Etiket: İhtiyaç

  • Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk edilme şeması en erken oluşan şemalardan biridir. Çocukken hepimiz güvenli ve tutarlı bir ortama ihtiyaç duyarız. Güvenli ortam, ihtiyaçlarımızın karşılandığı bir ortamı gerektirir. Yeni doğmuş bir bebek için temel ihtiyaç bakımını sağlayacak, güveneceği ve bağ kurabileceği birinin olmasıdır. Böylece temel güven duygusu gelişir. Bebek kendisine bakan kişiye bağlanır, sevgi hisseder. Bu duygu karşılıklı olur, bakım veren kişi de bebeğiyle bir sevgi bağı kurar. Sonraki dönemde başka bir ihtiyaç daha ortaya çıkar bebek büyükçe kendine yetebileceğini göstermek ister ve saygı duyulma ihtiyacını gösterir. Bu iç ihtiyaç düzgün bir şekilde karşılanan birey, ilerleyen dönemlerde herhangi bir problem yaşamadan hayatını devam ettiren bir yetişkin haline gelecektir.

    Terk Edilme Şemasının Çocukluk Dönemindeki Sebepleri Nelerdir?

    Büyüme aşaması hem bakım veren hem de bakım alan için çeşitli zorlukları içinde barındırır. Sonuçta hayat şartları, yaşanılan olaylar, bakım veren kişinin geçmişten getirdiği tatsız deneyimleri gibi durumlar çocuğun bu temel ihtiyaçlarının karşılanmasında kimi zaman yetersiz kalınmasına neden olur. Çocukluk çağının temel ihtiyaçları karşılanmadığında ise çocuk bu ihtiyacı tolere edebilmek için bazı baş etme yolları geliştirir ve çocukken geliştirdiği bu yollar büyüyünce de devam ederek bireyin hayatında sorun çıkarmaya başlar.

    Eğer çocukken öfkenin bol olduğu, çatışmalar sonrasında uzun süre küslüklerin olduğu bir ortamda yetiştiyseniz, ebeveynlerinizden erken yaşta ayrılmak durumunda kaldıysanız (travmatik bir boşanma, uzun süreli ayrılıklar) ya da bir kayıp söz konusu ise (ebeveyn kaybı) bu şemanın sizde oluşma olasılığı artar. Bunun nedeni çocukken de zorlandığınız durumlarla ilgili önlem almaya ihtiyaç duymanızdır. Hatta bir yetişkine göre buna daha fazla ihtiyaç duyarsınız.

    Terk edilme şemasının gelişmesindeki en temel neden erken yaşta ebeveyn kaybıdır. Erken yaş dönemi çocuğun ebeveynlerine en çok ihtiyaç duyduğu dönem olduğu için ebeveynin yokluğunda çocuk kendini güvende hissedemez. İlişkilerin bitebilmesine karşı bir hassasiyet, yakınlarının onu bir gün terk edeceğine dair bir inanç geliştirebilir (bunun sonucunda önceki yazımdaki savunma tepkilerini sergileyecektir). Bazen ise ebeveynler hayattadır ancak yoğunlukları ya da temas kurmadaki yetersizlikleri sebebiyle çocukla yeterince vakit geçiremezler ve çocuğun ihtiyaçlarını fark edemezler. Bu durumda da çocuk kendini güvende hissedemez. Çocuğa bakım veren kişinin sabit olmadığı, bakıcıların sürekli değiştiği durumlarda da benzer bir durum söz konusudur. Çocuk bağ kurduğu kişinin sürekli gittiğini ve her ilişkinin sonlandığını deneyimler ve güvende hissedemez. Bir çocuk yeterince korunup kollanmadığı bir ortamda yetişmişse, yeterince huzurlu bir ortam içinde büyümemişse, ebeveynleri çocuğa tutarlı davranmamışsa ilişkilerin bir gün biteceğine dair bir düşünce geliştirmesi çok muhtemeldir.

    Ebeveynlerin aşırı korumacı davrandığı durumlar da terk edilme şemasının gelişmesinde etkilidir. Aşırı korumacı ailelerin çocuklarında “hayatla tek başıma baş edemem” düşüncesi gelişmeye başlar. Yetişkinlikte bu kişiler partnerleri olmadan yaşayamayacaklarını düşündüklerinden aşırı bir terk edilme kaygısı yaşayabilirler.

    Terk edilme şemasının gelişimine sebep olan bir diğer etken çocuğun sürekli devam eden tartışmaların bulunduğu bir ortamda yetişmesidir. Çocuklar için ebeveynlerinin kavga etmesi ailelerini kaybedeceklerini, ailelerinin dağılacakları korkusunu yaratır. Her çocukta var olan ebeveynlerini kaybetme korkusu, yetişkinliğe taşınmış olur.

    Terk edilme şeması geliştirme sebebinin sadece anne baba tutumlarıyla açıklanması yanlış olur.

    Genetik faktörler de bu şemanın oluşumunda önemli rol oynar. Doğum sırasında her bebeğin anne karnından ayrılırken farklı reaksiyonlar verdiği bilinmektedir. Doğum sonrasında bazı bebeklerin ayrılıklara daha hassas tepkiler verebilmektedir. Ancak genetik yatkınlığı olmasına rağmen, güvenli ve tutarlı bir ortamda büyüyen çocuk bu şemayı geliştirmeyebilir. Benzer bir şekilde, bu şemaya genetik yatkınlığı olmayan bir çocuk, tutarsız ve bol kayıpların olduğu bir ortamda yetiştiyse bu şemayı geliştirebilir.

    O halde bu şemanın oluşumunda hem genetik yapı hem çocukluk yaşantılarımız etkilidir diyebiliriz ama her iki durumda da ayrılığa verilen tepkiler çalışılarak kişi bu duygu durumundan kurtulabilir ve bu duygularla baş etmeyi öğrenebilir.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Ebeveyn Olmadan Önce!

    Ebeveyn Olmadan Önce!

    Yeni doğan bir bebeğin ihtiyaç duyduğu bakım ve korunmaya, dünya üzerinde hiçbir canlı muhtaç değildir. Bir bebeğin çevresinin ve özellikle annesinin olumlu/olumsuz tüm davranışları onun hayatı üzerinde belirgin izler bırakır. Davranışlarımız üzerinde kalıtım ve çevrenin hangi oranda etkili olduğu konusu sürekli tartışılmaktadır. Son yıllardaki gelişmeler, kalıtımla gelen kısmın eğilimlerimizi belirlerken, bu eğilimlerin nasıl bir kişilik özelliğine döneceğine ise çevrenin şekil verdiğini ifade etmektedir.

    Yeni doğan bir bebek için ilk etapta ilgilendiği tek kişi annesidir. İlk akla gelen annenin en asli görevinin bebeğinin temel ihtiyaçlarını (açlık, ısınma, altının temizliği, bedensel rahatsızlıkları…) gidermek olduğudur.Bununla birlikte temel ihtiyaçların ön planda olduğu ilk senede gözden kaçırılmaması gereken bir diğer ihtiyaç ise güven duygusudur. Bebeğin bir yetişkine güven duymayı öğrenmesi çok önemlidir. Çünkü çevreye duyulan güven ile kişinin kendisine duyduğu güven arasında çok derin ve güçlü bir ilişki vardır. Kişi kendisine güvendiği takdirde çevresinden korkmaz ancak kendisine güvenmediği durumda çevresinden korkar ve kendisini çaresiz hisseder. Binanın temelinin sağlam olması ne kadar önemliyse bir insanın da güven duygusunu ilk yıllarında kazanması o denli önemlidir.

    “Altıncı his” diyerek tabir ettiğimiz sezgicilik toplumumuzda özellikle annelerimizin en sık kullandığı ifadelerdendir. “Hissediyorum, oraya gitmen senin için iyi olmayacak ya da içimden bir ses bunu söylemen gerektiğini söylüyor…” gibi cümleleri pek çoğumuz duymuşuzdur. Peki, biz yetişkinler bir şeyleri sezerken, bebeklerimiz neler yapıyor? İşte bu kısım çok önemli: Bebekler sezgiledikleri şeyleri tamamen bilinçaltına geçirirler. Annelerinin kendilerine olan tutumunun içten ya da zoraki, sevecen ya da gergin olup olmama durumlarını rahatlıkla sezebilirler.Ve güven duygusunun oluşumunu sezgi gücünü kullanarak başarırlar.

    Bebeğin temel güven duygusunu kazanmasında en önemli etmenler arasında KAYGILI EBEVEYN figürü vardır. Bu durum oldukça yaygın görülen ve bir bebeğin geleceği için oldukça sıkıntılı bir süreci barındırmaktadır. Kaygılı ebeveyn, yaşamın getirdiği sorumlulukları üstlenemeyen ve ebeveynlik rolüne tam olarak hazır olmayan kişilerdir. Çoğunlukla bu kişilerin kendi anneleri ya da babaları da kaygılı kişiliklerdir. Çünkü kaygı, çok bulaşıcı bir duygudur. Bebek,ebeveyninin kaygısını kendisiyle içselleştirir ve gelecekte sürekli telaşlanan, tedirgin bir yetişkin olma adayı haline gelir.Ebeveynlerin anne-baba olmadan önce kaygılı bir yaşam tarzına sahip olup olmadıklarını değerlendirmeleri önemlidir. Kaygılı olma durumu salt olarak ebeveynlik rolünün bir getirisi olamamakla birlikte, günlük işlevsellik üzerinde de zorluklar yaşatır.

    Temel güven duygusu üzerinde önemli olan bir diğer etmen ise TUTARLI DÖNGÜ’dür. Bebeğin ihtiyaç duyduğu beslenme ve uykunun bir döngüyü takip etmesi çok önemlidir. Buna kısaca düzen de diyebiliriz. Bebek aileye katıldıktan sonra ebeveynler, bebeklerinin kendilerine uyum sağlamasını beklemektedirler. Ancak olması gereken, bebeğe göre şekillenilmesi ve bir düzen oturtulmasıdır. Hergün aynı saatlerde beslenmesi, gün içi ve akşam uyku saatlerinin düzenli olması bebeğin büyürken ihtiyaç duyduğu güven kaynağıdır.Askeri bir disiplinden bahsetmiyoruz tabi ki ama düzeni oturtmak için dikkat edilmesi gereken hususları da gözden kaçırmamalıyız. Yaşamın ilk yıllarında tutarlı bir hayat yaşayan yetişkinlerin hem okul hem sosyal yaşamlarının daha kolay ve olumlu geçtiği görülür.

    Sürekli kullandığım bir ifade vardır: Herkes biyolojik olarak anne-baba olabilir ancak duygusal anlamda bu duyguyu herkes yaşayamaz herkes hazır olamaz. Toplumumuzda çok yaygın bir tutum olarak gördüğüm, bebeğin bir oyuncak olarak görüldüğüdür. Ve bu oyuncağa olabildiğince sınırsız, müsahamakar ve tutarsız davranışlar sergileyen ebeveynler ve çevrenin yaklaşık beş-altı sene sonunda soluğu danışmanlık merkezlerinde, hastanelerde almış olduğunu görüyorum.“Sihirli bir çubuğunuz var mı? Çocuk, okula başlayacak ve işler hiç yolunda gitmiyor.” Bizler de bu durumun yaşanmaması adına toplumumuzun her kesimi için farkındalık çalışmaları yapıyoruz.

    Biz uzmanlar, her zaman ihtiyaç dahilinde görev yerimiz neresi olursa olsun yardımcı olabilmek adına çalışıyor ve bunu severek yapıyoruz. Ancak istiyoruz ki bir şeyler biraz daha fazla duyulsun ve fark edilsin. Eğitim programları daha fazla takip edilsin, daha fazla kitap okunsun, akıllı telefonlara bakan ebeveyn profili azalsın, (ihtiyaçtan) daha fazla kazanmak için akşam çocuğunun uyku saatini kaçırmayan babalar artsın, çocuğunu oyalamak için çantasından tablet çıkaran değil kalem-defter-kitap çıkaran ebeveynler çoğalsın…

    Gerekli olan şey sadece biraz değişim. Ebeveyn olmadan önce LÜTFEN düşünün!

    Gelişim ve değişim kelimeleri size ne ifade ediyor? Hayatınızda ne kadar yer alıyor?

    Çocuk yetiştirmek, bir yetişkini şekillendirmektir.

    Çocuk yetiştirmek, ebeveynin kendisini yetiştirmesidir.

    Çocuk yetiştirmek, gelecektir.

    Çocuk yetiştirmek, sorumluluk ve fedakarlıktır.

    Çocuk yetiştirmek, örnek olmaktır.

    Çocuk yetiştimek, ekip işidir.

    Çocuk yetiştirmek, okumaktır, okumaktır, okumaktır.

  • Evlilikte Arzu, İstek, İhtiyaç, Beklentiler ve Bunların Çatışması

    Evlilikte Arzu, İstek, İhtiyaç, Beklentiler ve Bunların Çatışması

    İki farklı birey evlendiklerinde eşlerden her ikisi de arzu, istek, ihtiyaç ve beklentileriyle bir sistem meydana getirmektedir. Bu sistem rollerin değişimini de beraberinde getirmektedir. Evlenmeden önce sevgili rolündeyken evlendikten sonra karı koca rolüne geçilmiş olması rol değişimine örnek olarak gösterilebilir. Evlilikle oluşan sistem ile yeni amaçlar ve işlevler belirirken, sevgiliyken sahip olunan amaç ve işlevler arka planda kalabilmektedir. Bu bağlamda, rollerin değişimi, kişilerin evlilikten beklentilerini de değiştirmektedir.

    Söze dökülmüş ya da dökülmemiş olabilmekle birlikte herkes evliliğe bazı beklenti, ihtiyaç, arzu ve isteklerle girmekte ve bunların karşılanmasını beklemektedir. Ancak evliliğin içerisinde beklentilerin arzuların ihtiyaçların değişebilir olması sebebiyle her zaman karşılanabilir olması mümkün değildir çünkü bu karşılanmasını beklediğimiz amaçlar bazı faktörlerden etkilenmektedir.

    Evliliğe dair beklentilere dayalı faktörler kimi zaman çiftler arasında probleme yol açabilmektedir. Evliliğe dair beklentilere sadakat, bağlılık, aile olma, diğerlerine karşı süregelen destek, çoğalma, sığınak, statü, maddi destek gibi durumları örnek olarak gösterebiliriz. Diğer yandan, evlilik sistemine genellikle farkında olmadığımız ama bazen de farkında olduğumuz beklentiler ile birlikte girmekteyiz. Farkında olduklarımız, eş tarafından kabul edilmiş olsun ya da olmasın beklentilerin, ihtiyaçların eşe ifade edilen yanının olmasının yanında öfke, utanç ve reddedilme korkularından dolayı ifade edilemeyen yanları da vardır. Farkında olmadıklarımız ise, genellikle zıtlıkla karakterize olan arzu, istek ve ihtiyaçlardan oluşmaktadır. Yakınlık-uzaklık, bağımlılık-bağımsızlık gibi.. Eşin uzak dururken yakınlık istiyor olması ile arzu ve isteklerin zıttını barındırıyor olmamız buna örnek olarak verilebilir.

    Diğer bir yandan, biyolojik kökenli olmasının yanında ailesel ve kültürel çevrelerin etkisiyle oluşan, bireyin içsel ihtiyaç ve arzularından da ortaya çıkan bazı faktörler vardır. Bunlar biyolojik belirlenmişliğimiz ve karşılıklı eylemselliğimize dayalı faktörlerdir. Eşlerden birinin beklentileri karşıladığı ancak diğerinin karşılamadığını hissetmesi ile oluşan ”gizli duygusal karşılık” evliliğin işlevselliğinin etkileyen bir hal alabilmektedir. Gizli duygusal karşılık bazı alanlardaki uyumsuzluklar ile ortaya çıkabilmektedir. Bunlar; bağımsızlık-bağımlılık, aktiflik-pasiflik, yakınlık-uzaklık, gücün kullanımı-suistimali, yalnızlık ya da terkedilme korkusu, hükmetme ve kontrol etme ihtiyacı, sevgi, eşlerin kendinin ve birbirinin kabulü gibi alanlardaki farklılıklar olarak örneklenebilir ve evlilik içerisinde problemlere yol açabilir. Örneğin; bağımsızlık-bağımlılık alanına baktığımızda, eşlerlerden birinin kararları alırken, harekete geçerken eşine ihtiyacı oluşu diğerinin ihtiyaç duymadan kendi kendine karar alabilir oluşu çiftler arasında uyumsuzluğa sebep olabilir.

    Evlilik problemlerinin diğer bir faktörü ise dışsal odaklardır. Bireyin karakterine sadece ebeveynler etki etmemektedir. Ebeveynlerimizin ebevenyleri, onların ebeveynleri olmak üzere geçmiş 7 kuşaktan karakterimiz etkilenebilmektedir. Bu belirlenmişliklerimiz ise bizim tekrarlayan ilişkisel davranışlarımızı oluşturmaktadır. Bu durumda biyolojik ve ebeveynlerimizle belirlenen davranışlarımız ilişkilerde çiftler arasında problemlere yol açabilmektedir. Bu problemlerin bazı dışsal odakları vardır. Bu dışsal odaklara örnek verecek olursak, çocuk yetiştirme, cinsel ilişki sıklığı, paranın yönetimi gibi tutumlardaki farklılıklar olduğu kadar siyasal ilişkiler, kıyafetler, okul, kültür, ilgi alanlarındaki farklılıklar gibi ilişkisel durumlar söylenebilir.

    Bireyin içsel ihtiyaçları, evliliğe dair beklentileri ve evlilik problemlerinin dışsal odakları bireylerin arzu, istek, ihtiyaç ve beklentilerini etkilemektedir. Arzu, istek, ihtiyaç ve beklentiler zaman zaman karşılanıp zaman zaman karşılanamamaktadır. Bu karşılanmama durumunda ilişkiler zora girmektedirler.

  • Şemalarımızın Oluşumunda Temel İhtiyaçlarımızın Rolü

    Şemalarımızın Oluşumunda Temel İhtiyaçlarımızın Rolü

    Daha önceki yazımda, şemalarımızdan, şemaların bizim zihinsel yapılarımız olduğundan, aslında hayatımızı kolaylaştırmak için olduklarından ama zamanla katı ve değiştirilmesi zor yapılarından dolayı bizi engelleyebildiklerinden bahsetmiş ve bununla ilgili birkaç örnek vermiştim. Bu hafta şemaların nasıl ortaya çıkabildiğine bir bakalım isterseniz. Şemaların çocukluk ve ergenlik döneminde temel ihtiyaçların yeterli bir şekilde giderilmesi ya da yeterli bir şekilde giderilmemesiyle ortaya çıktığını ve yetişkinlik döneminde de kişinin temel ihtiyaçlarını yeterli bir düzeyde karşılayabilmesini ya da karşılayamamasını, seçimlerini, ilişkilerini, başarılarını ya da başarısızlıklarını, amaçlarını etkilediğini söyleyebiliriz. Şemaların oluşumuna etki eden temel ihtiyaçlardan bazıları şunlardır:

    1. Bağlanma: İlk başta bebek ile anne ya da bakım veren kişi arasında bebeğin ihtiyaçlarının yeterli bir şeklide karşılanmasıyla gelişen ilişkidir. Bebeğin ihtiyaçları yeterli düzeyde karşılanmıyorsa  anne veya bakım verenle arasında güvenli bağlanma gelişemez. Eğer yeterli karşılanıyorsa ancak o zaman güvenli bağlanma gelişebilir. İlk başta bebeğin dünya algısı annesinden veya bakım verenden ibaretken gittikçe genişler ve anne ile arasında geliştirdiği bağlanma modelini dış dünyadaki ilişkilerine de geneller. “Evet ben güvenilir bir yerdeyim” ya da “Hayır ben güvenilir bir yerde değilim” der. İşte bu noktada bir şema oluşmuştur. Bu şema yetişkinlik yaşamını ilişkilerini, evliliğini vs. etkiler.

    2. Ait Olma: Bu yine çocukluk ve ergenlik dönemindeki ihtiyaçlardan biridir. Bir aileye ait olma, bir gruba ait olma, sahiplenilme ve sahiplenme ihtiyacıdır. Bunun için benzer ilgi alanları, benzer düşünceler, benzer davranış veya duygular, anlama ve anlaşılabilme gibi özelliklerin olması gerekir ki çocuk ya da ergen kendisini oraya ait hissedebilsin.

    3. Benlik Algısı: Yine bebeklik yıllarında temelleri atılan bu algı aslında annenin bebeği ile göz teması kurması, ona dokunması, ona gülümsemesi gibi davranışlarla gelişmeye başlar. Bebek “Evet ben sevilen bir şeyim” ya da “ Hayır ben yeteri kadar sevilmiyorum” algısını geliştirebilir. Bu dönemlerde diğer kardeşlerin varlığı da önem taşır. Ya da çocuğa veya ergene söylenen sözler, Başarısızssın, Şişmansın, Akılsız mısın, Sakar mısın, Ne kadar salaksın, Gerizekalı gibi olumsuzluk içeren ifadeler ya da, sana güveniyorum, bu konuda senin azimli olduğunu düşünüyorum gibi olumlu ifadeler de çok önemlidir.  Nitekim sonuçta olumlu benlik algısı ya da olumsuz benlik algısı oluşur.

    4. Özgürlük: Hareket özgürlüğü ve ihtiyaç ve duyguların ifade edilebilmesinin özgürlüğüdür. Kişi kendisini ifade edebildikçe özgür olduğunu hisseder ve bunun sorumluluğunu alabilir. Bu da çocukluk ve ergenlik döneminde sınırları doğru belirlemek ve aile içerisinde demokratik bir yapının oluşması ile mümkün olabilir. Yoksa çocuk veya ergen kendisini engellenmiş hissedecektir .

    5. Yeterlilik: Yapılan şeylerde veya bir şey yapılması düşünüldüğünde kendisini yeterli hissedebilme duygusu da çocukluk ve ergenlik döneminden itibaren gelişir ve olgunlaşır. Yapılması ve aşılması gereken durumlar olduğunda çocuğu ve ergeni yeterli düzeyde desteklemek, yeterli düzeyde geri planda durmak da yeterlilik hissini güçlendirecektir. Kavanozu açmak isteyen bir çocuğa “Sen onu yapamazsın bırak elinden kırılacak şimdi göreceksin” demek yerine “İstersen deneyebilirsin” demek ama kontrol altında tutmak gibi basit şeylerle yeterlilik duygusu oluşur.

    6. Kendiliğindenlik ve Oyun: Yine çocukluk döneminde oyun çocuk için hayatın bir parçası ve anlamıdır. Yapay olmayan kendiliğinden içinden geleni ifade edebileceği yerdir. Bu kendiliğinden kendisini ifade edebileceği oyun alanı onun kendisini ve dünyayı anlamlı kılmasını sağlar. Oyunun içinde  bir nevi hayatın anlamı vardır ve bu da önemli bir ihtiyaçtır.

    7. Sınırlar ve Öz Denetim: Yeteri kadar sınırın olması gerekir, Hiç sınırın olmaması, çocuğun gencin dünyayı algılamasını zorlaştırır ve kendini güvende hissetmesini engelleyebilir. Bunun yanı sıra kendi kendisi yönetebilme becerisi de öğrenmeli yaşına uygun olarak ihtiyaçlarını kontrol edebilmeyi öğrenmelidir. Ne zaman acıktığını, ne zaman tuvaletinin geldiğini doğru yaşta kendisi karar vermelidir ki hayatının diğer aşamalarında da diğer dürtülerini kontrol edebilsin. Ne yapacağına nasıl yapması gerektiğine sağlıklı bir şekilde karar verip bununla ilgili sorumluluğu alabilsin.

    Bu temel ihtiyaçların insanın kendisini gerçekleştirebilmesini yani içindeki özü ortaya koyabilmesi açısından sağlıklı bir şekilde karşılanması gereklidir.  Giderilemeyen her temel ihtiyaç kendine has problem alanları yani şema alanları oluşturur. Bu durumda bizim yaşantımızı olumsuz etkiler ve bazen biz bunun farkında bile olamayız.

  • Hedef

    Hedef

    “Hedefsiz bir insanın varlığından şüphe ederim”

    Hz. Mevlana

    Vurulması gereken koordinatları bilmeyen savaş uçağı pilotu, ders çalışmaya otururken yarın hangi sınavın olduğunu bilmeyen öğrenci, tarlaya ekim için geldiğinde çuvallarda hangi mahsulü taşıdığını bilmeyen çiftçi, tatile çıktığında nereye gideceğini hiç düşünmediğinden terminalde şaşakalan bir çift. Ne kadar saçma görünüyor değimli? Olur mu öyle şey? Bu insanların her biri önceden bu bilgilere erişip hazırlanırlar. Yani hedeflerini belirlerler; yoksa hedef belirlemeden bir işe girişmek, çabalamak ne kadar ahmakça diyebilirsiniz. Doğru! Aslında birçok davranışımızı seçtiğimiz hedefler doğrultusunda gerçekleştiririz. Ancak bunların çoğu kısa vadeli, çabuk zevke dönüşebilen, zorlayıcı olmayan ve aşırı mücadele gerektirmeyen hedeflerdir. Ne var ki insanoğlu küçük hedeflere ulaşmaktan çok mutlu olmaz. Kitabımızın başında bahsettiğimiz temel ihtiyaçları karşılamayı arzular. Bu bir yaratılış özelliği ve işe yarmayan olmak insanı ne kadar umursamaz görünse de mutsuz eder. Bu yüzden gerçekten bir gayesi olmayan ve üretemeyen ve başarılı olamayanlar sanki bütün bunlar oluyormuş gibi yalan söylerler ya da küçük başarılarını abartarak aynı potaya gelmek isterler. Güçlü bir ihtiyaç varlığını ispatlamak.

    Cansız varlıklara dikkat edin! Atom çekirdeği etrafında dönen elektronlar canlı karıncalardan bile daha dinamiktir. Evrende cansız olduğunu bildiğimiz nice gezegen yıldız ve galaksi milimetrik hesaplarla yörüngesinde koşturup durmaktadır. Ya canlılar! Ağustos böceğinin hikâyesi sadece bir hikâye. Yazın tembellik ettiği ve kışın karıncaya muhtaç olduğu sadece insanoğluna bir benzetme. Hiçbir hayvan eğer insanoğlu müdahale etmezse, başka bir hayvana dilencilik etmez. Çünkü onun genetiğindeki hassas programları, yani içgüdüleri bütün yolları tarif eder ve mücadeleyi asla bırakmazlar. Yeryüzündeki dilencilik sadece insanların uğraştığı bir iştir. Keşke böyle bir uğraşı hiç olmasa. En ufak mikroorganizmalardan en devasa yaratıklara kadar yaşayan tüm canlılar şaşmaz bir hedefin peşinde koşarlar. Asla vazgeçmezler ve mutlaka kendi alanlarında sayısız başarılar elde ederler. Bununla birlikte onlardan çok daha muhteşem yeteneklerle donatılmış ve hiçbirinin sahip olmadığı zekâsı sayesinde sürekli gelişebilen tek varlık olan insan, neden çok daha mücadeleci ve başarılı olamasın. Bunun için bir kez daha nereye gittiğinizi ve neden gittiğinizi düşünün!

    Bu ihtiyaçlar her zaman bedensel olmayabilir; psikolojikte olabilir. Mesela insanlar genellikle kendilerini seven insanlarla birlikte olurlar. Siz hiç ‘benden nefret eden insanlarla birlikte yaşamayı çok severim’ diyen birini duydunuz mu? Burada sevilme ihtiyacını karşılamak amaçtır. İyi bir sanatkâr olmayı arzulayan sanatçı eserlerini insanların beğenmesini ve takdir edilmesini bekler. Takdir de bir ihtiyaçtır. Küçücük bir çocuk bile çekyata çıkmayı başardığında arkasına dönüp bakar; kutlasınlar, takdir etsinler diye. İnsanlar neden bu kadar çok koltuk kavgası yapıyorlar dersiniz. Statü ve saygınlık kazanmak da bir ihtiyaçtır. Üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenci sevdiği bir mesleği hedef edinmiş Tıp seçmiştir. Aslında örtülü amacı da doktorluk mesleğinin saygınlığıdır.

    “Büyük adamların amaçları, diğerlerinin yalnızca istekleri vardır.” DÜNYA ATASÖZÜ

    Bir düşüncenin hedefe dönüşmesi için şu aşamalardan geçmesi gerekir:

    1. İhtiyaç hissetme ve İhtiyaçlarının farkında olma.
    2. Pragmatist hayal kurma
    3. Arzulama
    4. Sistematik ve bilinçli hedef koyma

    “Güçlü kararlar, güçlü arzuların ürünüdür.”

    Hayallerimiz ihtiyaç ve beklenti zeminine oturduktan sonra o hayalimizi ne kadar istediğimiz çok çok önemli. Onun için yüzlerce yarışçıdan bir şampiyon çıkıyor. Milyonların içinden bir başbakan seçiliyor. Hiç biri şansım yaver gitti demez, çünkü ateşli sıtma gibi iliklerine işleyen arzuları ve boylarını aşan terlerine vefasızlık etmek istemezler. Üniversite iki milyona yakın adaydan istenen bölümlere ilk 50 bin’i girebiliyor. Buda milyonu aşkın insanı geride bırakacak performans gerektiriyor. Gerçekten böyle bir sınavı kazanmak çok zor. Tabi ki istediği bedellerde var. Bedelini ödeyenler zafer kazanabilir.  Türk insanının bağımsızlık zaferinin bedelini düşünürseniz, Balkan, Rus, 1. Dünya ve Kurtuluş savaşlarını dâhil edersek milyonların kanını görürsünüz. Öksüz kalmış, eşini kaybetmiş, açlık ve sefalete düşmüş, yurtları işgal edilip esir alınmış, malı ve namusuna kast edilmiş milyonları görürsünüz. Peki, bizim bedelimiz nedir? Bu sınavı kazanmak için canımızdan, sağlımızdan, mutluluğumuzdan mı o9lacağız? Hayır. Hiç de kendimizi yıpratacak, kalıcı hasarlar meydana getirecek kayıplarımız olmayacak. Sadece zevklerimizi, eğlencelerimizi, boş vakitlerimizi, sosyal aktivitelimizden bir kısmını düzenleyeceğiz. Birazcık kısabiliriz, erteleyebiliriz, robotlaşmadan ama işimizin farkında olarak düzenleyeceğiz. Bir de başarının diğer gereksinimleri olan öğrenme teknikleri ve donanımları kazanancağız. Ve sonuçta ömrümüzün sonuna kadar başarmış bir insanın özgüveniyle ve kendimizin şampiyonu olarak yaşayacağız. Hayal ettiğimiz hayatı hedefleştirmiş ve sonunda elde etmiş olacağız. Ne dersiniz? Hayallerimiz sadece hayal olarak mı kalsın, yoksa onları hedef yapıp koşalım mı peşinde, ona kavuşana dek?

    İnsanların büyük bir kısmının başarı düzeyleri kapasitelerinin altındadır. Potansiyeli performansa dönüştürmenin ilk adımı kapasitemizi keşfederek ona uygun bir hedef geliştirmektir. Hedeflerini belirleyen insanlar bazen sadece ilgi duyduğu bir alana odaklanıyor. Bazıları aslında sevmediği bir noktayı sırf prestijinden ötürü hedef seçiyor. Hedefsiz insanların tamamı, hedefi olanlarında doğru niteliklere göre seçim yapamayanları başarısız olur.  Yunus Emre’nin yüzlerce yıl önce dediği gibi insan önce kendini bilmeli, kendini tanımalıdır.  Potansiyelini bilmeyen öğrenciler genelde daha küçük hedefler koyarak riske girmemiş olurlar. Bazıları da çok üstünde hedef belirleyerek çok çalışmak zorunda kalır yinede istediği başarıyı elde edemez. Bu sefer de he çok enerji sarf eder hem de özgüveni gittikçe düşer. Çok emek harcamasına rağmen başarıya ulaşamaz. Gardner’in çoklu zekâ kuramına göre en az sekiz zekâ alanında değerlendirilen zekânın birde zihin sel performans derecesi düşünüldüğünde beynin anlaşılmasının hem çok gerekli hem de biraz zor olduğu anlaşılıyor. Bir insanın matematiksel zekâ alanı çok gelişmişken sözel becerisi daha az gelişmiş olsun. Bu öğrencinin ben edebiyat alnını çok seviyorum diyerek bu yönde çalışması sadece ilgisine göre hedef koyduğunu gösterir. Bu seferde hem mevcut gelişmiş zekâ alanını kullanamamış olur, hem de diğer alanın da yer tutabilmek için çok fazla gayret sarf etmek zorunda kalır. Yinede çok iyi bir edebiyatçı olacaktır diyemeyiz. Tabi ki bir alanda çok emek harcayan birisi belli noktalara gelebilir ve hatta başarılı da olabilir. Burada asıl anlatılmak istenen zihinsel enerjinin tasarruflu kullanımı ve daha üstün başarılara daha kısa sürede ve daha sağlıklı ulaşabilmektir. Yoksa insanları yetenekleriyle sınırlandırmak gayesi güdemeyiz. Ancak şu da var ki zaten doğuştan belli genetik sınırlamaların varlığı da reddedilemez bir gerçek. Buna rağmen yetenekler geliştirilebilir, zayıf alanları güçlendirilebilir.

    HEDEF SEÇİMİNDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR:

    1. Mesleğe dönük hedef seçilmesi
    2. Mantıkla açıklanabilir olması
    3. Ulaşılabilir olması
    4. Motive edici olması
    5. İhtiyaç ve beklentileri karşılaması
    6. Kesin ve net olması
    7. Ölçülebilir olması
    8. Belirli bir zaman dilimine göre ayarlanmış olması ve birimlere bölünmesi
    1. Faydalı olma amacı güdülmesi

    Fatih’in yastığındaki İstanbul krokisi gibi hedefinizi sık sık seyredin. Ona ulaştığımız anı hayal edin sıkça. Sevinicinizi, coşkunuzu, yakınlarınızın mutluluğunu hayal edin. Özellikle ders çalışmak istemediğiniz zamanlarda ve de yatağınıza uzandığınızda…

  • Alışveriş Psikolojisi

    Alışveriş Psikolojisi

    “Eğer mağazalara sadece bir şey satın almaya ihtiyacımız olduğunda girseydik ve girdiğimizde de yalnızca almaya ihtiyacımız olan ve almayı planladığımız şeyi almakla kalsaydık, ekonomi çökerdi.” Paco Underhill

    İnsanlar ekonomik faaliyetleri sonucunda elde ettikleri gelir ile yaşam giderlerini karşılar. En temel yaşam giderleri biyolojik ihtiyaçlardır. Gıda, barınma, giyim, sağlık vs… Daha sonra eğitim ve gelişimlerine yönelirler. Bunlar karşılandıktan sonra da tatil ve eğlence faaliyetlerine harcama yapar. Bu genel tespitler geçerliliğini hala koruyabiliyor mu dersiniz? Günümüz de ihtiyaçlar harcamaların çok altında kalmıştır. Ürün çeşitliliği ve niteliği inanılmaz düzeylere ulaşmış, insanların arzularını sürekli satın almaya kamçılamaktadır. Alışveriş merkezleri, mağazalar&marketler zincirleri şehir hayatında sosyal, kültürel ve ekonomik hayatın çok önemli bir parçası haline geldi. İnsanlar gezi, buluşma, sosyalleşme ve harcamayı bu şekilde birleştirmiş oldular. Ancak kontrolsüz, aşırı ve ihtiyaç fazlası harcamalara son zamanlarda daha sık rastlıyoruz. Peki insanların büyük bir kısmı neden ihtiyacı olmamasına rağmen alışveriş ihtiyacı hissediyor? Alışveriş bireyin hangi duygularını tatmin ediyor?

    Alışverişte gerçek ihtiyaçlar dışında 2 faktör etkilidir. Birincisi psikolojik çatışma ve doyumsuzluğun dışa vurumu. Satın almak ve sahip olmak; geçici de olsa insanları rahatlatan, tatmin eden ve güçlü hissettiren, insanlara güven ve haz veren bir olgudur. Aslında İçinde çözemediği duygusal eksiklerini alışverişle kapatmaya çalışan birçok kişi mevcut. İkincisi ise reklamların algı yönetimidir. Yani sanal ihtiyaç oluşturmak. Kişiler ihtiyaçları olduğu için değil, ihtiyacı oldukları düşündürülen şeyleri alırlar. Reklamlarla hangi duygulara göndermeler yapılır? Erkeklerin güce ve cinselliğe düşkünlüğü üzerinden, arabanın motor gücü cinsellikle birleştirilir. Cinsellikle ilişkisi olmayan ürünlere cinsel mesajlar yerleştirilir ve erkeğin bilinçaltına gönderme yapılarak o ürüne ihtiyacı olduğu algısı verilir. Kadınlarda ise içindeki güven ve kendini değerli hissetme ihtiyacı marka algıları üzerinden okşanır. Her markanın bir imaj algısı vardır ve kadınlara o markayı kullandıkları takdirde, bu imaja sahip olacakları ve ihtiyaç duydukları onaya, sınıf aidiyetine ancak bu marka ile kavuşacakları mesajı verilir. Çözüm aslında çok basit ama aynı zamanda çok zordur. Varoluşundaki değeri, kendi içinde bulan insan yani kendi değerini bilen ve kendini seven, kendisiyle barışık insan; onay mekanizması olarak sadece kendi onayını arar, dışarıda onay aramaz ve şişirilmiş maskelere, markalara ihtiyaç duymaz.

    Bazı insanlarda sürekli satın alma dürtü ve davranışı o kadar ilerlemiştir ki artık ciddi bir patolojik bağımlılık tablosu oluşturur. Bu bağımlılığa onyomani diyoruz. Onyomani; alışveriş bağımlılığı ya da takıntılı alışveriş davranışı olarak tanımlanabilir. Çoğu zaman ihtiyaç dışı ve kontrolsüz bir şekilde para harcama, aşırı alışveriş yapma arzusu, alışverişi ve para harcama ile yoğun zihinsel meşguliyet şeklinde gözlemlenir. Kişi ağırlıklı olarak kızgın, üzgün ya da kaygılı hissettiğinde alışveriş yapma ihtiyacı ve arzusu sergiler; alışveriş sırasında keyif, zevk ve coşku; alışverişin kısa süre sonrasında da geçici bir rahatlık, haz ve doyum hissederken; uzun vadede suçluluk, utanç ve sıkıntı hisleri belirginleşmeye başlar. Bir süre sonra, harcanan paranın miktarının ve yapılan alışverişin başlı başına kişinin hayatı için bir problem yaratmaya başlaması ile durum patolojik bir kısırdöngü haline gelir. Kişi, hayatındaki insanlarla ve yakınlarıyla para ve harcamalar konusunda tartışmalar ve çatışmalar yaşamaya başlar. Alışverişin tutarı ve alınanların miktarı konusunda yakın çevresine yalanlar söylemeye başlar; yanında kredi kartları olmadan kendini “eksik”, “yarım” hatta “kaybolmuş” gibi hisseder. Zaman içinde, kişinin özel, ailevi ve sosyal hayatında ilişkisel çatışmalara zemin hazırladığı gibi, mesleki ve maddi problemlere de neden olur.

    Alışveriş bağımlılığından kurtulmak için psikolojik destek, bireysel ve gurup tedavi, aile ve arkadaş desteği oldukça önemlidir. Bunun yanısıra alınabilecek kişisel önlemler şunlardır:

    Eğer böyle bir bağımlılığınız olduğunu düşünüyorsanız daha çok nakit para ile alışveriş yapmaya yönelin, böylelikle ödeyemeyeceğinizin üzerinde kredi harcamamış olursunuz.

    Bir alışveriş listesi yapın ve o listedekiler dışında birsek almamaya özen gösterin

    Alışverişe yalnız çıkmamaya özen gösterin. Yanınızda sizi frenleyecek birilerinin olması oldukça önemli.

    Kendinizi kötü hissettiğiniz ve iyi hissetmek için alışveriş yapma ihtiyacı hissettiğiniz anlarda yürüyüşe çıkın veya egzersiz yapın. Yürüyüşe çıkarken yanınıza para ya da kredi kartı almamaya özen gösterin.

  • İlişkilerde Bağımlı Kişilik

    İlişkilerde Bağımlı Kişilik

    Bebek ilk doğduğundan itibaren bazı temel gereksinimler için anneye ihtiyaç duyar. Bunlar; karnını doyurma, altını temizleme ve uyutma gibi temel ihtiyaçlardır. Bu yüzden bebek kendi ihtiyaçları kendi karşılayamadığı için anneye bağımlı olur. Yaş ilerledikçe çocuğun dış çevreye duyarlılığı gelişir. Kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılamayı ister ve bunun için denemeler yapar; kaşığı eline alıp yemek yeme, yürümeye çalışma, üstünü giyinme gibi. Bunları öğrenmeye ve uygulamaya başladığında bağımlılığı azalır. Kuşkusuz her çocuk ailesi için çok değerlidir. Onu gelişimi ve konforu için elimizden geleni yapmak isteriz fakat bunu isterken farkında olmadan birtakım hatalar yapabiliriz. Bunlar; gece uyurken korkmasın diye beraber uyumak, sık sık müdahalelerde bulunmak, onun yerine yapmaya çalışmak ve etrafı kirletip veya kırıp dökmemesi için engelleyici olmak gibi davranışlar çocuğun bağımsız hareket etmesini önler ve aile ile çocuk ilişkisinde bağımlılık oluşmasına yol açar. İlerleyen yaşlarda hem aile hem de çocuk için yaşamını sürdürme zorlayıcı olmaya başlar. Bu sorunlar;

    • Okul çağına geldiklerinde okula gitmek istemezler, arkadaşlarıyla uyum sağlamakta zorlanırlar

    • Kendi kararlarını hiçbir zaman kendileri alamazlar, başkalarının onun yerine karar vermelerini beklerler

    • Bir konuda fikir yürütmekte çekinirler; başkalarının ondan daha iyi bildiğini düşünürler

    • Sorumluluk almak istemezler

    • Her zaman başkalarından yardım isterler; anne, baba, arkadaş, eş, kardeş gibi

    • Partner seçerken aileden destek alırlar

    • Romantik ilişkilerinde de bağımlı olurlar, ayrılık onlar için katlanamaz bir durumdur. Bu yüzden kendi istekleri değil de parterin istekleri daha önemlidir onlar için.

    Bağımlı Kişiliğe Yol Açan Nedenler;

    • Uzun bir süre çocuk ile beraber uyuma.

    • Çocuk kendi ihtiyaçlarını karşılayabiliyorken ailenin karşılaması

    • Çocuğu sürekli korumaya çalışma; her davranışını sürekli müdahale etme

    • Çocuğun konuşmalarını ve fikirlerini devamlı düzeltmeye çalışma

    • Bağımsız olarak hareket etmesini engelleme

    • Evde çocuğa sorumluluk verilmemesi

    • Dışarıda veya okulda çocuğun sorumluluğunun ailenin üstlenmesi

    Bağımlı Kişiliği Engellemek için Yapılması Gerekenler

    • Çocuğunuzu özgür bırakın

    • Onu destekleyin; ilk adımını attığında düşer diye korkmak yerine onu cesaretlendirip destekleyin. Kaşığı alıp kendi başına yemek yemede, sandalyede oturmada, kıyafetlerini kendi giymek istediğinde, düğmeleri iliklemede fırsat verin. İlk başlarda bunları yanlış yapabilir, etrafı kirletebilir, düşebilir ve ağlayabilir fakat daha sonra bunları öğrenmeye başlayacaktır.

    • Onunla konuşun, sohbet edin, fikirlerini dinleyin; böylelikle fikirlerinin önemsendiğini ve değerli olduğunu hissedecektir.

    • Dışarı çıkmasında ve bağımsız hareket etmesinde destekleyin.

    • Evde sorumluluk verin; odasını toplama, çantasını hazırlama, dişini fırçalama gibi.

    • Bir problemle karşılaştığında ona nasihat vermek yerine çözüm bulması için ona fırsat verin.

    Böylelikle kendine güveni olan, kendi kararlarını kendi alabilen, problemler karşısında çözüm bulan ve hayatını sürdürmede zorluk çekmeyen bir çocuk yetiştirmiş olursunuz.

  • DUYGUSAL İLİŞKİLERDE BAĞIMLILIK

    DUYGUSAL İLİŞKİLERDE BAĞIMLILIK

    Her insanın hayattaki en büyük amacı,gerçek sevgiyi bulmaktır.Kişiler kendini gerçekleştirebilmek adına ilişkilerde birbirlerine bağlı olmayı tercih ederler.Ancak,birbirimize bağlı olalım derken zamanla bağımlı bireyler oluyoruz.İlişkide en çok dikkat edilmesi gereken nokta bağlı değil,bağımlı olmaktır.İlişkiye paylaşım süreci olarak değil de,ihtiyaç amaçlı başlarsak o ihtiyaç belirli bir süre sonra “bağımlılığa”dönüşür.Bağımlılık sürecine girildiğinde ise;özellikle bağımlı olan kişi neredeyse kendi yaşantısını,değerlerini yok sayarak tamamen karşısındaki kişi ile yaşadığı ilişkiye odaklanabiliyor.Bağımlı olan kişi;karşıdaki kişiden ayrılamaz.Ayrılmamak içinse sürekli bahaneler bulur ve bağımlı olduğu insanla arasına sınır koyamaz.Kaybetme korkusu yaşar ve bu durum onun tüm yaşantısını etkiler.Enerjisinin büyük bir bölümünü bu düşüncelerle harcar ve verimini kaybeder.

    İLİŞKİDE BAĞIMLI OLAN BİREYİN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

    BAĞIMLI KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

    Kendi başlarına karar veremezler ve ilişkide bağımlı olunan kişi olmadan,kendilerini güçsüz ve çaresiz hissederler.

    Yalnız kalmaktan korkarlar ve bağlı oldukları kişiyle ayrılık düşüncesi halinde bile yoğun bir kaygı yaşarlar.

    Bağlı oldukları kişi için kendi ihtiyaçlarını birtarafa bırakıp,kendilerine yönelik kötü davranışlara katlanırlar(şiddet,sözlü saldırı,aşagılanma..)

    Bağımlı olan kişiler için mutluluk,ilişkinin iyi gitmesine bağlıdır.

    Tek başlarına karar vermekte zorlanırlar ve karşıdakinin onayına ihtiyaç duyarlar.

    Herşeyin yolunda gitmesini isterler ve genellikle bu yönde hayal kurdukları için sık sık hayal kırıklığına uğrarlar.

    Sürekli ilgi beklerler ve ilgisizlik bağımlı kişiyi depresyona sokar.

    Pasiftirler.

    Pesimist kişilik özelliklerine sahiptirler.

    Bu tarz ilişkilerde en sık yaşanan durumlar;kıskançlık,öfke patlamaları ve bu durumlara bağlı tartışmalardır.

    DUYGUSAL İLİŞKİLERDE BAĞIMLILIK NEDEN OLUR?

    Küçükken ihtiyaçların doğru şekilde karşılanamaması bağımlılığa neden olur.Bağımlı kişilerin ebeveynleri de,bağımlı kişilik özelliklerine sahip oldukları için çocuklarına gereken ilgi ve koşulsuz sevgiyi tam olarak gösteremezler.Çünkü onların da kendi içinde yeterince çeliştikleri durumlar vardır.Dolayısıyla enerjileri sürekli düşüktür ve karşılarında ilgilerini herzaman çekmeye çalışan çocukları vardır.Böylece çocukları kendi ihtiyaçlarını karşılayamazlar ve kendi ihtiyaçları yerine sürekli başkalarının ihtiyaçlarını görürler.Bunu yaparken de,bakım veren kişinin ilgisini ve sevgisini beklerler ayrıca kaybetme korkusu yaşarlar.Çocukken göremedikleri ilgiyi ve takdiri ileriki yaşlarda,başkalarında görmek isterler.

    NE YAPILMALIDIR?

    Tüm bunlar kişinin hayat kalitesini düşürür ve hayatını oldukça zorlaştırır.Kişinin korku,mutsuzluk ve kaygı hissetmesine neden olur.Bu durumda bağımlı kişinin öncelikle bağımlı olduğunu kabul etmesi gerekir.Bu süreçte kendisini tanıması önemli bir noktadır.Daha sonra kişinin özgüvenini geliştirmek adına çalışmalar yapması gerekmektedir.Kişi birey olduğunun farkında olmalı,kimliğini korumalıdır.Ve ne olursa olsun,hiç bitmeyecekmiş gibi ilişki yaşayıp,birgün bitebileceği ihtimalini de unutmamalıdır.Kişi tüm bunları bir uzmandan yardım alarak psikoterapi de daha aktif bir tutum kullanarak zamanla kendisindeki değişimi görecektir.Psikoterapi bu kişilik özelliklerindekiler için tercih edilen bir teavi yöntemidir.

  • Geçmişin İlişkilerimize Etkisi

    Geçmişin İlişkilerimize Etkisi

    Özellikle çocukluk deneyimlerimiz bize; kendimizle ilgili, diğer insanlar ile ilgili ve dünya ile ilgili bir takım şeyler öğretir. Ve biz kişisel tarihçemize göre bir takım kalıplar geliştiririz. Dünya kendi başımıza kaldığımız bir yer, insanlar güvenilmez, gerçek beni tanısalar sevmezler gibi çeşitli saptamalarımız vardır. Bu saptamaların kökeni genellikle geçmiştedir ve bir şekilde gelecekte devam edebilme potansiyelleri vardır. Geçmişin bugüne etkisini somutlaştırmak için literatürde yer alan ‘şema’ kavramından yararlanabiliriz.

    Şemayı, çok genel olarak, çocuklukta başlayan ve hayat boyu tekrar eden kalıplar olarak tanımlayabiliriz. Şemalar hayatımızdaki bir takım yaygın duygu, düşünce ve davranışlarla ilişkilidir. İlişkilerinizde terk edilmekten korkar mısınız?; ilişkilerde genelllikle verici olduğunuzu, ihtiyaçlarınızı dile getirmekte zorlandığınızı mı düşünüyorsunuz? ; kendinizi genel olarak yalnız ve ya bir gruba ait değil gibi hisseder misiniz?. Benzeri bir çok soru şema kavramını tanıtmak için sorulabilinir. Bir biri ile ilişkili sorulara verilen evet cevapları belli kümelerde toplandığı takdirde belli bir şemaya işaret eder.

    Şemalar genellikle olaylar karşısında verdiğimiz ilk tepkilerimizi oluşturur. Bu yüzden hayatımızda olumsuzluklara sebep olsalar dahi doğru olarak kabul edilip, hayat boyu sürebilirler. Mesela, kendimizi “yetersiz” biri olarak görüyorsak, bizi kaygılandıran bir projede çalışmaktan kaçınabiliriz ve işin sonunda başarısızlık yaşarız. Böylece “kaçınma” yolu ile kendimiz ile ilgili olan yetersizim inancı desteklenmiş olur. Bazen ise şemanın sürekliliği şemaya “teslim olma” yolu ile sağlanır. Örnek olarak dünya bizim anlaşılmadığımız, ihtiyaçlarımızın karşılanmadığı bir yer olmuşsa; soğuk, ben merkezci, mesafeli bir kişi ile partner olduğumuzda, ben temel ihtiyaçlarımı bu ilişkiden alamıyorum diyerek ilişkiyi bitirmektense sürdürme eğilimimiz olabilir. Böylece ihtiyacı karşılamayacak biri ile dünya tekrar bizim yoksun olduğumuz bir yer olur. Burada önemli nokta, mutsuz olsak dahi ilişkiyi sürdürme eğilimimizin olmasıdır. Bir başka yolu ise “telafi” yolu ile şemayı sürdürmedir. Burada da yoksunluk ile baş etme yöntemi olarak insanlara aşırı ihtiyaç duyma olabilir. Kişini ihtiyacı fazla olduğu için desteği hissetmede zorlanacaktır ve ya insanlar onun beklediği şekilde yanında olamayacaklardır ve olası duygu yine yalnızlık olacaktır. Burada önemli olan husus, bizim dünyayı anlamak için oluşturduğumuz bir rezervuarın olduğu ve bizim için önemli olan bir şema tetiklendiği noktada başka yollar bize çok mümkün görünmediği için şemaların devamlılılığının bir şekilde sağlanıyor olabileceği. Şemayı oluşturan kişisel öyküye bakıldığında, bir çocuk olarak çok fazla seçeneğimiz olmamıştır. Çocuk olarak çaresiz, güvensiz hissetmiş, kendimizi anlatamamış ve bir şekilde bu kırılgan duyguları duyumsamayarak devam etmiş olabiliriz. Yetişkin hayatımızda tekrar benzer yerden kırıldığımızda şemalarımız tetiklenebilir ve biz hayatın ilk yıllarında bir çocuk olarak nasıl baş ettiysek yine o şekilde baş ederiz. Buradan bakarak, tekrar tekrar üzülsekte, kendimizi o ilişkide değerli hissetmesekte bir ilişkiden çıkmanın çok zor oluşunu anlayabiliriz.

    İlişki dinanikleri şemalarımızın hayatımızda oluşturabileceği etkileri en net görebileceğimiz alanlardan biridir. Farklı kişilerle farklı zamanlarda yaşasığımız problemlerin genellikle belli bir ortak teması vardır. Bu ortaklık bizi şemalara götürür.

    Jeffrey Young, 18 farklı şemadan söz eder ve bunları 5 farklı alan altında toplar. Bu yazıda, şemaların ilişkilerimize etkisini anlatmak için ayrılma ve reddedilme alanında toplanan 5 farklı şemadan söz edeceğim.

    *Terk edilme/ İstikrarsızlık

    Bu şemaya sahip kişilerin, ilişkilerinin bir şekilde biteceğine dair yoğun korkuları vardır. Partneri bir şey olacak ve onu sevmekten vazgeçecektir. Ve ya ölüm gibi beklenmedik bir sebep ayrılığa neden olacaktır. Bu şemaya sahip kişilerin insanların onun ihtiyacı olan sevgi, bağ ve ya güven ihtiyacını karşılayabileceklerine dair inancı olmayabilir. Ötekiler daha çok istikrarsız ve ya güvenilmez konumda kalabilir. Bu durum, güven hissedilebilinecek bir ilişki de güvende hissetmeyi de zorlaştırabilir. Bazen küçük şeyleri ayrılma mesajı olarak anlama, bazen farklı yorumlar getirerek ayrılık anlamı çıkarma gibi durumlara ilişki içerisinde neden olur. Bazen kaybetmeye karşı duyulan yoğun korku; hep partnerle birlikte olma isteği, onu hayatın tek merkezi yapma, onunla konuşmadan geçen birkaç saatin dayanılmaz olması ve ya kısa ayrıllıklara tahammülsüzlük gibi durumlara neden olabilir. Ve ya bu şemaya sahip kişiler, şemayı sürdüren bir baş etme yöntemi olarak güven hissettirmeyecek kişiler ile ilişki içerisinde olabilir. Evli, uzakta yaşayan, bağlanmakta zorlanan, ve ya aldatma potansiyeli olan kişiler bir şekilde çekici gelebilirler. “Şema kimyası” olarak da adlandırılan bu durum; kişilerin zorlandıkları ve ya sevgi, güven, değer, saygı gibi temel ihtiyaçları karşılanmadan bir ilişkiyi sürdürme eğilimini açıklar. Böylece dünya bizim için tekrar tekrar her an terkedileceğimiz bir yere döner.

    *Şüphe/ Kötüye Kullanılma

    Bu şemaya sahip kişilerin bir şekilde diğer kişiler tarafından zarar göreceğini yönünde olumsuz bir beklentisi vardır. Başkaları sizi kendi çıkarları için kullanabilir, aldatabilir, inciltebilir ve ya yalan söyleyebilir. Her an zarar gelme beklentisi için de olduğunuz bir durumda ilişkiler içerisinde güvende hissetmek zor olacaktır. Bu yüzden genellikle gergin ve ve tetikte olabilirsiniz. Zayıf yönlerinizi göstermekten çekinebilir ve ya bilgi paylaşmaktan kaçınabilirsiniz. Size verilen zararın kasti olduğunu düşünebilir, bu yüzden ilişki içerisinde yoğun öfke duyabilirsiniz. Dünya zaten her an suistimal edilebileceğiniz bir yer olduğu için bunun yalnızıktan daha iyi olduğunu düşünebilir ve size iyi hissettirmeyen, kıran ve ya karşı tarafın sizden faydalandığı ilişlileri sürdürebilirsiniz. Şemayı sürdürücü bir tercih olarak saldırgan, küçük düşürücü, yalan söyleyen, aldatma eğilimi olan eşler ile ilişki sürdürme eğiliminde olunabilinir.

    *Duygusal Yoksunluk

    Bu şemaya sahip kişiler, ilişki içerisinde karşılanması beklenebilecek ilgi, sevgi, duygusal sıcaklık, anlaşılmak, dinlenilmek, önemsenmek, yol gösterilme, korunma gibi doğal ihtiyaçlarının yetersiz karşılanacağına dair bir inanç taşırlar. İlişkilerde ihtiyaçlarınızı dile getirmekte, duygularınızı paylaşmakta zorlanabilirsiniz. Siz söylemeden anlaşılmasına ihtiyaç duyabilir, fark edilmediği zaman küskünlük ve ya öfke yaşayabilir ve ilişkiden uzaklaşabilirsiniz. Bazen yoksunluk ilişkide ancak artınca ve ya uzun zaman devam ettiğinde durumu ancak fark edebilirsiniz. Bu şemaya sahip kişiler bazen yakın ilişkilerden kaçınabilir. Şemayı sürdürürücü bir tercih olarak ihtiyaç duyulan şefkati veremeyecek soğuk, bencil, mesafeli eşler ile ilişki sürdürme eğilimi olabilir.

    *Kusurluluk/ Utanç

    Kusurluluk şeması olan kişiler kendilerini kusurlu, kötü, istenmeyen, sevilemez hissetme eğilimindedirler. Kendilerini bir şekilde kusurlu olarak algıladıkları için utanç duygusunu yoğun olarak yaşayabilirler. Kusurluluk algısının dayanağı duruma göre değişebilir. Dış görünüşle ilgili bir özelllik olabileceği gibi, kabul edilemeyen cinsel arzular, saldırgan dürtüler de olabilir. Kişi kendisini fiziksel olarak beğenmediği, bencil olduğu, çok güçsüz olduğu, yeterince iyi konuşamadığı, ve ya başarılı olamadığını düşündüğü için kusurlu hissedebilir. Bu şemaya sahip kişiler ilişkilerde kusurları fark edilecek düşüncesiyle rahatsız hissedebilirler. Eleştiriye, dışlanmaya ve suçlanmaya aşırı duyarlı olabilirler. Zaten kusurlu olduğuna inandıkları için küçümsendiği ve ya aşırı eleştirildiği durumlarda kendilerini korumakta zorlanabilirler. Bu şemaya sahip kişiler bazen kendisine değer veren, ihtiyaçlarına duyarlı birisine değer vermekte zorlanabilir. Çünkü kusurlu birine değer veren biri de değersiz olacaktır. Şemayı sürdürecek bir seçim olarak eleştirel, yüksek beklentisi olan eşler tercih edilinebilinir.

    *Sosyal İzolasyon

    Bu şemaya sahip kişiler kendilerini diğer insanlardan farklı ve ya bir gruba ait değilmiş gibi hissederler. Grup içerisinde farklılıklara odaklanıp büyütüyor, benzerlikleri fark edemiyor olabilirler. Bazı kişiler hissedilen eksiklik duygusunu tetikleyecek, kendisini ait hissedemeyeceği ortamlara girerken, bu şemaya sahip bazı kişiler ise yeni insanlarla tanışmaktan kaçınabilir. Kendilerinde ve ya ailelerinde hissettikleri eksikliği kapatmak için statü, para gibi şeylere çok değer verebilirler. Özellikle iki kişiden daha fazla kişiyle birlikteyken kendilerini rahatsız hissedebilirler. Başkalarıyla bile birlikteyken yalnızlık duygusu olabilir. Bu şema ilişkilerinizde kendinizi açma, farklı yönlerinizi ortaya koyma gibi kendinizi ortaya koyacağınız davranışları sergilemenizi zorlaştırır. Çok başarılı, zengin, çok güzel ve ya yakışıklı eşler çekici gelebilir.

    Şemalar güncelde tetiklendiği zaman bugünümüzü nasıl etkilediği, neye ihtiyaç duyduğumuz ve ihtiyacı karşılamak için ne yaptığımız çok önemlidir. Çocuklukta öğrenilen davranış kalıpları yetişkin olarak da bazen sürdürülür. Mesela, duygusal yoksunluk şeması olan kişi ihtiyaçlarını ve ya kırgınlıklarını ötekine açma konusunda rahat olmayabilir. Sessiz kalmak ihtiyaçlarına kulak verilmeyen bir aile ortamında olan bir çocuk için çok anlaşılırdır. Bir çocuğu hem daha fazla hayal kırıklığından hem de ailesi ile çatışmadan korur. Ancak yetişkin olarak susmak yetişkin olarak bir ilişkide alabileceklerini sınırlamasına neden olur. Kişide belli şeyleri ifade etmemek içsel bir tatminsizlik yaratabilir veya karşısında ki kişi bunları anlamıyor diye partnerine karşı öfkeye neden olabilir. Kişiye isteklerini dile getirmek utanç verici geliyor olduğu için yahut dile getirdiğinde anlamı kaybolacağı için söylemekte zorlanıyor olabilir. Terapide karşısında ki kişiden bir şeyler bekleyebileceği, ifade edebileceği ve desteği kabul edebilmesi üzerine çalışılır. Çocuk olarak ne olduğu ve yetişkin olarak şuan ne oluyor olduğu üzerine çalışmak geçmişin bugüne ikame eden duygusunu anlamlandırmaya yarar. Tetiklendiği zaman canımızı yakan şemaları tanımak ve ne olduğunu anlamlandırmak daha farklı gözle bakmayı ve farklı yolları denememizi sağlar. Böylece bize daha iyi gelecek duygular ilişkilerimizde desteklenmiş olacaktır.