Etiket: İlgi

  • ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN

    Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi,

    Kendini olup bitenden sorumlu tutmaz.

    “Ali 9 yaşında üçüncü sınıf öğrencisi. Bilgisayar mühendisi olan bir kuzeni var. Onunla beraber olduklarında, kuzeni ona mesleği ve çalıştığı yer hakkında bir sürü şey anlatıyor. Ali de bilgisayar mühendisi olmak istiyor ama ufak bir problemi var; bu dönem notları pek iyi değil. Verilen ödevleri yapıp ertesi gün okula getirmesi gerekirken, o bunu yapmıyor. Hangi kitabını okuldan eve getirmesi gerektiğini unutuyor. Bazen de ödevini yapıyor ama çantasına koymayı unutuyor. Çantasına koysa da öğretmene vermeyi unutabiliyor. Kısacası Ali ödevleri konusunda yeterince sorumluluk almıyor.”

    Her gün bu ve benzeri başka durumlarla karşılaştığınızda aklınızdan neler geçiyor? Anlaşmaya vardığınız halde çocuğunuz sorumluluklarını yerine getirmeyi ihmal ediyorsa ve siz onun yerine ödevlerini okula getiriyorsanız sorumluluk konusunun üstünde durulması gerekiyor demektir.

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK DUYGUSUNUN GELİŞİMİ

    Sorumluluk;

    1) Kurallara uyma,

    2) Tercihlerin ya da seçimlerin sonucuna katlanma,

    3) Başka insanlara ve onların haklarına saygı gösterme,

    olarak ele alınabilir.

    Kişisel farklılıklar söz konusu olsa da, sorumluluk kazandırmaya yönelik her sürecin “temel” ve “değişmez” öğeleri vardır. Bunlar;

    ? Bilgilendirme: Çocuğun davranışında istenen değişimin gerçekleşebilmesi için önce, çocuğun bu değişim hakkında bilgilendirilmesi gerekir. Onun bu değişimi bir ihtiyaç olarak görebilmesi için, nedenleri hakkında bilgi vermek önemlidir.

    Kuralların neden konduğu ve sorumluluğun önemi anlatılmalıdır. Çocuklar, niçin bazı işleri yapmak zorunda olduklarını bilirlerse, ne zaman ailelerine yardımcı olmaları gerektiğini, ne zaman bağımsız davranabileceklerini de öğrenmiş olurlar.

    ? Takip: Bilgilendirmeden sonra, çocuğun söz konusu davranışı gösterebilmesi için ona bir süre tanınması gerekir. Bu süre içerisinde yapılan takip sonucunda sorumlu davranışın ortaya çıkıp çıkmadığına, ne sürede ortaya çıktığına, hangi zamanlarda davranışın yapıldığına/yapılmadığına dikkat edilmelidir.

    ? Geri bildirim: Belli bir süre sonra gidişat hakkında bilgilendirmek gerekir. Eğer istenen sorumlu davranışın sayısında artış varsa uygun pekiştireçlerle motive edilmeli, eğer beklenen sorumlu davranışın ortaya çıkmasında sıkıntılar varsa, bu sıkıntılar ve olası nedenlerinin çocukla paylaşılması gerekir.

    ? Hatırlatma: İstenen davranış eğer gerçekleşmiyorsa yeniden hatırlatma sürecine gidilmelidir. Yeniden bilgilendirme ile başlayan bu süreç, davranış oturana kadar devam etmelidir.

    Yukarıda anlatılan bu öğeler, sadece sorumluluk kazandırma sürecine ait değildir; temel alışkanlıkların oturmasında, kuralların belirlenmesinde, kısaca yaşantımızı düzenleyecek her türlü önlemde bulunması gereken öğelerdir ve ancak kararlı ve sabırlı bir tutumla yaklaşıldığında davranışın oturması sağlanabilir.

    Sorumluluğun gelişimi çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Ancak, genel gelişim özellikleri açısından değerlendirdiğimizde, çocukların evde yerine getirebilecekleri sorumluluklarını bilmek, bize beklentilerimizi ayarlayabilmemiz açısından yardımcı olabilir. Buna göre;

    6 yaş;

    ? Tek başına giyinip soyunması,

    ? Sofrada tek başına yemeğini yemesi,

    ? Oyuncaklarını toplayabilmesi,

    ? Üzerinden çıkardığı kıyafetleri yardımla katlayabilmesi,

    ? El-yüz temizliğini yapabilmesi,

    7 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    ? Çantasını hazırlaması,

    ? Başladığı işi bitirmesi,

    Kuş, balık gibi hayvanları beslemesi,

    ? Proje ve ödevlerini hazırlaması,

    ? Dişlerini fırçalaması,

    8 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    ? Hatırlatmadan öz bakımını yapması ve odasını toplaması,

    ? Okuldan gelen mesajları iletebilmesi,

    ? Dersleriyle ilgili sorumlulukları alabilmesi,

    9-11 yaşlar arası; (yukarıdakilere ek olarak)

    ? İlgilerini belirleyip, zaman planlaması ve günlük programlar yapabilmesi,

    ? Zamanını iyi kullanması,

    ? Ev dışı yakın yerlere gidip gelmesi,

    ? Arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurması,

    ? Alışveriş yapması.

    Sorumluluk duygusu her ne kadar bir takım görevleri yerine getirmek için gerekli bir beceri gibi düşünülse de aslında bireyin kendi becerilerini geliştirmesi, davranışlarının sonucunun farkında olması ile ilgilidir. Sorumluluk duygusu ile özgüven gelişimi arasında oldukça güçlü bir ilişki vardır. Kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılama becerisini kazanan çocuğun ebeveynlerine veya diğer yetişkinlere duyduğu bağımlılık giderek azalır. Davranışlarının sonucunu yaşadıkça, gelişen becerilerini kullandıkça çocuğun kendine olan güveni artar. Becerilerini kullanması ve geliştirmesi için fırsat verilmeyen çocukların yeterlilik duygusu ve özgüven gelişimleri de sınırlı kalır.

    ÇOCUKLARIN SORUMLULUK ALMASINDA ANNE-BABALARA DÜŞEN GÖREVLER

    Anne-babanın çocuğun yaşına, cinsiyetine ve kişisel özelliklerine uygun görevleri çocuğun yapmasına fırsat vermesi, istenilen davranışlar için model oluşturması ve olumlu davranışları pekiştirmesi çocuğun sorumluluk duygusunun gelişmesinde büyük önem taşır.

    Çocuk gelişiminde sosyal-duygusal alandaki en önemli hedeflerden biri kendi ayakları üstünde durabilen, kendine güvenen bir birey olma yolundaki çocuğun kişilik gelişimini destekleyecek davranışların birer birer kazandırılmasıdır. Bu davranışlar arasında çocuğun sorumluluk bilinci edinmesi önem sırasında en ön sıralarda yer alır. Çocuğun kendi davranışlarının sorumluluğunu alması yetişkin olduğunda bir gün içerisinde öğrenebileceği birşey değildir. Çocuğun sorumluluk bilincini edinmesi ancak yaşamın ilk yıllarından itibaren atılan adımlar ile mümkündür. Tıpkı diğer sosyal beceriler gibi sorumluluk bilinci de önce aileden daha sonra sosyal çevreden öğrenilir ve geliştirilir. Sorumluluk duygusu hem kişilik özelliklerinden etkilenen hem de sonradan kazanılabilen bir sosyal beceridir. Bazı çocuklar kişilik özellikleri nedeniyle sorumluluk almaya daha yatkın ya da istekli olabilirler. Dolayısıyla anne-baba aynı tutumları sergilerlerse de kardeşler birbirinden tamamen farklı sorumluluk bilinci geliştirebilirler. Ancak her ne kadar kişisel özelliklerinin sorumluluk duygusunun kazanılmasında etkisi olsa da sorumluluk bilinci büyük ölçüde öğrenilen bir beceridir. Çocuğun hayatındaki her beceriyi öğreten ve geliştirmesine yardım eden anne-baba, sorumluluk duygusunun gelişiminde de başrole sahiptir. Bu yüzden, sorumluluk duygusunu geliştirmek için anne-babanın çocuğun yaşına, cinsiyetine ve kişisel özelliklerine uygun görevleri çocuğun yapmasına fırsat vermesi, istenilen davranışlar için model oluşturması ve olumlu davranışları pekiştirmesi önem taşır.

    Çocuklara Sorumluluğu Ne Zaman ve Nasıl Öğretmek Gerekir?

    İlk adımlar zordur ancak çocuklar kendi başlarına ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini fark ettikçe kendilerine olan güvenleri artacaktır.

    Aslında bu sorunun cevabı gelişim dönemlerinde gizlidir. Anne-baba olarak çocuğunuzun yapabileceği her şeyi kendi başına başarması için ona fırsat verin. Beceriler kullanıldıkça gelişir. İlk adımlar zordur ancak çocuklar kendi başlarına ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini fark ettikçe kendilerine olan güvenleri artacaktır. Yemek yiyebilen bir çocuğa yemek yedirmeye devam etmek hem onun becerisinin gelişmesine hem de yeterlilik duygusuna zarar verebilir. Çünkü nasıl bizler bir işi başardığımızı görmekten zevk alırsak aynı keyif alma duygusu çocuklar için de geçerlidir. Anne baba olarak onların bu keyfi tatmalarına destek olmak önemlidir.

    Sorumlulukların kazanılmasında anne-babaya düşen bir diğer rol ise, istenilen davranışları sergileyen bireyler olmalarıdır. Çocuklar çok iyi gözlem yeteneğine sahiptirler. Anne-babanın çocuklarına öğretmek istedikleri davranışlar için model oluşturması etkili bir yöntemdir. Eğer anne-baba günlük hayat ile ilgili sorumlulukları zorla, isteksizce gerçekleştiriyor ya da aksatıyorlarsa çocuk için de sorumluluklar kaçınılması gereken durumlar anlamına gelecektir.

    Çocuklar “yaşayarak-yaparak” öğrenirler. Bu nedenle sorumluluk duygusunun gelişmesinde en etkili yöntemlerden biri çocuğun davranışının sonucunu yaşamasına fırsat vermektir. Anne-babalar genellikle çocuklarını olumsuzluklardan koruma içgüdüsüyle hayatı çocuklar için kolaylaştırmaya çalışırlar. Tüm bunlar kısa vadede çocuğu olumsuz sonuçlardan korur gibi görünse de uzun vadede maalesef kişilik gelişimini, özgüven oluşumunu olumsuz olarak etkileme riskini taşırlar. Biri her gün sizin için işlerinizi yapsa siz işinizi yapmak için çaba gösterir miydiniz? Çocuklar da doğal olarak anne-baba tarafından desteklenen becerilerini geliştirmeye ihtiyaç duymazlar, daha doğrusu duymuyor gibi görünürler ama bir gün anne-baba desteğini azalttığında o zaman büyük zorluklar yaşarlar. Çünkü zamanında gelişmeyen becerileri sonradan kazanmak için çok daha fazla emek harcamak gerekir. Her yeni beceri başta acemice girişimlerle başlar. Bu nedenle çocukların sorumlulukları öğrenirken zamana ve anne-babanın sabrına ihtiyaçları vardır. Yemeğini kendi başına yemeğe başladığında döküp saçması normaldir ya da bardağı taşırken elinden düşürmesi. Bu tip durumlarda anne-babanın eleştirel davranması “bırak dökeceksin, sen yapamazsın” gibi geri bildirimler vermesi ya da daha hızlı sonuçlar istedikleri için kendilerinin yapmaları sorumlulukların kazanılmasını engelleyebilir.

    ÖNERİLER…

    Olumlu geri bildirim: Her yeni davranışın öğrenilmesi ve tekrar edilmesi ve pekişip alışkanlık haline gelmesi için olumlu geri bildirime ihtiyaç vardır. Anne-babanın ilgi ve onayı istenilen davranışların öğrenilmesinde anahtardır. Çocuklar her zaman olumlu ilgiden destek almazlar bazen anne-babanın kızdığı onaylamadığı bir davranışı yaparak, olumsuz ilgi alarak istemeyen bir davranışı sergilerler. Çocuklara ne yapmamaları gerektiğini değil de, ne yapmaları gerektiğini söylemek burada önem kazanır. Olumsuzdan gitmek olumsuz davranışı istemeden pekiştirmeye neden olabilir. Oysa iyi, doğru ve gerekli olduğunu düşündüğümüz davranışları fark etmek ve enerjiyi bunları övmek için kullanmak daha verimli olacaktır. Çocuklar anne-babalarının ilgi ve onayını isterler. Olumlu davranışa odaklanmak, olumlu davranışla ilgili geri bildirimler vermek istenilen davranışı geliştirmenin en etkili yoludur. Eğer çocuğunuza kardeşini ağlattığında kızmak yerine onunla sakin bir şekilde oynadığı anda ilgi gösterirseniz istenilen davranışa ilgi göstermiş olursunuz. Bu tabi ki olumsuz davranışa izin vermek anlamına gelmemelidir. Sadece gelişmesini istediğimiz davranışı desteklemeniz,

    pekiştirmeniz gereklidir.

    Motive eden sorumluluklar: Çocuklara sorumlulukları öğretirken motivasyonu

    unutmamak gerekir. Yapması keyifli olan, sonucunda güzel ve övünülecek bir durum yaratan davranışlar ile ilgili sorumlulukları kazandırmak daha kolay olacaktır. Örneğin masayı kurmaya yardım etmek masayı temizlemeye ve kaldırmaya yardım etmekten daha eğlencelidir.

    Bütünü parçalara bölmek: Çocuğunuza öğretmek istediğiniz davranış ne olursa olsun mümkün olan en basit basamaktan başlayın. Bir yetişkin bile dağınık bir odaya girdiğinde nereden başlayacağını bilemeyip umutsuzluğa düşebilir. Eğer çocuğunuzun odasını toplamasını istiyorsanız öncellikle işleri basamaklandırın. Birinci basamak oyuncakları kutularına yerleştirmek, ikinci basamak kirli ve temiz çamaşırları ayırmak, kirlileri kirli sepetine, temizleri ait oldukları yerlere yerleştirmek olabilir.

    Seçme sansı vermek: Çocukların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmalarını

    sağlarsanız verdikleri kararlar ile ilgili sorumluluk almalarına ve kendilerine olan güvenlerinin gelişmesine yardım edersiniz. Kendileri için uygun olanı seçme becerisini kazanmaları önemlidir. Ayrıca alternatifler arasında seçme şansları olduğunda alınan kararı benimseyip uygulama olasılıkları daha fazladır. Tabi ki seçim yapılacak alternatifler anne baba tarafından belirlenip sınırlandırılabilir.

    Her şeyin bir yeri olsun: Evdeki her eşyanın belli bir yeri olduğunu bilmek çocukların etrafı düzenli tutmasına yardımcı olabilir. Neyin nerde olduğunu bilmek çocuğa güç verir. Düzenli bir ev ortamı çocuğun düzenli olmayı öğrenmesinde etkilidir. Ancak daha da önemlisi bu düzenin sağlanmasında çocuğun da rolü olmalıdır. Kirlenen pantolonunu kirli sepetine atmak, okuduğu dergiyi gazeteliğe koymak, meyve suyu şişesini tekrar buzdolabına kaldırmak gibi günlük hayata dair işlerde çocukların da sorumlulukları olmalıdır.

    Model olma: Birçok davranışta olduğu gibi sorumluluk bilincini kazandırma sürecinde yetişkinlerin örnek davranışları önemlidir. Yetişkinlerin kendi yaşantılarına ait sorumluklara gereken özeni göstermeleri, çocukların dikkatini çeker ve onların tutumlarını gözlemleyerek daha iyi öğrenirler.

    Evdeki yardımcının rolü: Ev işlerine yardım eden kişilerin de çocukların sorumluluk bilinci kazanmasında etkisi vardır. Eğer her gün biri yatağını topluyorsa uzun yıllar yatağını toplamayı öğrenmeye gerek duymayacaktır. Bu konuda hem yardımcınız hem de çocuğunuzla konuşarak sorumluluk alanlarını netleştirin.

    Bireysel sorumluluktan sosyal sorumluluğa: Çocuklarda sorumluluk bilincini geliştirmek için, küçük yaştan itibaren önce,

    Kendi ile ilgili sorumlulukları öğrenmesini desteklemek (çıkardığı kıyafetleri katlayıp yerine koymak, oyuncak ya da eşyalarını kullandıktan sonra yerlerine kaldırmak)

    Daha sonra ev ile ilgili sorumlulukları paylaşmasını beklemek (yemekten sonra tabağını lavoboya koymak vb)

    Son olarak da sosyal sorumluluklar konusunda model olmak (ağaç dikmek, ihtiyacı olanlara yardım etmek, yerlere çöp atmamak) sorumluluk bilinci kazandırmak için önemli adımlardır.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Aileye yeni bir üyenin katılması çocuk için kabul etmesi güç bir olaydır. Kıskançlık duygusu normal olmakla birlikte çocuğun yaşı, ailenin tutumu ve çocuğun kişilik özellikleri gibi faktörler etkili olmaktadır. Aslında çocukların kardeşlerini kıskanması onların anne babalarını çok sevmelerinden kaynaklanan normal bir duygudur.

    Çocukların bu duygu karmaşası “terk edilmiş, güvensiz ve desteksiz” hissetmelerinden kaynaklanır. O ana kadar çocuğa gösterilen ilgi, alaka ve desteğin kardeşine geçmesinden rahatsızlık duyarlar. Kendisine ayrılan zamanın öncesinden daha az olduğunu gözlemlerler.

    Çocuğunuzun kıskandığını belli eden davranışlar,

    • “Keşke doğmasaydı.”, “Ondan nefret ediyorum.” gibi cümlelerle duydukları kıskançlığı dile getirebilirler.

    • Bebeğin doğması ile birlikte regresyon (geriye dönüş) yaşanabilir. Emzik emme, alt ıslatma gibi durumlarla ilgiyi kendi üzerlerine çekmeye çalışırlar.

    • Kardeşi doğmadan önce bütün ilgi kendi üzerinde olduğu için kardeşi doğduktan sonra kendini ikinci plana atılmış hisseder ve bu sebeple sevilmediği düşüncesine kapılarak anneden uzaklaşma, içine kapanma, yemek yememe gibi durumlarla karşılaşılabilir.

    • Çevrelerindeki insanlara karşı huzursuz ve öfkeli davranabilirler.

    • Kıskançlığı yoğun olarak yaşayan çocuk zarar verme davranışlarında bulunabilir. Kardeşlerine fiziksel zarar verebilirler. Bazı çocuklar ise bu duygularını bastırarak sevgi dolu davranabilirler. Bunun altında yatan sebep ise ebeveynlerin sevgisini kaybetme korkusudur.

    • Evden ayrılmamak için okula gitmeyi reddetme davranışları başlayabilir. Bununla birlikte mide bulantısı, baş ağrısı gibi psikosomatik belirtiler ile karşılaşılabilir.

    Peki anne babalar bu durumda neler yapmalı ?

    • Ailenin birlik içinde olmasına özen gösterin. Doğacak bebek için seçilen isimde, hazırlanan odada ve alınacak eşyalarda çocuğunuzun da fikrini alın.

    • Kardeşi doğmadan önce bebeğin gelişini doğru bir şekilde açıklayın. Bunun için hikayelerden destek alabilirsiniz.

    • Kardeşinin bir süre yatak odasında yanınızda yatacağını ama daha sonrasında “aynı sana yaptığımız gibi” cümlesini de kullanarak kendi odasına geçeceğini anlatın.

    • Çocuğunuzun bebekliğinden ve ona da aynılarını yaptığınızdan bahsedin.

    • Her fırsatta çocuğunuz ile birebir iletişime geçmeye gayret edin. Çocuğa kardeşiyle ve evle alakalı küçük sorumluluklar verin. Böylece onu hala sevdiğinizi ve önem verdiğinizi hissettirmiş olursunuz.

    • Aile büyüklerine ve yakın dostlara yalnızca bebekle ilgilenmemelerini söyleyin. Çocuğa “Senin pabucun dama atıldı.” gibi cümleler kurmamaları konusunda uyarın.

    • Kıskançlığı hissettiğiniz zaman çocukları birbirinden uzaklaştırmayın, yakınlaştıracak ortamlar hazırlamaya özen gösterin.

    • Çocuğun kendini ihmal edilmiş hissetmemesi için annenin bebekle meşgul olduğu zamanlarda çocuğun babayla vakit geçirmesini sağlayın. Anne ve baba olarak çocuğa ayrı ayrı özel zamanlar ayırın.

    • Çocuk bebeğe zarar veriyorsa aşırı tepki göstermeden açıklamalarda bulunun. Bebeğin küçük olduğunu ve bu şekilde anlamayacağını, evde birbirinize vurmadığınızı, neye sinirlendiğini konuşarak söylemesini isteyin.

    • Çocuğa gösterilmesi gereken ilgiyi abartmayın. “Sana bir kardeş yaptığımız için suçluyuz ve bu sebeple seni ilgiye boğuyoruz, hediyeler alıyoruz.” gibi bir mesaj vermemeye dikkat edin.

    • Sevginizi çocuğunuza göstermeyi asla ihmal etmeyin.

    Çocuklarınız doğumdan belli bir süre sonra kardeşi olduğu için mutlu olacaktır. Önemli olan çocuğa zaman tanımaktır. Üzerinize düşen görevleri yaptıktan sonra akışına bırakmalısınız. Bu dönemi her çocuk farklı şekilde atlatır. Bütün bu hazırlığa rağmen çocuğunuz bebeği kabullenmekte zorlanıyorsa bir uzmana başvurmak şarttır.

  • TERAPİ NEDİR ?

    TERAPİ NEDİR ?

    Bugün terapi nedir sözcüğünü teknik dilden ,kuramlardan uzak bir şekilde açmak için yazmaya başladım.

    Her dilde bir terapi alsan sözcüğünün dolaştığı bu dönemlerde evvelden terapiye gidenler saklama gereği duyardılar .bunlar döneme ait algılarla ilgili.Çünki kısa süre önce terapiye gitmelisin dendiğinde karşılaşılan sözcük ben delimiyim olurdu.Oysaki deli ne akıllı ne oda çok içi doğru doldurulan şeyler değil bence.

    Genellikle terapiye gelen danışanlarıma sorduğumda terapi hakkında pek bilgi sahibi olmadan sadece çözüm aramak için geldiklerini anlatıyorlar.haklılar keşke bizler sosyal sorumluluk projeleri kapsamında daha fazla toplumu neyin ne olduğu hakkında bilgilenendirebilsekte her ihtiyacı ola faydalanabilse.

    Ben terapi nedir  dendiğinde en basit haliyle şöyle diyorum.Hepimiz farklı farklı ailelerde doğuyoruz ve doğduğumuz andan itibaren çevrede olan biten herşeyi kaydetmeye başlıyoruz.İşte bir çocuk ebevenlerinden ve yaşı ilerledikçe çevresinden aldığı işitsel görsel ve duygusal etkilenimleri kaydediyor.sanki bir CD gibi düşünüyorum.Bütün hayatınıda bu kayıttaki duygu ,bilgi ve iletişim doğrultusunda uygulamaya çalışıyor.hepsi bu aslında ve biz farkında değiliz.

    Ortaya ebevenler ne yaptılarsa yollarına bu kayıtlara uyarak yaşayan bir evlat çıkıyor.sonrada kendileri zaman içinde gelişip değiştikleri için yazdıkları o CD yle yaşayan evladı beğenmiyorlar gibi bir durum bence.tabiiki bu anlatım tamamen teknikten uzak pratik bir anlatım.

    Ebevenlere sizin kayıtlarla işliyor program deseniz hiçbiri kabul etmez ayrıca biz yanlışsak o doğrusunu yapsın sözleriye karşılaşırız ama o değişiklikler kolay olmuyor burada teknik bir çalışmaya ihtiyaç duyuluyor işte terapötik çalışmalar burada devreye giriyor ve o CD nin içinde olanları ,danışanların istedikleriyle değiştirmesine ait yapılan çalışmalara terapi diyoruz. gerçek bu .

    Bu yazılan programda çocuğun hayatını etkileyen en önemli noktalardan bazılarına değinmek istiyorum.Ör:çocuğa ne kadar sevildiğini,yada kendisiyle her ihtiyacı olduğunda ilgilenildiğini hissettirdinizmi acaba?

    Bu soruya eminim ebevenylerden gelecek cevap genelde biz çocuğumuzu çok sevdik çok ilgilendik en iyi okullarda okuttuk bir dediğini iki etmedik…….uzar gider.ben sorumda siz sevdinizmi demedimki çocuğa bunu ne kadar hissettirdiniz dedim.Şundan eminiz her anne baba evladını sever ama ona ne kadar hissettirdiği önemli.istediğiniz zamanmı ,yoksaonun ihtiyacı olduğundamı sevgi gösterdiniz?ayrıca onun ihtiyacı olduğundamı ilgilendiniz yoksa siz uygun olduğunuzda ve kendi isteklerinize göremi ilgilendiniz ?bu sevgi iletişiminde ne kadar tutarlısınız?bir an sevgi verirken benzeri bir anda bu davranış öfkeyemi dönüşüyor gibi.Genelde kültürel kodlar nedeniyle çok sevdiğimizi farkederse şımarır ,babası akşamları yatarken öper sever,aman insan çocuklarıyla öylede yüzgöz olmamalı vs vs sözler çıkıyor karşımıza.gerçek bumu? bizce değil bu sadece kültürel yaklaşımlar ama bunların doğru yada yanlış olup olmadığı yada bize uyup uymadığı sorgulanmadığı için  olduğu gibi kabul etmekteyiz tıpkı genelde olanları sorgulamadığımız gibi.

    Sevgiyi gerektiği gibi sunmak çocuğu ne terbiyesiz nede şımarık yapar arkadaşlar.sadece ileride sevgi açlığı çekmeyen çocuklarımız olmasına yarar.İlgi göstermede aynı,gereken her zaman diliminde ebevenler ilgisini göstermekle yükümlüdürler. Bunun kazanımı hayatta ne olursa olsun çocuklarının yanında olacaklarını ,onları seveceklerini,her şartta onların yanında ve güvende oldukları duygusunu  hisssettirecektir.

    Çocuklarını, sadece kendi istedikleri gibi davrandığında sevmek ve ilgilenmek o çocukları hayat boyu sevgi ve ilgi almak uğruna her şeye boyun eğen,uyumlanan ,hayır diyemeyen insanlara dönüştüreceğini bilmek gerekir.Ebevenylerinin gözünde sevgi ve ilgiyi görebilmek için nasıl her denileni yapmaya çalışıyorlarsa başkalarının gözüne girmek içinde aynını yapacaklardır.

    Bizim kız yada oğlan yahu kimseye hayır diyemiyor kendisini ezdiriyor vs denirya onlara sormalı sana hayır  diyebildimi?demeye çalıştığında neler oldu yada olacağını biliyordu çocukken?

    Terapide nelerle ilgili çalıştıklarımıza ilerleyen günlerde de devam edeceğim.Bu işin ABC si.sizlere  kendimizi farketmemize yarayacak en pratik başlangıç sözlerimi vermek istiyorum.Her sabah yüzünüzü yıkayıp,dişlerinizi fırçaladıktan sonra lütfen kendinize sorun ben bu gün ne yapmak istiyorum?bu bir başlangıç.sevgi ve huzurlu bir hayat yaşamanız dileğiyle…..

  • Çocuklarda Disiplin

    Çocuklarda Disiplin

    Çocuğunuzu Cezalandırmadan Disipline Etmek İçin 3 İpucu

    Çocuklarımızın hatalarından ders çıkararak öğrenmesini istiyoruz. Bu yüzden bir hata yaptığında ona yaptıklarını düşünmesini söyleyerek odasına yolluyoruz. Ancak çocuklarımız çoğunlukla yaptıklarını düşünmüyor ve aynı davranış biçimini sürdürmeye devam ediyor. Peki bu durumda çocuğunuzu disipline etmek için nasıl davranmak gerekir?

    Disiplin kelimesi çoğunlukla ceza kelimesiyle birlikte kullanılır. Halbuki disiplin kelimesi Latincedeki “disciplina” kelimesinden gelir. Bu kelime “öğrenmeyi öğretmek”, “öğrencilik hali veya adabı” anlamlarını taşır. Disiplin kelimesinin gerçek anlamı, çocukların davranışlarını değiştirmenin anahtarı niteliğindedir: “Çocuklara daha iyi davranışlara sahip olmaları için gereken yöntemleri göstermek.”

    Disiplin kelimesini ceza ile bağdaştırarak çocuğumuza hatasının bedelini “ödetmek”, bir dahaki sefer doğru seçimi yapmayı öğrenmesine yardımcı olmuyor. Sürekli cezalandırılmak “güç sahibi olma” konusunda mücadelelere neden olurken, çocuklar kötü davranışlarının anne babaların dikkatini çektiğini düşünerek devam ettirme eğilimine de sahip olabiliyor.

    Peki çocuğumuzu cezalandırmadan disipline etmenin yolları nelerdir? Elbette her çocuk tek ve biricik olduğu için bunun sihirli bir formülü yok. Ancak üç ana konuya odaklanmak onların doğru seçimleri yapmasını sağlamaya yardımcı olacaktır.

    1. Onlara ihtiyaçları olan olumlu ilgiyi verin.

    Çocuklar ilgi ister. Eğer onların ihtiyaç duyduğu ilgiyi pozitif olarak vermezsek farklı yöntemler deneyerek negatif ilgiyi de kendilerine çekmeye çalışacaklardır. Kötü nedenlerle de olsa ilgiyi üzerlerinde tutmak isteyeceklerdir. Bu 7-24 onlara ilgi göstermeniz gerektiği anlamına gelmiyor. Her gün kısacık bir süre de olsa hiçbir dikkat dağıtıcı unsura yer vermeden, tamamen onların istediği şeylere odaklanarak ona ait bir zaman dilimi yaratmak olumlu bir adım olacaktır. Gününüz ne kadar yoğun olursa olsun, her gün 1 ya da 2 kez 10 dakika boyunca onun seçtiği bir oyunu oynayarak ya da kitabı okuyarak vakit geçirebilirsiniz. Böylece ilgi isteğini doyurarak negatif yollardan ilgi çekme ihtiyacını ortadan kaldırmaya katkı sağlayabilirsiniz.

    2. Eğitime Zaman Ayırın

    Disiplin kelimesinin gerçek anlamının “öğrenmeyi öğretmek” olduğunu hatırlayın. Çocuğunuzu disipline etmenin en iyi yolunun ona daha iyi seçimler yapmayı öğretmek olduğunu unutmayın. Bunun için rolleri değiştirebilirsiniz. Siz çocuk olun ve bırakın çocuğunuz size doğru seçimleri yapma konusunda yardımcı olsun. Bir oyuncağı kırmak yerine paylaşmak, kırıcı bir üslup yerine olumlu bir yaklaşım sergilemek konularında size yol göstermesini ve doğru seçimler yapmanızı sağlamanızı isteyebilirsiniz. Böyle doğru ve yanlış seçimin ne olduğunu kavramasına yardımcı olabilirsiniz. Ayrıca her doğru davranışını sözlerinizle takdir ederek hevesini canlı tutabilirsiniz.

    3. Sınırlar Koyun ve Bu Sınırlara Sadık Kalın

    Çocuklar sınırları ve kuralları bildiklerinde daha olumlu gelişirler. Sınırlandırmalar deyince yüzlerce sert ve değişmez kuraldan bahsetmiyoruz elbette. Sınırlar, aileniz için en iyisi neyse o olmalıdır. Sınırlar ve kurallar konusunda oldukça açık ve net olun. Eğer sınırları aşarlarsa neler yapmaları gerektiğini açıkça ifade edin. Söz gelimi akşam yemeklerinde tabaklarını kendileri kaldırmazlarsa bulaşık makinesini boşaltmak zorunda olacaklarını bilsinler. Ancak ilgisiz kurallar koymayın. Mesela ödevini yapmayan bir çocuğa odasını temizletmek bu iki sorumluluk arasında bağ kuramayacağı için herhangi bir etki yaratmayacaktır.

    Her şeyden önemlisi tutarlı olun. Bir sınır aşıldığında karşılaşacakları sonuçları sürekli değiştirirseniz çocuğunuzun kafası karışacaktır. Merak ettiğin tüm konularda profesyonel destek almak için Psikon Psikolojik Destek Merkezi’mize başvurabilirsiniz.

  • Çocuklarda Öfke: Anne ve Babalar Ne Yapmalı?

    Çocuklarda Öfke: Anne ve Babalar Ne Yapmalı?

    Çocuklar genellikle çok istediği bir şey konusunda engellenmiş olduğunda, bir durumdan dolayı hayal kırıklığına uğradığında, “hayır” anlamına gelen ani öfke çıkışlarında bulunabilir. Bağırma, ağlama, tekme atma, çığlık atma, vurma, kendini yere atma hatta zaman zaman başını yere veya duvara vurma gibi davranışlar sergileyebilir.

    Öfke nöbetlerinin sebepleri; çocuğun bir şeyleri kendi yapmak istemesi, kendi seçmek istemesi ve kendi gitmek istemesinin sonucunda ebeveyn ile çatışmasıdır. Çocuklar istediklerini elde edemedikleri zaman öfke nöbetlerine zemin hazırlanmış olur. Çocuk “bağımsız” olmak ister. Ailenin “yapamazsın” diye engel koyduğu durumlarda da nöbetler ortaya çıkar.

    Bazı çocuklar da doğru davranışı yaptığı halde yeterince ilgi göremedikleri için öfke nöbetleri geçirir. Bu şekilde ailesinin dikkatini ve ilgisini çekmiş olur.

    Öfke nöbetleri pekiştirildiğinde de sıklık kazanmış olur. Bir çocuk istediği şeyi ağlayarak elde ettiğini görürse sonrasında ağlayarak, öfke nöbetleri geçirerek isteyecektir. Bir çocuk nöbet sırasında yani ağlama krizi geçirirken fazla ilgi topladığını görürse dikkat çekmek için bu davranışı tekrarlayacaktır.

    Peki anne ve babalar nasıl davranmalı ?

    • İlk olarak çocuğun duygularını ifade etmesi, neye öfkeli olduğunu, neden ağladığını anlaması ve anlatması için etkin bir şekilde dinlemeniz gerekiyor. Çoğu sorunun temelinde birbirimizi dinlemediğimiz, anlamadığımız gerçeği var. Çocuğunuzun kendisini ifade etmesine olanak sağlarsanız bu konuda büyük bir ilerleme kaydedersiniz.

    • Bir alışverişe gittiniz ve almaması gereken bir şeyi almak istediğini söyledi. Sizin cevabınız “hayır” oldu ve çocuğunuz ağlamaya başladı. Burada yapmanız gereken şey “hayır” ınızın arkasında durmak ve o şeyi almamaktır. Belki market birbirine girecek, ağlayacak, bağıracak ve çoğu zaman çevredeki insanlar size tuhaf tuhaf bakacak. Buna rağmen almamalısınız. Sakinleşmesini bekleyin. Çocuk ağlayarak bir şeylerin olmasını sağlıyorsa bundan sonrasında da ağlayarak yaptırmaya çalışacaktır.

    • Öfke nöbeti sırasında çocuğunuzun bu davranışını yok sayın. Ebeveynlerin zorlandığı ve yapmakta güçlük geçtiği bir davranıştır yok saymak fakat çocuğunuz sizden olumsuz davranış ile ilgi çekmeye çalışıyor olabilir.Eğer ilginizi bu durum ile ona verirseniz, çocuğunuz olumsuz davranışlar ile ilginizi çekmeye çalışmaya devam eder.

    • Öfke nöbeti oluştuğunda sakinliğinizi koruyun. Güç savaşına girdiğiniz ve inatlaştığınız zaman çocuğunuz bu davranışınızı gözlemleyecek ve sonrasında size bu şekilde davranmaya başlayacaktır. Çocuklar söylediklerinizden çok davranışlarınıza dikkat eder.

    • Parka gittiğiniz zamanlar bi saat belirleyin. Ve bu saat azalmaya başladığında haber verin. “10 dakika sonra eve gideceğiz.” gibi. Önceden hatırlatmalar çocuğu hazırlayacaktır.

    • Çocuklar da yetişkinler gibi seçimlerini kendileri yapmaktan ve kontrol duygusundan hoşlanırlar. Çocuklarınıza bir şeyleri seçme hakkı tanıyın ve o konuda güç savaşına girmeyin. Örneğin, “Kırmızı kazağı mı giymek istersin yeşil kazağı mı?” gibi. Çocuğunuzun seçmesine imkan tanıyın.

    • Çocuğunuzun öfke patlamalarının hangi zamanlarda ortaya çıktığını gözlemleyin. Yorgun olduğunda, okuldan geldiğinde, uyandığında, uykusu geldiğinde gibi durumlarda olabilir. Bu zamanları önceden bilmek size yardımcı olacaktır.

    • Nöbet sırasında çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekebilir ve farklı bir konu hakkında konuşabilirsiniz.

    • Çocuklar öfkelendiklerinde, öfke patlaması yaşadıklarında kendilerini kontrol edemezler.Ona sıkıcı sarılarak onu her türlü kabul ettiğinizi ve güvende olduğunu hissettirebilirsiniz.Ona sakinleşene kadar ona bu şekilde sarılacağınızı söyleyin.

    Bunların hepsinin sabır gerektirdiğinin farkındayım. Fakat bunları yapmadan çocuktan olumlu ve sağlıklı tepkiler bekleyemeyiz. Siz olumlu yaklaşırsanız çocuğunuzda size o şekilde yaklaşacaktır. Bu konuda eğer ihtiyaç duyarsanız bir uzmana başvurmaktan çekinmeyin.

  • PEMBE  BULUTLAR DAĞILIYOR…

    PEMBE BULUTLAR DAĞILIYOR…

    Kadın erkek ilişkileri ilk başladığında heyecan vericidir. Eşlerin birbirini tanımaya çalışmaları ve bu aşamada yaşanan neşeli ve eğlenceli hayat tarzı ile sonsuza dek süreceği düşünülen mutluluk dolu bir yaşam başlar. Ancak zamanın ilerlemesiyle birlikte eskiden heyecan verici olan şeyler gün gelir eskisi gibi zevk vermez. Zamanla çiftler yemek, temizlik yapmak, market alışverişine çıkmak, çocuk yetiştirmek gibi hayatın rutinleriyle meşgul olmaya başlarlar. Vakitlerini öncelikli olarak birbirlerine ayırdıkları günler yavaş yavaş geride kalır. Diğer uğraşlar ilişkinin yönetimini ele geçirir ve çiftler tutkuyu canlı tutacak şeyleri unuturlar. Bu aşamada herkesin düşündüğü şey aynıdır: Neden hiç bir şey eskisi gibi değil? Ama siz yine de umutsuzluğa kapılmayın.

    Bizlere en çok sorulan soru şudur: ” Evliliğin ya da ilişkilerin yıkılmasını neye bağlıyorsunuz? Ekonomik sıkıntılar mı ? Konuşamamak mı ? Parasızlık mı? Kıskançlık mı? Sadakatsizlik mi? İlgisizlik mi? Eğitimsizlik mi?Kişilik çatışması mı?..” Bunların çoğu birer belirtidir.Gerçek sebep sevgi , saygı ve güven bağlarını zayıflatan herhangi bir şeydir. İki insanı bir arada tutan harcın malzemeleri sevgi , saygı ve güvenden oluşur.

    Sevdiğiniz kişiyle aranızda hiçbir sorun yok, en azından görünürde… Ama ilişkiniz her geçen gün tatsızlaşıyor…Sabah altıda kalktınız, gün boyunca durmadan çalıştınız, akşam eve döndüğünüzde parmağınızı bile kıpırdatacak haliniz kalmadı. Üstelik deli gibi aşık olduğunuz ve aynı evi paylaştığınız erkek de bu durumda… Hele çocuk da varsa onların ihtiyaçlarını karşılamak, yedirmek-içirmek, uyutmak … Sonra o televizyona boş boş bakarken siz sofrayı toplayıp gazeteye bir göz attınız ve bütün bir geceyi hiç konuşmadan geçirmeyi başardınız. Çünkü kesinlikle konuşacak haliniz yoktu. Sonra erkenden uykunuz geldi ve kendinizi yatağa atıp adeta “sızdınız.”

    Geceleriniz böyle geçmeye başladıysa modern dünyanın tipik bir sorunuyla karşı karşıyasınız demektir, iş hayatının yoğun, üstelik bu çok yorucu temposunun ilişkinize yansıması, sebepsiz çıkan tartışmalara, gerilen sinirler kavgalara neden olurken, sizi birbirinizden uzaklaştırmaya dahi başlayacaktır. Çünkü aranızdaki iletişim bilinçsizce, ikinizin de isteği dışında kopmuştur. Artık konuşmaya, ona gününün nasıl geçtiğini sormaya ve anlatacaklarını dinlemeye bile üşenir hale gelmişsinizdir. Aranızda yüksek bir “yorgunluk duvarı” oluşmuştur ve bu duvar her gün daha da yükselir. Oysa bir ilişkiyi ayakta tutan şeylerin içinde beraberce paylaşılan anlar, ortak yaşananlardır.

    Sevgi bir ateştir.Sürekli yakılması ve beslenmesi gerekmektedir. İlgilenilmediğin de ateş nasıl sönerse sevgi ateşi de öyle söner gider. Sevgiyi ateşleyen birinci şey ilgidir. Ateşe değer vermektir , bakımını yapmaktır. Herkesin yaşadığı bir evi vardır. Evi yıkılmaktan , yıpranmaktan korumak için sürekli bakım ve ilgi gerekir .Bırakılırsa ev dağılır.Tamiri ertelenirse bozulmalar başlar. Belirli aralıklarla boya badana gerekir. En basitinden bir eşya bir araba ilgisizlikten tahrip olabildiğine göre insan ilişkilerinde en önemli bağ olan sevgi de sürekli bakım ve ilgiye alınmazsa dağılıp çürüyecektir.

    İlişkide insanlar birbirlerine ilgilerini yitirdiler mi ilgilerini başka şeylere yöneltirler.
    Çocuklara, kariyere, evin eşyasına, spora, modaya, ev temizliğine, araba tutkusuna, şöhrete, zenginliğe…Böyle durumlarda evlilik ihmal edildiği için bakımsız kalacaktır ve yıpranmalar, arızalar, yani sorunlar başlayacaktır.

    Kendisini iş başarısına odaklamış bir kişi evlendiğinde eşine zaman ayırma ve ilgilenme gibi “gerçek dünya” ile karşılaştığında zihinsel bir pişmanlık hissedebilir. Eğer erkek bencilse sorun başlayacaktır. Evine zaman ayırmama gerekçesi olarak şöyle der “Ben zaten sizin için çalışıyorum, ekmek kavgası başka çarem yok”. Kısa da olsa kaliteli bir beraberliği, hem iş hem ev başarısını beraber götürebileceğini düşünmezse fırtınalar başlayacaktır. İlgisiz olan sadece erkekler midir? Tabi ki hayır… Eve, eşyaya kendisini kaptırmış veya çocuklarla ilgilenmekten kocasına “Hoş geldin” demeyen eşler de nadir değildir. Bütün gün bakımlı ve göz alıcı bayanlarla bir arada olan erkek evde iyi bir anne, iyi bir ev hanımı ama iyi bir eş ve arkadaş olmayan kadınla uzun süre beraberse evliliği sorgulamaya başlayacaktır.

    İlişkinin uzun sürmesi için tarafların eşit ve denk olması önemlidir. Bunun tek istisnası vardır, “Dostluk duyguları”. Yan yana durduklarında karıkoca diyemeyeceğiniz kişiler öyle paylaşımlar içindedirler ki beraber olduklarında kendilerini çok mutlu ve güvende hissederler…
    Böyle kişilerde sevgi yakalandıktan sonra bazı adet ve davranışlarla beslenebilmiştir.
    Dostluk davranışının en önemli özelliği, ‘onu’ memnun etmeye çalışmaktır. Onun zevklerine, isteklerine ve beklentilerine uygun çabalar içinde olmak. Küçük hediyeler almak. En önemli hediyenin ona ayrılan zaman olduğunu bilmek. Kendi çıkarını ikinci planda tutmak. En önemli içten, karşılıksız, samimi sevgi.

    Mevlana “insanlar konuştuklarıyla değil duygularıyla birbirini anlarlar” der. Evrende belki de insanlığın en ortak noktasıdır duygular. Fikirler, ideolojiler, düşünceler, yargılar ne kadar değişkense duygular da o kadar ortaktır. Belki de yeryüzündeki çatışmaların ana sebebidir duygularla konuşamamak. Eşlerin seslerini duyurabilmeleri bu evrensel kurala uymakla mümkündür. Yargıları değil duyguları paylaşmak gerekir. Bunu başarabilen eşler evliliklerini daha mutlu, daha doyurucu ve daha paylaşımcı hale getirebilirler.

    Yazdıkça yazılacak ayrıntılar çoğalıyor….Gene dönmek üzere bu konuya önemli bir saptamayla son vermek istiyorum ;En iyi aşıkların en duygusal insanların değil, birbirlerine en çok zaman ayıran ve güvenen insanların olduğunu unutmayalım.

  • Mutlu bir beraberliğin püf noktaları

    Mutlu bir beraberliğin püf noktaları

    Evli, nişanlıya da uzun soluklu bir beraberliği olan bütünçiftlerin ilişkilerini sağlamlaştırmak ve sürdürmek için kimi zaman destek almaları, kimi zaman bazıyerleşik yanlışdüşünce kalıplarınıdeğiştirmeleri gerekir. Kuşkusuz ister evlilik ister uzun süreli bir beraberlik olsun her ilişkinin inişçıkışlarıvardır ama hayatlarınıpaylaşan herçiftin arzusu, beraberliklerinin her zaman“ilk günkügibi”taze ve içten olması, hattâzaman geçtiktçe daha da iyiye gitmesidir.Çevremizde bu gibi“idealçift”olarak görülenörneklere de rastlarız. Acaba bu ideal uyum aslında ne anlama gelir? Bir ilişkiyi ideal yapan, iki kişinin hayat boyu yaşayabileceği en mükemmel beraberlik durumuna getirenşey nedir?

    Çoğu insan ideal bir eşin nasıl biri olmasıgerektiğini tarif ederken onun cinsel yöndençekici ve seksi, bağımsız, güvenilir, kendi ayaklarıüzerinde durabilen, ailesi ve dostlarıyla iyi anlaşan, doğal, samimi, espri anlayışına sahip, rahat iletişim kurulabilen,çevresi tarafından takdir edilen biri olmasıgibi belirliözelliklere sahip olmasınıister. Hepimiz tabii ki seveceğimiz ve bizi seven biri ile birlikte olmak isteriz. Karşımızdaki kişinin bizim için“doğru insan”olduğunu nasıl anlayacağız. O zaman,önce iki kişinin“ideal uyum”sağlayabileceğini gösteren dört temel soruya ne cevap veriyorsunuz, bunu test edin:

    • Onun yanında iken, acaba gerçekten, kendiniz olabiliyor musunuz?
    • Birlikte iken, kendinizi“evinizde”hissedebiliyor musunuz?
    • Konuşurken, birbirinizi anlayabiliyor, anlaşabiliyor, birlikte plan yapabiliyor ve fazla münakaşa etmeden uzlaşabiliyor musunuz?
    • Onunla birlikte iken, ona kalbinizi açabiliyor, ve hayatı, yaşamayıdahaçok seviyor musunuz? Hayatın artk sizin için yeni olasılıklarla dolu olduğunu, ruhunuzun umut ve mutlulukla dolduğunu hissedebiliyor musunuz?

    Diyelim ki bu sorulara evet diyorsunuz ve kriterlerinize uygun biriyle karşılaştınız, bulutlarınüzerinde mutlu bir beraberlik yaşamaya başladınız. Acaba bu ilişkinin gerçekten kalıcıolacağını, hayat boyu süreceğini nasıl bilebiliriz? Doğru eşi bulmak kadar, başlanan ilişkinin mutlu birşekilde devam etmesinin bazıkurallarıolduğunu söyleyelim.İşte size mutlu bir beraberliği püf noktaları:

    Onun ilgilendiğişeylere siz de ilgi gösterin. Onu mutlu eden, ilgi duyduğuşeyleri tanıyın,öğrenin, siz de bunlara odaklanın, ilgi alanlarınıpaylaşın.İlişki farkındalığı, ilişkilerin her zaman iki yanıolduğunun farkında olmaktır –eşinizin sevdiği, ilgi duyduğu, yapmaktan hoşlandığışeylerin en azından bir bölümüne sizin de ilgi duymanızın, ortak ilgi alanlarınıpaylaşmanın ilişkinize değer katacağınıunutmayın. Tek kişilik bir ilişki olamayacağıgibi, taraflardan birinin baskınlık sağlamayaçalıştığıilişkilerin de eninde sonunda tıkanacağıbilinmelidir. Oysa karşılıklıetkileşimle inşa edilen ilişkiler hem daha kalıcı, hem de doyum sağlayıcıilişkiledir. Birlikte hoşlanarak yapacağınız aktiviteler hayatınıza renk katacak, kişisel gelişiminize katkıda bulunacak, birlikte kaliteli zaman geçirmenizi sağlayacak, hem kendinizi hem onu daha iyi tanımanıza yardımcıolacaktır. Tabii ki bu nokta ilgi alanları, kültür düzeyleri, hayata bakışlarıve beklentileri yakın olançiftler dahaşanslıdır. Ancak zaman içerisinde kişiler karşılıklıolarak eksikliklerini giderebilir, ortak ilgi konularıbulabilir ve birlikte vakit geçirmekten dahaçok doyum alabilirler.

    Emir kipi kullanmayın.“Yapmalısın, etmelisin”gibi cümleler kurmayın. Bu gibi sözcükler karşımızdakinin bilinçaltında otomatik olarak suçluluk duygusu doğurur. Birisine birşeyi yapmasıya da nasıl yapmasıgerektiğini söylemek hemörtük bir haklılık yargısıhem de birüstünlük mesajıiçerir–birşeyi ondan daha iyi bildiğinizi, onaüstünlük tasladığınızıya da onun yanlışbirşey yaptığınıişaret eder. Bu da karşımızdaki kişinin gerilmesine, size karşınegatif duygular beslemesine veöfke biriktirmesine neden olur.İnsanlarısuçluluk ve yargılamayla motive etmek mutluluk yerine mutsuzluk getirir. Oysa halledilmesi gereken konuyla ilgili emir vermek yerineöneride bulunmak, nötral cümleler kurmak, bu konuyla ilgili kararıkarşıdakine bırakmak onun kendini rahat hissetmesini ve kendi kararınıvermenin rahatlığıyla hareket etmesini sağlayacaktır. Emir yerine ona kendi kararınıverme hakkınıtanıdığınızda eşinizin gerçekten kendisi gibi davranabilir. Zira hedefiniz eşinizi sorumluluk almaya yüreklendirmek ama bunu yaparken de kendi hür iradesiyle davranmasınısağlamak olmalıdır. Bunu yapmanın bir yolu da doğru formüle edilmişsorularla onu vereceği kararüzerinde düşündürmektir. Sözgelimi:“eğer bunu böyle yaparsan istediğin işi elde etmeşansınıazaltmışolmuyor musun?”Ya da:“bu seni uzun vadede mutlu edecek mi?”Bunu yaptığınız takdirde onun gözünde buyurgan veüstünlük taslayan bir eşolmaktançıkıp onun karar anında danışabileceği, görüşünüzüalmak isteyeceği bir referans kişi statüsüne gelirsiniz. Size ne düşündüğünüzüsorduğunda görüşünüzüonunla paylaştıktan sonra ona kendi kararınıvermesi için destek olabilirsiniz.

    Bendiliyle iletişim kurun.Çiftler aralarındaki iletişimde gerginlik yaşamaya başladıklarındaçoğu kez“sen”içeren ifadeler kullanmaya başlarlar.Özetle“sen hep böyle yapıyorsun…senşöylesin…sen böylesin…sen hiçbir zaman…. yapmıyorsun”gibi cümlelerdir bunlar. Bir tarafın ne kadar kızgın olduğuna göre bunlarınşiddeti ve dozu artabilir.“Ben söylemesemçöpügidip atmıyorsun, hep hatırlatmam mılazım?”gibisinden basit bir suçlamadan başlayıp“Sen ne geri zekalısın!”gibi hakaretamiz kalıplara varan cümleler, ilişkileri zehirleyen negatif ve saldırgan“sen”dilininörnekleridir. Bunlar sorununçözümüne yardımcıolmadığıgibi karşımızdaki ile sağlıklıiletişim kurmamızıönleyerek onun duvarçekmesine ve küntleşmesine neden olur.

    İletişimde nazik, sevgi dolu, enönemlisi suçlayıcıolmayan bir“ben”dili kullanmak, yeni kendi perspektifimizden konuşmak, kimi zaman anlaşılır tarzda, eğer incinmişve kırılmışsak bunu içeren bir dil kullanılmalıdır.Örneğin:“bana sormadan plan yaptığında gerçekten kırılıyorum–lütfen bir daha sefere bana da haber ver.”Ya da:“Her akşam geçgelmen beniüzüyor. Eve gelmek ve benimle vakit geçirmek istemediğini düşünmeye başlıyorum. Biliyorum işinçokönemli ama benim de senin içinönemli olduğunu hissetmek istiyorum. Seninle dahaçok birlikte olmak istiyorumçünküseni seviyorum.”Kısacası, bir“ben”önermesişu formata sahip olmalıdır:“sen iyi olduğunda ben de kendimi iyi hissediyorum, ve senin iyi olmana ihtiyacım var.”

    Planlamayıbirlikte yapın. Ortak yaşantınızda kimin hangi işleri yapacağını, arabanın bakımından yemek pişirmeye, bütçe ve tasarruftan, tatil ve gezmelere kadar her türlüaktivite ve süreci birlikte planlayın. Gıda alışverişini bile beraberce planlayın ki ikinizin de sevdiğiniz yemekleri yapmaşansınız olsun. Daima eşinizeönceden bilgilenme fırsatıverin. Pahalıbir giysi veya eşya alacağınız zaman bu kararıbirlikte verin. Bu planlamalar kuşkusuz hayatınızda hiçsürpriz olmamasıanlamına gelmiyor; doğum günüsürprizleri, evlilik, başka anlamlıyıl dönümleri, gece dışarıda yemek veya benzeri eğlence ve gezmelerle ilgili sürprizler günlük hayatın tekdüzeliğini kırarak mutluluğunuzu perçinleyen hoş

  • Başarıda Yetenek mi İstemek mi?

    Başarıda Yetenek mi İstemek mi?

    İnsan ırkının en temel ihtiyaçlarının başında başarı ihtiyacı gelir. Her insan başarılı olmak ister. Başarısız olmak için hiçbir işe başlanmaz. Akıl sağlığı yerinde olan hiçbir kimse yoktur ki, bir işe başlayayım ve çok başarısız olayım ya da öyle bir şey yapmalıyım ki rezil olmalıyım hedefi ile başlasın. Çünkü insanın yaradılışı buna uygun değildir. McClelland’a göre üç temel edinilmiş ihtiyaç vardır; başarı, güç ve ait olma.Bunların içerisinde ise başarı ihtiyacı en baskın olanıdır. İnsan olumsuz bir şey yapsa bile kendi koyduğu hedefe ulaşmak ve başarılı olmak ister. Örneğin filmlerde izlediğimiz banka soygunu sahnelerinde “arkadaşlar yüzyılın banka soygununu yapmak için plan yapacağız, yakalanacağız ve tüm dünyaya rezil olacağız” cümlelerini duymamız mümkün değildir.

    Peki başarı için yetenek mi daha önemli yoksa istemek mi?

    Bu soru son zamanlarda sıkça sorulmaktadır. Bir grup var ki, bunlar “istersen yaparsın”cılar. Bu grubun en önemli mottosu “içindeki güce inan”dır. Bir grup da vardır ki yeteneğin olmadan asla. Bu yazıda bu iki grubu karşılaştıracağız.

    Önce bu konu ile ilgili bazı kavramlara bakalım.

    Yetenek nedir?

    Yetenek doğuştan getirilen ve belli bir eğitimle geliştirilen gizil güçtür. Bir insan bir yetenek örüntüsü ile dünyaya gelir. Bu örüntüde bazı yetenekler baskın bazı yetenekler orta düzeyde, bazı yetenekler düşük düzeyde, bazı yetenekler ise hiç yoktur. Yeteneğin saf kısmı genler yolu ile geçer. Geliştirilmeyen yetenekler ortaya çıkamaz ya da sönük olarak kalır. Yetenek davranış olarak gösterilecek bir alan bulamaz ise hiç farkına bile varılmaz. Çok üst düzeyde piyano çalma yeteneği ile dünyaya gelen bir kişinin uygun koşullarla karşılaşmadığı sürece iyi bir piyanist olma olasılığı yoktur.

    Diğer bir kavram ise ilgi. İlgi bir alana yönelimi ifade eder. Yaptığımız da hoşumuza giden şeydir. İlgi, doğal olarak isteme davranışına neden olur. Diğer bir değişle yaptığımızda çokça mutluluk hormonu dopamin salgılatan şeydir. Eğer ilgi duyduğumuz alanda yeteneğimiz yok ise o ilgi kısa sürece söner. İlgiyi besleyen yetenektir.İnsan yapamadığı, başaramadığı şeyden zevk alamaz. Başarılı olduğumuz dersleri sevmemizin nedeni budur.

    Bu konudaki diğer bir kavram “an”dır. “An” olayın olduğu zamanı ve mekanı temsil eder. Yaptığınız işe “an” uygun değil ise başarılı olamazsınız. Örneğin bundan 30 yıl önce Facebook’u siz bulsaydınız muhtemelen zamanı uygun olmadığı için başarılı olamazdınız. Ya da Facebook’u Zuckerberg Amerika’da değil de Türkiye’de bulsa idi muhtemelen yine başarılı olamazdı. Yaptığınız işin “an”a uygun olması yetenek ve ilgi kadar önemlidir.

    Son kavramımız tutku. Tutkuyu TDK şöyle tanımlıyor; irade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, ihtiras; güçlü istek ve eğilimin yöneldiği amaç; aşırı düşkünlük. Tutku insanı hedeflediği alana götüren en güçlü güdülerin başında gelir. İnsan her neye tutulursa ona ulaşıncaya kadar tüm güçlüklerin üstesinden gelebilir.

    Başarılı olmak için ilk ve temel şart yapılan işe ilişkin yetenek örüntüsünün uygun olmasıdır. Her davranış ya da her beceri için yetenek örüntüleri farklı olabilir. Ancak bu örüntünün de derecesi önemlidir. Yetenek örüntüsü var ya da yok olarak değerlendirilmez. Yetenek örüntüsü, içinde bulunduğunuz popülasyona göre belli bir derecede bulunur. Yetenek örüntüsü uygun olduktan sonra yapılan işe ilişkin ilgi duymak gerekir.

    Bu noktadan sonra başarıyı “başarı” ve “üstün başarı” olarak sınıflamakta fayda var. Başarı, hedeflenen noktaya varma ya da ortalama insanın varabileceği nokta; üstün başarıyı ise çok az kişinin varabileceği nokta olarak tanımlayabiliriz.

    “Başarı” için bazı olasılıkları sıralayalım;

    • Bir kişinin bir alana hem ilgisi hem de yeteneği yok ise kesin başarısız olur
    • Bir kişinin bir alana hem ilgisi hem de yeteneği var ise kesin başarılı olur

    • Bir kişinin bir alana ilgisi var ama yeteneği yok ise ilgi kısa sürede söner. Ama ilgi düzeyi çok yüksek ise ortalama bir başarı elde edilebilir. Ancak bunun için çok çalışmak gerekir. Örneğin gitar çalma ile ilgili yeteneğiniz yok ya da düşük ancak çok istiyorsanız çok çalışarak ortalama bir başarı elde edebilirsiniz. Hiçbir zaman çok iyi gitar çalan biri olamazsınız ama ortalama bir gitar çalabilirsiniz.

    • Bir kişinin bir alana ilgisi yok ama yeteneği var ise, zorunlu ise başarılı olabilir. Yani kendisine istemediği bir görev verilirse ve yapmak zorunda ise başarılı olabilir.

    “Üstün başarı” için ise yetenek ve ilgi yanında “an” ve tutkunun da uygun durumda olması gerekir. Eğer bir alana ilgi ve yeteneğiniz var ve “an” da uygunsa üstün başarı için geriye kalan tutkudur. Bir şeye tutkuyla tutunursanız ve buna donanımınız (ilgi, yetenek ve an) uygun ise üstün başarıyı elde etmemek mümkün değildir.

    Bu durumda öncelikle ilgilerinizi ve yeteneklerinizi tanımanız gerekir. İlgi ve yeteneklerinizitanımadan hangi alana yöneleceğimizi de doğru olarak tespit edemeyiz.

    Sonuç olarak istemek tek başına başarı getirmez. Eğer istediğiniz alana yeteneğiniz varsa ve tutku ile çalışırsanız üstün başarı elde edersiniz.

  • Otizm ve Yaygın Gelişimsel Bozukluk

    Otizm ve Yaygın Gelişimsel Bozukluk

    Otizm Nedir?

    Otizm, yaşamın erken dönemlerinde başlayan ve yaşam boyu süren; sosyal ilişkiler, iletişim, davranış ve bilişsel gelişimde gecikmeye neden olan nörobiyolojik kökenli bir bozukluktur. Ortaya çıkan sendromun şiddeti ve problem davranışların bir araya gelme şekli her çocukta farklıdır.

    Otizm; Ruhsal Bozukluklar Tanı ve İstatistik El Kitabı’nda (DSM- 5) Yaygın Gelişimsel Bozukluklar başlığı altında tanımlanır.

    Yaygın gelişimsel bozukluklar başlığı altında otizmden başka yer alan bozukluklar şunlardır: Rett sendromu, asperger sendromu, çocukluğun dezintegratif bozukluğu, başka türlü adlandırılamayan yaygın gelişimsel bozukluk.

    Otizmin Temel Belirtileri Nelerdir?

    Otizmde görülen belirtiler üç temel grupta yer alır.

    Toplumsal ilişkilerin gelişiminde bozukluk.
    Sözel ve sözel olmayan iletişimde bozukluk, sembolik oyun da dahil olmak üzere hayal gücünden yoksunluk.
    Takıntılı, tekrarlayıcı davranışlar; ilgi alanının kısıtlılığı ve darlığı.

    Otizimli Bir Çocukta Hangi Özellikler Gözlenir?

    Etkileşim içinde olmaktansa yalnız kalmayı, kendisi için ilginç olan bir tür faaliyet içinde olmayı yeğler.
    Çoğunlukla insanları değil de obje ve cansız varlıkları tercih eder.
    Sözel veya sözel olmayan (yüz ifadesi gibi) birtakım ifadelere tepki vermeyebilir.
    Göz teması zayıftır.
    Huzursuz görünür.
    İnsanları araç olarak kullanır.
    Kendisini karşısındaki insanın yerine koyamaz; vücut dilini kullanma ve anlamada sorunları vardır. Örneğin kişinin kaşlarını çatması onun için anlam taşımaz.
    Sembolik oyunlar denilen evcilik, doktorculuk gibi etkinlikler onun için cazip değildir.
    Genelde oyuncaklarla amacına uygun oynamak yerine detaylarla ilgilenir. Örneğin, oyuncak arabayı yerde sürmek yerine saatlerce tekerleklerini döndürmekten zevk alır.
    Eşyaları dizme eğilimi çok tipiktir. Yap-bozun parçalarını yerleştirmek yerine parçaları yan yana dizmek onun için daha eğlenceli olabilir.
    Parlayan yüzeyler, ışık, gölge, dönen cisimler (pervane, vantilatör, saat), insanların saç ve sakalları, nesnelerin parçaları (kapı kolu, düğmeler), hareketin kendisi (sürekli olarak kapıyı açma kapama) ilgisini çekebilir.
    Diğer çocuklar üzerinde etkili olan birtakım motive ediciler bu çocuklar üzerinde aynı etkiyi yapmaz.
    Yaşadıkları duygular anında ve kesindir, ihtiyaçlara odaklıdır.

    El-kol sallama, parmakların hareketlerini izleme, ayak parmakları ucunda yürüme, kendi etrafında dönme gibi hareketler çok tipiktir.

    Gündelik yaşamdaki değişikliklere karşı direnç gösterir (yemek masasında oturduğu yerin değişmesi gibi). Şiddete başvurabilir. Hayatın akışındaki her şeyin hep aynı kalmasını talep edebilir (okula her gün aynı yoldan gitmek gibi).

    Bazı ses, doku ve tatları çok rahatsız edici bulabilir. Evde oturup gürültülü bir filmi izlerken dışarıdan gelen bir motosikletin sesini fark etmeyebilirsiniz bu nedenle onun aniden kulaklarını kapaması ve hırçınlaşması size çok anlamsız gelebilir. Kimi otistikler pütürlü yiyecekleri yiyemez, kimisi krem süremez, oyun hamuru, kum gibi bulaşabilen nesnelerle oynamaktan kaçınır.

    İletişim için konuşmayı kullanmazlar. Kullandıkları kelimeler çok sınırlıdır ve genellikle etrafında sık duydukları kelimeleri kullanırlar.

    Otizimli çocukların yaklaşık yarısı konuşma becerisini hiçbir zaman geliştiremez. Konuşabilen çocuklar ise zamirleri karıştırır, kendisine “ben” yerine “sen” der, annesinden süt istediğinde “anne süt ver” değil de “süt istiyor musun ?” diyerek ister.

    Anında/gecikmeli ekolali görülür. Annesinin o anda söylediği “elini yıka” cümlesini monoton ve mekanik sesle tekrarlar. Annesi bir şeyler anlatmaya çalışırken daha önce duymuş olduğu “hayatın gerçek tadı” gibi ilgisiz bir reklam sloganını tekrarlayabilir.

    Gezmeyi, özellikle otomobil ile dolaşmayı, suyla oynamayı severler. Saatlerce akvaryumdaki balıklara bakabilirler.

    Genelde yeme bozuklukları vardır. Bazıları yenmez şeyleri yemekten hoşlanabilir.
    Elektronik eşyalara ve mutfak eşyalarına çok ilgi duyabilir, deterjan kutuları ve bunun gibi şeyleri toplayabilirler.

    Müziğe aşırı ilgi gösterebilirler. Reklam ve video kliplere çok düşkün olup akranlarının izleği çizgi filmlere ilgi göstermeyebilirler.

    Çevresindeki tehlikelerin farkında değildir. Yoğun trafikte karşıdan karşıya koşar, korku duymaksızın yüksek bir duvar üzerinde yürüyebilir. Sıcak nesnelere veya cam kırığına dokununca neler olacağını öngöremeyebilir.

    Çevresine/ kendisine zarar veren davranışlar sergileyebilir; kızdığı, endişelendiği, başarısız olduğu zamanlarda eşyaları fırlatma, çığlık atma, saçlarını çekme, yüzünü tırmalama, ellerini ısırma, başını duvara veya yere vurma gibi hareketler ve öfke nöbetleri görülebilir.
    Bazı yetenekleri arasında büyük uçurumlar olabilir. Motor gelişimde yaşına uygun hatta yaşının üstünde birtakım beceriler gösterebilirken, sosyal gelişimde ancak çok ufak bir çocuğun sosyal becerilerine sahip olabilir.

    Otizm ve Üstün Yetenek
    Soyutlama yetisi gerektirmeyen, belleğe dayalı becerilerde üstün özellikler gösteren bireyler tüm otistik grubun %10’u kadardır. Birçok yönden eksiklikleri de olan bu bireyler; matematik, sanat, müzik, mekanik gibi alanlarda üstün yeteneklere sahiptirler. Kendi kendine okuma yazma öğrenebilme, okuduğunu anlamadan akıcı bir şekilde okuyabilme (hiperleksi), kısa sürede ezberleme gibi yetilere de rastlanmaktadır. Otistiklerin % 10-20′ si aynı zamanda hiperleksiktir. Bu otistik çocuklar çok küçük yaşta, örneğin 2-3 yaşlarında kendi kendilerine okumayı öğrenirler, ancak okuduklarından anlam çıkaramazlar. Hiperleksik ve otistik olan çocukların daha az hiperaktif ve daha az beceriksiz olduğu saptanmıştır. Genellikle zekâları yüksek otistiklerde ve erkeklerde on kez daha fazla görülür. Hiperleksik bir çocuğu teşvik etmemek, yaşına uygun oyunlara ve erişkinler tarafından yönlendirilen sosyal etkinliklere yöneltmek gerekmektedir. Okuma yeteneğinden yararlanarak eğitiminde yazılı materyal kullanılabilir.
    Tanı ve tedavi

    Çocuğunuzda yukarıda sıralanan belirtiler varsa mutlaka bir uzmana başvurmanız gerekir. Ayırıcı tanıyı çocuk psikiyatri uzmanları koymakla beraber sizlerden mutlaka tanıya yardımcı test ve gözlemler isteyecektir. Tanı aşamasından sonra gerekiyorsa ilaç desteği ile beraber mutlaka bireysel eğitime de başlanmalı; çocuğunuzun gelişim alanlarını destekleyecek sosyal, iletişimsel, motor, zihinsel ve konuşma becerisi ile ilgili eğitimi zaman kaybetmeden planlanmalıdır.

  • Otizm!

    Otizm!

    Otizm bir hastalık değil gelişimsel bir bozukluktur. Hayatın ilk 3 yılı içinde ortaya çıkar.Bireyin dış dünyadaki uyaranları algılamasını, aldığı bilgileri düzenleyip kullanmasını etkiler Otizmin 3 ana belirleyici karakteri vardır:

    -Göz iletişiminde sınırlılık, anormal yüz ifadeleri , sosyal ve emosyonel karşıtlılığın olmaması gibi anormal davranışları içeren, sosyal iletişimde bozukluk

    -Dili konuşmakta veya konuşmayı başlatıp sürdürmede yeteneksizliği içeren iletişimde bozukluk

    -Eşyaların bir bölümü ile meşguliyet , dar ilgi alanı, el çırpma gibi tekrarlayıcı el hareketlerini kapsayan, kısıtlı stereotipik hareketler

    Ortak özelliklerin yanısıra her vakanın kendine ait özellikler vardır. Gündelik yaşam alışkanlıklarındaki değişimlere direnç gösterme, eşyaların veya nesnelerin sadece belli bölümü ile ilgilenme, cansız nesnelerle daha fazla ilgilenme, bir hareketi sürekli tekrar etme , müziğe aşırı ilgi hatta bu konuda şaşırtıcı yetenek, TV’ de reklam ve kliplere aşırı ilgi, öfke nöbetleri, istediklerini ifade etmeye çalışırken annenin elini kullanması, elle işaret etmeme, duymuyor gibi ve görmüyor gibi özellikler gösterebilirler.

    Bozukluğun derecesi son derece değişkendir. Hafif uçta Asperger sendromlu kişiler bulunmaktadır. Burada bozuk sosyal ilişkiler, tek bir konu ya da objeye duyulan obsesif ilgi karakteristiktir.Bu spektrumun en ciddi ucunda ise son derce sınırlı sosyal iletişimi olan sözlü iletişimi olmayan ve kognitif testlerde mental retardasyon sınırlarında zeka düzeyi olan otistik bozukluğu olan kişiler bulunmaktadır.

    Otizmin prevalansı farklı ülke ve toplumlarda hızla artmaktadır ki bu durumdan çevresel tetikleyici faktörlerin etyolojiden sorumlu olabildiği düşünülmektedir.

    Otizmin nedeni psikolojik değildir.Otistik bozukluklar genetik bir nedenle ilişkili olabilir ve multipl genlerin birarada etkileşimi sonucunda oluşmaktadır.Genetik olarak otizme yatkın bireyler doğumla birlikte mevcut olumsuz çevresel koşullarla karşılaşmaya başlayınca bozukluğun tetiklendiği iddia edilmektedir. Çevresel olumsuz faktörler içinde özellikle civa, kurşun, aluminyum, gibi ağır metaller suçlanmaktadır. Amalgam tipi diş dolgularından aşı koruyucusu olarak bazı aşılarda bulunan Timerosal’e, soya, kazein ve gluten gibi bazı besin maddelerine aşırı duyarlılıktan, bazı deniz ürünlerinin tüketimi ile ağır metal alımına ve kozmetik amaçlı kullanılan bazıı maddelere kadar uzayan değişik nedenler iddia edilmektedir. Ancak bu konulardaki haklı görünen anlatımlara rağmen bilimsel kanıtlar henüz yeterli değildir.

    Otistik spektrum bozuklukları 2 şekilde ortaya çıkmaktadır.Bazı çocuklar erken süt çocukluğu döneminden itibaren anormal sosyal ve iletişsel davranışlar göstermektedir. Anne babalar bu çocukların kucağa alındığında gevşek olduklarını (düşük tonus), insanların yüzüne bakmadıklarını ve asla insan sesine dönmediklerini söylerler.Bazı bebeklerin çok sakin, bazılarının çok huzursuz olduğu ifade edilir.

    Bazı çocuklar ise süt çocukluğu döneminde normalken sıklıkla hayatın 2. yılında erken kelime dağarcığında kayıp ve sosyal iletişimde artan derecede ilgisizlik gibi sosyal ve iletişim yeteneklerinde gerileme göstermektedir. Bozukluğun ortaya çıkış tipinin , hastalığın uzun vadedeki prognozu ve semptomların ciddiyeti ile ilişkisi yoktur.

    Bu çocukların taranmasında anne baba anketleri geliştirilmiştir. Otizme spesifik diyaloglar ve gözlem protokolleri tanıyı koymada kullanılmaktadır.

    Otistik çocukların fizik ve nörolojik muayeneleri genellikle normaldir. Okul öncesi dönemde saptanan mental retardasyonun eşlik ettiği ya da , etmediği baş çevresi büyüklüğü otizmin nörobiyolojik zeminine işaret eder. Bu durumda nöronların ve sinapsların aşırı artışı söz konusudur.

    Otistik bozukluğu olanlarda genetik testler de yapılmalıdır. Spesifik genetik nedenin belirlenmesi yoluyla ailede hastalığın tekrarlama riski ve çocuğun prognozu hakkında bilgi edinilir. Otistik bozukluğu olan çocuklarda epileptik nöbet geçirme birlikteliği söz konusu olabilir. Anormal hareket ve bilinç değişiklikleri EEG ile incelemeyi gerektirir.

    Otistik bozukluğu olan çocuklar sosyal iletişimi geliştiren yoğun erken müdahele hizmetlerinden belirgin fayda sağlarlar. Bu tip müdaheleler ile bazı çocuklar okul çağına kadar özel eğitim almaksızın düzenli eğitim programlarına devam edebilirler. Bu nedenle otistik bozukluğu olan okul öncesi çocuklarda erken müdahele ve yoğun eğitim programı uygundur. Otistik spektrum bozukluklarının şu anda belirgin bir tedavi yöntemi yoktur. Eğitim ve davranış terapileri ana karakterleri oluşturur. Dikkatsizlik, hiperaktivite, ruhsal düzensizlikler ve beklenmeyen çıkışlarda ilaç tedavisi sıklıkla kullanılmaktadır. Ailelerin çocuğunu büyütürken bu konuda eğitim almaları, aile destek gruplarına katılımları, eğitim materyalleri ve davranış yönetimi tedavide önemlidir.

    Ancak bazı vakalarda epilepsi görülme sıklığı açısından hastalar izlenmeli gerekirse EEG çekilmelidir.Gerekirse ilaç tedavisi planlanır.

    Ayrıca otistik bulgusu olan çocuklarda ağır metallerin saptanması tedavi için anlamlı olabilir. Bazı otoriteler tarafından diyet tedavileri de önerilmektedir.