Etiket: İlişki

  • DUYGUSAL İLİŞKİLERDE BAĞIMLILIK

    DUYGUSAL İLİŞKİLERDE BAĞIMLILIK

    Her insanın hayattaki en büyük amacı,gerçek sevgiyi bulmaktır.Kişiler kendini gerçekleştirebilmek adına ilişkilerde birbirlerine bağlı olmayı tercih ederler.Ancak,birbirimize bağlı olalım derken zamanla bağımlı bireyler oluyoruz.İlişkide en çok dikkat edilmesi gereken nokta bağlı değil,bağımlı olmaktır.İlişkiye paylaşım süreci olarak değil de,ihtiyaç amaçlı başlarsak o ihtiyaç belirli bir süre sonra “bağımlılığa”dönüşür.Bağımlılık sürecine girildiğinde ise;özellikle bağımlı olan kişi neredeyse kendi yaşantısını,değerlerini yok sayarak tamamen karşısındaki kişi ile yaşadığı ilişkiye odaklanabiliyor.Bağımlı olan kişi;karşıdaki kişiden ayrılamaz.Ayrılmamak içinse sürekli bahaneler bulur ve bağımlı olduğu insanla arasına sınır koyamaz.Kaybetme korkusu yaşar ve bu durum onun tüm yaşantısını etkiler.Enerjisinin büyük bir bölümünü bu düşüncelerle harcar ve verimini kaybeder.

    İLİŞKİDE BAĞIMLI OLAN BİREYİN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

    BAĞIMLI KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

    Kendi başlarına karar veremezler ve ilişkide bağımlı olunan kişi olmadan,kendilerini güçsüz ve çaresiz hissederler.

    Yalnız kalmaktan korkarlar ve bağlı oldukları kişiyle ayrılık düşüncesi halinde bile yoğun bir kaygı yaşarlar.

    Bağlı oldukları kişi için kendi ihtiyaçlarını birtarafa bırakıp,kendilerine yönelik kötü davranışlara katlanırlar(şiddet,sözlü saldırı,aşagılanma..)

    Bağımlı olan kişiler için mutluluk,ilişkinin iyi gitmesine bağlıdır.

    Tek başlarına karar vermekte zorlanırlar ve karşıdakinin onayına ihtiyaç duyarlar.

    Herşeyin yolunda gitmesini isterler ve genellikle bu yönde hayal kurdukları için sık sık hayal kırıklığına uğrarlar.

    Sürekli ilgi beklerler ve ilgisizlik bağımlı kişiyi depresyona sokar.

    Pasiftirler.

    Pesimist kişilik özelliklerine sahiptirler.

    Bu tarz ilişkilerde en sık yaşanan durumlar;kıskançlık,öfke patlamaları ve bu durumlara bağlı tartışmalardır.

    DUYGUSAL İLİŞKİLERDE BAĞIMLILIK NEDEN OLUR?

    Küçükken ihtiyaçların doğru şekilde karşılanamaması bağımlılığa neden olur.Bağımlı kişilerin ebeveynleri de,bağımlı kişilik özelliklerine sahip oldukları için çocuklarına gereken ilgi ve koşulsuz sevgiyi tam olarak gösteremezler.Çünkü onların da kendi içinde yeterince çeliştikleri durumlar vardır.Dolayısıyla enerjileri sürekli düşüktür ve karşılarında ilgilerini herzaman çekmeye çalışan çocukları vardır.Böylece çocukları kendi ihtiyaçlarını karşılayamazlar ve kendi ihtiyaçları yerine sürekli başkalarının ihtiyaçlarını görürler.Bunu yaparken de,bakım veren kişinin ilgisini ve sevgisini beklerler ayrıca kaybetme korkusu yaşarlar.Çocukken göremedikleri ilgiyi ve takdiri ileriki yaşlarda,başkalarında görmek isterler.

    NE YAPILMALIDIR?

    Tüm bunlar kişinin hayat kalitesini düşürür ve hayatını oldukça zorlaştırır.Kişinin korku,mutsuzluk ve kaygı hissetmesine neden olur.Bu durumda bağımlı kişinin öncelikle bağımlı olduğunu kabul etmesi gerekir.Bu süreçte kendisini tanıması önemli bir noktadır.Daha sonra kişinin özgüvenini geliştirmek adına çalışmalar yapması gerekmektedir.Kişi birey olduğunun farkında olmalı,kimliğini korumalıdır.Ve ne olursa olsun,hiç bitmeyecekmiş gibi ilişki yaşayıp,birgün bitebileceği ihtimalini de unutmamalıdır.Kişi tüm bunları bir uzmandan yardım alarak psikoterapi de daha aktif bir tutum kullanarak zamanla kendisindeki değişimi görecektir.Psikoterapi bu kişilik özelliklerindekiler için tercih edilen bir teavi yöntemidir.

  • Bir psikoterapist ne yapar, ne yapmaz?

    Bir psikoterapist ne yapar, ne yapmaz?

    Psikoterapi kişinin hayatında yaşadığı rahatsızlık verici davranış, inanç, duygu ve ilişki problemlerini uzman psikoterapistlerle çözmeye çalışma sürecidir. Psikoterapiye başlama kararı bile bu tarz sorunları çözmek için büyük bir ilk adımdır. Hangi tarz terapi uygulanırsa uygulansın danışan ve terapist arasında güvenli bir ilişki kurulması çok önemlidir.

    Psikoterapi hizmeti almak günümüzde gittikçe yaygınlaşsa da psikoterapiye dair yanlış inanışlar hala devam etmektedir.

    Bir psikoterapist ne yapar?

    • Farklı teknikler kullanarak danışanın yaşadığı duygusal ve ruhsal sorunları çözmesinde yardımcı olur.

    • Danışanı yargılamadan mümkün olduğunca tarafsız bir bakış açısıyla çalışır.

    • Danışan için güvenilir ve istikrarlı bir ortam yaratır.

    • Danışanın sorunlarını çözmez, bu sorunların çözümü için yol arkadaşlığı yapar.

    • Terapi odasında danışanın aklındaki her şeyi mümkün olduğunca konuşulabilir kılar.

    Bir psikoterapist ne yapmaz?

    • Danışanına direkt olarak tavsiye vermez. Psikoterapinin asıl amacı danışanların kendi kararlarını verebilmeleri için yardımcı olmaya çalışmaktır.

    • Danışanlarıyla özel hayatında romantik/cinsel ilişkiye girmez, iş/arkadaş ilişkisi kurmaz.

    • Özel hayatında ilişki içinde olduğu yakın arkadaşları ve aile üyelerine terapi hizmeti vermez.

    • Danışanlar kendi iç dünyalarını açmadıkça zihin oku(ya)maz.

    • Psikiyatri eğitimi almamışsa (uzman psikolog, uzman klinik psikolog ise) ilaç yazmaz. Farmakolojik konsültasyon tıp eğitimi alıp psikiyatri alanında uzmanlaşmış psikiyatristlerin alanıdır.

    Sorunları çözmek adına geçmişle ve kişinin kendisiyle yüzleşmesini gerektiren psikoterapiye başlama kararını vermek sürecin en zorlayıcı anlarından biridir. Etik çalışan, sınırlarını bilen bir psikoterapist bu sürecin çerçevesini oluşturur ve danışanıyla beraber çalışır. Danışanına öncülük etmez, onun yol arkadaşı olur ve danışanın hayatındaki tekrarlayan sorunların kaynağını onunla beraber anlamaya çalışır. Bu çerçevede ilerleyen psikoterapi süreçleri pek çok psikolojik, psikosomatik ve günlük problemlerin çözümünde oldukça etkilidir.

  • Tecavüz

    Tecavüz

    Gazetelerde, son yıllarda giderek artan bir sıklıkta tecavüz ve taciz haberleriyle karşıla-şıyoruz. Bu haberler yetişkinler arasındaki olaylara ilişkin olabildiği gibi, sıklıkla yetişkinlerin çocuklara, hatta çocukların çocuklara karşı işlediği taciz ve tecavüz suçlarıyla da ilgili olabiliyor. Bir çoğumuzun zihnindeki tecavüzcü imgesi, eski Türk filmlerindeki gaddar, psikopat tiplerle örtüşüyor. Oysa, sanılanın aksine, tecavüzcülerin büyük bir kısmı, ilk bakışta hiç bir şekilde şüphelenmeyeceğimiz, normal görünümlü kişilerin arasından çıkıyor. Ve yine düşünülenin aksine, yurt dışında ve özellikle ABD’de yapılan araştırmalara göre, tecavüze ve tacize uğrayan kişiler %85’e ulaşan oranlarda tecavüzcüyü ya da tacizciyi daha önceden tanıyorlar.

    Tecavüz ve taciz girişimiyle karşılaşanların yarıdan daha fazlası, tanıştığı ve birlikte çıktığı birisi tarafından saldırıya uğruyor. Bu saldırılar, bazı durumlarda henüz yeni tanışmış ve ancak sınırlı ortamlarda tanıma fırsatı bulunulan kişiler tarafından gerçekleştirilirken, önemli bir kısmı da iş, arkadaş ve akraba çevresinde yer alan kişiler tarafından yapılmaktatır. Dikkati çeken bir diğer nokta, tecavüzcülerin hatırı sayılır bir kısmı tecavüz olayını kameraya kaydetmek, hatta internet ve benzeri ortamlarda paylaşmak ihtiyacı duyması.

    Tecavüz girişiminde bulunan erkeklerin önemli bir kısmı (daha nadir karşılaştığımız kadınların erkeklere ve çocuklara karşı olan eylemlerini bu yazının kapsamı dışında tutuyoruz) eyleminin tecavüz ya da taciz olmadığına inanıyor. İlişkide bulundukları kişiyle olan daha önceki tanışıklıklarını, samimiyet ve paylaşımlarını ya da daha önceden rıza ile gerçekleşmiş olan cinsel deneyimlerini öne sürerek, karşı tarafın rızasını her seferinde sağlamak zorunda olmadıklarını öne sürüyorlar.

    İngiltere gibi gelişmiş, modern bir kültürde dahi, insanlara bir tecavüz olayı ile ilgili fikirleri sorulduğunda, yaklaşık her üç kişiden biri, kadının hal ve hareketleri, giyimi, aşırı alkollü olması gibi nedenlerle, amiyane tabiriyle ‘fingirdediği’ için ‘kaşındığı’ ve karşı karşıya kaldığı olayı hakettiğini ifade ederek, tecavüzün sorumlusu olarak kadını göstermektedirler. Bütün bu koşullar içerisinde mağdurun, yaşadığı gerçeklikle yüzleşmesi ve yaşadığı olayı rasyonel bir şekilde ve adil duygularla değerlendirmesi pek mümkün olamıyor.

    Tecavüz ya da taciz eden kişi mağdurun, amiri ya da işvereni konumundaysa, aralarında otorite ilişkisi varsa durum daha da vahim hale geliyor. Arada güvene dayalı yakın bir ilişki bulunduğu, iş ve kariyerle ilgili riskler söz konusu olduğu için mağdur kendi korumakta çok daha fazla zorlanıyor. Bu girişimin şikayet konusu olması durumunda, mesai arkadaşları, eş ve akrabalar tarafından duyulma riski ve buna eşlik eden diğer kaygıları mağdur büyük bir şok olarak yaşar. Eğer daha önceden böyle bir olasılık için psikolojik hazırlığı yoksa, yaşadığı bu şok nedeniyle karşı karşıya kaldığı durumu hemen ve doğru bir şekilde değerlendirebilmesi ve kendisini koruyabilmek için gerekli çabayı gösterebilmesi neredeyse imkansız hale gelir. Saldırgan bir akraba (örneğin enişte) olduğunda, eşin yakın arkadaşı ya da yakın bir arkadaşın eşi olduğunda durum daha da başedilmesi güç bir hale geliyor. Eğer mağdur çeşitli nedenlerle cinsel bir yoksunluk duygusu içindeyse, saldırı esnasında cinsel haz aldığını farkettiyse ya da bundan şüphelendiyse kendini affetmesi, suçsuzluğunu kabüllenmesi artık mümkün olamıyor.

    Tecavüzün mağduru olan kadın, acı, utanç ve suçluluk duygularıyla başedemediği için, tecvüzün sorumlusu olarak kendisini görüyor ve %95 gibi oranlarda şikayette bile bulunmuyor. Bu çıkmaz içerisindeki kadınların üçte biri kendini cezalandırma, suçunu telafi etme aracı olarak intiharı düşünüyor. Geçtiğimiz yıllarda İngiliz gazetelerinde insanı şoke eden bir haber yer almıştı. Bir İngiliz tecavüz ettiği bir kadının şikayeti üzerine tutuklandı ve soruşturmanın ilerlemesiyle, bu kişinin son iki yıl içerisinde 1,000’den fazla kadına tecavüz etmiş olduğu ortaya çıktı. Çeşitli nedenlerle kadınların hiç birisi adli mercilere şikayette bulunmamıştı.

    Tecavüzün ve tacizin mağduru yetişkinler değil de çocuklar olduğunda, ortaya çıkan yıkımları telafi etmek ve yaraları sarmak o ölçüde güçleşiyor. Pek çok çocuk yaşadığı olayın vehametini ve anlamını kavrayacak bir idrake ve olgunluğa henüz sahip olmadığı yaşlarda bu saldırılarla karşılaşıyor ve yetişkinlerdekinin aksine, uzun süreler, tekrarlayıcı bir şekilde bu travmaları yaşamak zorunda kalıyor. Biraz daha ileri yaşlarda olup, yaşadıkları olayın vehameti ve anlamı hakkında yarı açık yarı kapalı bir fikre sahip olan çocuklar da, ya tehdit edildikleri ya da olay açığa çıktığında cezalandırılacaklarına inandıkları için, yaşadıkları durumu ailelerine ve yakınlarına açıklayamıyorlar. Ensest vakaları söz konusu olduğunda, bazı durumlarda anneler ya da aileler tarafında görmezden geliniyor ya da örtbas ediliyor.

    Bir çok çocuk, yaşadıklarının travması ve örseleyici duyguları ile ilerleyen yaşlarda yüzleşmek ve bunlarla başetmek zorunda kalıyor. Böyle bir utancı yaşamak zorunda kaldıkları için kendilerinden nefret ettikleri gibi, zamanında yaşadıklarını fark etmedikleri ve kendisini korumadıkları için de ebeveynlerinden de nefret ederler ve onları affetmekte çok zorlanırlar. Tacizler kız çocuklarının eş seçimlerini etkiler çoğunlukla güvenli bağlılıklar yaşayamayacakları hatalı eşler seçmelerine neden olur. Çoğunun düzenli ve istikrarlı evlilikleri olmayabilir ya da hiç evlenmezler ve kendilerine eş seçemezler. Eşleriyle ve babalarıyla problemli ve sağlıksız bir ilişki sürdürmek zorunda kalabilirler. Erkek çocukları cinsel kimlikle ilgili sorunlar yaşayabilir. Eril enerjileri baskılandığı için, eril kimliklerini oluşturmakta ve geliştirmekte zorlanırlar.

    Tecavüzün doğası ve tecavüzcünün kişilik yapısına ilişkin özellikle ABD’de ve diğer gelişmiş ülkelerde pek çok araştırma ve çalışma mevcuttur. Kişilik gelişimini çeşitli nedenlerle tamamlayamamış, patolojik bir kişilik geliştirmiş ve bu nedenle toplum içerisinde kendini bütünleyici ve tamamlayıcı bir şekilde üretemeyen, sosyal çevresi ile uyumlu ve doğal ilişkiler kuramayan, eril kimliğini normal sosyal ilişkiler içerisinde yaşayamayan tecavüzcüler de bizim aramızdan çıkıyor. Onları da istisnasız saygın ve iyi niyetli anne-babalar yetiştiriyor. Bu noktada gerçekten çok düşünmeye ihtiyaç var. Sağlıklı bireyler, sağlıklı yetişkinler yetiştirebilmek için sağlıklı bir toplum olmamız gerektiği açık.

    Tecavüz, “bir kişinin kendi gönüllü ve bilinçli onayı olmadan cinsel ilişkiye sürüklenmesi” olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle; bir kişinin cinsel ilişkiye hayır diyebilme hakkının ya güç ya da tehdit kullanılarak, ya da alkol, uyuşturucu ilaç veya benzeri maddeler kullanarak ortadan kaldırılması, yaşanan olayın tecavüz olarak tanımlanması için yeterlidir. Cinsel ilişkide bulunulan kişi, doğru ve rasyonel karar verebilme yetisini ortadan kaldıran bir mental bozukluğa veya geriliğe sahipse veya rıza gösterebilme yaşının altında bulunuyorsa, bu kişiyle kurulan cinsel ilişki de tecavüz olarak tanımlanır. Bu eylem eşe karşı işlenmiş olsa dahi sonuç değişmez.

  • SAĞLIKLI BİR EVLİLİK VE İLİŞKİ

    SAĞLIKLI BİR EVLİLİK VE İLİŞKİ

    Hemen her türlü ilişki çalkantılı süreçlere yaşamaktadır. Evliliğin, sorunlardan daha az etkilenebilir bir temele oturması tarafların karşılıklı emeğine bağlıdır. Eşler arasında yaşanan problemler, ilişkinin buna paralel bir mutsuzluk içerisine girebileceği endişesini doğurmamalıdır. İstikrarlı bir birliktelik zamana ihtiyaç duyar. Bununla beraber çatışma yaratan meselelerin özüne inmeden bunların kendiliğinden hallolacağını düşünmek evlilikte geri dönülemeyecek noktalar yaratabilir. Bu aşamaya gelmeden zaman içerisinde gerek birliktelik dahilinde gerekse dışarıdan alınan destekler ışığında her türlü imkan ve kaynak değerlendirilmelidir.

    Sağlıklı ilişkinin kurulabilmesi ve sürekliliğinin sağlanabilmesi için eşler kendilerine düşen görevlerin farkında olmalıdır. Bu görevler sadece gündelik yaşantıda oluşturulmuş iş bölümünden ibaret değildir. Mutlu evliliğin yürütülebilmesi için her konuda aktif paylaşım içerisinde bulunmak, duygu ve düşünceleri ifade edebilmek eşlerin bağlarını kuvvetlendirmede rol oynayan görevlerdendir. Bu gibi vazifeler toplum içerisinde çok somut bir şekilde ifade edilmiyor olsa da çiftler evlilik süreci içerisinde bu sorumlulukları öğrenmeli ve birbirlerine öğretmelidirler.

    İdeal ilişki, sorunlardan uzak bir ilişki olarak görülmese de, meydana gelecek problemleri nasıl aşacaklarını öğrenmiş bilinçli bireylerden oluşur. Bu kişiler deneyimlerinden elde ettikleri çıkarımların ışığında çözüm için atılacak adımları saptayabilmektedir. Doğru iletişim kurma becerilerine sahiptirler. Birlikte çalışma, dayanışma ve anlayış gösterme davranışlarını geliştirmişlerdir.

    Gerektiğinde birbirlerine ihtiyaç duyan bir bütün, gerektiğindeyse birbirlerinden bağımsız bir birey olarak hareket edebilme esnekliğini hissetmeli ve hissettirmelidirler.

  • VAJİNİSMUS TİPLERİ

    VAJİNİSMUS TİPLERİ

    Vajinismus doğası gereği farklı özellikler barındırır. Bu sebeple de farklı çeşitleri mevcuttur.İlk cinsel deneyimde ortaya çıkabildiği gibi sonradan da gelişebilir. Yani cinsel deneyimi olan kadın da belirli sebeplere bağlı olarak vajinismus tanısı alabilir. İlk cinsel deneyimde oluşan vajinismus için şunları söyleyebiliriz: vajinanın üçte birlik dış kısmında, birleşmeyi engelleyecek şekilde sürekli olarak istem dışı kasılma olması, bunun ilk seferde orta şiddette yaşanması ve ilişkiye izin vermeyecek şekilde ağrılı olduğunun tarif edilmesi halidir. Kişi hayatı boyunca başarılı bir cinsel birleşme yaşamamıştır. Sonradan gelişen vajinismusa baktığımızda ise şunları görürüz: Daha önce cinsel kişi birleşme yaşamış ancak düşük, doğum, yırtık, kürtaj, kötü yapılan muayene ve ağır enfeksiyon gibi sebeplerle sonradan vajinismus problemi tablosuyla karşılaşmıştır.

    Geçmişten gelen cinsel bir travma yok ve parmak ile vajinaya giriş yapılıyor ancak yine de ilişki sırasında eşi itme ve kasılma oluyorsa, bu durum basit vajinismus olarak adlandırılır ve tedavisi daha kolaydır. Geçmişte cinsel travma var ise bastırılmış çok duygu var demektir ve tedavi zorlaşır, bu durum ise ağır vajinismus olarak adlandırılır.

    Dr.Keçe Vajinismus Sınıflandırılması;

    Evre 1 Vajinismus: Cinsel yakınlaşmalar sırasında aşk kaslarında istemsiz kasılmalar olur, cinsel ilişki bittiğinde danışan sakinleşince bu kasılmalar hemen geçer. Danışan jinekolojik muayene sırasında rahattır, danışanın geçmişte travması yoktur, danışan parmağıyla rahatlıkla vajina içini kontrol edebilir, sınırlı penis birlikteliği yaşanır ve eşini elleriyle iter.

    Evre 2 Vajinismus: Aşk kaslarında istemsiz kasılmalar vardır, bu kasılmalar cinsellik bitince ve danışan sakinleşince hemen sona erer. Jinekolojik muayene gerçekleşir ancak kasılmaları devam eder, rahat değildir. Danışanın geçmişten gelen bir travması yoktur. Danışan parmağıyla vajina girişini kontrol edebilir ancak vajinanın içini kontrol edemez. Sınırlı penis girişine izin vermesine rağmen bahanelerle ilişkiden kaçar.

    Evre 3 Vajinismus: Cinsel yakınlaşmalarda istemsiz kasılmalar vardır. Bu kasılmalar ilişki bitince ve danışan sakinleşince hemen geçmez. Jinekolojik muayene gerçekleşir ancak danışan rahat değildir, muayene sırasında kalçasında kasılmalar devam eder. Danışan parmağıyla vajina girişini ya da içini kontrol edemez. Sınırlı penis girişi deneyimi yaşamamıştır, ilişki sırasında eşini elleriyle iter.

    Evre 4 Vajinismus: Cinsel yakınlaşmalarda aşk kaslarında ve sırtta yoğun şekilde kasılmalar olur.Bu evre endişe, korku, kalça ve bacaklarda kapanma, kasılma, ilişkiye direnç ve geri çekilme olarak kendini gösterir. Danışan sakinleşse de bir süre daha bu korku hali devam eder. Jinekolojik muayene gerçekleşir ancak danışan oldukça zorlanır ve hiç rahat değildir, kalçasında kasılmalar olur. Danışan parmağıyla vajina girişine ya da vajina içine dokunamaz, sınırlı penis girişi yaşamamıştır, eşini elleriyle iter.

    Evre 5 Vajinismus: Cinsel yakınlaşma sırasında aşk kasları ile sırt ve tüm vücut kasları kasılır. Endişe, korku, tiksinme ve panik hali ortaya çıkar. Kalça ve bacaklar kendini kapatır, eşini iter. Cinsellik sonrası danışan rahatlasa da kasılmalar geçmez. Danışan jinekolojik muayeneyi reddeder. Vajinasına hiç dokunamaz. İlişki sırasında eşini elleriyle iter.

    İlişki içindeki farklı problemler, kadının istemli olarak ağrı, acı, yanma yaşayacağı korkusu geliştirmesine ve buna bağlı olarak birleşmeye izin vermemesine sebep olur. Kadın tampon gibi farklı şeylere izin verir ancak penise izin vermez, bu durum Durumsal Vajinismus olarak adlandırılır.

    Tedavi programı vajinismusun evresine göre oluşturulur.

  • BORDERLİNE KİŞİLİK BOZUKLUĞU

    BORDERLİNE KİŞİLİK BOZUKLUĞU

    Borderline kişilik bozukluğu kişi kendisinin güzel, başarılı, mutlu, kıymetli hissederken birden değişkenlik göstererek kendisini çok önemsiz, değersiz, kıymetsiz ve çirkin biri olarak hissettiği duygu durum bozukluğudur. Boşluk duyguları, kimlik karmaşası, kontrolsüzce ortaya konan öfke tepkileri, özel ilişkilerde aldatılma ve terk edilme korkuları, ilişkilerde karşı tarafın ilgisini çekmek üzere yapılan manipulatif davranışlar, intihar girişimleri, göz korkutmalar, zaman zaman gerçeklik algısının kaybı gibi özellikler gösteren bir kişilik yapılanmasıdır.

    Yalnızlığa tahammülleri çok azdır, bu kişiler doldurulamaz bir boşluk hissi yaşarlar. Hep birilerinin varlığına gereksinim duyarlar. İlişki kurduğu insana taparcasına bağlanır, onun sevgisini kazanabilmek için yoğun çaba harcar, karşılığını alamadığını düşündüğünde taptıkları kişi nefret ettikleri kişiye hızlıca dönüşür.

    Güven duyguları çok kırılgan olduğu için insanlar tarafından kabul edilmeye ya da reddedilmeye karşı aşırı derecede hassastırlar. Ayrılık ya da istenenin olmaması durumlarında yoğun öfke ve diğer belirtiler yaşanır. Bu kişilere karşı öfkelerini net bir şekilde sergiler, sonrasında bundan dolayı suçluluk, pişmanlık, utanç duyguları yaşar ve kendilerini değersiz, zayıf, kötü hissetmeleri pekişir.

    Aşırı terk edilme korkusu yaşarlar. Terk edilme duygusunun yarattığı panikle devamlı mücadele ederler. Bunu engellemek için tehdit etme, intihar girişiminde bulunma gibi yollara başvurabilirler. Dürtüsel cinsel ilişkiler, sık partner değişimi sıklıkla görülebilir. Öfkelerini kontrol etmede zorluk yaşarlar.
     

    Kişiler arası ilişki ve iletişimde, güven duyma ihtiyacının yoğunluğu ve aynı düzeyde de güven duyamayacağına dair inançtan kaynaklanan gelgitler yaşarlar. İlk ilişkileri ebeveynin ihmal, red, şiddet veya taciz şeklindeki yaklaşımından ötürü oldukça travmatik olduğundan temel güven duygusu hiç hissedilememiştir. Bundan dolayı tüm ilişkilerin benzer sarsıcı deneyimler getireceği beklentisi hakimdir. Bu beklentiyle doğrudan ilgili olarak kendini korumak için sergilenen savunma manevraları ile ilişkiler sağlıksız hale gelir.

    Kişilerin başka kişileri ve durumları algılayışlarında hep olumlu ya da olumsuz uçlarda olma vardır. Algılama gerçekçi değildir. Örneğin annen nasıl biri diye sorsanız tamamen kötü resmedebilir veya belli bir durumu tamamen olumlu algılayıp yüceltebilir. Tıpkı masallardaki gibi iyi ve kötüyü birbirinden ayırır ve buna göre yargılamaya varır. Bu uçlar gerçekçi ve nötr algılamakta olan diğer kişiler için dikkat çekicidir.

    Kendilerindeki olumlu ve olumsuz yanların sentezi yapılamamıştır. Bu yüzden kim olduğu konusunda kararsızlık hakimdir. Ergenlik dönemine özgü kim olduğuna dair arayış borderline kişilikte yoğun şekilde deneyimlenir. Bu yüzden benliği algılayışta zaman zaman tutarsızlıklar görülür.

    İki temel dürtü ; cinsellik ve saldırganlık, kontrolsüz şekilde ortaya konur. Saldırganlık yeni kurulmuş bir ilişkinin ilk anlarından itibaren çiğ bir şekilde ifade edilebilir veya cinsellik rastgele yaşanabilir.

    En çok aldatılma ve terk edilmeyle ilgili endişeleri vardır. Her ilişki bu tehdidi taşır ve yoğun biçimde kendini koruma önlemleri almayı gerektirir. Daha çok kadınlarda görülür.

    Aşağıdakilerden beşinin (ya da daha fazlasının) olması ile belirlenen, genç erişkinlik döneminde başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, kişilerarası ilişkilerde, benlik algısında ve duygulanımda tutarsızlık ve belirgin dürtüselliğin olduğu sürekli bir örüntüdür.
    1. Gerçek ya da hayali bir terkedilmeden kaçınmak için çılgınca çabalar gösterir.
    2. Gözünde aşırı büyütme (göklere çıkarma) ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelen, gergin ve tutarsız kişilerarası ilişkiler görülür.
    3. Kimlik karmaşası denilen kendini algılayışında, önem verilen kültürel- ahlaki değer anlayışında değişkenlikler görülür tutarsız benlik anlayışı vardır.
    4. Kendine zarar verme olasılığı fazla olan, iki ya da daha çok durumda sonunu düşünmeden, aniden yapılan eylemler (aniden çok para harcama, madde kullanımı, hızlı ve tehlikeli araç kullanma, birden aşırı yemek yeme, önceden düşünülmeyen uygunsuz cinsel davranışlar).
    5.Yineleyen intiharla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar ya da kendine kıyım davranışı gözlenir.
    6. Duygu durumunda aşırı tepkililiğe bağlı olarak sürekli duygusal değişkenlik hali vardır. (saatler içinde değişen sürelerde birbirini izleyen öfkelilik, üzüntü, kaygı, sevinç dönemleri)
    7. Kendini sürekli boşlukta hisseder.
    8. Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini kontrol altında tutumama durumu gözlenir.(örn. sık sık hiddetlenme, geçmek bilmeyen öfke, sık sık kavgalara karışma)
    9. Stresle baş edememe, gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır kendinden geçme durumları gözlenir.

    Kişilik bozukluğu tanısı koyabilmek için kişinin en az 18 yaşında olması ve 15 yaşından beri tutarlı şekilde aynı davranış örüntüsünü sergiliyor olması gerekir. Özellikle ergenlik döneminde görülen kimlik karmaşası, madde kullanımı, duygusal iniş çıkışlar, kimlikle ilgili arayışlar borderline kişilikle karışma özelliğine sahiptir. Oysa ki kişilik bozukluğu diyebilmek için kararlı ve kalıcı bir kişilik örüntüsü olması gerekir.

    Borderline Kişilik Bozukluğu Neden Oluşur?

    Çocukluk dönemi ilişkileri belirleyicidir. Bebeğin bakım veren ile (genelde anne) kurduğu ilişki tarzının niteliği ve bunun ergenlikteki şekli borderline kişilik bozukluğunu oluşturur. Borderline özellikte bir anne kendini değersiz hissettiğinde çocuğunu da değersiz hissettirir, cehennemi yaşatır; iyi hissettiğinde ise çocuğunu göklere çıkarır cenneti yaşatır. İki uçlu duygu durumu bu süreçte oluşur.

    Borderline kişilik bozukluğunda Tedavi

    Eskiden tedavisi imkansızdı ancak son gelişmeler ile ilaç ve psikoterapi süreciyle başarılı sonuçlar alınmaktadır. Ancak uzun ve zahmetli bir süreçtir, sabır gerektirir

  • ORGAZM SORUNLARI

    ORGAZM SORUNLARI

    Hiç orgazm olamama ya da zaman zaman olma veya mastürbasyon ile orgazm olabiliyorken cinsel ilişki ile olamama şeklinde tanımlanabilir. Cinsel ilişkiyi sekteye uğratacak bir sorun olmasa da orgazm olma problemi yaşanabilir. Fiziksel bir sorun olmamasına rağmen orgazm olamama durumu; bu durumun arkasındaki sebebin çözümlenmesini gerektirir. Orgazm sorununun sebepleri nelerdir;

    Alelacele yapılmış bir ön sevişme, erken boşalma sorunu, aldatma sonucu hissedilen öfke, ilişkinin bozulması, ilgi ve sevgi kaybı, kayıp ve depresyon, bazı fiziksel hastalıklar ( şeker hastalığı, nörolojik bozukluklar) çocukluk çağı sorunları, ergenlik dönemi problemleri, cinsel kimlik çatışmaları, aşırı dinsel inançlar, cinsel taciz, tecavüz, partnere güvenmeme, gebe kalma korkusu gibi sebepler orgazm olamama sorununa neden olabilir.

    Tedavi;

    Değerlendirme Aşaması; (3 seans) : Çifte özel bir tedavi programı için ihtiyaç duyulan tüm bilgiler alınır. Çocukluk hikayeleri ve evlilik hikayeleri dinlenir, cinsel öykü formu uygulanır. Sorunun kaynağı tespit edilir ve çifte özel tedavi programı hazırlanır. Kontrat yapılır.

    İlişkisel Aşama: İlişki problemleri orgazm sorununa sebep oluyorsa ilişkideki bu problemler tespit edilir. İletişim becerileri geliştirilir. Eşler problemlerini birlikte çözerler.

    Bilişsel Aşama: Cinsellikle ilgili doğru bilinen yanlışlar düzeltilir.

    Duygusal Aşama: Eşler arası roller ve sorumluluk dağılımı incelenir. Aşırı çocuk ve aşırı ebeveyn tutumları dengelenir.

    Davranışsal Aşama: Yeni deneyimler için öğrenilen her şey davranışa dönüştürülür.

    Değerlendirme aşaması 3 seans, diğer aşamalar 9 seans olmak üzere ortalama 12 seansta orgazm olamama sorunu çözülebilir. Bu program çifte özeldir, her bir aşamanın seans sayısı çiftin problemine göre değişir.

  • Bir İlişkiyi Kurtarmak

    Bir İlişkiyi Kurtarmak

    Değerli kuyucular,

    Dünya üzerinde milyarlarca aday arasından belli bir kişiyi eş/sevgili olarak seçtiğimizde, bu kişi tam olarak bilemeyeceğimiz pek çok açıdan bize uygun bir partnerdir. Bilinçdışımız bilgedir; bizim hiç farkında olmadığımız pek çok kriteri ile adayları değerlendirir ve bize o kişinin uygun bir aday olup olmadığı konusunda güvenebileceğimiz duygusal mesajlar verir. Sonuçta kararımızı gerçekte bu mesajların etkisi ile veririz. Dolayısı ile çok sorulan o sorunun yanıtını verelim: eşiniz/sevgiliniz çok büyük olasılıkla sizin için doğru kişi.

    Fakat hiçbir ilişkide işlerin yolunda gitmesini tek başına partnerin doğru kişi olması garanti altına almaz. Her ilişkide karşınızda gerçek ve sizden bütünüyle ayrı bir “öteki” vardır ve ötekilerle ilişki güçlüklerle doludur. Duygularınızı, isteklerinizi, düşüncelerinizi açmak ve karşıdakininkileri de sormak durumundasınızdır. Gereksinimlerinizin her zaman ve tam olarak karşılanmaması durumuna tahammül edebilmek durumundasınızdır. Bir ilişkinin koşulsuzca kesinlikle sonuna kadar süreceği inancına veda etmek durumundasınızdır. İlişkide karşılıklılık olması gerektiğini anlayıp kabul etmek ve alıcı olmak kadar verici de olmanız gerektiğini öğrenmek durumundasınızdır. Bir ilişkde hep doyum ve mutluluk olamayacağını, kimi zaman da çatışma, huzursuzluk, acı ve mutsuzluk olabileceğini bilmek durumundasınızdır.

    Peki işler yolunda gitmediğinde bu, o kişinin sizin için doğru kişi olmadığını mı düşündürür? Elbette hayır. İşler yolunda gitmiyorsa bu sadece işlerin yolunda gitmediğini ama o kişinin hala sizin için doğru kişi olabileceğini düşündürür. Kişinin doğru kişi olmadığı inancı gerçekte bir savunmadır. İlişkide başarısız olduğunu kabul etmek pek çok kişi için güçtür ve kişi kendi başarısızlığı ile yüzleşmemek için partnerinin yanlış bir seçim olduğunu düşünmeye eğilimlidir.

    Fakat elbette partnerin yeterince tanınmadan ilişkiye dahil edildiği durumları tüm bunların dışında tutuyorum.

    Bir ilişki artık ilk zamanlardaki doyumu ve mutluluğu vermiyorsa eşlerin genelde benimsediği elverişsiz birkaç tutum olabilmektedir. Eşler ilk olarak partneri suçlayıcı ve talepkar bir tutum benimserler. Fakat partnerin “suçluluğu”, “eksikliği”, “başarısızlığı”, “hatası” söylemi üzerinden hiçbir sorun çözümlenemez. Tersine güçlüklerin artttığı görülür. Bir başka eğilim kaybedilen şeyin ilişkinin dışında bir başkası ile aranmasıdır. Aldatma ile sonuçlanan bu eğilim de bir ilişki için yıkım getirir. Pek ender olmayan bir başka eğilim de ilişkilerin kaderinin böyle olduğunu düşünüp yaşadığı yoksunluğu ve duygusal kayıpları kabullenmeye çabalamaktır. Bu da kişileri hayatı boyunca duygusal bir yoksunluğa ve geçmek bilmeyen bir mutsuzluğa mahkum eder.

    Gerçekte aşkın illa da külleneceği, sonrasında ilişkilerde kuru bir gerçekliğin hakim olacağı yönündeki inanç tümüyle yanlıştır. Bu düşünce de sevgi ilişkilerindeki başarısızlığa karşı geliştirilmiş savunmacı düşüncelerden biridir.

    Eşler şayet yaşanan güçlüklerin ortaya çıkmasında kişisel sorumluluk üstlenmeyi, sorunlardan yalnızca öteki eşin sorumlu olduğu iddiasınından vazgeçmeyi ve sorunların birlikte yaratıldığı gerçeğini kabul etmeyi başarırsa bir çift terapisinin önü açılacaktır. Bu koşullarda icra edilecek bir ilişki terapisinin sonuç vermesinin önünde bilinen hiçbir dış engel yoktur.

  • ALDATILMAK BİN ÇİZİK GİBİ

    ALDATILMAK BİN ÇİZİK GİBİ

    Pek çok çift, ilişki terapisi almak amacıyla ruh sağlığı uzmanlarına başvurduğunda, iyileştirmek için getirdikleri şeyin kendi ruhlarındaki patolojik yönler ve kusurlar değil; ilişkinin kendisi olduğunun farkında olmuyor. Onlara anlattığım ilk şey terapide kusurlu, hatalı, günah keçisi olacak birini aramadığımız; felsefi ve ahlaki konuların psikoterapi sürecinin dışında kaldığı oluyor. Sonra devam ediyorum: “Her ilişki yaşayan canlı bir organizma ve siz ilişkiye başladığınız an doğurduğunuz bu canlı organizmayı terapiye getiriyorsunuz.” Hasta olan; kişiler değil, ilişki. Bu ilişki bir darbe almış ve belki bu ilişki grip, belki kanser, belki doğuştan sakat, belki bitkisel hayatta…”

    Ve belki de bin çiziği var…

    Çünkü aldatılmak bin çizik gibi…

    Terapide bin kesiği kapatmak ve ilişkiyi yeniden yapılandırmak üzere yola çıkıyoruz. Biliyoruz ki bu yolculukta çiftler ilişkilerine durakladıkları, kaldıkları yerden başlayamayacaklar. Bu yaşantı sonrası bambaşka kişiler olup bambaşka, yeni, belki daha doyurucu, belki daha canlı ama mazisinde can yakıcı bir sadakatsizlik öyküsü olan yeni bir ilişkiye başlayacaklar.

    Aldatma Nedir?

    Aldatma; mevcut eşin bilgisi, izni veya rızası olmadan üçüncü bir kişiyle bir ya da birden fazla yaşanan duygusal veya cinsel eylemler ve söylemlerdir. Aldatma için somut göstergeler gereklidir: yazışma, eylem, ifade, söylem, davranış vb. Bir insanı öldürmeyi düşününce mi hapse giriyor kişi, öldürünce mi? Birşeyin ceza alabilmesi, suç olabilmesi ancak eyleme döküldüğünde mümkün oluyor. Bu aldatma için de geçerli. Pek çok danışanım aldatmayı tanımlamakta kafa karışıklığı yaşıyor. Bir başka kişinin içinde yer aldığı fanteziler üretmeyi, bir başka kişiden etkilenmeyi; eyleme döktüğü hiçbir davranış olmamasına rağmen aldatmayla karıştırıyor. Eğer elde somut bir veri yoksa, sadece düşünce ve hissediş varsa burada kesinlikle aldatmadan söz edemeyiz.

    Aldatma söz konusu olduğunda kişilerin yaşadıkları durumu nasıl algıladıkları da çok önemlidir. Aldatma suçluluk duygusunun varlığında vardır. Aldatan ne kadar yoğun suçluluk hissediyorsa, aldatılanın da yaşanan olaydan hissettiği rahatsızlık ne kadar fazlaysa o olay o kadar çok aldatmadır.

    Aldatmanın altta yatan nedenleri nelerdir?

    Psikososyal Nedenler

    Zamanında ulaşmanın çeşitli sebeplerle çok zor olduğu karşı cinsin kafada aşırı yüceltilmesi ve zamanında karşı cinse ulaşamamanın verdiği acizlik duygusu, aldatmanın psikososyal sebepleri arasında.

    Özelikle çift terapisine gelen danışanlarımın ortaokul ve lise yıllarında ergenliğe geç girenleri, sosyoekonomik zorluklar yüzünden erken yaşlarda hem çalışıp hem okuyarak karşı cinsle o yaş döneminde yaşamaları gereken duygusal ve cinsel ilişkiden yoksun kalanları, ya da herhangi bir sebeple ergenlik döneminde karşı cins tarafından yeterince fark edilmeyenlerin evlendikten sonra tercih edildiğinde bilinçaltındaki duygular depreşiyor ve elde etme düşüncesi onları aldatma yönünde harekete geçiriyor.

    Bilinçaltında yetersizlik hissi olan bu kişiler bir de erken evlenmişlerse erkeklikleri ve kadınlıklarını birlikte büyüdükleri ve agape/dostluğun baskın olduğu eşlerinden başka kişilerin üzerinde de denemek ve keşfetmek istiyorlar.

    İlişkisel Sebepler

    Çiftlerden herhangi biri kendisini ilişkide çözümünde çaresiz hissettiği bir problemin içinde bulduğunda ilişkide var olabilmek için, yani evliliğinin bitmemesi için bilinçsizce kendine evliliğinde çözülemeyen problemlerin stresinden kaçabileceği bir çıkış noktası inşa ediyor ve ilişkisinde kaybettiği enerjiyi bu yolla geri kazanıyor.

    İlişkiden iki çeşit çıkış noktası var: patolojik/ hastalıklı çıkış noktaları ve sağlıklı çıkış noktaları. Sağlıklı çıkış noktalarında işkoliklik, kutsal anne rolü, dernek işleri gibi çeşitli adanmışlıklar ve sosyalleşmekten söz edebiliriz. Yani kişinin mevcut partneri dışında meşk edercesine ilişkinin zamanından çaldığı ve enerjisini yatırdığı diğer alanlar….

    Patolojik çıkış noktalarında bağımlılıklar var; alkol, sigara, kumar bağımlısı olup kişi bağımlılıklarıyla sevişebilir ya da bir kadınla, adamla. Aldatarak evliliğinin stresine karşı koyan ve evliliğini sürdüren kişinin yarattığı bu hastalıklı çıkış noktasını çift terapilerinde kapatıyor ve ilişkinin aldatmaya sebep olan derin sorununa ulaşıp ilişkiyi tedavi ediyoruz. Tabii her aldatma yüzde yüz evlilik sorunu göstergesi değildir. Gelin bir de bireysel sebeplere bakalım.

    Bireysel Nedenler

    Terapilerde en sık rastladığım aldatma sebebi eşe yönelik dile getirilmeyen öfkeyi aldatmayla eyleme vurmak. Kişi bu yolla eşini cezalandırmış oluyor. Aldatan kişi terapiye geldiğinde kendisi de genellikle eşine hissettiği öfkeyi bastırdığının ve eşine ceza vermenin hazzıyla ikinci ilişkiyi suçluluk duymadan yaşadığının farkında olmuyor. Terapide bu kişilere bilinçdışında tuttukları öfkeyle ilgili farkındalık kazandırıyoruz.

    Bir diğer bireysel aldatma sebebini iç içeliğin aşırı olduğu ilişkilerde görüyoruz. Çiftlerden birinin aşırı kontrolcü ve diğerinin de aşırı uyumlu olduğu ilişkilerde benlik sınırlarının ortadan kalktığını ve kontrolü her konuda eşine bırakan kişinin kendini ayrı bir birey olarak görebilme adına aldatarak hayatında kendine ait, eşini dışarıda bıraktığı bir alan açtığını görüyoruz.

    Bağlanma problemleri olan kişiler aldatmaya daha eğilimli oluyor. Özellikle narsisistik özellikleri baskın olduğu için eşinden üstün olduğunu düşünen kişiler aldatmayı hak olarak görüyorlar. Bağımlı kişilikler de bir yandan değersizlik duygularıyla kendilerini yeterli hissedecekleri bir diğer ilişkiyi hayatlarına entegre ederken, özgüven problemleri ve yalnızlık kaygılarından dolayı değersiz hissettikleri evliliklerini de bitiremiyor.

    Kadınlar ve erkeklerde menopoz-andropoz dönemine yakın yaşlarda varoluşsal ölüm korkularına meydan okumak ve hala beğeniliyor olduklarını göstermek için eşlerinden daha genç partnerler ile onları aldatırlar. 30 yaş ve 40 yaş sendromları ile annelik babalık rollerinin kazanıldığı geçiş evresi niteliği taşıyan dönemlerde de aldatma eğilimi artıyor. Kişiler bu süreçte varlığını. duygularını ve bedenini gözden geçirmenin yoğun olduğu bir sürece geliyor. Özellikle de çocuğun doğumu ile ilginin çocuğa yöneldiği durumlarda değersizlik hisseden eş, daha özel hissedebilmek için bir başka ilişkiye yönlenebiliyor.

    Aldatıldığında kendini değersiz, pişman, suçlu, umutsuz, öfkeli, güçsüz hisseden kişi; bu durumun adını koymak, nedenlerini bilmek, sorunu çözmek ve en çokta içten içe affetmek ister. Affedeceği şey sadakatsizliğin aldatmanın kendisi değil, eşidir. İlişkinizde böyle bir deprem olduğunda yapacağınız ilk şey zaman kaybetmeden, hasta olan ilişkinizi psikoterapiye getirmek ve alanında uzman bir çift terapistine başvurmaktır.

  • ÇOCUKLARDA GÜVEN DUYGUSU NASIL GELİŞİR?

    ÇOCUKLARDA GÜVEN DUYGUSU NASIL GELİŞİR?

    Gerek başkaları ile kurduğumuz ilişkilerde karşı tarafa duyduğumuz güven, gerekse kendimizle kurduğumuz ilişkide içimizde oluşturduğumuz içsesimizin pozitif olması, bebeklik döneminde temel ihtiyaçlarımızı karşılayan kişilerin tutumu ve bizimle kurdukları ilişki ile doğrudan ilişkilidir. Özgüven, bir çocuğun kendisine yönelik iyi duygular geliştirmesi sonucu kendisini iyi hissetmesi demektir. Başka bir deyişle kendisi olmaktan memnun olması ve bunun sonucu kendisi ve çevresiyle barışık olması demektir. Kendine güven gösterilen çocuğun güveni gelişir. Üstelik kendine bağlanan umutları pekiştirmek, verilen olanakları değerlendirmek için güç ve çaba harcar. Bu nedenle, çocuklarla konuşurken kendilerine güvendiğimizi, onların seçiminin bizim için değerli olduğunu inandırıcı olarak belirtmeliyiz.

    Çocukluk döneminde ihtiyaçların zamanında ve tam karşılanması ile oluşan “temel güven duygusu”, sosyalleşme sürecinde edinilen deneyim ve yaşantılarla “benlik algısı”na dönüşerek, içimizdeki özgüven duygusunu oluşturmaktadır. Bu nedenle, çocuğun bebeklik döneminden itibaren bakımını sağlayan, onunla doğrudan ilişkide bulunan anne-babaların, bakım veren yardımcı kişilerin, sonrasında okul dönemi ile birlikte öğretmenlerin ve arkadaşların özgüven gelişiminde rolü oldukça önemlidir.

    Özgüvenli çocuklar yetiştirmek hepimizin isteğidir.

    ÖZGÜVENLİ ÇOCUKLARIN GENEL ÖZELLİKLERİ:

    yapabildikleri ve yapamadıklarıyla,

    olumlu ve olumsuz duygularıyla,

    yetenekleriyle, korkularıyla,

    kendini doğal olarak kabul edebilir,

    kendiyle barışıktır,

    duygularını kabul eder,

    daha cesurdur,

    doğal olarak dürüsttür,

    yalan ve gizliliğe ihyiyaç duymaz,

    empati duygusunu geliştirebilir,

    başkalarıyla iletişimi iyidir,

    kendine değer verir,

    kendi olmaktan mutludur,

    başarısız olduğu zamanlarda da değerli biri olduğunu hisseder,

    motive, enerjik, canlıdır,

    kendini gerçekleştireceğine inanır.

    ÇOCUĞUN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN ANNE VE BABALAR NELER YAPABİLİR?

    • Anne-babanın çocuğundan beklentileri onun gelişim düzeyine ve yeteneklerine uygun, gerçekçi olmalıdır.

    • Yetersizliklerinden çok başarılarının ve yeterli yönlerinin üzerinde durulmalı ve vurgulanmalıdır.

    • Gerçekleştirmek istediği iş, tam istenilen biçimde sonuçlanmasa bile süreçle ilgili değerlendirme yaparak çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “….bu konudaki çaban beni çok mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir.

    • Çocuğa kendi işini kendisinin yapması için fırsat tanınmalı, kendi başına yapabileceği işler bir yetişkin tarafından yapılmamalıdır. Çocuğun Bir sorumluluğu nasıl yapacağı ile ilgili bir öngörümüz var ise bunu da çocuğa belli etmemek çocuğun önyargılı işe başlamaması açısından önemlidir.

    • Yaşadığı ve karşılaştığı sorunlar onun adına çözülmemeli, çözüm bulmasına yardımcı olunmalı, alternatif çözümler üzerine düşünmesi sağlanmalıdır.

    • Başladığı işi bitirmesi konusunda motive edilmeli, destek olunmalı, model oluşturulmalıdır.

    Çocuğunuza kendini ifade etmeyi ve isteklerini etkin bir biçimde dile getirmeyi öğretin. Bu konuda kendini geliştirirse toplum içerisinde kendine güveni daha fazla olur.

    • Çocuk haksızlığa uğradığını düşündüğünde bunu ifade etmesine izin vermeli, sorularla durumun gerçekliğini fark etmesi için fırsat tanınmalıdır.

    • Evde düzenli olarak belli konularda sorumluluk alması sağlanmalı ve aldığı sorumlulukları yerine getirip getirmediği izlenmelidir.