Etiket: İlişki

  • Boşanmış Kadınların Problem Çözme Becerileri ve Bağlanma Stilleri Bakımından İncelenmesi

    Boşanmış Kadınların Problem Çözme Becerileri ve Bağlanma Stilleri Bakımından İncelenmesi

    Günümüzde gelişimsel yaklaşıma göre yapılan araştırmalara bakıldığında ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkinin , çocuğun gelişimi açısından farklı etkileri olduğu görülmektedir. Bowlby’ye göre, bebeklik döneminde başlayan duygu, düşünce ve davranış örüntüleri yaşam boyu devam etmektedir ve bireyin başkalarıyla kurduğu yakın ilişkilerde de önemli etkileri vardır (1973;1982 akt. Soygüt 2004). Bowlby tarafından ortaya çıkan ‘bağlanma’ kavramı, “Çocuğun kendisini güvende hissetmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, duygusal yakınlık görme beklentilerinin karşılanması arayışı ile kendini gösteren, tutarlılığı ve sürekliliği olan duygusal bir bağ olarak tanımlanmaktadır”.

    Çocuk doğduğu andan itibaren birçok faktörle karşı karşıya kalmaktadır ve bu nedenle araştırmacılar çocukluktan yetişkinliğe doğru bireylerin gelişim süreçleri ve bu süreçleri etkileyen faktörler üzerine çalışmalar yapmışlardır. Bu faktörlerden biri olan bağlanma konusunda ilk kez John Bolwby bağlanma kuramında bahsetmiştir. Bağlanma çocuğun dünyaya gelmesiyle başlayan, yaşam boyunca devam eden ve yaşamımızı etkileyen bir ilişki örüntüsüdür ve olması gereken bir durumdur. Bebeklikte bağlanma kavramı; bebeğin belirli kişilere olumlu tepkiler vermesi, o kişilerle daha fazla zaman geçirmek istemesi, korktuğu durumlarda o kişiyi araması ve onun varlığıyla rahatlama duygusunu yaşaması gibi duygu ve davranış örüntülerinin tümünü kapsamaktadır. (Erkuş 1994, Morgan 1991 akt. Soysal, Bodur, İşeri ve Şenol, 2005)

    Bağlanma konusunda çalışan kuramcılara göre bağlanma güvenli ve güvensiz olarak 2 ye ayrılmaktadır ve kurulan bağlanma stili yaşam boyu devam etmektedir. Bağlanma davranışı insanların yanı sıra hayvanlarda da araştırılmıştır. Bu araştırmalardan en tanınmışı Harlow’un maymunlarla yaptığı deneysel çalışmadır. Yavru maymunların doğumdan hemen sonra annelerinden ayrılmış ve kendileri için hazırlanan kafeslerde büyütülmüşlerdir. Kafeslere monte edilen manken annelerden biri tahta başlı ve silindirden , diğer anne ise tahta bloktan yapılmış olup yumuşak bir kumaşla kaplanmıştır. Her iki yapay annelerin arkalarına ampul konularak sıcaklık verilmesi sağlanmıştır. Araştırma sonucunda maymunların süt vermese bile tüylü olan manken maymunu seçtikleri bulunmuştur. Bu çalışmadan hareketle bağlanmanın oluşması için sadece fizyolojik ihtiyaçların karşılanmasının yeterli olmadığı sonucuna varılmıştır. Bunun yanı sıra maymunlarla yapılan çalışmalarda anne-baba ilişkisinden yoksun kalan maymunların çiftleşmekte zorluk çektikleri ve kendi yavrularına daha ağır ceza uyguladıkları yönündedir (Dodson 1995, Donley 1993,Hortaçsu 1991, Holmes 1993,Joseph 1992, Seifert ve Hoffnung 1987 akt. Soysal, Bodur, İşeri ve Şenol, 2005). Lorenzin kuşlarla yaptığı deneylerde de benzer sonuçlar elde edilmiştir. Bulgular, bağlanma deneyiminden yoksun olan kuşların sonrasındaki ilişkilerinin kalitesini etkilediği bulunmuştur. Bir başka çalışmada ise kuzularla çalışan Maccoby, kuzuların tel örgü arkasında gördükleri ve sadece sesini duydukları bir çöp kutusuna bile bağlanabildiklerini belirtmektedir. ( Hortaçsu, 1991 akt. Soysal, Bodur, İşeri ve Şenol, 2005). Araştırmalar sonucunda bağlanmanın oluşabilmesi için yavrunun karşıdan bir tepki almasının yeterli olduğu bulunmuştur.

    Canlılarda bağlanma ve annelik davranışı türden türe değişmektedir (Panksepp 2005b Özbaran B., Bildik T., 2006). İnsanlardaki bağlanma davranışı diğer canlılara göre daha karmaşık süreçlerden oluşmaktadır. Hayvanlarda ise bağlanma ilişkisi yavrunun büyümesi ile zayıflamaktadır.

    Bağlanma ilişkisinde anne önemli bir konumdadır. Doğumla birlikte kurulan bağlanma ilişkisi, bebek ile anne arasında kurulan iletişimin kalitesini belirlemektedir. Eğer anne kendi anne babasıyla sevgi dolu ve güvenli bir bağlılık ilişkisi geliştirmişsebu durumun kendi evliliği ve çocuğu ile olan ilişkisini olumlu etkileyecektir (Biller 1993,Donley 1993, Habip 1996, Ruble ve ark. 1990, Soysal 1999, Zeanah ve ark 1993, Zeanah ve ark. 1997).

    Bowlby’nin bağlanma kuramına göre yeni doğan bebekler, kendisine bakmaya istekli bir yetişkin ile varlığını sürdürebilirler (17,23,24 akt. Sabuncuoğlu O., Berkem M., 2006). Bebekler bakım veren kişi ile etkileşim sağlayacak davranışlar ile dünyaya gelirler. Bowlby’ nin düşüncelerine ek olarak Erikson da bakım veren kişinin bebeğin ihtiyaçlarını ne kadar karşıladığı üzerinde durmaktadır. Burada sadece fiziksel ihtiyaçlar değil yakınlık ve sevgi ihtiyacının da önemli olduğundan bahsetmektedir. Bebeğin ihtiyaçlarını anlama ve yeterince karşılamanın temel güven duygusunun sağlanmasında etkili olacağını ifade etmektedir. Bebek ile anne arasındaki bağlanma,annenin bebeğin ihtiyaçları istekleri doğrultusunda kabul edici davranışlar sergilemesi sonucunda bebek anneyi güvenilir bir insan olarak görmekte ve yaşamının ileriki dönemlerini etkileyecek şekilde güvenli bağlanma tarzı geliştirmektedir (Bylsma, Cozarelli ve Sumer, 1997; Finzi-Dottan ve Diğerleri 2003). Anne- baba ya da bakıcının çocuğun ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılamaya duyarsız kalması, sosyal olarak çocuğa destek olunmaması ve fiziksel- duygusal olarak temasta bulunulmaması çocuktan güvensiz bağlanma tarzının gelişmesine neden olabilmektedir (Peluso, White ve Kern, 2004). Bu çocuklar yaşamın ileriki dönemlerinde anne-babaya güvenmemekte ve tehdit algısı olarak görebilmektedir.Güvenli ve güvensiz bağlanma aile içerisinde kurulan iletişim sonucunda oluşmakta ve bu noktada aile yaşantıları ve anne-babanın ilişkileri önemli etkiye sahip olmaktadır.

    İnsanlarda bakım verme doğum sonrası annelik davranışına dönüşmektedir (Panksepp 2004b, Panksepp 2005b). Canlılarda bakım verme davranışını etkileyen vasotosin nörokimyasal maddesi bulunmaktadır ve etkileşimi farklılık göstermektedir. Örneğin kaplumbağalarda yumurtlayana kadar vasotonin düzeyi artarken yumurtladıktan sonra düşmektedir (Panksepp 2004b). Bakım verme davranışı üzerinde ki farklılıklarda biri ise cinsiyettir. Örneğin dişi farelerin hiç doğum yapmamış olmasına rağmen, diğer fare yavrularına karşı daha duyarlı oldukları görülmüştür. Bunun yanı sıra daha önce doğum yapmış olan farelerinde anneliğe duyarlılaşması daha hızlıdır ( Gaineve ve Wray 1994).Birincil bağlanma figürü anne olmasına rağmen bazı bebeklerde temel bağlanma babayla da iyi olmaktadır. Baba ve bebeğin bağlanmasını etkileyen en önemli faktörler anne-babanın iletişim biçimi, evliliklerinden aldıkları doyum ve ilişkilerine ilişkin algılarıdır. Eğer anne ve baba arasında gerginlik yaşanıyorsa baba-bebek ilişkisini de olumsuz olabilmektedir ( Donley 1993).

    Bağlanma özelliklerinin yetişkinin hayatındaki davranış tarzlarıyla yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir ( Taycan S., ve Kuruoğlu A. 2014) Bartholomew ve Horowitz’in 1998 yılında yılında yaptıkları çalışmada yetişkin bağlanma stilleri konusunda Dörtlü Bağlanma Modeli (DBM) adı verilen bir bağlanma modeli ileri sürmüşlerdir (13,14). Bu modele göre ;

    Güvenli Bağlanma: Benlik imajının ve diğer insanların olumlu algılandığı, kendisini sevilmeye değer bulan, diğer insanlarla yakın ilişkiler kurabilen , yalnız kalma kaygısı bulunmayan kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Saplantılı Bağlanma: Benlik imajının ve diğer insanların olumsuz algılandığı, yoğun olarak yalnız kalma kaygısı yaşayan ve kendilerini sevilmeye değer bulmayan kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Kayıtsız Bağlanma:Olumlu benlik imajına sahip olan fakat diğer insanların olumsuz algılandığı, kendini sevilmeye değer bulan ama diğer kişilerin olumsuz beklentileri olduğunu düşünerek yakın ilişki kurmaktan kaçınan, hayal kırıklığı yaşamamak için kendilerini koruyan ve bağımsızlıklarını sürdürmek isteyen kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Korkulan Bağlanma: Benlik imajının ve diğer insanların olumsuz algılandığı, kendilerini değersiz gören, yalnız kalma kaygısı kaygısı yaşayan bu nedenle yakın ilişkiler kurmaktan kaçınan, yoğun olarak incitilme, kaybetme ve reddedilme kaygısı taşıyan kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Evlilik farklı özelliklere sahip iki insanın hayatlarını birlikte devam ettirmek istemeleri ile başlayan bir süreçtir. Eşler daima birbirlerinin istedikleri şekilde davranamabilirler bu durum ise aralarında çatışma yaşamalarına neden olabilir. Bu çatışmaların nedenleri ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitimsel olabilceği gibi eşlerin kişilik özellikleriylede ilgili olabilir. Psikiyatrik sorunlar ve evlilik uyumu ile ilgili yapılan araştırma sonuçları farklılık göstermektedir. Birtchnell ve Kennard’ın (1993) yaptıkları çalışmada psikiyatrik hastalığın varlığında evliliğin devam etmesinin zorlaşacağı belirtilmiştir. Bir başka çalışmada ise evlilik uyumu ve depresyon arasında negatif bir ilişki olduğu belirtilmektedir (Kim 2012). Evlilik sorunları yaşayan kadınların daha kaygılı ve kaçınan oldukları bulunmuştur (Taycan ve Kuruoğlu 2003). Akciğer kanser hastaları ve eşlerinin bağlanma stilleri ve eş uyumunun araştırıldığı bir çalışmada; kaçınan ve kaygılı bağlanma stilinin depresyon ve evlilik kalitesinde bozulma ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Ayrıca kaçınan bağlanma stili olan hastaların eşlerinde daha yüksek düzeyde öfke ve depresyon yaşadıkları bildirilmiştir (Porter ve ark. 2012). Buna benzer bir araştırmada ise bağlanma stilinin eş kaybından sonra yaşanan yas sürecinde etkili olduğu vurgulanmıştır ( Mancini ve ark 2009). Bağlanma stili ve evlilik uyumu arasındaki ilişkinin araştırıldığı bir çalışmada , güvensiz bağlanmanın evlilik ilişkisinin bozuk olduğu durumlarda bireyleri depresyona daha yatkın hale getirdiği vurgulanmaktadır (Scott ve Cordona 2002). Bir başka çalışmada ise güvenli bağlanma stiline sahip olan bireylerin problem çözme davranışlarının geliştiği, kaçınanların ise problemleri çözmek yerine kaçındıkları belirtilmiştir (Taycan ve Kuruoğlu 2003).

    Günümüzde toplumsal yapının değişmesi, kadının iş hayatında daha fazla yer alması, eğitimli kadınların artması ve geniş ailenin evlilikler üzerindeki etkilerinin azalmasıyla birlikte kadınlar daha da özgürleşerek geleneksel yapıdan esnek bir yapıya geçilmeye başlanmıştır. Toplumun kadın ve erkeğe yüklediği görevlerinde değişmesiyle birlikte boşanma oranlarının arttığı gözlemlenmektedir. Günümüzde evlilik oranları düşerken boşanma oranları artmaktadır ( Landis, 1975, akt. Beştepe ve ark, 2010,s. 15). Evlilikte çiftler ruhsal,sosyal, bedensel ve fiziksel sorunlar yaşayabilir. Bazı bireyler bu sorunlarla daha kolay başedebilirken bazı bireyler ise sağlıklı iletişimden yoksunsa evlilik çatışmaları yaşanabilmektedir ( Christensen& Shenk, 1990; akt. Karahan, 2007, s.846).

    Yaşanılan çatışmaların çözülmesi kimi zaman boşanma ile sonuçlanmaktadır. Boşanmanın bir çok nedeni olmakla birlikte günümüzde çok sık karşılaşılan nedenler eşlerin birbirlerinin beklentileri karşılayamaması, iletişim sorunları ve kültürel farklılıklar olarak karşımıza çıkmaktadır (Şendil ve Kızılbağ, 2005). Boşanma ve boşanma sonrasinda yaşanılan en büyük sorunlardan birisi ise erkeğin ve kadının hayatını yeniden düzenlemesi ve yaşanılan zorluklarla başetmeleridir. Bu sorunlarla başetmeleri için etkili problem çözme, çözüm yollarının belirlenmesi ve en uygun seçeneğin uygulanması ile mümkündür (Morgan 1999).

    Boşanma sürecinde problem çözme becerilerinde cinsiyet farkı olduğu birçok araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Kadınların boşanma sürecinde problem çözme becerilerinin erkeklere göre düşük olmasının toplumsal baskı, kültürel yapı, eğitim, geliri durumu ve sosyal destek gibi bir çok nedeni olabilir (Schalk 2005). Bağlanma kuramına göre, bağlanma örüntüsü kriz durumlarında etkin hale gelmektedir. Boşanma sonrasında bireyleri yaşadığı kriz durumunda bağlanma stillerinin aktive olacağı düşünülmektedir. Literatüre bakıldığında bu konuda çalışan terapistler, kriz anında yaşanan bu örüntülerin düzelip düzelmeyeceği konusunda çalışmalar yapmaktadır. Bowlby’nin Güvenli Üs adlı kitabında ve Ainsworth (1989) ile Bretherton (1990) yazdığı yazılarında bağlanmanın örüntülerinin terapötik süreçte değişebileceğinden bahsetmişlerdir. Bu süreçte Bowlby’e göre bağlanma örüntüsünün değişmesi için 5 aşama vardır. İlki güvenli üs, bireyin kendisine acı veren yanlarını ve özelliklerini tanımasına imkan verecek güvenli bir ortam sağlamaktır. İkincisi bireyin diğer insanlarla yaşadığı ilişki örüntülerini keşfetmesini sağlamak, üçüncüsü bireyin bağlanma figürleri üzerinde durmak. Dördüncüsü yaşadığı duygu, beklenti ve algılarının, çocukluk ve ergenlik döneminde ebeveyniyle olan ilişkisinden ne kadar etkilendiğini fark ettirmektir. Beşincisi ise bireyin geçmişte yaşadığı acı verici olayları ve ebeveyni ile yaşadığı yanlış yönlendirme sonucunda benlik algısı ve diğer insanlarla yaşadığı ilişki örüntülerinin değişebileceğini farkına varmasını sağlamaktır.

  • Vajinismus Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Vajinismus Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Vajinismus; kadınlarda görülen ve cinsel ilişkideki istem dışı kasılmalara bağlı olarak ilişkiye girememe durumudur. Sorunu yaşayan kadınlar eşleriyle hiçbir şekilde ilişkiye giremezler veya ilişki son derece zor, ağrılı ve acılı bir şekilde gerçekleşir.

    İlişki sırasındaki kontrol dışı kasılmalar ile birlikte aşırı korku ve heyecan, nefes alış verişinde artış, çarpıntı, titreme, terleme, eşi elle veya ayakla itme ve ağlama krizleri şeklindeki tepkilerde görülmektedir.

    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    > İlişki sırasında kasılma ve eşe izin vermeme

    > Zor, ağrılı ve acılı bir şekilde ilişkinin gerçekleşmesi

    > İlişkide ancak kısmi birleşmenin olması, rahat olamama, kasılma

    > İlişkide bacakları yeterince açamama, eşi elle veya ayakla iterek engel olma

    > İlişki sırasında ağlama, korkuyla birlikte yatağı terk etme

    > Vajina içine fitil, tampon yerleştirememe

    > Vajinaya bakamama ve hatta dokunamama

    > Cinselliğin tiksindirici, iğrenç bir durum olarak görme ve cinsellikten uzaklaşma

    > Jinekolojik muayene olamama, buna izin verse bile kasılmaların olması

    VAJİNİSMUS NEDEN ORTAYA ÇIKAR?

    > Ailelerin kapalı, koruyucu yetiştirme tarzı

    > Çocukluktan itibaren cinsel bilgilerden eksik büyütülme

    > Cinselliğin kötü bir durum olduğu hissettirilmesi ve tabulaştırılması

    > Yaşanılan veya şahit olunan cinsel travmalar (tacizler gibi)

    > Kızlık zarı ve vajina yapısı ile ilgili doğumsal anormallikler ( Karşılaşılma olasılığı çok düşük)

    > İlk cinsel ilişki ile ilgili duyulan yanlış ve abartılı bilgiler

    > Çift uyumsuzluğu

    > Kişinin genital organlarının anatomisini bilmemesi

    > Çiftler arasında duygusal bağların zayıf olması (istenmeyen evlilikler)

    TEDAVİ EDİLMEZSE

    Vajinismus, ülkemizde her 10 kadından 1’ inin karşılaştığı ciddi bir psikolojik durumdur.Bu durum tedavi edilmezse çiftlerde öncelikle cinsel isteksizlik, duygusal bağların zayıflaması ve hatta boşanmalara kadar giden ciddi aile problemlerine dönüşebilir. Bu durum bireysel olmadığı, yani sadece kadının problemi olmadığı için eşi de ciddi anlamda psikolojik olarak etkilenir. Çiftlerin aile yaşamlarını, sosyal hayatlarını, iş hayatlarını, performanslarını ve özgüvenlerini olumsuz yönde etkiler.Bu çiftler sürekli mutsuz ve depresif olarak evliliklerini devam ettirme çabası içinde kıvranıp dururlar.

    Bazı durumlarda kadındaki vajinismus rahatsızlığının sebebi cinsel partnerinden de kaynaklanıyor olabilir.

    ÇİFTLERİN YAPMASI GEREKENLER;

    Siz de vajinismus belirtileri taşıyorsanız, öncelikle bir kadın doğum uzmanına başvurarak jinekolojik muayeneden geçmelisiniz. Böylelikle hem yapısal bir sorunun olup olmadığı anlaşılacak hem de kesin tanınız konulacaktır. Sonrasın da ise alanında uzman bir cinsel terapist tarafından mutlaka destek almalısınız. Çiftler genellikle kadın doğum uzmanına gittikten sonra cinsel terapiste gitmeyi erteliyorlar. Sebebi ise hem utanma hem de evde sürekli deneyerek bu durumdan kurtulabileceklerini düşünüyorlar fakat bu durum bilinç altından geldiği için kişi tamamen istem dışı davranıyor. Tam ilişki esnasında yukarıdaki saydığımız belirtileri ortaya çıkarıyor ve ne kadar denerlerse denesinler hem başarısızlıkla sonuçlanıyor hem de duygusal olarak daha çok yıpranıyorlar. Bir cinsel terapist olarak tavsiyemiz bir an evvel uzman bir cinsel terapist tarafından çiftlerin dikkatlice dinlenmesi ve her çifte göre bir tedavi şeklinin belirlenip ağrısız, acısız ve kanamasız bir şekilde tedavinin sonuçlanmasını sağlamaktır.

    VAJİNİSMUS TEDAVİLERİ NASILDIR?

    Cinsel terapist çiftleri önce birlikte detaylı bir şekilde dinler, sonrasında çiftleri teker teker ayrıntılı bir şekilde dinler . Kişiye ve çifte göre bir tedavi şekli belirler. Bu durum her bireyde ve çiftte farklı ortaya çıktığı için terapistinde bu farklılıkları göz önünde bulundurarak kişiye ve çifte özel tedavi sürecini başlatır. Dünyada en sık bilişsel, davranışsal tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Bu tür tedavilerdeki amaçlar; cinsellik hakkında doğru bilgilendirme ( yeniden yapılandırma) kişilerin kendi vücudunun anatomik yapısını tanıtmak, cinsel mitlerin konuşulması, kaygıların azaltılması, nefes ve gevşeme egzersizleriyle birlikte kasılmaların kontrol altına alınması , çiftlere evde yapmaları için verilen aşk oyunları, masaj, mastürbasyon, cinsel birleşme tekniklerinin öğretilmesi ve değişik cinsel pozisyonların anlatılması tedavilerde kullanılan kitap, CD,DVD, maket ve simülatörlerle tedaviyi adımlaştırarak zevkli, eğlenceli bir hale getirerek çiftlerin bu durumdan kurtulması sağlanır.

  • Dostça Boşanmak

    Dostça Boşanmak

    Geçtiğimiz günlerde, köşe yazarı Onur Baştürk’ün, tanınmış bir simanın boşanmasına dair bir yazısına denk geldim. Bu çiftin, boşanma sonrasında, birlikte gülümsedikleri bir fotoğraf üzerine ve boşanma şeklinin ne kadar medeni olduğuna dair bir yazıydı. Ben de psikolog gözlüğümle bu fotoğrafa bakıp düşündüm. Beş çocuğu olan bir çift, gün geliyor yollarını ayırmaya karar veriyor. Kavgasız, gürültüsüz, gülümseyerek..Toplumumuzun alışkın olmadığı bir tablo..Sanki ayrılıklar her daim kavgalı, çekişmeli, bolca hakaretli olur gibi bir toplumsal algıdan söz edebiliriz. Oysa ki, her çiftin evlilik kararı alma motivasyonu ve enerjisi nasıl farklılık gösteriyorsa, ayrılma nedenleri ve biçimleri de yine farklılık gösterecektir ve evet gülümseyerek, hatta el ele tutuşarak boşanmak neden mümkün olmasın? Böyle ayrılabilen çiftler bunu nasıl başarabiliyor, bundan bir parça söz etmek istiyorum.

    Eski yıllarda, ayrılan bir kişiye “Neden ayrılıyorsunuz?” sorusu yöneltildiğinde, “Eşimle aramda iletişimsizlik var” ya da “Yürümek istediğimiz yollar farklılaştı” gibi yanıtlar alınsa, bu kişiye büyük bir ihtimalle garipseyen bakışlar atılırdı. Anne-babalarımızın zamanında bir evliliğin sona ermesi, ancak çok yoğun şiddet, alkol-madde kullanımı gibi nedenlerin varlığında belki makul sayılabilirdi. Belki diyorum, çünkü toplumumuzun genetiğine işlemiş bir “kutsal evlilik” imajı var, yani insanlar sanki boşanmamak üzere evlenirler ülkemizde. “Yuva”nın kutsallığına vurgu yapılır ve özellikle de çocuk sahibi olunmuşsa, mutlaka devam etmelidir evlilikler! Hele ki, kadınların üzerine yüklenmiş ne kadar da fazla sorumluluk vardır. “Yuvayı dişi kuş yapar” sözü yıllarca eğitimli kadınların üzerinde bile bir kambur gibi yer aldı. İlişkilerin yürümesinde sanki ana rol kadınınmış gibi bir algı hep mevcuttu.

    Kadın ve özellikle anne olmuş bir kadının çağrışımları ülkemizde sizce de şöyle değil midir? “Fedakar, kendisini çocuklarına adamış, kendi bireysel ihtiyaçlarını unutmuş, eşini idare edebilen, alttan alan, daha arka planda yer alan, derleyen, toparlayıcı vb.” Bu düzen ve kadına atfedilen, onun daha arka planda olmasını öngören sıfatlar artık İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşayan eğitimli, çalışan kadınlar dünyasında kabul görmüyor, herkes kendi kimliğine daha çok sahip çıkıyor. Özgürlük, özgür hissetmek çok önem taşıyor. Eskiden kırklı yaşlar “bir köşeye çekilme “ yaşıyken, şimdi “Hayat kırkında başlar” düşüncesi kabul görüyor.

    Bu bağlamda baktığımızda da, artık evlilikler de hem kadın, hem de erkek için, idare edilmesi, yürütülmesi zaruri bir kurum olmaktan çıkıyor. Evlenen her çift şüphe yok ki, mutlu olmak için evlenir; hayalleri, planları, olumlu beklentileri vardır. Ancak, geçen zaman, iki kişiyi de farklı etkileyebiliyor. Hem kadın, hem erkek kendi içinde farklılaşabiliyor, hayattan beklentileri, yapmak istedikleri, düşünce yapıları, inançları değişebiliyor. Bu değişim olurken, kadın ve erkek, ortak kümeleri olan ilişkilerini sabit tutup, yenilemezlerse denklemin bozulduğunu, sorunların baş gösterdiğini görüyoruz. Oysa ki, ilişki hem duygusal hem de cinsel olarak heyecan, tutku öğelerini her dönem yenilemelidir. Farklılıklar, karşılıklı sürprizler, rutini kırmak..İlişkide tekdüzelik bir süredir devam ediyorsa, duyguların yoğun kalması çok zor bir olasılıktır.

    Bir evliliğin devam etmesi için iki tarafın da duygusal bağının, paylaşımlarının derinliğinin, yakınlığının, karşılıklı anlayışın temel belirleyiciler olduğunu düşünürüm hep. Eşler aynı anda, hem birbirlerine bağlı, hem de özgür hissettikleri oranda mutlu ve tatminli hissederler kanımca. Eğer karşılıklı bu alışveriş uzun bir süredir sekteye uğramışsa, iki taraf da sıklıkla kendisini üzgün, enerjisi alınmış, öfkeli, mutsuz hissediyorsa, öncelikle bir evlilik terapisi almak düşünülebilir. Onları bu noktaya taşıyan nedenleri bulmak ve ilişkilerini istedikleri, hayal ettikleri noktaya taşımak için beraber, el ele verip çalışabilirler. Bu çalışma sonrası, ilişkilerini eskisinden sağlam hale getirebilen çiftlerin olabildiğini çift terapisi uygulamalarıma dayanarak söyleyebilirim. Ancak, bütün bu çabaların sonucunda duygularını harekete geçiremeyen ve yollarının tamamen ayrıştığı noktasında hemfikir olan çiftler de görüyorum.

    En çatışmasız, kavgasız boşanmalar bile kadın ve erkek için zorlayıcıdır. Neticede, bir “kayıp” duygusu yaşanır ve yas sürecine benzer inişli çıkışlı duygular yaşanabilir. Ama, bu kaybın travmatik biçimde yaşanmaması adına, ilişkiyi onarmak için çaba gösterilip sonuç alınamadıysa, anlaşmak ve uzlaşmak çiftlerin psikolojik sağlığı açısından önemlidir.

    Birbirlerinden alacak, verecek bir şey olmadığına kanaat getirmek, iki tarafın bu gerçeği olgunlukla karşılaması, kabullenmeye çalışması, Onur Baştürk’ün yazısına konu olan çiftin fotoğrafında olduğu gibi, gülümseyerek, dostça ayrılmakla da sonuçlanabiliyor. Böyle ayrılabilen çiftlerin haberlerinin medyada yer bulmasını, topluma olumlu örnek teşkil etmesi açısından oldukça yararlı buluyorum.

  • Terapi Nedir?

    Terapi Nedir?

    Terapinin kelime anlamı; bir tanıyı takiben, bir sağlık problemini iyileştirme denemesi olarak ele alınabilir. Bakım, terapi, tedavi ve müdahalekelimeleri aynı anlamsal alanda (semantic field) yer almaktadır vebağlama bağlı olarak eşanlamlı kelimeler şeklinde birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Ama söz konusu psikoterapi olduğunda bu anlamların hepsiyle oynamamız, dönüştürmemiz gerekir. Zira psikoterapi bakımdeğildir, farklı bir tedavi anlayışı vardır ve müdahalesi sıklıkla bilişseldir. O hâlde psikoterapi nedir?

    Psikoterapi; düzenli kişisel etkileşim üzerine kurulu, kişinin değişimine ve problemlerinin üstesinden gelmesine arzulanan yönde yardımcı olmak için psikolojik yöntemlerin kullanımıdır. Psikoterapi; bireyin iyi olma hâlini ve ruh sağlığını geliştirmeyi, zorlayıcı davranışlarını, inançlarını, kompülsiyonlarını, düşüncelerini ve en çok da duygularını çözümlemeyi ve yatıştırmayı ve kişisel ilişkilerini ve sosyal becerilerini geliştirmeyi hedefler.

    En temelde psikoterapi, bir ilişkilenme hâlidir. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir ilişki kurma ihtiyacı içerisindeyiz ve terapi odasının gerçekliği de bu ihtiyaç üzerine inşa edilmektedir. Terapi odasında terapist ve danışan arasında kurulan ilişki, iletişimin tüm olanaklarını kullanır. Yalnız kelimeler, jest ve mimikler üzerinden inşa edilen bu ilişkide sağaltıcı olan bunların hiçbirisi değildir. Dile getirilemez olanın, gizli kalmış, saklanmış, karanlık yanımızın, terapistin tanıklığında vücut bulması, dışarıda kurduğumuz ilişkilere hiç benzemeyen bu karşılaşmanın tedavi edici yönünü oluşturur. Dolayısıyla psikoterapi; bir danışma, akıl verme/sorma, doğruyu bilme veya içimizdekileri dışarı atma ortamı değil, kişinin kendisine döndüğü, kendiliğini keşfettiği, ilişki kurmayı tecrübe ettiği ve arzusunu analiz ettiği eşsiz bir deneyimdir.

  • Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve Çift Terapisi

    Bireyler arasında yaşanan sorunlar evliliğin ya da ilişkinin sürecine göre değişkenlik göstermektedir. Örneğin yeni başlayan evlilikler de görülen sorunların bazıları duygusal yakınlaşmada yaşanan sorunlar, yeni düzene alışmakta zorluk, maddi ve manevi paylaşımlarda ortak yol bulamamak, evlilikten beklentilerde farklılıklar, güç savaşları, cinsel yaşamdaki sorunlar, evliliğe dışardan yapılan müdahalelerden kaynaklanan problemler gibi sıralanabilir. Kişiler kendi bireysel hayatlarından ve kök ailelerinden ayrılmayı şiddetli yaşayabilecekleri gibi, evlilikte yaşanan sorunlarla da nasıl baş edebileceklerini bilemiyor olabilirler. Bu genelde ergenlik dönemine benzer bir süreçtir. Kişiler “benmerkezci” düşünüyor veya ilişkilerinde “ben de burdayım”, “ben böyleyim” diyor olabilirler. Ben, benim duygularım, benim alışkın olduğum aile hayatı doğrudur gibi bir mantıkla karar alabilirler ve bu da karşı tarafın beklentilerini karşılamadığı sürece ilişkide çatışmalara sebep olur.

    Kişiler evliliklerinin ilk dönemlerinde olan sorunlarla kendileri baş edebileceklerini düşünürler ama bazen bu konuda yetersiz kalırlar ve evliliklerini negatif bir döngüye sürüklerler. Çözülmeden üstü örtülen sorunlar başka zamanlarda tekrar ortaya çıkmaktadır. Bir hata yapıldığında kurulan bir “özür dilerim” cümlesi bazen sadece anı kurtarmak için kurulan bir sözdür, önemli olan bunu telafi etmeye çalıştığınız, kendinizi anlatmaya çalıştığınız, neyin neden yaşandığına dair iletişime geçtiğiniz, karşı tarafın hislerini anlamaya çalıştığınız süreçtir. Sağlıklı bir iletişim kurularak bu konunun üzerinde durularak bir daha tekrarlanmaması daha muhtemeldir. Diğer türlü insanlar o an affetmiş olsalar bile bir sonraki tartışma da bunun tekrar yüzeye çıkması olasıdır. Bu durum evlilik söz konusu olmayan duygusal ilişkilerde de genelde görmezden gelinebilir. Bireylerde genelde evlenince düzelir gibi bir inanış vardır, ancak evlenince bir çaba göstermeden, ortak nokta bulunmadan düzelme genelde söz konusu olmamaktadır.

    İlişki iki ayrı hayatı yaşayan insanın bir arada olduğu ve ortak bir hayatı paylaşmayı amaçladıkları bir süreçtir. Bu ilişkiyi kaliteli kılan da ortak noktada buluşabilmeleridir. Kişiler farklı oldukları için değil, beklentileri farklı olduğundan dolayı beklentileri karşılanmadığından dolayı mutsuz olurlar. Bunu çözmenin en güzel yolu da sağlıklı bir iletişimdir. Bireyler birbirlerini anlamaya çalışmalı ve karşı tarafın beklentilerini de karşılamaya çalışmalıdırlar.Böylelikle ilişkinin içinde mutlu olan bireyler ilişkilerinin de daha tatminkar olmasını sağlarlar. Birey karşı tarafın beklentilerini karşılayamayacağını belirtirse bu sefer kişi bu beklentiler onun için ne kadar vazgeçilebilir ona odaklanmalıdır. En doğrusu bu beklentilerin evlilikten önce konuşulmasıdır, böylelikle evlilikte sürprizlerle karşılaşılmaz. Bu süreçte evlilik öncesi ilişki danışmanlığı da uygulanmaktadır.

    İletişim kurarken cevap verme odaklı değil, anlama odaklı dinlemek en doğrusudur. Kişi kendini, duygularını açıklarken siz kendinizi korumak için kuracağınız cümleyi düşünüyorsanız bu olması gereken bir iletişim şekli değildir. Bunun yanında suçlayıcı davranmak genelde kişiyi çözüme ulaştırmaktan çok ilişkideki gerilimi arttırır. Bunun yerine “ben dili”’ni kullanmak daha verimli bir yoldur. “Yine geç geldin, sözünü tutmadın” gibi suçlayıcı cümleler yerine “Erken gelmeni çok isterdim, güzel bir gün geçirebilirdik, çok üzüldüm” gibi kendi duygunuzu da kapsayan cümleler kurmak ilişkide daha olumlu bir etki yaratır.

    İlişkideki bireylerde genelde beklentilerin karşı taraf tarafından anlaşılması beklenir ve dillendirilmez. Kişi dillendirmediği beklentinin olmasını beklerken de kendini yıpratır ve genelde karşı taraf ne olduğunu anlamaz. Önemli olan beklentilerin açıkça konuşulmasıdır. Çünkü karşı tarafın sizin beyninizi okuması imkansızdır. Herkes farklı aile yapılarından gelmekte, farklı beklentileri olan farklı ilişkiler deneyimlemektedir. Onun için kendinizi açıklamaktan çekinmemeniz en doğrusudur. Bireylerin beraber vakit geçirme süreleri, bu süreyi ne kadar verimli geçirdikleri, paylaşımları, güven ilişkileri, iletişim şekilleri ilişkinin sağlıklı olabilmesi için önemli unsurlardır. Çift terapilerinde bu konular üzerinde de çalışılmaktadır.

    Yukarda belirttiğim problemlerin yanında aileler çocukları olduklarında bir rol daha üstlenirler. Aileye yeni katılan bireyle beraber kendi ikili ilişkilerinde yaşanan değişiklikler pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir. Bazen anne ve baba olduklarında, eş olmayı arka plana atabilirler, hatta unutabilirler. Ancak unutulmamalıdır ki anne, baba olmak çok önemli bir rol olsa da bireyler eş olmayı asla arka plana itmemeliler, birbirlerine vakit ayırmalılardır.

    Bütün bu ve benzeri konularda çiftler kendi baş edemedikleri konularda bir terapistten yardım almaktan çekinmemelidirler. İlişki insanın hayatında çok yer kaplayan ve pozitif ya da negatif etkisi kuvvetli bir dinamiktir. İyi bir ilişki, evlilik yaşamak kişinin hayatında daha mutlu, sorunlarla daha rahat baş edebilecek bir birey olmasını sağlar. Paylaşım, anlayış, doğru iletişim ve sevgi ile ilişkiler daha kaliteli yaşanabilmektedir.

  • Vajinismus Nedir? Tedavi Süreci ve Hissettirdikleri

    Vajinismus Nedir? Tedavi Süreci ve Hissettirdikleri

    Cinsel ilişki sırasında vajen girişini çevreleyen kasların istem dışı kasılması ve cinsel ilişkinin gerçekleşemediği bir bozukluk halidir. Vajinismus kadının yaşadığı bilinç dışı bir anlamı olan, vajen kasının kasılma reaksiyonudur. Vajinismus, kadın tarafından bilinç düzeyinde yaşanılmasını istemediği ve rahatsız olduğu bir durumdur. Vajinismuslu kadınlarda cinsel birliktelik dışında vajen girişi kontrol edilebilir veya edilemez.

    Örneğin; parmak sokulabilir. Parmak ile vajen girişinde kasılma olmuyorsa buna basit vajinismus denilmektedir. Vajinismus ilk cinsel ilişki deneyimi sırasında kendini göstermektedir. Vajeni çevreleyen kasların kasılmasıyla cinsel birleşme oluşamamaktadır. Büyük bir panik, endişe ve korku yaşanmaktadır. Bu korkuyla partner itilmekte ve kadın bacaklarını sıkıca kapatmaktadır. Çok seyrek görülen yaralanmalar, vajina içi yırtıklar, kadının cinsel hastalıkları, cinsel organındaki rahatsızlıklar ve disparoni gibi sebepler dışında bu gibi durumlarda da kadın kendini kasabilmektedir. Fakat bunlar dışında vajinismus tamamen psikolojik bir rahatsızlıktır. Terapi yöntemiyle tedavi edilmektedir.

    Hastalarımızın tedavideki en büyük sıkıntıları “acaba başarabilir miyim?” kaygısını yaşayarak tedaviyi ertelemeleridir. Ertelenen süreç gittikçe korkuyu büyütmekte, sıkıntı yaratmakta, eşlerin birbirlerinden ve cinsellikten uzaklaşmasını sağlamaktadır.

    Vajinismus, çözümü kolay olan bir problemdir. Burada sağlıklı bir kadın olmak için yapılacak ilk adım tedaviye karar vermektir. Tedaviye karar veren hastanın kendisi, eşi ve doktoru bir ekip halinde çalışarak bu problemi rahatlıkla o kadının sıkıntılarını yenmesini sağlamakta ve problem aşılmaktadır.

    Vajinismus problemi bir erteleme hastalığıdır. Ertelemek demek aslında burada sorun ile yüzleşmekten ve başarısızlıktan kaçmak içindir. Çünkü kişinin içindeki yaşadığı kaygılardan dolayı problem için başvurması ve bir tedavi-terapi sürecine girmesi maalesef onun için çok korkutucudur. Eğer sorunu ertelerseniz aslında başaramama kaygınızı ertelemiş olursunuz.

    Vajinismusa sebep olan yanlış inanışları sıralarsak aşağıdaki gibidir:

    Cinsellik erkeklerin yaşadığı ve kadınların erkekler için yapmakla zorunlu olduğu bir durum gibi inanılması.

    Cinsel birliktelik acı verici, kötü bir şey gibi düşünülmesi.

    Erkekler baskın olan, güvenilmemesi gereken insanlar olarak düşünülmesi

    Cinsel istek ve arzu keyfin yaşanması hafif kadın olarak algılanacağı düşüncesi ve kadının kendini göstermemesi gerektiği düşüncesi.

    “İlk cinsel birliktelik çok ağrılıdır” gibi yanlış inanış ve mit mevcuttur. Bu inanışla kaçırılması ve yaşanmaması gereken bir şey algısıyla yetişen kadınlar ilişkiler sırasında yerleşmiş olan bu inanışların etkisiyle ilişkiye girmekten rahatsızlık duyacak ve ister istemez vajinal kaslarda kasılma olacaktır.

    Benim vajinam küçük ondan ilişkiye giremiyorum diye bir şey yoktur. Çünkü vajen on kat genişleyebilecek bir organdır. Doğum sonrasında bir bebek rahatlıkla vajen içerisinden geçebilmektedir.

  • Sağlıklı Bir İlişkinin Yapı Taşları

    Sağlıklı Bir İlişkinin Yapı Taşları

    Günümüzde ilişkilerin çok hızlı başlayıp aynı hızda bittiğine daha sık şahit oluyoruz. Fastfood gibi hızla tüketip sofradan kalkıyoruz. Ama sonra tekrar acıkıyoruz. Sevgiye, ilgiye, güven duymaya, birine ait olmaya yani bir ilişkiye ihtiyaç hissediyoruz. Sonra gelsin yeni bir ilişki….Bazen de var olan uzun süredir devam eden ilişkilerde ve hatta evliliklerde de pek çok sorunla karşılaşıyoruz. İlişkilerde sorunların pek çok nedeni olabilir ve tabi ki her ilişki, her çift ve onların yaşadıkları sıkıntı kendilerine özeldir. Ancak bazı temel konular da vardır ki başlayacak olan yada var olan ilişkinin daha sağlıklı ilerlemesine yol açar.

    Partnerimizi tamamen kendisi olduğu için seçmemiz bu temel konulardan belki de en önemlisidir. Onu değiştirebileceğimiz, denetleyebileceğimiz, kontrol edebileceğimiz, sahiplenebileceğimiz hayalinden vazgeçmemiz gerekir. Bu hayalimiz gerçekçi değildir ve hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Seçtiğimiz partnerlerimizin de kendilerine özgü yaşam biçimleri ve düşünce yapıları vardır. Kendi sınırlarımızı bilip partnerimizin sınırlarına da saygı duymalıyız.

    İlişki içerisinde şüphelenmekten, kafamızda kurmaktan, başkalarıyla konuşmaktan vazgeçip partnerimizle konuşabilmeyi öğrenmemiz gerekir. Çünkü bir ilişkinin olmazsa olmazı karşılıklı güvendir. Birine, bir şeye güven duymak kendiliğinden olmaz. İletişim kanallarını sürekli açık tutmalı ve şeffaf olmalıyız. Sözel olarak saldırgan ya da suçlayan bir tarzda konuşmaya başladığımızda karşımızdaki kişi savunmaya geçer. Bu durum sağlıklı bir iletişim biçimi değildir. Sağlam bir ilişki için doğru iletişim becerileri edinmemiz gerekir.

    Kendimizi tanımak sadece romantik ilişkilerimiz için değil kurduğumuz her ilişki için altın kuraldır. Nelere sevinir, nelere üzülürüz, hangi durumlar kızgınlığımızı ortaya çıkarır, neye katlanıp neye katlanamayız, hangi durumlar size uygundur, hangileri değildir kendimizi tanımak içimizde ki sorunların, inançların farkında olup ilişkilerden ne beklediğinizi bilmektir.

    Kim olduğumuz ve ne istediğimizle ilgili sağlam bir fikre sahip olduğumuzda partnerimizden ve ilişkiden ne beklediğimiz konusu gündeme gelir. İsteklerimizi ve beklentilerimizi yazarak bulmaya çalışmak, daha gerçekçi ve kalıcı bir liste oluşturmamıza yol açar. Tabi ki zaman ilerledikçe bu listede ufak değişiklikler olacaktır. Ama arada bir listemize göz gezdirip temelden ne kadar sapıp sapmadığımızı kontrol edebiliriz.

    Süprizlerden, ilgi ve kabul görmekten , sevginin hissettirilmesinden, anlayıştan , ihtiyacımız olduğunda şevkatten, samimiyetten ve saygıdan hoşlanırız. Zaman zaman alıngan olabiliriz, hatta neşesiz, ilgisiz, zaman zaman sevimsiz ve düşüncesiz de olabiliriz. Hatta kızgın, sinirli ve mutsuz olmakta çok insani bir durumdur. Emin olun partnerimiz içinde durum böyledir. Yani o da insandır ve her zaman duygu durumu aynı olmayabilir. Bizim hoşumuza gidecek bir çok şey olduğu gibi onunda hoşuna giden şeyler vardır.

    Sorun odaklı değil de çözüm odaklı olalım. Her ilişki başlangıcında ya da ilerleyen zamanda çıkmaza girebilir, tıkanabilir. Bu durum gayet normaldir. İlişkide sıkıntılı bir dönemdeysek ve tercihimizi sıkıntının içinde kaybolarak, sinirlenerek, öfkelenerek, küserek ve intikam planları yaparak geçirme yönünde kullandığımızda kendimizi, partnerimizi dolayısıyla ilişkimizi riske atarız. Sağlıklı tercih var olan sıkıntılı durumun nasıl onarılacağı yönünde olmalıdır. Unutmayalım… Çiftler doğru davrandıklarında krizlerden güçlenerek çıkarlar.

    Ve kendimizi sevelim. Kendimizi sevelim ki bir başkasını nasıl sevebileceğimizi öğrenelim. Bilmediğimiz bir duyguyu hissedemeyiz. Kendini sevmek soyut ve anlaşılması zor bir konudur. “Kendini seviyor musun?” sorusuna danışanlarımdan genellikle “tabi ki” cevabını alırım. Sonra ikinci soru gelir: “En son sadece kendin için ne yaptın” Uzun bir sessizlik. Para, zaman ve enerji harcamaya değdiğimizi kendi kendimize göstererek kendimizi sevmeye başlayabiliriz. Her gün en az beş kere kendimize” aferin “diyebileceğimiz durumlar yaratabiliriz. Özellikle kendimizle ilgili sadece olumlu ve güzel yanlarımızın olduğu bir liste çıkarıp, sık sık bu listeye bakıp kendimize pozitif bakmayı öğrenebiliriz.

  • Baba

    Baba

    Baba namzedi olan veya hâlihazırda babalık sorumluluğu taşıyanların hafızalarında var olan bir cümledir: kendi babasının söylediği “sen beni baba olduğunda anlayacaksın!” cümlesi. Gerçekten de baba olduğumuzda anlıyoruz ki “baba” olmak, farklı bir statü imiş.

    Ergenliğimizde babamızla çatışmalar yaşıyorduk. Baba “otorite figürü” idi ve biz de kural koyucu bu figüre karşı her an isyan havalarında idik. Aramızda adı konulamayan bir mesafe oluyordu velev ki karşımızda dünyanın en sevecen, babacan, ilgili babası olsa bile. Benliğimizin oturması, “ben varım” diyebilmemiz için gereken geçiş sürecinde (ergenlik dönemi) babamızla gizli bir rekabete girmiştik.

    Baba-oğul ilişkisinde durum bu minvalde iken (çatışmalar varken) alternatifimiz olan ve kendimize sığınacak liman gibi gördüğümüz birisi vardı: dedemiz. Bir tarafta sıkıcı, disipline, hesap soran baba-oğul ilişkisi, diğer tarafta karışmayan, verici olan, bazen de şımartan dede-torun ilişkisi. Ne zaman ki babamız ile ilişkide bir kriz çıksa, yanına kaçıp gittiğimiz kişi dedemiz olurdu. Bu iki ilişki arasındaki en önemli fark: alınan sorumluluklardı. Babamız bizi geleceğe ve gerçek hayata hazırlamak, gereken eğitimleri vermek ve en önemlisi de bize rol-model olmak zorunda iken dedemizin bu şekilde sorumlulukları yoktu, ilişki daha çok duygusal düzeyde kalıyor, mantık aranmıyordu.

    Bu birbirine alternatif gibi görülen ilişkiler: bir tarafta sorumluluk alınan ilişki (baba-oğul ilişkisi) diğeri sorumluluk alınmayanı (dede-torun ilişkisi) hayatımızın diğer dönemlerin de karşımıza çıkmaktadır. Dışarıda melek gibi olan erkek (dede-torun gibi), ev halkına karşı zalim ev reisi (baba-oğul gibi) olabilmektedir (daha sonra bu konu detaylı değerlendirilecek). Benzer şekilde evdeki eşine mesafeli ve hesap sorucu olan erkek, evlilik dışı ilişkisindeki kadına karşı oldukça verici ve esnek davranabilmektedir.

  • Aile Terapisi

    Aile Terapisi

    2016 yılında TÜBİTAK ve Aile Bakanlığının ortak yürüttüğü Aile Araştırmasının bazı verilerine verilerine göre:

    Eşler en fazla ev ile ilgili sorumluluklar konusunda sorun yaşadı

    Evli bireylerin bazı belirlenmiş konularda eşleri ile sorun yaşayıp yaşamadıkları incelendiğinde; eşler arasında en fazla sorun yaşanan konunun %5,9 ile ev ile ilgili sorumluluklar olduğu görüldü. En fazla sorun yaşanan diğer konular sırasıyla, %5,4 ile ailece birlikte vakit geçirmeme ve %5,3 ile sigara alışkanlığı oldu. Eşler arasında en az sorun yaşanan konular ise sırasıyla, %1 ile eğlence alışkanlıkları ve alkol alışkanlığı ve %1,1 ile arkadaşlar, görüşülen kişiler oldu.

    En önemli boşanma nedeni sorumsuz ve ilgisiz davranma oldu

    En az bir kez boşanmış bireylerin boşanma nedenleri incelendiğinde; Türkiye genelinde en fazla boşanma nedeni %50,9 ile sorumsuz ve ilgisiz davranma oldu. Bunu, %30,2 ile evin ekonomik olarak geçimini sağlayamama ve %24,3 ile eşlerin ailelerine karşı saygısız davranması sorunu izledi.

    Boşanma nedenleri cinsiyete göre incelendiğinde; en önemli boşanma nedeni her iki cinsiyette de sorumsuz ve ilgisiz davranma oldu. Bu oran, kadınlar için %61,5, erkekler için ise %40,2 oldu. Kadınlar için sorumsuz ve ilgisiz davranmadan sonra en önemli boşanma nedenleri %42,6 ile evin ekonomik olarak geçimini sağlayamama, %36,4 ile dayak/kötü muamele oldu. Erkekler için sorumsuz ve ilgisiz davranmadan sonra en önemli boşanma nedenleri ise %24,5 ile eşin ailesinin aile içi ilişkilere karışması ve %24 ile eşlerin ailelerine karşı saygısız davranması oldu.

    Evlilik iki bireyin hayatı paylaşmak için bir araya geldiği, bireylerin birbirlerine yüksek düzeyde bağlandığı en anlamlı ilişki ve evrensel bir olaydır. Geleneksel geniş aileyi içeren sosyal çoğalmayı düzenleyen evlilik, aynı zamanda kadın ve erkek arasındaki ilişkinin ekonomik, sosyal, cinsel ve yasal yönlerini içeren bir birlikteliktir (Demiray, 2006). Bir yaşam biçimi olarak evlilik olgusu, birbirinden çok farklı kültürlerde evrensel düzeyde karşımıza çıkmaktadır. Bu durum evliliğin, kişisel ve toplumsal olarak çeşitli işlevlerinin olmasından kaynaklanmaktadır (Şen, 2009).

    Tümer’e (1998) göre evlilik, farklı cinsiyet ve karakterdeki iki insanın, belli bir yaştan sonra hayatını birleştirerek birlikte yaşamaya karar vermesinden itibaren içine girdikleri psikolojik sistemdir. Evliliğin, ruh sağlığını koruyucu etkisinin yanında bir o kadar da zorlu bir süreci içerdiği düşünülmektedir (akt. Ovalı, 2010). O halde evlilik bireylerin mutluluk ve doyum kaynağı olmasının yanında problem ve çatışma kaynağı da olabilmektedir.

    Evlilik yaşamında sorunların yoğun bir biçimde ortaya çıkması ve etkili çözümlerin üretilememesi durumunda ilişki bozulmakta, doyum azalmakta ve boşanma durumu yaşanabilmektedir (Güven ve Sevim, 2007). Son yıllarda artan boşanma oranları evlilik hayatında yaşanan sorunlara yönelik araştırmalara duyulan gereksinimi arttırmaktadır. Boşanma noktasına gelen çiftlerin pasif ya da aktif konumda belli konularda çatışma yaşadığı düşünülmektedir.

    Weiten (1986) evlilikte sıklıkla rastlanan ve çatışmaya neden olan sorunları şu şekilde özetlemiştir:
    1. Evliliğe yönelik gerçekçi olmayan mutluluk beklentileri,
    2. Eşlerin birbirlerinden farklı rol beklentilerine sahip olmaları (kimin yemekleri yapacağına, kimin ev dışında çalışacağına, kararları kimin alacağına dair vb.),
    3. Evliliğe ilişkin ekonomik sorunlar (mevcut paranın nereye harcanacağı vb.),
    4. Yetersiz iletişim,
    5. Akrabalara ilişkin sorunlar (özellikle eşlerden birinin ebeveynlerine maddi ya da duygusal açıdan bağlı olmasından kaynaklanan problemler),
    6. Cinsel sorunlar,
    7. Eşler arasında çocukların büyütülmesi ve disiplini ile ilgili fikir ayrılıkları,
    8. Eşlerden birinin yeni ilgi alanları geliştirmesi, yeni bir ortam veya arkadaşlıklar kurması ve diğer eşin buna uyum sağlayamaması, eşlerin birbirlerinden farklı yönlerde kendilerini geliştirmeleri,
    9. Diğer sık rastlanan sorunlar: Kıskançlık, sadakatsizlik, eleştiri, başatlık, aşkın bitmesi, benmerkezcilik vb. (akt. Canel, 2007, s.33).

    AİLELERE YÖNELİK MÜDAHALELER ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR-AİLE TEDAVİ VE ÖNLEME PROGRAMLARI

    TANI KONABİLİR PSİKOPATOLOJİLERİ OLAN HASTALARA YÖNELİK AİLE TERAPİSİ

    Psikopatolojinin , rehabilitasyon sırasında pratik sorun çözme ve semptomların yeniden ortaya çıkmasını tetikleyebilecek zıt aile içi etkileşimlerin azaltılmasına yönelik bir programdır.

    Depresyonun ilişkide yaşanan rahatsızlıklarla bağlantılı olduğunu gösteren güçlü veriler göz önüne alındığında, yetişkinlerde depresyona yönelik aile müdahaleleri evlilik ilişkilerine odaklanmıştır.

    DAVRANIŞ VE DAVRANIM BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLAR

    Anne babaların bu tip davranışlara yeni tepkiler gösterebilmeyi öğrenmesine yardımcı olmaya yönelik programlar geliştirilmiştir.

    Programların amacı sorunlu davranışları önlemektir

    STRESLİ GEÇİŞ DÖNEMİNDEKİ AİLELER

    Ayrılık ya da boşanma gibi ilişkilerdeki önemli kopmaları içeren geçiş dönemlerinden geçen aileleri desteklemeye yönelik programdır

    AİLE ODAKLI MÜDAHALELERİN ETKİLERİNİ TEST ETMEYE YÖNELİK BİLİMSEL YÖNTEMLER

    Bilimsel deneyin amacı, diğer tüm olası nedenler hesaba katıldıktan ya da olasılık dışı bırakıldıktan sonra bir koşulun bir sonuca neden olup olmadığını test etmektir

    MÜDAHALELERİN NİTELENDİRİLMESİ

    Ailelere yönelik belirli bir müdahalenin yeterli bir şekilde test edilebilmesi için araştırmacıların tüm müdahale etkinliklerinin bütün aileler için benzer şekillerde uygulandığından emin olması gerekir

    Örneğin, bir çalışmaya konu olan ailelerin bazıları iletişim alıştırmalarının çoğunda aslında iletişim eğitimi almadıysa, aile iletişim eğitimini içeren bir programın çatışmanın azalmasını sağlayıp sağlamadığını söylemek zor olacaktır.

    ÖRNEKLEMİN SEÇİLMESİ

    Ailelere yönelik müdahaleler üzerine bazı deneysel testlerde aileler, bir aile üyesindeki tanının varlığına dayanarak seçilir.

    Özellikle bir çok tanı konabilir durum, örneğin depresyon, diğer bozukluklarla eş zamanlı olarak görüldüğü için bu çok kısıtlayıcı bir yaklaşım olabilir.

    KARŞILAŞTIRMA KOŞULUNUN SEÇİLMESİ

    Aile araştırmacıları kendiliğinden çözümleri hesaba katmak için test edilen programa katılmayan karşılaştırma gruplarından yararlanır.

    Bazen karşılaştırma grubuna hiçbir müdahalede bulunulmaz

    SONUÇLARIN ÖLÇÜLMESİ

    Bir çok araştırma müdahalesinin hedefi, bir tedavinin etkin ve etkili olduğunu ortaya koyabilecek bir düzeye ulaşmaktır.

    Etkinlik: dikkatli bir şekilde kontrol edilen koşullar altında hangi tedavilerin işe yaradığını ortaya koymaktır.

    Etkililik : gerçek klinik ve toplumsal ortamlarda hangi tedavilerin işe yaradığına dair soruların yanıtlarını bulmaktır.

    AİLE ODAKLI MÜDAHALELERİN ETKİSİ ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR

     Bireysel klinik sonuçlar
     İlişkilerin kendileri
     Stresli geçiş dönemlerine uyum

    BİREYSEL BOZUKLUĞA YÖNELİK AİLE ODAKLI MÜDAHALELER

     ÇOCUK VE ERGENLİKTEKİ BOZUKLUKLAR
     İçselleştirme Bozuklukları
     Dışsallaştırma Bozuklukları
    Dışsallaştırma Bozuklukları
     Karşı gelme bozukluğu
     Saldırgan davranışlar
     DEHB
     Suça eğilim
     Madde kullanımı v.b.
    İçselleştirme Bozuklukları
     Kaygı
    Depresyon
     Dışsallaştırma bozukluklarında yapısal aile terapisi etkili
    Terapilerden sonra davranış bozukluklarında azalma olduğu görülmüştür
     İçselleştirme bozukluklarında BDT biraz daha etkili.
    Yetişkinlikteki Bozukluklar

     DEPRESYON
     Depresyon semptomlarının azaltılmasında bilişsel terapi bireysel terapi kadar etkili
     Çift terapisi yetişkin depresyonundaki ilişki sıkıntılarının azaltılmasında daha etkili
    MADDE KULLANIMI
     Maddeden uzak kalma ve aile içi işleyişi iyileştirmede evlilik terapisi bireysel terapiden daha etkili
    Şiddetli Akıl Hastalıkları
     Bu hastaların aile üyeleri psikoeğitim programlarına dahil edildiğinde, uzun süreli bakım ve destek kaynaklarına ulaşması sağlanır ayrıca aile üyeleri yeterli destek gördüklerini hisseder
    İlişki Bozukluklarına Yönelik Aile Müdahaleleri

     BAĞLANMA BOZUKLUKLARI
     Güvensiz Bağlanma Bozukluğu:
     Bu programda doğrudan anne baba ya da birincil bakıcı ile çalışılır.
     Bu durumu önlemeye yöneliktir
     Hem annede duyarlılığı hem de çocukta bağlanmayı iyileştirmede etkili olmuştur
     Birden fazla sorunu olan ailelerde de etkili olmuştur.

    SONUÇ VE YORUM

    Aile Terapileri, Bireysel ve Çift Terapilerinin karşılaşılan tüm bu sorunlarla baş etmede ve çiftleri güçlendirerek hem evliliklerin kurtulmasında hem de evlilik yaşamı kalitesinin artmasında önemli bir rolü olacağı düşünülmektedir. Evlilikle ilgili bir metafor kullanacak olursak dans eden bir çifte benzetebiliriz. Adımlarının ve vücutlarının hareketi birbirine ne kadar uyumlu olursa ortaya hem göze hem ruha hitap eden bir görüntü çıkar.

    Maalesef çiftler genelde evlilikleri ile ilgili sorun artık baş edilemez olduğunda yardım alma ihtiyacı duyuyorlar. Oysa Aile bir sistemler bütünüdür ve her ferdi bu bütünün ayrı bir sistemidir. Tüm sistemlerde olduğu gibi bu sistemin de sağlıklı çalışması için uyumlu olmaları gerekir. Ne zamanki sistemde bir bozulma olduğunda terapiye başvuran kişi bu bozulmayı fark eden ve rahatsız olan kişidir.

    Aile de her ferdin doğuştan getirdiği ve sadece kendine özel olan şemaları vardır. Şemalar bizim anne karnından itibaren sahip olduğumuz düşünce duygu ve yaşantılar bütünüdür. Herkes aynı şeye bakar ama farklı şeyler görür. Bu bizim şemalarımız arasındaki farktan kaynaklanır.

    Evlenirken, aile kurarken biz cebimizde bu şemaları da sistemin içine dahil ederiz. Burada uyum olursa problem olmaz ama ne zaman ki uyumsuzluklar başlarsa sistem artık çalışamaz duruma gelir ve çiftler arasında problemlere yol açar. Aile terapisinin işlevlerinden birisi işte bu sistemler arasındaki uyumsuzluğu düzenlemek ve tekrar işleri rayına oturtmaktır.

    Aile Terapisi ile Cinsel Terapi birbirleriyle bağlantılı, birbirini tamamlayan ve destekleyen terapilerdir. Evliliklerde en sık karşılaşılan problemlerden birisi de çiftler arasında yaşanan cinsel açıdan tatmin olamama, cinsel işlev bozuklukları, erken boşalma gibi problemlerdir ve bu konularda uzman yardımı almak kişilerin yaşadığı sorunlarla hep birlikte baş etmede çok önemli bir faktör olacaktır.

  • “Sevgililer Günü’nü Fırsata Çevirin, Dönüm Noktası Olarak Görün!..”

    “Sevgililer Günü’nü Fırsata Çevirin, Dönüm Noktası Olarak Görün!..”

    Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu,14 Şubat’ın sevgilisi olanlar kadar olmayanlar için de önemli bir tarih olduğunu söyledi.

    Sevgililer Günü’nün ilişkiyi gözden geçirme, aşkı tazeleme, birlikteliği güçlendirme ve sevgiyi pekiştirme açısından çiftler üzerinde önemli bir rol oynadığını belirten Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu,“Sevgililer Günü’nü fırsata çevirin, dönüm noktası olarak görün!..”diyerek, 14 Şubat tarihinin maneviyatına değindi.

    Sevgililer Günü’nü”kapitalist sistemin bir oyunu” klişesiyle değerlendirmenin bahanelerin ardına sığanan insanların kolaycılığı olarak niteleyen Yağcıköseoğlu, yalnızlıktan kaynaklı mutsuzluğa bahaneler bulmak yerine mutluluğa giden yolu bulmanın yerinde bir karar olacağını kaydetti.

    Sevgililer Günü’nü sadece hediye alınıp-verilen bir gün olarak görmenin ve özellikle kabul edilen hediyeleri ticari değeri üzerinden değerlendirmenin 14 Şubat’ı amacına ulaştırmayacağının altını çizen Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu, Sevgililer Günü’nün önemini ve tavsiyelerini şöyle aktardı: “Sevmek ve sevilmek, birisi için özel olduğumuzu hissetmek; insan ruhunun en temel ihtiyaçlarındandır. Özellikle bireyler, ilişkilerinde sevgi, saygı, şefkat, anlayış ve korunma içeren bir yakınlık içerisinde temas etmeye ve hissetmeye ihtiyaç duyarlar.

    14 Şubat ise bu duyguların daha çok paylaşılması beklenilen, kimi bireylere göre ticari yönü olan kimilerine göre ise sevginin anlamının hatırlanmasını sağlayan günlerden biridir…

    İlişkinin durumu ve kişilerin beklentileri, bu günü nasıl geçireceğinizi de belirlemektedir aslında.

    İlişkisi olmayan bireyler için, yalnız olma duygusu her ne kadar kişiyi rahatsız etse de, kişinin sevgi, paylaşım, ilişki kurma ve yönetmeye dair beklenti ve düşüncelerini sorgulamasını, kendisini tanıma fırsatı sunmaktadır.

    İlişkisi olan bireyler için ise 14 Şubattan beklenilen, hediyelerin alınması ve birlikte paylaşımların olmasıdır. Bu gün ayrıca kişinin beklentilerini, partnerine olan duygu ve düşüncelerini, ilişkinin boyutunu görmenize fırsat vermektedir.

    Duygularını ifade etmekte zorlanan kişiler için bu gün doğru ifade etmeyi seçme konusunda yardımcı olmaktadır. Ayrıca ilişkinizin rutininin değişmesini sağlayarak, ilişkinizde enerjinin artmasını sağlamaktadır. Partnerinizden beklentilerinizi, ilişkinizin olumlu ve olumsuz yönlerini ele alma ve yeniden bir başlangıç yapabilmek için bir fırsat niteliği de taşımaktadır.

    14 Şubat, sevginizi hatırlamak ve paylaşmak için kutlanılan bir gündür .

    Önemli olan; sevgiyi ifade etmek için doğru yollar seçebilmek ,bir gün değil, her gün sevgiyi paylaşabilmek, sahip olduğunuz sevgiyi korumak ve besleyerek büyümesini sağlamaktır..”