir. Partnerinin ilgisini dile getirmesini, söylemesini isterler. Bu her ilişkide olan ve olması gereken bir şeydir. İlişkinin güçlü devam etmesi ve rutine geçmemesi içindir. Bu, bir gülümseme, hiç beklenmedik anda atılan bir mesaj, iş yerine yollanan çiçekler, sahilde yapılan bir yürüyüş ya da televizyon izlerken onun elini tutmak, ona çay yapmak bile olabilir. Kişinin içinden gelen, yaptıkça mutlu eden, karşıdakinin heyecanını gördükçe heyecanlandıran yaklaşımlardır bunlar.

    Ancak zorunluluk olarak gösterilen sevgi, aşk bir yük olarak biner kişinin omuzlarına. İşte burada konumuza dönüyoruz ve sevgililer gününün zaman zaman bir zorunluluk olduğunu görüyoruz. Eğer hediye alınmazsa sevilmiyordur ya da iyi bir eş değildir gibi düşünülebiliyor. Tabi ki bu noktada çiftlerin ilişkilerinden tatmin olma derecesi de oldukça önemli bir roldür. Kişi, eğer bu günü sevgi görebileceği tek fırsat olarak düşünüyorsa, yatırımı ve beklentisi de o derece fazla olabilir. Bütün yıl hatırlanmadığını düşünen kadın, tüm kızgınlığı ile isteklerini belirtebilir, partnerini zorlayabilir ya da yüksek olan beklentisi karşılanmadığında tepki verebilir.

    • Burada önemli olan krizi fırsata çevirmektir. Çiftler birbirinden neler beklemektedir?
    • İyi bir ilişki onlara göre nasıldı?
    • Ne olsa, 14 Şubat olmasa da, çiftler birbirine sevgilerini daha kolay belli ederlerdi?
    • Çift olmanın bir takım çalışması olduğunu unutmadan, daha tatminkar bir ilişki için karşılıklı nasıl sorumluluklar alınabilirdi?

     Tüm bunların açık ve net, suçlama olmadan konuşulması ilişkinizin temelini daha sağlam yapmakla birlikte keyifli bir güne de kapı açacaktır.
     

  • İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İnsanların bağlanma algısı geliştirebilmesi için sevgi, ilgi, eş duyum, saygı, şefkat, anlayış ve korunmaya ihtiyaçları vardır. Yakınlık ve ait olma hissi başkaları ile ilişki kurabilmenin en önemli iki yoludur. Yakınlık en yakın ilişkilerimize (anne, baba, sevgili, eş) ; ait olma hissi ise sosyal ilişkilerimize uyumu sağlamaktadır. Bazı bireyler için erişkinlikte sevilebilir diğeri ile güvenli bağ kurabilme, yakın ve ait hissedebilme oldukça zordur. Aslında bu kişilerde bağlanma problemi hemen göze çarpmaz, hatta çok güzel uyum sağlıyor gibi gözükür ama genellikle favori duygusu (en sık hissedilen) yalnızlıktır, koşulları ne olursa olsun genelde daha önce hiç sahip olmadığı ilişkiyi arzular. Kimsenin onu derinden bildiği ya da onunla derinden ilgilendiğini hissetmez.

    Dolayısıyla yoksunluğuyla başa çıkma sitiline göre genellikle ya karşı cins tarafından her zaman duygusal olarak hayal kırıklığına uğratılma, ya da aşkı platonik yaşamaya daha hevesli olma, ya da duygusal açıdan verici olup tam tersi insanlarla ilişkiyi devam ettirerek bu adı konamayan kâbusla baş etmeye çalışırlar ancak sonuç yine aynıdır daha az yakınlık, daha az aidiyet.Ve içten içe kemiren yalnızlık duygusu ile birlikte sevilme ihtiyacının hiçbir zaman karşılanmayacağına dair derin ve sabit bir inanç söz konusudur. Duygusal yoksunluk deneyiminin tanımlanması oldukça zordur, çünkü içinde çok az düşünce barındır, hisle ilgilidir ve yoksunluk çok erken başlangıçlıdır yani erken dönemde kurulan birincil bakım veren ebeveynimizle ilişkilerden köken alır.

    Duygusal yoksunluğun erişkinlikte yansımaları en çok yakınlık gerektiren karşı cins ilişkilerinde kendini göstermektedir. Farklı yansımaları vardır. Bunlardan birinci insan ilişkilerinde çok ısrarlı olma ve insanlar size ne kadar verirse versin bunun hiçbir zaman yetmemesi. Ya fazla muhtaçsınızdır ya da çok fazla talepkar. Bazı insanlar ise bu yoksunluğu başka insanların ihtiyaçlarını besleyerek telafi ederler. Arkadaşlarının ya da çocuklarınızı ihtiyacını karşılamak için çok fazla çaba içinde olmak ya da insanlara yardım etmeyi içeren işlere yönelmek ya da gönüllü olmak yoksunluğun telafi için mükemmel bir yoldur. Son yansıma ise insanlar tarafından kronik olarak hayal kırıklığına uğratılmak, ilişkilerin sonucunda insanlara duygusal olarak sizin yanınızda olacakları konusunda güvenmemek, anlaşılmadığınızı düşünmek duygusal yoksunluğun neticesidir. Duygusal yoksunluk yetişkinlik hayatında erken dönem bakım verenle ilişkinin niteliğine göre ya tüm hayatı kapsar ya da herkes yoksun bırakan insanlar olarak görülmez, sadece kısıtlı bir alanı kapsar özellikle de âşık olunanı.

    Çoğu insanın çok başarılı bir iş hayatı, oldukça geniş sosyal ilişkileri genel olarak işlevselliği oldukça yüksek bir hayatı olmasına rağmen karşı cins ilişki konusunda tekrarlayan bir örüntü yaşaması, dikiş tutturamaması veya kronik hayal kırıklıkları yaşamasının altında aslında kelimelere dökülemeyen, deneyimlenmesi hatta tespiti oldukça güç bu inanç yatar. Çünkü duygusal yoksunluk eksik olan bir şeydir, çocuğun hiçbir zaman bilmediği bir şey…

    İlişki yaşadığınız kişi size fazla yakınlaşınca ilişkiyi bitirmek için uygun nedenler bulmaya başlıyorsanız, yoksunluğunuzu ilişkinizi sabote ederek pekiştiriyor yani ihmale aşırı hassas hale geliyorsanız, sevgilinizin aklınızı okumasını ve sihirli bir şekilde ihtiyaçlarınızın karşılanmasını bekliyorsanız, ilişkilerde çatışma durumlarında her seferinde derin bir sessizliğe teslim oluyorsanız, ya da fazlasıyla hırçın talepkarsanız içinizdeki “ihmal edilmiş, yoksun” çocuğu hissetmeye çalışın. Anlamak değişimde ilk adımdır.

  • SEVGİLİLER GÜNÜ YALNIZLIĞI

    SEVGİLİLER GÜNÜ YALNIZLIĞI

    Her yıl kutlanan ve en romantik gün olarak kabul edilen 14 Şubat Sevgililer Gününün yaklaşmasıyla birlikte; o gün için özel planlar yapan çiftler olduğu kadar bu tarihi önemsemeyen çiftler de var. Ama asıl sorun sevgililer gününe gereğinden fazla önem verip bir de yalnız olmak… İlişkileri yürütmekte sıkıntı yaşayan kişiler, özellikle böyle özel günlerde kendilerini yalnız hissedip karamsarlığa düşüyor.Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır Elbeyoğlu, sevgililer gününde yalnız olanlar ve ilişkiler konusunda sıkıntı yaşayan kişiler için önerilerde bulundu.

    Sevgi Ruhun En Temel İhtiyacı

    Sevilmek ve sevmek, birisi için özel olduğumuzu bilmek insanların en temel ihtiyaçlarındandır. Hayatında özel biri olan ya da olmayan; ilişkileri başlatma ve sürdürme konusunda sürekli sıkıntı yaşayan; hatta artık karamsar bir şekilde ilişkilere kendini kapatan ya da bile bile ilişkilerden kaçan herkes ama herkesin “sevilebilir bir diğeri” ile sevgi, ilgi, eş duyum, saygı, şefkat, anlayış ve korunma içeren bir yakınlık içerisinde temas etmeye ihtiyacı vardır. Bu insan ruhunun en temel ihtiyaçlarındandır. İlişki süreci, normalde kendiliğinden olan herhangi bir özel beceri gerektirmeyen bir şeydir. İlişki karşımızdaki kişiden sevgi, saygı, güven alıp vermemizi ve hayatın kişiye iyi gelmesini sağlar. Özellikle sevgi ihtiyacımız, ilişkiler içinde sağlanabilir.

    Sevgililer Gününe Aşırı Önem Vermek Karamsarlığa Yol Açıyor

    Bir ilişki içerisinde var olan ya da şu anda olmasa bile olabildiğini gören, hayatın bu konuda kendisine getirebilecekleri için çok karamsar olmayan çoğu insan için “sevgililer günü” gibi özel günler, ilişkisine heyecan veren bir aracı olabildiği gibi; ilişkisi olsun ya da olmasın sıradan bir gün de olabilmektedir. Ancak bazı kişiler için bu durum farklıdır. Bu tarz özel günler; karamsarlığını tetiklemekte, kendini yalnız hissetmesine neden olmaktadır. Yani kısmen içinde bir yerde burukluk hissetmesine yol açmaktadır. Bir sevgiliye ya de eşe sahip olmamaktan çok daha fazlasıyla anlam bulabilecek bir durumdur bu…

    Sevgiyi Bulmakta Zorlanıyorlar

    Gerçekten de bazı bireyler için erişkinlikte sevilebilir diğeri ile güvenli bağ kurabilme, yakın ve ait hissedebilme oldukça zordur. Sevgiyi diğerleri kadar kolay alıp veremezler. Hayatın her alanında memnuniyet içerisindeyken ilişkileri başlatma ya da sürdürme konusunda tekrarlayan bir durum yaşarlar. İnsanlar tarafından kronik olarak hayal kırıklığına uğratılmış ya da kendi kendini hayal kırıklığına uğratmaktadırlar ya da artık denemekten vazgeçmişlerdir. Normalde kendiliğinden olan ilişki süreci bazı insanlar için çok daha zorlayıcı bir süreç olmaktadır. Kendimiz ve karşımızdaki hakkında olumsuz yorumlar yapmamızı sağlayan, genellikle çocukluktan mizaç ve yetiştirilme tarzıyla gelen, katılık gösteren “düşünme- duygulanma ve davranış” kalıpları buna neden olur.

    İlişkiyi Başlatma ve Sürdürme Konusunda Kişileri Zorlayan 7 Düşünce Hatası

    1. Yüksek düzeyde red edilme korkusuna sahip olmak
    2. İlişkiyi sağlamlaşana kadar oluruna bırakmaktansa, karşısındakinin niyetini sürekli sorgulayan kuşkuculuğa sahip olmak
    3. İlişkiye inancın oluşmasını bekleyemeden henüz başlangıç safhalarında “adının konmasına” fazla ihtiyaç duymak
    4. Talepkar ya da istekli görünmemek adına beklenti ve ihtiyaçlarını ifade etmekten bilerek kaçınıp, hep karşı taraftan adım gelsin diye beklemek
    5. İlişkilerde terk edilme ya da aldatılma belirsizliğine dayanamayarak; her an terk edilebilirim korkusuyla birlikte ilişkisini yaşamaya çalışmak
    6. Olabilecek en iyisine karar vermeye çalışmak yani; katı mükemmeliyetçi bir bakış açısına sahip olmak
    7. İçten içe kimse için özel olmayacağına ve kimse tarafından sevilemeyeceğine inanan bir yoksunluk içerisinde olmak. Ya da birisi için özel olabilmek için özel biri olmak zorunda hissetmek

    Sevgililer Gününü Yalnız Geçirmeyin

    Eğer tekrarlayan bir döngü içerisinde uzun süredir devam eden ilişki sorunları yaşıyorsanız, içinizde bir yerlerde bir şeyler mutlaka size “bu işte bir terslik olduğunu” fısıldar. İşte bunun önce ilişkilere yönelik geliştirdiğimiz uyumu bozan ve sizi en temel ihtiyacınızı gidermekten mahrum bırakan “katı düşünce, duygulanım ve davranış kalıplarınızı” tespit edip bunları değiştirmek için adım atmak “sevgililer günü” için kendinize vereceğiniz bir hediye olabilir.
    Sevgililer gününde yalnızsanız ve bugüne çok önem veriyorsanız kendinizi yalnız hissetmemek için en iyi yol sevdiklerinizle bir arada olmaktır. Arkadaşlarınızla ya da ailenizle plan yapabilir, hoşlanacağınız bir aktivite organize edebilirsiniz. Böyle günlerde sevilen insanların varlığını hissetmek ve onlarla temas etmek karamsarlığa kapılmamak için en iyi yollardan biridir.

  • EVLİLİKTE ALDATMA VE ALDANMA

    EVLİLİKTE ALDATMA VE ALDANMA

    Aldatma, evliliklerde oldukça sık rastlanan bir problemdir. Boşanma sebeplerinde aile içi şiddetten sonra ikinci sırada yer almaktadır.
    Aldatma ailede her iki eş içinde yaşanan travmatik bir olaydır. İki tarafta, ilişkiyi kaybetme duygusu yaşar, güven duygusu tamamen kaybolur.
    Kadın ve Erkeklerde aldatma nedenleri farklılık göstermektedir.

    Erkeklerin Aldatma Nedenleri

    • İlişkinin iyiye gitmemesi
    • Yeni ve heyecanlı ilişki arayışı
    • Etrafındaki kadınların gösterdiği ilgi
    • Anlık tatmin duygusu
    • Eşi ile gerçekleştiremediği cinsel fantaziler

    Kadınların Aldatma Nedenleri

    • Eşinden göremediği ilginin karşılanması
    • Değerli ve özel hissetme ihtiyacı
    • Romantizm ihtiyacı
    • Arkadaşlık ve duygusallığı paylaşma ihtiyacı
    • Kadınlarda aldatma daha duygusal yaşanırken; erkeklerde cinsel yaşanmaktadır.
    • Aldatan eşler evlilikleri ile ilgili mutsuz olduklarını ve eşleriyle çatışma yaşadıklarını ifade ederler.

    Yapılan araştırmalarda evliliklerinde doyum yaşayan ailelerde aldatma oranının düşük olduğu görülmüştür. Birbirine sımsıkı bağlı olan çiftlerin arasında alternatif bir ilişkinin yaşanması pek mümkün değildir.

    Aldatmanın Sonuçları

    Aldatmanın ortaya çıkmasıyla evlilik ilişkilerinin gelişmesi, daha atılgan olma, ailede daha yüksek değerlerin yerleşmesi, kendi bakımına daha çok önem verme ve iletişimininönemini anlama gibi olumlu sonuçlar yaşanabilse de birçok ilişkide ilişki dısındaki bir bireyle yasanılan bir cinsellik, yıkıcı bir eylem olarak düşünülür. Evlilik dısı iliskilerin çesitli sonuçlar dogurabilecegini belirtmistir. Aldatmanın ortaya çıkarılmasından sonra bu durum evlilik birligine bir tehdit olarak algılanabilir. Çiftler bunun sonucunda birbirlerini bırakmaya ya da iliskilerinin güçlendigi sonucuna varıp
    evliliklerine devam etmeye karar verebilirler.

    Aldatmanın derinden yaralayıcı doğası ve aldatma sonucunda güvenin kaybedilmesi çiftler arasında sıkıntılara yol açmaktadır. Konunun çözülmesinde önemli bir rol oynayacak iletişim çiftlerin çoğunlukla başarısızlığa düştüğü bir alandır.

    Aldatılma eşlerde ölüm acısından bile daha ağır acıya sebep olabilir. Ölüm daha kabul edilebilir olgu iken, aldatmada kişiler kendilerini suçlu ve yetersiz hissedebilir.
    Aldatmanın ortaya çıkmasından sonra çiftler birbirini bırakmayı ya da bu durumu aşıp evliliklerini güçlendirmeye karar verebilirler.

    Aldatmayı yaşayan çiftler güveni kaybeder ve bu durum evliliklerde önemli problemlere yol açar. Aldatılan kişi; eşi ile ilgili olumlu düşüncelerinde azalma olur, beraber vakit geçirmek istemezler.

    Aldatılma sonrası, ilişkisel süreçler üç evreye ayrılır.
    1.Dalgalanma evresi: Aldatılan eş, ilişki yaşanan kişiyle kendisini karşılaştırır. Karşı tarafı merak eder, o kişiyi takibe alabilir veya o kişi ile görüşmek isteyebilir.İlk reaksiyonlar şok, öfke ve inkârdır. Cezalandırmak ve intikam almak ister. Aynı acıyı eşinin de yaşamasını ister.

    2.Erteleme evresi: Fiziksel ve duygusal olarak geri çekilme, özgüvende hasarlar, terk edilmişlik hissi detaylarla uğraşma ve reddedilmiş hisseder. Bu durumda yakınlarından destek almak ister. Bu süreçte aldatılan eş hiç bir şey yapmak istemez.

    3.Güven kazanma: Aldatan eşte, özür dileme, sürecin telafi edilmesi, iyi bir aile olmak için gün boyunca daha çok sorumluluk alma ve görevleri yerine getirme gibi davranışlar görülür. Fakat aldatılan eş, eşinden gelen hiçbir olumlu yaklaşıma cevap vermek istemeyebilir.

    Aldatma eşlerin psikolojik dünyasında önemli değişikliklere yol açar. Aldatan eşini kazanmak için çok fazla çaba gösterebilir. Eşini üzdüğü için sıkıntı hisseder veya tam tersi durum söz konusu olabilir. Aldatan eş , eşini suçlayarak savunma mekanizması geliştirebilir. Sen böyle davramasaydın ben bunu yapmazdım diyerek eşini suçlayabilir.Aldatılan eşte uykusuzluk, iştahta azalma, kilo kaybı, sürekli ağlama gibi depresyon belirtileri görülebilir. Günlük yaptığı işlerden uzaklaşabilir.İntihar veya eşini öldürme düşünceleri olabilir.

    Aldatmanın ortaya çıkmasından sonra, kişi hemen ayrılmak veya evi terk etmek isteyebilir. Kişi bu kadar acı çekerken karşı taraftan gelen özrü kabul etmeyebilir. Kısa sürede güven ilişkisinin kurulması mümkün olmayabilir. Bu sürecin hemen geçmesini ve farklılaşmasını her iki tarafta beklememelidir.

    ALDATMA ve TERAPİ SÜRECİ

    Aldatma sonrasında, eşler bu süreci beraber aşmak için terapi almaya karar verebilir. Birbirlerini anlayarak ve destek olarak bu süreci aşabilirler. Evliliklerini devam ettirmek istiyorlarsa, terapiye beraber gelmeleri gerekir.

    Çiftler terapiye başlamaya karar verdiğinde, alternatif ilişkinin bitmesi gerekmektedir. Aldatmanın devam etmesi durumunda, çift terapisine başlanması doğru olmaz. Böyle bir durumda bireysel terapi yapılmalıdır. Çünkü aldatılan eş ilişkinin kesin olarak bittiğinden emin olmak ister.

    Aldatılan eşte, uyku düzensizliği, iştahta azalma (hızlı kilo kaybı ), sürekli ağlama krizleri gibi depresyon belirtileri görülebilir. Hayattan zevk almama, günlük yaptığı işlerden uzaklaştığı görülür. Bu durumda aldatılan eşe bireysel destek verilmelidir. Gerekirse psikiyatriste yönlendirilmelidir.

    Aldatılan eş, alternatif ilişkide yaşanan bütün detayları bilmek ister ve sürekli sorgular. Her cevaptan sonra yeni soru sorma ihtiyacı hisseder.Aldatan eşte, eşinin güvenini kazanmak için bütün sırları anlatır. Fakat bu bilgilere ulaşmak ,aldatılan eş için son derece üzücü etkiler yaratabilir. Öğrendiği bilgilerle yüzleşmek çok zor olabilir. Bu nedenle, sorgulamaya biran önce son verilmelidir. Ya da bu aklından geçen sorular uzman eşliğinde seansta ele alınmalıdır.

    Aldatılan eş, aldatmadan haberdar ise, kendisinde yarattığı duygular ele alınır. Bu durumda kişi şok, inkar, ihanet ve şiddetli öfke gibi duygular hisseder. Aldatan eş özür diler fakat karşı tarafın duygularını yeterince anlamaz. Terapi sürecinde aldatılan eşin duygularını ifade etmesi ve aldatan eşinde anlaması sağlanır.

    Aldatılan eş, intikam ve öfke duygusundan kurtulduğunda, eşinden uzak durmak veya kaçmak istemediğinde ve bu problemi çözmeye karar verdiğinde onarım aşamasına geçilir.

    Bağışlayıcı tutumu arttırmak gerekir. Aldatan eş bunu hata olarak yorumluyorsa ve bunun için pişmanlık duyuyorsa, herkes hata yapabilir. Önemli olan bu süreçten çift olarak başarılı çıkmaktır.

    Suçlama ve savunma yapmadan birbirlerini anlamaya çalışmalılar. Terapi sürecinde eşlerin kendilerini doğru ifade etmeleri ve birbirlerini anlamaları sağlanır.

    Aldatma ilişkide bir sorun olduğunun göstergesidir. Terapide eşlerin aldatma öncesindeki evlilikleri ve ilişkileri analiz edilir. Evlilikteki uzaklaşmalar ve boşluklar onarılır. Sistem tekrar yapılandırılır. Yitirilen güven duygusu ve sevgi tekrar inşa edilir.

    Aldatma evlilikte yaşanan en zor süreçlerden biridir. Her terapide olduğu gibi aldatma sonrasındaki terapi sürecinde çiftlerin sabırlı ve özverili davranması gerekmektedir. Fakat çift terapisiyle aşılabilecek bir durumdur. Yeter ki her iki tarafta bu durumun üstesinden gelmek istesin.

  • ERKEN BOŞALMA

    ERKEN BOŞALMA

    Erkeklerde sık görülen cinsel sorunların başında erken boşalma sorunu karşımıza çıkmaktır. Erken boşalma problemi adından anlaşıldığı gibi ilişki esnasında kısa sürede boşalmak değil , boşalma kontrolünü sağlayamamaktır. Boşalma zamanları farklılık göstermektedir. Bazen ilişki başlamadan, bazen ön sevişme esnasında bazen de birleşmenin ilk hareketlerinde gerçekleşmektedir. Erkeklerin ilişkilerinde problem olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Erkeğin cinsel ilişki süresini denetleyememesi kontrole alamaması sadece ilişki esnasında değil gün içerinde de erkeğe rahatsızlık vermektedir. Sağlıklı bir erkekte boşalma kontrolü erkeğin elindedir. Sağlıklı cinsel yaşam kontrolün uzun sürdüğü saatlerce boşalmadan kalmak ve ilişkiyi uzun süre yaşamak değil uyarılmanın ve haz duygusunun yüksek olduğu anlarda boşalmadan ilişkiye devam etmektir. Yine sağlıklı cinsel ilişki 5 dakıka ve ya 30 dk sürer demek anlamsızdır. Erkekler bazen kısa sürede boşalma isteyebilirler bazen ise uzun süren bir ilişki yaşamak isterler. Kontrolü sağlayabildiğiniz sürece zaman sizin için bir problem olmayacaktır. Ama erken boşalma problemini yaşayan kişiler maalesef ki zaman kontrolünü ayarlayamazlar bu durum hem kendilerini hem de partnerlerini mutsuz kılar.

    Erken boşalma yaşları da kişiden kişiye farklılık gösterir . Bazı erkeklerde yaşadıkları ilk cinsel ilişki de erken boşalma başlarken bazı erkeklerde ise yıllar sonra meydana gelebilmektedir.

    Erken boşalmanın sebeplerine baktığımız da ise birçok neden karşımıza çıkmaktadır. Stresli bir yaşam , düzensiz cinsel ilişki, gençlik dönemlerinde yapılan mastürbasyon, cinsel ilişkide erkeğin performansının önemine yönelik toplum tarafından oluşturulmuş beklentilerdir bunların dışında ise karşımıza çıkan sebepler ise seyrek cinsel ilişkiye girme , yapılan gündelik işlerin hızlı yapılması, stres korku , kaygı durumları, partnerin isteksizliği,cinsel ilişkiye dair kötü deneyimlerdir.Bunların tamamı psikolojiktir tabi ki erken boşalmanın nedeni fizyolojikte olabilir.

    Erken boşalma çözümüne geçmeden önce çözüm amaçlı hatalardan bahsetmek gerekirse ; bitkisel ilaçlar, spreyler , alkol kullanmak, sürekli mastürbasyon, iğneler , haplar…vs saymakla bitmeyecek para tuzakları bunlar hem derdinize çözüm olmayacak hem de penisin duyarsızlığını artırarak çözüm sürecinizi daha da uzatmanıza neden olacaktır

    Erken boşalma çözümü adı altında ilk yapmanız gereken olumsuz başarısız cinsel deneyimlerinizi düşünmek o anları tekrar tekrar düşünerek yaşamak yerine onların üzerine bugünden itibaren kocaman bir çarpı atarak bundan sonra her gece yatağa geçtiğiniz de tamamen kontrolün sizde olduğu partneriniz ve sizin mutlu bir cinsel ilişki yaşadığınızı baştan sona hayal etmenizi öneriyorum. Erken boşalma sorunu karşısında partnerinizin de desteği çok önemlidir. Birbirlerine destek olan çiftlerde sonuç almanın daha hızlı olduğu da aşikardır. Ama partnerinizin bu konuda size destek olmaması da bu sorunu aşamayacağınız anlamına gelmemektedir.

    Erken boşalma sorununuz karşısında kaderim bu deyip kenara çekilmek veya kulaktan dolma bilgilerle yöntemler uygulayıp umudunuzun iyice kırılmasına neden olmadan bir uzman desteğine başvurmalısınız. Cinsel yaşam sağlığımızın ve evliliğimizin yaşamımızın olmazsa olmazıdır. Önünüzde ki uzun yıllar sağlıklı bir cinsel ilişki yaşama imkanlarına kapılarınızı erken yaşlarda kapatmadan uzman desteği almaktan çekinmeyiniz.

    Bu sorunu yaşayan tek kişi sen değilsin ve sorunların karşısında da yalnız değilsin.

    Sağlıklı günler diliyorum.

  • Çift ve Aile Terapisine Ne Zaman İhtiyacımız Olur?

    Çift ve Aile Terapisine Ne Zaman İhtiyacımız Olur?

    Aşık olduğumuzda aklımıza gelecekte acı çekme ihtimali gelmez. Aşkın başlangıcında bizim için sadece neşe ve karnımızda uçuşan kelebeklerden başka bir şey yoktur. Her şey “onunla” güzel, hatta mükemmele yakındır.

    Ancak ne yazık ki işler zamanla değişebilir. İnsanlara bakışımız bile… Hatta aşık olduğumuz kişi de etkilenebilir bu değişimden. Çok sevdiğiniz alışkanlıklarınız rahatsız etmeye başlayabilir. Daha önce ortak fikriniz bulunan konulara bakış açınız değişebilir; farklı bakış açılarıyla tartışmalara başlayabilirsiniz. Partnerinizin hep “aynı” oluşu size bir zaman sonra “sıkıcı” gelmeye başlayabilir. Ya da tam tersi olarak, partneriniz o kadar değişir ki neredeyse tanımıyor gibi hissedebilirsiniz. Ve tüm bütün bunlar ilişki içindeyken artık kendinizi mutsuz hissetmenize ve tatminsizliğinize sebep olabilir.

    Bu durum partnerler birbirleriyle açıkça konuştuklarında genellikle çözülür. Ama ilişkilerdeki problem asıl burada başlıyor: sorunlarla yüzleşecek olmanın kaygısı. Çoğu zaman bu kaygıyla ve bu kaygıya eşlik eden konuşmayı nasıl başlatacağını bilememek tarafları harekete geçmekten alıkoyabiliyor. Daha önce denemiş olsanız da, bir şeylerin ağzınızdan yanlış çıkması yanlış anlaşılmanıza ve tartışmanın daha da büyümesine neden olabiliyor. Aradaki sorunlara izin verilmesi ve bu sorunlarla örülen duvarlar sonucunda ise tek yol ayrılık gibi gözüküyor.

    Ayrılık, uzun süren sıkıntılar sonucunda zorunlu gibi görülse de, ya içten içe partnerlerin birbirine olan sevgisi devam ediyorsa ve çiftlerin içinde hala ilişkiyi yoluna koyma arzuları bulunuyorsa? Bu noktada ilişkiyi kaybetmekten başka çözüm yolları olabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Çoğu yolu denemiş olsanız bile, dışardan bir gözün size yardım edebileceğini kabul etmeniz, denemediğiniz çözümlerden bir diğeri olabilir. Dışarıdan bakan o kişiyi bir “yabancı” olarak görmektense yaşadığınız sorunlara karşı eğitimli ve donanımlı biri olarak görmeniz size ilişkinizdeki sorunların üstesinden gelmenize yardımcı olacaktır. Bu kişi bir danışman ve rehber olarak size yeni bir bakış açısı kazanmanıza yardım edecektir.

    İlişki ve aile danışmanlığı ya da diğer bildiğiniz isimlerle çift terapisi ve evlilik terapisi gibi terapi yöntemlerinde danışman, bilinenin aksine, çiftlere kesinlikle ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini söylemez. Bunun yerine terapi odasında siz ve partneriniz, geçmişinizi ve şimdiyi yansıtarak, her şey hakkında konuşarak geleceğinizi şekillendirirsiniz. Çift terapisinin en önemli noktası ise, çiftlerin kesinlikle birbirlerine açık olabilmeleridir. İyi bir dinleyici olmak ve altta yatan gerçek sorunu bulmak için anlamaya yardımcı olmak gerekmektedir. Danışman ise bu noktada rehber görevi görerek, farkındalığı arttıracak ve direnç gösterilen noktaları açmak, konuşmanın devamını sağlamak için çalışacaktır. Terapistiniz sizin adınıza sorumluluk almayacak, karar vermeyecektir ve asla taraf tutmayacaktır. Çift terapisindeki asıl amaç ilişkidir ve terapist ikiniz için de oradadır. Konuşmaktan korkulanlar, yanlış inançlarınız, geçmişiniz ve geleceğinizle ilgili kaygılarınızı çift terapisinin konularını oluşturabilir.

    Bu noktada “ne zaman yardımı almak daha doğrudur?” sorusu akıllara gelebilir. Ne zaman size “doğru” gelirse, ne zaman “ihtiyacınız olduğunu” düşünürseniz. Küçük sorunlar, mutluluk söz konusu olduğunda hiçbir zaman küçük değildir. Kafanızı kurcalayanın “gerçek bir ilişki sorunu” olmadığını düşünebilirsiniz ama eğer iki partner arasındaysa sorun, hepsi çözmeye değer, gerçek bir ilişki problemidir.

    Çift ve aile terapileri, tarafların hep bir arada kalması gerektiğini de garanti etmez. Terapiye gidiyor olmanız, ayrılmayacaksınız demek değildir. Eğer ilişkide kalmak iki taraf için de yararlı değilse, terapi bu durumu fark etmenize, nelerin yanlış olduğunu görmenize ve daha anlayışlı bir şekilde ilişkiyi sonlandırmanıza yardımcı olacaktır. Hatta böylece “nedenler ve keşkeler”den uzak bir ayrılık yaşanabilecektir. Üstelik eğer çocuklar da varsa arada, onlara da daha sağlıklı bir ortam sağlanmış olacaktır.

    Unutulmaması gereken nokta ise, çift ve aile terapisinin her zaman yararlı olacağı. Sonucu ne olursa olsun. Kendinizi tanıyarak, partnerinizi anlayarak, farkındalığınız artmış bir şekilde daha güçlü hissetmeniz için bir uzmandan destek isteyebilirsiniz. Küçük problemlerin büyük sorunlara dönüşmesini beklemeyin. Şu an bu ilişki içindesiniz ve ikiniz de bu ilişkiyi sevgiyle yaşamayı hakediyorsunuz.

  • Bağlanma Kuramı Üzerine II

    Bağlanma Kuramı Üzerine II

    • Erişkinlikte Bağlanma

    Erişkin hayatındaki bağlanma davranışı, çocuklukta, ergenlikte ve gençlikte gösterilen bağlanma davranışının bir devamı olarak düşünülmektedir.

    • Weiss erişkinlikteki bağlanmayı çocukluktaki bağlanmadan ayıran üç özellik tanımlamıştır:

    (I) Erişkinlerde, bağlanma ilişkileri tipik olarak eşler arasındadır, diğerinde bakım alan (bebek) ve bakım veren (ebeveyn) arasındadır;
    (II) Erişkinlerdeki bağlanma çocukluktaki bağlanma gibi diğer davranışsal sistemlerin etkilenmesinden sorumlu değildir;
    (III) Erişkinlikteki bağlanma sıklıkla cinsel ilişki içerir. Erişkinde Bağlanma Biçimleri Erişkin bağlanmasıyla ilgili araştırmalar, bağlanma biçimiyle birleşmiş zihinsel modellerin içeriklerini anlamaya ve ilişkilerin farklı modellerinin ilişkisel yaşantılarına odaklanmıştır.

    Bartholomew ve Horowitz, Bowlby’ nin bağlanma kuramını temel alarak ve kişinin kendisinin ve başkalarının içsel çalışma modeli olan iki tipten yola çıkarak ortaya koyduğu 4 ayrı bağlanma biçimi oluşturulmuştur. Dört prototip bağlanma modeli bireyin benlik imajı (pozitif ya da negatif) ve başkalarının imajlarının (pozitif ya da Negatif) birleşimleri kullanılarak tanımlanmıştır. Tanımlanan erişkin bağlanma biçimleri arasında ilki güvenli bağlanma biçimidir. Güvenli bağlanma biçimi, kendini değerli hissetme ve sevilebilir olduğu duygusunu genellikle diğer insanların kabul edici ve cevap vericiliğine dair beklentileriyle birleştirir. Saplantılı bağlanma biçimi ise kendini değersiz hissetme (sevilmeye layık görmeme) duygusuyla başkalarına yönelik olumlu değerlendirmeleri yansıtır. Saplantılı biçime sahip olanlar kendilerine güveni az, başkalarını destekleyici olarak algılayan, bu destekten olumlu şekilde faydalanamayan, kendini açma düzeyleri az olan bireylerdir.

    Kayıtsız bağlanma biçiminde kendini değerli hissetme ve sevilebilir olduğu duygusunu diğer insanlara karşı olumsuz beklentilerle birleştirir. Böyle kişiler, yakın ilişkilerden kaçınarak, hayal kırıklıklarına karşı kendilerini korurlar ve bağımsızlıklarını ve incinemezliklerini sürdürürler. Korkulu bağlanma biçiminde kendini değersiz hissetme ve sevilmeye layık görmeme duygusu ve diğerlerinin olumsuz, güvenilmez ve reddedici olarak algılanmasına yönelik beklentilerle birleşir. Bu bağlanma biçimine sahip kişiler başkalarıyla yakın bağlar kurmaktan kaçınarak, başkalarından beklenen reddedilmeye karşı kendilerini korurlar. Güvenli bağlanması olanlar hem kendileri hem de başkaları konusunda pozitif bakış açısına sahiptirler. Güvenli bağlanması olanlar sıkıntılarını kabul ederek, başkalarından yardım ve destek talep ederek yapıcı bir biçimde kendi zor duygularını ifade etmede rahattırlar. Kayıtsız bağlanması olanlar temelde kaçınmacıdırlar çünkü kendileri ile ilgili olumlu ama başkaları ile ilgili olumsuz görüşlere sahiptirler. Negatif duyguları baskı altında tutma eğilimindedirler ve kaçınma stratejilerini temel başa çıkma stratejileri olarak kullanırlar. Saplantılı bağlanması olanların ise kendileri ile ilgili bakış açıları negatif, başkaları ile ilgili bakış açıları pozitiftir ve temelde kaygılıdırlar. Negatif duygularını abartılı ve sürekli bir biçimde eşlerinin onayını arayarak gösterirler. Korkulu bağlanması olanlar kendileri ve başkaları ile ilgili negatif modellere sahiptirler ve kaygılı/kaçıngan olarak sınıflandırılabilirler. Kaygılı/kaçınganlar başkaları ile yakın ilişki kurmak arzusunda olmalarına karşın, ilişkilerinde aşırı yakınlıktan kaçınırlar çünkü incinebilecekleri konusunda kaygılıdırlar. Güvenli bireyler daha az güvenli bireylerle karşılaştırıldığında stres kaynağı olayları daha az tehdit edici olarak değerlendirirler. Bu kişilerin kendilerinde stres oluşturan durumun nedenleri ile başa çıkabilecekleri konusunda yeteneklerine güvenleri vardır. Duygularını açık bir biçimde ifade ederler. Destek aramayı stres yaratıcı durumlar ile başa çıkmak için bir duygu düzenleme stratejisi olarak kullanırlar. Durumları açıkça tartışırlar ve çatışmalardan kaçınmak yerine onlara çözüm bulurlar. Ayrıca güvenli bireyler kızgınlığın psikolojik işaretlerinin farkındadırlar. Uyuma yönelik problem çözümlerine ortak olurlar. Kızgınlıklarını kontrollü ve düşmanca olmayan bir biçimde ifade ederler. Sonuç olarak, güvenli bağlanma biçimine sahip bireylerde pozitif duygu yaşantısı yaratıcı problem çözmeyi geliştirir. Bağlanma ve

    Psikopatoloji Son yıllarda, anne-çocuk ilişkisi konusunda yapılan araştırmaların önemli bir bölümünü bağlanma konusunun oluşturduğu görülmektedir. Bu durumun en önemli nedeni ise, anne-baba ve çocuk ilişkisini araştırmanın her iki nesil için de giderek önem kazanmasıdır. Çünkü bağlanma, çift yönlü bir süreçtir.

    Pek çok araştırmacı anne-çocuk ilişkisinin sürekliliğinin sonraki yaşantıların temelini oluşturduğunu ileri sürmektedir. Kişinin yaşamındaki en önemli kişilerin annesi ve babası olduğunu; anne ve baba ile iyi bir ilişkinin genç ve erişkin ruh sağlığında belirleyici rol oynadığını belirtilmiştir. Bowlby’nin çalışmalarından başlamak üzere güvensiz bağlanma biçimi daha sonraki yaşam dönemlerinde psikopatolojinin belirleyicisi olarak düşünülmüşken güvenli bağlanma sağlıklı süreçlerle ilişkilendirilmiştir. Doğanın özgün modeli güvenli bağlanmadır. Güvensiz bağlanma biçimleri olan kaygılı/ikircikli bağlanma anksiyete bozuklukları ve depresif bozukluklarla ilişkilendirilirken, kaçıngan bağlanma davranış bozukluğu ve diğer dışa vuruk patolojilerle ilişkilendirilmiştir. Dağınık bağlanmanın (dezorganize/dezoryante) ise dissosiyatif bozukluklarla birlikteliğinden söz edilmiştir. Koruyucu ruh sağlığı açısından bakıldığında güvensiz bağlanmanın pek çok psikopatolojinin gelişimi ile ilişkili olduğu düşünülürse, olguların ve aslında tüm bireylerin çocuk sahibi olmayı planladıkları dönemde, gebelik döneminde ve çocuklarını yetiştirirken desteklenmeleri sağlıklı nesiller yetiştirmek açısından çok önemli gibi görünmektedir.

  • BEBEK PSİKOLOJİSİ VE BAĞLANMA PROBLEMLERİ

    BEBEK PSİKOLOJİSİ VE BAĞLANMA PROBLEMLERİ

    Bağlanma, henüz bir kadının hamilelik sırasında doğmamış çocuğu ile ilgili düşünceleri ve hayalleri ile başlar.
    Bebeğiniz ile kurduğunuz yakınlık bağlarını, nasıl kurduğunuz önemlidir ve bu bağı oluşturan değişkenler, kendi tarihçenize ve deneyimlerinize bağlıdır.
    Bağlanma türünüzü anlayabilmek için kendinize şu soruları sormanız sizin için aydınlatıcı olabilir..

    Hamileliğe gereğinden az ilgili görünen bir anne miydiniz?
    Kendinize nasıl annelik yaklaşımlarında bulunulduğu şu gün için çok da önemli değilmiş gibi gelir?
    Ya da anneniz ile ilişkiniz aşırı sıkı, bebeğinizle de aynı şekilde hiç kucağınızdan indirmek istemeyen bir anne misiniz?
    Sosyal yaşamınızda birincil ilişkilere kendinizi hiç düşünmeden attığınız olur mu?
    Bir diğer grup olarak da annenizle ilişkiyi istersiniz fakat ölçülü biçimde,bebeğinizle de aynı şekilde..
    Hep bir uygun mesafe olmalı… Hangisi size daha yakın geliyor?
    Bu soruya cevap aramayı başlatarak aslında daha farkındalıklı bir sürece adım atmış oluyoruz.
    Peki, çocuğunuz nasıl bir çocuk?

    Bir yaşının sonlarına doğru çocuk iç dünyasını inşa etmeye başlar. İki ve üçüncü yılında dil gelişiminin de oluşmasıyla bunu daha etkili bir şekilde gerçekleştirmeye çalışır.
    Çocukların ayrılma ve birleşme anındaki tepkilerine bakarak fikir edinebiliriz..
    Siz odadan çıktığınızda hafif kederlenir, biraz endişelenir, tekrar odaya geldiğinizde size yaklaşır ve rahatlar mı?
    Odadan çıktığınızda çok yoğun tepki verir, siz tekrar odaya döndüğünüzde de huzura kavuşamaz mı?

    Yaklaşmak ister ama yaklaşınca da huzursuzlanır, tekrar uzaklaşır mı?
    Soğuk davranır, oyuncaklarıyla oynamaya devam eder, kucağa alınınca da diklenir mi?
    Bu gözlem aslında hayatın tüm alanında çocuğunuzla ilişkinizin ipuçlarını verir.
    Annenin hissi genelde; ne yapsam yaranamıyorum, derdi huzursuzluk çıkartmak gibi, zor bir çocuğum var düşünceleriyle birleşir.
    Baş edilmesi zor hale gelir.
    Çözümü ertelemekte, büyüyünce geçer belki ye sığınmakta, diğer ebeveynin küçüklüğüne benzeterek topu taça çıkarmakta bulabilir. Oysaki kişilik örüntüsünün temellerini oluşturan bağlanma problemleri ömür boyu yaşına ve rolüne uygun biçimde her yakın ilişki de kendini tekrar eder.
    Bağlanma bozuklukları alanında ki çalışmalarımız da sürekli tekrar eden bozuk örüntü tespit edilip çözümlenir ve yerine otomatik değil de farkındalıkla sarmalanmış sağlıklı davranışlar kazandırma amaçlanır.

  • MUTLU ANNE MUTLU ÇOCUK

    MUTLU ANNE MUTLU ÇOCUK

    Anne-Çocuk İlişkisi Nasıl Başlar?

    Anne ve çocuk arasındaki ilişki doğum anından itibaren güven duygusu ve sevgiyle başlamaktadır.Güven duygusunun özünü anne-çocuk arasındaki tutarlılık ve süreklilik meydana getirmektedir.Güven duygusu, çocuğun gelecekte diğer bireylerle kuracağı ilişkiyi de şekillendirmektedir.Çocukla oluşturulan güven ilişkisinde sevgi ihtiyacının karşılanması önemli bir rol oynamaktadır.Yaşamın ilk yıllarından itibaren çocukla kurulan duygusal iletişim çocukta güven ya da güvensizlik duygularının oluşumuna neden olur.

    Çocuğun doğduğu günden itibaren tüm dünyası annesidir.Annenin çocuğuna gülümsemesi, bakım vermesi, ve sevgisini hissettirmesiyle birlikte anne-çocuk arasında karşılıklı sıcak bir ilişki başlar.Aralarındaki bu olumlu ilişki güvenin temelini oluşturur.Böylece anne bebek arasında mutlu bir ilişki başlamış olur.

    /p>

    Mutlu Anne-Mutlu Çocuk İlişkisi Nasıl Olur?

    Mutlu anne, çocuğunun duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını doğru anlayıp, güven verici, sakinleştirici bir tavırla ihtiyaçlarını karşılayabilen kişidir.

    Mutlu anne- çocuk ilişkisinde önemli bir adım annenin çocuğuna sınırlar çizmesi yani gerektiğinde ona ‘hayır’ diyebilmesidir.Sınırlar çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlar.Sınırları olmayan bir çocuk kendisini boşlukta hisseder.Çocuğa sınır koymanın amacı, kuralları olan güvenli bir hayat hissinin oluşturulabilmesidir.2 yaşından itibaren çocuklar sınırları zorlamaya, ebeveynlerini denemeye başlar ve 6 yaşına kadar bu durum devam eder.Kuralları olan, güvenli bir hayat hissini oluşturmuş çocuk mutlu bir çocuktur.

    Annenin çocukla kaliteli zaman geçirmesi yani onunla oyunlar oynaması, sosyal etkinliklere katılması, çocuğunu dinlemeye ve anlamaya çalışması çocuk ve anne arasındaki mutluluğu arttırmaktadır.

    Mutlu çocuklar, ebeveynlerinden gördükleri sevgiyi ve ilgiyi aynı şekilde geri yansıtırlar.Annesi tarafından kabul görmüş, onaylanmış, ihtiyaçları karşılanmış bir çocuk çevresiyle olan ilişkilerinde de son derece uyumlu, insancıl ve pozitif olacaktır.

    Ebeveynleri tarafından ayrı bir birey olarak kabul edilen çocuklar yaşamlarında daha mutlu ve sağlıklı ilişkiler kurabilirler.Annesi tarafından yaşına özgü sorumluluklar almış ve bunları yerine getirmeye çalışan bir çocuk yaşıtlarından daha aktif, başarılı ve yetenekli olacaktır.Üzerine almış ve yerine getirmiş olduğu bu sorumluluklar çocuğun kendisine olan özgüvenini arttıracak ve ileriki hayatında daha mutlu olmasını sağlayacaktır.

    Annenin olumlu davranışları çocukla olan ilişkisini de olumlu şekilde etkilemekte böylece hem çocuk hem de anne bu ilişkide mutlu olmaktadır.Kısacası annenin çocuğun ihtiyaçlarını farkedebilmesi, gelişimine uygun şekilde ona destek olması, koşulsuz sevgi ve kabul göstermesi, onu birey olarak kabul etmesi mutlu anne çocuk ilişkisinin anahtarıdır.

  • Kişilik  Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik genel olarak; kişiyi başkalarından ayırt ettiren ,kendine özgü ,biricik olan duygu,düşünce ve davranış örüntülerini içerir. Kişilik bireyin ‘nasıl bir kişi’ olduğunu betimler.Kişiliğin oluşumu doğum öncesi ,doğum sonrası ve çocukluk çağındaki fiziksel ,ruhsal koşullar ,etkileşimler ,öğrenme ve toplumsallaşma etkileriyle biçimlenir.

    Herkesin bir kişiliği vardır ve çoğumuzun kişiliği ‘bozuk’ değildir. Bazı özelliklerimiz diğerlerine göre daha öne çıkabilir ancak hepimiz birkaç kişilik tarzının özelliklerini birlikte taşırız.Belli bir tanımlamaya uymayan birçok kişi ,iki tip kişilik yapılanmasının bir birleşimini taşır (depresif-mazoşistik,paronoid-şizoid gibi)

    Kişilik bozukluğu diyebilmek için , kişinin toplumsal uyumunda işinde ,ilişkilerinde süreklilik sağlayabilmesinde uzun süredir önemli bozulmaların olması gerekmektedir.Kişilik bozukluklarında,benliğe yerleşmiş olan davranış örüntüleri esneklik göstermeden sürdürülür.(örneğin,yapılan yanlışlar devam eder).Genel olarak çevre ile çatışma olur ve kendisini çevreye değil çevresini kendisine uydurmaya çalışır .Sorunları olduğunda kişilik bozukluğu olanlar kendi davranışlarını haklı çıkarmaya çalışır, davranışları hakkında iç görüsü yoktur,daha çok çevreyi suçlar.Sorunun kendisinden değil başkalarından kaynaklandığına ilişkin açıklamalarda ısrar eder.Kendi davranışlarından yakınmaz ve değiştirmek için bir çabası olmaz,hatta çevresini değiştirmeye çalışır.Bazı kişilik bozukluklarında alkol ve başka maddelere karşı düşkünlük de olabilmektedir(örneğin,anti sosyal ve borderline kişilik bozukluğu).

    Kişinin ses tonu , duruşu ve anlatımı da kişilik yapısıyla ilgili önemli ipuçları vermektedir.Hisrionik kişilikte abartılı,dramatik bir anlatım ve davranış biçimi,obsesif kişilikte olayları çok ayrıntılı anlatma eğilimi , şizoid ve çekingen kişilikte göz göze gelememe ,paronoid kişilikte kendini savunan konuşma biçimi ,antisosyal kişilikte çevreyi suçlama eğilimi görüşme sırasında gözlenebilmektedir.Depresif kişinin anlatımında da genelde başkaları ,başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışma yer alır.

    İlişki kurma biçimlerine gelince narsisistik kişiler ‘değerli’ olduğu duygusunu sürdürebilmek için , özsaygılarını dengede tutabilmek ve özsaygısının uğradığı hasarı onarabilmek için ilişkide bulunduğu kişileri değersizleştirme ve kullanma eğilimindedir.

    Mazoşistik (kendi aleyhine işleyen kişilik) kişiler ,ilişkide bulunduğu kişilerin kendilerini suistimal etmekte olduğunu yansıtırlar ancak bundan sorumlu kişiyle ilgili herhangi bir rahatsızlık veya tepki duygusunu da genellikle inkar ederler.

    Obsesif ve kompulsif kişiler ilişkilerinde inatçı , düzenli , mükemmeliyetçi ,dakik ,katı ,aşırı vicdanlı , sorumluluk sahibi ve güvenilir özellikler gösterirken , sınırda (borderline)kişiler ilişkide bulunduğu kişileri hem yüceltir,( göklere çıkarma ) hem de değersizleştirirler( yerin dibine sokma ).

    Genel olarak toplum içinde kişilik bozukluklarını saptamak güçtür çünkü çevreyi suçlama eğilimlerinden ötürü kendi sıkıntılarını fark etmekte güçlük çekerler ve tedavi için başvurmazlar.Çevre ile çatışmalarından ötürü genelde yakınları tarafından başvurular olur.Ya da değişik hastalıklarla psikiyatriye gelenler arasında kişilik bozukluğu saptanır.

    Kişilik bozukluğu türlerine bakacak olursak ;garip, sıra dışı kişilik özelliklerini içeren Paranoid,Şizoid,Şizotipal kişilik bozuklukları ; Dramatik ,coşkusal ,özellikleri içeren anti sosyal,borderline(sınır) ,histrionik,narsisistik kişilik bozuklukları bulunmaktadır.

    Kişilik terapi uygulamalarıyla çokça değiştirilebilir ancak dönüştürülemez. Örneğin terapist depresif bir kişinin ,depresif halinin zarar verici ve dirençli niteliğini azaltmasında yardımcı olur ancak onun histerik yada paronoid bir kişilik haline gelmesini sağlamaz.İnsanlar ,temel kişiliklerinin içerdiği özellikleri iyi değerlendirebilirlerse özerkliklerini ve özsaygılarını çokça arttırabilirler.

    Daha özgür hissedebilme ,otomatik olarak yaptıkları davranışlar üzerinde hakimiyet kurabilme ve seçim yapabilme gücü elde edebilirler.Kendini kabul edebilme ,kendilerine özgü eğilimlerin birleşiminin nasıl oluştuğuna ilişkin bir kavrayışa neden olur.