Etiket: İlaç

  • Ağrı haberci mi ? Hastalık mı?

    Ağrı Haberci mi ? Hastalık mı ?

    Ağrı ilk insan topluluklarından bu yana hekimleri meşgül etmiş ve tedavi etmek için çeşitli yollar denenmiştir. Hekimler pek çok yöntemi, bitkiyi ağrı kesici olarak kullanmışlardır. Hipokrat “divinum est opus sedare dolorem” ifadesiyle ağrı dindirmenin ilahi bir sanat olduğunu ifade etmiştir.

    Yüzyıllardır “Ağrı” üzerinde gözlemler ve pek çok çalışma yapılmıştır. Ağrının sinir sistemindeki durumu, diğer vücut sistemleri ile olan ilişkileri ve ağrı yolları hakkında pek çok bilgi edinilmiştir. Cildimizde nosiseptör denen algılayıcılar dokunma bilgisini alıyor, omurga kanalı içerisinde yerleşmiş ve beyin-vücut arasında iletim görevi yapan bölgeye yani; medulla spinalise gönderiyor. Buradan bilgi, beyinin ilgili yerine ulaşıyor, algılanıyor, yorumlanıyor ve tekrar cildimize bilgi olarak dönüyor.

    Ağrı duyusu da dokunma duyusu gibi, benzer yolu kullanıyor. Ancak iletim bölgesine uyarı bilgisi geldiğinde, uyaranın geçmesine izin veren ya da vermeyen kapı var bu yüzden her uyaran ağrı olarak algılanmayabiliyor, zararlı-toksik uyaranlar ağrı olarak yorumlanıyor. Buna ağrının “kapı kontrol teorisi” deniyor.

    Vücudumuzda bir de kendi kendine çalışan otonom sinir sistemi var. Bu sisteme düzenlenebilir anlamında “vegetatif sinir sistemi (VSS)” deniyor. VSS saç ve tırnak hariç tüm vücudumuzu ağ gibi sarıyor. Omurga ve beyin önemli VSS elemanları. Vücut salgıları, sıvı dengesinin düzenlenmesi, tüm iç organlarımızın çalışması bu sistemin denetiminde, düzenlenmesiyle oluyor. Bedenin bütün hücrelerini birbirinden haberdar ediyor. Bu iletişim ağı nedeniyle, ağrının tüm oluşum ve iletim mekanizmalarında büyük rol alıyor. Bu sistemde hata oluşması, sistemin sürekli uyarı altında olması ağrının kronikleşmesine (devamlı olmasına) neden olabiliyor. VSS üzerinden yapılan özel tamamlayıcı tıp tedavilerine “Nöralterapi” deniyor.

    Ağrı aslında vucudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğinin habercisi.Bu ya, bir toksik-zararlı maddenin atılamaması veya zararsız hale getirilememesi durumunu ya da hücresel düzeyde bir eksikliğin (minarel, vitamin, yağ v.b) karşılanamamasıdır. Bunların dışında zararlı manyetik (elektrik, radyasyon v.b) dalgalara maruz kalma durumu da şiddetli süregelen ağrılara neden olabilmektedir.

    Günümüzde kullanılan klasik-geleneksel tıp metotları; ağrı kesici ilaçlar ve girişimlerle ağrıyı baskılayarak tedavi etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım belki de günümüz geleneksel tıbbının “ağrı tedavisinde” en büyük yanılgılarından birisi.Ağrıyı tamamen yok etmeden önce yada ilaçlarla baskılamadan, ağrıya sebep olan faktörlerin saptanması ve bunların düzeltilmesi gerekiyor.

    Geleneksel tıp yaklaşımı ile; nasıl ki, ani karın ağrısı ile acil servise başvuran hastaya neden bulunmadan ağrı kesici yapılmamalı ilkesi benimsenmişse, kronik ağrısı olan hastada da ağrıyı oluşturan temel sebebe yönelik araştırma ve tedaviler kullanılmalıdır. Ani karın ağrısı hastasına ağrı kesici uygulanması sonucunda bir organ bozukluğunun farkedilmesi geciktirilerek daha kötü sonuçlara sebep olunuyorsa, kronik ağrı hastalarının gerçek ağrı sebeplerinin saptanmadan ağrıları baskılandığında da daha kötü sonuçlara sebebiyet verilmektedir.

    Ağrı kesici ilaç uygulamaları sonucu ağrının baskılanması ile, kronik hastalıkların tedavi edilmesi gecikmekte ve hastalık ilerleyerek devam etmektedir.Gerçek sebep saptanmadığından tedaviye sürekli yeni ilaçlar ve ameliyatlar eklenerek ağrı baskılaması sürdürülmeye çalışılmaktadır. Beden ise ağrısının anlaşılamaması sonucunda, hiç bir baskılayıcı ilaç, girişimsel tedaviler ve cerrahi tedaviye yanıt veremez hale getirilmektedir. Bunların sonucunda da sürekli ilaç kullanmamız gereken kronik hastalıklar ve ağrıyı dindirmeye yönelik girişimsel ve cerrahi uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Ancak yine de ağrı yeterince kontrol altına alınamamakta, artarak devam etmektedir.

    Ağrı başlangıçta ve doku organ bozuklukları oluşana kadar geçen sürede bir habercidir. Ancak bu haberci anlaşılamazsa doku-organ bozuklukları gelişecektir ve ağrı artık bir hastalık haline gelecektir. Ağrı tedavi edilmezse beraberinde, bir çok kronik yandaş hastalık gelişecektir.

    Ağrının bedenimizde yolunda gitmeyen şeylerin habercisi olduğunu belirtmiştik, bu nedenle süregelen ağrıya eşlik eden bir çok kronik hastalık vardır. Bunların başlıcaları; irritabl barsak sendromu (spastik kolon), reflü, basur, fissür, gıda intoleransı-alerjisi, alerjik astım, alerjik cilt reaksiyonları, dermatitler, şeker hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, karaciğer yağlanması veya hepatitler, romatizmal hastalıklar, osteoporoz, alzaimer, miğren atakları, kronik yorgunluk sendromudur.

    Bu aşamada “Ağrı” nın anlaşılması, mekanizması, tedavisi oldukça zor ve karmaşık hale gelmektedir. Ağrı kliniğimizde uygulanan, ayrıntılı hastalık hikayesi, özel muayene metodları ve özel tanı testleri ile ağrının nedenleri tam olarak ortaya konmaktadır. Ağrı haberci pozisyonda,“Nöralterapi”ve diğer “Tamamlayıcı Tıp”yöntemleriyle tedavi edilmektedir. Ağrı, hastalık düzeyine gelmiş durumda ise bu aşamada klasik-geleneksel baskılayıcı medikal tedaviler ve“Radyofrekans (RF)”uygulamaları ile“Girişimsel Ağrı”tedavi yöntemleri kullanılmaktadır.

  • Gastrit

    Beyaz kan hücrelerinin değişik etkenlerin yaptığı uyarı neticesinde mukozada birikmesiyle midenin iç yüzündeki zarın iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır.
    Ülsere göre daha yüzeysel bir hasar yaratır. Fakat daha derinlere geçebilir ve ülser oluşturacak şekilde aşındırma yapabilir.
    Gastrit çoğunlukla bakteriyel enfeksiyon sonucu oluşur.
    Ağır yemekler, fazla kuru ve sert yiyecekler, hamur işleri, tatlılar, acı ve baharatlı yiyecekler, alkol, fazla miktarda çay kahve, sigara tüketimi, düzensiz yemek yeme alışkanlıkları, hızlı yemek yemek, fazla ilaç kullanmak, ateşli hastalıklar, karaciğer ve safra kesesi hastalıkları, kalp hastalıkları veya romatizma gastriti hazırlayan etmenlerdir.
    Gastrite sebep olan önemli faktörlerden biri de strestir. Stresli kişilerde asit fazla salgılanır, bu da gastrite yakalanma riskini arttırır.
    Gastrit, akut veya kronik olabilir.
    Gastritin belirtileri akut veya kronik oluşuna göre değişir. Akut gastritte karnın üst kısmında ağrı, gaz, geğirme, yanma, ekşime, bulantı ve kusma gibi bulgular görülürken kronik gastritte ağrı daha az belirgin olup yemek sonrasında şişkinlik ve dolgunluk hissi, erken doyma, bulantı hissi, geğirme, iştahsızlık ve ağızda kötü tat gibi dispeptik yakınmalar daha sık görülür.
    Kronik gastritte ağrı belirginleştiğinde gastrit zemininde ülser veya başka hastalıkların gelişmiş olabileceği düşünülür.
    Tedaviye başlamadan önce hastalığın nedenini tespit etmek gerekir.
    Helikobakter pylori (HP)nin sebep olduğu kronik gastritin tedavisinde; önce bakterinin midede varlığı endoskopik biyopsi, üre nefes testi, kan ve dışkıda antikor-antijen araması gibi testlerle belirlenir. Daha sonra bazı özel ilaç rejimleri (antibiyotik tedavileri) kullanılarak bakteri mideden temizlenir. Ancak bu tedavinin etkinliği ne yazık %100 değildir.
    Ayrıca mide asidinin de çeşitli yöntemlerle azaltılması gastrit şikayetlerini bir ölçüde giderir.
    Gastrit şikayeti olan hastaların aspirin ve romatizmal ilaçları kullanmaları halinde, kullanımı takip eden süreçte akut gastritte gizli ya da açık kanamalar görülebilir.
    Akupunktur İle Gastrit Tedavisi:
    Hastaya klasik muayene ve geleneksel Çin Tıbbı muayenesi yapılarak, kişinin vücut tipi, beslenme tarzı, kullandığı ilaçlar incelenir. Bu konuda gerekli tavsiyeler verildikten sonra, hastanın mide şikayetine sebep olan psikolojik tetikleyici faktörler sorgulanır. Çünkü mide şikayetlerinde psikolojik stres faktörleri ön planda gelmektedir. Kişiye biyolojik saat hakkında bilgiler verilir. Biyolojik saat, düzenli yaşam şekliyle olumlu yönde ilişkilidir; bozulması da hastalıkların oluşumu açısından oldukça önemlidir. Bütün bu temel teşhisler yapıldıktan sonra ortak bir teşhise varılır. Hem psikolojik, hem de fiziksel etkili ilaç etkisi bulunan (vücudun doğal ilaç salgılama mekanizması) akupunktur noktaları seçilerek vücut ve kulakta tedaviye başlanır.
    Gerekli görülürse bu tedavi uygulamasına destek olarak, fitoterapi, magnetik alan tedavisi, hareket tedavisi, masaj tedavisi, vs…gibi yardımcı uygulamalar da eklenerek tedavi programı belirlenir.
    Tedavi seans sayısı da yine yapılan muayene sonucunda kişinin hastalığının derecesine göre tespit edilir. Yaklaşık seans sayısı 8 ile 15 arasında değişmektedir.
    REFLÜ (GASTRO ÖZOFAGEAL REFLÜ) HASTALIĞI
    Normal sindirim sisteminde ağızdan alınan besinler yemek borusundan mideye oradan da bağırsaklara geçer. Bu peristaltik hareket sisteminin mide ve yemek borusu düzeyinde bozulması (kapakçıkların görevini yapamaması), düzensizleşmesi sonucunda mide içeriği yemek borusuna geri kaçar.
    Gastro Özofageal Reflü hastalığı, asitli veya safralı mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun kendini asitten veya safralı mide içeriğinden koruyamaması nedeniyle oluşur.
    Stres, gazlı içecekler, çay ve kahve türü içecekler reflüyü arttırır. Reflü hastalarında, sürekli ağızdan gaz çıkarma, yemek borusunda yanma hissi, göğüste yanma veya gaz hissi görülür. Kalp şikayetleriyle karşılaşılabilir.
    Erişkinlerin yaklaşık %20'sinde Reflü görülmektedir. Reflü tedavi edilmediği takdirde, uzun süre sonunda barret denilen oluşumlara, onun ardından da boğaz kanserine yol açmaktadır.
    Akupunktur ile Reflü tedavisinde amaç hastalığa sebep olan bu peristaltik hareket sistemindeki düzensizliği ortadan kaldırmaktır.
    Özel vücut ve kulak noktalarına akupunktur uygulaması yapılmak suretiyle bu sistemin yeniden düzenli çalışması sağlanır. Bu uygulama yapılırken de hastaya dışardan ilaç verilmesine gerek kalmaz, ameliyatsız ve ilaçsız çözüm sağlanır.

  • Bel ve boyun fıtığı

    Boyun ve Bel Fıtığında Akupunktur
    Bu hastalıklar “Lokomotor Sistem” dediğimiz “Haraket Sistemi” hastalıklarından en çok rastlanılanlardır. Çünkü gelişen teknoloji ve buna bağlı hareketsiz yaşam tarzları boyun, sırt ve bel adelelerinde zayıflamaya yol açmakta ve bununla beraber karın kaslarının gevşekliği, alınan fazla kilolar ve fiziksel zorlamalarla bel ve boyun fıtığı vakalarına sıkça rastlanmaktadır.
    “Fıtık” nasıl oluşur? Önce bu sorunun yanıtını verelim:
    Diskler, omurların arasını dolduran, adeta bir “amortisör” görevini gören yastıkçıklardır. İçeriklerinde yapısal destek elemanları ( kollagen lifler, su, proteoglikan v.s.) bulunur. Yaşın ilerlemesiyle, travma ve fiziksel zorlamalarla bu yastıkçıklarda arkaya doğru çeşitli yönlerde taşmalar olur. Bu taşmalar belirli sınırları geçerse çevrelerinde bulunan sinir köklerine baskı yaparak o sinirin uzantıları boyunca yayılan ağrı, his kaybı gibi bulgulara yol açarlar.
    Reflekslerde zayıflama ve kayıp da olabilir. Bu problemler boyun kaynaklı ise enseye, sırta ve kollara yayılan ağrılar ya da his azalması, bel kaynaklı ise genelde siyatik ağrısı diye adlandırılan, uyluğa, dize, bacak ve topuğa, ayak parmak larına yayılan ağrı ve his kayıpları oluşur. Ağrı, genelde devamlı olmakla beraber hapşırma, gülme, nefes alma, ayakta sabit durma ve uzun süre oturma ile artar, yatak istirahati ile azalır.
    Akupunkturun, bu tip – yani “Hareket Sistemi” ile ilgili hastalıklarda, sadece ağrıyı gidermeğe yönelik semptomatik bir tedavi şekli olarak düşünülmemesi gerekir.Yapılan işlem; ağrıyı oluşturan sebebi tedavi etmektir. Konu bel ve boyun fıtığı ise ve hasta iyi seçilmişse ilaç tedavisi ve cerrahi yöntem kullanmaksızın, sadece akupunktur tedavisi ile kalıcı şifa sağlanabilir.
    Şimdi bunun nasıl olabildiğini açıklayalım:
    İnsan vücudu, bir çok biyokimyasal maddeyi üreten bir ilaç fabrikasına benzetilebilir. Ağızdan vücuda giren besinleri (hammaddeler) bir çok işlemden geçirerek çoğaltır, depo eder ve gerektiğinde salgılar. İşte vücutta bulunan bu ilaçlar akupunktur yöntemi ile vücudun ihtiyaç duyduğu kadar ve yan etki içermeden vücuda salgılatılır. Bununla birlikte ağızdan alınan yapay ilaçlarda, vücuda gerekli olan dozu ayarlamak kolay değildir. Ayrıca bu ilaçların yan etkileri bazen vücudun farklı organ ve sistemlerine zarar verebilir. Örneğin; hastanın bel ağrısını geçirelim derken ilaçlar neticesinde -hiç istemediğimiz halde- midesine zarar verebiliriz. Kısaca vücuttaki o hassas dengeyi bozabiliriz.Akupunktur ise tam tersine dengeleri kurar. Bel ve boyun fıtığında klasik tıptaki yaklaşımlar şunlardır:

    • Cerrahi girişim
    • Koruyucu tedavi (İlaç tedavisi ile Fizik tedavi ve Rehabilitasyon)

    Şimdi akupunktur bel ve boyun fıtığı tedavisinde üçüncü bir yöntem olarak tüm dünyada saygın bir yer edinmiştir.
    Bel ve boyun fıtığı tedavisinde akupunkturun mekanizması bakın nasıl işler?

    • Vücut ve kulak akupunkturu veya sadece kulak akupunkturu ile vücuttaki depo kortizon çıkışı sayesinde fıtık bölgesindeki ödemi çözer. Baskıyı rahatlattığı için de ağrıyı büyük ölçüde azaltır.
    • İlk seansta önce ağrı giderici etki kendini gösterir, hastanın ağrısı azalır. Sonraki seanslarda da artık tedavi edici etki kendini gösterir ve fıtık anatomik olarak gerilemeye başlar. Bu safhada biokimyasal-biofiziksel süreç işletilir. Omurga çevresi (paravertebral) kaslar kuvvetlenir, duruş (postür) düzelir. Bölgesel olarak kan dolaşımı artar ve tamir mekanizması işlemeye başlar. Diski oluşturan yapılardaki dejenerasyon (bozulma) durur ve bu yapısal elemanlar yenilenmeye başlar.
    • Vücudun “Bağışıklık Sistemi” güçlenir. Bu etki daha çok allerjik hastalıkların tedavisinde açık bir şekilde gözükür (Allerjik astım, bronşit, sinüzit v.s.). Bu şekilde paravertebral kasların kuvvetlenmesi sonucunda öncelikle hastanın duruşu düzelir. Yana eğik ve ya kambur duran hasta dikleşir. Bu kasların kuvvetlenmesi aynı zamanda fıtık materyalinin geriye dönmesine de yardımcı olur. Hastaya verilen bazı germe egzersizleri de bu safha da çok önemlidir.

    Şunu özellikle belirtmek gerekir ki; akupunktur tedavisi sürecinde hasta normal yaşamına devam edebilir. Kesin yatak istirahatine ihtiyaç göstermez. Böylece iş gücü kaybı önlenir. Ayrıca akupunktur tedavisi, ilaç tedavisindeki yan etkileri ve cerrahi tedavilerdeki riskleri içermez. Hasta eğer akupunkturla iyileşebilecek aşamayı geçmiş, geri dönüşsüz bir sürece girmişse elbette ki cerrahi tedaviye başvurulacaktır.
    Bu çeşit yazılarla akupunkturun sözkonusu hastalıklardaki etkisini anlatmaktaki amacımız; toplumu, bilinmeyen ve maalesef çok suistimal edilmeye müsait olan akupunktur konusunda bilinçlendirmek ve kişilerin, yetkileri T.C.Sağlık Bakanlığı'nca onaylanmış “Akupunktur Uzmanı Tıp Doktorları”na danışabilmelerini sağlamaktır.

  • Akupunktur tedavisi neden ilaçsız bir tedavidir ?

    Akupunktur tedavisi neden ilaçsız bir tedavidir ?

    Bir yumurta ve spermin birleşmesi ile ana rahminde oluşan cenin,tüm organ ve doku sistemlerinin tamamlanması sonucu doğum eylemi ile dünyaya doğar.Erişkin bir vücudda,yaklaşık olarak 60-70 trilyon hücre bulunmaktadır.Bu 60-70 trilyonluk dev hücre topluluğu,mükemmel bir iç ortamda ölüme anına kadar yaşar,tüm metabolik ve biyokimyasal süreçleri bu ortamda gerçekleştirir.Bu mükemmel iç ortamın bünyesinde,çok mükemmel işleyen dev bir ilaç sanayii de yer almaktadır.Çok hassas dengelerle çalışan bu iç ortamda,her hangi bir iç yada dış sebepli bir işlev bozukluğu oluştuğunda,bizim klasik olarak bildiğimiz ve tanımladığımız hastalık halleri oluşur.

    Hastalık hali oluştuğu zaman da,vücudumuzun bu ortaya çıkmış olan işlev bozukluğunu giderebilecek ilaç sistemleri hemen devreye girer ve mevcut işlev bozukluğunu (yani hastalığı) tedavi etmeye çalışır.Bazen,biz hiçbir dış müdehale yapmadığımız halde,vücud bu bozukluğu giderir,yani tedavi eder.Örneğin,günlük hayatımızda vücudumuzun herhangi bir yerinde ciltte meydana gelen ve dikiş atılmaya ihtiyaç göstermeyen sıyrık,kesi gibi deri lezyonları kendi kendine iyileşmekte ve mevcut yara kapanmaktadır.İşte bunu yapan güç,vücudumuza mükemmel bir şekilde yerleştirilmiş olan “yara kapatma” mekanizmalarıdır.Zaten bu mükemmel yara iyileştirme mekanizmaları sayesindedir ki; cerrah meslektaşlarımız yaralara ve cerrahi lezyonlara dikiş atarak yaranın daha kısa sürede daha sağlıklı iyileşmesine yardımcı olmaktadırlar.Cerrah burada sadece yardımcıdır,yara dudaklarını iyice birbirlerine yaklaştırarak vucuda yardımcı olmaktadır.

    Akupunktur tedavisinde,tanımlanmış akupunktur noktaları aracılığı ile vücudun ilaç sistemine girilerek,mevcut hastalığın tedavisi için gerekli olan ilaçların salgılatılması sağlanır.Çünkü vücudumuzda,mevcut hastalığı mükemmel bir şekilde tedavi edebilecek ilaçlar zaten mevcuttur.İşte bu noktada,akupunktur uzmanları,akupunktur noktalarını uyarmak suretiyle gerekli orjinal ilaçların salgılatılmasına yardımcı olarak,vücudun kendi kendine tedavi etmesine yardımcı olmaktadırlar.Bu nedenle,akupunktur tedavisi ilaçsız bir tedavidir.Yani,dışardan herhangi bir ilaç uygulamasına gerek kalmadan,sadece vücudun kendine ait orjinal ilaçlarının salgılatılmasına yardımcı olmak suretiyle tedavi sağlanmaktadır.Ayrıca akupunktur,vücudun orjinal ilaçlarının salgılatılmasına yardımcı olduğu için de yan etkisiz bir tedavi şeklidir.

    Akupunktur tedavisinde,tedavinin her aşaması,orjinal ilaç sistemi üzerinden gerçekleştiği için yan etkisiz olduğu kadar,kalıcı tedavi de sağlamaktadır.

  • Boy uzaması

    Uzun kemiklerin büyümesinde rol oynayan ve epifiz yakınındaki kıkırdaktan oluşan disk biçimindeki bölge epifiz plağı olarak isimlendirilir. Bu bölge boy uzamasında etkin rol alır ve yoğun olarak kemikte uzamayı sağlayan hücreleri içerir. Boy uzaması genellikle 18 yaşında epifiz plağının kapanmasıyla durur. Ancak kemiklerde büyümeyi sağlayan epifiz plağı kapanmamışsa boy uzaması 25 yaşına kadar devam edebilir. Bunun tersine epifiz plağı 14 yaşında kapanan insanın boy uzaması durur ve bir daha boyu uzamaz.

    Yapısal faktörler boy kısalığının önemli nedenlerinden biridir. Yapısal faktörleri etkileyen ise anne ve babadan aktarılan kalıtımdır. Bir insanın boyu ile ilgili değerlendirmede beklenen ideal boy hedefi dikkate alınır. Eğer ebeveynlerinizden en uzun olanın boy seviyesine ulaşmışsanız beklenen boy hedefinizi yakalamışsınız demektir.

    Boy gelişimini etkileyen diğer önemli faktörde hormonal yeterliliğin olup olmadığıdır. Boy gelişiminde büyüme hormonu, tiroid hormonları ve seks hormonları etkin rol alır. Bu hormonların yetersizliği ya da fazlalığı durumlarında boy gelişiminde kısalıktan anormal uzamaya kadar varan bir dizi düzensizlik oluşur. Büyüme hormonu ve tiroid hormonları yetersizliğinde boy kısa kalabilir. Seks hormonlarının erken devreye girdiği durumlarda epifiz kıkırdağı beklenen yaştan önce kapanarak boy uzamasının durmasına neden olur.

    Günümüzde boy gelişiminde rol oynayan en önemli faktörlerden birinin beslenme olduğu kabul edilmektedir. Dengeli ve yeterli bir beslenme rejiminin büyüme ve gelişme için en uygun yaklaşım olduğuna bilim çevrelerince ağırlıklı olarak vurgu yapılmaktadır.

    İlave olarak kronik hastalıkların, psikolojik rahatsızlıkların ve sedanter yaşam tarzının boy uzaması üzerinde negatif yönde etkileri mevcuttur.

    Boy uzaması üzerinde etkili olan söz konusu faktörler dikkate alınmadan boy kısalığı olgularına çözüm üretmeye kalmak doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Özellikle büyüme hormonunu arttırdığı iddiası ile bazı gıda takviyelerinin gelişme çağındaki adelosanlara genel bir kabulmüş gibi önerilmesi çok sakıncalıdır. Çünkü günümüzde gıda takviyesi amacıyla önerilen ilaç benzeri maddelerin büyüme ve gelişme üzerindeki etkileri hakkında çelişkili görüşler mevcuttur. Bu gıda takviyelerinden biride büyüme hormonu salınımını arttırdığı iddia edilen ve bir aminoasit olan L arginindir. Tek bir aminoasitin büyüme hormonu sentezini arttırmada yeterli olmayacağı gerçeğinden hareketle gelişme çağında yeterli protein içeren dengeli beslenme kaidelerine uyan birinin aminoasit takviyesi kullanmasına ihtiyacı olmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca gıda takviyesi amacı ile kullanıma sunulan bu tür ilaçların ilaç dairesi tarafından verilmiş uygunluk belgesinin olup olmadığı dikkat edilmesi gereken diğer bir husustur. Gıda takviyesi maksadıyla kullanmakta olduğunuz ürünün ilaç dairesi onayı yerine tarım bakanlığı onayı varsa eğer sizin için zararlı etkileri olması ihtimal dâhilindedir. İlaçta olsa kullanılan her ürünün böbrek ve karaciğer gibi organlara zararlı etkileri söz konusudur. İlave olarak söz konusu aminoasit sadece büyüme hormonunu uyarmakla kalmaz başka hormonal dengesizliklere de neden olabilir.

    Büyüme hormonu uyarılması ve dolayısıyla sağlıklı bir boy gelişiminin sağlanması için en uygun yaklaşım; dengeli beslenme ile hormonun en fazla salındığı akşam 22.00-24.00 saatlerini içeren yeterli uyku düzenidir.

    Son olarak, hormonal salgılama mekanizmalarında bir sorun oluşmadığı sürece müdahale gerektirecek bir durumda söz konusu değildir.

  • Antibiyotik öldürür

    Türkiye ilaç kurumu kalp elektrosu denilen EKG de QT uzamasına neden olan ilaçların listesini yayımladı. Listede yok yok. Özellikle antibiyoterapinin çok fazla kullanıldığı ve mikrobiyal rezistansın yüksek olduğu ülkemizde bu liste akılcı ilaç kullanımı için bir fırsat olur diye beklemiştim. Ne yazık ki beklenen dağ fare doğurmuştur. İşte bu yüzden iş başa düştü deyip kamuoyunu bilgilendirme gereği duyma ihtiyacı hasıl olmuştur.

    Ne yazık ki ülkemiz ilaca reçetesiz ulaşılabilen dünyadaki üç ülkeden biridir. Reçetesiz alınan ilacın, kullanıldıktan sonra reçelendirme zorunluluğunun mahalle baskısıyla hekimlerine dayatıldığı tek ülkedir. Hal böyle olunca hekimler; ilaç kartellerinin ve eczanelerin sekretaryası durumuna düşürülmeye çalışılmaktadır. Öyle ki ilaç tanıtım çalışmalarını yürüten firmalar ağırlıklarını eczaneler üzerine kaydırmışlardır. Hastanın ilaca erişim kolaylığı adı altındaki yeni yetme ucube bir yaklaşımla; ilaç mümessili eczane ilişkisi siyasi otorite tarafından ısrarla görmezden gelinmektedir. İşte bu “popülist” yaklaşım neticesinde “Hekim Sorumluluğu Bilinci’nin” ne demek olduğundan habersiz yığınlar doktorculuk oynamaya soyunmuşlardır.

    İlaç yan etkileri; öteden beri var olagelen ve sıkça tekrarlayan bir olgu olmasına rağmen ne yazık ki düşsel algılarımızda nemelazımcılığa alıştırılmış toplum tarafından normalleştirilmiştir. İlaca yaklaşımdaki bu fütursuzca uygulamalar neticesinde; ne ilaç yan etki bilgileri kayıt altına alınmış ne de kombine ilaç uygulamalarının olduğu hastalarda ayrıntılı irdeleme çalışmaları yürütülebilmiştir. Söylentilerden öteye geçemeyen hayli kabarık sayıda hurafe; halkın bilişsel havsalasının kıvrımlarına doldurulmuş, kanıta dayalı tıp olgusunun varlığına rağmen bilimsel hiyerarşi baskı altına alınmaya çalışılmıştır. Herkesin doktor olduğu bir toplumda başka bir çıktının elde edilmesi de zaten olabilirlilikten çok uzaktır.

    Gelelim QT meselesine! EKG’de QT uzaması; genetik bozukluk, elektrolit dengesizliği ve sebebi bilinemeyen durumlarda görülebildiği gibi bazı ilaçların yan etkileri olarak da ortaya çıkmaktadır. Senkop yani bayılmaya neden olabilen QT uzaması; ani kardiyak ölümlere de yol açmaktadır. QT uzaması uzun vadede kalbin kan pompalama kapasitesini bozmakta ve kalp yetmezliğine de zemin hazırlamaktadır.

    Genetik ve sebebi bilinemeyen durumlara bağlı QT uzaması çok sık görülmemekle beraber, elektrolit bozukluklarına ve ilaç kullanımına bağlı QT uzaması hiç de nadir bir durum değildir.

    Hiçbir doktora danışılmadan kolayca temin edilebilen antibiyotik gruplarının neredeyse yarısı ( Eritromisin, klaritromisin, klindamisin, trimetoprim-sülfametoksazol, kinolon gruplarının hemen hepsi, flukonazol, ketokonazol ), son zamanlarda yaygın olarak uyku bozukluklarında kullanılmaya başlanan antipisikotik ilaçların neredeyse tamamı ( Klorpromazin, haloperidol, droperidol, pimozid, tioridazin, sertindo, risperidon, ziprasidon, ketiapin ) ve yetişkin ile ileri yaş gruplarında % 60’lara varan bir oranda adeta peynir ekmek gibi kullanılmaya devam edilen antidepresan ilaçların çoğunluğu ( Desimipramin, nortriptilin, amitriptilin, doksepin, fluoksetin, pimozid, imipramin, sertralin ) QT uzamasına neden olmaktadır.

    Bu ilaçların QT üzerine olan etkileri; ara sıra görülen yan etkilerden değildir. Söz konusu ilaçlar hemen hemen her hastanın EKG’sinde bir miktarda olsa QT uzaması yapmaktadır.

    Daha da vahim olanı ise, söz konusu ilaçların bir çok hastada; polifarmasi yani çoklu ilaç kullanımı şeklinde “akılcı ilaç kullanımı” desturu ile alay edercesine uygulanmasıdır.

    İşte bu yüzden artık her hasta “kafa kâğıdı” taşır gibi cebinde bir de EKG taşımalı. Eczacılar dahil önüne gelen de doktorculuk oynamaktan vazgeçmelidir.

    Aksi halde, “antibiyotik de öldürür!”

  • Akılcı ilaç kullanımı

    Boğazım ağrıyor dedi, arkadaş endişeli bir ses tonuyla.

    Ses kısıklığım da var öksürük de diye devam etti konuşmasına.

    Kime görüneyim diye de ilave etti

    Aile hekimine görünebilirsin dedim.

    Güven önemlidir!

    Deneyimlerimden çok çok iyi bilirim.

    Pek aklına yatmadığını hissedince ısrar etmedim.

    Beni bekle istersen bir gün sonra geliyorum!

    Bizimki hala İç hastalıkları, Göğüs hastalıkları ve Kulak Burun Boğaz polikliniği arasında bir tercih yapmasına yardım etmem konusunda diretince;

    Kulak Burun Boğaz polikliniğine git dedim kibarlığı elden bırakmadan.

    İki gün sonra karşılaştık bir vesileyle arkadaşla.

    Ne yaptığını sorduğumda; son tavsiyeme uyduğunu ve verilen ilaçları düzenli kullandığını söyledi.

    Şikâyetlerinin düzelmeye başladığını ancak baş ağrılarının olduğunu belirtti.

    Arkadaş hipertansiyon hastası olmamakla beraber kan basıncı değerlerinin hipertansiyon hastalığına aday seviyede normalin üst limitlerinde dolaştığını biliyordum. Bu yüzden hastalığı sebebiyle verilen ilaçları sorgulamak gereği hissettim.

    Grip, nezle gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarında hekimlerin sıkça tercih ettikleri anti gribal ilaç kullandığını görünce baş ağrısı sebebinin bu ilaç olabileceğini belirterek söz konusu ilacı kesmesi gerektiğini söyledim.

    Madem kullanmamam gerekiyor doktor niye bu ilacı bana verdi diye çıkıştı.

    Sonuçtan hareket edersek arkadaş hiçte haksız sayılmazdı. Hangi branşta olursa olsun Hekim hastaya zarar verebilecek bir ilacı nasıl reçete edebilir!?

    Eğer Hekim; genel tababet yaklaşımını performans gibi nedenlerden dolayı pas geçmiş ya da akılcı ilaç kullanımında sorgulanması gereken yaklaşımları branş hekimliğinin vermiş olduğu ayrıcalığa güvenerek dikkate almaz ise mevcut durumlarla hastalarını karşı karşıya bırakabilir.

    Ancak bu hikâyede arkadaş haklı da değil. Başlangıçta biri hastalıklara genel tababet açısından yaklaşmayı şiar edinmiş olan aile hekimi, diğeri kendini çok iyi tanıyan arkadaşı olan hekimi tercih etmek varken sunulan bu iki öneriyi reddederek hatalar zincirinin bir parçası olmuştur.

    Aslında mevcut hataları insanlara atfederek de buradaki yanlışları doğru çözümlemiş olamayız.

    Ne yazık ki uygulanmakta olan Sağlık Sistemi, Hekime; olması gereken sevk zinciriyle hastaları organize etme imkânı veremiyor. Branş Hekimleri, hastaların önceki sağlık verilerine ulaşımda sıkıntı çekmeye devam ediyorlar.

    Ve en önemlisi de Tıp eğitiminde akılcı ilaç kullanımına dönük eğitim sorunları; gerek eğiticilerin yetersizliği gerekse müfredat eksikliği yüzünden ötelenmeye devam ediyor.

    Akılcı İlaç Kullanımı konusunda farkındalık yaratmakta; 80 milyar liraya ulaşan bir sektörde rekabet savaşlarının kızıştığı bir anlayışın giderek ağır basmasıyla pek mümkün gözükmüyor

  • Saçlara mezoterapi ile bakım

    SAÇ MEZOTERAPİSİ
    Saç dökülmesini durdurmak, varolan saçın kalitesini arttırmak ve yeni saç çıkışını aktif hale getirmek için belli periyodlarla saçlı deriye uygulanabilir bir tedavi şeklidir. Ortalama 10 seans yaklaşık 15 dakika sürecek şekilde, özel mezoterapi iğnesi ve kişiye özel ilaç karışımları ile uygulanarak yapılmaktadır. Seanslar haftalık, onbeşer günlük ve aylık periyodlar ile yapılır. Tüm dünyada saç dökülmesini önlemek amacıyla uygulanan bir yöntemdir. Amaca uygun olarak seçilen ilaç karışımları, bölgesel olarak küçük dozlarda ve özel iğnelerle cilt içine verilir. Derinin orta tabakasında bulunan kılcal damar uçlarına ulaşan ilaç süratle etkisini gösterir. Bu yöntemin diğer klasik ilaç tedavilerine göre üstünlüğü; ilaçların küçük dozlarda bölgesel kullanılmasıdır. Yan etki riskinin önemsiz sayılabilecek kadar az olması ve sonuçlarının etkili olmasıdır.

    NEDEN MEZOTERAPİ
    * İlaçlar bölgesel olarak verilir.
    * Küçük dozlarda verilir.
    * Yan etki riski önemsiz sayılabilecek kadar azdır.
    * Sonuçlar hızlı ve etkilidir.