Etiket: İlaç

  • Tansiyon düşüklüğü ( hipotansiyon )

    Düşük Tansiyon (Hipotansiyon)

    Düşük tansiyon olarak bilinen hipotansiyon, herhangi bir semptom vermeyebilirken, birçok kişide baş dönmesi, gözlerde kararma, bayılma gibi semptomlar da yapabilir. Bazı vakalrda hayatı tehdit edici olabilir.

    Kan basıncının oluşturduğu etkiler kişiden kişiye değişmekle birlikte, sistolik (büyük tansiyon) tansiyonun 90 mm hg, diyastolik (küçük tansiyonun) tansiyonun 60 mm hg altında olması olarak tanımlanır.

    Düşük tansiyonun sebepleri basit bir dehidratasyondan ( vücudun susuz kalması) ciddi dahili ve cerrahi hastalıklara kadar değişebilir. Düşük tansiyon tedavi edilebilir bir durum olmasına rağmen asıl önemli olan sebebinin bulunması ve tedavi edilmesidir.

    Tansiyon düşüklüğü, özellikle aniden geliştiğinde kişide ciddi belirti ve bulgular verebilir. Baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu, göz kararması, bulantı, soğuk bir deri, hızlı soluma, yorgunluk, depresyon, susama hatta bayılma bunlar arasındadır.

    Ne zaman doktor görmelidir?

    Çoğu zaman tansiyon düşüklüğü ciddi bir hastalığa bağlı olmaz. Tansiyonunuz düşük olmasına rağmen kendinizi iyi hissediyorsanız, ciddi bir baş dönmesi, bulantı, fenalık hissi, gözlerde kararma yoksa basit önlemlerle –mesela su kaybına, aşırı terlemeye bağlı oluşmuş olabilir sıvı almakla birlikte şikayetleriniz gerileyebilir– tansiyonunuz yükselir. Eğer sıvı alamkla yükselmiyor ve ciddi bir baş dönmesi, bulantı, fenalık hissi, gözlerde kararma şikayetiniz devam ediyorsa veya süreklilik gösteriyorsa bir doktora görünmenizde mutlak fayda vardır.

    Nedenleri nelerdir?

    Sistolik tansiyon : İlk olarak okunan ve büyük tansiyon olarak değerlendirilen değer, kalbin kanı atarken damarlarda oluşturduğu basıncın yansıması olarak değerlendirilir.

    Diyastolik tansiyon : İkinci okunan ve küçük tansiyon olarak değerlendirilen değer ise kalp atımları arassında, kalbin dinlenmesi sırasında damarlarda oluşan basıncın yansımasıdır.

    Son rehberler bu iki değer için idealin 120/80 mm hg olduğunu belirtmekteler.

    Ancak kan basıncı çok kısa süreler içinde, normal sınırlarda kalmak şartıyla ciddi değişiklikler gösterebilir. Bu durum vücut pozisyonunuzdan, soluma hızınızdan, stres düzeyinizden, fiziksel durumunuzdan, aldığınız ilaçlardan, yediğinizden içtiğinizden etkilenebilir.

    Bazı durumlar tansiyon düşüklüğüne yol açabilir.

    Gebelik: Kadın dolaşım sistemi gebeliğin İlk 24 haftasında genişler, bu da büyük tansiyonda yaklaşık 10 , küçük tansiyonda yaklaşık 10-15 mm hg düşüşlere neden olur. Gebelik sonrası normale döner.

    Kalp hastalıkları: Düşük kalp hızı, kalp krizi, kalp yetmezliğinde, dolaşım sisteminin kalbi çok yormaması için çeşitli mekanizmalarla damarlarda genişleme yaparak tansiyonu düşürebilir.

    Endokrin hastalıklar: Hipotiroidizm- guatr bezinin az çalışması, hipertiroidizm- guatr bezinin çok çalışması, adrenal ( böbrek üstü bezi) yetmezlik, hipoglisemi- kan şeker düşüklüğü, diabet- şeker hastalığı

    Dehidratasyon- susuz kalmak: İshal, bulantı kusma, uzun süre susuz kalmak, idrar söktürücü kullanmak,

    Kan kayıpları:

    Sepsis: (ciddi enfeksiyonlar)

    Anafilaksi ( ciddi allerjik reaksiyonlar): İlaç alerjileri, yemek alerjileri, böcek sokmaları

    Yetersiz beslenme : Vitamin B12 eksikliği, folat eksikliği, demir eksikliği

    Çeşitli ilaçlar: Diüretikler ( idrar söktürücüler), çeşitli tansiyon ilaçları, parkinson hastalığı ilaçları, antidepresanlar ( depresyon ilaçları)

    Düşük tansiyon tipleri:

    Ayağa kalkınca olan tansiyon düşmesi ( postural ya da ortostatik tansiyon): Adında anlaşılacağı gibi, kişinin otururken ya da yatarken aniden kalkma sonrası olan tansiyon düşmelerini anlatır. En sık sebepleri, susuz kalma, uzun süreli yatak istirahati, gebelik, diabet, kalp hastalıkları, yanıklar, aşırı sıcak, büyük variköz damarlar, nörolojik hastalıklardır. Aynı şekilde birçok tansiyon ilacı, depresyon ilaçları, parkinson ilaçları da postürel hipotansiyon yapabilmektedir.

    Yaygın olarak yaşlı popülasyonda , özellikle 65 yaş üstünde görülmektedir. Fakat aynı zamanda tamamen sağlıklı genç bireylerde de otururken ya da yatarken ani kalkmalarda bu tansiyon düşüklüğü görülebilir.

    Postprandiyel hipotansiyon: Daha çok yaşlı kişilerde görülen özellikle yemek sonrası olan ani tansiyon düşmelerini tarifler. Bu olay yemek sonrası vücdumuzdaki kanın sindirim sistemimize yönelmesi ile ilgilidir. Sağlıklı kişilerde gerek kalp hızınınartması, gerekse kan damarlarının kasılması ile bu tansiyon düşüklüğü engellenir. Ancak bazı kişilerde, özellikle yaşlı kişilerde bu mekanizma çalışmazsa, düşük tansiyon ile baş dönmesi , göz kararması, halsizlik olabilir.

    Nörolojik kaynaklı hipotansiyon: Bu olay daha çok genç bireylerde görülebilecek bir durumdur. Özellikle uzun süreli oturma sonrası ya da yatma sonrası ani ayağa kalkma ile ilişkilidir. Burada ani kalkışla , bacaklara toplanmış kan aniden kalbe geri döner, bu kalpte tansiyonun yükseldiğine dair yorumlanır ve beyine tansiyonu düşür diye sinyal gönderir. Kalbin bu yanlış algılaması ani tansiyon düşüklüğüne neden olur ve gözlerde kararma , baş dönmesi yapabilir.

    Risk faktörleri:

    Düşük tansiyon birçok kişiyi etkileyebilir. Neden olabilecek bazı risk faktörleri vardır.

    Yaş: Özellikle yaşlı popülasyonda (65 yaş sonrası) ayaktayken veya yemek sonrası tansiyon düşüklüğü olabilir. Ortastatik hipotansiyon hızlı ayağa kalkışlarda ve yemek sonrası görülebilir. Nörolojik kaynaklı hipotansiyon ise daha çok genç bireylerde hızlı yaşam ve harekete bağlı görülebilir.

    Ilaçlar: Tansiyon ilacı alan herkes tansiyon düşüklüğü için adaydırlar.

    Bazı hastalıklar: Parkinson hastalığı , diabet , bazı kalp hastalıkları

    Tedavi ve ilaçlar:

    Eğer sizi rahatsız edecek kadar semptom veren tansiyon düşüklüğünüz varsa , asıl önemli olan bu düşüklüğe sebep olabilecek durumu saptamaktır. ( susuz kalmak mı? kalp hastalığı mı? Seker hastalığı mı?, guatr hastalığı mı? ) eğer kulandığımız ilaçlara bağlı bir tansiyon düşüklüğü varsa doktorunuzla konuşarak doz azaltımına gidilebilir.

    Eğer tansiyon düşüklüğünü açıklayabilecek yeterli bulgumuz yoksa, yapılacak olan sağlık durumumuza, var olan hastalıklarımıza, yaşımıza bağlı olarak düşük tansiyonumuzu yükseltmeğe çalışmak ve var olan şiakayetlerimizi en aza indirmektir. Bunun için birçok yol vardır.

    Daha fazla tuz almak; Diyetteki tuz miktarını arttırmak tansiyonumuzda anlamlı bir artış sağlayabilir. Ancak kalp hastalığı olan, yüksek tansiyonu olan ve özellikle yaşlı olan hastaların doktorlarına danışarak bunu yapması daha uygundur.

    Daha fazla su içmek: Bu öneriden herkes fayda sağlayabilir. Su kan hacmini arttırarak dehidratasyondan ( vücudun susuz kalmasından ) vücüdu korur. Hem tansiyonu yükselterek hem de dehidratasyondan koruyarak tansiyonu yükseltir.

    Bacak basınç çorapları: Özellikle geniş variköz venleri ( varisleri ) olan kişiler fayda görür. Genişlemiş bacak damrlarında toplanmış kanın kalbe dönüşünü kaolaylaştırarak tansiyon düşüklüğünü azaltırlar.

    İlaçlar: Kronik ortostatik hipotansiyonu ve ciddi semptomları olan hastalar doktor kontrolünde

    çeşitli ilaçlar kullanabilirler.( örn. steroidler)

    Yalnız tedavide asıl önemli olan, altta yatan sebebi bulup ona yönelik yaşam tarzı değişikliğini ve tedavisini yapmaktır.

    Yaşam tarzı değişklikleri;

    Sonuç olarak düşük tansiyonunuzu yükseltmek için yapılabilecekleri şöyle sıralayabiliriz.

    Bol su için alkol alımını azaltın; Alkol vücüt su oranını azaltarak tansiyonu düşürür. Su ve diğer sıvılar ise kan hacmini arttırarak tansiyonu yükseltir.

    Sağlıklı beslenin: sebze , meyze balık ve tavuk eti içeren besinlere ağırlık verin, doktorunuzun önerisiyle gerektiği kadar diyetteki tuz oranını arttırın.

    Vücüt pozisyon değişikliklerini yavaşça yapın: Özellikle yatar ve oturur pozisyondan ayağa, ani olarak kalkmayın. Özellikle sabah yataktan kalkarken derin bir nefes alın ve kalkmadan önce bir kaç dakika yatakta oturun , sonra kalkın. Uyurken başınızı biraz yüksek tutun . Eğer tansiyon düşüklüğü semptomları hissederseniz ( baş dönmesi, göz kararması, halsizlik) düz bir zemine uzanarak ayaklarınızı, bacaklarınızı bir sandalye veya benzeri bir yüksek yere koyun. Bu hareket kanı bacaklarınızdan kalbe ve beyine yönlendirecektir.

    Sık sık yiyin, karbonhidrat içeriği az yiyecekler tütekin: Bu yeme tarzı özellikle ağır yemeklerden sonra oluşacak tansiyon düşmelerini engelleyecektir. Öğünlerinizin karbonhidrat ( patates, pirinç, pasta ve ekmek) içeriğinin az olmasına dikkat edin. Aynı zamanda bilinen bir yan etki olmadığı sürece çay ve kahve içmek düşük tansiyonunuzun yükselmesinde fayda sağlayacaktır. Yalnız unutmayın ki özellikle kahve kalp hastalarında ciddi yan etkiler (çarpıntı, tansiyon yükselmesi) yapabileceğinden doktorunuza danışmadan kahvenin fazla tüketimine gitmeyiniz.

    Dr. Cem Özcan

    Dahiliye Uzmanı

  • Kronik ürtiker (kurdeşen) ve yeni tedavi modelleri

    Kronik ürtiker (Kurdeşen) toplumda son derece sık görülen çoğu zaman hastaların da hekimlerin de canını sıkan bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Hastalığı tedavi etmek için mutlak altta yatan nedeni bulmak ve neden yönelik tedavileri ön plana çıkarmak gereklidir. Bu hastalığın teşhis ve tedavisi açısından immünoloji ve alerji uzmanınız size yardımcı olacaktır. Konu ile ilgili birebir ilgilenen biz immünoloji ve alerji uzmanlarının dahi tüm araştırmalarına rağmen bazı hastalarda altta yatan bir neden bulmak bazen mümkün olmamaktadır. Bu hastalara eski tababet dilinde “kronik idiyopatik ürtiker” diyorduk; artık hastalığı “kronik spontan üriker” olarak adlandırıyoruz. Bu hastalığın tedavisi için uygulanan bir çok metod olmasına rağmen, genellikle kesin ve yüz güldürücü sonuçlar almak oldukça zordur. Standart tedavi yöntemlerine cevap vermeyen ve dirençli ürtiker dediğimiz bir grup hastada bu sebeple yeni tedavi arayışları ortaya çıkmıştır. İmmünolojik sistem (bağışıklık sistemi) anormalliklerini düzeltmeye yönelik bu tedavilerden ciddi yararlar sağlanabilmektedir. Aşağıda yazdığın bölümde dirençli ürtiker hastaları için uygulanabilecek olan birkaç yeni tedavi tecrübesinden bahsetmek istiyorum.

    Konu ilgili yapılmış son dönemde giderek artan sayıda çalışma ve gözlem vardır. Kronik spontan ürtiker hastalığının kortizon tedavisinden aldığı yararlardan elde edilen gözlemlere dayanılarak bu hastalığın bir kısmının oto-immün (yani bağışıklık sistemindeki hücrelerimizin kendi hücre, doku veya kendi yapılarımıza saldırdığı anormal durum) hastalık tipinde olduğu düşünülmektedir. Oto-immün hastalıklarda uygulanacak olan tedavi yaklaşımı kişinin, immün sisteminin dengeli bir şekilde baskılanması ile sağlanabilir. Ancak dengeli bir immün sistem baskılanması her zaman çok da kolay olmamaktadır. Hastanın genel immün cevabına çok da zarar vermeden uygulanabilecek olan bazı yaklaşımlar olup, bu tedavi modelleri ürtikerli hastalarda da fayda sağlamaktadır. Bu tedavi tecrübeleri aşağıda sırlanmıştır.

    Plazmaferez (Kanın sıvı kısmının değiştirilmesi)

    Plazmaferez özel bir cihaz aracılığı ile kişinin kanının alınması ve kandaki sıvı kısımın (plazma) alınıp, hücrelerin ellenmeden, bu plazmanın başka şekilde takviye edilerek kişiye geri verilmesine dayanan bir tedavi yöntemidir. Bu yöntemde kişinin kendisinin IgE tipindeki antikorları ya da bu antikorların reseptörlerine karşı gelişmiş olan oto-immün IgG tipindeki oto-antikorların temizlenmesi sağlanır. 2 ay ard arda yapılan plazmaferez uygulamalarında ciddi iyi yanıtlar alındığına dair literatür verileri bulunmaktadır (1).

    Siklosporin

    Uzun süreli kortizon kullanılan ve ciddi yan etkiler nedeniyle tehlike altına giren hastalar için bir başka alternatif tedavi modeli de siklosporindir (2). Bu ilaç normalde organ nakli hastalarında nakil edilen organın atılmaması (toleransı) için kullanılan özel bir bağışıklık sistemi baskılayıcısıdır. İlaç esasen vücudun bağışıklık sisteminin en temel elemanları olan T lenfositleri baskılamaktadır. Bunu da T lenfositler içindeki bir takım mesajcı proteinlerin üretimin baskılayarak yapmaktadır. Bununla birlikte kurdeşen gibi hastalıklarda ciddi rolleri olan bazofil ve mast hücresi dediğimiz alerjik hücrelerin patlamasını ve içlerinden histamin ve benzeri zararlı, alerjik maddelerin çıkmasını engeller. Tüm bunlara rağmen siklosporinin hiç de masum olmayan bir ilaç olduğunu söylemek abartılı olmaz. Bu ilacı kullanırken ciddi hipertansiyon şeklinde bir yan etki dışında böbrek yetmezliği bir yan etki açısından kanda üre, kreatinin tetkikleri yanında rutin idrar tetkikleri ile hastayı çok sıkı takip etmek gerekmektedir (3).

    Hidorksiklorokin ve Doksepin

    İki ilaç da endikasyonları dışı kullanılmaktadır. Hidroksiklorokin esasen sıtma için kullanılan bir ilaç olup, sıklıkla modern tıpta romatizmal hastalıkların tedavisinde de kullanılmaktadır. Deri bulguları da olan romatolojik hastalıklarda oldukça iyi sonuçlar elde edilen bu ilaç kronik ürtikerli vakalarda da antihistaminiklerle kombine edilip bazı iyi sonuçlar alınmaktadır.

    Doksepin esasen bir psikiyatrik ilaçtır. Normalde anti-depresan ve stres giderici etkileri var olan bu ilacın bazı kronik ürtikerli vakalarda antihistaminik ve kortizon tedavilerine eklendiğinde iyi sonuçlar alınabilmektedir.

    Ancak her iki laç için çok daha geniş seri ve tecrübelere ihtiyaç vardır.

    Takrolimus

    Takrolimus da siklosporin gibi immün sistemi baskılayıcı bir ilaç olup bazı organ nakli vakalarında kullanılmaktadır. İmmün sistemi baskılama özelliğinden dolayı oto-immün olduğu düşünülen kronik ürtikerli vakalarda yapılan bazı çalışmlarda iyi denilebilecek sonuçlar alınmıştır. Fakat bu ilaç, rutin kullanım alanlarında kullanırken ortaya çıkan şüpheli kanser vakaları nedeniyle FDA (Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi) tarafından kara listeye alınmıştır.

    IVIG (İntravenöz İmmünglobülin = Damardan antikor kullanımı)

    IVIG esasen antikor yetmezliği şeklinde bağışıklık yetersizliği olan vakalarda antikorları yerine koymak için kullanılan bir preparattır. Bunun dışında bir takım olağan dışı kullanım alanları da vardır. Özellikle bazı oto-immün hastalıklarda bazı oto-antikorları bloke ettiği için işe yaramaktadır. Bu tecrübelerden yola çıkarak oto-immün kökenli olduğu düşünülen kronik ürtikerli hastalarda kullanılmıştır. Ancak bu tedavi için özellikle IVIG çok yüksek dozda kullanılması gerekmekte; bu da maliyet açısından ciddi sorunlar çıkarabilmektedir (4,5).

    Omalizumab (Xolair)

    Omalizumab, bir biyolojik olarak üretilmiş rekombinant ve insana zarar vermeyecek şekle getirilmiş (humanize) monoklonal bir antikordur. Aslında alerjik hastalıkların mekanizmasında çok önemli rol oynayan IgE tipindeki antikorları bağladığı için tüm alerjik hastalıkların tedavisinde köklü bir çözüm yaklaşımı olabileck bir yaklaşım vaat etmektedir (6). Ancak ülkemizde şu an için sadece tedavisi zor astım vakalarında geri ödemesi yapılmaktadır. Ancak dünyanın bir çok ülkesinde alerjik hastalıkların çok erken dönemlerinde kullanılması ile ilgili çalışmalar vardır. Bunun dışında dirençli kronik ürtiker vakalarında da kullanılmış ve son derece yüz güldürücü sonuçlar elde edilmiştir. Klinik çalışmlara gözden geçirildiğinde yalnız zor astım değil, alerjik rinit, kronik sinüzit, anjiyoödem, büllöz pemfigoid ve Hiper-IgE (Job sendromu) vakalarının yanı sıra kronik ürtikerde de oldukça iyi sonuçlar elde edilmiştir (7).

    Benim üniversite ve muayenehane deneyimlerime göz attığımda yaklaşık 25 astımlı hastamda kullandığım ve son derece iyi sonuçlar aldığım zor astım vakaları dışında standart tedavilerle hakim olamadığım 4 kronik spontan ürtiker vakamda omalizumab kullandım. Bu vakalar da elde ettiğim sonuçlar da inanılmazdı. Üniversite hastanalerinde bu tedavinin uygulanabilmesi için sağlık bakanlığından endikasyon dışı ilaç kullanımı adına bir onay almak gerekmektedir. Bu tür bir onay alındığında belirli bir katılım payı ile ilaç elde edilebilmekte; hastadan hastaya değişmekle birlikte 15 günde bir ya da ayda bir uygulamalar yapılmaktadır. İlaç tarifine göre özel bir hazırlama şekli olan ve dikkatli hazırlanması ve uygulanması gereken bir ilaçtır. Bu ilaçla ilgili şu ana kadar ciddi bir reaksiyon belirtilmese de protein yapısında bir ilaç olduğu için alerjik reaksiyonlar dahil bir takım problemler uygulama esnasında ve sonrasında görülebilir. Bu nedenle ilacın uygulaması ve takibi bir immünoloji ve alerji uzmanınca yapılmalıdır.

    Kaynaklar:

    1- Grattan CE, Francis DM, Slater NG, et al. Plasmapheresis for severe, unremitting, chronic urticaria. Lancet 1992;339:1078–1080.

    2- DiGioacchino M, Stefano FD, Cavallucci E, et al. Treatment of chronic idiopathic urticaria and positive autologous serum skin test with cyclosporine: clinical and immunological evaluation. Allergy Asthma Proc 2003;24:285–290.

    3- Fradin M, Ellis C, Goldfarb M, et al. Oral cyclosporine for severe chronic idiopathic urticaria and angioedema. J Am Acad Dermatol 1991;25:1065–1067.

    4- Rutter A, Luger TA. High-dose intravenous immunoglobulins: an approach to treat severe immune-mediated and autoimmune diseases of the skin. J Am Acad Dermatol 2001;44:1010–1024.

    5- O’Donnell B, Barr R, Black A, et al. Intravenous immunoglobulin in autoimmune chronic urticaria. Br J Dermatol 1998;138:101–106.

    6- Mankad VS, Burks AW. Omalizumab: other indications and unanswered questions. Clin Rev Allergy Immunol 2005;29:17–30.

    7- Clinical trials.gov: a service of the US National Institutes of Health.Available at: www.clinicaltrials.gov.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • İlaç alerjisi

    Hastalıkların tanı ve tedavileri için ard arda geliştirilen ilaçlarla birlikte bunlarla oluşan alerjik reaksiyonların da görülme sıklığında maalesef ki ciddi artışlar olmuştur.

    Aslında ilaçların çoğu kendi başlarına alerjik etkili değildirler. Ancak; vücuda girdiğinde bir takım proteinlerle birleşip alerjik etkinlik kazanırlar. Bunun dışında bir çok ilacın üretimi esnasında kullanılan boya ve koruyucu maddeler de alerjik reaksiyonlardan sorumlu olabilirler.

    İlaç alerjileri bilimsel verilere göre sık görülen reaksiyonlar değildirler. Buna rağmen ilaç alerjisi tanısı alan o kadar çok hasta vardır ki; bu alerjik reaksiyonları olduğunu zanneden bir çok hasta ile karşılaşabiliyoruz. Buradaki problem hastaların ilaçlarla ortaya çıkan hemen tüm yan etki reaksiyonlarının ilaç alerjisine bağlanması olabilir. Ancak; gerçek ilaç alerjilerinin bir takım özellikleri vardır. Bunu değerlendirecek olan ise mutlak ve mutlak bir alerji ve immünoloji uzmanıdır. Örneğin; Amerika’ da hiç de az sayılmayacak bir hasta sayısı ile (36 653 hastada) yapılan bir araştırmada % 1.67 oranında ilaçlarla ilgili yan etki saptanmışken, bunların sadece % 10’ unun gerçek ilaç alerjisi olduğu görülmüştür. Yine tüm bu hastaların sadece 8 tanesinde alerjik reaksiyon hayatı tehdit edici tarzda bulunmuştur.

    İlaçlarla Oluşan Tüm Reaksiyonlar Alerjik midir?

    Bu soruya cevabımız tereddütsüz: “hayır değildir !!!”. İlaçlar; alerji dışında, kendi toksik etkileri, kişilerdeki dayanıksızlık reaksiyonları, tolerans bozuklukları ve idiyosenkrazi denilen hiç beklenmeyen yan etkiler şeklinde reaksiyonlar yapabilirler. Alerji dışındaki diğer reaksiyonlar genelde doza bağımlıdır. İlaç alerjisi düşündüren bir vakada önemli ip uçlarından biri; ailesinde alerjik hastalık hikayesi olmasıdır. Bu tür kişiler, ilaç alerjisi açısından risk altındadırlar. Ayrıca, şu mutlaka bilinmelidir ki; alerjik reaksiyon bir ilacın ilk alınması ardından ortaya çıkmaz. Bu ilaca alerjik bir reaksiyon gelişebilmesi için kişinin daha önceden bu ilaç ya da benzer bir molekülü daha önceden almış olması gerekmektedir. Durum aslında burada biraz karışmaktadır. Çünkü; o kadar çok muadil ilaç ya da bir birine benzer moleküllü ilaç var ki kişi daha önceden şu an reaksiyon görülen ilacı veya benzerini farkında olmadan almış olabilir. Bu nedenle hastanın hastalık hikayesini tam tabiriyle didik didik etmek gereklidir.

    İlaç Alerjileri Nasıl Bulgular Verirler?

    İlaç alerjileri anafilaksi denilen ve hayatı tehdit eden ve maalesef ki ölümcül olabilen tabloların yanı sıra, ateş, kurdeşen, anjiyoödem, alerjik deri hastalığı, kan hücrelerinin yıkımı, böbrek iltihabı, damar iltihabı, karaciğer iltihabı ve safra kanallarının tıkanması, romatizmal hastalıklara benzer tablolar, ışık alerjisi gibi durumlara sebep olabilir.

    Hangi İlaçlar Alerji Yapabilir?

    En sık antibiyotikler ilaç alerjisine neden olurlar. Antibiyotikler ilaç alerjilerinin % 45’ inden sorumludurlar. Aslında bunun nedeni toplumumuzda ve dünya genelinde antibiyotiklerin bir yerde gerekli gereksiz son derece sıkça kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Kişilerin bu tür moleküllerle belki de gereksiz yere karşılaşmaları ve bu molekülü tanıyıp, ona karşı alerjik bir durum sergilemeye başlaması için önemli bir fırsatı bu vesile ile belki de bizler hekimler olarak vermiş oluyoruz. Ancak; bana göre, hiçbir hekim gereksiz ilaç vermez. Maalesef; toplumumuzdaki en önemli sıkıntılardan biri herhangi bir hastalık durumunda kişiler hekime danışmadan, muayene olmadan, tetkiklerini yaptırmadan ilaçlarını ya bir dost tavsiyesi, ya da bazen direk eczaneden kendileri alabilmektedirler. Unutulmamalıdır ki hiçbir hastalık tüm insanlar da bire bir aynı klinik tabloyu yaratmayabilir. Yani, benzer klinik tablolara yol açan bir çok hastalık olabilir ve bu nedenle bunların tanı ve tedavisini mutlaka hekimler üstlenmelidir. Bunun dışında aspirin ve romatizma ilaçları da ilaç alerjisinin önemli nedenleri arasındadır. Bunlar da ilaç alerjilerinin % 17’ sinden sorumludurlar. Bunlardan başka renkli röntgen filmi çekmek için kullanılan ilaçlar da alerjiden sorumludurlar. Diş çekimleri ve ameliyatlarda kullanılan uyuşturucu ilaçlar da önemli ilaç alerjisi nedenlerindendir.

    Tüm bu ilaçlar arasında adı en sık anılan penisilin ve penisilin alerjisidir. Çeşitli araştırmalara göre görülme sıklığı değişmekle birlikte % 0.7-10 arasında değişir. Daha önce de belirtildiği gibi bir ilaca alerjik reaksiyon oluşması için kişinin o ilaçla daha önceden de karşılaşmış olması gereklidir. Ancak bazen penisilin üreten küf mantarlarına alerjisi olan insanlarda ve yine penisilin ile tedavi edilmiş hayvanların sütlerini içen kişilerde daha önceden penisilin ilacını almadan da alerjik reaksiyon görülebilir. Penisilin alerjisinde en sık görülen bulgu kurdeşendir; ancak anafilaksi reaksiyonları, ölümcül sonuçları nedeni ile daha fazla dikkat çeker.

    Anestezik (ameliyat ya da girişimler öncesi girim bölgesini ya da hastayı uyuşturmak için kullanılan) madde alerjisi de son dönemlerde dikkatleri üzerinde toplamaktadır. Her 5000-15000 ameliyatta bir ciddi alerjik reaksiyon görülebilir. Bunların bir kısmı anestezik maddelere bağlı iken bir kısmı da özellikle ameliyathane şartlarında ve ameliyat esnasında sık karşılaşılan latekse bağlıdır. Özellikle küçük ameliyatlar ve diş girişimlerinde kullanılan lokal anestezikler de yan etkiler oluşturabilirler; ancak bunların az bir kısmı gerçek ilaç alerjisidir.
    Bu ilaçlar dışında bir çok ilaç alerjik reaksiyona neden olabilir. Örneğin; Gut hastalığında kullanılan allopurinol, antibiyotik sınıfından kinolonlar, sülfa içeren ilaçlar, sara ilaçları, bazı hormonlar (örneğin; insülin)…

    Bu reaksiyonlar dışında bazı ilaçlar yalancı alerjik reaksiyon denen bir duruma neden olabilirler. Bunlar içinde Aspirin ve diğer romatizma ilaçları, renkli film maddeleri, bazı tansiyon ilaçları, morfin, K vitamini, bazı durumlarda kullanılan ve vücuttan demir atılımı sağlayan ilaçlar (desferroksamin) bulunur.

    Aspirin ve diğer romatizma ilaçlarının en iyi bilinen yan etkileri mide üzerine olmakla birlikte kurdeşen, bronşlarda sıkışma, nezle ve göz mukozası iltihabı gibi yalancı alerjik reaksiyonlar yapmaları nedeni ile sıkça sorun yaratırlar.

    İlaç Alerjimin Varlığını Nasıl Anlarım, Test Yaptırmalı mıyım?

    Daha önceden herhangi bir ilaçla alerjik reaksiyonunuz (kurdeşen,göz ve burun iltihabı, nefes darlığı, öksürük, göğüste sıkışma hissi, alerjik deri hastalığı) varsa en iyi yol bir daha bu ilacı kullanmamaktır. Bunun yanında herhangi bir sebeple gittiğiniz doktora bu durumunuzdan ayrıntıları ile bahsetmelisiniz. İlaç alerjisi varlığını araştırmak için alerji deri testi ve bazı ilaçlar için (örneğin; penisilin) kanda alerji testi yapılabilir. Ancak bu sadece şu anda kullanmanız gereken ilaçlar için yapılmalıdır. Kullanılmayacak ilaçlara önceden test yapmak ne pratik ne de mantıklı değildir.

    Tedavi

    En önemli tedavi, ilaç alerjisinden sorumlu olan ilaçtan sakınmaktır. Ayrıca gereksiz yere uygun olmayan dozlarda düzensiz ilaç kullanımları da ilaç alerjisini davet edeceği için bu tür uygulamalardan sakınılmalıdır. Kurdeşen, alerjik deri hastalığı gibi hafif durumlar dahil ilk iş, kullanılan ilacın kesilmesidir. Bunun hemen ardından zaman kaybetmeden alerji ve immünoloji doktorunuza başvurmalısınız.

    İlaç Alerjisi Olanlara Öneriler

    • Bu durumunuzdan tüm çevrenizi (aile ve iş ortamı) haberdar edin,
    • İlaç alerjiniz olduğunu belirten bir belge taşıyın. Bu belgeye, alerjik olduğunuz bütün ilaçların adını yazan bir liste ekleyin.
    • Herhangi bir nedenle ilaç tedavisi veya operasyon gerektiren bir durumda, oluşturduğunuz bu listeyi tedavinizi yapacak olan doktora gösterin ve ayrıca alerji ve immünoloji uzmanınıza danışın,
    • Adları farklı olsa da birçok ilacın içinde aynı etken madde vardır. Bu nedenle; daha önceden bilinen ve kanıtlanmış bir ilaç alerjiniz varsa alerji ve immünoloji doktorunuza danışmadan ilaç kullanmayın.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Kurdeşen (ürtiker) / anjiyoödem

    Kurdeşen (ürtiker) / anjiyoödem

    Kurdeşenin ciltte oluşturduğu lezyonlar; kaşıntılı, ödemli, yuvarlak veya oval şekilli, kızarık ve yüzeyden kabarık lezyonlardır. Orta kısımları soluk olmaya eğilimlidir. Boyutları birkaç milimetreden santimetreye kadar değişir. Dakikalar bazen de günler içinde lezyonlar kaybolur. Anjiyoödemde ise üzerine basıldığında çökme olmayan, baskın, kızarıklığı ve keskin sınırlı olmayan lezyonlar vardır. Anjiyoödemde kaşıntıdan ziyade yanma, basınç ya da ağrı hissi vardır. Anjiyoödem, başkaca ödem yaratan tablolardan dudak, dil, göz çevresi, el, ayak ve genital bölgeleri tutmasıyla ayırt edilir. Altı haftadan kısa süren; yine, kısa sürede sonlanan lezyonlar akut olarak tanımlanır. Lezyon altı haftadan daha uzun sürüyorsa, kronik olarak tanımlanır.

    Görülme Sıklığı

    Ürtiker/anjiyoödem, hem kadın hem de erkek cinsiyeti ve de tüm ırkları etkiler. Bir insanda yaşam boyu herhangi bir zamanda görülme riski % 15-25 arasında değişir. Akut ürtiker genç erişkin ve çocuklarda daha sıktır. Kronik ürtikerse daha çok erişkinlerde ve bayanlarda görülür (hastaların % 75’ i bayandır).

    Hastalığın Oluşum Mekanizmaları

    Ürtiker /anjiyoödemdeki en etkin hücre mast hücresi dediğimiz hücrelerdir. Mast hücreleri tüm vücutta ve özellikle derialtı dokuda bulunmaktadır. Mast hücreleri aktive olduktan sonra (10 dakikadan daha az) bulundukları ortama histamin, lökotrienler ve prostaglandinler denilen kimyasal maddeler salarlar. Bu maddeler o bölgede damarların genişlemesine, damar içinden dışarı doğru sıvı (serum) kaçmasıyla bunların deri içi alana sızmasına ve kaşıntıya neden olur. Buna ek olarak; aynı mast hücreleri 4-5 saat gibi daha geç bir süre bazı başka hücre-hücre habercisi moleküller (sitokinler) yapar ve salarlar. Bu sitokinler lezyonların daha uzun sürmesine neden olmaktadır. Anjiyoödem de benzer şekilde damar dışına sıvı kaçışı ile gelişir. Ancak sıvı cilt yüzeyiyle sınırlı kalmaz, cilt, ciltaltı ve daha derin dokular etkilenebilir.

    Akut ürtiker/anjiyoödem, ilaç ya da gıdalarla oluşan alerjik reaksiyonlar sonucunda oluşabilir. Virüsler de ürtiker/anjiyoödem nedeni olabilirler. Ürtiker/anjiyoödem lezyonlarına en sık neden olan ilaçlar; penisilin, sulfonamid, kas gevşeticiler, idrar söktürücüler ve antiromatizmal ağrı kesiciler (NSAİD)’ dir. Gıda olarak ise en belirgin alerjen kaynakları; süt, yumurta, yer fıstığı, ağaç fıstıkları, balık ve kabuklu deniz hayvanlarıdır. Bazı ilaçlar (opoidler=morfin, vankomisin, NSAİD) ve radyolojik çekimlerde kullanılan boyar maddeler (opaklar) mast hücrelerini alerjik mekanizmalarda bağımsız (yalancı alerjik olarak) uyarabilir. Ayrıca bayatlamış balıkların yenmesi sonucu balığın kendi histaminine bağlı toksik reaksiyon gelişir (scombroid besin alerjisi). Bu toksik reaksiyonlar da ürtikerde olabilir.

    Kronik ürtiker /anjiyoödemin sık görülen iki grubunu oto-immün ürtiker ve idiyopatik (spontan) ürtiker oluşturur. Bu iki grup tüm vakaların yaklaşık % 40’ ını oluşturur. Yine bu grup hastalarda bulgular özel bir tetikleyici ya da alerjen maruziyeti olmadan da gelişir.
    Kronik ürtikerli hastaların % 20’ sinde mast hücreleri bilinmeyen bazı fiziksel uyarılarla aktive olabilir. Bu durumda dermografizm dediğimiz durum ortaya çıkar. Dermografizm deriye küçük bir kalem darbesiyle ya da tırnakla bastırmakla yazı yazılabilmesidir. Kolinerjik ürtiker başka bir fiziksel ürtiker tipidir. Bunda mast hücrelerinin aktivasyonu; ısı, egzersiz gibi kolinerjik sistemi uyarabilen faktörlerle gerçekleşir. Soğuk, güneş ışınları, basınç, vibrasyon (titreşim), su da ürtikere neden olabilir.

    Bazı hanım hastalarda adet (mensturasyon) dönemlerinde ürtiker şikâyetlerinin alevlendiği belirtilmiştir. Kronik ürtiker ve anjioödem aynı zamanda romatizmal, oto-immün, (hashimoto tiroiditi gib) ve kanseröz durumlarla ilişkili olabilir.

    Hastalık Bulguları

    Hastalar genellikle yerini tam olarak belirleyemedikleri kaşıntıları olduğunu söylerler. Sonrasında tipik ürtiker lezyonları belirir. Kaşıntı hissi, hafif bir rahatsızlıktan kişinin kendi cildinde soyulmalar yaratabilen kaşıntılara kadar değişkendir. Ürtiker lezyon grupları kısa sürede belirir, sonra kaybolurlar. Gün içinde lezyonlar tekrarlayabilir. Kolinerjik ürtikerli hastaların kolay ayırt edilebilen klinikleri vardır. Bu hastalarda yaygın cilt kızarıklığı ve yüzeyden kabarık birkaç milimetre büyüklüğünde, toplu iğne başı gibi, bazen soluk ve birbirlerine çok benzeyen ürtiker lezyonları mevcuttur. Hafif bir zorlanma sonucu hastada oluşan terleme dahi bu tür şikayetlerin oluşmasına neden olabilir. Kaşıntı genelde şiddetlidir ve bulgular genelde cilt ile sınırlıdır. Kronik ürtikerli hastalarda tanımlandığı üzere hastalarda son derece dramatik olarak uykusuzluk, yorgunluk, duygusal rahatsızlık saptanmıştır. Anjiyoödem gelişimi bir kabarıklığın kenarından ya da bağımsız herhangi bir bölgeden başlayabilir. Ancak gelen de bu derin ödem cilt ve cilt altı dokunun nisbeten daha gevlek olduğu, göz kapakları, dudaklar, eklem çevreleri ve genital bölgeler bölgelerde kendini gösterir. Bulgular hafif bir rahatsızlıktan basınç hissine ve nefes borusunda oluşabilecek olan ödem nedeniyle ağır bir nefes darlığına ve hatta bazen ölüme gidecek kadar değişken olabilir.

    Tanı

    İlk ürtiker ve anjiyoödem atağı ortada tanımlanabilen bir tetikleyici olmadan da gerçekleşebilir. Eğer bulgular bir besin veya ilacı aldıktan 5-30 dakika sonra gelişirse hasta genellikle aldığı besin ve ürtikeri ilişkilendirebilir. Doktorun öncelikle dikkatli bir hikâye alması, alınan gıdalara ve eşlik eden rahatsızlıklara dikkat etmesi gerekir. Gereksiz ilaçlardan ve neden olan gıdalardan mutlaka sakınmak gereklidir. Eğer, yeni başlanan bir ilaç sonrası ürtiker ya da anjiyoödem bulguları ortaya çıkmışsa ilacın yapı olarak farklı bir formuna geçilmelidir. Tanı için alerji ve immünoloji uzmanlarının uyguladığı bir takım testler vardır. Bu testlerden elde edilen sonuçlar ile hastanın hastalık hikayesi birlikte değerlendirilerek nedensel tanı konulabilir.

    Karışan hastalık durumları (Ayırıcı tanı)

    Kronik ürtiker ve anjiyoödemin ayrıcı tanısı daha önce de bahsettiğim gibi idiopatik, oto-immün, fiziksel, besin ilişkili ve sistemik hastalıklara bağlı ürtiker olmak üzere çeşitli alt gruplardan oluşur. Kronik ürtiker ve anjiyoödemle karışabilecek diğer durumlarıysa dermografizm (yaygın kaşıntıyla birlikte), ürtikeryal vaskülit (ürtikerle birlikte görülen damar iltihabı, ürtikerya pigmentoza, sistemik mastositoz, eksersizle tetiklenen anafilâksi, egzersizle tetiklenen besin ilişkili anafilâksi, idiopatik anafilâksi, herediter (ailevi, genetik geçişli) anjiyoödem, kazanılmış anjiyoödem, bazı tansiyon ilaçlarıyla (ACE inhibitörleri gibi) oluşan anjiyoödemden oluşur.

    Yaklaşık olarak hastaların %95’ inin bulguları ağızdan alınan maddelerle ve eşlik eden hastalıklarla ilişkili değildir. Ancak bazı hastaların (bazen doktorlar da hastalar gibi düşünür) bu durumu kabul etmesi zordur. Bu da gereksiz, pahalı, girişimsel, geniş kapsamlı tetkiklerin yapılmasına neden olur. Altta yatan nedeni bulmanın en iyi yolu hastanın hikayesinin detaylı alınması ve fizik muayenedir.

    Besin ve ilaçlar kronik ürtikerin nadir nedenlerinden olsalar da hastaları buna inandırmak oldukça güçtür. Akut ürtikerin değerlendirilmesinde, hastanın aldığı tüm gıda katkı maddelerine ve ilaçlara ara verilmelidir. Hastanın mutlaka alması gereken ilaç varsa, yapı olarak alerji oluşturmayan bir forma geçilmelidir. Daha sonrasında hasta olası alerjen besinleri tanımlamak için bir besin günlüğü tutmalıdır. Buna ek olarak alerji ve immünoloji uzmanları olası alerjenler ve besinleri tespit etmek için deri testleri (deri prick testi gibi) kullanırlar. Uyumlu hastalarda burada saptanan alerjenlerle eğer hastanın hastalık hikayesi de örtüşüyorsa bu gıdalardan kaçınmak son derece yararlı olmaktadır. Ürtikeri baskılamak için kullanılan antihistaminiklere ve diğer ilaçlara ara verilmelidir. Ürtiker geçtikten sonra kısıtlanan gıdalara kontrollü bir şekilde yeniden başlanmalıdır. Böylece hastaya sağlıklı bir diyet hazırlanabilir.

    Sinüs enfeksiyonları, diş ve diş eti iltihapları, Helicobacter pylori gastriti, safra kesesi taşı iltihabı (kolesistit), tırnak ve/ veya ayak mantarları (onikomikoz, tinea pedis) ürtikerle ilişkili kronik enfeksiyonlardır. Bu hastalıkların ürtikerle ilişkileri tam olarak bilinmese de bu hastalıkların tedavisinden sonra ürtikeri geçen vakalar bildirilmiştir.

    Tipik ürtikerli bir hastanın laboratuvar tetkikleri hemogram, metabolik panel, karaciğer enzimleri ve idrar analizinden oluşmalıdır. İleri laboratuvar tetkikleri için ise mutlaka alerji ve immünoloji uzmanlarınca istenmeli ve değerlendirilmelidir. Tiroid hormon yetersizlikleri (hipotiroid ve tiroid bezine karşı vücudun kendinin yaptığı antikorların (anti-tiroid antikorların) varlığını değerlendirmek gerekir. Bazen eğer alerji ve immünoloji uzmanı gerek duyarsa IgE denilen alerji antikoru ve / veya bunun alerji hücreleri üzerindeki bağlanma noktaları (reseptörlerine=FcεRI) oto-antikor tespiti yapabilir. Anti-FcεRI antikorunun pozitif olması ürtikerin besinlerle ya da hastalıklarla ilişkili olmadığını, oto-immün dahili bir süreçle geliştiğini gösterir. Bu bulgular alerji ve immünoloji uzmanını son derece özel tedaviler olan immünolojik (immunomodülatuvar) tedavilere yönlendirir. Bunun dışında diğer testler hikâye ve fizik muayenede pozitif bir bulgu varsa uygulanmalıdır.

    Her vakada her zaman gerekmemekle birlikte bazen cilt biyopsisi faydalı olabilmektedir. Biyopsi özellikle deri lezyonlarının ağrılı, 24 saatten uzun sürdüğü ve deride iz bıraktığı, ürtikerle ilişkili damar iltihabı (ürtikeryal vaskülit) düşünülen vakalarda uygulanmalıdır. Mikroskobik, patolojik incelemede tanı konulabilmektedir. Bu hastalarda son derece hızlı ve saldırgan bir şekilde tedaviye başlanmalıdır.

    Herediter anjiyoödem, kazanılmış (sonradan olan=edinilmiş) anjioödem, bazı tansiyon ilaçları (ACE inhibitörleriyle) ile ilişkili anjiyoödem de dikkatlice araştırmak ve özgül tedavi yaklaşımları uygulamak gereken durumlardır.

    Tedavi

    Akut ürtiker genelde kendini sınırlar ve klasik alerjşi ilaçlarına (H1 tip antihistaminklere) iyi yanıt verir. Antihistaminikler; histamin salınmadan, reseptörüne bağlanmadan koruyucu olarak verilirlerse daha etkili olurlar. Ancak bu ilaçların ne kadar verileceğine dair kesin bir kural veya kaide yoktur. Eski model alerji ilaçları da yeni model ilaçlarına bazıları da maalesef uyku hali, dikkat dağınıklığı ve konsantarsyon bozukluğu gibi yan etkiler oluştururlar. Bu ilaçları kullanırken bazen standart dozun 2-3 katı gerekli olabilir. Şiddetli bulguları olan hastalarda kısa süreli kortizon kullanımı gerekebilir. Hayatı tehdit eden anjiyoödem veya anaflaksi atağı geçiren hastalar adrenaline (epinefrin) yanıt verirler. Bu sebeple bu hastaların bu ilaca kolay erişme, kullanma, uygulama yöntemleri ve epinefrinin etki süresi hakkında bilgilendirilmesi gereklidir.
    H1 antihistaminikler kronik ürtiker, anjiyoödem tedavisinde esas kullanılan ilaçlardır. Ürtikerin değişik alt tiplerinde değişik H1 antihistaminikler tercihle uygulanabilir.
    Ciltteki histamin reseptörlerinin %15-20 kadarı H2 alt tipinde olduğu için bazen piyasada mide ilacı olarak tanımlanan ranitidin (ki H2 reseptörleri son derece iyi bir şekilde bloke eder; 150 mg günde 2 kez), famotidin (20 mg günde 2 kez) gibi kullanılabilir.
    Sıklıkla en yüksek veya en yüksek doza yakın dozlar da bile antihistaminikler kullanılsa da bazen ürtikere çare bulunamayabilir. Bu durumlarda alerji ve immünoloji uzmanları bu ilaçları değişik başka ilaç grupları ile kombine ederek kullanırlar ve başarıya ulaşırlar.
    Tedavisi güç, inatçı buşlguları olan hastalarda ise kortizon, bazı astım ilaçları, kalsiyum kanal blokörleri, sıtma ilaçları veya dışarıda kullanılan insan antikorları (IVIG) gerekebilir.

    Önleme

    Kronik ürtikerli hastaların tedavisinde ek ilaç başlamak, hastaların tedavileri uzun süreli yorucu olduğu için hastaları ilaç kullanımı konusunda cesaretlendirir, hem de en az yan etkiyle bulguların kontrolü sağlanmış olur. Fiziksel ürtikerli birçok hasta tetikleyici faktörlerden uzak durmayı öğrenir. Sistemik hastalığı olan bazı hastalarda, altta yatan hastalığın tedavisiyle bulgularda gerileme sağlanır. Bunun en güzel örneklerinden biri tiroid hastalığının tedavisiyle kronik ürtikerin de gerilemesidir. Psikolojik stresin bulguları tetiklediği ve arttırdığı rapor edilmiştir. Bunu da kutanöz nöropeptid salınımının artışı ve mast hücre degranülasyonu için eşik değerin düşmesi ile açıklayabiliriz.

    Hastalığın Gidişatı (Prognoz)

    Kronik ürtikerli ve anjiyödemli hastaların prognozu çok iyidir. Hastaların % 50’sinde 12 ay içinde ilaçlarla iyileşme görülür. Ek olarak 5 yıl içinde % 20 hastada daha iyileşme olur. Fakat özellikle fiziksel ve oto-immün ürtikeri olan % 10- 20 hastada bulgular bazen 20 yıla kadar uzayabilir. Aylar ya da yıllar süren kronik ürtiker epizodu olan, ancak sonrasında iyileşen bir hastada, hayatın ilerleyen dönemlerinde ürtiker şikâyetlerinde tekrarlama olabilir. Her şeye rağmen alerji ve immünoloji uzmanı ile karşılaşmamış hastalarda bu hastalık grubu maalesef hastanın yaşam kalitesini de bozarak kişinin yaşamını maalesef zindan edebilir.

    Gelişen Yöntemler

    Ürtiker ve anjioödem içim şu an uygulanan rejim birden çok anti-histaminik ve mast hücre kaynaklı mediyatörlerin etkisini önleyen ajanların birlikte kullanımıdır. Yakın gelecekte hastalar anti-inflamatuar ve immün modülatör ajanlarla daha hızlı tedavi edilecektir. Astım ve rinit için üretilen 5-Lipooksijenaz inhibitörleri, PG-D reseptör antagonistleri, güçlü ve uyku hali yapmayan antihistaminiklerin de kronik ürtikerde etkili olması beklenmektedir. Mast hücre degranulasyonunu azaltan fosfodiesteraz-4 inhibitörü, syk-kinaz inhibitörü gibi maddeler de tedavide rol alabilir.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • İmmün hemolitik anemide tedavi nasıl olmalıdır?

    Soru: Babamda kansızlık var. Araştırmalar sonucunda bunun vücudun yaptığı antikorlara bağlı olduğu anlaşıldı. Bu hastalık tedavi edilebilir mi? Babam için ileride risk oluşturur mu?
    Yanıt: Babanızda tanımladığınız kansızlık, tıpta ‘otoimmün hemolitik anemi’ olarak bilinen sorundur. Bu durumda vücutta oluşan antikorlar –ki bunlar protein yapısındadır- alyuvarlarla birleşerek bunların yıkılmasına neden olur. Hastada herhangi bir kanama olmadığı, demir ve vitamin eksikliği bulunmadığı halde kansızlık ortaya çıkar.
    Bir kişide alyuvarların vücutta yıkıldığının en önemli belirtisi alyuvar içindeki maddelerin dışarı çıkması yani bilirubin düzeylerinin artmasıdır. Yıkımı telafi etmek için de kemik iliği hızla çalışmaya başlar ve kana genç hücreler verilir. Bu klinik tablonun olduğu durumlarda hemolitik anemiden şüphelenilmelidir. Alyuvar yıkımı çeşitli kan hastalıklarında görülür. Bunların bir kısmı kalıtsaldır. Alyuvar yıkımının antikorlara bağlı olup olmadığı ‘Coombs’ testi dediğimiz bir yöntemle saptanabilir. Bu test pozitif ise yıkım immümolojik nedenlerle yani antikorlara bağlı olarak oluşuyor demektir. Babanızdaki durum da buna uymaktadır.
    Antikorlar çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilmektedirler. Sistemik lupus gibi bağ dokusu hastalıkları, enfeksiyonlar, lenfoma, kronik lenfositik lösemi gibi lenf dokusundan kaynaklanan hastalıklar, yumurtalık kistleri, bazı kanserler ve ilaçlar vücutta antikor oluşumuna neden olarak kansızlığa yol açabilirler. Tüm araştırmalara rağmen hiçbir etkenin bulunamadığı durumlar da oldukça sık olarak görülmektedir.
    Bu hastalığın tekrarlayıp tekrarlamayacağı, ne tür bir seyir izleyeceği altta yatan nedenlere bağlıdır. Hastalığın etkeni olarak ilaçtan şüpheleniliyorsa ilaç mutlaka kesilmelidir. Enfeksiyon varsa bu tedavi edilmelidir. Lenfoma, lösemi ya da kansere bağlı yıkım varsa bu hastalıklarla mücadele edilmelidir. Bu arada yıkımı kısa sürede durdurmak için kortizon türü ilaçlar kullanılır. Bu ilaç antikorların ortadan kaldırılmasını sağlar. Bununla başarılı sonuçlar alınmaktadır. Kanın çok hızlı düştüğü durumlarda acil olarak kan transfüzyonu yapılması gerekebilir. Burada şöyle bir ikilem vardır: Verdiğiniz alyuvarlar da antikorlar tarafından yıkılabilir ve istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle karşılıklı etkileşimi önlemek için alyuvarlar kullanılmadan önce kan bankasında yıkanmalı ve kontrollü olarak verilmelidir.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Emziren anneler etanercept (enbrel) kullanabilir

    Romatoid artrit (RA) genel olarak gebelik süresince sessiz seyredebiliyor. Ama çoğunlukla karşılaştığımız durum, doğumun hemen sonrasında hastalığın tekrar geriye gelişi (çoğu zaman gebelik öncesinden daha şiddetli olarak). Günümüzde RA tedavisinde kullanabileceğimiz çok sayıda etkin tedavi yöntemi mevcut olmakla birlikte, bu ilaçların büyük bir kısmının anne sütüne geçme ihtimali, süt veren anneleri tedavi edebilmemizin önündeki en büyük engel.
    TNF inhibitörleri son yıllarda oldukça sık kullandığımız etkili bir ilaç grubu. Etanercept (Enbrel) de bu grubun üyesi olan, sadece RA değil, ankilozan spondilit ve psöriatik artrit gibi hastalıkların tedavisinde de kullandığımız bir ilaç. Diğer taraftan süt veren annelerde kullanımı hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlı. Dolayısı ile etanercept'in süt veren annelerde kullanımı ile ilgili her türlü bilgi son derece önemli. İşte bu noktada Journal of Rheumatology'nin Temmuz sayısında yayınlanan çalışmayı önemli buluyorum (kanıt hiyerarşisindeki yeri çok yukarılarda olmasa da).
    Keeling ve arkadaşları tarafından yapılan çalışma, “yüzlerce hasta ile yapılmış randomize kontrollü” çalışmaların aksine sadece 1 hastanın takip sonuçlarına dayanan bir çalışma. Evet, yanlış duymadınız, sadece bir hasta, başka bir deyişle bu çalışma bir olgu sunumu.
    Araştırmacıların ifadesine göre, RA tanısı ile takip edilen ve gebeliği süresince herhangi bir sorun yaşamayan 34 yaşındaki kadında, gayet sağlıklı bir kız bebek dünyaya getirdikten 3 ay sonra hastalık alevlenmesi gözlenmiş. Bunun üzerine hastanın da onayı alınarak etanercept başlanılmasına karar verilmiş. Bu noktada, çok da alışık olmadığımız bir şey olmuş (en azından benim); hasta kendisinden süt örnekleri alınarak bu örneklerde ilaç düzeylerinin ölçülmesini istemiş.
    Hastanın bu isteği geri çevrilmeyerek (!),hem etanercept'in 25 mg'lık formunu (haftada 2 defa) hem de 50 mg'lık formunu (haftada 1 defa) kullanmakta iken, 2 ay süre ile süt örnekleri alınmış. Sonuç olarak yapılan ölçümlerde anne sütündeki etanercept miktarının ihmal edilebilir (herhangi bir şekilde bebeğe etkili olmayacak) düzeyde olduğu gösterilmiş.
    Elbette çalışmanın sadece 1 hastadaki gözlemi yansıtması, elde edilen sonuçların genellenebilirliğini bir miktar azaltıyor. Bununla birlikte, az da olsa bir bilginin olması, hiç fikrimizin olmamasından daha iyidir diyorum. Literatürü araştırdığımda, daha önce yayınlanmış aynı bu olguya benzer (süt verirken etanercept kullanmış ve hem süt hem de bebeğin kanındaki ilaç düzeylerinin zararsız olduğu gösterilmiş) 2 tane daha olgu olduğunu gördüm.
    Sonuç itibarı ile şu anki bilgilerimize göre emziren annelerin etanercept kullanmasında bir sakınca gözükmüyor.

  • Anti-tnf ilaç tedavisine başlamadan önce hepatit b taraması nasıl yapılmalı?

    Dünya nüfusunun üçte birinin hepatit B virüsü ile enfekte olduğu biliniyor. Geçtiğimiz 10 yılda yoğun aşılama kampanyaları sayesinde ülkemizde hastalığın görülme sıklığı önemli ölçüde azalsa da, halen toplumun yaklaşık olarak %5'inin bu virüsü taşıdığı bilinmekte. Hepatit B virüsü, kişiden kişiye kan yoluyla, cinsel yolla ve anneden bebeğe bulaşabilen, karaciğeri etkileyerek hepatit ve bunun bir belirtisi olarak sarılık oluşturabilen bir virüs. Virüsün bulaşmasını takiben hastaların büyük bir bölümünde vücudun savunma mekanizmaları virüsü temizlese de, virüsle karşılaşan kişilerin %5-10 kadarında hastalık kronikleşiyor. Hepatit B'nin kronikleştiği kişilerin ise yüzde 20-40'ı siroza yakalanıyor ve bunların da yaklaşık dörtte birinde karaciğer kanseri gelişiyor. Hastalığın sonuçlarının ciddiyetine rağmen toplumda olguların çok azına tanı konulmakta, ve pek çok insan Hepatit B virüsü taşıdığını bilmeden, tehlikenin farkında olmadan yaşamaya devam etmekte.
    Yukarıda da belirttiğim gibi konunun toplum geneli için önemine ek olarak, bu durum çeşitli romatolojik hastalıklar nedeniyle (romatoid artrit, ankilozan spondilit, psöriatik artrit) anti-TNF grubu (infliksimab, etanercept, adalimumab) ilaç başlanılacak hastalar için ayrı bir önem göstermekte. Bu grup ilaçların vücutta uykuya yatmış durumda bekleyen hepatit B virüsünü uyandırarak (reaktive ederek) yeniden iltihap yarattığı, ilaçların kullanıma girmesinden kısa bir süre sonra fark edildi. Böyle durumlar anti-TNF grubu ilaçların kullanımına engel değil ancak hastaya bu ilaçlar ile beraber hepatit B virüsü için de tedavi başlanılması gerekiyor.
    Kişinin hepatit virüsü ile karşılaşıp karşılaşmadığını ve karşılaştı ise vücudun buna karşı nasıl bir reaksiyon gösterdiğini anlamamıza yarayan çeşitli laboratuvar testleri mevcut. Yakın zamana kadar çoğu hekim, anti-TNF ya da diğer bağışıklık sistemini baskılayan ilaç başlayacağı hastalarına bu testlerden sadece 1 ya da 2 tanesini yaparak hastanın hepatit B durumu hakkında karar vermeye çalışıyordu. Romatolog olarak çoğunlukla yaptığımız uygulama eğer hastada “HBsAg” testi pozitif ise, hastayı gastroenteroloji uzmanına yönlendirerek uygun anti-viral tedavi almasını sağlamak, “anti-HBs” pozitif ise hastanın daha önceden virüsle karşılaşıp bağışıklık geliştirmiş olduğuna kanaat getirerek (doğal ya da aşılama yoluyla) herhangi bir girişimde bulunmamaktı.
    Tayvanlı araştırmacılar (Dünyada hepatit B'ni en sık olarak görüldüğü ülkelerden biri) tarafından yürütülen ve Annals of the Rheumatic Diseases'in Ekim 2011 sayısında yayınlanan bir çalışma ise yukarıda saydığımız testlere ek olarak “anti-HBc” testinin yapılmasının, bir şekilde gizli kalmış (diğer 2 test ile tanınamayan) Hepatit B hastalarını da ortaya çıkartarak bu hastaların uygun şekilde izlenmesi ve gerektiğinde anti-viral tedavi almasına yardımcı olabileceğini ortaya koydu.
    Sonuç olarak, anti-TNF grubu ilaçlardan birisini kullanacak iseniz, bu ilaçlara başlamadan önce sizden şu üç testin (HBsAg, Anti-HBc, ve anti-HBs) istenmiş olduğundan emin olunuz.

  • Meme kanserinden korunma

    Meme kanserinden korunma

    Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Her sekiz kadından biri yaşamı boyunca meme kanseri ile karşılaşma riski altındadır. Bu nedenle meme kanserinin tanınması ve erken tanı yöntemlerinin kullanılması, yüksek riskli kadınlarda meme kanseri gelişimini önleyici tedavilerin başlanılması çok önemlidir. Bu bölümde yüksek riskli kadınlarda önleyici tedavi yöntemleri üzerinde durulacaktır.

    Meme kanseri gelişimi açısından risk faktörleri:

    1. Cinsiyet, yaş, ırk/etnisite

    2. Menarş yaşı (ilk adet yaşı), doğum yapma ve sayısı, ilk tam dönem hamilelik yaşı, menapoz yaşı, laktasyon, infertilite, düşük yapma.

    3. Aile öyküsü, bilinen veya şüphe edilen genetik bozukluklar (BRCA1/2, p53, PTEN veya meme kanseri riski ile ilişkili diğer gen mutasyonları)

    4. 30 yaşından önce toraks (göğüs ) bölgesine radyoterapi, hormon replasman tedavisi, alkol kullanımı.

    5. Diğer faktörler (Kişisel meme kanseri öyküsü, meme biyopsi sayısı, atipik hiperplazi veya lobüler karsinoma in situ, dens meme yapısı, vücut kitle indeksi

    Yüksek riskli hastada risk azaltıcı tedaviler

    Meme kanseri açısından yüksek risk grubuna giren kadınlar için bazı risk azaltıcı yöntemler tanımlanmıştır ve uygulanmaktadır. Risk azaltıcı tedavilerin genel olarak amacı; i) Kanserden korunma, ii) Sağkalım avantajı ve iii) Hayat kalitesinde artış sağlamaktır.

    Bu amaca yönelik olarak tanımlanmış olan yaklaşımlar: 1. Yaşam biçiminde değişiklik yapılması 2. Yakın izlem (Tarama) 3. İlaçla önleme (Kemoprevansiyon) 4. Cerrahi

    a. Risk azaltıcı mastektomi (memenin alınması) b. Risk azaltıcı oferektomi (yumurtalığın alınması)

    Bazı yaşam tarzı özelliklerinin (obezite, fazla alkol alımı ve bazı tip hormon replasman tedavileri gibi) meme kanseri açısından risk faktörleri veya artmış risk için belirteçler olduğu yönünde kanıtlar vardır. Ancak, yaşam tarzında yapılacak değişiklikler ile meme kanseri riskinde azalma olması arasındaki ilişki kesin olarak gösterilememiştir.

    Risk azaltıcı ilaçlarla tedaviler (kemoprevensiyon)

    Meme kanseri riskini azaltan ilaçlar sadece 35 yaş ve üzeri kadınlarda önerilir. Öncelikle kadının meme kanseri gelişme riski bu konuda özel olarak hazırlanmış bilgisayar programı veya “Meme Kanseri Gelişme Riski” için oluşturulmuş web sitelerindeki formlar aracılığı ile hesaplanır. Eğer meme kanseri gelişme riski yüksek olarak bulunursa meme kanseri gelişmesini önleyici tedaviler hakkında bireye bilgi verilir ve bu tedavilerden hangisinin daha uygun olacağı, yöntemlerin olumsuz yan etkilerinin neler olabileceği konusunda aydınlatılır.

    Meme kanseri gelişme riskini azaltan iki önemli ilaç Tamoksifen ve Raloksifendir. Her iki ilacında meme kanseri gelişme riskini önemli derecede azalttığı bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Her iki ilaç önemli tedavi klavuzlarında meme kanseri gelişmesini önlemek için önerilmektedir. Ülkemizde de 2010 da yapılan meme hastalıkları konsensus toplantısında bu ilaçların meme kanserini önlemede tedavi amaçlı kullanımları önerilmiştir.

    Özellikle birinci derecede yakını (anne, kız kardeş) meme kanseri olan bireylerin mutlaka risk değerlendirmesi yapılmalı ve yüksek riskli olan 35 yaş üzeri bireylerde meme kanserini önleyici tedaviler konusunda tedbirler alınmalıdır.

  • Kabızlık

    Kabızlık zaman zaman her insanın yaşayabildiği bir durumdur. Seyrek olarak ciddi bir hastalığın göstergesi olabilir. Karında gerginlik ve şişkinlik kabızlığın genel belirtisidir. Kabızlık denildiğinde genelde seyrek dışkılama anlaşılır. Normal, sağlıklı kişi günde üç kez tuvalete çıkabileceği gibi, haftada üç kez de çıkabilir. Sayısal olarak olan değişiklikler kişinin aldığı besinlere, kalori, sıvı miktarına ve günlük aktivitesine bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Seyrek dışkılama yanında, zor, sert ve ağrılı dışkılama da kabızlık olarak ifade edilebilir. Çoğu hastada kabızlık basit yaşam tarzı değişiklikleri ile tedavi edilebilir.

    Kabızlık nasıl gelişir ?
    İnce barsaklarımıza günde ortalama 10 litre civarında sıvı gelir. Bunun kaynağı içtiğimiz sıvılar, mide, safra, pankreas ve barsak salgılarıdır. Bu sıvının %90'ı ince barsaklardan emilir ve geri kalan 1 litre sıvı kalın barsaklara geçer. Burada da barsakların sonuna doğru ilerlerken muhtevanın yaklaşık %90'ı emilir ve günde ortalama 100 ml civarında artık barsakların son kısmı olan rektuma gelir. Normal koşullarda 100 ml hacmindeki artık rektumu gerdiğinde tuvalet hissi oluşur ve tuvalette istemli olarak anüsteki (barsağın dışarı açıldığı kısım) kaslarımızı gevşeterek tuvalete çıkarız. Bu his oluştuğunda tuvalete gitmeyip bu hissi erteler isek dışkı rektumda daha fazla süre ile kalır ve bundan daha fazla sıvı çekilir, dışkı hacmi azalır ve tuvalet hissi ortadan kalkar, dışkı da sert hale gelir. Bir sonraki tuvalet hissi oluştuğunda sert dışkıyı çıkarmak sorun olabilir. Dışkılama hissi oluştuğunda bunu ertelemek zaman içinde rektumun genişlemesine de neden olur, bu da normal miktarda dışkının dışkılama hissi oluşturmasına engel olur. Böylece bir kısır döngü oluşur.

    Bu açıklama dışında barsak hareketlerini azaltan bazı durumlarda da dışkı barsaklarda genel olarak uzun süre kaldığından çok sıvı çekilir ve rektuma az miktarda dışkı gelir bu da tuvalet hissi oluşturmaz.

    Kabızlığın sebepleri nelerdir?
    Birçok neden kabızlığa neden olabilir. En önemlileri şöyle sıralanabilir :
    -Diyette yeterli lif bulunmaması
    -Hareketsizlik
    -Yeterli sıvı almamak
    -Tuvalet hissi oluştuğunda bunu ertelemek
    -Stres ve anksiyete
    -Yaşam tarzında değişiklik; gebelik, seyahat gibi
    -Bazı ilaçların yan etkileri
    -Barsakları ya da diğer organları ilgilendiren bazı hastalıklar (Ör: Tiroid, şeker, vs)

    Nasıl tedavi edilir?
    Doktorunuz size kabızlık sorununuz ve sindirim sistemi ile ilgili sorular soracak, barsak hareketleriniz, beslenme ve yaşam tarzınız ile aldığınız ilaçları değerlendirecektir. Tüm bu sorular doktorunuza sorununuzun olası nedenleri hakkında bilgiler verecektir. Detaylı bir muayeneden sonra belki bazı tetkiklerin yapılmasını gerekli görecektir. Birçok vakada olduğu gibi kabızlığa neden olabilecek bir hastalık tespit edilmediği durumda size korunma tedbirlerini anlatacak ve dışkınızın normal hale gelmesi için ilaçlar verebilecektir. Başlıca iki tür ilaç gurubu mevcuttur. Birincisi lif ihtiva edenler, ikincisi ise dışkı yumuşatıcılardır.

    Kabızlıktan nasıl korunabiliriz ?
    Kabızlıktan korunmanın en basit yolu çocukluk çağından itibaren tuvalet hissi oluştuğunda hemen tuvalete gitmektir. Elimdeki iş bitsin ya da eve gidince tuvalete giderim gibi gerekçeler ile hissi ertelemek kabızlığın gelişmesinde önemli rol oynar. Ayrıca besinlerle yeterli miktarda lif almamak, yetersiz egzersiz, yetersiz sıvı alımı, stres, gebelik, seyahat ve barsak hareketlerini azaltabilen ilaçların kullanmak ta kabızlık nedeni olabilir. Bu durumların düzeltilmesi kabızlığın düzeltilmesinde önemli rol oynar.

    Kabızlık nedeni ile ne zaman doktora gitmeliyim ? Kabızlık genellikle geçici bir durumdur ve kolaylıkla düzeltilebilir. Ancak bazen ciddi bir hastalığın işareti olabilir ve mutlak doktora gitmeyi gerektirir. Bu durumlar şöyle sıralanabilir:
    -Yeni ortaya çıkan izahsız kabızlık
    -Yeni ortaya çıkan barsak hareketlerinde değişiklik
    -Diyet düzenlemeleri, egzersiz ve diğer önlemlere rağmen bir haftadan fazla devam eden kabızlık
    -Dışkıda kan görülmesi
    -Kabızlık ile birlikte gaz çıkaramama (yellenememe)

  • Ülseratif kolit hakkında merak edilenler

    Ülseratif kolit nedir ? Kalın barsağın iltihaplı bir hastalığıdır. Ülseratif kolit sadece kalın barsağı tutar. Kalın barsakta ülserlerin oluşmasına ve kanamaya neden olur.

    Ülseratif kolit neden olur ?

    Ülseratif kolitin bugün için kesin nedenini bilemiyoruz. Ancak genetik yatkınlığı olan kişilerin barsaklarında bulunan bazı mikroorganizmalara ya da besinler ile alınan bazı maddelere karşı vücudun bağışıklık sisteminin abartılı yanıt vermesi ile ortaya çıkar. Aslında yabancı maddelere karşı vücudu korumakla görevli olan bağışıklık sistemi neden abartılı yanıt veriyor bu tam bilinmemektedir.

    Ülseratif kolitin belirtileri nelerdir ?
    Başlıca belirtileri kanlı, müküslü (sümüksü madde) ishaldir. Dışkılama sayısı günde 1-2 olabileceği gibi hastalığın derecesi ile ilişkili olarak 15-20 kez olabilir. Diğer belirtiler kan kaybına bağlı halsizlik, çabuk yorulma ve çarpıntıdır. Seyrek olarak ülseratif koliti olan hastalarda eklem, cilt, göz ve karaciğer ile ilgili bozukluklar da olabilir.

    Ülseratif kolit hangi hastalıklar ile karışır ? Barsak kanamasına neden olan her hastalık ülseratif kolit ile karışabilir. Hastalık ilk belirti verdiğinde başlıca mikroplara ya da antibiyotiklere bağlı gelişen kalın barsağın ülserli hastalıkları ile karışır. Uzun süreli bir hastalıkta ise karıştığı en önemli hastalık Crohn hastalığıdır. Crohn hastalığı tüm sindirim sistemini, dolayısı ile kalın barsakları da tutabilir. Ayırımda dıskı muayenesi, kan tahlilleri, kolonoskopi ve kolonoskopi sırasında alınan biyopsiler yardımcı olur. İleri yaştaki bir hastada dışkıda kan ve müküs varlığında ülseratif kolit akla gelebilir ancak bu durumda barsak kanseri de mutlaka düşünülmelidir.

    Ülseratif kolitin tedavisi mümkün mü ?

    Ülseratif kolit ilaç tedavileri ile kontrol altına alınabilir. Ancak hastalığın belli bir süre tedavi ile bitirilmesi genellikle mümkün olmamaktadır. Hastalığın ilaç tedavisi ile bitirilmesi istisnai bir durumdur. Hastalık yaşam boyu devam eder. Hastalık genelde alevlenmeler ve sakinleşmelerle süre gider. Bu nedenle tedavinin yaşam boyu olması önerilir. Yıllar süren iyilik hali durumunda bazan ilaçların kesilmesi denenebilir. Bu hasta ve hekimin birlikte karar vermesi riski paylaşması gereken bir durumdur.

    Tedavisinde hangi ilaçlar kullanılır ? Ülseratif kolit tedavisinde aminsalisilik asid bileşekleri (Salozoprin, Salofalk, Pentasa, Asacol), kortizon ve immun sistem düzenleyicileri (azatiopurin, 6-merkaptorurin, metorexate ve benzerleri) sıklıkla kullanılan ilaçlardır. Hastalığı kontrol etmekte zorlanılan vakalarda siklosporin ve infliximab (Remicade) kullanılan diğer ilaçlardır. Bu ilaçların ciddi olabilen yan etkileri nedenleriyle mutlaka deneyimli merkezlerde ve deneyimli gastroenterologların gözetiminde kullanılması gerekir.

    Cerrahi tedavisi mümkün mü ?

    Hastalık sadece kalın barsakları tuttuğundan, kalın barsağın çıkarılması ile hastalık biter. Ancak böyle bir operasyon yapılacak ise kalın barsağın hasta kısmının değil, tamamının çıkarılması gerekir. Ancak cerrahi sorunsuz bir tedavi seçeneği değildir. Cerrahi kararı verilirken hastanın ameliyat sonrası olabilecek sorunlar hakkında aydınlatılması gerekir.

    Hangi hastada cerrahi önerilmelidir ?

    Ülseratif kolitte yoğun tedaviye rağmen hastalığın tam kontrol altına alınamaması, ilaç tedavisi yan etkilerinin kontrol edilememesi, delinme ya da kanser riskinin ortaya çıkması başlıca cerrahi kararı verdiren durumlardır. Bunların dışında ilaç tedavisi istemeyen ve cerrahi tedaviyi öncelikli düşünen hastalarda da cerrahi tedavi düşünülebilir, ancak bu durumda hastanın cerrahi sonrası olabilecek sorunlar konusunda iyi aydınlatılmış olması gerekir.

    Ülseratif kolitli hasta hamile kalabilir mi ?
    Ülsreatif kolit hamileliğe engel bir durum değildir. Ancak planlanan bir hamileliğin hastalık aktivitesinin kontrol edilmiş bir zamanda olması arzu edilir. Çünkü hastalığın aktif olduğu bir dönemdeki gebelikte erken doğum ve düşük riski artar.

    Kullanılan ilaçların kesilmesi hastalıkta alevlenmeye neden olacağından gebelik süresinde hasta ilaç tedavisine devam edilmelidir. Kullanılan ilaçların çoğu hamilelik süresince güvenle kullanılabilir, ancak bu konuda hasta hekimi ile mutlaka görüşmelidir. Yan etkisi olabilecek ilaçlardan kaçınılmalıdır.

    Ülseratif kolit kansere neden olur mu ?

    Ülseratif kolit barsak kanseri gelişme riskini arttırmaktadır. Hastalık ne kadar uzun süreli ise ve kalın barsağın ne kadar fazla alanı tutmuş ise risk o kadar artmaktadır. Hastalığın 8 -10 yıldan beri devam ediyor olması riski başlatmaktadır. Ancak bu risk çok yüksek olmadığından paniğe neden olmamalıdır. Hastalığın tedavi altında ve belli aralıklarla kolonoskopik takipte tutulması ile risk azaltılabilir.