Etiket: İlaç

  • Ritalin/concerta tarzı ilaçlar ve dehb (dikkat eksikliği)

    İlaç kullanımı öncesinde okul ve ailece uygulaması zorunlu bazı yöntemleri açıklayalım;

    Öğretmenler bu çocukların fizik yakınlık ve onlara müdahale konusunda özel olduğunu kabul etmelidir. Bu ayrıcalık gibi görülmesine bakmadan mutlaka bu çocuklar öğretmenin göz temasına en uygun konumda tutulmalıdır.

    Genel olarak bu çocukların “adı çıkmıştır!” Bu nedenle diğer çocukların acımasızca bir çok yanlışı onlara yükleyeceği…. Unutmamalıdır.

    Sınıfın genel disiplininden bu çocuklar adına geri adım atılmamalı, bu açıdan istikrar korunmalıdır.

    Okulun rehberlik ve psikolojik danışmaları ile ortak tutum saptanmalıdır.

    Çocuğun/çocukların uyumsuz/uygun olmayan davranışları ile DEHB’in içsel davranışları birbirinden ayrı tutulmalıdır.

    Asıl sorunun aileye, aile içi huzursuzluk, ailevi meslekler, boşanma, şiddet eğilimi ve benzerine yüklemek kolay seçimdir. Bu durumlar göz önüne elbette alınacaktır ancak tek sebep olmadığı bilinmelidir.

    Doktor, özel eğitim uzmanı, sosyal çalışmacı, nörotepi uzmanlarının ve psikolog/psikiyatristlerin önerilerini kendi alanına müdahale olarak görmek yanlıştır.

    Çocuk bir şekilde ilaca başlamışsa aile bu konuda çocuğun ilk uyumsuz davranışında “ilacını mı vermediniz?” tarzında eleştirilmemelidir. Bir çok tedavi yöntemi gibi ilaçlarda da 2-3 günde sonuç alamasınız. Bu nöroterapi – neurofeedback için de geçerlidir.

    Anne babalar çocuklarını koruma kaygısı ile diğer çocukların eğitsel haklarına saldırmamalıdır.

    DEHB nedeni ile okul ve yönetimle karşı karşıya gelinmek demek çocuğunuzun eğitim hakkına bizzat sizin saldırınız anlamına gelecektir.

    DEHB için genel olarak ;

    Ritalin / Concerta / Stratlera gibi metilfenidat içeren psikositimülenler kullanılır. (Strattera noradrenerjik etkili aktif maddesi atomoksetin olan bir ilaçtır.)

    Bu ilaçların yanında sıkça verilen diğer ilaç ise risperdaldenen daha çok davranış bozuklukları( öfke, dürtü denetimi, duygu durum dengesi için kullanılır) için kullanılan ilaçlar sayılabilir. Bu konuda diğer yazılarımıza göz atmanızı rica ederiz.

    Sonuç olarak A.B.D’lerinde Muitimodol Treatment Study of ADHD(MTA) çalışmasının 3 yıllık sonuçlarına göre ilaç tedavisi beklenen sonucu asla verememektedir.

    Bu konuda aile bir seçim yapmazdan önce mutlak surette nöroterapinin bu alanda nasıl etki yaptığı hususunu araştırmalıdır.

  • Dikkat eksikliği hiper aktivite tedavisi-ritalin,concerta ve benzeri ilaçların etkileri

    DEB’nda kullanılan birincil psikofarmakolojik ajanların merkezi sinir sistemi uyarıcıları olduğu belirtilmektedir. Bu grubun temsilcileri, metilfenidat, dekstroamfetamin ve pemolindir. Metamfetamin ve dekstroamfetamini de içeren çok sayıda amfetanıin vardır. Ancak dekstroamfetaminler daha çok yeğlenmektedir. Metilfenidat diğer uyarıcıların tümünden daha çok kullanılmaktadır. Çocukların en az %70’i ilk denemelerinde ana uyarıcılardan birine olumlu yanıt vermektedir. Eğer klinisyen dekstroamfetamin, metilfenidat ya da pemolinden birini kullanıyorsa , bu ilaçlardan en az birine yanıt alınma oranı %85 ile %90 arasında değişmektedir.

    İlaç vermenin temel amacı sınıf içi davranışlarda, akademik başarıda ve verimlilikte iyileşme sağlamaktır. Karşı Gelme Bozukluğu, Ağır Davranım Bozukluğu ve saldırganlık ile birlikte görülen DEB’nda ilacın bu yakınmalara da iyi geldiğine ilişkin bilgiler vardır. Çocukla yaşıtları, ailesi, öğretmenleri ve diğer önemli kişiler arasındaki ilişkiler de düzelmektedir. Buna ek olarak boş zamanlarını değerlendirme etkinliklerine de katılımın arttığı belirtilmektedir. Uyarıcıların kullanımındaki ana mesajın bunun yalnızca “okul zamanı ilacı “olmadığının vurgulanması olduğu iddia edilmektedir. Uyanık olduğu tüm zamanlarda ve hafta sonlarında da kullanılma gerekliliği önerilmektedir. Bölümümüzde ise genel uygulama çocuklara ilaçları okul zamanları kullandırmak şeklindedir. DEB’nda kullanılan ilaçlar açısından bir tercih yapılmamaktadır. Bazı çocuklar bir ilaca daha iyi, bir diğeri ise daha kötü yanıt verebilecektir ve bu yordanamamaktadır.

    Yan etkilerin görünümü çocuktan çocuğa ve ilaçtan ilaca değişiklikler göstermektedir. Yan etkilerin büyük kısmı zamanla ya da değişik yaklaşımlarla ortadan kalkmaktadır. Büyümenin baskılanması eğer ortaya çıkarsa ilacın dozuna bağlanmaktadır. İzleme çalışmaları, çocuğun ulaşması beklenen boyu ve kilosuna gecikmeli de olsa ulaşabilmektedir. Ancak bazı çocukların bu gelişimsel gecikmeye uyum sağlayamadıkları görülmektedir. İlacın puberteden sonra etkinliğini kaybetmemesi ve ilaç kötüye kullanımına yol açmaması rahatlatıcıdır. Ancak, kendinde ve ailesinde madde bağımlılığı öyküsü olanlarda uyarıcı kullanımı tartışmalıdır.

    Uyarıcı ilaçların tiklere etkisi çelişkili sonuçlar vermektedir. DEB tanısı alan bazı çocuklar kliniklere vokal ya da davranışsal tiklerle başvurmaktadır. Bazen bu çocukların tikleri uyarıcıların kullanımı ile artmaktadır. Son bulgulara göre ilaçlara devam edilse bile bir süre sonra bu yakınmalar eski durumlarına dönmektedir. Eğer düzelme olmazsa, haloperidol, pimozid ya da klonidin gibi ilaçların eklenmesi yakınmaların ortadan kalkmasına yardımcı olmaktadır.

    “Rebound”, kısa dönem etkili uyarıcıların kullanımından sonra davranışlarda görülen bozulmadır. Bu bozulma dönemi yarım saat yada daha fazla olabilir. Bu durum çocukların çok azında gözlenir. Rebound etkisi uzun dönem etkili ilaçların kullanımıyla çözümlenebilir

    Bazı vakalarda ilacın davranış üzerindeki etkisi için gereken doz ile zihinsel süreçlerdeki iyileşme için gereken doz uyuşamayabilir. Bu gibi durumlarda düşük olan doz tercih edilmelidir.

    1994 yılında yüzden fazla yayının gözden geçirildiği bir çalışmada 4500 ilkokul çocuğunun değerlendirildiği görülmüştür. Okul öncesi dönem çocuklarla yapılan çalışmalar çok daha azdır (yaklaşık 130 denek). Ergenlerle (yaklaşık 113 denek) ve yetişkinlerle (yaklaşık 180 denek)yapılan çalışma sayısı da çok azdır. Okul öncesi ve yetişkinlikle ilgili sonuçlar çok değişkinlik göstermektedir.

    Son yıllarda DEB tedavisinde kullanılan uyarıcı olamayan ilaçlara ilişkin bilgiler taranmıştır. Değerlendirilen ilaçlar antidepresanlar, ct2 adrenerjik reseptör blokörleri (klonidin ve guanfasin), nöroleptikler, fenfluramin, lityum ve antikonvüsanlardır. Bu konudaki en iyi çalışılan ajanın heterosiklik antidepresanlar olduğu ileri sürülmektedir. Bazı araştırmalar DEB olan çocukların %70’inin dezipramine 5 mg/kg dozuna kadar yanıt verdiklerini göstermektedir. Bütün heterosikliklerin hiperaktivite, dikkatsizlik, anksiyete ve depresif duygulanım üzerinde olumlu etki yaptığı gözlenmiştir. Öğrenme üzerindeki etkileri çok açık değildir. Ana yan etkisi kardiyovasküler sistem üzerinedir. Özellikle aritmiye neden olduğu belirtilmektedir. Birkaç küçük çocuğun ani ölümü heterosikliklerin kullanımının yeniden gözden geçirilme gereğini ortaya koymuştur.

    Bupropion serotonin geri alım blokörü ve trisiklik olmayan bir antidepresandır. Yan etki profilinin olumlu olduğu belirtilmektedir. Günlük 5-6 mg/kg üç doza bölünerek uygulanması önerilmektedir.

    Fluoksetin, sertralin, proksetin ve fluvoksamin gibi seçici serotonin geri alım inhibitörlerine ilişkin bilgilerin sınırlı olduğu ancak az sayıda bazı çocuklardan olumlu sounuçlar alındığı bildirilmektedir. Son yıllarda yapılan bir çalışmada yaşları 9-17 arasında olan DEB tanısı almış 32 deneğin %78’inde distimi gibi mood bozuklukları ve %80’inde majör depresif bozukluk olduğu görülmüştür. Devam eden metilfenidat tedavisine fluosetinin eklenmesi hastaların 30’unda belirgin düzelmeye neden olmuştur.

    Monoamin oksidaz inhibitörleri çok az sayıdaki araştırmada ve çok az sayıda çocukla çalışılmıştır. Sonuçların dekstroamfetaminlere eş olduğu belirtilmektedir. Ancak olası ilaç ve diyet tepkileri kullanımı sınırlamaktadır.

    Dikkat Eksikliği Bozukluğunda tek başına klonidin ve guanfasin kullanımına ilişkin bilgiler sınırlıdır. Uyarıcı ilaçlarla birlikte kullanımı DEB’na ek saldırgan/hiperaktif davranışlar boyutunda ya da tiklcr üzerinde olumlu etki yapmaktadır. Ancak klonidin/metilfenidat kombinasyonunun üç çocukta ani ölüm yaptığı belirtilmiştir. Bu konuda ilaçların rolü bilinmemektedir. Sentetik bir uyarıcı olan fenfluraminin etkisi DEB üzerinde gösterilememiştir. Zihinsel özürlüler ve yaygın gelişimsel bozukluğu olanlarda olası olumlu etkiden söz edilebileceği klinik izlemelerde belirginleşmeye başlamıştır.

    Lityum, karbamazepin ve valproik asid gibi mood düzenleyicilerinDEB ‘nin ana belirtileri üzerinde olumlu etkisi gösterilememiştir.

    Nöroleptiklerle önceki yıllarda yapılan bazı çalışmalar bazı belirtilerde etkili olduğu yolunda bulgular vermiştir. Günümüzde olası olumsuz yan etkiler nedeniyle kullanılmamaktadır. Ancak, uyarıcılara haloperidol ya da pimozid eklenmesi tiklerde ya da Tourette bozukluğunda yararlı olmaktadır.

    (((Hiperaktivite ve dikkat eksikliği (HADE) tedavisinde 40 yıldır kullanılan uyarıcı ilaç Ritalin’in (methylphenidate) bağımlılık başta olmak üzere çeşitli olumsuz etkileri olduğuna dair birçok araştırma ve tartışma olmasına karşın (ref:2,3,4,5,6,7,8,10,11,14,15,16), en tehlikeli ilaçlar kategorisinde yer alan bu “kırmızı reçeteli” ilaç, hâlâ çok yaygın bir şekilde kullanılıyor.

    Amerika, dünya nüfusunun %5’ini oluşturmasına karşın, dünyada üretilen Ritalin’in %90’ını tüketiyor ve 1990’ların başından beri bu ilacın kullanımı %700 artmış durumda. Bağımlılıkla ilgili araştırmalar

    Bu gelişmeler olurken, Ritalin’in madde bağımlılığına yol açtığıyla ilgili, bugüne kadar, laboratuvar veya klinik koşullarında değil de gerçek yaşam koşullarında yapılan tek gerçek anlamda uzun süreli -boylamsal- araştırma ise, bir yıldan fazla Ritalin kullanan HADE’li çocukların, hiç Ritalin kullanmayan HADE’li çocuklara kıyasla, 20 yıl sonra, yaklaşık İKİ MİSLİ ORANDA KOKAİN ve SİGARA BAĞIMLISI olduklarını göstermiştir.(ref:10,11) Berkeley Kaliforniya Üniversitesi psikologları Lambert ve Hartsough’un yaptığı ve “Dikkat: Ritalin Tıpkı Kokaine Benziyor” (ref:16) başlıklı yazıda da bir cümleyle değinilen bu 1998 tarihli araştırma, çok güvenilir metodolojisiyle ve “bağımsız” yürütülmüş olmasıyla öne çıkmasına, dolayısıyla araştırma bulgularının yadsınamayacak kuvvetliliktedir. New York Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda çalışan psikiyatrist ve beyin görüntüleme uzmanı Nora Volkow, sıvı olarak enjekte edildiğinde madde bağımlılarının Ritalin’i çok sevdiklerini saptamıştır. Kimyasal maddelerin etkileriyle ilgili beyin görüntüleme konusunda alanında önde gelen bir ekip olan Volkow ve meslekdaşları, yıllardır positron emission tomography (PET) ve diğer ileri teknikleri kullanarak bağımlılık yapan ilaç ve maddelerin beyin üzerindeki etkisini araştırıyorlar. Uzun bir listeden oluşan bulguları arasında, tutkun (compulsive) davranışların, örneğin madde kullanımının ve aşırı yemek yemenin, beyinde dopamin sistemiyle alakalı olduğu da var.

    Bir Paradoks Brookhavenda yaşam bilimleri laboratuvarı şefi olan Volkow, bu araştırmaların bir uzantısı olarak, yasal bir uyarıcı ilacın Ritalinin bilinmeyen yanlarını ortaya çıkarmaya soyundu. HADE tedavisinde yaklaşık 40 yıldır kullanılıyor olmasına rağmen, psikiyatristler ve farmakologlar ilacın nasıl ve niçin etki ettiğini hâlâ bilmiyorlar. Kimyasal olarak kokaine ve diğer uyarıcılara benzeyen methylphenidate garip bir paradoks sunuyor: normal koşullarda hareketliliği arttıran bir madde olmasına karşın, HADEli kişilerde, garip bir şekilde hareketliliği azaltıyor ve odaklanmaya yardımcı oluyor. Fakat, araştırmalar gösteriyor ki, HADEli olmayan insanların yüzde ellisi bu maddeyi aldıklarında, çok fazla kahve içmeye benzer nahoş bir durum oluştuğunu söylüyorlar.

    Bir basın açıklaması sırasında Volkow, metilfenidatın nasıl etki ettiğini beyin görüntüleme tekniği yoluyla ortaya çıkarmak bende neredeyse bir takıntı haline geldi diye konuşuyordu. Bir psikiyatrist olarak ilaç hakkında hiçbir şey bilmiyor olmaktan utanıyorum, çünkü bu ilaç yetişkinlere değil, yoğun bir şekilde çocuklara verdiğimiz bir ilaç.Bunun üzerine Volkow ve ekibi, öğrenme, yemek ve cinsel ilişki gibi insana haz veren deneyimler sırasında ödül ve motivasyon devrelerini uyaran dopamin sistemini PET taramaları ile incelemeye başladılar. Örneğin haz veren deneyimlerden bir tanesini seçmek gerekirse, çukulatalı dondurmayı tatmak, basal gangliadaki hücreleri, dopamin moleküllerini salıvermek üzere tetikliyor. Bu moleküller, sinaps denen boşluklarda nöronlararası ödül devresi oluşturacak şekilde hareketleniyor. Nöronlar üzerindeki alıcılar, bu deneyim ilgi göstermeye değer şeklinde tercüme edilebilecek sinyalleri aktive ederek dopamini emiyor. Sinyaller çok fazla olursa, deneyim, nahoş ve aşırı uyarıcı yüklü oluyor, çok az olursa, bu kez de esnemeye, sıkıntıya ve odaklanamamaya yol açıyor.

    İşte Volkow, metilfenidatın (Ritalinin) bu sinyalleri nasıl etkiliyor olduğunu bulmaya çalışıyor. Fakat Volkow, dopamin alıcılarına odaklanmak yerine, sistemin bir başka kısmında iz sürüyor. Haz sinyalleri yollandıktan sonra, dopamin molekülleri onları üreten nöronlara geri dönüyorlar. O noktada, aynı zamanda auto-receptors da denilen taşıyıcılar devreye giriyor ve bir nevi elektrikli süpürge gibi çalışarak sinapsları yeni bir dolaşım için temizliyor.Önceki araştırmalar, kokainin, bu taşıyıcıların %50sini bloke ettiğini ve böylelikle sinapstaki dopamini aşırı bir şekilde arttırdığını ve haz duygusunun tavana vurmasına sebep olduğunu göstermiştir.

    Türkiye’de durum;

    Sağlıkta Dönüşüm Projesinin uygulanmaya başladığı 2003 yılından günümüze ne yazıkki toplam sağlık harcamaları önemli bir artış eğilimi içinde olmuştur. Koruyucu ve önleyici sağlık hizmeti anlayışı yerine büyük ölçüde dışa bağımlı olduğumuz ilaç ve tıbbi teknoloji tüketimine odaklı tedavi edici sağlık hizmeti anlayışıı günümüzde hakim haldedir. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak ilaç pazarımız dünyanın en hızlı büyüyen pazarlarından biri haline gelmiştir.

    Türkiye ise %17,2 oranındaki büyüme oranı ile dünyada ilaç pazarının en fazla büyüme gösterdiği ilk 5 ülkeden biridir. Örneğin 2003 yılında 2.491 milyar dolarlık ilaç ithalatı gerçekleştirirken, bu miktar 2008 yılında 4.360 milyar dolara ulaşmıştır. Aynı yıllardaki ihracat miktarları değerlendirildiğinde ise Türkiye?nin 2003 yılındaki ilaç ihracatı 246 milyon dolar iken, 2008 yılında 421 milyon dolara artmıştır. Oransal açıdan değerlendirildiğinde çok önemli bir fark olmadığı izlenimi yaratsa da, fiyat artışı açısından değerlendirildiğinde ithalat ve ihracat arasındaki fark katlanarak büyümektedir. Gelişmiş ülkelerdeki ithalat ve ihracat oranları değerlendirildiğinde Türkiye?nin ilaç konusundaki dışa bağımlılığı çok daha çarpıcı şekilde ortaya çıkmaktadır. Örneğin 2005 yılında Türkiye?de ilaç ihracatının ithalatını karşılama oranı %10?iken; Almanya?da bu oran %122, İsviçre?de %207, Fransa?da %133, İngiltere?de %141, İtalya?da %95 , İsveç?te %263 ve Danimarka?da %268?dir.

    Dünya genelinde en çok kar edilen ilk 10 ilaçtan üçü antipsikotiktir. 2009 yılında ise dünyadaki toplam ilaç pazarının 820 milyar doları bulması öngörülmektedir.

    Türkiye ilaç pazarının hızla büyümesinde SSK hastalarının eczanelerden ilaç alımının serbestleştirilmesinin ve SSK ilaç fabrikasının üretiminin durdurulmasının önemli bir payı olduğu belirtilmektedir. Bu uygulama sonrası 2005 yılında Türkiye ilaç pazarı dünyanın en büyük 10. ilaç pazarına sahip ülkesi konumuna gelmiştir ve bu pazar payını 2009 yılında da koruyacağı öngörülmektedir.

    Türkiye tüm gelişmiş ülkeleri geride bırakmaktadır. Türkiye’de 2006 yılında ilaç tüketiminin ulusal gelire oranı % 1.75?dir, bu oran ilaç tüketimde açık ara dünya lideri olan ABD’ den (% 1.5) bile yüksektir. İngiltere?de ise bu oran % 0.65?tir.

    Türkiye açısından da düşünüldüğünde sinir sitemi ilaçları ilaç pazarında önemli yer işgal etmektedir. Sinir sistemi ilaçları Türkiye ilaç pazarında antibiyotik, kalp-damar sistemi ve romatizmal ilaç grubundan sonra 4. sırada yer almaktadır. Ayrıca 2003-2008 yılları arasında Türkiye?deki ilaç gruplarının pazar payı değerlendirildiğinde; antibiyotik, kalp-damar sistemi ve romatizmal ilaç grubunun pazar payı azalırken, sinir sistemi ilaçlarının pazar payında ılımlı bir artış gözlenmektedir.

    Örneğin IMS-Türkiye verilerine göre 2003 yılında 14 milyon 138 bin kutu antidepresan tüketilirken, bu rakam 2006 yılı verilerine göre 22 milyon 651 bine, 2007 yılında ise 26 milyon 246 bine çıkmıştır. Benzer artış eğilimi antipsikotik ilaçlarda da görülmektedir; 2007 yılında toplam 2 milyon 616 bin 136 kutu antipsikotik tüketilirken, bu sayı 2008?de 4 milyon 11 bin 901 kutuya yükselmiştir. Psikiyatrik ilaç tüketimindeki bu önemli artışta ilaç endüstrisinin tutundurma çalışmalarının yanı sıra, Türkiye?deki psikiyatrist sayısının yetersiz olması ve bu nedenle psikiyatrist dışındaki hekimler tarafından uygun olmayan tanılara uygun olmayan ilaçların reçetelenmesinin de çok önemli bir payı vardır.

  • Migren tedavisi botox

    Migren tedavisi botox

    Migren ve gerilim tipi baş ağrılarının tedavisinde BOTOX’un kullanımı, tamamen tesadüfi olarak; 1990 lı yıllarda bir KBB Uzmanı Dr. Binder’in kırışıklık tedavisi yaptığı hastalarında baş ağrılarının da geçtiğini tespit etmesiyle ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalar ve uygulamalar ile BOTOX’un migren ve gerilim tipi baş ağrılarının şiddetini azaltmak ve atakların sıklığını ciddi miktarda azalttığını ortaya koymuştur. Günümüzde çok sık görülen, İnsana büyük sıkıntı ve eziyet veren, sosyal yaşantısından koparan ve ciddi bir iş gücü kaybına da sebep olan migren, nörologlar Algologlar tarafından teşhis edilmekte ve ilaç tedavisi başlanmaktadır. İlaç tedavisinden yarar görmeyen ya da sürekli ilaç kullanmak istemeyen hastalar, tedavi seçenekleri arasında artık BOTOX’u düşünebilirler. Sonuçta BOTOX da bir ilaç tedavisi olmakla birlikte 3-6 aylık etki etme süresi ve uygulanan hastalara daha genç bir görünüm elde etmesi sebebi ile ilaç tedavisine büyük bir üstünlük sağlamaktadır. Ayrıca, BOTOX ile çok başarılı sonuç alınmış hastalarda Botox’un sinir uçlarına etkisi değerlendirilebildiğinden bu hastalara, kesin tedavi imkanı sağlayan Migren cerrahisi de önerilebilmektedir.

    BOTOX’un migrene etkisi şu şekildedir: Migren’e neden olan sinir sıkışmaları, kaşların üstünde, burunun içinde ve ense bölgesinde, derinin altındaki sinirlerde meydana gelmektedir. Bu sinirler, alın germe ve kırışıklık tedavilerinde BOTOX ile gevşetildiğinden aynı anda migren de tedavi edilmiş olmaktadır. Yine bunun tam tersi olarak, migren tedavisi BOTOX ile yapılan hastalarda alın ve şakak bölgelerinde estetik anlamda genç bir görüntüye sahip olmaktadırlar ki bu da Botox’un diğer ilaç tedavilerine üstünlüğüdür.

  • Hipofiz bezi nedir?

    Hipofiz bezi nedir?

    Hipofiz, beynin alt tarafında bulunan, çeşitli hormonlar salgılayan ve vücudun diğer salgı bezlerini adeta orkestra şefi gibi yöneten fasulye büyüklüğünde bir bezdir. Hipofiz bezinden 8 farklı hormon salgılanır. Bu hormonlar vücuttaki diğer salgı bezlerinin de çalışmasını sağlar. Prolaktin (süt salgılayan hormon), büyüme, TSH (tiroid hormonu üretimini sağlar) ve ACHT (böbrek üstü bezini uyaran hormon) gibi önemli hormonların salgılanmasında görevi olan hipofiz bezi iyi huylu kistlere maruz kalabilir. Hormonların doğru çalışmasını engelleyen bu kitlelere hipofiz tümörü denir. Hipofizdeki tümörler kanser özellikli değildir.

    Hipofiz Tümörü Belirtileri

    – Baş ağrısı

    – Görme sorunları

    – Adet düzensizlikleri

    – İktidarsızlık

    – Kısırlık

    – Büyüme

    – Cushing hastalığı

    – Yorgunluk

    – Değişken ruh hali

    Hipofiz tümörünün neden olduğu şikayetler kitlenin basısı ya da salgıladığı hormon nedeniyle olabilir. Hangi hormonda bozulma varsa hastanın şikayetleri de o doğrultuda değişir. Örneğin prolaktin salgılayan hipofiz bezi tümörlerinde adet kanamaları durabilir ve memeden süt gelebilir. Erkeklerde ise cinsel isteksizlik, baş ağrısı ve görme kaybı gibi sorunlara yol açabilir. Büyüme hormonu salgılayan hipofiz tümörleri çocukların devleşmesine, yetişkinlerin ise el, ayak ve çenelerinin büyümesine neden olabilir. Adrenokortikotropik hormon salgılayan hipofiz tümörleri Cushing hastalığını ortaya çıkarabilir. Bu da kilo artışı, aşırı tüylenme, adet düzensizliği, yüksek tansiyon gibi belirtilere neden olabilir.

    Hipofiz Tümörü Tedavisi

    Hipofiz tümörlerinin tedavisinde ilaç, ameliyat ve ışın olmak üzere üç yaklaşım vardır. İlaç tedavisiyle aşırı hormon salgılanması kontrol altına alınabilir. Fakat ilaç bırakıldığında genellikle hormon salgılanması eski seviyeye döner. Bu yüzden hastanın ilacı hayatı boyunca kullanması gerekebilir. Ameliyatta ise amaç tümörün basısını kaldırmak ve kitleyi küçülterek ilave yapılacak ilaç tedavisinden daha iyi sonuç alınmasını sağlamaktır. Özellikle ACHT salgılayan hipofiz tümörleri mutlaka ameliyatla tedavi edilir. Büyüme hormonu salgılayan hipofiz tümörleri önce ameliyat edilir, eğer tam tedavi sağlanamazsa ilaç ya da ışın tedavisiyle desteklenir. Hiç hormon salgılamayan hipofiz tümörleri genellikle kitle etkisine bağlı görme kayıplarına yol açtıkları için öncelikle ameliyatla tedavi edilirler. İlaç tedavisiyle ve ameliyatla kontrol altına alınamayan ya da ameliyatla ulaşılması riskli görülen yerlerde bulunan tümörler ışın tedavisiyle tedavi edilir.

    Hipofiz Tümörü Ameliyatı

    Genellikle transsfenoidal yöntemle yapılır. Kafa tasında hiçbir kesi yapmadan, burundan girilerek gerçekleştirilen bu ameliyatın birçok avantajı vardır. Komplikasyon riski çok daha azdır, iyileşme süresi daha kısadır. Endoskopik ya da mikrocerrahi yöntemle yapılabilir. Küçük aletlerle burun deliğinden girilir ve sfenoid kemiğinin içinden tümöre ulaşılır. Beyne hiçbir şekilde müdahale edilmez. Bazı durumlarda transsfenoidal yöntem yetersiz kalabilir ve kafa tasının açılması gerekebilir.

  • Parkinson hastalığı nedir? Tedavi yöntemleri nelerdir?

    Parkinson hastalığı nedir? Tedavi yöntemleri nelerdir?

    Parkinson hastalığı Alzheimer Hastalığı’ndan sonra en sık izlenen, beyindeki hücre dejenerasyonu (hücre ölümü) ile giden, beyinde dopamin isimli bir molekülü üreten nöronların kaybının olduğu bir nörolojik hastalıktır. Dopamin salgılayan hücreler beyin sapında substantia nigra isimli bölgede bulunmakta ve bazal ganglia isimli, beyinde motor hareketin düzenlenmesini yapan başka bir bölge ile yakın ilişkidedir. Substantia nigra’daki hücreler ölünce bazal ganglia’ya yeterli dopaminerjik sinyalin gitmemesiyle bazal ganglia’nın beyin korteksindeki uyarıcı etkisi azalmakta ve böylece de hareketlerin yavaşlaması, titreme, denge kayıpları gibi yakınmalar oluşmaktadır.

    Parkinson hastalığı özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkmakta olup 50 yaşından önce başlaması çok nadirdir. Erkeklerde kadınlara göre yaklaşık olarak iki kat daha sık olarak izlenmekte ve 60 yaş üzerindeki insanlardaki sıklığı %1’dir. Görülme sıklığı yaklaşık olarak her 100.000 kişide 300 olup toplumumuzda giderek yaşlanan kişi sayısı arttığı için Parkinson hasta sayısının önümüzdeki yıllarda daha da artacağı düşünülmektedir.
    Parkinson hastalığına genetik bir yatkınlığın olduğu bilinmektedir. Özellikle son yıllarda ortaya konan, bazı genetik mutasyonlara sahip kişilerde (LRRK2, α-sinüklein, parkin genleri), bu mutasyonlara sahip olmayan kişilere göre daha sık görülmektedir. Aile öyküsü özellikle genç yaşta Parkinson hastalığına yakalanan kişilerde daha belirgindir. Esansiyel tremorlu hastalarda ileri yaşlarda Parkinson hastalığı gelişme sıklığı 4 kat daha fazladır. Bazı çalışmalarda kuyu suyu kullanımı, kırsal yaşam ve tarımda kullanılan bazı ilaçlara maruz kalan kişilerde de Parkinson hastalığına yakalanma riskinin arttığı gösterilmiştir.
    Parkinson hastalığının belirtileri; istirahat halinde izlenen titreme (tremor), hareketlerin yavaşlaması (bradikinezi), pasif eklem hareketlerini zorlaştıran kaslarda sertleşme (rijidite), ayakta durma dengesinin bozulması (postural instabilite),Parkinson hastalığının motor bulguları ortaya çıkmadan bazı başka belirtiler kendini gösterebilir ve bunlar da ağrı, koku alma bozukluğu, REM uyku davranış bozukluğu (geceleri çok canlı rüyalar görüp, etrafındakilere zarar verebilecek vurma gibi bazı hareketlerle ortaya çıkan bir uyku bozukluğudur) ve otonomik sistem (mesane-bağırsak, tansiyon değişiklikleri gibi) bozukluklardır. Parkinson hastalığının tipik bulguları ortaya çıkmaya başladığında yürürken kolları iki yanda normal şekilde sallamama, elde ve bacaklarda veya çenede istirahat döneminde titreme, mimiklerin kaybının izlendiği maske yüz belirtisi, yazının giderek küçülmesi ve zor okunur bir yazıya sahip olma, göz kırpma sayısında azalma, öne eğik ve yavaş şekilde yürüme, küçük adımlarla yürüme, hareketin ve konuşma hızının yavaşlaması, yutma bozuklukları, kabızlık, cinsel işlev bozuklukları, depresyon, psikoz, gündüz uyuklama hali, dürtü kontrol bozukluğu da birlikte izlenebilir.
    Parkinson hastalığının tedavisinde birinci sırayı ilaç tedavisi almakta ve temelinde de azalmış olan dopaminin yerine konması vardır. Dopaminin ağızdan alınması durumunda kan-beyin bariyerini geçip beyine ulaşması mümkün olmadığı için dopaminin vücutta sentezlenmesini sağlayan L-Dopa isimli molekül kullanılmaktadır. Parkinson hastalığında ayrıca dopamin reseptörlerine bağlanarak dopamin benzeri etki gösteren moleküller de (dopamin agonistleri) kullanılmaktadır. Ayrıca özellikle titreme üzerine etkisi daha fazla olan antikolinerjikler, istemsiz hareketler üzerine daha fazla etkisi olan amantadin isimli bir ilaç da tedavide kullanılmaktadır. Parkinson hastalığında tedavi hastalığa değil, kişiye özeldir ve hastanın belirtilerinin tipine ve şiddetine göre ayarlanmaktadır. Unutmayalım ki ilaçlar sadece belirti giderici ilaçlar olup hastalığın yıllar içinde kötüleşmesinin izlendiği doğal seyrini değiştirmemektedir. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalarda MAO-B inhibitörlerinden rasagilinin hastalığın seyrini değiştirdiğine dair kanıtlar bulunmuştur. Ağızdan alınan dopamin agonistlerinin yanısıra özellikle motor donma sorunu olan hastalarda kullanılan küçük bir pompa yardımı ile cilt altına enjeksiyon şeklinde uygulanan ilaçlar da üretilmiştir.
    Parkinson hastalığının cerrahisinde hedef hastalıkta artmış aktivitenin izlendiği subtalamik nükleus, globus pallidus ve talamus’daki aktivitenin azaltılmasıdır. Bu amaçla iki yöntem kullanılabilir; birinde bu bölgeler yakılır, diğerinde ise bu bölgeye bir elektrot sokularak bir pil yardımı ile aktivitesi azaltılır. Parkinson hastalığında cerrahi ilk tedavi seçeneği olmadığı gibi son tedavi seçeneği de değildir. Yatalak duruma düşmüş bir Parkinson hastası cerrahi tedaviden faydalanamaz. Cerrahi tedavi özellikle ilaç tedavisine iyi yanıt veren ancak ilaçların yan etkileri ya da dalgalanmalar nedeni ile etkin tedavi alamayan, 70 yaşından genç, kesin Parkinson hastalığı tanısı olan, cerrahi sonrasında iyi takip edilebilecek, ciddi psikiyatrik hastalığı ya da bunaması olmayan hastalarda düşünülmelidir. Cerrahi, uygun seçilmiş hastalarda Parkinsonizm bulgularında yarı yarıya düşüş sağlayabilir.

  • Epilepsi (sara hastalığı)

    Epilepsi (sara hastalığı)

    Her yaşta görülebilen epilepsi nüfusun yaklaşık olarak binde 5’ini etkiler. Ailede epilepsi öyküsünün olması, kafa travması veya beyne herhangi bir şekilde zarar gelmiş olması risk faktörleri arasındadır.

    Epilepsinin belirti ve bulguların şekli çok değişiklik göstermekte olup bazı hastalarda gözlerin dalması, bir yere bakakalma gibi olan nöbetler bazılarında ise çok şiddetli kasılmalarla şeklinde olabilir. Bazı hastalar nöbetlerin geleceğini bir koku, farklı bir duyu veya duygusal değişiklikler şeklinde hissederek nöbetten önce anlayabilir.

    Epilepsi kronik, yaşam boyu süren bir hastalık olabileceği gibi bazı kişilerde ilaç ihtiyacı yıllar içinde azalıp tamamen ortadan da kalkabilir. Bazı çocukluk çağı epilepsileri yaş ilerledikçe düzelirken nöbetlere bağlı olarak yaşam kaybı veya beyin hasarı oldukça nadir görülür. Fakat nöbet çok uzun sürerse veya çok kısa süre içinde birden çok nöbet geçirilirse hasta ölebilir. Nöbet sırasında çok uzun bir süre boyunca nefes alınamamasına bağlı olarak oksijensizlikten dolayı ölüm veya ağır beyin hasarı ortaya çıkabilir. Araba kullanırken veya tehlikeli araç gereçle iş yaparken eğer nöbet geçirilirse hayatı tehdit edecek durumlar ortaya çıkabileceği için nöbetleri kontrol altına alınamamış epilepsi hastalarında araç kullandırılmamalı ve tehlikeli işlerde çalıştırılmamalıdır. Ayrıca epilepsi ilaçlarının çoğu doğumsal anomalilere neden olabileceği için hamile kalmayı düşünen kadınların bu durumu hekimleriyle konuşmaları önemlidir.

    Tanı sürecinde asıl olan dikkatli bir öykü almaktır. Yapılan elektroensefalografik (EEG) incelemede beyin içinde havale odaklarının varlığı gösterilebilirken nöbetler arasında EEG normalde olabilir ve bu nedenle uzun dönemli EEG çekimi yapmak gerekebilir. Epilepsiyi tetikleyen dâhili rahatsızlıkları anlayabilmek için kan biyokimya ve hormon testleri ile birlikte Bilgisayarlı Beyin Tomografisi (BBT), Beyin MRG ve menenjit gibi enfeksiyonlardan şüpheleniliyorsa ek olarak beyin omurilik sıvısı (BOS) incelemesi yaparak sonuçlarını görmek gerekir.

    Epilepsi tedavisinde tekrarlayan nöbetler için altta yatan bir neden (enfeksiyonların tedavisi, beyin tümörü ya da diğer beyin hastalıklarının cerrahi tedavisi) belirlenmişse bu nedenin tedavi edilmesi epilepsiyi engelleyecektir. Altta yatan neden tedavi edilmediği sürece epilepsi ilaçlarının etkisi bir yere kadardır. Ağızdan alınan ilaçlarla nöbetler kontrol edilmeye çalışılırken kişiye özel doz ayarlaması yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Alınan ilacın tipi nöbetin tipine göre değişirken bazı ilaçların kan düzeylerinin dikkatli bir şekilde izlenmesi ve ayarlanması gerekebilir.

    Bazı hastalarda birçok ilaç kullanılmasına rağmen nöbetler kontrol altına alınamaz ve dirençli epilepsi olarak adlandırılır. Bu durumda nöbetleri oluşturan anormal hücrelerin çıkartılması için cerrahi bir girişim gerekebilir. Bazı hastalarda ise uyarıcı bir aletle vagus siniri üzerine uyarı yapılarak nöbetlerin oluşması engellenebilir.

    Uygun beslenme ve yeterli uyku, alkol ve uyuşturuculardan uzak durulması, epileptik hastalarda nöbet oluşumunu azaltabilir
    Nöbetlerin gerçek nöbet olması, yalancı nöbet olmaması, hastanın standart tıbbi tedaviyi denemiş ve bundan yarar görmemiş olması, ilaçlara karşı vücudu şiddetli tepki verip ağır yan etkiler oluşmuşsa, nöbetler her zaman beynin tek bir tarafında başlıyorsa, nöbetlerin başladığı bölgenin konuşma, hafıza, görme gibi önemli fonksiyonlarla ilişkisi yoksa konsey kararı sonucu epilepsi cerrahisi düşünülebilir.

  • Yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması

    Yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması

    Beyin içindeki atar damarlardan birinin yırtılması nedeniyle beyin içine kanama olması beyin kanaması olarak adlandırılır. Beyin kanaması olduğu zaman kafatası esnek olmayan bir yapı olduğu için beyin, içine dolan sıvının oluşturduğu basınç altında kalarak ezilir ve buna bağlı olarak farklı bulgular ortaya çıkar.

    Beynin içine olan kanama intraserebral kanama olarak adlandırılır. Bu tip kanamalar beynin içindeki küçük atardamarlardan biri yırtıldığı zaman beyin içine kanama şeklindedir. Bu kanamalarda kanamanın görüldüğü bölgedeki beyin dokusu üzerine bası yaparak beynin o bölgesinin kontrol ettiği beden bölgesinde işlev bozuklukları oluştururlar. Beyin içine olan kanamaların en sık rastlanan nedeni kontrol edilemeyen yüksek tansiyondur. Yüksek tansiyonun küçük damarlar üzerindeki yıllarca var olan ve kontrol edilemeyen etkisiyle damarlar zayıflarken yırtılmaya da yatkın hale gelirler. Bu tür beyin kanamalarından korunmanın en etkili yolu kan basıncını normal sınırlar içinde tutarak ani yükselmesini engellemektir.

    Beyin kanaması olduğunda bası etkisi olduğu için tanı konulurken hekimin yapacağı nörolojik muayenenin sonucunda bası yapan bir durumun olduğu anlaşılmaktadır. Muayene bulgularında ense sertliği, bedenin farklı bölgelerinde nörolojik bozuklukların bulunması ve göz dibi muayenesinde kanamanın görülmesi veya staz olması beyin kanaması tanısı koymaya büyük oranda yardımcı olur. Yapılan beyin BT veya beyin MRG’de intraserebral adını verdiğimiz beyin içine olan kanama görülürse tanı tam desteklenmiş olur ve acil tedavisi planlanır. Kanama nedeni olarak yüksek tansiyon değil de başka etkenler düşünülüyorsa ayırıcı tanıda beyin damarlarının anjiyografisi ile de anevrizmalar veya diğer damar bozuklukları gösterilebilir ve kanamanın yeri tam olarak saptanır.

    Beyin kanamasının tedavisinin amacı; öncelikle hayatı kurtarmak ardından da en iyi yaşam kalitesiyle yaşatmak adına nörolojik hasar bulgularını düzeltmek, kanamanın sebebini ortadan kaldırmak ve istenmeyen durumların gelişmesini önlemektir. Hasta komada ise öncelikle hastanın uygun pozisyonda yatırılması, hava yolunun açık tutulması, yaşam desteği sağlanması ve kafa içi basıncının azaltılması hedeflenmelidir.

    Eğer kişi komada değil de bilinci açıksa kesin yatak istirahati önerilir. Bu aşamada kafa içi basıncını artıracak her türlü etkinlikten kaçınmak adına aşağıya doğru eğilmek, gerinmek, aniden pozisyon değiştirmek ve benzer şeyler yasaklanır. Büyük abdestini yaparken ıkınma yoluyla kafa içi basıncının artmasının önlenmesi için de dışkı yumuşatıcıları ya da laksatifler kullanılabilir.

    Baş ağrısının giderilmesi için ağrı kesiciler ve anksiyolitikler gibi gerginlik azaltıcı ilaçlar kullanılabilir. Kan basıncı çok yüksekse bunu düşürmek için uygun ilaçlar kullanılmalı ve hasta havale (epilepsi nöbeti, sara) geçiriyorsa bunların önlenmesi için uygun ilaçlar başlanmalıdır. Kan damarlarında spazm olmasını önlemek için de hekim ilaç kullanabilir. Cerrahi tedaviye kanama büyükse ve ağır nörolojik hasar oluşturmuşsa ihtiyaç duyulur. Bu da ya kraniotomi yoluyla kafatası açılarak beyin içindeki kanamanın durdurulması ve boşaltılması sağlanarak bası ortadan kaldırılmalı varsa anevrizma klipsleme ameliyatı ile anevrizma kapatılmalı, ya da kasık atardamarlarından biri kullanılarak beynin içindeki damara endovasküler girişim ile müdahale edilmelidir.

    Beyin kanamalarını önlemenin en etkili yolu kan basıncını kontrol altına almak ve normal sınırlar içinde tutmaktır. Bunun için verilen ilaçların düzgün kullanılması, gerekiyorsa fazla kiloların verilmesi ve düzenli olarak egzersiz yapılması önemlidir. Önemsenmeyen, zaman zaman yükselen tansiyonunuz beyin içi kanamaya yol açarak ölümünüze veya felç kalmanıza yol açabilir. Biz hekimler öncelikle koruyucu hekimliğe önem vererek sizlerin hastalıklardan uzak, sağlıklı olmasını sağlamalıyız. Benim için önemli olan ayırıcı tanının iyi yapılması, vücudun bir bütün olarak düşünülüp değerlendirilmesi ve hastaların iyi bilinçlendirilmesidir.

  • Parkinson hastalığının cerrahi (nöroşirürjikal) tedavisi

    Derin beyin stimülasyonu, beynin derinliklerindeki milimetrik boyuttaki özel alanların sürekli uyarılması (DBS) anlamına gelmektedir. Bu işlem, bir beyin cerrahisi ameliyatı olup, beynin derin yerleşimli belli çekirdeklerinin düşük voltajlı elektrik akımı üreten elektrodlarla uyarılması esasına dayanır. Bu cerrahi tedavi, parkinson hastalığı, esansiyel tremor, distoni gibi hareket bozukluklarında, kronik ağrı tedavisinde ve obsesif kompülsif, major depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. DBS sayesinde beynin elektrik aktivitesi beynin özel çekirdeklerinde kontrollü bir şekilde değiştirilebilmekte ve tedavi sağlanmaktadır; istenmeyen etkiler gelişirse de beyne zarar vermeden ve kalıcı etki bırakmadan sistemin çıkarılması mümkündür. Uygun hastalara uygulandığında, kaliteli hayat süresinin arttığı, ilaçlara bağlı yan etkilerin azaldığı, mali yükün de önemli oranda azalıp hastaların konforlu hayat geçirmelerine önemli katkı yaptığı son yıllardaki çalışmalarda ortaya konmuştur. Beynin derin duyusal ve hareket merkezi olan talamus’un (Thalamus) VIM çekirdeği, subtalamik çekirdek (STN), ve bazal ganglia adıyla anılan çekirdek topluluğunun bir kısmı olan globus pallidus interna (Gpi) halen tedavide hedef olan ana noktalardır.

    Parkinson hastalığı Genellikle elli yaş sonrası erkeklerde daha sık görülen nöro-dejeneratif bir hastalık olup, beyinde dopamin adlı hormonu üreten beyin hücrelerinin ölümüyle ortaya çıkar. Substantia nigradaki bu hücrelerin kaybolması hareketten sorumlu çekirdek kümesi bazal gangliaya yeterli dopaminerjik sinyalin ulaşmamasına neden olur ve bu durum da beyin kabuğunun uyarıcı etkisini azaltır ve titreme (tremor), harekette yavaşlama (bradikinezi) denge bozulması, adalelerde sertleşme (rijidite) gibi şikayetlerin ortaya çıkmasına neden olur. Parkinson hastalığında ilaç tedavisi, L-dopa ve onu salgılatan ya da aynı etkiyi gösteren (agonist) ilaçlardır. DBS cerrahisi ise ilaç tedavisine iyi yanıt veren ancak ilaçların yan etkilerini tolere demeyen, ciddi psikiyatrik hastalığı ve bunaması (demans) olmayan hastarda düşünülmelidir. DBS cerrahisi, uygun seçilmiş hastalarda parkinson bulgularında ciddi oranda azalmayı ve hayat kalitesinde belirgin düzelmeyi sağlamaktadır.
    Hasta seçimi ve cerrahi öncesi prosedür Nöroloji uzman doktoru tarafından ilk muayene ve değerlendirme ve sonrasında Levodopa ilaç etkisinin, hasta ilaç altındayken (ON zamanı) ve ilaçsızken şikayetlerin değerlendirilmesi (OFF zamanı). Daha sonra cerrahiye uygun hastaların beyin cerrahisi uzmanıyla birlikte değerlendirilmesi ve detaylı beyin MR tetkiki yapılması ve nöropsikiyatrik değerlendirme. Bütün bulguların ve hastanın son olarak beyin cerrahisi, nöroloji ve psikiyatri uzmanınca değerlendirilmesi ve cerrahi tedaviye karar verilmesi.

    DBS cerrahi işlemi
    Özellikle son on yıl içinde MR teknolojisi ve nörokılavuzlama tekniklerindeki gelişmeler milimetrik boyuttaki beyin içi çekirdeklerin 1 milimetreden az oranda sapmayla nişan alınmasını ve elektrodların çok daha güvenle beyin içi yerleştirilmesini (elektrod implantasyonu) sağlayabilmektedir. Cerrahiden önce hastaya detaylı MR çekimi ve görüntülerin kılavuz yapacak makinaya yüklenmesi sağlanır ve uygun hedefler bu MR görüntüleri üzerinde üç boyutlu olarak belirlenir.

    Cerrahi işlem sırasında hasta genelde lokal sedo-analjeziyle daha nadir durumlarda da genel anestezi ile uyutulur ve anestezi derinliği, hareketleri kontrol edebilmek ve titreme, sertlik gibi şikayetlerin kaybolduğunu anlamak ve hastayla konuşmak için zaman zaman azaltılır. Kafatasında yarım santimetrelik bir burr hole yani delik açılarak uygun rotada (trajectory) 2 milimetrelik çubuk şeklindeki elektrod ilerletilerek uygun beyin çekirdeği nişan alınır ve doğru yerde olunduğu hem eş zamanlı MR görüntülerinden hem de nörofizyolojik olarak mikroelektrod kayıtlarına bakılarak kontrol edilir. Mikroelektrod kayıtlama, her bir beyin çekirdeğinin özel frekanslarda elektrik dalgası üretmesi prensibine dayanır ve uygun çekirdek içinde olunduğundan emin olunmasını sağlar.
    Elektrod uygun çekirdeğe yerleştirildikten sonra diğer ucu enerji üreten Pil’e yani battery’ye bağlanır ve bu pil gögüs bölgesinde cilt altına konarak kapalı bir sistem elde edilmiş olur. Pil ayarı dışarıdan kablosuz olarak yapılır.

  • Trigeminal nevralji,

    Trigeminal nevralji, yüze vuran, kısa süreli “şimşek çakar” tarzda ağrılardır. Genellikle ağrı, yemek yeme, su içme, dokunma, konuşma veya yüz yıkama gibi tetikleyici bir faktörle gelir. Bu ağrının nedeni sıklıkla, kafa içinde (beyincik ve beyin sapı arasında) yüz duyu sinirinin (trigeminus) üzerine olan atardamar basısıdır. Bu ağrı öncelikle ilaçla geçirilebilir. Ancak ilaç tedavisi kalıcı ağrı kontrolü sağlamaz, sadece ilaç alındığı süre içinde ağrıyı geçirir. Ayrıca ilaç tedavisinde zaman içinde yan etkilerinin ortaya çıkması veya ilacın etkisini yitirmesi gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Yine de trigeminal nevralji tedavisine ilaç tedavisiyle başlamak doğru bir seçenektir.

    Trigeminal nevraljide ilaç tedavisinin yetersiz kaldığı durumlarda cerrahi tedavi yöntemleri ağrının geçirilmesinde etkili olabilir. Bu yöntemlerin başlıcaları, trigeminal radyofrekans rizotomi (RF), mikrovaskuler dekompresyon, trigeminal gliserol rizoliz, trigeminal balon mikro-kompresyon ve “gamma-knife” uygulamalarıdır. Bu tedavi yöntemleri ile ilişkili olarak sonuçları en iyi bilinen ve etkinliği geniş olgu serilerinde kanıtlanmış yöntemler: trigeminal radyofrekans rizotomi (RF) ve mikrovaskuler dekompresyon’dur. Diğer yöntemler de tedavide etkili olabilir; ancak daha küçük guruplarda uygulanmıştır ve daha çok diğer tedavi yöntemlerinin etkili olmadığı hastalarda yapılmaktadırlar. Trigeminal nevralji’nin cerrahi tedavisi etkin olmakla birlikte, ciddi yan etkilerin ortaya çıkabileceği sinir sistemi girişimleridir; girişimler sırasında beyin zarları, beyin dokusu veya kafa sinirlerine yakın çalışılır ve bu nedenle mutlaka beyin cerrahları (nöroşirürji uzmanları) tarafından yapılmalıdır.

    Prof. Dr. Ali Savaş

  • Epilepsi!

    Epilepsi beyinde zamanzaman ortaya çıkan anormal elektriksel boşalmamalar sonucu ortaya çıkan nörolojik bozukluklardır.Status epileptikus denen çeşidi dışında kısa sürelidir, saniye yada dakikalar sürer. Konvülsüyon terimi nöbet esnasında şiddetli kasılmalar olduğunu anlatmak için kullanılır. Ancak kasılmaların olmadığı pek çok nöbet şekilleride vardır.

    Epileptik nöbet esnasında bilinç değişikliği olabilir yada olmayabilir. Nüfusun%2-5 inin hayatları boyunca 1 kez nöbet geçirdiği bilinmektedir. Hastaların yarısından çoğunda nöbetler 4-5 yaşlarında başlar.

    EPİLEPİ NEDENLERİ

    1-Kalıtım: Kendiliğinden ortaya çıkan epilepsilerin çoğunda kalıtımsal faktörler rol oynar.

    2-Beyinde lezyonlar:Doğum travması, kafa travmaları, beyin kanamaları, beyin tümörleri beynin oksijensiz kalması, beyin enfeksiyonları, beyin damar hastalıkları, epilepsiye neden olur.

    3- Sistemik Hastalıklar:Metabolik hastalıklar, zehirlenmeler, tiroid bezi hastalıkları, B6 vitamini eksikliğinde ayrıca bazı ilaçlar duyarlı kişilerde epileptik nöbete yol açar.

    Nöbetler beyinden kaynaklandığı bölgeye göre, biliç kaybı oarak yada olmadan, vücudun bir yarısında yada iki taraflı simetrik kasılma ve gevşemeler, şekilli veya ekilsiz halüsinasyonlar görmekanormal sesler duymak çığlık atmak yada sadece birkaç saniye süren dalgınlık nöbetleri şeklinde karşımıza çıkabilir.

    Epileptik nöbetler 2 gruba ayrılır.

    1-Parsiel nöbetler: 2 ye ayrılırlar

    -Basit Parsiel Nöbetler: Hasta nöbet geçirirken tek bulgu vardır. Vücudun bir bölgesini tutar. Örneğin bir ayakta yada koldakasılmalar mevcuttur. Bu türde nöbet başladığı yerde kalabildiği gibi beilerleyerek vücudun bir yarısını tutabilir. Örneğin yüzde başlayan kasılmalar ilerleyerek, o taraf kola daha sonra bacağa yayılabilir. Nöbet geçtikten sonra kuvvetsizlik olabilir. Ayrıca bu nöbet türündeelde kolda ve bacaktauyuşma yanma, karıncalanma nadiren ağrı gibi duyusal nöbetlerde görülebilir. Ayrıca deride kızarma, solma, bir takım sesler duyma, tansiyon değişikliklerinin eşlik ettiğiparsiel nöbetler vardır.

    -Kompleks Parsiel Nöbetler: Yukarda bahsedilen nöbetlere bilinç bozukluğu eşlik ettiğnde kompleks parsiel nöbetler olarak adlandırılır.

    2-Jeneralize Epileptik Nöbetler: Nöbet sıklıkla bilincin ani kaybıyla başlar ve iki taraflı oldukça simetrik hareketlerle( kasılma ve geşemeler)devam eder. Bu büyük nöbet (Grand Mal )olarak adlandırılır. Bazen yalnızca kısa süreli bir dalgınlık, yani bilincin etkilenmesi söz konusudur. Herhangi bir anormal hareket yada kasılma yoktur. Küçük nöbet (Petit Mal)

    Teşhis: Her bayılma epilepsi değildir. Epilepsinin kesin tanısı en kesin bir şekilde nöbetin işin uzmanı nörolog yada beyin cerrahı tarafından gözlemlenmesiyledir

    Epilepsi (sara) sinirsel bayılmalarla sıkça karışabilir Farklılıklar

    1-epilepsi nöbetinde hasta yer seçimi yapmaksızın düşer bu düşme sırasında bedeninde yaralanmalar olabilir. Sinirsel bayılmalarda ise hasta genellikle yumuşak zeminlere yada emniyetli yerlere kendini yaralamayacak şekilde düşer.

    2-Epilepside hastanın gözleri açıktır yada kapalı ise açmakta zorlanılmaz, Sinirsel bayılmada hastanın gözleri sımsıkı kapalı olup açılmaya çalışıldığında direnir yada gözlerini kaçırır.

    3-Epilepside hasta etraf konuşmaları duymaz, sinirsel duymalarda hasta etrafta konuşulanları duyar.

    4- Epileptikler nöbetten sersem gibi uyanırlar, sinirsel bayılmada ağlayarak uyanırlar

    5-epileptik bayılmada hasta idrarını büyük abdestini kaçırabilir, dilini ısırabilir, sinirsel bayılmada bunlar mevcut değildir.

    Hastaların oldukça büyük çoğunluğunda beyin MR ı normaldir.

    EEG ddenen beynin elektriksel aktivitesini gösteren tetkikte epileptik beyin dalgalarının görülmesi hastalığın teşhisinin konmasında değerlidir.

    Epileptik nöbetlerin aralarında normal dönem olmadan, ardarda birbirlerini izlemesi durumuna status adı verilir ve peş peşe gelen bu nöbetleri durdurmak için acil tıbbi müdahale gerekir.

    Normal koşullarda epilepsi tanımına uygun olarak, ilk epileptik nöbeti izleyen bir yıl içinde en az bir nöbet daha geçiren hastalara antiepileptik tedavi başlanır. Kullanılacak ilaç nöbet tipine göre seçilir. . ilacın kan seviyesi tedavide önemlidir. Bazı ilaçların yeterli kan seviyesine ulaşması birkaç hafta alabilir. Bu sürede nöbet görülebilir ilaç etkisiz denerek kesilmemelidir. Bazen tek ilaç nöbeti durdurmada yetersiz kalabilir bu taktirde iki bazen üç ilaç birlikte kullanılabilir. Tedavide asıl amaç nöbetlerin durdurulmasıdır ve verilen ilaç tedavisi ile yüksek oranda nöbetler durdurulmaktadır. Nöbetleri tam olarak durdurulmuş hastalarda tedaviye aynı ilaç ile ortalama 3-5 yıl devam edilebilir. Bu nedenle doktor tavsiyesi olmadan kullanılan ilaç kesilmemelidir. Bu sürenin sonunda ilaç kesildikten sonra tekrar nöbet geçirme riski mevcuttur. İlacın kesilmesi sonrası eğer epileptik nöbet artık mevcut değilse ilaç kullanımına son verilir. İlaç kullanmaya başladıktan sonra ilk haftalarda ilaca bağlı vücutta deride kızarıklık, aşırı uyku, sersemlik hissi gibi bazı te görülebilir. İlaçları kan yapımı üzerine olumsuz yan etkisi olabileceğinden tedavinin ilk bir ayı içinde birkaç kez tam kan sayımı ve karaciğer fonksiyon testlerinin kontrolü için doktora başvurulmalıdır.

    Epilepsinin Cerrahi tedavisi: Epilepsi beyinde yer alan bir patolojiye (tümör, abse, damar yumağı gibi nedenlere bağlı ise nedeni ortadan kaldırmaya yönelik cerrahi uygulanır. Ancak epilepsiye yol açan lezyon ortadan kaldırılmasına rağmen nöbetler devam edebilir. Diğer bir cerrahi yöntemde ise epilepsiye yol açan beyin bölgesine müdahale ederek epileptik boşalımlara yol açan beyin bölgesi çıkartılır.