Etiket: İlaç

  • Hayvansal proteinler romatizmal hastalıkları ve ağrıları nasıl tetikler?

    Uzun zamandır romatizma tedavisinde birçok ilaç kullanılmakta ve her geçen gün yeni ilaçlar piyasaya çıkmaktadır. Bizler, yoldan çıkmış ve kendi vücuduna zarar vermeye başlamış bağışıklık sistemi hücrelerini nasıl durduracağımızın çarelerini aramaktayız. Bunun için iltihap kaskadında belirli noktaları bloke eden ilaçlar kullanıyoruz. İltihabı oluşturan moleküllerin üretimini kimyasal yollarla engellemeye veya bunu üreten hücrelerin elini kolunu bağlamaya çalışıyoruz. Özellikle son yıllarda yeni geliştirilen bazı ilaçlar hem maliyetleri hem de yan etkileri nedeniyle son derece dikkat edilmesi gereken ilaçlardır…

    Romatizmal hastalıkların büyük çoğunluğu otoimmun hastalıklardır. Yani bağışıklık sisteminin kendi hücrelerini artık tanıyamaz duruma geldiği ve kendi hücrelerine savaş açtığı haller olarak tanımlayabiliriz. Peki, bu neden oluyor? Genetik yatkınlığın katkısı büyük ama çevresel bazı etkenler nasıl bir değişim yaratıyor da hücreler birbirini tanıyamaz hale geliyor?

    Elbette ki bu ince mekanizmaları aşağı yukarı biliyoruz ve ilaçları da bu mekanizmalar üzerinden geliştiriyoruz. Kesinlikle verilen ilaçlar işe yarıyor. Ama bir yandan da yan etkilere neden oluyor… Üstelik ilaçları kullandığımız sürece etkili ve bırakınca olay bir süre sonra başlangıç noktasına dönüyor. Acaba daha uzun süre etkili ve olayın başlamasına engel olacak bir çözüm bulunabilir mi?

    Tedavi dendiğinde akla sadece ilaç mı gelmelidir? Ya da bitkisel ya da kimyasal bir maddeyi düzenli uygulamak mıdır?

    Tedavinin bir diğer şekli hastalıkları engellemeye çalışmaktır. Yani olayı başlatan nedenleri ortadan kaldırmaktır. Bazen dışarıdan ilaç vermenin yanında, bazı şeyleri de yasaklamaktır.

    Birtakım araştırmalar ve çalışmalar sonunda yanlış beslenmenin hücre hasarına yol açtığı, üzerindeki “kendini tanıtıcı reseptörlerin” ve “insülin reseptörleri” gibi diğer moleküllerin yapısını bozduğu, böylelikle o hücrenin immun sistem hücreleri tarafından ve hatta insülin tarafından tanınmaz hale geldiği bilinmektedir.

    Yanlış beslenme kapsamına giren tüm gıdalar bu yazının konusu değil ama romatizma özelinde özellikle hayvansal proteinler konusunu uyarmam gerekiyor. Hayvansal proteinler kapsamına hayvan etleri, süt-süt ürünleri ve yumurta giriyor.

    Hayvansal gıdaların hazmı zordur. Birincisi midede daha fazla asit salgılanmasına neden olurlar, asite bulanmış olan bulamaç mideden ince bağırsağa geçtiğinde ise pankreastan daha fazla sıvı salgılanması için onu yorar. Bu da vücuttaki asiti tamponlayan (nötralize eden) alkali rezervlerin çok harcanmasına neden olur.

    Parçalanan proteinler bağırsaktan emilmeye başlar. Bağırsaktan emilen her molekül bağırsak çeperindeki “immun sistem hücreleri” tarafından tek tek kontrol edilir. Aslında, günde 3-4 kez veya daha fazla yiyeceklerle alınan molekülleri kontrolden geçiren immun sistemimizi yorduğumuzu ve onu oyaladığımızı bilmenizi isterim… Ne kadar çok yerseniz o kadar çok yorarsınız…

    Hayvansal proteinler enzimlerle parçalanarak aminoasitlerine ayrılır. Proteinlerin son yıkım ürünleri yoğun asite neden olur. Ürik asit de bunlardan biridir. Bilindiği gibi ürik asitin fazlalığı ve bunların kristalleşerek eklem sıvısına çökmesi “gut artritine” neden olur.

    Diğer son ürün ise amonyaktır ve vücut için son derece toksik bir maddedir. Oluşan amonyak bir an önce üreye çevrilir ve böbrekler yoluyla vücuttan atılmaya çalışılır. İşte bu basamakların her birinde asit yük vücut tarafından bazı özel sistemlerle tamponlanmaya çalışılır. Ama her seferinde hücre cepten yemeye başlar. Özellikle de hücre zarı…

    Hücre zarı hasarlandığında üzerindeki reseptörlerde değişim yaşanır. Bu da otoimmuniteyi başlatmış olur. İmmun sistem hücreleri kendinden olanı tanıyamaz hale gelmeye başlar… Böylece romatizmal hastalıklara adım atılmış olur.

    İnsülin reseptörlerindeki değişim nedeniyle, insülinle doğru iletişim kuramamaya başlar. İşte size insülin direnci… Aslına bakarsanız insülin direnci sadece çok karbonhidratlı ve şekerli beslenenlerde olmuyor anlayacağınız…

    Proteinin fazlası da sanıldığının aksine kaslarda protein olarak depolanmıyor. Proteinin fazlası glikojen ve yağ olarak depolanıyor!

    Bunlara ek olarak özellikle kırmızı etin içinde “araşidonik asit” denilen bir molekül yoğun olarak bulunur. Bu molekül iltihap kaskadının başrol oyuncusudur. Yani bir hammaddedir. Ortamda bulunan omega-3 miktarına göre ya iltihap moleküllerine döner ya da anti-iltihap moleküllerine… Eğer beslenmenizde yeterince omega-3 yoksa iltihap moleküllerinin miktarı artar. Siz de ağrı çekersiniz. Balık da hayvansal protein olmasına rağmen içeriğinde yoğun omega-3 olduğu için iltihap moleküllerinin değil, anti-iltihap moleküllerinin miktarını artırır. Hayvan etlerinden sadece balık yemenizi öneririm. Hatta haftada 3-4 öğün… Omega-3’ü alabileceğiniz bir diğer besin maddesi tohumlardır (keten tohumu, ayçekirdeği gibi)…

    Hayvan etleri tüketilmesiyle yaşanan her şey süt-süt ürünleri ve yumurta için de geçerlidir.

    Serbest hayvansal proteinler ise sadece LOR ve BALIK’tır.

    Diğerlerinden canınız çok çekerse ne yapalım?

    Kırmızı-beyaz eti ayda bir öğün yiyebilirsiniz ama yanına onun 3 katı kadar taze yeşil salata ve omega-3 (hap olarak veya keten tohumu olarak) ile birlikte…

    Lor dışında peynir yemek isterseniz keçi sütünden üretilenleri tavsiye ederim ve 2 haftada bir kez… Yine yanına yeşillikle birlikte…

    Yumurtayı ise haftada 1 kez tüketebilirsiniz…

    Hayvansal proteinleri hayatımızdan çıkardığımızda proteinsiz mi kalırız? Hayır… Onun yerine bitkisel protein kaynakları olan bakliyatlar (kuru fasülye, mercimek, nohut, börülce…), yemişler (badem, fındık, fıstık, kaju…) ve tohumları (ay çekirdeği, kabak çekirdeği, keten tohumu) diyetinize eklemelisiniz…

    Bu tarz bir beslenmeye geçerek verilen ilaçlarla birlikte tedavi başarısını artırmış olursunuz. Zamanla durumunuz iyiye gittikçe ilaç dozlarında azalma bile yaşanabilir…

  • Karın ve sırt bölgesinde şiddetli ağrıya dikkat!

    Karın ve sırt bölgesinde şiddetli ağrıya dikkat!

    Karın ağrısı, mide bulantısı, kusma ve şiddetli kanama ile ortaya çıkabilen pankreastaki ani bir iltihaplanma olan akut pankreatit hayati tehlikeye yol açabilir. Bu rahatsızlığın en önemli nedenleri arasında alkol kullanımı ve safra yolu taşları gelmektedir.

    Pankreas, başta kan şekeri düzenlenmesi olmak üzere hormonları ve sindirim için gerekli enzimleri salgılamaktadır. Akut pankreatitin en önemli nedenleri arasında alkol kullanımı ve safra yolu taşları gelmektedir. Yabancı ülkelerde alkol tüketimi akut pankreatitlerin birinci nedeniyken, ülkemizde safra taşlarına bağlı pankreatit daha sık görülmektedir. Fazla miktarda alkol tüketimi, pankreas dokusunda ödem ve akışın engellenmesine yol açarak hastalığa neden olabilmektedir. Safra taşları ise; safra kesesini bağırsağa bağlayan kanala geçerek burada kalıcı veya geçici tıkanıklığa neden olabilir. Pankreas kanalında tıkanıklık, ödem ve sonrasında da pankreatit tablosu ortaya çıkabilmektedir.

    İlaç kullanımı tetikleyebilir

    Başta bir kısım tansiyon ilaçları olmak üzere kişinin kullandığı ilaçlar, kanda trigliserid artışı, kalsiyum yüksekliğine neden olan hastalıklar da akut pankreatit yaratabilmektedir. Daha önceden akut pankreatit geçirmiş kişiler de tekrar ataklar için risk grubundadır.

    Karın ve sırt ağrısı görülebilir

    Akut pankreatitin ilk ve en önemli belirtisi karın ağrısıdır. Özellikle karnın üst bölgesinde başlayan ve sırta yayılan çoğu zaman kuşak tarzında karnı çevreleyen şiddetli bir ağrıdır. Ağrı genellikle akut ve ani başlangıçlı, giderek şiddetlenen tarzdadır. Ağrıya çoğu zaman bulantı ve kusma da eşlik etmektedir.

    Safra taşı kanalda tıkanıklığa neden olabilir

    Bazı hastalarda idrar renginde koyulaşma, gözlerde sararma gibi bulgular da ortaya çıkabilir. Akut pankreatit oluşumu için risk taşıyan kişilerde bu bulgular ortaya çıktığında mutlaka en yakın hastaneye başvurulmalıdır. Kan tetkikleri ve ultrasonografik inceleme ile akut pankreatit tanısı konulabilmektedir. Tipik karın ağrısı, beraberinde bulantı ve kusma şikayeti de olan kişilerde kanda bakılan pankreas enzim (amilaz ve lipaz) düzeylerindeki yükselme akut pankreatit tanısının konulmasını sağlar. Tipik ağrısı olan, amilaz ve lipaz adı verilen değerleri yüksek olan kişilerde akut pankreatit tanısı konulduktan sonra sebebe yönelik olarak “karın ultrasonografik incelemesi” yapılmalıdır. Bu hem hastalığın nedeni hem de şiddeti hakkında bilgi sağlar. Bu sayede safra taşının olup olmadığı ve varsa kanalda tıkanıklığın devam edip etmediği hakkında bilgiler elde edilir.

    Önce ilaçla tedavi yoluna gidilir

    Akut pankreatit hastalığında ilk olarak ilaç tedavisi uygulanır. Altta yatan sebebe göre endoskopik girişimler de gerekebilir. Hastada ilk olarak ağızdan beslenmenin kesilmesi, bozulan sıvı dengesinin yeniden sağlanması için serum tedavisi ve birtakım ilaçlar ile pankreas istirahate alınır. Altta yatan neden safra taşı ise ve safra yolu tıkanıklığı halen devam ediyorsa endoskopik olarak yapılacak müdahale (ERCP) ile safra kanallarının ağzı genişletilerek var olan taş dışarıya alınıp, akış yeniden sağlanarak hem safra kanalı hem de pankreas kanalındaki basınç düşürülmektedir.

    Tedavi süresi hastalığın evresine göre değişir

    Akut pankreatitte tedavi süresi hastalığın şiddetine göre değişkenlik gösterir. Hafif ve orta şiddetli pankreatitte birkaç gün içerisinde iyileşme sağlanırken, pankreas organında doku kaybı ile birlikte olan şiddetli pankreatitin tedavisi hem daha güçtür hem de daha uzun sürmektedir. Bu gibi durumlarda oluşan ölü dokuların temizlenmesi için endoskopik ve/veya cerrahi müdahale gerekebilmektedir.

    Erken tanı ile kontrol altına alınabilir

    Akut pankreatit hastalığı erken ve doğru teşhis edildiği takdirde uygun tedavi ile kontrol altına alınabilir. Ancak hastalığın nasıl seyredeceğini kesin olarak ön görmek her zaman mümkün olmayabilir. Bu nedenle hastaneye yatırılarak tedavi edilen kişide, belirli aralıklarla tekrarlanacak tetkikler sayesinde hastalığın gidişatı hakkında fikir sahibi olunarak tedavi yeniden şekillendirilir. Hafif ya da orta şiddetli pankreatitte çoğu zaman tam bir iyileşme söz konusu olmaktadır. Şiddetli pankreatit tablosu ise hayati risk taşıyan ciddi bir hastalıktır. Özellikle alkol kullanan, safra taşı tanısı konulmuş kişiler, trigiliserid değerleri yüksek olan ve bazı grup tansiyon ilaçlarını kullanan kişiler risk altında oldukları için karın ağrısı ortaya çıktığında akut pankreatit açısından değerlendirilmelidirler.

    Pankreas hastalığından korunmak için

    Alkol ve sigara kullanımı sınırlandırılmalı

    Aşırı yağlı ve ağır yiyeceklerden uzak durulmalı

    Diyabet (şeker hastalığı) tanısı olanlar düzenli kontrollerini yaptırmalı

    Kan yağları (trigliserid) yüksek olanlar tedavi için gerekli önlemler almalıdır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon, ruhsal rahatsızlıklar içerisinde en sık görülen sorunlardan birisidir. Depresyonun ortaya çıkmasında biyolojik; yani kişinin genetik yapısı, doğuştan getirdiği mizaç, kişilik; yani aile ve çevresiyle kurduğu ilişki biçimi ve onlarla yaşadığı sorunlar, psikolojik; yani kişinin düşünüş biçimi etkilidir. Birden fazla faktörün bir araya gelmesi ile ortaya çıkmaktadır.

    Günümüzde depresyon tedavisi için birçok terapi tekniği kullanılmaktadır. Kiminden olumlu ve kalıcı sonuçlar alınırken, kiminden olumlu da olsa kalıcı sonuç alınamamaktadır. Yani depresyon belli aralıklarla tekrarlayabilmektedir. Mesela son yıllarda ülkemizde “yaşam koçluğu” gibi bir sistem üzerinden, hiçbir faydanın olmadığı yöntemlerle kişilerin umutları, duyguları sömürülmektedir. Unutulmamalıdır ki depresyon gibi bilimsel bir tedavi süreci gerektiren sorunlarda, hiçbir tedavi edici etkisi YOKTUR..

    Depresyon tedavisinde en yaygın olarak kullanılan yöntemlerden bir tanesi de ilaç tedavisidir. Anti-depresan olarak adlandırılan ilaçlar; seretonin hormonunu harekete geçiren bir etkiye sahiptir. Depresyona giren kişilerde, normalde salgılanması gereken seretonin yani mutluluk hormonu salgılanmamaya başlar. Bu şekilde kişi kendini mutsuz, bitkin, keyifsiz hissetmeye, hiçbirşeyden zevk almamaya başlar. Hatta daha önce yaptığı ve keyif aldığı aktivitelerden bile.. Anti-depresanlar, vücutta normalde salgılanması gereken seretonin hormonunun yeniden salgılanması için yardımcı olur. En az 6 aylık bir süreyle kullanılmalı ve şikayetler ortadan kalktığında, MUTLAKA doktor kontrolü ile doz azaltılarak bırakılmalıdır. Bir anda kesilen ilaçlarda, tüm tedaviyi yakmış olmanız muhtemeldir, çünkü kesilme belirtileri vücudu yeniden depresyona sürüklemektedir. Aynı zamanda ilaç tedavisi, sadece fizyolojik olarak olması gerekeni sağlamaktadır. Ancak depresyonda, değiştirilmesi gereken, olumsuz düşünceler de bulunmaktadır. İlaç bunu sağlayamadığı için, kişi düşüncelerini hangi yönde değiştirmesine ilişkin bilgi sahibi olmalıdır. Tabii ki nasıl değiştireceğine dair de.. İşte bu noktada önemli bir TERAPİ DESTEĞİ alınmasıdır.. Çözüm yanlızca ilaç olmamakla birlikte, tedavinin ancak %40-50 lik kısmını karşılamaktadır. Beraberinde yürütülecek olan terapi süreci ile, kalıcı bir iyileşme sağlanabilir. Nasıl ki grip olduğumuzda, doktora gidip ilacımızı alıyor, evde dinleniyor, besinimize dikkat ediyor, bitki çayları ile tedavimizi her yönden destekliyorsak, ruhumuzun da hastalandığını ve tam bir tedavi ile iyileşme sürecine gireceğimizi unutmamalıyız..

    BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ İLE DEPRESYONDA OLUMLU SONUÇLAR ALINMAKTADIR. Bilişsel Davranışçı Terapi, sorun odaklı ve sınırlı sayıda seans ile, hastaları terapi desteği sunan bir yöntemdir. “Şimdi ve Burada” ilkesine dayanmaktadır. Kısa süreli ve diğer terapi yöntemlerine göre daha kalıcı bir etkiye sahiptir. Çünkü düşünce sistemi üzerine eğilmekte, olumsuz düşüncelerin nasıl değiştirilebileceğini öğretmektedir. Düşünceleri değiştirdiğimiz zaman depresyonun tekrarlama olasılığı düşmektedir. Bu terapi yöntemi ile danışanlar başa çıkma becerilerini öğrenmekte, geliştirmekte ve sorunlarını daha kolay çözmektedirler.

    DEPRESYON TANISINI NASIL KOYABİLİRİZ?

    1. İlgi ve istek kaybı,

    2. Kendini üzgün, mutsuz ve çaresiz hissetme,

    3. Uyku düzeninde bozulma ( az/fazla uyuma),

    4. Halsizlik, yorgun hissetme,

    5. İştah düzeninde bozulma ( az/fazla yeme)

    6. Kendini işe yaramaz hissetme,

    7. Konsantre olmakta güçlük yaşama, unutkanlık,

    8. Ölüm düşünceleri

    9. Konuşma ve davranışlarda yavaşlama, ruhsuz ve tedirgin görünme

    Bu düşüncelerin en az 5 tanesini karşılıyorsanız hafif derecede, 7 tanesini karşılıyorsanız orta derece, hepsini karşılıyorsanız ağır derecede depresyonda OLABİLİRSİNİZ. Bunların yanı sıra kronik ağrılar, yorgunluk hissi gibi belirtiler de gözlenebilir.

  • Ramazan yaklaşırken

    Bir İç Hastalıkları hekimine en sık soru sorulan dönemlerden biridir ramazan.

    Son yıllarda ramazan döneminin yaz aylarına denk gelmesi nedeniyle ilaç kullanan,kronik hastalığı olanlar dışında sağlıklı kişiler için de dikkat edilmesi gereken noktalar var.

    Bu yıl da sahur ve iftar arası sürenin uzunluğu ve aşırı sıcaklar normalden daha fazla dikkat gerektiren bir ramazan ayı geçirilmesine neden oluyor. Aşırı sıcaklarda her zaman dikkat edilmesi gereken en önemli durum terleme ile oluşan sıvı kaybının giderilmesidir.Yeterli sıvının alınmaması vücut ısısında artışa tansiyon düşüklüğüne bayılmalara neden olabilir.Halsizlik yorgunluk çarpıntı konsantrasyon bozukluğu kas krampları idrar yolu infeksiyonları oluşabilir.Bu nedenle vücut sıvı ve tuz(sodyum potasyum magnezyum) dengesinin sağlanması önemlidir.Bol sıvı tüketilmeli aşırı terlemeye neden olacak ortamlarda bulunmaktan kaçınmalı aşırı efor gerektiren çalışmalar olabildiğince çok sıcak saatlerde yapılmamalıdır.

    Bu nedenle iftar ve sahurda yenilenlerin de gün içerisinde sıvı kaybını arttırmayacak şekilde seçilmesi önemli.Özellikle susama hissini ve vücut ısısını arttıracak gıdalardan kaçınmalı.Tuzlu baharatlı soslu yiyecekler kızartmalar hamurlu ve şerbetli tatlılar şekerli içecekler hem ağız kuruluğu ile susama hissini arttıracak hem de içerdikleri fazla enerji nedeniyle vücudun fazla ısınmasına neden olacaktır.Uzun açlık süresi nedeniyle oruç tutulmayan süre içinde sık ve az olarak gıda alınması, hızlı ve büyük porsiyonlarla yemekten kaçınılması iftar sonrası oluşacak mide barsak sorunlarına tansiyon ve kan şekeri düzensizliklerine engel olacaktır.Gün içinde oluşan tatlı yeme eğiliminin meyve ile giderilmesi hem sıvı hem potasyum magnezyum desteği açısından çok daha yararlıdır.Hafif sütlü tatlılar ve dondurma seçilebilir.Oruç tutan kişilerin gün içindeki eforlarını bulundukları ortamın sıcaklığını giysilerini aşırı terlemeyi önleyecek şekilde kontrol etmeleri önerilir.

    Oruç tutmanın sakıncalı olduğu durumlar:

    Vücudun çalışma düzeni geçici ya da sürekli olarak bozulmuş olan ve bu düzenin sağlanması için ilaç kullanımı ve/veya diyete gerek duyulan kişilerin oruç tutması sakıncalıdır.

    -Kronik hastalığı olanlar (hipertansiyon,diabet,kalp-damar hastalığı vb)

    -Akut infeksiyon,operasyon,kanama geçirenler

    -Gebeler ve emzirenler

    -Mide hastalıkları olanlar (gastrit,ülser)

    Hipertansiyon ve şeker hastaları ilaç kullanımlarını sahur ve iftarda alma şeklinde düzenleyerek oruç tutmaya çalışmaları özellikle yaz döneminde yaşanan ramazan aylarında sorun yaratabiliyor.Bu tür hastalıklarda unutulmaması gereken tedavinin sadece ilaçtan ibaret olmadığıdır.Diyet ve düzenli beslenme ilaçlar kadar önemlidir.Gün içinde uzun süre gıda alınamaması kan şekerinde düzensizliğe yol açabilir.Sıvı alınamaması ve aşırı sıcaklar nedeniyle sıvı kaybı kan basıncında ani değişikliklere neden olabilir.Uzun süre açlık sonrası geç saatte yapılan iftarda yenilenler kan şekeri ve kan basıncında ani yükselme yapabilir.Genellikle gözlemlediğimiz kadarıyla da ilaç düzeni aksamaktadır.Özellikle insülin kullanan bir şeker hastası için bu kadar uzun süreli açlık tehlikeli sonuçlar yaratabilir.

    Kronik hastalığı olan ve sağlıklı yaşam düzeni belirli ilaçların kullanımına ve beslenme şekline bağlı olanlar bu düzeni mümkün olduğunca bozmamaya çalışmalıdır.

    Uzun süreli açlık ile etkilenebilecek bir hasta grubu da midesinde gastrit ya da ülser olan hastalardır.Bu hastaların midedeki asit üretimi fazlalığı nedeniyle asit azaltıcı ilaçların düzenli kullanımı yanı sıra midenin uzun süre boş bırakılmaması gerekir.Ayrıca sahur ve iftarda fazla gıda tüketilmesi iftarın geç saatte olması gün içinde tüketilemeyen sıvının kısa sürede alınması reflü ve hazımsızlık şikayetlerini de arttırabilir.

    “İrademe güveniyorum açlık susuzluk hissetmiyorum” dese de oruç tutmasını önermediğimiz bir grup da gebeler ve emziren anneler.Bu kişilerin vücut gereksinimleri bebekten dolayı 2 katına çıktığı düşünülürse uzun süreli açlık ve susuzluk bebeği ve süt üretimini etkileyebilir.

    Aynı şekilde vücut ihtiyacının artacağı bir süreç de infeksiyonlar ve operasyonlardır.Bu durumda vücut infeksiyon etkenine karşı savaştığı,yara onarımı yaptığı için metabolizma ihtiyacı artar.Bu sürede oruç tutulması iyileşme sürecini uzatabileceği gibi durumun ağırlaşmasına da neden olabilir.

    Maneviyatın yüksek olduğu bu dönemde küçük yaşından beri oruç tutmaya alışmış ve bu ibadeti yapamadığı için kendini kötü hisseden hastalarımıza sağlığa dikkat edip bedenlerine iyi bakmanın da bir ibadet olduğunu hatırlatmak isterim.

  • Lösemide hedefe yönelik tedaviler

    Kemik iliğinde kanı üreten ana hücrelerin çekirdeklerinde meydana gelen değişiklikler sebebiyle akyuvarların denetlenemez bir şekilde çoğalmasıyla ortaya çıkan bir grup hastalığa adını veren lösemi, akut ve kronik olarak ikiye ayrılıyor. Daha çok çocuklarda görülen akut lösemiler kansızlık, enfeksiyona yatkınlık, mikrobik hastalıklar ve ateş, diş eti kanaması, burun kanaması ve ciltte morarmalar gibi değişen derecelerde kanama belirtileri ile ortaya çıkabilir. Belirtileri arasında ciltte sık sık çürükler oluşması veya kesik oluştuğunda kanamanın güçlükle durdurulması gibi sorunlar da yer almaktadır. Hastada kilo kaybı, ateş ve terlemeler de görülür. Lenf düğümlerinde şişlikler tespit edilir, karında da dalak ve karaciğer büyümesine bağlı şişkinlik hissi oluşur. Hastalığın erken dönemlerindeki halsizlik, kemik ve eklemlerde ağrılar gibi belirtiler ise nezle gibi sık rastlanan hastalık şikayetleriyle paralellik gösterir. Bu nedenle şikayetler gözden kaçabilir.

    Kesin nedeni bilinmeyen lösemi, çevresel ve genetik faktörlere bağlı olarak gelişebilirken, bunların yanında petrokimyasallar, radyasyon, kanserojen maddeleri ve bazı virüsler hastalığın nedenleri arasında yer alabilmektedir. Hastalık ilk doktor muayenesinde karaciğer, dalak veya cilde yakın lenf bezlerinde büyüme saptanması ile belirleniyor. Kan testlerinin yanı sıra kemik iliğinden alınan örneklerin incelenmesiyle gerçekleştirilen ‘kemik iliği biyopsisi’ hastalığın teşhisinde önemli bir basamaktır. Teşhis için gerekli görülmesi durumunda omurilik aralığından uygulanan bir iğne ile beyin omurilik sıvısından örnek de alınabilir.

    Bazı Lösemi Tiplerinde“Hedefe yönelik tedaviler” nakile gerek bırakmıyor

    Lösemi tedavisi hastalığın tipine ve hastanın ihtiyaçlarına göre farklılık gösterir. Tedaviyi hastalığın yaygınlığının yanı sıra hastanın yaşı ve genel sağlık durumu da etkiler. Lösemi hastalarının büyük çoğunluğu kemoterapi tedavisi görür. Kemoterapi tedavisinde tek bir ilaç kullanılabileceği gibi birden fazla ilaçtan oluşan kombinasyon da uygulanabilir. Son yıllarda lösemiyi oluşturan moleküler bozukluğa yönelik ilaçlar da kullanılmakta ve bunlara “hedefe yönelik tedaviler” deniliyor. Daha çok kronik myeloid lösemide (KML) kullanılan bu ilaçlar ile bu lösemi tipinde organ nakli gereği hemen hemen tamamen ortadan kalkmıştır. Lösemi tedavisinde radyoterapi gibi ışın tedavisi de uygulanabilir. Daha çok beyini tutan lösemilerde kullanılan bu tedavi yönteminde yüksek enerjili ışınlar kanserli hücrelere yönlendirilerek hücrelerin büyümesi engellenir. Hastalığın bir başka tedavi yolu da kemik iliği naklidir. Kemik iliği naklinde, lösemiye yol açan kemik iliği yüksek doz ilaç veya ışınla ortadan kaldırılarak yerine sağlıklı bir kemik iliği dokusu konur. Sağlıklı kemik iliği bir vericiden alınabildiği gibi bazı hastalarda ise kendi kemik iliği de kullanılabilmektedir.

  • Obesesif Kompulsif Bozukluk

    Obesesif Kompulsif Bozukluk

    • “Bu düşünceler bana ait olamaz.”

    • “Çıkmadan önce ışıkları 3 kez açıp kapamazsam ailemin başına kötü şeyler gelir.”

    • “Dışarıda tuvalete girersem cinsel yolla bulaşan hastalık kapar mıyım?”

    • “Evdeki tüm bıçakları saklamazsam çocuklarıma zarar verebilirim.”

    • “Ya toplantının ortasında küfür edersem?”

    Bazı kişiler bir türlü emin olamazlar. Bir işi yapıp yapmadıklarından, yaptılarsa doğru yapıp yapmadıklarından, kapıyı kontrol edip etmediklerinden ya da ellerini yeterince yıkamazsa sevdiklerine ölümcül hastalık bulaştırıp bulaştırmayacağından… Bu tür sıkıntı veren, kaygı yaratan ve kişinin elinde olmadan, isteği dışında aklına gelip yerleşen düşüncelere “obsesyon” denir. Kişinin kendisine yabancı olan bu düşünce ve görüntüler halk arasında “takıntı” olarak da adlandırılır.

    Çoğu zaman ise kişi bu tür düşüncelerden kurtulmak ve kaygısını azaltmak için kendisine bir yol bulur. Bunlar kapı kilidini belli sayıda kontrol etmek, bir şeyi 3 er 5 er 9 ar… kez yapmak, belli sayıda dua etmek, belli sayıda tekrar etmek vs. gibi davranış ve düşünceler olabilir. Bunlar da “kompulsiyon” olarak adlandırılır.

    Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ise, obsesyon ve/veya kompulsiyonların bulunduğu tedavisi mümkün psikolojik bir rahatsızlıktır.

    Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) genellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde başlasa da her yaş grubunda görülebilen bir hastalıktır.

    Her takıntılı düşünce ya da davranış obsesif kompulsif bozukluğa işaret etmez. Bazı şeylerden emin olmamak ve güvenlik önlemi olarak tekrar tekrar kontrol etmek herkesin zaman zaman yapabileceği şeylerdir. Ancak bu tür düşünce ve davranışlar günlük işlevleri etkileyecek, kısıtlayacak ve bozacak şekilde şiddetli ve yoğun hale gelmeye başladığında OKB’ nin işareti olabilir. Örneğin, evden çıkıp apartman kapısına gittiğinizde kapıyı kilitleyip kilitlemediğinizden emin olmayıp dönmek herkesin yapabileceği bir şeydir. Ancak bunu sürekli yapmak, tekrar tekrar kontrol etmek hatta bu tekrarlardan dolayı işe geç kalmak OKB olarak değerlendirilebilir.

    OKB NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    İlaç Tedavisi: OKB tedavisinde etkili olan ilaçlar “serotonin gerialım inhibitörleri” adı verilen ilaç grubundaki ilaçlardır. Bu ilaçların OKB semptomlarını azaltmada etkili olduğu bilinmektedir.

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Gerekli eğitimi almış uzmanlar tarafından yürütülen psikoterapi yaklaşımıdır. Hem hastalığın tedavisinde hem de tekrarların önlenmesindeki başarısı birçok çalışma ile kanıtlanmıştır. Tedavide bazen tek başına bazen ilaçla birlikte kullanılabilmektedir.

    BDT, hem obsesyonları hem kompulsiyonları bir arada ele alan, danışan ve terapistin işbirliği içinde çalıştığı bir tedavi yöntemidir.

  • Reflü nedir? Nasıl tedavi edilir?

    Reflü hastalığı çok yaygın görülen bir üst sindirim sitemi sorunudur. Yemek borusu ile mide arasındaki geçiş bölgesinde gevşeme sonucunda midenin asitli içeriğinin yemek borusuna doğru geri kaçmasıyla oluşur.

    Belirtileri nelerdir?

    Reflünün başlıca belirtileri ekşime, karın üstünde ve göğüste yanma, ağrı ve ağza acı su gelmesidir. Bazı hastalarda bu şikayetler olmaksızın geri kaçan asitin etkisiyle boğaz ağrısı, ses kısıklığı, öksürük gibi atipik belirtiler oluşabilir.

    Reflü Hastalığı Nasıl Saptanır ?

    Reflü tanısında hastanın yakınmalarının belirlenmesi en temel yöntemdir. Yemek borusunda oluşan hasarın saptanması için endoskopi yapılır. Atipik belirtileri olan hastalarda ya da ileri tedaviler öncesinde hastalığın kesin tanısı için sürekli pH ölçümü gerekebilir, bu amaçla yemek borusu alt ucuna BRAVO kapsül adı verilen, asit ölçümü yapan küçük bir cihaz yerleştirilerek, 48 saatlik ölçüm sonuçları bilgisayarda değerlendirilir. Kapsül çok küçük olduğu için yemek borusunda kalış süresince bir rahatsızlık vermez.

    Reflü Hastalığının Tedavisi

    Reflü hastalığında ilaç tedavisi veya ameliyat uygulanabilir.

    İlaç tedavisi en yaygın uygulanan tedavidir. Mide asit salgısını durduran ilaçlarla reflü ve oluşturduğu sorunlar ortadan kaldırılır. Bu ilaçlar etkili ve güvenli olduğu kanıtlanmış ilaçlardır. Ancak hastaların çoğunluğunda ilaçları sürekli kullanmak gerekir, ilaç bırakıldığında hastalık belirtileri geri döner. İlac tedavisine destek olmak için diyet önerilir. Bu amaçla kahve, çukulata, çok yağlı gıdalar, hamur işi tatlılar, gazlı içecekler, sigara ve alkol tüketilmemesi önerilir. Ayrıca gece yatmadan en az 3 saat önce yemeğin bitirilmesi gereklidir.

    Cerrahi tedavi günümüzde kapalı yöntem (laparoskopik) ile uygulanan etkili bir tedavi yöntemidir. Bu ameliyatta mide ile yemek borusu arasındaki geçiş daraltılır. İşlem karın açılmadan yapıldığı için hastanede yatış süresi sadece 1 gündür.

    Bu yöntemlerden hangisinin hasta için uygun olduğuna hekim ve hasta birlikte karar verir. Reflü hastalığı mutlaka tedavi edilmesi gereken bir sorundur, çünkü yalnızca hastanın yaşam kalitesini bozmakla kalmaz, yemek borusunda önemli komplikasyonlara da yol açabilir.

  • Kan basıncını bir haftada kontrol altına almak mümkün

    Hipertansiyon erişkinlerin en sık karşılaştığı kronik hastalıkların başında geliyor. Dünyada yaklaşık olarak 1,5 milyar kişi bu rahatsızlıkla baş ederken, ülkemizde ise hipertansiyonu olan hasta sayısı neredeyse 15 milyonu buluyor. Ülkemizde ne yazık ki hipertansiyonu olan her 2 hastadan biri hastalığının farkında değil. Hipertansiyonun farkında olup ilaç kullanan hastaların da yaklaşık yarısının kan basıncı kontrol altında değil. Halbu ki günümüzde hipertansiyon tedavi edilebilir bir hastalıktır. Tansiyon aletlerinin yaygınlaşması sonucu evde kan basıncı ölçümünün artması ve ilaçların yan etkilerinin azalması nedeni ile günümüzde hipertansiyon tedavisi geçmişe kıyasla oldukça kolaylaşmıştır.

    Hipertansiyon hastası kendi kendinin doktoru olmalı

    Aslında hipertansiyon hastaları, hastalıkları hakkında yeterli ve doğru bilgi sahibi olduğu takdirde kan basıncının kontrol altına alınmasına engel olan durumlar hızla düzeltilebilir. Kan basıncı kontrolünde hedef sağlık merkezi ölçümlerinde 140/90 mmHg’nın altı ve ev ölçümlerinde 135/85 mmHg’nın altıdır. Kan basıncının 2 mmHg bile düşmesi hasta için bir kazançtır. Hipertansiyon tedavisinde hastaya özel çözümler üreterek kan basıncı kontrolünde bir haftada gibi kısa bir sürede iyileşmeler sağlanabilir.

    Hipertansiyon kontrolünün olmazsa olmazları:

    Kan basıncı düzenleyici ilacı düzenli olarak kullanın
    Eğer ilacın yan etkileri varsa, mutlaka doktorla paylaşın
    Kan basıncı kontrol altına alınınca, acaba ilaç gerekli mi diyerek ilaç almayı kesmeyin
    Tansiyon ölçüm aletinizin kalibrasyonundan emin olun
    Doğru bir şekilde tansiyon ölçmeyi bilin
    Bitkisel ilaç kullanımını konusunda mutlaka bir uzmana danışın
    Hekiminize danışmadan ilaç sayısını veya dozunu azaltmayın
    Hipertansiyonun neden kaynaklandığının araştırılması
    Başka bir hastalık nedeni ile kullanılan ilacın, kan basıncına olan etkisinin araştırılması
    Fazla ekmek yemeyin
    Farkında olmadan aşırı tuz almayın
    Tansiyonun yüksek kalmasını kabullenmeyin
    Bünyem yüksek tansiyona alışmış diye düşünmeyin

  • Gebelik ve tiroid

    GEBELİK VE TİROİD

    Prof. Dr. Bilgin Özmen

    bilozmen@yahoo.com, info@izmirendokrin.com

    Doğurganlık dönemindeki kadınlarda tiroid bezi hastalıkları erkeklere oranla çok daha sık görülür. Bu nedenle hamilelik süresi içinde tiroid ile ilgili bir problemle karşı karşıya kalma olasılığı oldukça yüksektir. Fetus gebeliğin 24. haftasına kadar, annenin tiroid hormon düzeyine bağımlıdır. Özellikle ilk 10 haftalık süre çok daha önemlidir. Çünkü bebeğin organ gelişimi bu dönemde tamamlanmaktadır.

    Ayrıca gebelik bazal metabolizma hızını artıran bir durum olduğu için tiroid hormonlarının üretimi artar. Bu durum bazı kadınlarda tiroid bezinin büyümesine ve daha belirgin hale gelmesine neden olabilir. Gebelik süresince iyot metabolizmasında, immün sistemde, tiroid bezinde ve tiroid fonksiyonlarında bazı değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Hastayı izleyen hekim tarafından gebelik sırasında oluşan bu fizyolojik değişikliklerin iyi bilinmesi hem anne hem de fetüs için son derece önemlidir.

    Gebelikte Guatr Sıklığı Artıyor mu? Gebelik genel olarak tiroid hormonu ve iyot gereksiniminin arttığı fizyolojik bir süreçtir. Tiroid bezi gebelik döneminde büyüme (guatr) gösterdiği gibi, gebe kalmadan önce guatrı olan kadınlarda da tiroid bezinin daha fazla büyümesine neden olabilir. İyot eksikliği olan kadınlarda bu durum daha belirgindir. İyot kaybının gebelikte artması ve bebeğin iyot kullanması nedeniyle annenin iyot ihtiyacı artar. Bu nedenle gebelik döneminde annenin günlük iyot alımı (200-220 mikrogram) artırılmalıdır. Annede tiroid hormon eksikliği varsa tiroid hormon ilaçları kullanılarak mutlaka tedavisi yapılmalıdır.

    Gebelikte Tiroid Hastalığı Gelişme Riski Kimlerde Daha Fazladır?
    Ailesinde tiroid hastalığı, şeker hastalığı ve guatr olan kadınlarda tiroid hastalığı riski daha fazladır. 30 yaşın üzerinde, gebelik öncesi tip 1 diyabet (şeker hastalığı), diğer otoimmun hastalığı olan veya kanında anti-TPO antikoru yüksek ya da daha önce tiroid hastalığı geçiren ve infertilitesi (kısırlık) bulunan kadınlarda da bu risk çok yüksektir. Daha önceden tiroid bezi hastalığına bağlı olarak düşük yapmış kadınlarda tiroid hormon tetkikleri gebelik süresince sık aralıklarla kontrol edilip izlenmelidir.

    Doğurganlık Çağındaki Bayanlar için Önemli Uyarılar

    1)Gebelik öncesi fark edilemeyen tiroid hormonu yetmezliği (hipotiroidi) doğacak çocuğun zekâsında geriliğe neden olabilmektedir. Bu nedenle annenin hamile kalmadan önce tiroit fonksiyon testlerini “serum TSH, Serbest T3, Serbest T4, TSH, anti-TPO ve anti-tiroglobulin antikoru” yaptırmasında yarar vardır. Gerekirse söz konusu testlerin gebelik saptandığında tekrarlanması gerekir.

    2)Gebelik öncesi Hashimoto tiroiditi teşhisi almış olan bayanlar gebe kalmayı düşündüklerinde doktorlarına mutlaka ilaç konusunda danışmaları gerekir. Çünkü gebe kalmadan önce kullandıkları tiroid hormon ilaçlarının dozunun yeterli olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir. Gebe kalınca da tiroid hormon tedavisine devam edilmelidir. Kullanılan tiroid hormon tedavisinin çocuğa zararı yoktur. Aksine tiroid ilacı kullanılmazsa düşük riski artar.

    Gebelikte anti-TPO Antikorunun Yüksek Bulunması Önemsenmeli mi?

    Gebelikte tiroid hormonları normal olduğu halde sadece anti-TPO antikorunun yüksek bulunması risklidir. Çünkü anti-TPO antikoru yüksek olan kadınlarda erken doğum, doğum sonrası depresyon ve tiroid hormonu yetersizliğinin (hipotiroidi) gelişme riski artmıştır. Bu nedenle sık aralarla serum TSH hormon ölçümü yapılmalı ve bu kontrollerin doğum sonrası da devam etmesi gerekir. Hastanın “endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı” tarafından izlenmesinde yarar vardır.

    Gebelikte Tiroid Hormon Yetmezliği (Hipotirodi) Önemsenmeli mi?
    Evet, hem de çok önemsenmelidir.

    Neden Önemsenmeli?

    Çünkü hipotiroidinin ilk trimesterden (gebeliğin ilk üç ayından) sonra teşhisinin konulduğu gebe kadınlarda, bebeğin (fetusun) entelektüel ve algılama (kognitif) fonksiyonları önemli oranda olumsuz etkilenir.

    Bu nedenle hamile kaldığı öğrenilir öğrenilmez kanda TSH, serbest T4 ve T4 hormonlarına bakılmalıdır. Eğer tiroid hormonu yetmezliği varsa gebe annenin mutlaka tiroid hormonu kullanması gerekir. Tiroid hormon tedavisine doğumdan sonra da emzirme döneminde de devam edilmelidir. Tiroid hormonu ilaçlarının gebelikte ve emzirme döneminde kullanılmasının bebeğe zararı yoktur, aksine kullanılmaması sakıncalıdır.

    Gebelik Öncesi Tiroid Hormonu Eksik Çalışan (Hipotiroidili) Hastalar için Öneriler.

    Gebelikte hipotiroidiye daha sık rastlanmaktadır. Gebelik öncesi Hashimoto tiroiditi teşhisi almış olan bayanlar gebe kalmayı düşündüklerinde mutlaka ilaç konusunda doktorlarına danışmaları gerekir.

    Gebe kalmadan önce tiroid hormonlarına bakılarak kullandıkları tiroid hormon ilaçlarının dozunun yeterli olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir. Gebe kaldıklarında ise tiroid hormonu tedavisine aksatmadan devam etmeleri hatta gebeliğin ilerleyen dönemlerinde tiroid hormonu ihtiyacı fazlalaşacağı için ilacın dozunda (%40-50 oranında) artış yapılması gerekir. Bu nedenle gebelik boyunca yapılacak olan aylık kontroller ile verilen tiroid ilacının dozunun yeterli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Kısacası gebelik süresinde hipotiroidinin tedavisi için kullanılan tiroid hormonu ilaçlarının bebeğe zararı yoktur. Aksine tiroid hormon tedavisi kesilirse erken doğum, doğacak bebekte zekâ geriliği gelişebilir.

    Diğer taraftan gebelik sonlandıktan sonra da annenin tiroid fonksiyon testlerinin bakılması gerekir. Çünkü hamilelik sonrası annenin tiroid hormon gereksinimi azalmış olacak ve doğal olarak da kullandığı tiroid hormon ilacının dozunun azaltılması gerekecektir.

    Gebelikte Tiroid Hormonu Kullanırken Nelere Dikkat Edilmeli?

    Bu hapların (levotiron, tefor, euthyrox), sabahları kahvaltıdan 20–30 dakika önce aç karnına alınması önerilir.

    Demir hapları, kalsiyum, mide asidini gidermek için kullanılan antiasit gibi ilaçlar, tiroid hormon ilaçlarının emilimini etkileyebilir. Bu yüzden demir, kalsiyum veya antiasid grubu ilaçların en az 3–4 saat sonra alınmasında yarar vardır.

    Tiroid hormon ilaçlarının sabah kahvaltıdan önce alınması unutulursa öğlen yemeğinden 20–30 dakika önce su ile alınması uygundur. İlaç ezilmeden içilmelidir.

    Gebelikte Zehirli Guatr (Hipertiroidi)

    Halk arasındaki deyimi ile zehirli guatr veya iç guatr tıpta ki ismi ile hipertiroidi (tiroid bezinin fazla çalışma) hastalığı her 100 gebeden birisinde ortaya çıkar, yani nadir olarak görülür.

    Gebe kalmadan önce hipertiroidi hastalığı geçiren kadınlarda veya gebelik sırasında hipertiroidi saptanan bayanlarda gebeliğin 10 ile12. haftaları arasında TSH–Reseptör antikoruna (TRAb) bakılması gerekir.

    Çünkü TRAb yüksek olursa anne karnındaki bebekte tiroid bezi fazla çalışabilir, ayrıca bebek doğduktan sonra da bebeğin tiroid bezinin fazla çalışma olasılığı vardır. Gebelikte oluşan Graves hastalığı tedavi edilmezse erken doğuma veya bebeğin büyümesinde gecikmeye de neden olabilir. TRAb antikorları gebeliğin 4 ve 6. ayları arasında anne kanında çok yükselirse bebekte hastalık olup olmadığı ultrason ile değerlendirilmelidir. Bu sayede bebek kalp atım hızının artıp artmadığı, guatr gelişip gelişmediği veya büyümesinin normal olup olmadığı değerlendirilir.

    Gebelikte Hipertiroidi Tedavi Edilmeli mi?

    Evet, tedavi edilmelidir. Çünkü gebelik döneminde hipertiroidi hastalığı olan kadınlarda erken doğum, tiroid fırtınası, kalp yetmezliği, düşük, doğacak olan bebekte ise iç guatr veya ölü doğum riski artmaktadır.

    Nasıl Tedavi Edelim?

    Hafif hipertiroidizm, anne ve bebek iyi durumda ise ilaç verilmeden takip edilebilir. Hipertiroidizm şiddeti ilaç tedavisi gerektirdiğinde saptanıldığında tiroit hormon üretimini engelleyen ilaçlar (anti-tiroid ilaçlar) kullanılmalıdır. Tedavide amaç en düşük ilaç dozu ile annenin serbest T4 ve serbest T3 seviyelerini yüksek-normal sınırlarda tutabilmektir.

    Gebeliğin ilk üç ayında propycill (propiltiourasil) ilacı düşük dozda (50–150 mg/gün = günde 2–3 tablet) verilerek tedavi yapılır.

    Gebelikte hipertiroidiye yönelik olarak yapılan tedavinin etkinliği sıkı bir şekilde izlenmelidir. Bu da aylık tiroid fonksiyon testlerinin yapılması ile olur.

    Hamilelik döneminde hipertiroidinin radyoaktif iyot ( RAI=atom) ile tedavisi bebekte sakatlık yapması nedeniyle sakıncalıdır. Hatta gebe kalmazdan önce hipertiroidi nedeniyle RAI ile tedavi gören kadınların atom tedavisi uygulandıktan sonra en az 6 – 12 ay süreyle hamile kalmamaları gerekir.

    Emzirme Döneminde Hipertiroidi Tedavisi.

    Doğum sonrası emzirme döneminde hipertiroidi devam ederse veya yeniden ortaya çıkarsa emziren kadınlara en fazla 250–400 mg/gün kadar dozda Propiltiourasil tablet veya 25–40 mg/gün Metimazol tablet verilebilir. Bu dozlarda emzirmeyi kesmeye gerek yoktur. Eğer daha yüksek dozlar kullanmak gerekirse o zaman bebeğin tiroid hormonlarını takip etmek gerekir; çünkü bu ilaçlar süt ile çocuğa geçerek onun tiroid bezinin çalışmasını azaltabilir.

    Sonuç olarak; Gebelik döneminde tiroid bezi hastalıkları hem anne hem de fetus için önemli sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenle hamilelik öncesi tiroid bezi hastalığı saptanan kadınlarda hamile kalmadan önce tiroid fonksiyon testlerine bakılması gerekir. Hamilelik süresinde tiroid bezinin tembel veya fazla çalışması yakından izlenilmeli ve mutlaka tedavi edilmelidir.

  • Takıntılarım ve Ben; OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk)

    Takıntılarım ve Ben; OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk)

    Obsesyon (saplantı) , kişinin rahatsız edici bulduğu , gerici, sıkıntı yaratan, kişinin ruh hali üzerinde yüksek etkisi bulunan , yineleyici düşünce dürtülerdir.

    Kompulsiyon (zorlantı) ise bir obsesyona (saplantı) tepki olarak yada katı kurallara göre yapılan motor yada mental eylemlerdir. Kişi yaptığı davranışın aşırı ve anlamsız olduğunu bilir. Bu davranış obsesyonların etkisini azaltmaya yada olmasından korktuğu şeyi önleme amacına yönelik olarak yapılmaktadır. Ancak bu amaçla yapılana davranış arasında gerçekçi ya hiç bir ilişki yoktur yada aşırı abartılı olarak görülür. Zihne zorla giren , rahatsızlık veren ve sıkıntı yaran bir düşünce obsesyon (saplantı) tanımına uyarken ,böyle bir düşünceyi etkisizleştirmeve sıkıntıyı azaltma amacındaki başka bir düşünce kompulsiyon (zorlantı) tanımına uymaktadır.

    DSM-IV’ e göre tanı ölçütleri nelerdir ?

    • Obsesyonlar (saplantı) yada kompulsiyonlar (zorlantı) vardır.

    • · Bu bozuklluk sırasında kimi zaman istemeden gelen ve uygunsuz olarak yaşanan ve belirgin anksiyete yada sıkıntı ya neden olan , yineleyici ve sürekli düşünceler, dürtüler ya da düşlemler.

    • · Düşünceler , dürtüler ya da düşlemler sadece gerçek yaşama sorunları hakkında duyulan aşırı üzüntüler değildir.

    • · Kişi, bu düşünceleri ,dürtüleri yada düşlemlerine önem vermemeye yada bunları baskılamaya yada başka bir düşünce yada eylemle bunları etkisizleştirmeye çalışır.

    • · Kişi, obsesyonel düşüncelerini , dürtülerini yada düşlemlerini kendi zihninin bir ürünü olarak görür.

    Kompulsiyonlarda vardır.

    · Kişinin, obsesyona bir tepki olarak yada katı bir biçimde uygulanması gereken kurallarına göre yapmaktan kendinin alıkoyamadığı yineleyeci davranışlardır. Örneğin; el yıkıma ,dua etme,birtakım sözcükleri devamlı söyleyip durma vb.
    · Davranışlar ve zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya yada var olan sıkıntıyı azaltmaya yada korku yaratan olay yada durumdan korunmaya yöneliktir; ancak bu davranışlar yada zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi yada korunulması tasarlanan şeylerle gerçekçi biçimde ilişkili değildir yada açıkça çok aşırı düzeydedir.

    • Bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman kişi obsesyon(saplantı) yada komulsiyonların (zorlantı) aşırı yada anlamsız olduğunu kabul eder. Not: bu çocuklar için geçerli değildir.

    • Obsesyon ve kompulsiyonlar belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar yada kişinin olağan günlük işlerini ,mesleki işlevselliğini yada olağan toplumsal etkinliklerini yada ilişkilerini önemli ölçüde bozar.

    BAŞLAMA YAŞI NEDİR ?

    Bozukluk ortalama olarak 21 yaşları dolayında başlar. Bozukluk erkeklerde biraz daha erken (19 yaşlarında ) , kadınlarda biraz daha geçtir. ( 22 yaşlarında) hastaların % 65’ inde bozukluk 25 yaşından önce , ancak %15’ i kadarında 35 yaşından sonra ortaya çıkmaktadır. İki yaşında OKB tanısı konmuş olgular bildirilmiştir. Bozukluğun yerleşmesinden önce , işlevselliği belirgin derecede bozmayan ve önemli rahatsızlıklar yaratmayan obsesif kompulsif semptomların bulunduğu , hasların çoğu tarafından bildirilmektedir. Bu tür semptomların başlama yaşı 13 dolaylarındadır ve yine erkeklerde biraz daha erken yaşlarda başlamaktadır.

    ETKENLER NELERDİR ?

    Genetik etkenler

    Yapılan araştırmalarda OKB nin genetik geçişli olduğunu düşündüren belirtileri gözlenmektedir. Yapılan aile çalışmalarında OKB li bir hastanın biyolojik akrabaları arasında OKB görülme sıklığı genel popülasyona göre 5-10 kat daha fazlam olduğu görülmektedir. Ancak bu bulgu tek başına genetik etkenler lehine yorumlanamaz. Çünkü çocuklar bu davranışları anne babalarını taklit ederek öğrenmiş olabilirler.Bununla birlikte hastaların semptomları ile aile deki diğer bireylerinin semptomları genellikle birbirinden farklıdır.

    Psikodinamik etkenler

    Psikaanalitik görüşe göre obsesyonlar bastırılmış dürtülerin türevleridir. Bazen dürtü nitelikleri korunmuştur, ancak deforme edilmiştir. Cinsel ve saldırgan obsesyonlar genelde bu özelliği taşırlar. Kompulsiyonlar ise dürtü türevleri olabilecekleri gibi, bu dürtülere karşı süperego buyrukları da olabilirler.OKB ‘nin bazı semptomları ise dürtü türevleri ile bunlara karşıt güçler arasında bir çatışmayı yansıtır. (obsesif kuşku semptomları)

    Davranışsal etkenler

    Davranışçı kurama göre , obsesyonlar koşullu uyaranlardır. Raslantısal olarak, anksiyete oluşturan bir durum içinde yer alan masum uyaranlar daha sonra anksiyete yaratabilirler. Kompulsiyonlar ise kaçınma davranışlarıdır. Kişi belli bir eylemin anksiyeteyi azalttığını keşfeder ve bu eylemi yineler durur.

    TANI

    OKB semptom yönünden oldukça zengindir ve semptomlardaki bu çeşitlilik , bozukluğun heterojen olduğunu düşündürür. Verilere göre hastaların yaklaşık %40 sadece obsesyon, % 30 sadece kompulsiyon kalan % 30 ‘ uda hem obsesyon , hem de kompusiyon bulunmaktadır. Klinik serilerde ise hem obsesyon hem de kompulsiyon % 75 ‘ ten fazladır. Bu son gruptaki hastaların daha çok yardım arayışında olduklarını gösterir.

    Sıklık sırasına göre obsesyonlar ;

    • Bulaşma %50

    • Kuşku %40

    • Somatik %30

    • Simetri %30

    • Agresif %30

    • Cinsel %25

    • Dinsel % 10

    Olguların %70 ‘ten fazlası iki yada daha çok obsesyon tipi arasındadır.

    Sıklık sırasına göre kompulsiyonlar ;

    • Kontrol etme %60

    • Yıkama %50

    • Sayma %35

    • Sorma anlatma yada dua etme %35

    • Simetri düzen %30

    • Biriktirme %20

    Olguların %60 kadarında birden çok kompulsiyon tipi bulunur.

    OBSESYONLARA EŞLİK EDEN KOMPULSİYONLAR

    • Bulaşmaya obsesyonuna genellikle yıkama – temizleme kompulsiyonu eşlik eder.

    • Kuşku obsesyonuna genellikle kontrol etme denetleme kompulsiyonu eşlik eder.

    • Agresif ve cinsel obsesyonlara genellikle soru sorma ve anlatma kompulsiyonları eşlik eder.

    • Simetri ve düzen obsesyonuna genellikle sayma kompulsiyonu eşlik eder.

    • Somatik obsesyonlara genellikle kontrol etme kompulsiyonu eşlik eder.

    TEDAVİ

    OKB tedavisi, semptomların hastaya açıklanması ve gerekliyse, bunun çıldıracağı anlamına gelmediğinin vurgulanmasıyla başlanmalıdır. Aynı zamanda hastanın yakınları bilgilendirilmeli , tedavide işbirliği yapmaları sağlanmalıdır. Hastaya karşı ödünsüz ama sevecen ve sempatik bir tutum sergilemelidirler.

    OKB genellikle dalgalanmalarla seyreden; kronik,hatta çoğu zaman yaşam boyu süren bir bozukluktur. İlaç tedavisi daha çok semptomların kontrol altına alınmasında yardımcıdır. Ayrıca ilaçlar obsesyonlar üzerinde etkili olsalarda , kaçınma davranışlarını değiştirmezler. Bu sonuncular için davranış terapileri de uygulanmalıdır. Başlangıçta hastaların bir kısmı , katlanmak zorunda kalacakları anksiyete nedeniyle , davranışçı terapilere razı olmayabilirler. Bu hastaların çoğu ilaç tedavisiyle rahatladıktan sonra davranışçı terapiyi kabul ederler. Bazı hastalar ise ilaçların yan etkilerinden çekindikleri için ilaçla tedaviye yanaşmayabilirler. Bu grup içinde de davranışçı yöntemlerin etkisi görüldükçe , ilaç kullanmayı kabul edenler çoğunluktadır.

    Davranış terapisi kompulsiyonların belirgin olduğu hastalarda daha başarılı sonuçlar vermektedir. Hastanın ve çoğu zaman da ailenin işbirliği gereklidir.