Etiket: İlişki

  • Evlilikte Cinsellik ve İletişimin Önemi

    Evlilikte Cinsellik ve İletişimin Önemi

    Kişinin sosyal açıdan gelişmesi için önemli bir etkiye sahip olan evliliğin çok farklı tanımları dikkati çekmektedir. Evliliği bireylerin mutluluğunu sağlayan ve kişiliklerinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir birim olarak tanımlamaktadır (Glenn,1991).

    Sağlıklı ailelerdeki çiftlerin uyumlu ve doyum sağlayıcı evliliklerinin olduğunu belirterek, eşler arasındaki etkili iletişimin, destek ve onayın, aile ile ilgili görev ve sorumlulukların yerine getirilmesinin, çocuklarla ilgilenebilmenin, karşılıklı saygı ve değer vermenin, boş zamanları birlikte paylaşmanın, problemlere birlikte göğüs germenin, eşlerin aileye ekonomik anlamda katkıda bulunmasının ve bir meslek sahibi olmalarının evlilikteki psikolojik doyumu etkilediğini vurgulamaktadır (Terry ve Kottman,1995).

    Evlilik Kavramı

    Evlilik ve aile olgusu her ne kadar tarih içinde ve bir toplumdan diğerine farklı anlamlar taşıyabilmekte ise de, içinde neredeyse evrensel sayılabilecek bazı gelişimsel olayların yaşandığı bir birimi ifade eder. Bu sosyal üniteyi oluşturan bireylerin birbirlerine olan güçlü bağlılıkları ve sadakatleri uzun yıllar sürmesi beklenir (Gülerce, 1996).

    Glenn (1991), evliliği bireylerin mutluluğunu sağlayan ve kişiliklerinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir birim olarak tanımlamaktadır.

    Rhoden (2003), evlilik niteliğinin çok boyutlu bir kavram olduğunu, evlilikte mutluluğun evlilik tatmini ve eşler arası uyum olarak kavramsallaştırıldığını belirtmektedir.

    Evlilik kurumu temel üç motivasyona dayanır :

    Biyolojik Motivasyon: Uzun süreli beraber yaşama ve kendi cinsinden nesiller üretme arzusu , karşı cins ile ilişki hazzı , beraberliği ve kendini koruma arzusudur.

    Psikolojik Motivasyon : Arzu duyduğu karşı cins tarafından beğenilme , sevilme , sevme , seçilme , kendi çocukları ile beraberliğin sürekli oluşundan duyulan güven ve hazdır .

    Sosyal Motivasyon : Toplumun beklentilerine , yasalarına uyarak yaşamanın verdiği rahatlık , toplumda kabul edilen değerlere uyumla kazanılan saygınlık hazzı ve güvendir(Boran, 2003)

    Cinsellik Kavramı

    Lawrence & Byers’ın (1995) tanımına göre cinsel tatmin, “kişinin cinsel ilişkisine ilişkin pozitif ve negatif duygu algılarının bütününü öznel açıdan değerlendirerek oluşturduğu duygusal yanıt.”(Cetad,2006/3).

    Cinsellik denince ilk akla gelen iki kişinin sevişmesidir, oysa cinsellik çok boyutludur. Dünya Sağlık Örgütü’nün Cinsel Sağlık tanımı; “Cinsellik, fiziksel, duygusal, entelektüel ve sosyal yönlerin kişiliği, iletişimi ve aşkı zenginleştirici etkilerinin bileşiminden oluşur. Herkesin cinsel bilgilere ulaşma ve cinsel ilişkiyi zevk için ya da üreme amacıyla yaşama hakkı vardır. Cinsel bir varlık olarak insanın sadece bedensel değil; duygusal, düşünsel ve toplumsal bütünlüğünü sağlayan, kişilik gelişimi, iletişim ve sevginin paylaşımını olumlu yönde zenginleştiren ve arttıran sağlıklılık halidir”.

    Cinsellik söz konusu olduğunda, akla gelen ilk kelimeler; haz, arzu, üreme, aşk ve yakınlıktır. Cinsellik insanların değerleri, tutumları, davranışları, fiziksel görünümleri, inanışları, duyguları, kişilikleri, sevdikleri ve sevmedikleri şeyler ve içinde yaşadıkları toplumlara göre şekillenir. Cinsellik doğum öncesi başlayıp ömür boyu devam eder, kültürel ve ahlaki faktörlerden etkilenir. Üremeyi, cinsel zevk almayı ve zevk vermeyi içerir. Cinsellik temelde duyuya dayalı bir deneyimdir ve yalnızca cinsel organları değil, tüm bedeni ve aklı içerir. Cinsellik, erkeklik ve dişilik ile ilgili duygusal tepkileri oluşturarak türe özel davranışları belirler. Cinsiyetle ilişkili bu davranışsal tepkiler daha sonra kültürel miras, toplumsal kalıplar ve medyadan kaynaklanan imajlarla biçimlenir. Kültürel miras, dinsel inançların ve geleneksel değerlerin toplamıdır. Toplumsal kalıplar ise bireyin biyolojik ve duygusal gereksinimleri ile toplumda var olan kültürel kalıpların uzlaşmasının ürünüdür. Bu uzlaşma toplumdan topluma ve zaman içinde değişiklik gösterdiğinden sürekli devinim halindedir. Bu anlamda, içinde toplumsal öğeleri de barındıran, kapsamlı bir cinsellik, cinsiyetten daha kapsamlı bir kavramdır(Cetad, 2007).

    Kişilerarasındaki özel bir ilişki olan cinsellik, bireyin kişiliğinin her yönü ile ilişkilidir. Cinselliğin yaşanması, birey olmak, bağımsızlık, kendini partnerine teslim edebilmek, partnerin benzer yaşantılarına katılabilmek, bütün olmak, tek basına yeniden bütünlenmek, diğerinin bütünleşmesine katkıda bulunmak, anlamlarına geldiğinden; bireyin benlik kavramı, cinsel anlamda kendisinin ve partnerinin, sergiledikleri rollerini nasıl algıladığını anlamada, cinselliğin yaşanmasında ve ortaya çıkan bozuklukların değerlendirilmesinde önemli rol oynar(Aydın, 1998).

    İletişim Kavramı

    İletişimin birçok tanımı bulunmakla birlikte, tanımların vurgulamış olduğu ortak noktalar ve ulaşılan genellemelerden yola çıkılarak kişilerarası iletişim; en az iki insanın karşılıklı olarak bilgi, duygu, düşünce ve yaşantılarını belirli yollarla paylaştıkları psiko-sosyal bir süreç olarak tanımlanabilir(Kaya, 2015)

    Cüceloğlu, iletişimi şöyle açıklamıştır: “Genel olarak insanlar arasındaki duygu ve düşünce alışverişidir” (Cüceloğlu, 1997).

    İletişim Becerisi

    İletişim becerileri, pek çok beceri için temel oluşturmakta ve sözel olan ve sözel olmayan mesajlara duyarlılık, etkili olarak dinleme ve etkili olarak tepki verme biçiminde özetlenebilmektedir (Korkut, 2004).

    Özer’e göre iletişim becerisi, kişiden, karşı karşıya kaldığı olayla ilgili, olası bakış açılarını ve tanımlamaları araştırmayı, soruşturmayı ve bütünleştirmeyi içerir. Bu beceriyi kazanmış birisi, kendisine yöneltilen bir uyarı, eleştiri veya şikâyet karşısında, tek açı yerine çok açıdan anlam verme yeteneğine sahip olabilecektir (Özer, 2006).

    Evlilikte İletişim

    Ponzetti ve Long (1989), eşler arasında iyi bir iletişimin olmasını sağlıklı bir evlilik yordayıcısı olarak görmektedir. Ayrıca etkili iletişimin, ortak ilgilerin, problem çözme kapasitesinin, değişime uyum, ortak sorumluluk alma ve sorumlulukları paylaşma, birlikte eğlenebilme yeteneğinin olması gibi faktörleri de sağlıklı ve doyum sağlayan çiftlerin özellikleri olarak ifade etmektedir.

    (Gottman,1990), kişilerarası iletişimde özellikle olumsuz duyguların aktarılmasının eşler arasındaki doyumu negatif yönde etkilediğini vurgulayarak üç önemli unsur üzerinde durmaktadır:

    1) Evliliklerinde doyum sağlayamayan çiftlerin, doyum sağlayan çiftlere oranla aralarında daha fazla olumsuz duygu yaşadıklarını belirtmektedir.

    2) Evliliklerinden doyum alamayan çiftlerin birbirlerine çok fazla olumsuz tepki verdiklerini belirtmektedir.

    3) Doyum sağlayan çiftlerin ilişkileri doyum sağlayamayan çiftlere oranla daha az yapılandırılmıştır (Akt: Çelik, 2006)

  • BAĞLANMA KORKUSU

    BAĞLANMA KORKUSU

    Kadın-erkek ilişkilerini bozan yarım kalmış aşklar, yüreğimizin bir köşesinde hissettiğimiz yaşanmamışlıklar…Sevgisizlik mi yoksa başka bir şey mi? Neden karşımızdaki insana kalbimizin, ruhumuzun her yerini açmakta zorlanıyoruz? Ve neden bağlanma duygusu bir savunmasızlık hissi doğuruyor bize?

    Genel anlamda bakıldığı zaman uzun süreli ilişkilerden kaçınma olarak kendisini gösteren bağlanma korkusu, günümüzde oldukça fazla gözlemlenen ve yakınılan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. İlişkilerde bağlanma, karşı tarafa güven duyma, yakınlık kurma, bireyin kendini güvende hissetmesi, ilişkinin devam edebilmesi açısından önemlidir. Bağlanma korkusu olan kişilerde bu gibi duygu ve davranışların eksik ve yapılandırılmamış olmasından dolayı ne yazık ki sağlıklı bir ilişki gerçekleştirilememektedir. Birçok kişi bu durumun farkına varamamakta ve ilişkiyi sürdüremeyeceklerine dair yoğun bir kaygı içine girmektedir.

    Bağlanma korkusunun temelinde terk edilme (kaybetme korkusu) ve acı çekme korkusu yatmaktadır. Terk edilme korkusu yaşayan kişilerin çocuklukta özellikle anne ile olan ilişkilerinde bu tarz deneyimler yaşamış olma ihtimali çok yüksek olmaktadır. Çocukluk çağında anne-babanın aşırı kontrolcü veya aşırı ilgisiz olmasından kaynaklı olan sorunlar, bireyin ilerleyen yaşlarda problem yaşamasına neden olmaktadır. Çocuk anne-babanın bu tutumlarından dolayı kaçmayı öğrenmekte ve ilerleyen yaşlarında da bu öğrendikleriyle devam edip yaşadığı yoğun kaygıdan kurtulmaya çalışmaktadır.

    Bağlanma korkusu olan bireyler genellikle ilişkilerinde karşı tarafın kendisini olduğu gibi kabul etmesini, ne yaparsa yapsın kendisiyle birlikte olmasından mutlu olabilecek bireyler aramaktadırlar. Kendilerini sürekli olarak ilişki yaşadıkları kişi tarafından baskı altında hissetmektedirler ve karşı tarafında sürekli ilgi istemesinden dolayı şikayet etmektedirler. En büyük eksiklikleri ise yeterli bir şekilde duygusal aktarımlarını karşı tarafa gösterememiş olmalarıdır. Çünkü karşı tarafa duyguları belli etmek teslimiyet demektir. Bu durum onları tekrardan kaybetme korkusuna götürecektir. İlişki yaşadıkları kişiye yönelik yaşamış oldukları yoğun kaybetme korkusuyla karşı karşıya kaldıklarından ve kaygıdan kaçmak için uzak kalmayı tercih edip, kendilerine duygusal anlamda ket vurmaktadırlar. İleriki dönemlerde de acı çekeceklerini düşünerek kaygılarını iyice desteklemektedirler. Yaşadıkları bu sıkıntılardan dolayı bu bireyler uzun süreli ilişkilerden kaçınarak daha çok yüzeysel ve kısa süreli ilişkiler yaşamaktadırlar. Bu tarz düşünce ve davranışlar karşı taraftaki kişiyi de bir süre sonra olumsuz etkilemeye başlamaktadır.

    Bağlanma korkusu belirtileri; tek olarak yaşam sürme isteği, ilişkinin sonlanma korkusunun olması, mevcut halinden memnun olunması, geçmişte yaşanılan ilişkilere dair kötü hatıraların olması ve ilişkide olunan kişinin doğru kişi olduğuna dair şüphelerin olmasıdır.

    Bağlanma korkusuna sahip olan kişiler, bu durumdan kurtulmayı başarabilmektedirler. Bu bireylerin yaşadığı durumun sadece nedenlerini fark etmeleri halinde, ilişkilerindeki durumu değiştirebilirler. Beklenti, ihtiyaç ve ilişkilerini daha farklı bir konuma taşıyabilirler. Bu korkunun yenilmesi için kişilerin öncelikle korkunun sebepleriyle yüzleşmeleri gerekmektedir.

  • Romantik İlişkiler ve Şemaların Etkileri

    Romantik İlişkiler ve Şemaların Etkileri

    Hepimiz aynı duyguları yaşıyoruz, kalbimizin ritmi aynı şekilde atıyor. Yürüdüğümüz hayat yolu aynı, yalnızca manzaralarımız farklı çünkü birey olarak farklı mizaçlara sahibizdir. Sevilmek, sevmek, özellikli olmadan da birileri için özel olduğumuzu bilmek hepimizin en temel ihtiyaçlarımızdandır. Kendiliğinden olan, herhangi bir özel beceri gerektirmeyen ilişkiyi kurma süreci, kendimizde ve karşımızdaki kişi hakkında olumsuz yorumlar yapmamızı sağlayan bu şemalar tarafından zorlaşabiliyor.

    Romantik ilişkilerle ilgili olabilecek şemaların başında kusurluluk gelmektedir. Bu şemaya sahip bir insana defalarca da sevildiği ve iyi olduğu söylense de birey sürekli kendisini “kusurlu” görecektir. Kusurluluk şeması ile ilişkili olan en belirgin duygu utanç duygusudur. Çünkü utanç genellikle kusurlarımızın açığa çıktığı dönemde karşımıza çıkmaktadır. Bundan kaçınmak için birey hemen hemen her şeyi yapar. Bu şema eş, annelik her alanda yetersiz ve değersiz hissetmesine sebep olur.

    İkinci olarak romantik ilişkiler için, kuşkuculuk şemasından bahsetmek mümkündür. Kuşkuculuk şemasına sahip bir bireyin en belirgin durumu diğer insanlara duymakta zorlandığı güven durumundan anlaşılabilir. Kuşkuculuk şemasına sahip bir birey “ Kuşkuculuk ve kötüye kullanılma” başka insanların canını yakacağını, küçük düşüreceğini, aldatacağını, yalan söyleyeceğini, hile yapacağını ve istismar edeceğini düşünmektedir. Aslında kuşkuculuk şeması önceden önlem alma mekanizmasına sahip bir şemadır. Sabırsızlık varsa korku vardır. “ Ciddiysen ilişkiye başlayalım” diyen insan korkuyordur. Kuşkuculuk şeması aktive olmuş olabilir. Reddedilme olasılığını göze alarak bir ilişki içerisinde bulunmak ve ilişkinin her aşamasında farklı olmaya tahammül etmek, bir noktada ayrılabileceğimizi göze almak aslında daha keyifli bir ilişki yaşamamıza da katkı sağlar.

    Üçüncü olarak karşılaşılan şema “Terk Edilme” şemasıdır. Bu şemaya sahip bireyler belirli sebeplerle her zaman terk edileceklerine ve ilişkilerinin biteceği düşünesine sahip olurlar. İlişki bitimi sebepleri arasında aldatma, terk edilme, ölüm gibi durumlar olabilmektedir. Yani bireyler ilişkilerine “Her an aldatılacağım, terk edileceğim” diye başlamaktadırlar. Bireyler durum aslında olumsuz değilse bile olumsuz olacakmış gibi algılarlar. “ korktuğum şey başıma gelebilir, bu nedenle çok dikkatli olmalıyım ki, acile yetişecek zamanım olsun. Açılmayan bir telefon, yanıtlanmayan bir mesaj mı var? Korktuğum felaket birdenbire olabilir, diye düşünürüm. Ben de onla ilgili birden önlem almaya başlarım.” Bu da kıskançlığı beraberinde getirir. Bu tablonun çok önemli destekçisi evhamdır. Terk edilme ve kuşku, çok yakın iki dostturlar. Bir şekilde akraba, kuzen gibidirler. Evhamlı kişi kendini diğerleriyle kıyaslar ve kendini bir şekilde daha geride bulur.

    Dördüncü olarak “ Boyun Eğicilik Şeması” şemasıdır. Karşısındaki kişinin tepkisinden korktuğu veya çekindiği için hayatının kontrolünü değer verdiği kişiye bırakmak. Değer verdiği eşini kaybetmemek için kendi değerlerinden daha çok ödünler veriyor, ilişkisini korumaya çalışırken aslında daha çok aşağıya çektiğinin farkında olmuyorlar. Karşısında olan kişiye sevgi yoğunluğundan ve bağımlılığı bu şemanın aktifleşmesini sağlıyor.

    Beşinci olarak “Duygusal Yoksunluk Şeması” romantik ilişkilerde aktif rol oynamaktadır. Duygusal ilişki gereksinimlerinin yeterli olarak karşılanmayacağına inandıklarından dolayı ilişkiden beklentilerini, ihtiyaç ve duygularını anlatmazlar. Eşine onu anlamadığı için uzak durmalar, tavırlar ve iletişim de problem yaşanmaya başlanılıyor. Şu düşünceler aktiftir “ Bana sıcak, koruma ve duygusallık gösteren insanlar olmadı. Gerçekten beni dinleyen, beni anlayan veya benim gerçek ihtiyaçlarım ve duygularımı önemseyen kimsem olmadı.”

    Altıncı olarak “Mükemmelliyetçilik Şeması” başarısızlıklarla alakalı bir olgudur. Mükemmel bir partner, mükemmel bir eş bulma ihtiyacı vardır bireyde. Bireyde “bulabileceğimin en iyisini bulayım, yanlış bir karar vermeyeyim” düşüncesi vardır ve bu şema ciddi sorun yaratan bir şemadır. Çünkü birey hem kendini hem de partnerini mükemmel olmaya zorlamaktadır. Mükemmelliyetçilik gerçekten büyük bir bela olabilir. İki ayağı var diyebiliriz. Bir narsistik ayağı var mükemmeliyetçiliğin, bir de obsesif ayağı. Obsesif ayağına biz daha çok “ içine sinme bozukluğu” diyoruz. Obsesyonda karar vermekte de zorlanırız. Dolasıyla sürdürürken bile karşımızdaki ile ilgili: “ Bilmiyorum ki, aslında tam sevdiğim insan mı, değil mi? Bana layık mı, değil mi? tarzında sorular duyabiliriz. Yaşama sevincini yok eden bir şeydir.

    Bireyler erken dönem uyumsuz şemalarının sürmesini ve onları tetiklemesine sebep olabilecek bireyleri kendilerine yakın hissetmeleri ve duygusal yakınlık kurarak yaşantısal olarak şemalarını sürdürecek eşler seçmektedirler.

    İlişkide artık tarafların hayat kalitesi etkileniyorsa, tekrar tekrar aynı sorunlar farklı şekilde gündeme geliyorsa ve hiçbir şekilde çözüm yoluna gidilemiyorsa, orada başka birinin mümkünse bir uzmana bakışı çık önemlidir. Eğer çift terapisinde düzelemeyecek ağır şemalar varsa, belki ağır bir kuşkuculuk, ağır kusurluluk, bireysel müdahale gerekebilir ve taraflardan biri ya da ikisi de bireysel terapiye başvurabilir.

    Bir kişinin değişimi de, durumu otomatik olarak etkileyen bir süreç olur.

  • İlişkinin Kaderini Yazmak

    İlişkinin Kaderini Yazmak

    Canlı olan her şeyin bir ömrü vardır. Bir şeyin ya da bir olgunun ömründen söz ediyorsak genellikle bir döngüyü işaret ediyoruz demektir. Herhangi bir döngü, bir müdahale yapılmaz ise başlangıç noktasına döner. Eşler arasındaki ilişki de eğer kendi haline bırakılırsa kendi döngüsünde biter ya da şekil değiştirir. Evlilikle sonuçlanan ilişkilerin döngüsünü birçok kişi tanımlamıştır. Örneğin Sosyolog Reuben Hill daha çok eşlerin çocuk sahibi olma ve çocukların hangi evrede olduklarını dikkate alarak aile yaşam döngüsünü 9 aşamada tanımlamıştır: Kuruluş, yeni anne babalar, okul öncesi, okul çağı ailesi, ergen çocuklu aile, genç yetişkinli aile, yerleştirme yeri olarak aile, ana-babalık sonrası aile, yaşlılık ailesi. Carter ve Mc Goldrick, E.G Duvall, Sorokin, Zimmerman ve Galphin, Kirkpatrick, Cowles ve Tough … Hill’in görüşüne yakın olarak aile yaşam döngülerini tanımlayan kişilerdir.

    Biz bu yazıda özellikle ilişkinin romantik döngüsünden söz edeceğiz. Genellikle bir ilişki romantizmle başlar, gerçeklerle karşılaşılır, bu gerçeklere tepkiler başlar, tepkilere taraflar karşı duruşlarını gösterirler, sonra birbirini suçlamalarla devam eder. Bu aşamada iki şey olur: birincisi ilişkiyi bitirirler ikincisi ilişkilerini yeniden yapılandırma yolunu seçerler. Birçok çiftin ilişkisi yukarıdaki döngüde gerçekleşir. Diğer bir ifade ile her ilişki kendi haline bırakılırsa klasik ilişki kaderini yaşar. İlişkinizin kaderini yazmak sizin elinizdedir.

    Nasıl mı? İnsan olacakları bilirse tedbir alabilir. Örneğin Ankara’dan İstanbul’a gitmek istiyorsunuz ve Bolu’da yol çalışması var. Bu yüzden eski yoldan gitmek zorundasınız. Biliyorsunuz ki eski yol daha uzun sürüyor. Belli bir saatte İstanbul’da olma zorunluluğunuz varsa bunu hesap ederek yola çıkarsınız ve zamanında zorlanmadan varmak istediğiniz yere gidebilirsiniz. Bilgi sizi güçlü kılar.

    Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, klasik bir ilişkinin sürecini öncelikle eşler olarak öğrenmelisiniz. Yukarıda açıklandığı üzere ilişkiler önce romantizmle başlar. Bu dönemde kararlara tamamen duygular hakimdir. Aşk ve bağlılık hormonu olarak bilinen oksitosin tavan yapmıştır. Bir şair romantizmi ile sevdiğiniz için dağları delme gücünü kendinizde hissedersiniz. Bu dönemde verilen kararların “aklı” yoktur. Daha sonra sizi rahatsız edecek birçok konuyu görmezden gelirsiniz. Özellikle daha önceki ilişkilerde yokluğunu hissettiğiniz ya da rahatsız olduğunuz özellikleri gördükçe sizde hayranlık uyandıracağı için rahatsızlık verecek olan özellikleri görseniz bile umurunuzda olmaz.

    Romantik ilişkinin ikinci aşaması, gerçeklerle karşılaşmadır. Aşkın verdiği “körlük” azaldıkça duygularınıza, düşüncelerinize, değerlerinize ve kişilik yapınıza uygun olmayan davranışları görmeye başlarsınız ama bu aşamada da bu durum sizi rahatsız etmez. Şüphelerle birlikte rahatsızlık veren özelliklerin içinizde değişmesine dair büyük umutlar beslersiniz. Bazılarında kendinizden şüphe edersiniz. “Yok canım o kadar da olamaz” dersiniz. Şüphelerinizi test etmeye, arkadaşlarınızla paylaşmaya ve bunları netleştirmeye çalışırsınız. Bu dönemde herhangi bir karar almak son derece yanlıştır. İlişkiyi bitirme tepkisi verirseniz bu çok erken verilmiş bir karar olacaktır. Sizi bu karara getiren olaylar sadece mevcut ilişkinizdeki problemler değil, daha önceki ilişkilerinizde yaşadığınız problemleri çözümsüz olarak tanımlamanızdır.

    Bu aşamadan sonra eşinizde sizi rahatsız eden davranışları nazik bir şekilde dile getirmeye başlarsınız. Karşıdaki insanın kişilik yapışana bağlı olarak üç türde davranış çıkabilir: dinleme, itiraz etme, üstüne almama. Elbette umut edilen dinleme ve sizi anlama davranışını gösterme olmalıdır. Genellikle bu davranışı gösteren çift sayısına oldukça az rastlanmaktadır.

    Bundan sonra ilişkinin şiddetlendiği, kavgaların arttığı aşamaya gelinir. Bu aşamada siz rahatsızlıklarınızı bildirirsiniz hemen karşılığında sizin verdiğiniz rahatsızlıklar size bildirilir. Karşı suçlamalar ve tartışma konularını karşı tarafın üzerinden yürütme çabaları bolca sergilenir. Başlangıçtaki oksitosin hormonu ile birlikte mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin yerlerde sürünmektedir. Bazı çare arayışları başlar, çözüm bulunamayan her çare arayışı “artık bu ilişki gitmeyecek” düşüncesini beslemeye başlar. İlişkilerin çoğu bu aşamada bitirilir. Tarafların geçmiş deneyimleri, kişilik özellikleri, sosyal çevreleri ve zorunlulukları ilişkinin düzelmesi için gösterilecek çabanın yoğunluğunu belirler.

    Eğer ilişki bitirilmemişse, ilişkinin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. İlişkinin yeniden yapılanmasının başlangıç aşaması kırgınlıklar ve küskünlüklerle başlar. Yeniden yapılanmada bir uzman desteği alınmıyorsa çiftler kendi tecrübelerine göre yollar denerler. Bazen geçici çözümler bulurlar. Örneğin bir tarafın kendisini geri çekmesi ve karşısındakine uyum sağlaması olur ki bu aslında sorunu ötelemek olur. Bazen yeni kurallar koyarlar ve hayatlarından bazı şeyleri çıkartırlar. Ya da her iki çift de kendisini geri çeker ve tatsız tuzsuz bir ilişki modeli geliştirirler. Bu durum genellikle çiftleri mutlulukları daha sonra başka şeylerde ve kişilerde arama davranışına itecektir.

    Sağlıklı bir yeniden yapılandırma için eşlerin tüm sorunlarını rahatça konuşabilecekleri, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri ve yargılanmadan dinlenebilecekleri bir atmosfer oluşturmak gerekir. Diğer bir ifade ile tarafların gerçek bir demokratik tutum geliştirmeleri gerekir. Bu aşamada profesyonel yardım ilişkinin ömrünü uzatacaktır.

    Peki bu kadar zorlu süreçler var ise ilişkimizin kaderini nasıl yazacağız? Yukarıda anlatılan aşamaları ve özellikleri bilirseniz, tanımlanan her aşamada sorunun farkına varıp diğer aşamaları yaşamadan en son aşama olan “demokratik tutum geliştirme” aşamasına geçebilirsiniz. Böylece ilişkinizi demokratik bir zemine oturtabilirsiniz. Bir tarafın sadece kendi varlığını yaşadığı değil iki tarafın kendi varoluşlarını yaşayabilecekleri bir ilişki oluşturulabilir. Eğer bu bilgi ve bilince sahip değilseniz ilişkiniz genel ilişki sürecini yaşar ki biz bunu “ilişkiniz kaderini yaşar” diye adlandırıyoruz.

    Sonuç olarak, ilişkinizin kaderini kendiniz yazmanız için yapacaklarınız; ilişki sürecini bilmek, kendinizin ve eşinizin davranışlarını tarafsız olarak gözlemleyebilmek ve sorun çıktığında demokratik bir atmosferde sorunlarınızı konuşup çözüm bulma becerinizi geliştirmektir. İlişki sürecinde hedef sorun çıkarmamak değil çıkan sorunları konuşabilmek ve çözebilmek olmalıdır.

    İlişkinizin kaderini yazma becerisi kazanmanız dileğiyle.

  • PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    1. Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

    Hümanist, idealist, azimli, ileri görüşlü

    2- Günümüzde psikoloji hızla değer kazanan bir meslek sahası. Dolayısıyla psikoloji mezunlarının da sayısı artıyor. Psikolog adaylarının ne gibi özellikleri olmalı?

    Psikolog olunmaz, psikolog doğulur. Kendi tanımayı, kontrol ve motive etmeyi, kendini başka insanların yerine koymayı sağlayan empati yeteneğini belirleyen ve amaca yönelik sosyalleşmeyi sağlayan bir ölçü olan duygusal zekanın yüksekliği ruh sağlığı alanında hizmet verenler için önemli.

    Kişilik gelişimini anlamayı sağlayan biyolojik, sosyolojik, psikoloji alanından çok yönlü bilimsel bilgilere sahip olmakta önemlidir.

    Son olarak sabır, yaratıcılık ve en önemlisi merak duygusu. Siz yolculuğa çıkmıyorsunuz, ama dünyalar size geliyor, keşifçi olmalısınız.

    4-Bilinçaltımız, geçmişte, çocuklukta, ailede yaşadıklarımız hayatımızı nasıl etkiliyor?

    Bilinçdışı bir enerji kaynağıdır. Tahmin edebileceğimizden çok daha kuvvetli bir enerji kaynağı, canlı bir depolama merkezidir. Duygu ve düşüncelerimizin imal edildiği, depolandığı ve bastırıldığı bir bölgedir. Kültürün ve toplumun bize baskılamayı öğrettiği düşünceler ve arzular; geçmiş travmalarımız, bize acı veren duygularımız bilinçdışımızda depolanır.

    Aktif düşüncemizde bastırdığımız herşey bizim bilinçdışımızdadır. Önyargılarımız bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama sergilemeye devam ettiğimiz pek çok davranış bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama geçmişten alışkanlık olarak devam ettirdiğimiz pek çok rol bilinçaltımızdan kaynaklanır.

    Terapi sürecinde danışana olan şey dışarı çıkmak isteyen duygularının baskıdan kurtulmasıdır. Danışanın geçmişe ait bilinçaltına, yani eski nesil kör, miyop beynine terapide bir kez komut verildi mi, hatırlanmayan diğer yaşantılar da ortaya çıkıyor.

    3- ‘Terapi tam olarak ne işe yarıyor, kesin sonuç alınır mı’ gibi sorularla sık sık karşılaşıyorsunuzdur. Terapiler gerçekten işlevsel oluyor mu?

    Her danışan terapiye kendi ‘bataklığıyla’ geliyor. Bu bataklığın üstünde terapi sürecinden beklentilerini de oluşturan, terapi sürecinde giderilmesini istedikleri semptomları, sorunları, sıkıntıları yani kendi bataklıkları üstündeki ‘sinekleri’ var.

    Terapi sürecinde hedef; sinekleri kovmak değil, bataklığı kurutmaktır. Çünkü kuruyan bir bataklıkta tekrar sinek üremez. Yani hedef danışanın terapiye getirdiği görünen sebepten ziyade o görünen sebebi yaratan derin sebebi yakalamaktır. Çoğu zaman danışanlarımızın görüşmelere getirdiği ve pek çok olumsuzluğun nedeni sandığı sorunları, aslında daha derinde yatan bir nedenin sonucu oluyor.

    İşte biz danışanlarımızı bu nedene uyandırıyoruz. O nedene uyanınca da terapiler işlevsel oluyor. Çünkü “Bir insanın bedenini ameliyat etmek için uyutmak, ruhunu ameliyat etmek için uyandırmak gerekir.”

    5-Danışanlarınıza bulunduğunuz önerileri kendi hayatınızda ne kadar uygulayabiliyorsunuz?

    Danışanlarımıza önerilerde bulunmuyoruz, onları kendilerine öneride bulunabilecekleri noktaya getiriyoruz. Aslında şöyle: terapi süreci kapıyı aralar, danışanlarımız yolu kendi yürür. Biz kucaklayıp onları gidecekleri yere bırakmıyoruz.

    6-Evlilik ve aile danışmanlığı yapıyorsunuz. Günümüzde evliliğe duyulan ilgi azaldı mı? Son yıllarda boşanmalarda bir patlama var. Sizce sebepleri nedir?

    Araştırmaya boşanma sebepleri istatistiksel olarak incelenerek başlanmali. Bu araştırmalara bağlı olarak hem evlenme hızı, hem de boşanma hızının gerilediğini görüyoruz.

    Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre geçen yıl 594 bin 493 evlilik, 126 bin 164 boşanma gerçekleşti. Evlenmelerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1.41, boşanmaların sayısı ise yüzde 4.30 azaldı. Geçen yıl boşanmaların yaklaşık yüzde 97’sinin sebebi “geçimsizlik” olarak kayıtlara girdiğini görüyoruz. Bunu terk, aldatma, akıl hastalığı, kötü muamele,haysiyetsizlik ve diğer nedenler takip ediyor.

    8- Evlilikten korkar hale mi geldik, yoksa yalnız yaşamak bilinçli bir tercih mi?

    Aslında evlilikten korkmuyoruz; geçmiş yaşantılarımızdan kaynaklı bilinçdışı korku ve kaygılarımızı partnerimizle kurduğumuz/ kuracağımız o derin ve gerçek bağa taşıyoruz. Tabii bu olumsuz duygular o derin bağı ya zedeliyor ya da oluşturmamıza engel oluyor. Anne-babamızın ilişki modeli, onların ilişkilere yönelik tutumlarından etkilenme biçmimiz, hayat felsefemiz, cinsel ve evlilikle ilgili toplumsal mitler/ yani ilişkilerle ilgili doğru bilinen yanlışlar. Her biri evliliğe yönelik duygu ve düşündelerimizi etkiliyor. Bütün bu saydıklarımızla ilgili farkındalığı olanlarsa yalnız yaşamak ya da evlilik sistemi içinde bulunmak konusunda bilinçli tercihler yapıyorlar.

    9- Evlenmeden önce bir terapiste gitmek ne kadar önemli? Terapi almak konusunda kadın ve erkekler farklı davranıyor mu?

    Evliliği yöneten genetik bir şifre yok. Evlilik biyolojiye kabul ettirilmiş kültürel bir oluşumdur. Bu kültürel oluşumun içine girmeden önce yukarıda söz ettiğimiz konularda kendimizi tanıma adına evlilik öncesi danışmanlık almayı biz danışanlarımıza tavsiye ediyoruz. Görüşmelerde de danışanlarıma sık sık söylediğim şey: “Doğru insanı bulmak değil, kendin için doğru insan olmak gerekir önce.” Yani evliliğe adım atmadan önce kişinin evliliğe yüklediği anlam, idealindeki gelecek, idealindeki ilişki, nasıl sevmek ve sevilmek ona iyi geliyor vb.konularda kendini tanımasını sağlıyoruz.

    Terapi almak konusunda kadın ve erkekler arasında toplumda bilinenin aksine farklı davranışlar gözlemlemedim.

    10- Mutlu beraberliğin sırrı gerçekten de formülize edilebilir mi? Bir evlilik terapisti olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

    Bir beraberlik yaşayan çiflerin ikisinin de kendilerini evrenin odağında görme durumunu bir kenara bırakmaları gerek. İlişkide kendilerini onarmaya çalışmak yerine, birbirlerini eşit birer birey olarak kabullenerek birbirlerinin yaralarını sarmalılar. Çiftler bireysel benmerkezciliklerinden fedakarlık ettiklerinde zaten ilişkinin kendisi merkez oluyor. Ve elbirliğiyle tamir ettiğiniz ilişki sizleri de iyileştiriyor. Yani çiftlerin birbirlerine verdikleri sevgi, kendi yaralarına ulaşıp onları da iyileştiriyor.

    11-Türkiye’de psikolog ve terapistlere bakış açısı değişti mi?

    Son zamanlardaki bilinçlenme ve sayısı her yıl artan psikoloji bölümleri ile birlikte, psikoloğa gitmek için ‘deli’ olunması gerektiği inancı yavaş yavaş azalıyor. ‘Psikoloğa neden gidilir?’, ‘Psikoloğa gitmem gerektiğini nasıl anlarım?’, ‘Psikolog ne iş yapar?’ gibi soru işaretleri ve psikiyatristle psikolog kavramlarının karıştırılması da zaman zaman terapiye katılım sürecini etkiliyor. Oysa psikolojik destek kendinize verebileceğiniz en güzel hediyedir. Akıllılar terapiye gelir, deliler sokakta gezer.

  • Narsisistik ve Borderline Kişilik Organizasyonları ile Psikodermatolojik Hastalıklar arasındaki ilişki

    Narsisistik ve Borderline Kişilik Organizasyonları ile Psikodermatolojik Hastalıklar arasındaki ilişki

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik bozuklukları; kişinin kendi kültürüne göre, beklenenden önemli ölçüde sapmalar gösteren, süreklilik arz eden bir iç yaşantılar ve davranışlar örüntüsüdür. Ergenlik ya da genç erişkinlik yıllarında başlar, zamanla kalıcı olur ve sıkıntıya ya da işlevsellikte bozulmaya yol açar. Herkeste çeşitli biçimlerde görülebilecek kişilik özelliklerinin, kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için, bunların esneklikten yoksun ve uyum bozucu olması, işlevsellikte belirgin bir bozulmaya ya da kişisel sıkıntıya neden olması gerekmektedir. Değişmeyen bu tutum ve davranış kalıpları şu alanlarda kendini gösterir: (1) Düşünce farklılıklarında (kişinin kendisini, başkalarını ve olayları yorumlama biçiminde); (2) Duygulanım farklılıklarında (duygusal tepkilerin görülme aralığı, yoğunluğu, değişkenliği ve uygunluğu); (3) İnsanlar arası ilişkilerde yaşanan zorluklarda; (4) İtkilerini kontrol etmekte yaşanan zorluklarda.

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu

    Narsisizm ve narsisistik kişilik organizasyonu ve bozukluğu, psikanalizin merkezi kavramlarından biridir. Patolojik anlamıyla narsisism ilişki yeteneğindeki bozulma , kendi benliğine duygusal yatırım yapma, diğerlerinin kendisi hakkındaki düşüncelerine karşı aşırı duyarlılık ve ilişki nesnelerine karşı empati yoksunluğu olarak kendini gösterir. Temel özelliği, davranış veya fantezide büyüklenmecilik, kendisine hayranlık duyulması ihtiyacı ve başkalarının duygularını anlamaktaki yetersizliktir. Genel popülasyonda görülme sıklığı %2-6’dır. Narsisistiklerin genellikle kendilerini fazla seven ve kendilerine fazla güvenen kişiler olduğu zannedilir. Oysa, gerçek durum bunun tam tersidir. Narsisistik, bir şey yapmaksızın kendini sevemediği ve kendisine saygı duyamadığı için, kendisini sevebilmek ve saygı duyabilmek adına, durmadan bir şeyler yapma ihtiyacı duyar. Mental aktivite, kendilik tasarımının yapısal bütünlüğünü, zamandaki sürekliliğini ve olumlu duygusal renklenmesini ayakta tutmaya yönelik olduğu ölçüde narsisistiktir. Özetle, kendilik saygısını kazanmaya ve sürdürmeye yönelik etkinlikleri, narsisistik olarak niteleriz. Bu tür etkinliklere duyulan ihtiyacın zorunluluğu ve sıklığı oranında da, narsisistik patolojinin ağırlığından söz edebiliriz. Kendilerinin çok önemli olduğu duygusunu taşırlar (örneğin; başarılarını ve yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak bilinmeyi beklerler). Nemli ve özel biri olduklarına kendilerini inandırabilmek için, başkalarının da öyle düşünmesini sağlamaya çalışırlar. Karşısındakini ne kadar etkileyebilirse, kendisini de değersiz biri olmadığına inandırabilir. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemleri üzerine kafa yorarlar. Başkalarını etkileyerek kendilerini değerli hissetme çabaları, insanların yokluğunda, yerini fantezilere bırakır. Dışarıdan gelecek olumlu yansımalar yoksa, bunun yerini hayaller alır. Bütün insanları etkileyecek, herkesin hayranlığını kazanacak ve çok tanınmış, tapılan bir insan olmalarını sağlayacak şeyler yaptıkları, çeşitli hayaller kurarlar. Kendilerini Nobel ödülü almış, konuşma yaparken, dünyanın en zeki, en yakışıklı insanı seçilmiş, bütün dünyayı kurtaracak bir kahramanlığı gerçekleştirmiş olarak hayal ederler. Bu hayallere, gerçekmiş gibi inanır ve kendilerini değersiz hissetmekten kurtulurlar. Özel ve eşi bulunmaz biri olduklarına ve ancak başka özel ya da toplumsal durumu üstün kişilerin (ya da kurumların) kendisini anlayabileceğine ya da ancak onlarla arkadaşlık etmesi gerektiğine inanırlar. Çok beğenilmek isterler. Ancak başkalarının kendilerini beğendiklerini hissettiklerinde kendilerine saygı duyabildiklerinden dolayı, sürekli başkalarının beğenisini kazanmak için çabalarlar. Hiçbir şeyle gerçek anlamda ilgilenmez, daha çok beğenilebilmek için çok farklı etkinliklerle meşgul olurlar. Başkalarına göstermek için, her konuda bilgi sahibi olmak isterler. Hak kazandığı duygusu vardır: Kendisinin, özellikle kayrılacak olduğu bir tedavi biçiminin uygulanacağı beklentileri ya da bu beklentilere göre uyum gösterme. Birileri işlerini daha kolay yollardan hallediyorken, kuyruklarda beklemek, özel muamele görmemek, kendilerini değersiz hissettirdiğinden, kayrılacakları bir yaklaşım ve tedavi beklerler. Özel ya da ayrıcalıklı davranılmasını sağlamak için çaba gösterirler, beklentileri karşılanmadığında da öfkelenir ya da kendisine özel muamele yapmayan kişileri aşağılarlar. Kişiler arası ilişkileri kendi çıkarları için kullanır; kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanırlar. En başta kendisini iyi hissettirecek şekilde davranmalarını sağlamak olmak üzere, ilişkide bulundukları insanları kendi gereksinimleri ve amaçları doğrultusunda kullanırlar. İlişkide bulundukları insanlar, bu gereksinimleri karşılamamaya başlar veya onlara gereksinimi kalmazsa uzaklaşır, başka insanlar bulurlar. Empati yapamazlar: Başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp, tanımlama konusunda isteksizdirler. İnsan ilişkilerindeki en büyük zorluklarından biri empati yapma yeteneklerinin olmayışıdır. Kişiler arası ilişkilerinde benmerkezci, kendilerine dönük ve başkalarını sömürücüdürler. En büyük, eşsiz olmaları ile başkalarının ilgisine, sevgisine ve hayranlığına bağımlılıkları, çelişkili bir görünüm verir.6 Eşsiz oldukları inancı, başkalarına yakınlaşabilme, onlarla özdeşleşebilme, onlarla eşduyum yapabilme yetilerini ketler. İlişkide bulundukları nesnelerde bir tür ulaşılmazlık hissini oluştururlar. Onların sorunlarıyla, dertleriyle, gereksinimleri ile ilgilenmezler. İlişkide bulundukları insanların sadece kendisine karşı ne hissettiğine ilişkin duyguları ile ilgilenirler. Çoğu zaman başkalarını kıskanır ve başkalarının da kendisini kıskandığına inanırlar. Bilinçli ya da bilinçsiz haset, dikkati çekecek kadar ön plandadır. Başka birinin iyi ve başarılı olması, kendi yetersizlik duygularını tetiklediği için rahatsızlık yaratır. Biri hakkında iyi bir şey söylendiğinde kendisini huzursuz hissederler. Buradaki korku, geride kalma, unutulma ve önemini yitirme korkusudur. Acilen, övülen, takdir edilen kişilerin küçümsenmesi çabasına girişirler. Çeşitli fırsatlarla, söz konusu kişilerin açıklarını yakalamaya ve teşhir etmeye çabalarlar. Küstah, kendini beğenmiş davranış ve tutumlar sergiler. Kibir, uzaklık, soğukluk narsisistik yaralanmalara karşı bir savunma olarak, sık görülen bir durumdur. Başkalarından gelecek eleştirilere karşı bir savunma olarak, başkalarının fikirlerini önemsemediklerini baştan belli ederler. Eleştirilebilecekleri durumlarda kibirli ve uzak davranırlar.

    Borderline Kişilik Bozukluğu

    Borderline rahatsızlık, psikiyatrik bakış açısının başlangıçlarında şizofrenik rahatsızlıkların sınırında kabul edilmişti; sonrasında ise nevrozlar ve şizofreni arasında bir geçiş bölgesi olarak kavramsallaştırıldı. Özellikle de psikanalizdeki kabul bu yönde. Temel özellikleri, insanlar arası ilişkilerde, kimlik duygusunda ve duygulanımda tutarsızlıklar ile itkilerini kontrol etmekte zorluk çekmeleridir. Toplumda görülme sıklığı %2-3 iken psikiyatri kliniklerindeki kişilik bozukluğu vakalarının %30-60’ını oluştururlar. Kadınlarda, erkeklerden 3 kat daha fazla görülür. Gerçek ya da hayali bir terk edilmekten kaçınmak için çılgınca çabalar gösterirler. Terk edilme korkusu içinde yaşarlar. Sevgili veya eşlerinin ya da yakın arkadaşlarının kendilerini terk edeceğinden korkarlar ve terk edilmemek için, intihar tehditleri ya da girişimleri de dahil olmak üzere, çılgınca çabalar gösterirler. Suçluluk uyandırmak, duygu sömürüsü yapmak ya da borçlu bırakmak gibi yollarla insanları kontrol altında tutmaya çalışırlar. Gözünde aşırı büyütme ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelen, gergin ve tutarsız kişiler arası ilişkilere sahiptirler. Kendilerine iyi ve yakın davranan insanları çok çabuk yüceltir, çok çabuk yakınlaşırlar, ancak bir hayal kırıklığını takiben de çok uzaklaşır ve öfke duyarlar. Bazen bir ayrılma ya da öfke dönemini, yeniden aynı kişiyi yüceltme alabilirse de, genellikle çabuk uzaklaşma eğilimleri yüzünden sık arkadaş ve sevgili değiştirirler. Kimlik karmaşası olarak tanımlanan belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı ya da kendilik duyumu vardır. Nasıl biri oldukları, nelerden hoşlandıkları, neleri önemsedikleri, gelecekle ilgili tasarıları, nasıl kişilerle arkadaş olmak istedikleri, nasıl yaşamak istedikleri konularındaki duygu ve düşünceleri sık ve kolaylıkla değişir. Çok kısa zamanlarda bir biriyle zıt arzu, istek, inanç ve düşüncelere sahip olabilirler. Kendine zarar verme olasılığı yüksek, en az iki alanda, dürtüsellik (örn. para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanımı, pervasızca araba kullanmak, tıkı- nırcasına yemek yemek) gösterirler. Hızlı araba kullanma, rastgele ve ödeme zorluğu çekecekleri halde alışveriş yapma, rastgele, riskli olabilecek cinsel ilişkiler kurma, yemek yeme ya da içki içmeyi denetleyememe, kumar oynama, alkol veya madde kullanma gibi, çeşitli alanlarda denetimsiz, dürtüsel davranışlar gösterirler. Yineleyen, intiharla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar ya da kendine kıyım davranışı gösterirler. Jiletle kollarını, göğsünü kesmek, üzerinde sigara söndürmek gibi çeşitli yollarla kendilerine fiziksel zararlar verirler. Bu davranışlar çoğunlukla yoğun can sıkıntısı, şiddetlenen ve baş edilemeyen boşluk duygusuna karşı yapılır. Öte yandan, başkalarının istediği gibi davranmasını sağlamak, ya da kendisini üzmüş oldukları için cezalandırmak amacıyla da kendine zarar verme, intihar etmekle tehdit etme ya da intihar girişiminde bulunma, sık görülür. Duygudurumda belirgin bir tepkiselliğin olmasına bağlı, duygulanımda kararsızlık (afektif instabilite) vardır. Küçük olaylara bağlı olarak duygulanımları dramatik değişimler gösterir. Aniden büyük bir çöküntüye, yo- ğun bir sıkıntıya girebilir ya da öfkeye kapılabilirler. Çoğunlukla duygularını iyi tanımlayamaz ve kendilerini neyin böyle hissettirdiğinin farkında olmazlar. Sıklıkla öfke ve sıkıntıyı bir arada yaşarlar ve böylesi durumlarda kendilerine veya başkalarına zarar verici davranışlar gösterirler. Kendilerini sürekli olarak boşlukta hissederler. Kimlik bütünlüğünün, uzun süreli amaçların olmamasına bağlı bu durum, özellikle kendilerini iyi hissettirebilecek kişi ve ortamların yokluğunda belirgin hale gelir. 8Uygunsuz, yoğun öfke duyarlar ya da öfkelerini kontrol altında tutamazlar. Başka dürtülerini olduğu gibi, öfkelerini de kontrol etmekte güçlük çekerler. Öfke ile kaplanmış ego yıkıcı, zarar verici davranışları kontrol edip, engelleyemez. Stresle ilişkili, gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır disosiyatif belirtiler gösterirler. Özellikle terk edilme, nesne kaybı ya da dışlandıklarını hissettikleri durumlarda stresle ortaya çıkan, genellikle kendisine kötülük yapılacağı ya da düşmanlık yapıldığına ilişkin sanrılar ile disosiyatif belirtiler söz konusu olabilir. Bu belirtiler, nedenin anlaşılmasının sağlanması ya da kısa süreli, düşük doz ilaç uygulamasıyla düzelir.

    Psikodermatoloji

    Günümüzde, psikosomatik dermatoloji, dermatolojinin önemli ve vazgeçilmez bir bileşenidir. Deri (ten), ruhun aynasıdır. Dilimizde de deriye ait duygularımızı ileten onlarca deyim bulunmaktadır: “Tüylerim diken diken oldu”, “kaşıntı tuttu beni”, “kalın derili (yüzsüz)” vs. Deri ve beyin, embriyoda aynı germ yaprağından, ektodermden köken alır. Bu iki organın yaşamın ileri evrelerinde birbirlerini çeşitli şekillerde etkilemeleri birçok araştırmaya konu olmuş ve bu konuda çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar üç grup altında toplanabilir: 1- stres araştırmaları, 2- deri hastalıklarında analitik ve dinamik çalışmalar, 3- psikosomatik dermatolojik araştırmaların klinik değerlendirmesi ve tedavisi. Son yıllarda konunun önemini fark eden bazı ülkelerde bu iki bilimsel disiplinin birlikte çalıştığı psikodermatoloji bölümlerinde psikiyatri, dermatoloji doktorları ve psikologlar birlikte çalışmakta, hastaların tanı ve tedavi planları ortaklaşa düzenlenmektedir. Gerçekte psikiyatri ve dermatolojinin bu ortak çalışmasının birçok olguda bir gereklilik olduğu artık kabul edilmektedir. Böyle bir işbirliği, bir taraftan birincil rahatsızlığı psikiyatrik olmasına rağmen dermatolojiye başvuran ve doğrudan psikiyatriye başvuruyu reddeden olgularda tedavide başarı şansının artırılmasını ve hastaya psikiyatrik desteğin sağlanmasını hedeflerken, diğer taraftan birincil sorunu dermatolojik olan ve ikincil olarak psikiyatrik sorunlar geliştiren hastalarda dermatolojik tedavinin yanısıra psikiyatrik tedavi desteğinin sağlanması ile de hekim ve hasta açısından daha doyurucu ve bütüncül bir yaklaşım getirmektedir.

    Dermatolojik Tanıların Gruplanması

    En sık kullanılan sınıflamada hastalıklar üç gruba ayrılırlar:

    1. Psikosomatik Deri Hastalıkları: Neurodermitis, Psoriasis vulgaris, Kontaktdermatitis (Periorale Dermatitis), akne, urtikaria

    2. Psikiyatrik Deri Hastalıkları:

    2.a. Somatoform Rahatsızlıklar

    2.a.1. Konversiyon rahatsızlıkları : Lokal genital veya anal Pruritus, Erythema e pudore

    2.a.2. Farklılaşmamış somatoform rahatsızlıklar: Yaygın Pruritus (sine materia) ve Glossodynie

    2.a.3. Bedensel Dismorf Rahatsızlıklar

    2.a.4 Sosyal Fobiler: Eritrofobi

    2.b. Kronik Manipülatif Rahatsızlıklar

    2.b.1 Artefakte: Dermatkitis artefakte

    2.b.2 Simulasyonlar: Münchausen Sendromu

    2.b.3 Paraartefakte (Impuls Kontrolü rahatsızlıkları): Nevrotik Exkoriationen, kaşınma atakları, akne excorie, trikotilomani, onychophagie, onychotilomani, morcicatio buccarum, cheliditis factitia (ekzama), balinitis simplex

    2.b.4 Delirium sendromu: Dermatözdelirium

    3. Somatopsişik dermatöz rahatsızlıklar

    3.a Cilt kanserinde psikolojik/psişik değişimler (Melanom)

    Yöntem

    Araçlar

    Bu çalışmada, SKID 2 ve SCL-90 ölçeklerinin yanısıra, katılımcılara sosyo-demografik bilgileri içeren bir anket formu uygulanacaktır.

    SKID-2

    Narsisistik ve Borderline Kişilik organizasyonuna sahip kişileri seçmek için SKID-2 kullanılacaktır. 117 sorudan oluşmaktadır. Narsisistik boyutu ölçmek için 16; borderline boyutu ölçmek için 14 soru bulunmaktadır. Cevaplar “evet” ya da “hayır” şeklinde olmaktadır.Sadece uygulanan deneğin cevapları değil, testörün gözlemleri de belirleyici ve önemlidir. Testör , kendi izlenimine göre, uygulanan denek yerine “evet” yanıtını işaretleyebilir, çünkü tanısal kategoride “evet” yanıtları belirleyicidir. Uygulama ortalama olarak 75 dakika sürmektedir. Uluslararası çalışma grubu SKID 2’ye son şeklini 1996 yılında vermiştir.

    SCL-90

    Bireyde var olabilecek psikolojik semptomları ve bu semptomların düzeyini belirlemek için kullanılan bir ölçme aracıdır. 9 alt test ve 1 tane de ek skala olarak adlandırılan toplam 10 adet alt testten oluşmaktadır.17 yaş ve üzerindeki bireylere uygulanabilir. Bireysel ve grup olarak uygulanabilen bir ölçektir.Bireye 90 maddeden oluşan ve 5 dereceli likert tipi cevaplanan soru formu verilir ve formda yer alan yönergeye uyması istenir. Üniversitelerin psikoloji, psikolojk danışmanlık ve rehberlik bölümü mezunları ve psikiatrlar tarafından uygulanabilir. Uygulayıcının SCL-90 Belirti Tarama testini uygulaması için özel bir eğitim alması gerekmektedir.

    Denekler

    Çalışmaya, Okan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Kliniği’ne başvuran hastalardan, SKID-2 ve SCL-90 uygulamalarından narsisistik ve borderline kişilik organizasyonu tanısı alanlar arasından seçilen 120 kadın ve 120 erkek yetişkin (18 yaş ve üzeri) denek olarak katılacaklardır. Bu narsisistik ve borderline kişilik organizasyonuna sahip olan deneklerin, psikosomatik, psikiyatrik ve somatopsişik dermatoloji tanı gruplarından birine de dahil olması gerekmektedir. Her bir dermatoloji tanı grubuna 40 kadın ve 40 erkek deneğin düşmesi amaçlanmıştır. Eğitim ve diğer sosyodemografik özelliklerin eşit şekilde dağılım göstermesi amaçlanmamıştır.

    Uygulama

    Deneklerle yüzyüze görüşülerek kalem kağıt (soru cevap) testi uygulanacaktır. Her bir uygulama için 120 dakika planlanmıştır. Deneklerle, SKID 2 ve SCL 90 dışında, aile ve biyografi temelli bilgiler de alınacaktır görüşmelerde. Kimlik bilgileri istenmeyecek ve görüşmelere gönüllü katılım belgesi imzalatılacaktır.

    Araştırma Modeli

    Yapısal eşitlik modeli bu araştırmanın istatistiki analiz modelidir. Yapısal eşitlik modeli çalışmalarında, araştırmacının elinde teorik bir model vardır- narsisistik ve borderline kişilik organizasyonları ile dermatolojik 3 tanı grubu arasındaki ilişkiyi açıklama modeli-, ancak bu kez modelin temel işlevi bir dizi teorik yapı arasındaki neden sonuç ilişkilerinin açıklığa kavuşturulmasıdır-narsisistik ve borderline kişilik organizasyonları, dermatolojik 3 tanı grubunun da nedenlerinden birini oluşturmaktadırlar- . Ancak bu tür çalışmalarda da araştırmacı değişkenler arası ilişkilerin araştırılmasından önce söz konusu değişkenlerin meydana getirdiği ölçme model(ler)ini test etmek zorundadır. Bir başka deyişle, tıpkı doğrulayıcı faktör analizinde olduğu gibi, her bir değişkenin ölçme modelinin data tarafından doğrulanıp doğrulanmadığı test edildikten sonra, bu değişkenler arasındaki ilişkilerin teorik olarak tahmin edildiği gibi olup olmadığı sorusuna yanıt aranır. Literatürde tüm değişkenlerin ölçme modellerinin ayrı ayrı test edilmesinin yanı sıra, tüm değişkenlere ait ölçme modellerinin tek bir model içinde test edildiği de görülmektedir.

    N (Narsisistik Kiş. Org.) Psikosomatik Dermatolojik Rahat.

    B (Borderline Kiş. Org.) Psikiyatrik Dermatolojik Rahat.

    Somatopsişik Derm. Rahat.

     

    Hipotezler

    Bu çalışmada,

    1. Narsisistik kişilik organizasyonuna sahip hastaların, borderline kişilik organizasyonuna sahip hastalara göre, daha yoğun şekilde psikosomatik dermatolojik tanılara sahip olacağı ve narsisistik kişilik organizasyonunun psikosomatik dermatoloji tanılarıyla anlamlı düzeyde (r=0.05) ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Özetle, narsisistik kişilik organizasyonu psikosomatik dermatolojik rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu iddia edilmektedir.

    2. Borderline kişilik organizasyonuna sahip hastaların, narsisistik kişilik organizasyonuna sahip hastalara göre, daha yoğun şekilde psikiyatrik dermatolojik tanılara sahip olacağı ve borderline kişilik organizasyonunun psikiyatrik dermatoloji tanılarıyla anlamlı düzeyde (r=0.05) ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Özetle, borderline kişilik bozukluklarının psikiyatrik dermatolojik rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu iddia edilmektedir.

    3. Somatopsişik dermatöz rahatsızlıklarda, narsisistik veya borderline kişilik organizasyonuna sahip olmanın belirleyici olmadığı ve her iki kişilik grubunun da somatopsişik dermatolojiyle anlamlı düzeyde bir ilişkiye (r=0.05) sahip olacağı varsayılmaktadır.

  • BAĞLANIM KURAMI VE PSİKANALİZ

    BAĞLANIM KURAMI VE PSİKANALİZ

    Bağlanım kuramının psikodinamik terapi konsepti içinde ancak elli yıl sonra kabul görmesi şaşırtıcı bir gelişmedir. Bu elli yıllık reddedişin sebebi, temelde, BK’nın kullandığı ve kendisini oturttuğu farklı bir kuram zemini ve metodolojik tasarımıdır. Çünkü, BK, psikanalitik bir temele sahip olmakla birlikte aslında sistemik psikoloji/psikiyatri yönelimlidir ve psikanaliz, bunu, kendi varlığına ilişkin bir tehdit olarak algılamıştır uzun bir süre. Ama bugün psikanaliz içerisinde de bebeklerin ve çocukların direkt olarak gözlemlenmesiyle kazanılan erken dönem psişik süreçlere yönelik olarak geniş bir kabul de mevcuttur. Özellikle Stern ve Lichtenberg’in çalışmaları psikanalize yeni bir düşünüş modeli getirmiş ve disiplinler arası diyalogu desteklemiştir. Günümüzde Psikanaliz ve BK arasındaki diyalog daha iyi bir durumdadır. Çünkü günümüzde öngörülemez hale gelmiş olan dünyamızın bizde yarattığı dezorganize oluşun duygusal zemindeki yansımalarıyla uğraşmak, psikanalizin (başlangıç) temel uğraşı olan, bireyin, bir kültürel yapı içinde (kendine özgü) arzu edilmeyen dürtülerini nasıl bastırdığıyla uğraşmayı anlamaktan evla hale gelmiştir. Çünkü günümüz postmodern insanının merkezi problemi güvensizlik ve bağlanamamaktır. BK da tam bu noktada kendi yaklaşımı içerisinde güven ve güvensizlik sorununa odaklanmaktadır.

    PSİKANALİZİN BAĞLANIM KURAMINA ELEŞTİRİSİ

    “Çok mekanik, dinamik değil ve psikanalizi yanlış anlayarak yorumlamaya dayanıyor.”. Bowlby, dürtü dinamiğini, ödipus komplexini, bilinç-dışı fantezileri ve süreçleri ve karmaşık bir yapıya sahip olan içselleştirilmiş motivasyon ve çatışma çözümleme süreçlerini/sistemlerini kaale almamıştır ve onaylamamıştır. BK, bedensel ayrılık deneyimini tek bir açıklayıcı değişken olarak ele almıştır kuramında. Olumsuz bağlanmayı, örneğin anne korkusunu, önemsememiştir, kuramında ona bir ağırlık vermemiştir. Ayrıca benlik gelişimindeki o bildik freudiyen evreleri de göz ardı etmiştir. Buradan bakıldığında Bowlby, psikanaliz camiasında kabul edilmesini güçleştirecek her şeyi de yapmıştır aslında :). Bowlby’nin buradaki amacı, gerçekliği gözlemlemek, araştırmak ve temsillerini yakalamak olmuştur; temsiller dünyasının gerçekliğini araştırmak değil! Ancak günümüzde BK, psikanaliz içinde bir işleve ve öneme sahiptir ve bunun yansımaları: dolaysız gözlem, bebek ve çocuk araştırmaları, kendilik/benlik deneyimi, empatinin (hemhal oluş) anlamı, duygusal ayna (yansıtma) katkılarıdır.

    Yukarıda saydığım bu alanlar psikanaliz içindeki mitolojik kavramlar olan ödipus ve elektra komplexleri ile sorgulanabilir metaforlar olan otizm, simbiyotik ilişki, içe alma gibi yorumları ideolojik olmayan bir sorgulamayla birlikte merak, şüphe ve bilimsel bir gereklilik yaklaşımıyla empirik olarak incelenmesine olanak sağlamıştır.

    PSİKODİNAMİK KURAMLAR

    Deneyim, davranışın birincil kaynağıdır ve bu deneyimlerin yorumlanması, bize, terapötik değişimin yolunu açar. Deneysel psikoloji, kendini yorumdan uzak tutar ve ağırlığı güvenilir gözlem’e verir. Spekülatif kuram oluşturmaktan kaçınır.

    1. Freud’un, 1,5 yaşındaki yeğeni Ernest Freud’u sistematik gözlemi. Haz İlkesinin Ötesinde kitabını yayınlaması. Yeni doğan servisindeki ve yoğun bakımdaki çocukları travma ve ayrılık kaygıları bağlamındaki gözlemleri.

    2. Anna Freud: Çocuk psikanalizinin kurucusu. Analitik çocuk gözlemleri. Çocuk gelişim evrelerinin gözlemleri. Alt gelir gruplarından gelen çocuklar için deneysel anaokullarını kurması.

    3. Rene Spitz: II. Dünya Savaşı sonrası, hapishaneler ve akıl hastanelerindeki çocukların direkt olarak gözlemlenmesine dayalı veriler sunmuştur. Anaklitik depresyon kavramını ilk kez kullanmış ve bir yaşındaki çocukların ben gelişiminde tanımladığı psişik organizatörler konseptini geliştirmiştir.

    4. Margareth Mahler: 60’lı yılların başında bir ve iki yaş çocuklarını ayrışma ve bireyleşme zemininde incelemiştir. Otistik ve simbiyotik gelişim evrelerini tanımlamıştır. Mahler’e kadar geçerli olan çocuk resmi, pasif, ayrışmamış ve kendini güdülerine bırakmış bir varlık olduğu yönündedir. Simbiyotik ilişki, burada, daha çok çocuğun ilişkisine dönük olarak kullanılmıştır. Ancak günümüzde çok açık bir perspektif ve paradigma değişimi söz konusudur. Bebek/çocuk, aktif bir varlık olarak tanımlanmaktadır. Dornes, yetkin bir bebek tanımı yapmıştır. Stern, organize edici prensip olarak bebekte/çocukta, benlik alımlamasının gelişmesinden bahsetmiştir. Mahler, bebeğin anne ile kaynaşması ve onunla bir olmasını birincil bir deneyim ve ayrışmayı, bu kaynaşmadan hareketle gelişen bir dürtü olarak tanımlamıştır. Stern ise, ayrı varlıklar olduğunu alımlamanın bebekte/çocukta birincil bir deneyim olduğunu ve bu deneyimin ortaklıklarımızın gelişiminde ve ayrı bir birey olabilmemizde bize güvenli bir zemin sunduğunu kavramsallaştırmıştır. Buna karşın BK araştırmacıları da psikanalize yakınlaşarak yakınlık ilişkileri araştırmaları, benlik psikolojisi ve narsisizm kuramıyla ilgilenmeye başlamışlardır.

    5. John Bowlby: BK’nın kurucusu. Bowlby, anne ve çocuğu -günümüzde bu ilişkiye baba da dahil edilmiştir- birbirine geçişken ve kendini düzenleyen bir sistemin katılımcıları olarak tanımlamıştır. Bu sistem içindeki anne ve çocuk arasında oluşan BAĞlanım, karmaşık bir sistem olan İLİŞKİnin yalnızca bir parçasıdır. BK, etoloji (gelişim biyolojisi) ve gelişim psikolojisi perspektifi içeren sistemik ve psikanalitik yaklaşımları birbirine bağlar. BK’nın temel postülası, çocuğun duygusal gelişimindeki erken dönem etkilere odaklanmaktadır ve bireyler arasında tüm yaşam biyografilerinde oluşan güçlü duygusal bağlanımların ortaya çıkışını ve değişimlerini açıklayabilmektedir. Bowlby, zamanla, başlangıçtaki patolojik bakış açısını normal gelişim psikolojisi bakış açısına doğru yönlendirmiştir. İlgilendiği soru şudur: “Anne ve çocuk arasındaki ilişkinin asli doğası nedir?”.

    Bowlby’nin bu soruya yanıt arayan üç makalesi vardır:

    1.Dürtü kuramı (S. Freud), bebeğin nesne ilişkilerini (benlik temsili) nasıl kurduğuna dair yeterli açıklama sunmamaktadır. Bebekler, nesneyle (yani anneyle) yalnızca dürtülerini doyuma ulaştırmak için bağ kurmamakta; ek olarak güvenlik ve ilişki sundukları için de o nesneye yaklaşmaktadır. Fairbairn, öncelikli olanın haz ilkesinin giderilmesinin olmadığını, aksine, nesne’nin (anne) kendisi olduğunu dile getirmiştir. Bowlby ise, bebeğin amacının nesne’nin (anne) kendisi olmadığını, aksine o’nun varolma ve duygu-durumu (emniyet, güvenlik) olduğunu vurgular.

    2. Ayrılık Kaygısı Üzerine. “Ayrılık kaygısı, bebeğin/çocuğun bağlanma ihtiyacı aktif hale geldiğinde ve ama bağlanım kişisi ulaşılamaz olduğunda ortaya çıkar.”.

    3. Küçük çocukların süreklilik içeren bir yitirme/kaybetmeye dair acı ve yas deneyimlerini irdeler. Bu deneyimlerin sonucu olan üç tipik tepki gözlemler: PROTESTO, ÇARESİZLİK VE AYRILIK. Protesto: çocuk tehdit edici ayrılığın farkındadır. Ağlama, öfke, ebeveyni arama, başkalarıyla bedensel temas kurmama davranışları sergileme. Çaresizlik: Aktivitelerden geri çekilme, monoton ağlamalar, hüzün, diğer çocuklara ve sevdiği oyuncaklarına dönük agresif davranışlar sergileme. Ayrılık: Toplumsallığa geri dönüş, ilişkisellik tekliflerini (artık) reddetmeme, temel ilişki nesnesine aşırı dikkat çekici sapkın davranışlar sergileme.

    Bowlby’nin psikanalistlerce eleştirilme nedenleri:

    1. Bağlanma ihtiyacını haklılamak adına dürtü kuramını eleştirmesi

    2. Motivasyon kuramının temeline ana kaynak olarak etolojiyi (gelişim biyolojisi) koyması

    3. Ödipus komplexinin anlamını aşağılayıcı tavrı

    4. Meta psikolojiyi reddetmesi

    5. Bilişsel psikolojiye önem vermesi (temsiller kuramı ve ilişki şemaları)

    6. İntrapsişik dinamik yerine kişilerarası ilişkileri vurgulaması

    7. Araştırmaya olan ilgisi ve klinik Kasuistik’e olan ilgisizliği

    Melanie Klein grubunun Bowlby eleştirisi: “Bizler, otoplastik olarak üretilen fantezilerin, gerçeklik algımızı ve gerçekliği işleme biçimimizi belirlediğine ve reel deneyimlerimizin içsel olarak ortaya çıkan fantezilerimizi yalnızca uyarladığına (modification) inanıyoruz.”. Bu eleştiriye Bowbly’nin cevabı ise şöyledir: “Fantezilerimin içeriği, dışımızdaki dünya ile kurduğumuz deneyimlerden etkilenir ve onlar tarafından şekillendirilir yalnızca!”.

    Bowlby’nin BK’na dair ifadeleri:

    1. BK, insan olarak bizlerin, diğer insanlara güçlü duygusal bağlar geliştirme eğilimimizi bir konsept içine taşımayı denemiştir.

    2. Bağlanım, bir insanın başka bir insana kendini bağlantılandırdığı ve birbiriyle zaman ve mekanı aşan bir bağ kurduğu duygu taşıyıcı bir banttır. Birden fazla kişiye bağlanılabilir ama onlarca değil. Ruhsal ve bedensel acılar, bağlanımın açık göstergeleridir. Bağlanım, duygusal gelişimi zorunlu kılar. Ayrılık kaygısı ve genel olarak kaygı, bağlanım ihtiyacını aktive eder, güçlendirir.

    3. Bağlanma davranışı, kendimizden daha güçlü ve daha akıllı olarak alımladığımız ve tercih edilmiş olan kişiyle yakınlık ve ilişkisellik üretme amacında olan her türdeki davranış formudur. Ağlamak ve çağırmak, aramak, peşinden gitmek, sürekli askıntı olmak, paçasına yapışmak ve protesto etmek gibi. Artan yaşla beraber bağlanma davranışı türlerinin sıklığı ve yoğunluğunda azalma olur. Ama bağlanma ihtiyacı temel olarak varlığını sürdürür. Yetişkinlerde, bağlanım davranışı türleri, eğer kişi mutsuz, hasta ya da kaygılı/korkulu ise daha bir belirginleşir. Yukarıdaki seçenek kişinin çocukluk deneyimleriyle bağlantılıdır.

    4. Her yaştan insan için gerçerli kural: herhangi bir zorluk/tehlike vs belirdiğinde, sosyal desteğe sahip olan, hayatında aradığı güveni sunan vs. insanlar bulunan insanlar hem çok mutlular hem de kendilerini daha kolay gerçekleştirebiliyorlar: a)arzuları engellenen bir çocukta öfke ortaya çıkar, kaygısı, güvensiz ilişkilerle artar, aradığı desteği ve güveni ardında bulduğunda dünyasını keşfe başlar.

    Bir Davranış Sistemi Olarak Bağlanım.

    1. Tebessüm, sesler çıkarmak /agu agu, konuşmak , bağırmak, çığlık atmak, bağlanım davranışının ifade biçimleridir. İster olumlu ister olumsuz algılansın bu repertuvarı duyanda bir cevap verme tepkisi uyandırır. Bu repertuvar hayatta kalmak için gereklidir, hem güvenlik ihtiyacını giderilmesini garantiler hem de temel ihtiyaçların giderilmesini güvenceye alır. “bebek ağlıyor acıktı galiba!”

    2. Bağlanım davranışı yakınlık ihtiyacı kurduğumuz ve devamını sağlamlaştırdığımız psikolojik mekanizmaları içerir. a)çocuk kendisine bakan kişinin ilgisini uyandırmak için sinyaller üretir (örn tebessüm). b) Ağlamak ve çığlık gibi kaçınmacı davranışlar c) çocuğun , yönelim kişisine yaklaşmak için hareket etmesiyle kaslarını aktif hale getirir.

    3. Çocuğun, kendi içsel sisteminin yönettiği amaç başlangıçta fizikseldir, yani annenin yakınlığının devamını sağlamak . bu fiziksel ihtiyaca olan yakınlık, sonrasında psikolojik bir ihtiyaç olan yakınlık duygusuyla yer değiştirir; çünkü amaç nesnenin kendisi değil aksine bebeğin kendi varoluşsal ve duygusal, durumsal dengesidir. Bu psikolojik ihtiyacın çocukta sağlıklı bir devamlılık kazanması yönelim kişisinin bağlanım davranışı repertuvarına bağlıdır. Bebek/çocuk ve ebeveyn arasındaki bağlanım türü, çocuğun daha sonraki yaşam biyografisine dair ilişkilerinde kullanacağı çalışma modellerini inşa eder (bilişsel davranışçı yaklaşım açısından düşünülürse, ilişki şemalarının gelişimine tekabül eder.

    Bu içsel çalışma modelleri ya da bağlanım türleri dört tanedir:

    1. Güvenli Bağlanım: Anne çocuğun tepkilerine duyarlı , anında tepki veren ve teskin eden; çocuğun ilişki ihtiyacını kabul eden , ama çocuğun ilgisi çevredeki nesnelere yayıldığında da destekleyen sağlıklı bağlanım.

    2. Güvensiz /Kaçınıcı Bağlanım: çocuğa istemeye istemeye bir ilgi. “dostlar alışverişte görsün”. Çocuğun yalnızlığını içe kapanmasını giderek pekiştirici ebeveyn tutumları (Buradaki psikodinamik: “yalnız başıma uslu uslu oynar ve annemi yardıma çağırıp rahatsız etmezsem annem beni sever ya da onun onayına mazhar olurum!”) Bu çocukların yakınlık ilişki ihtiyacına ebeveynler tarafından büyük bir ket vurulmuştur ve kendilerini reddedilmiş hissederler. Reddedilmeye dair hiç gösteremedikleri ve bir türlü ifade edemedikleri temel bir öfkeye sahiptirler. O yüzden yüzlerinde öfkelerini gizleyen bir maskeyle dolaşırlar.

    3. Güvensiz / İkircikli bağlanım: Keyfi anneler. bir var bir yoklar. bazen çok sıcak ve sevecen ve anında ilgili, teskin edici ve bazen de reddedici ilgisiz. sürekli talepkarlar ve askıntılar ve yetişkinliklerinde çevrelerine karşı ilgisiz ve meraksız. Bağlanım davranışı sistemleri , kronik olarak aktif halde. Labratuvar ortamı deneylerinde / gözlemlerde , yabancılara karşı çaresizlik davranışı içeren bir repertuvara sahipler. kaygı düzeyleri yüksek. Bağlanım kişisinden biraz uzak kaldıklarında çaresizlikleri, beceriksizlikleri, güvensizlikleri ve öfkeleri (anneye karşı) hemen su yüzüne çıkıyor ve sakinleştirilmeleri çok zor. Bu bağlanımdaki çocuklar ve sonrasındaki yetişkinler, güvensiz ve ikircikli (ambivalent), çünkü kişilik yapıları hem bir yakınlık arzusu ve hem de kızgınlık duygularının karışımından oluşmaktadır.

    4. Güvensiz-Dezorganize Bağlanım: Ebeveynlerle travmatik deneyimi olan çocuklar bunlar. Örneğin borderline kişilik gelişimi.Ebeveynlerin kendilerinin henüz çözümlememiş oldukları bir travma varken, çocuk sahibi olmaları ve bu travmayı çocuklarına aktarmaları söz konusu. Bağlanım davranışında hiç bir güvenli zemin yok. Yetişkinlikte kendi içsel bağlanım ihtiyacına tamamen ket vurma, empatik kur(a)mama (örn. anti-sosyal kişilik-sosyopati vs). Çok yüzeysel, genel, tek yönlü, katı ve biçimsel ve içinde bulundukları yaş ve gelişim evresiyle örtüşmeyen bağlanım kuruyorlar. Çocukluklarında suistimale/tacize/tecavüze uğramış ya da aşırı ihmal edilmiş çocuklar genellikler bu tipte bir bağlanım geliştiriyorlar. Klinik uygulamalarda bu bağlanım tipindekiler borderline kişilik bozukluğu ya da agorafobi tanısını sık alıyorlar. Forensik tanılar da sık konuluyor. Şizofreni tanıları da yine sıklıkla mevcut bu grupta.

    Birbirini tamamlayıcı ilişki kombinasyonları (güvenli-güvenli; kaçınıcı güvensiz-ambivalent güvensiz; dezorganize, travmatik-dezorganize,travmatik), bir yanıyla ideal partner ilişkilerini oluşturabilirler; öte yanıyla da bu partnerler birbirlerinde duygu durum küntlüğüne/katılaşmasına yol açabilirler. Özellikle kaçınıcı tipte kurulan partner ilişkilerinde. Wardetzki (2003), ambivalent tipin iki katlı kaygısından söz eder. Yakınlaşmadan duyduğu kaygı ve terk edilme kaygısı. Yakınlaşıldığında yutulacağından korkar ve kendinden uzaklaşıldığında da yalnız kalacağından. Onun partnerine olan bu ambivalent tutumu, sevgi duygularını göstermesi, vermesi ve kabul etmesinde yetersiz kalmasına yol açar.

     

  • Ağır Depresyonun Psikodinamiği ve Terapötik Sonuçları Üzerine

    Ağır Depresyonun Psikodinamiği ve Terapötik Sonuçları Üzerine

    Depresif hastaların gözlemlenmesinden hareketle, depresyonun mevcut psikanalitik konseptini inceleyeceğiz bu çalışmada. Depresyon, bireysel, psişik bir yatkınlığı öngörür ve nesne ilişkileri vasıtasıyla kendisini ifşa eder. Büyük olasılıkla organik temelleri de olan , psişik işlevlerin engellenmesi/ durdurulması/ yavaşlatılmasıdır ve psişik bir çatışmayla da tetiklenir. Bu yavaşlama, psişik işlevlerin regresif düzeye çekilmesiyle etkisini gösterir. Hastane gözlemleri, her bir depresyon türü için psişik süreçlerin daha az engellenerek devam edebilmesini ve depresyondaki acının hafiflemesini ya da tamamen ortadan kalkmasını sağlatan belli bir regresif işlev düzeyinin olduğunu bize göstermektedir. Genelde bir ilişki çatışmasıyla tetiklenen depresyonda, depresif kişi, narsisistik destekten de mahrum kalmaktadır. Bu sonucu nasıl anlamamız gerektiğini,gelişim psikolojisindeki yeni kuramsal gelişmeler ve bağlanma araştırmaları da incelemeye devam etmektedir.

    Depresyonda Nesne İlişkileri

    Freud, iki temel semptomu depresyonun temeline koymuştur: egosantrik davranış biçimleri ve kendinden şikayetçi olma/ kendini değersizleştirme. Depresifler şikayetlerini öyle bir dile getirirler ki, terapistler kendilerini çaresiz hissederler. Hatta, hastanın acısını azaltmak için önerilerde bulunmak zorunda hissederler. Depresyon hali devam ettikçe, depresifin tüm bu önerilere yanıtı, hiçbir şeyin işe yaramadığıdır. Kendini değersizleştirme, hastanın, Nesne’yi değersizleştirmesiyle bağlantılıdır. Bu durumda Freud’u izlersek, şikayet etme ile kendinden şikayetçi olma hali birbiriyle bağlantılıdır.

    Nesnenin değersizleştirilmesi, hastanın bu eylemden kaçınmasını sağlatmaz; bilakis dış dünya ile ilişkisinin devamı için olanak sağlar. Hem ben-odaklı olmak hem de şikayetçi olmak, depresifin, kişilerle ilişki içinde kalmasına yarar. Kendisiyle ilgilenebilecek olan insanlarla, bu mekanizma sayesinde yakınlık arar, kendisini ne kadar kötü hissettiğini onlara anlatır ve daha sonra da ne yapması gerektiğini sorar. Görünüşte, nesneye pozitif yükleme yapmaktan vazgeçmiştir ve uç durumlarda (ağır depresyon) (kendisine iyi gelen ya da değer verdiği) dış dünyayla ilişkisini tamamen kesmiştir. Böyle görünmekle birlikte, aslında dış dünyayla ilişkilerini tamamen sonlandırmamıştır. O halde bir depresif bizden ne istemektedir?

    Freud, bu soruya, bizi kendisine hayran bırakacak bir açıklama getirmiştir. Şöyle ki, “Libido, egoya (ben’e) gerilemiştir ve nesne libidosu narsisistik libidoya dönüşmüştür”. Bu bakış bize egosantrik davranış örüntüsünü açıklamaktadır. (Burada) depresyonun tetikleyicisi nesne yitimine dair bir tehdittir. Bu bağlamdaki regresif yönelim, nesneyle narsisistik özdeşimdir ki, Freud bunu ben/ego tarafından kapsanması gereken alana (yani ben’e) bu özdeşim nesnesinin gölgesinin düşmesi metaforuyla resmetmiştir. Tehdit halinde olan ya da gerçekleşen nesne yitimi, ego/ben yitimine dönüştürülerek savunulur. Nesneye karşı olan serzeniş, egoya/ben’e karşı serzenişle yer değiştirir. Ben’e/egoya karşı Üst-benin saldırısıyla/müdahalesiyle oluşan depresyonu böyle açıklar Freud ve depresyonu içsel bir süreç çerçevesine oturtarak etkileşimsel (interaksiyonel) boyutunu araştırmaya devam etmez. Böylelikle de depresif bir insanın çevresinden ne istediği sorusunu açık/eksik bırakır.

    Freud sonrası depresyonla ilgilenen bir çok psikanalist de depresyona Freud gibi yaklaşmışlardır (Rado, Fenichel, Cohen, Arieti, Blatt). Jacobson (1971) depresyonun etkileşimsel boyutunu araştıran çok az analistten bir tanesidir. Freud’un kuramını bir adım ileri götürmüştür. Depresyonun ağırlaşmasında, depresif’in, kendi üst-ben’ini yakınlarına projekte ettiğini ve böylelikle o ruhsal dramını yeniden bir nesne ilişkisi dramı olarak taze tuttuğunu ileri sürmüştür. Bu savı destekleyecek empirik gözlemler de mevcuttur gerçekten. DEPRESYON, DEVAMLILIĞINI SAĞLAYABİLMEK İÇİN BİR İLİŞKİ PARTNERİNE İHTİYAÇ DUYAR. Depresif bir hasta geçici olarak yakınlarından ve arkadaşlarından ayrıldığında iyileşme göstermektedir (Matakas ve ark. 1999).

    Çalışmada, psikiyatri servisinde yatmakta olan (psikotik ve psikotik olmayan semptomlarla giden, mono ve bipolar) ağır depresif tanı almış hastalar, (rastgele seçilerek) iki gruba bölünüyorlar. Deney grubu 1 ila 4 hafta arası yakınlarıyla hiçbir şekilde ilişki kurmuyorlar; kontrol grubu ise bu konuda serbest bırakılıyor. Aynı şekilde tedavi olanaklarından yararlanıyorlar her iki grup da. Deney grubu, kontrol grubuna oranla 2 hafta içerisinde daha fazla iyileşme geri bildirimi veriyorlar (self-report). O halde depresyonun sadece spesifik bir ilişki üzerinden tetiklenmediğini; aynı zamanda spesifik bir ilişki ile de varlığını sürdürdüğünü kabul edebiliriz. Böylece, depresyon araştırmalarının bir dogması daha sallanmış oldu. Şöyle ki, “depresyonu tetikleyen bir yitimdir”.

    Nesne Yitimi Depresif Yapar Mı?

    Freud, “Trauer und Melancholie” adlı çalışmasında, hem yasta hem de depresyonda, nesnenin libidinöz yüklenmesinden vazgeçildiğini, çünkü nesnenin ya yitirildiğini ya da yitirilme tehdidiyle karşı karşıya olduğunu açıklamıştır. Daha sonra çoğunluk psikanalist yazarlar da bunu kabul etmişlerdir. Önem atfedilen kişilerin yitirilmesinin depresyonla bağlantısı tartışılmıştır hep. Bowlby (1980), annenin erken yaşta/zamanda yitirilmesinin sonraki yaşlarda ağır depresyona yatkınlığı kolaylaştırdığını Kasuistik de detaylıca tanımlamıştır. Brown ve Harris’in de (1978) bu konuda epidemiolojik çalışmaları vardır.

    Erken dönem bir yitimin depresyona yatkınlığı arttırması olgusu/saptaması, güncel bir yitimin depresyonu tetikleyeceği sonucunu zorunlu kılmaz, çünkü depresyon ancak bir ilişki içinde mevcudiyet bulur ve nesne yitimi “ilişkiye” göre daha az öncelikli bir koşuldur. Gerçi Brown ve Harris, erken dönem anne yitiminin başka biyografik yaşantılara göre ileriki yaşlarda ortaya çıkabilecek depresyonu tetiklemede önceliği olduğunu saptamışlardır. Ancak çocuk doğurmak ve sonra doğum sonrası depresyonu burada anmak gerekir ki, burada bir nesne yitimi söz konusu değildir (O’Hara, 1995). Evli kadınlar, yalnız yaşayan ve güncel bir ilişkisi olmayan kadınlara göre daha fazla kronik depresyondadırlar (Keller ve ark., 1981, 1984). Depresyon kendini sıklıkla bir partner ilişkisinde ifşa etmektedir (Keitner ve ark., 1990; Goldstein ve ark., 1996). Son olarak, ergenlik dönemini ebeveynlerinden özerkleşemeyerek geçiren ergenlerde daha fazla depresyon görülmektedir (Bemporad, 1978).

    Depresyonun Savunma Mekanizması ve Saldırganlık

    Depresif kişi, depresyonun devamlılığını sağlatacak etkileşim partneriyle yakınlık arar. Analist, burdan yola çıkarak, depresyonun bir savunma olduğu yorumuna meyillidir. Kural şudur: hasta, bir yandan, nevrotik semptomlarından kurtulmak istemektedir; öte yandan da semptomlarının varlığını devam ettirmektedir. Ağır olmayan depresyonların tetikleyicisi genellikle bir ilişki çatışmasıdır ve çatışma depresyon vasıtasıyla savuşturulmaktadır. Örneğin bir ev kadını kocasının kendisini aşağılaması gerçeğiyle yüzleşmemek için depresif olur; loğusalık depresyonu, annenin çocuğuna olan kıskançlığını örtmek için açığa çıkar veya bazı insanlar aşık olduklarında depresif olurlar, çünkü bağlanmaktan ve bu bağlanmanın kendilerini bağımlı hale getireceğinden kaygı duyarlar.

    Bu birkaç örnek depresyonun çeşitli yaşam olaylarıyla tetiklenebildiğini bize gösterebilir. Değersizleştirme, kıskançlık/haset veya bağlanmaktan duyulan korkunun yol açtığı tetikleyici çatışmalar savunulmak durumundadır. Depresyonla birlikte, partnerlerden biri, diğer partnerin kendine acıması için onu harekete geçirmek isteyebilir; loğusa kadın, annesini, kendisine annelik yapmak üzere etkilemek isteyebilir ya da aşık biri, bağlanma korkusunu alt etmek için aşk objesini kendinden uzaklaştırabilir. Kural şudur: ÇATIŞMA ORTADAN KALKTIĞINDA DEPRESYON DA ORTADAN KALKAR. Freud, nesne’ye dair saldırganlık dürtülerinin savunulmasının/-ne direnç gösterilmesinin, depresyondayken, öncelikli olduğu fikrindeydi. Nesne’yle ambivalent (ikircikli) bir ilişki ve o’nu kaybetmeye dair algısal bir tehdit, saldırganlık dürtüsünü tetikler; ancak nesne’yi kaybetmemek için de bu dürtü ben’ e karşı döndürülür/yönlendirilir. Milrod (1988) bunu “ ben’in saldırganlıkla yüklenimi” olarak adlandırır. Ben’in, saldırgan dürtüler tarafından ne kadar yüklenildiği, depresyonun şiddetini de belirler (Hayhurst ve ark., 1997).

    Ancak, Cohen ve ark. (1954), 12 ağır depresif insanın biyografilerini incelediği araştırmalarında, bilinçli ya da bilinç-dışı yüksek düzey saldırgan dürtülere rastlamamışlardır. Daha da ötesi, eğer depresyon nesneye karşı olan saldırganlık dürtülerinin savunulması ise, o zaman buna dair (hastaya verilen) uygun yorumların temayül olarak depresyonu azaltması gerekir. Gerçekte durum böyle değil ama. Bemporad (1978) şöyle demektedir: “Onlarca yıldır, terapistler, depresif hastalarını, öfkelerini dile getirmeye ya da içselleştirdikleri resimden ayrıştırmaya çaba harcamaktadırlar başarısız şekilde” (s. 44). Mentzos da (1995, s. 63), “depresyonun derinliği, hastayla, depresyonunun agresif dürtü katmanı konuşulması denendiğinde hastanın depresyonu da derinleşmektedir” uyarısında bulunmuştur. Sıklıkla, saldırganlık dürtüsü ve depresyon arasında, evet, bir bağ olduğu gerçektir. Bu dolayımsız olarak da gözlenebilir. Öfke ve saldırganlık dürtüsü, klinik deneyimlerden edindiğimiz kadarıyla, bizi depresyondan koruyabilir. Ama bunun bizi, otomatik olarak depresyonun, saldırganlık dürtüsünün savunulması anlayışına götürmesi de gerekmiyor. Bunun yerine, daha çok, şöyle bakabiliriz: öfke ve saldırganlık, bizi depresif yapan ve değiştirmek istediğimiz (yaşantıya dair) sağlıklı bir reaksiyondur.

    Depresyonun, hangi düzeyde, egoya dair bir savunma işlevi olduğunu saptamak da çok zordur. Hastaları, geçici bir süre ait olduğu yakınlarından ayırdığımızda, iyileştiklerini; yeniden bir araya geldiklerinde ise yine kötüleştiklerini deneyimlerimizle gördük. Depresyonun bir savunma olduğu ve bu savunmaya tutunmanın da bir direnç olduğunu kabul edersek eğer, o zaman, zaten aşılmış olan bu direncin, devamında nasıl etkide bulunabileceğini de sormak durumunda kalırız. Buradaki çıkmaz/açmaz, depresyonu bir savunma olarak görmektir (örn. bir ilişki çatışmasına dair). Nihayetinde şunu söyleyebiliriz: Depresyon genellikle saldırganlık dürtüsünün savunulması değildir.

    DEPRESYONDA PSİŞİK KETLENME

    (yaşamsal) Motivasyonun azalması, isteksizlik, fantezilerde azalma, düşen libido ve saldırganlık (aggressivitaet), bedensel güçsüzlük (halsizlik), hormon düzeyinde değişmeler, terleme/kiloda değişmeler gibi vegetatif semptomlarla betimlenen depresyon, depresifin öznel algılamaları ve nesnel bedensel işlev yetersizliklerine denk düşer. Çaresizlik duygusu, tek başına, depresyonu tanımlayamaz. Değersizlik duygusu ve (kendinden) şikayet etme ile eşleşen psikolojik yaşantılara, bedensel işlevlerde bozulma/azalma gibi semptomlar eşlik etmezse o zaman tek başına buna depresyon diyemeyiz. Ancak bebeklerin anaklitik depresyonu gerçek bir depresyondur, çünkü bu onlarda yaşamsallığın (vitalitaet) azalmasıyla bağlantılıdır.

    Depresif ketlenme/engellenme dediğimiz şey, aslında regresyondur. Olgun Ego (ben) işlevlerinin terkedilmesi. Depresif ketlenme kavramı, yapmak isteyen ama yapamayan ruhsal bir durumu betimlemektedir. Regresyon, aslında hala işlemekte olan ancak azalmış olan ruhsal işlevlilik düzeyini tanımlar. Bu fark önemlidir.

    O halde depresyonun dört anı şöyle sıralanabilir: (1) tetikleyici çatışma, (2) organik/bedensel ketlenme/engellenme, (3) ruhsal acı ve (4) psişik regresyon. Ketlenmeyi destekleyen regresif düzleme uyum sağlama fırsatına sahip olursa ya da orada tutulursa, yani gerçekteki potansiyeline uygun yapabileceklerini yapmaya zorlanmazsa, depresifin depresyonu biter ya da azalır. Aynen kırılmış bir ayak gibi. Kırık ayak koşmaya zorlanırsa acır, ama uzanır dinlenirse ayak yine kırıktır ama acımaz en azından. Özetle depresyonun acısı ve regresif süreç birbirine göbek bağıyla bağlıdır. Bu açıdan, depresyonun şiddeti (derinliği), ketlenmenin/engellenmenin yoğunluğu ve hala bir işlevselliğin mümkün olduğu regresyonun düzeyi dolaysız olarak birbirleriyle ilişkilidir. Psişik işlevliliğin sıfırlandığı bir depresif ketlenme yalnızca uç durumlarda mümkündür.

  • ÇOCUĞA VE ONUN DÜNYASINA AÇILAN KAPI: OYUN TERAPİSİ

    ÇOCUĞA VE ONUN DÜNYASINA AÇILAN KAPI: OYUN TERAPİSİ

    Çocuklar zamanlarının çok büyük bir kısmını oyun oynayarak geçirirler. Oyun onlar için
    gelişimlerinin önemli ve zaruri bir parçasıdır. Oyun; çocukların bilişsel, duygusal, fiziksel, dil
    ve motor becerilerinin gelişimini destekler, sosyal anlamda ilişkilerini geliştirebilmelerine
    yardımcı olur ve çevreye uyumlarını kolaylaştırır. Oyun, çocuklar için dünyayı ve insanlarla
    olan ilişkilerini prova ettikleri bir iletişim şeklidir. Çocuklar oyun sayesinde kızgınlıklarını,
    öfkelerini, üzüntülerini, kaygılarını, korkularını vb. duygularını ifade etme olanağı bulurlar.
    Çocuklar yaşadıklarını yetişkin bireyler gibi kelimelerle dışa vuramadığı ve duyguları
    hakkında yeterince konuşamadığı için yetişkinlerle yapılan terapi şekli çocuklara uygun
    olmaz. Çocukların kendilerini ifade yöntemi evrensel bir dil olan oyundur. Bütün dünya
    çocuklarında ortak bir dildir oyun. Bir yetişkin, çocuğun dünyasına girmek ve onu anlamak
    istiyorsa onunla nasıl oyun oynaması gerektiğini de bilmelidir.
    Çocuklar yetişkinlerin arasında güç ve kontrole sıkça maruz kalırlar. Burada amaç çocuğu
    korumak olabilir fakat bu durum çocuklarda çaresizlik veya yetersizlik duygularına yol
    açabilir. Deneyimsel oyun terapisinde ise çocukla tam bir eşleşme vardır. Yani terapist orada
    çocuğun terapisti değil oyun arkadaşıdır. Çocuk kendini bu ortamda güçlü, güvende ve yeterli
    hisseder. Deneyimsel oyun terapisi ilişki odaklı yürütülen bir terapidir. Çocukla güven
    temelinde bir ilişki kurulduktan sonra çocuk problemlerini terapi ortamına getirmeye başlar.
    Oyun terapisinde kullanılan çeşitli oyuncaklar ve roller aracılığıyla çocuklar kendilerini
    rahatça ifade edebilirler. Oyunu kendi istedikleri gibi kurarlar ve terapist buna müdahale
    etmez. Günlük hayatta üstesinden gelemedikleri konulara oyun sayesinde çözüm bulabilirler.
    Çocuklar oyun esnasında yaşadıkları travmaları ya da olumsuz olayları yeniden yaratarak
    oyunla birlikte bu tecrübelerini değiştirme imkânı bulurlar. Çocuklar problemleri sözlerle dışa
    vuramazlar. Kurgulayacağı oyunda ise duygusal problemlerini yansıtan oyun ve oyuncakları
    seçerler. Bu sayede oyun devam ettikçe problemler anlaşılmaya ve çocuk da rahatlamaya
    başlar.
    Oyun terapisinde çocukların kendi sorunlarını ifade etmesini sağlayacak çeşitli oyuncaklar
    sunulur. Deneyimsel oyun terapisinde oyunun senaryosu ve süreci tamamen çocuğun
    kontrolündedir. Çocuk kendi sorunlarını yansıtacak oyuncakları yine kendisi seçecektir.
    Terapist oyunu sınırlandırmaz sadece çocuğun istediği şekilde ona eşlik eder. Çocuk süreçte
    yaşamış olduğu zor olayları ve olumsuz duyguları tekrar yaşar, bunun üzerinde çalışarak bu

    duyguyla ve zorluklarla baş edebilme yeterliliğini kazanır. Oyun terapisi ilerledikçe, çocuk
    oyun içinde aktifleşecek, güçlenecek, artık rahatlamaya başlayacak ve iyileşmesi de
    kendiliğinden gelecektir.
    Çocukların oyun terapisinde oynadıkları oyunun evde oynanan oyundan en büyük farkı
    çocuğun sembolik anlatımlarını anlayabilecek bir terapistin, çocuk psikoloğunun ya da
    pedagogun bulunmasıdır. Deneyimsel oyun terapisinde oyuncaklar bir oyuncaktan çok daha
    fazlasıdır. Oyuncaklar ve roller çocukların kendi deneyimlerini sembolize eden birer araçtır.
    Çocuğun seçmiş olduğu oyuncaklar, bu oyuncakları kullanım tarzı ve bunların anlamları
    ancak eğitimli bir oyun terapisti tarafından çözümlenebilir. Bu metaforları, sembolik
    anlatımları okuyan ve temelde onunla güvenli ilişki kurabilen bir terapistin ona eşlik etmesi
    çocukların güvende hissetmelerini sağlar. Çocuklar olumsuz olayları oyun ortamında
    yaşarken terapistin ona vereceği tepkiler çocuk için iyileştirici olmaktadır. Çocuklar ifade
    edemediği duygularını bu ortamda açığa çıkarabilirler. Üstesinden gelemediği büyük sorunlar
    oyun içerisinde küçülmeye başlar. Çocuk oyun içerisinde güçlendikçe yaşadığı negatif
    olayların da etkisinden kurtulmaya başlar.
    Deneyimsel oyun terapisinde ailenin süreç içerisinde aktif katılımı çok önemlidir. Ebeveynler
    süreç hakkında bilgilendirilir ve terapistle birlikte bir ekip halinde hareket edilir. Oyun
    terapisti düzenli olarak ebeveynler ile de görüşmeler gerçekleştirir. Oyun terapisinin süreci ve
    çocuğun iyileşmesi hakkında ailenin bilgi sahibi olması sağlanır. Aile süreç içerisinde ve
    sonrasında yapabilecekleri hakkında bilgi edinmiş olur.
    Deneyimsel oyun terapisi sayesinde çocuklar olumsuz duygularıyla başa çıkabilmeyi,
    duygularını rahatça ifade edebilmeyi, sorumluluk alabilmeyi, sorunları için çözüm
    bulabilmeyi, empati kurabilmeyi, saygıyı, kendini ve başkalarını kabul edebilmeyi de
    öğrenirler. Kişisel gücünü oyun terapisiyle yeniden kazanan çocuk artık daha üretken ve
    sosyal olabilecek bununla beraber özsaygısı da gelişecektir.
    Çocuklarınızda gözlemlediğiniz ve anlamlandıramadığınız farklı durumlarda, çeşitli
    psikolojik problemlerde ve travmalarda profesyonel bir destek almanız çocuğunuzun ruh
    sağlığı ve gelişimi için çok önemlidir. Oyun terapisi sayesinde çocukla kurulan duygusal
    ilişki, çocuğunuzun iyileşmesini ve duygusal olarak güçlenmesini sağlar.

  • Mutlu bir beraberliğin püf noktaları

    Mutlu bir beraberliğin püf noktaları

    Evli, nişanlıya da uzun soluklu bir beraberliği olan bütünçiftlerin ilişkilerini sağlamlaştırmak ve sürdürmek için kimi zaman destek almaları, kimi zaman bazıyerleşik yanlışdüşünce kalıplarınıdeğiştirmeleri gerekir. Kuşkusuz ister evlilik ister uzun süreli bir beraberlik olsun her ilişkinin inişçıkışlarıvardır ama hayatlarınıpaylaşan herçiftin arzusu, beraberliklerinin her zaman“ilk günkügibi”taze ve içten olması, hattâzaman geçtiktçe daha da iyiye gitmesidir.Çevremizde bu gibi“idealçift”olarak görülenörneklere de rastlarız. Acaba bu ideal uyum aslında ne anlama gelir? Bir ilişkiyi ideal yapan, iki kişinin hayat boyu yaşayabileceği en mükemmel beraberlik durumuna getirenşey nedir?

    Çoğu insan ideal bir eşin nasıl biri olmasıgerektiğini tarif ederken onun cinsel yöndençekici ve seksi, bağımsız, güvenilir, kendi ayaklarıüzerinde durabilen, ailesi ve dostlarıyla iyi anlaşan, doğal, samimi, espri anlayışına sahip, rahat iletişim kurulabilen,çevresi tarafından takdir edilen biri olmasıgibi belirliözelliklere sahip olmasınıister. Hepimiz tabii ki seveceğimiz ve bizi seven biri ile birlikte olmak isteriz. Karşımızdaki kişinin bizim için“doğru insan”olduğunu nasıl anlayacağız. O zaman,önce iki kişinin“ideal uyum”sağlayabileceğini gösteren dört temel soruya ne cevap veriyorsunuz, bunu test edin:

    • Onun yanında iken, acaba gerçekten, kendiniz olabiliyor musunuz?
    • Birlikte iken, kendinizi“evinizde”hissedebiliyor musunuz?
    • Konuşurken, birbirinizi anlayabiliyor, anlaşabiliyor, birlikte plan yapabiliyor ve fazla münakaşa etmeden uzlaşabiliyor musunuz?
    • Onunla birlikte iken, ona kalbinizi açabiliyor, ve hayatı, yaşamayıdahaçok seviyor musunuz? Hayatın artk sizin için yeni olasılıklarla dolu olduğunu, ruhunuzun umut ve mutlulukla dolduğunu hissedebiliyor musunuz?

    Diyelim ki bu sorulara evet diyorsunuz ve kriterlerinize uygun biriyle karşılaştınız, bulutlarınüzerinde mutlu bir beraberlik yaşamaya başladınız. Acaba bu ilişkinin gerçekten kalıcıolacağını, hayat boyu süreceğini nasıl bilebiliriz? Doğru eşi bulmak kadar, başlanan ilişkinin mutlu birşekilde devam etmesinin bazıkurallarıolduğunu söyleyelim.İşte size mutlu bir beraberliği püf noktaları:

    Onun ilgilendiğişeylere siz de ilgi gösterin. Onu mutlu eden, ilgi duyduğuşeyleri tanıyın,öğrenin, siz de bunlara odaklanın, ilgi alanlarınıpaylaşın.İlişki farkındalığı, ilişkilerin her zaman iki yanıolduğunun farkında olmaktır –eşinizin sevdiği, ilgi duyduğu, yapmaktan hoşlandığışeylerin en azından bir bölümüne sizin de ilgi duymanızın, ortak ilgi alanlarınıpaylaşmanın ilişkinize değer katacağınıunutmayın. Tek kişilik bir ilişki olamayacağıgibi, taraflardan birinin baskınlık sağlamayaçalıştığıilişkilerin de eninde sonunda tıkanacağıbilinmelidir. Oysa karşılıklıetkileşimle inşa edilen ilişkiler hem daha kalıcı, hem de doyum sağlayıcıilişkiledir. Birlikte hoşlanarak yapacağınız aktiviteler hayatınıza renk katacak, kişisel gelişiminize katkıda bulunacak, birlikte kaliteli zaman geçirmenizi sağlayacak, hem kendinizi hem onu daha iyi tanımanıza yardımcıolacaktır. Tabii ki bu nokta ilgi alanları, kültür düzeyleri, hayata bakışlarıve beklentileri yakın olançiftler dahaşanslıdır. Ancak zaman içerisinde kişiler karşılıklıolarak eksikliklerini giderebilir, ortak ilgi konularıbulabilir ve birlikte vakit geçirmekten dahaçok doyum alabilirler.

    Emir kipi kullanmayın.“Yapmalısın, etmelisin”gibi cümleler kurmayın. Bu gibi sözcükler karşımızdakinin bilinçaltında otomatik olarak suçluluk duygusu doğurur. Birisine birşeyi yapmasıya da nasıl yapmasıgerektiğini söylemek hemörtük bir haklılık yargısıhem de birüstünlük mesajıiçerir–birşeyi ondan daha iyi bildiğinizi, onaüstünlük tasladığınızıya da onun yanlışbirşey yaptığınıişaret eder. Bu da karşımızdaki kişinin gerilmesine, size karşınegatif duygular beslemesine veöfke biriktirmesine neden olur.İnsanlarısuçluluk ve yargılamayla motive etmek mutluluk yerine mutsuzluk getirir. Oysa halledilmesi gereken konuyla ilgili emir vermek yerineöneride bulunmak, nötral cümleler kurmak, bu konuyla ilgili kararıkarşıdakine bırakmak onun kendini rahat hissetmesini ve kendi kararınıvermenin rahatlığıyla hareket etmesini sağlayacaktır. Emir yerine ona kendi kararınıverme hakkınıtanıdığınızda eşinizin gerçekten kendisi gibi davranabilir. Zira hedefiniz eşinizi sorumluluk almaya yüreklendirmek ama bunu yaparken de kendi hür iradesiyle davranmasınısağlamak olmalıdır. Bunu yapmanın bir yolu da doğru formüle edilmişsorularla onu vereceği kararüzerinde düşündürmektir. Sözgelimi:“eğer bunu böyle yaparsan istediğin işi elde etmeşansınıazaltmışolmuyor musun?”Ya da:“bu seni uzun vadede mutlu edecek mi?”Bunu yaptığınız takdirde onun gözünde buyurgan veüstünlük taslayan bir eşolmaktançıkıp onun karar anında danışabileceği, görüşünüzüalmak isteyeceği bir referans kişi statüsüne gelirsiniz. Size ne düşündüğünüzüsorduğunda görüşünüzüonunla paylaştıktan sonra ona kendi kararınıvermesi için destek olabilirsiniz.

    Bendiliyle iletişim kurun.Çiftler aralarındaki iletişimde gerginlik yaşamaya başladıklarındaçoğu kez“sen”içeren ifadeler kullanmaya başlarlar.Özetle“sen hep böyle yapıyorsun…senşöylesin…sen böylesin…sen hiçbir zaman…. yapmıyorsun”gibi cümlelerdir bunlar. Bir tarafın ne kadar kızgın olduğuna göre bunlarınşiddeti ve dozu artabilir.“Ben söylemesemçöpügidip atmıyorsun, hep hatırlatmam mılazım?”gibisinden basit bir suçlamadan başlayıp“Sen ne geri zekalısın!”gibi hakaretamiz kalıplara varan cümleler, ilişkileri zehirleyen negatif ve saldırgan“sen”dilininörnekleridir. Bunlar sorununçözümüne yardımcıolmadığıgibi karşımızdaki ile sağlıklıiletişim kurmamızıönleyerek onun duvarçekmesine ve küntleşmesine neden olur.

    İletişimde nazik, sevgi dolu, enönemlisi suçlayıcıolmayan bir“ben”dili kullanmak, yeni kendi perspektifimizden konuşmak, kimi zaman anlaşılır tarzda, eğer incinmişve kırılmışsak bunu içeren bir dil kullanılmalıdır.Örneğin:“bana sormadan plan yaptığında gerçekten kırılıyorum–lütfen bir daha sefere bana da haber ver.”Ya da:“Her akşam geçgelmen beniüzüyor. Eve gelmek ve benimle vakit geçirmek istemediğini düşünmeye başlıyorum. Biliyorum işinçokönemli ama benim de senin içinönemli olduğunu hissetmek istiyorum. Seninle dahaçok birlikte olmak istiyorumçünküseni seviyorum.”Kısacası, bir“ben”önermesişu formata sahip olmalıdır:“sen iyi olduğunda ben de kendimi iyi hissediyorum, ve senin iyi olmana ihtiyacım var.”

    Planlamayıbirlikte yapın. Ortak yaşantınızda kimin hangi işleri yapacağını, arabanın bakımından yemek pişirmeye, bütçe ve tasarruftan, tatil ve gezmelere kadar her türlüaktivite ve süreci birlikte planlayın. Gıda alışverişini bile beraberce planlayın ki ikinizin de sevdiğiniz yemekleri yapmaşansınız olsun. Daima eşinizeönceden bilgilenme fırsatıverin. Pahalıbir giysi veya eşya alacağınız zaman bu kararıbirlikte verin. Bu planlamalar kuşkusuz hayatınızda hiçsürpriz olmamasıanlamına gelmiyor; doğum günüsürprizleri, evlilik, başka anlamlıyıl dönümleri, gece dışarıda yemek veya benzeri eğlence ve gezmelerle ilgili sürprizler günlük hayatın tekdüzeliğini kırarak mutluluğunuzu perçinleyen hoş