Etiket: İfade

  • CİNSEL İSTEKSİZLİK

    CİNSEL İSTEKSİZLİK

    CİNSEL İSTEKSİZLİK NEDİR?

    Cinsel isteksizlik hastalık değildir. Doğru tekniklerle üstesinden gelinebilecek bir sorundur. Doğru davranışlar doğru sonuçları doğurur, yanlış davranışlar ise yanlış sonuçları doğurur. Cinsel isteksizlik bir sonuçtur, yolunda gitmeyen yanlış davranışların yanlış bir sonucudur. Cinsel isteksizlik evlilik ilişkisinin %95’ini olumsuz etkileme gücüne sahiptir. Başlangıçta sadece basit bir isteksizlik sorunu gibi görünse de evlilik ilişkisinin içine ve sızar zamanla büyük bir soruna dönüşür.

    Cinsel isteksizlik iletişim problemlerinin bir ifade ediliş biçimidir. Ne yazık ki ifade edilmeyen duygu ve düşünceler insanı hasta eder. Kadın eşiyle olan problemlerini eşine ifade edemedikçe; kendini değersiz, önemsiz, sevilmeyen hissetmeye başlar. Buna bağlı olarak kadın eşine karşı öfke hisseder ve öfkesini de paylaşamaz ise sözel olarak ifade edilemeyen duyguların bir ifadesi olarak beden devreye girer. Kadın cinsellikten kaçınmaya başlar. Zamanla erkek bu kaçınmadan olumsuz etkilenir, istenmediğini hisseden erkek de kendini değersiz hisseder ve eşine karşı öfkeli davranışlar sergiler. Kolayca halledilebilir olan sorun artık çığ gibi büyüyen bir sorun haline dönüşmüştür.

    Kadın cinselliğin hakkı olduğuna inanmaz aksine bunun bir görev olduğuna, eşi ne zaman isterse görevini yerine getirmesi gerektiğine inanır. Eşiyle problem yaşadığında ya da kendisiyle ilgili bir problemle karşılaştığında vazgeçtiği ilk sorumluluk cinsellik olacaktır zaten kendisi cinsellikten hiç keyif almamıştır ki, onun için sadece kocaman bir yük olmuştur. Olsa da bitse dediği bir yük…

    Kadın cinsellikle ilgili bilgi sahibi değildir. Vajina nedir, klitoris nedir, nasıl işler bu sistem, kadın orgazm olur mu, ıslanmak nedir, kuruluk nedir, ön sevişme nedir? Bedeninin neyden hoşlandığını bilmez. Bilmediğiniz bir aleti çalıştıramazsınız, deneme yanılma yaparken birkaç hatalı sonuç sizi bu işten soğutabilir ve kendinizi cinsellikten soğumuş bulursunuz.

    Erkek performans kaygısı yaşar ve isteksizlik ile bunun üstünü kapatır, böylece korktuğu şeyle zaten yüzleşmeyecektir. Ya da eşine karşı hissettiği suçluluk duygusu ve geçmişten gelen travmatik deneyimler isteksizliğe sebep olabilir.

    Cinsel taciz ve travmalar cinselliğin kişiye zevk vermesine engel olur, zevk vermeyen bir cinsellik ise angaryadır.

    Bunlar gibi birçok sebep cinsel isteksizliğe neden olabilir.  Tedavi aşamasında isteksizliğin sebebi tespit edilir ve çifte özel bir program hazırlanır.

  • Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu (İktidarsızlık)

    Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu (İktidarsızlık)

    Erektil işlev bozukluğu, erektil yetmezlik, ereksiyon kusuru, sertleşme bozukluğu, empotans ve iktidarsızlık erkekteki cinsel uyarılma bozukluğunu ifade eden terimlerdir. Cinsel birleşmeyi sağlamak için gerekli sertleşmenin oluşmasında ya da sürdürülmesinde ortaya çıkan inatçı ve tekrarlayıcı yetersizlik olarak tanımlanabilir. Kişinin hiçbir şekilde sertleşmeye ulaşamadığı durum ve belli durumlarda ya da bazı partnerle ortaya çıkan durum şeklinde görülür. Türkiye’de Cinsel Sağlık Enstitüsü’nün yaptığı çalışmada erişkin erkeklerin %60’ında değişik düzeylerde sertleşme sorunu saptanmıştır. Ne yazık ki erkeklerin %10’undan azı tedavi tedavi görmektedir.

    Sertleşme sorunu fiziksel ya da psikolojik sebeplere bağlı olarak oluşmaktadır. Fizyolojik bir sebepten sertleşme sorunu yaşayan erkek gece, sabah hiçbir zaman sertleşemez buna ek olarak hafif yetmezliği var ise sabah vakitlerinde sertleşir gün içinde tekrar sertleşemez. Sorun psikolojik ise fiziksel muayene sonucunda fizyolojik bir soruna rastlanmaz, sertleşme sorunu kişiye, duruma ya da zamana göre değişebilir.

    Nedenleri;

    Fizyolojik etkenler sebep olur, rol oynayan organik etkenler arasında en önemlileri kılcal damar sorunları, nörolojik ilaçlar ve cerrahi işlemler, hormonlarla ilgili sorunlardır. Bunu üzerine performansla ilgili olumsuz beklenti eklendiğinde tablo iyice olumsuzlaşır.

    Performans kaygısı sertleşme sorununun en belirgin sebebidir. Aslında performans başarıyla ilgili bir kavramdır. ‘Erkek, erkekliğini ispatlamalıdır’ ‘Erkek adam sertleşir’ ‘Erkek dediğin zaten sertleşmeyi becerir’ gibi mitler sonucu erkekliğini sertleşerek başaracağına inanan erkeğin kaygısı artar. Sempatik sistem devreye girer; beyin tehlike algılar, vücudu kasar ve tehlikeden korumaya çalışır. Erkeğin sertleşebilmesi için gevşemeye ihtiyacı vardır, parasempatik sistemin devreye girmesi, vücudun rahatlaması ve kaygıların yatışması gerekir. Ancak performans kaygısı buna izin vermez. Bireyin performansına ilişkin beklentisi ve yetersiz performans sonucunda ortaya çıkabilecek sorunlar ile ilgili düşünceleri yoğun kaygı ve anksiyete yaşamasına sebep olur. Cinsel ilişkiden kaçma, cinsel isteksizlik ve depresif belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

    Suçluluk duyguları da sertleşme sorununa sebep olabilir. Evlilik dışı ilişkiler yaşanan suçluluğun erkekte sertleşme sorunu olarak ifade bulmasına sebep olur.

    Erkeği zorlayan bazı cinsel mitler ve abartılı beklentiler vardır, ‘ Erkek sürekli çivi gibi olmalıdır’ ‘ Erkek hiçbir zaman hayır dememelidir’ vb. Bu mitler bireyin kaygısını arttır, bozukluğun oluşmasına sebep olur.

    İlişki içerisindeki iletişim sorunları, problemleri çözememe ve duyguları ifade edememe gibi sorunlar erkeğin bazı olumsuz duygular yaşamasına ve bunu sertleşme sorunu yaşayarak ifade etmesine sebep olur.

    Her erkek hiçbir uyarıcı yokken, doğal bir şekilde sertleşebileceği gibi; uygun şartlar altında, uygun uyarıcılar var iken sertleşme sorunu yaşayabilir. Sertleşme sorunu beklemediği bir durumda kendini başarısız olarak değerlendiren birey, her seferinde aynı sorunu yaşayacağına inanır ve bu inanış kendini doğrular.

    Bireyin yaşantısındaki stres ve gerginlik sertleşme problemine sebep olur. Gün içinde yaşanan sorunlar, halledilemeyen problemler, iletişim kusurları erkeğin gerginliğini iyice arttırır. Yaşadığı olumsuz duygulardan kurtulmak için seks yapmak isteyen erkek zaten gevşeyemediği için sertleşme sorunu yaşayabilir.

    Yaşlanma, kullanılan bazı ilaçlar, yaşam stili ve bazı kronik hastalıklar ( hipertansiyon, diyabet, depresyon, kardiovasküler hastalık) sertleşme sorununa sebep olur.

    Tedavi;

    İletişimle ifade edilmeyen duygular bedenle ifade edilir. Eşler arasında yaşanan sorunlar olumsuz duygulara sebep olur. Bu olumsuz duygular sözel olarak ifade edilmediğinde, erkek bunu sertleşme bozukluğu ile ifade edebilir. Eşler arasında duyguların ifade edilmesini sağlamak iyi bir çözümdür.

    Sertleşme bozukluğuna, erkeğin sorunu olarak değil, eşler arasındaki ilişki sorunu olarak bakmak gerekir. Soruna ilişki üzerinden yaklaşıldığında, erkeğin üzerindeki suçluluk duyguları yatışmış olur ve tedavi süreci hızlanır.

    Çifte özel bir tedavi planı hazırlanır. Fiziksel muayene, psikolojik muayene ve çok ayaklı bir tedavi planı ile psikoterapi süreci başlatılır.

  • İletişimde Beden Dili ve İlk İzlenim

    İletişimde Beden Dili ve İlk İzlenim

    Sözsüz İletişim

    İnsanlarla kurulan iletişim sözlü olduğu gibi, birtakım işaretler ve sinyaller aracılığıyla sözsüz de olur. Sözsüz iletişim beden dili ve görsel dil olarak iki başlık altında ele alınabilir.

    Sözsüz iletişimin beden dili alt başlığını insan ilişkilerinde iletişim çerçevesinde inceleyeceğiz.

    Beden Dili

    Sözel olmayan ve mesajın anlamına katkıda bulunan insana ait farklılıklar iletişimde beden dili olarak ele alınır.

    Beden dili aslında insanların ne demek istedikleri konusunda, dünyada konuşulan dillerdeki tüm sözcüklerden daha fazla şey anlatır. Konuşurken beden tarafından gönderilen sinyallerin çoğu biz farkında olmadan dış dünyaya mesaj verir.

    Beden dili kültürlere göre, kişiler arasındaki anlaşmalara göre değişir. Başkalarının beden dilini yorumlayabilmek beceri gerektirir. Kendi beden diline hakim olabilmek, onu gerektiği biçimde kullanabilmek iletişimde çok önemlidir.

    Beden dili bilinçli ya da bilinçsiz kullanılabilir. Örneğin, ilgi uyandıran bir şeye bakarken göz bebeklerimiz büyür, baş yana eğilir. Gerilim içinde olan insanın omuzları kalkar, bazı insanlar stres altında olduklarında yüzleri ve boyunları kızarabilir.

    Yüz İfadeleri(Mimikler)

    İçinde bulunduğumuz duygusal durumu anlatmak için en çok mimiklerimiz önem taşır. Mimik, yüz kaslarının değişik şekillerde kasılması ve gevşemesiyle bakış ve yüz çizgilerinde meydana gelen değişikliklerden oluşan ifadelerin tümü olarak tanımlanır.

    İnsan yüzünde mimikleri gerçekleştiren çoğu çift olmak üzere yaklaşık yirmi kas grubu bulunur. Bunların farklı biçimlerde gerilip gevşemeleriyle çok sayıda farklı ifade meydana gelir. Duygusal bir ifadeyi yansıtma bakımından yüz kasları üç grupta toplanabilir;

    • Alın kasları,

    • Gözkapakları ve çevresindeki kaslar,

    • Ağız bölgesi ve çene kasları.

    Mimikler duygularımızı yansıtmak dışında toplumsal yaşamda karşımızdaki kişiye tutumuzu gösteren sosyal işaretler olarak da bilinçli olarak kullanılabilir. Çok üzgün olduğumuz bir günde sevdiğimiz bir insana rastladığımızda onu gördüğümüze sevindiğimizi belirtmek için gülümseyebiliriz. Uzaktan, tanıdığımız birini gördüğümüzü belirtmek için kaşlarımızı yukarı kaldırırız.

    Jestler

    Baş, el, kol, ayak, bacak ve bedenin kullanımı jestleri oluşturur. Bazı jestler bilinçli olarak yapılır bunlar sembol niteliğindedir. Sembol niteliğindeki bu jestlere “amblem” adı verilir. Bunlar belli anlamları sembolize eder ve toplumdan topluma bu anlamlar değişir. Örneğin sağdan sola iki yana sallamak bizim toplumumuzda “hayır” anlamına gelirken Bulgaristan’da bu “evet” anlamına yakın bir baş hareketi olduğu için “evet” olarak anlaşılabilir. Bunlar toplum içinde yaşayan bireyler tarafından öğrenilir ve gerekli olduğunda iletişimi desteklemek için kullanılır. Danışanın toplumu onun iletişimde kullandığı jestlerin belirleyicisi olduğu için özellikle farklı bir topluma mensup bir danışanımız olduğunda onu kendi toplumuna göre değerlendirmemiz gerekebilir.

    Bunların dışında insanlarla kurduğumuz iletişimde başımızı, el, kol ve ayaklarımızı farklı biçimde kullanarak da çeşitli mesajlar verebiliriz.

    Baş hareketleri: Başımızı içinde bulunduğumuz duygusal durumu anlatmak, mimiklerimizi desteklemek, ayrıca karşımızdaki insana tutum ve tavrımızı diğer jestlerle birlikte belirlemek için kullanırız. Bunlara ek olarak daha önce de belirttiğimiz gibi sembolik jestleri gerçekleştirmek için de kullanırız. Örneğin, başın öne eğik oluşu dış dünya ile ilgilenmeme ve kendi içimize döndüğümüzü gösterirken başın belli bir kişiye yönelik olması onunla ilgilendiğimizi gösterir.

    Bakışlar: Bakışlar karşımızdaki insanla iletişim kurmak için önemlidir. Bir kişi konuşurken başka tarafa bakıyorsa genellikle konuşmasının henüz bitmediği ve bölünmek istemediğini gösterir. Eğer bir kişi karşısındaki konuşurken başka tarafa bakıyorsa kişi karşısındakinin söylediği şeyden hoşlanmadığını ve bu konuşmayı yapmaktan memnun olmadığını gösterir. Kişi karşısındaki konuşuyorken ona doğru bakıyorsa bu durumdan memnun olduğu ve konuşulan konuya ilgili olduğunu gösterir. Konuşan kişi konuşurken karşısındaki kişinin direk yüzüne bakıyorsa, bu konuşan kişinin söylediklerinden emin olduğunu gösterir.

    Tabi ki tüm toplumlarda göz teması kurmanın farklı anlamları olabileceğini unutmamalıyız. Farklı toplum veya kültürden gelen bireylerle iletişim kurarken toplum ve kültüre özgü davranışlarını öğrenmemiz iletişimi kuvvetlendirmek için önemlidir.

    Beden Duruşu

    Beden duruşu genel olarak hangi yönü gösteriyorsa bu ilgili olduğumuz tarafa işaret eder. Karşımızdakini ilgili bir şekilde dinliyorsak ayaklarımız ve başımız ona dönük olur. Oysa biri bizle iletişim kurmaya çalışırken bizim beden duruşumuz o kişiye dönük değilse bu kişiyle ilgilenmediğimize işaret edebilir.

    Sesin Kullanımı

    İnsanlar iletişim kurarken konuşur, bedeniyle ifade eder bazen sadece sesleri kullanırlar. Örneğin etkili dinlemede gerekli yerlerde “hı hı” çıkarılması, “hayır” anlamına gelen, dilin üst dişlerin altına değdirerek geri çekilirken çıkardığı sesin kullanılması, şaşırılan bir anda “aaa” sesinin çıkarılması, üzgünlüğü ifade eden burun çekme sesinin çıkarılmasıyla da iletişim kurulur. Ayrıca ses tonunda meydana gelen dalgalanmalar da konuya verilen önemin göstergesi olabilir.

    Kişilerarası Mesafe ve Alanın kullanımı

    Söylenen sözler ne olursa olsun kişiler çevrelerindeki insanlara duygularını, niyetlerini ve düşüncelerini ifade etmede önemli bir unsur da alan kullanımıdır. Bu konuda ilk geniş çaplı araştırmalar antropolog olan Edward Hall tarafından başlanmıştır. Hall, Amerikalı ve eğitim düzeyi yüksek kişilerle yapmış olduğu çalışmalarda insanların kullanmış olduğu dört mesafe türünü belirlemiştir. Bunlar: mahrem mesafe, kişisel mesafe, sosyal mesafe ve genel mesafedir.

    Hall’a göre birbirine çok yakın ilişki içinde olan insanlar birbirinden 0 ile 45 cm’lik uzağında bulunabilirler. Bu alan “mahrem mesafe” olarak bilinir(aile bireyleri, eşimiz, yakın arkadaşlarımız gibi).

    Kişinin mahrem alanına girilmesi tedirginlik, sıkıntı ve saldırganlık eğilimlerinde artışa yol açar.

    Karşılıklı konuşma hallerinde mesala bir arkadaşımızla yemek yerken aramızdaki mesafe kişisel alan mesafesindedir. Bu mesafe 45-120 cm arasıdır. İş arkadaşlarımızla konuşurken de bu mesafede oluruz. Sosyal alan ise 120-210 arasıdır diyebiliriz fakat 300cm’e kadar da uzayabilir. Sosyal ortamlarda tanıştığımız insanlarla bu mesafeyi koruruz. Eğer bir kişinin sosyal alanı geçip kişisel alanına girmeye çalışırsak, karşımızdaki kişi bundan rahatsız olup yerini değiştirmeye çalışabilir. Genel alan ise 300 cm ve daha fazlası alandır. Sokakta, metroda beklerken genelde bu alanı korumaya çalışırız. İstanbul koşullarında bu çok mümkün olmasa da daha yoğunluğun daha az olduğu zamanlarda insanların aralıklı durduğunu görebilirsiniz. Yoğunluğun az olduğu bir metro istasyonunda bir kişi sosyal alanınıza girerse bundan rahtsızlık duyabilirsiniz. Bu durum sizi tedirgin edebilir.

    Bedensel Aksesuarlar

    Kişilerin kıyafetleri, takıları, kullandığı parfüm dahi sözsüz iletişimde önemlidir. Örneğin sadece kıyafetimiz tutuculuğumuz, ilgi çekmek isteyip istemediğimiz, rahatımıza düşkünlüğümüz gibi birçok konuda bilgi sağlar.

    İlk İzlenimler

    İzlenim oluşturma, bir başkası hakkında farklı kaynaklardan gelen bilgileri değerlendirip bir sonuca varma sürecidir. Sosyal psikologlar bu süreci yenilenen ve değişen dinamik bir süreç olarak görür. Bu süreç aynı zamanda bütünleştiricidir. Kişi hakkında elde ettiğimiz her bilgi, edindiğimiz diğer bilgiler ile birlikte değerlendirilir.

    Peki, ilk izlenimleri nelere dayanarak oluşturuyoruz?

    İnsanlar hakkındaki izlenimlerimizin bir kısmını onların sözel olarak ifade ettiklerini dinleyerek ve bize ilettiği bilgilere dayanarak oluştururuz. Diğer kısmını ise sözel olmayan iletişim kaynaklarından en önemlileri yüz ifadesi, göz teması, fiziksel görünüm ve beden dilidir.

    Yüz İfadeleri

    Bundan 2000 yıl önce Cicero. “Yüz ruhun yansımasıdır” demiştir. Ondan yüzyıllar sonra Darwin bazı duygusal ifadelerin doğuştan var olduğunu ve bu yüzden bazı ifadeleri bütün dünyada aynı biçimde algılandığını söylemiştir.

    Darwin’e göre yüz ifadelerinin doğru anlaşılmasının yaşamsal bir önemi vardır. Karşımızdaki insanın bize kızgınlıkla, korkuyla veya mutlulukla mı yaklaştığını kestirmemiz açısından önemlidir. Kızgınlık taşıyan bir yüz gördüğünüzde kaygı düzeyiniz artar ve kendimizi korumaya alırız. Yani yüz ifadelerini doğru algılamak işlevseldir. Bu işlevsel teze göre, insanlar bütün ifadelere eşit şekilde dikkat etmezler. Hayati önem taşıyan ifadelere yani yaşamlarını sürdürebilmeleri için tehlike belirten yüz ifadelerine daha çok fark etmeleri gerekir. Hansen ve Hansen bu konuda yaptıkları araştırmada korku ve kızgın ifadeler mutluluk ifadelerinden daha çabuk fark edilmiştir.

    Göz Teması

    İzlenim oluşturmada kullanılan bir başka sözel olmayan ipucu göz teması yani göz göze olmadır. Başkalarının neler hissettiğini, birbirlerine bakışlarının yönü ve yoğunluğuna bakarak çıkarabilirsiniz. Bir insana nasıl baktığınız, o insanda belli duygu ve düşünceler uyandırır. Fakat unutmamamız gereken şey hangi duygu ve düşünceleri uyandırdığı, duruma, kişiye ve kültüre bağlı olarak değişebileceğidir.

    Fiziksel Görünüm

    Fiziksel görünümü güzel olan insanların güzel olmayanlardan daha ilginç, sıcakkanlı, dışadönük ve sosyal açıdan daha yetenekli bulunduğunu ortaya koyan araştırmalar vardır. Fiziksel güzelliğin kararlarımızda ne kadar etkili olduğunu gösteren birçok araştırma vardır. Fakat unutulmaması gereken şey fiziksel görünümün aldatıcı olabileceği ve daha da önemlisi tek başına değerlendirilmemesi gerektiğidir.

    Beden Dili

    Sözsüz iletişimde daha ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz beden dili, tabi ki ilk izlenim oluşturmada da önemlidir. Bedenin duruşu, kolların bacakların hareketi bedenin yönü bize bir sürü ipucu veriri ve biz ilk izlenimlerimizi farkına bile varmadan bu hareketlere bakarak oluştururuz. Bunlara ek olarak yeni tanıdığımız insanın bize doğru söyleyip söylemediğine de daha çok beden diline bakarak karar veririz. Özellikle şüpheleniyorsak önce mimiklere sonra jestlere dikkat kesiliriz. Bu durumda söylenenlerin etkisi mimik ve jestlerden etkisinden oldukça düşüktür.

    Sözsüz Haberleşme

    Sözsüz, hareketsel(kinesik) haberleşme üzerine yapılan incelemeler, kelimelerin söyleniş tonu, duraklama, sessizlik, hız gibi konuşma özelliklerinin kişiden kişiye değiştiğini ama örüntülerin her kişiye özgü olup, zamanla değişmediğini göstermiştir.

    Sosyoekonomik düzey, eğitim, öğrenim gibi değişkenlerle bölgeden bölgeye farklılıklar gösteren çeşitli davranış biçimlerini görmek mümkündür. Fakat hareketsel haberleşmenin herkes tarafından gösterilmesi gerekmez. Hareketsel haberleşmeye örnek vermemiz gerekirse; tutucu ailelerin kızlarının yüzü daha çok kızarırken yüksek sosyoekonomik düzeyden gelen kızların yüzlerinin kızardığı pek az gözlemlenmiştir. Alt ve orta sosyoekonomik düzeyden gelen kadınlar daha sık ve çabuk ağlamaya, titremeye, terlemeye başlar.

    Bu noktada önemli olan şey tüm insanlara özgü bazı kinesik verileri (bölgeler, toplumsal değerler, sosyoekonomik düzey ve cinsiyet) kişiye özgü olan özelliklerden ayırt edebilmektir.

  • KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kıskançlık yaklaşık 1,5 yaşlarında tanınmaya başlanan, sevilen, arzulanan bir kişinin, sevginin ya da ilginin yitirileceği kaygısıdır. Çocuk için zor olan yaşam olaylarından biri olan kardeş kıskançlığı, anne sevgisini de yitirme korkusunu içermekte, onun için ebeveynini paylaşmak anlamına gelmektedir. “Annem-babam beni eskisi kadar sevecek mi?”, “Ya kardeşimi benden daha çok severlerse!”, “Benden daha çok onunla ilgilenirlerse!”, “Ben yine annem ve babamla yalnız olmak istiyorum” gibi düşünceler kardeş kıskaçlığının temelini oluşturmaktadır. Kardeşin doğmasıyla birlikte ona ayrılan zamanın azalması çocukta kardeşe karşı gibi görünen ama aslında anne-babaya karşı olan kızgınlık, kırgınlık gibi duyguların gelişmesine neden olabilir. Çocuk kardeşi gelene kadar ailenin odağındayken, rakibi olarak gördüğü kardeşinin eve gelmesiyle beraber yeni bir duygusal sürece girer; böyle bir durumda çocuktan mutlu olmasını ya da kardeşine sevgi gösterisinde bulunmasını beklememek gerekir.  Duygularını ifade etmesine izin verilmeyen, kendisini sözel olarak ifade edemeyen çocuk, yaramazlık ya da davranış sorunlarıyla kendini göstermeye çalışabilir ve kıskançlık duygularını her çocuk farklı biçimde gösterebilir. Regresif savunma mekanizmalarıyla kardeşi doğduktan sonra, çocuk tuvalet eğitimini tamamlamış olmasına rağmen yeniden alt ıslatma, parmak emme, bebeksi konuşma gibi, bazıları da yaşından daha çocuksu davranışlar gösterebilir; okula giden çocukta okula gitmeme davranışı görülebilir. Kıskançlık doğal bir duygudur ve ancak ifade edilmesine izin verildiğinde, çocuğun duygularını anlatmasına izin verildiğinde üstü kapanmadan ve sorun haline gelmeden çözülebilir.

    KARDEŞ KISKANÇLIĞINA ÖNERİLER…

    Aileye yeni bir bebek gelmeden önce çocuğa kardeşinin olacağı anlatılmalı, çocuk bu duruma önceden hazırlanmalıdır.

    Çocuğa gösterilen ilgi ve sevgi kardeş doğduktan sonra da gösterilmeye devam edilmelidir.

    Çocuğa kıskançlık duygusundan dolayı suçlama, cezalandırma ya da yargılama yapılmamalıdır.

    Çocuğa kardeşini sevmek zorunda olduğu söylenmemeli; “artık sen ablasın, abisin” diyerek yaşının üzerinde olgunluk bekleyip, onun hala çocuk olduğu unutulmamalıdır.

    “O senin kardeşin, onu sevmelisin”, “Kardeş hiç kıskanılır mı?”, “O daha küçük o yüzden onunla daha çok ilgileniyoruz” gibi cümleler çocuğun iç dünyasının hiçe sayıldığı sanal bir ortam oluşturmaktadır ve olumlu etkisi olmadığı gibi tersine kıskançlığı daha da körükleyebilir.

    Çocuğun kardeşine karşı duygularını açıkça ifade etmesine izin verilmelidir. Böylece çocuk hem içindeki kıskançlık duygularını bastırmamış hem de duygularını ifade etme olanağı bulmuş olacaktır.

    Çocuk kardeşe zarar verme davranışlarında bulunuyorsa, aşırı tepki göstermeden, yaptığı yanlış anlatılmalıdır. Çocuğun kardeşi hakkında olumsuz duygularının reddedilmesi yerine yıkıcı olmayan biçimde ortaya çıkması sağlanmalıdır.

    Kardeşler arası kıyaslama yapılmamalıdır.

    Çocuklar arasında taraf tutulmalıdır.

    Kardeşlerin birbirleri ile olan ilişkilerini güçlendirmek adına etkinlikler düzenleyebilirsiniz.

    Sorunlar aşılamadığında, kaygı veya depresyon gibi başka ruhsal bozuklukların ortaya çıktığı durumlarda çocuğun veya ailenin psikolojik destek alması ebeveyn, kardeş ve çocuk ilişkisinin yeniden tanımlanması ve yapılandırılması yönünden yararlı olabilmektedir.

  • Psikolojik Ağrı ve Belirtileri

    Psikolojik Ağrı ve Belirtileri

    Psikolojik ağrı, psikoloji ve bedensel belirtiler

    Sevgili okurlarım bu yazımda ağrı, hastalık ve diğer bedensel durumlarla; insan psikolojisi ve psikopatolojisi arasındaki ilişkiyi farketmenizi hedefliyorum. Bu farkındalık sayesinde kişi daha sağlıklı bir bedene sahip olabilir, bedenden gelen sinyallere anlam verebilir; ruhsal ve fiziksel hastalıklardan korunabilir.

    İnsanın en kötü alışkanlıklarından bir tanesi zihinle bedeni sürekli ayrıştırmasıdır; yani sanki sonsuza kadar yaşayabilecek bir zihin ve sürekli yaşlanan, hastalanan, acı kaynağı, tuvalete giden zavallı bir varlık gibi algılanır beden. Aslında beden zihinle aynı varoluşun uzantısıdır. Yani düşünceler, inançlar ve algı biçimi bedeni etkiler ve beden bu duruma tepki verir. Örneğin sürekli negatif ve acıklı düşüncelere odaklandığınızda ancak aynı zamanda güçlü durmaya çalıştığınızda boğazda ve burunda “doluluk ya da ağrı” bunun ifadesi olarak ortaya çıkar. Hayatta sizi boğan birileri ya da boğucu bir işiniz varsa; beden bunu zor nefes alarak ifade eder ve siz bu şikayetle göğüs hastalıları uzmanına başvurabilirsiniz. Kişisel sınırlarınıza istemediğiniz müdahaleler olduğunda beden; çeşitli cilt problemleri yaratarak bunu ifade eder. Uzun süre tutulan öfke vb duygular, bağırsak hastalıkları (ülseratif kolit, Chron, tümör vs) olarak “vücut bulabilirler”. Fibromyalji ya da diğer kas ve kemik ağrıları yaşamda taşınan aşırı yük ya da sevdiklerinize verdiğiniz fazla desteğin bir ifadesi olarak ortaya çıkabilir. Sizi üzen birine cevap verememek bulantı yapabilir ve siz bu belirtiyle doktor doktor gezip reflü tanısıyla idare etmek zorunda kalabilirsiniz. Panik atak çeşitli kişilik özellikleri nedeniyle ve taşınan aşırı manevi yüklere bir isyan sonucu ortaya çıkar. Yani kalbiniz çarptı ve nefesiniz daraldı ve bunun sonucunda mecbur kalıp tüm gereksiz yükleri attınız, o zaman beden acaba bizden daha bilge ve aslında bizim iyiliğimiz için belirti ve hastalık organize ediyor olabilirmi?

    İşte size söylediklerimi test etmek için bir beden çalışması; bedeninizde ağrıyan bölgeye elinizi koyun ve sadece ağrıya odaklanın, düşünmeden sadece ağrıya odaklanın; ağrının sınırları yayıldığı diğer bölgeleri takip edin; “ağrıya odaklandığınızda ağrı nerelere yayılıyor?, aklınıza hangi düşünceler(yük, öfke vs) geliyor? Hangi duyguyu farketmeye başladınız?

    Yazımı “beden size ihanet etmez siz kendinize ihanet ettiğinizde bunu ifade eder” diyerek bitirmek istiyorum.

  • ÇOCUKLARDA PROBLEM DAVRANIŞLAR & OYUN ve EMDR TERAPİSİ & HİPNOZ

    ÇOCUKLARDA PROBLEM DAVRANIŞLAR & OYUN ve EMDR TERAPİSİ & HİPNOZ

    Çocuk ve Ergenlikte Başlıca Görülebilen Sorunlar:

    Alt ıslatma (enürezis),
    Altına kaçırma (enkopresiz),
    tırnak yeme,
    kardeş kıskançlığı,
    kleptomani (çalma davranışı),
    öfke kontrol problemi,
    dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu,
    çocuk ve ergen cinselliği,
    kaygı bozuklukları
    konsantrasyon güçlüğü, sınav kaygısı vs. gibi durumlar “Çocuk ve Ergen Psikoterapisi” dahilinde ele
    alınabilmektedir.
    Çocukların Psikolojik Görüşmelerinde Nelere Dikkat Edilmektedir?Özellikle çocuklarda gelişimsel,
    zekasal ve psikopatolojik durumlara bakılmaktadır.
    Çocuklar için psikolojik görüşmeye gelinirken anne, baba ve bakım veren diğer anneanne, babaanne,
    dadı ve bakıcı gibi kişilerinde seansa gelmesi önerilmektedir.Çocuklara yönelik gelişim testleri, zeka
    testleri ve diğer birçok psikolojik testlerin yanı sıra resim çizme, hikaye anlatma, EMDR terapisi, oyun
    terapisi, hipnoz ile bilinçaltı analitik yaklaşımlar gibi birçok tanı ve tedavi yöntemi kullanılmaktadır.
    Özellikle çocuklarda gelişimsel, zekasal ve psikopatolojik durumlara bakılmaktadır.

    Çocuk Değerlendirme Testleri

    1) Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE)

    2) Gesell Gelişim Figürleri Testi

    3) Peabody Resim Kelime Tanıma Testi

    4) Bender Gestalt Görsel Motor Algı Testi

    5) D2 Dikkat Testi

    6) Goodenough Harris Bir İnsan Çiz Testi

    7) Frostig Gelişimsel-Görsel Algı Testi

    8) Benton Görsel Bellek Testi

    9) Kelime Söyleyiş Testi

    10) Metropolitan Okul Olgunluğu Testi

    11) Catell 2-A Zeka Testi

    12) Catel 3-A Zeka Testi

    13) Porteus Labirentleri Testi

    14) Frankfurter Dikkat Testi

    15) Rorschach testi (hem yetişkinler hem çocuklar için)

    ÇOCUKLARDA PROBLEM DAVRANIŞLAR

    Çocuklarda problem davranış çoğu zaman aile de bir panik havası oluşturur. Çocuk niye durduk yere
    altını ıslattı, niye durduk yere öfke patlamaları, hırçınlıklar, dersleri birden niye düştü, niye bana daha
    düşkün oldu, yalnız uyumak istememeye başladı, aşırı oyun oynuyor, vurmaya başladı, okulda sorun
    çıkmaya başladı, ağlamaları arttı, başarısız olmaya başladı, doyumsuz, ilgisizliği arttı, niye söz dinlemiyor
    vb… ailenin şikâyetleri olmaya başladığında ne yapacak. Aslında çocukların bu tepkileri bir yardım
    çağrısı olabilmektedir.

    Hiçbir çocuk “benim babam annemi dövüyor ve bundan çok etkilendim”, “benim amcam beni taciz etti bu
    yüzden darmadağın oldum” ya da “öğretmenim beni aşağıladı beni değersiz hissettirdi bu nedenle
    kendimi kötü hissediyorum” demez… Çocuklar bunları nasıl ifade eder altını ıslatarak, korkarak ve
    annesini yanında isteyerek, öfke patlamaları yaparak, hırçınlık vb. şeklinde ortaya çıkmaya başlar.
    Çocukların kendilerini en iyi ifade ettikleri dertlerini sıkıntılarını ifade ettikleri yer oyun ve resimlerdir.

    Aileler bu gibi durumlarda ne yapabilirler. İlk başta çocukta problem davranış olarak belirtilen davranış
    nasıl ortaya çıktı, bu davranışlarını devam ettiren ikincil kazançları var mı? Eğer sürekli var olan bir
    durum ise ve bu davranışı her yerde yapıyorsa bu konuyla ilgili bir sorun olabilir. Yani benim çocuğum
    hiperaktif diye düşünüyorsa bu hiperaktivite okulda, evde her yerde olmalı. Ancak sadece tek bir yerde
    yapılıyorsa bu davranış orda bu davranışını pekiştiren olaylar vardır. Problem davranışları ve çocuğun
    yardım çağrısını iyi ayırt etmek gerekiyor. Çocukta birden oluşan davranış değişiklikleri, şiddete yönelik
    davranışlar, içine kapanma ya da aniden aşırı hareketlenme, tuvalet alışkanlığı gelişen bir çocuğun altını
    ıslatmaya başlaması, okula gitmek istememe vb. durumlar bir yardım çağrısıdır. Hemen destek almanız
    çocuğunuzun ruh sağlığı ve geleceği için önemlidir.

    Çocukluk Depresyonu

    Depresyonu yetişkinlere göre daha farklı şekilde yaşayan çocuklar, düşüncelerini kelimelerle ifade etmek
    yerine başka şekilde dile getirir. Depresyona giren bir çocuk ya da bir derdi bir sıkıntısı olduğun da
    çocuklar bunu resimlerinde koyu renkler, hüzünlü temalar (ağlayan ay, ağlayan güneş, ya da hayvanlar
    çizerler, bu çocuklar aynı zamanda yapraksız, dalsız meyvesiz ağaçlar, siyah ve kırmızı rengi de çok
    fazla kullanarak mutsuzluğunu, derdini depresif durumları ile ilgili ipuçları vermeye başlar. Çocuklar
    resimlerde kendilerini, ailelerini bir öcü, koyu renkle ya da yaratık gibi çizerler. Baba desteği olmayan bir
    çocuk el veya ayakları çizmezler. Yani depresyon, çocuğun okulda başarısızlık, sevilen birinin yitirilmesi,
    hastalık, taciz, kaza, anne baba ayrılığı ya da aile içi şiddet gibi yoğun bir stresle karşılaşması
    durumunda ortaya çıkabilen, keder ya da tedirginlik seklinde kendini gösteren duygu durum
    bozukluğudur. Tabiî ki bazı sorunlarla karşılaşacak çocuk bir süre yas tepkilerinin olması normaldir.
    Ancak çocukla iyi ilgilenip onunla oyun oynanmazsa ve bu durumla baş edemezse terapi desteği
    çocuğun hayatını kolaylaştırır.

    Yani çocuğunuz da oluşan ani değişimleri iyi gözlemlenmesi gerekmektedir. Çocuklar bu değişimleri
    oyunlarında, resimlerinde en iyi şekilde aktarır. Bunun yanında davranışsal değişimler ortaya çıkar
    yukarıda ki saydığımız gibi.

    ÇOCUKLA EMDR TERAPİSİ VE HİPNOZ

    Çocukla yapılan en etkili terapi yöntemlerinden birisi de emdr terapisidir bu terapi yöntemi bazen
    çocuğun yaşadığı travmayı ya da olumsuz olayı tamamen unutmasına ya da artık hiç rahatsız
    olmamasına neden nörobiyolojik bir tekniktir. Bu teknik küçük çocuklarla çalışırken oyun terapisi ile
    entegre edilerek çalışılması daha etkili olur.

    Hipnoz ise çocuğun konuşmadığı anlatmak istemediği durumlarda en etkili çalışılan yöntemlerden
    birisidir. Çocuğun transa alınarak baş etme sistemi güçlendirilir, telkin verilerek sorun çözülür ve olaylar
    trans altında daha etkili çalışılır değiştirilir. Bu yönteminde oyun terapisi ile birlikte kullanılması çocukla
    olan bağı güçlendirmektedir. Hem oyun terapisi ile birleştirilen emdr ve hipnoz çocuğa çift yönlü seans
    uygulanmış olur ve iyileşmesi hızlanır.

    ÇOCUKLA OYUN TERAPİSİ

    Oyun çocuk için kendini gerçek dünyaya hazırladığı, gelişimin en kritik destek kaynağıdır. Yetişkinler
    dertlerini sıkıntılarını anlatır, konuşur, duygularını ifade eder. Çocuklar ise dertlerini sıkıntılarını oyunda
    anlatarak rahatlar, prova eder ve oyun sayesinde baş ederler. Çocuklar oyun yoluyla hayatı prova eder.
    Oyun yoluyla duygu, düşünce ve travmalarını dışa vururlar. Oyun yoluyla baş etme becerisi geliştirir,
    sorunlarını olumlarlar. Oyun çocuğun kendini ifade etmesi, hayal ile gerçek arasında bir köprü çocuğun iç
    dünyasının dışavurumu, gizil enerjinin kullanılması, çocuğun sosyal ve ahlaki değerleri öğrendiği bir
    alandır.

    Bazen aileler ne yani 40 dakika oyun oynadı bu nasıl terapi diyebilmektedir. Oyun semboliktir. Aslında
    yetişkinlerde de her şey sembolik anlamla kodlanır. Çocuklar da dertlerini sıkıntılarını sembolik olarak
    anlatır. Oyunda travması ile yüzleştirir kendini, güçlenir ve iyileştirir. Bunu da ancak iyi bir oyun terapisti
    anlayabilir çözebilir.

    Örneğin ailenin kızımız okula gitmek istemiyor diye beş yaşında seansa getirilen bir kız çocuğunu oyun
    seansına aldığımda daha ilk seansta tacize uğradığını bu tacizin nasıl olduğunu anlatmaya başladı, ikinci
    seansta kim tarafından nerde olduğunu anlattı oyunda 3.4.5. seanslarda bu durumla baş etmeye
    güçlenmeye başladı ve kendini iyileştirdi.

    Yine oğlum bana çok vuruyor, öfke patlaması yaşıyor diye getirildi. 6 yaşında ki çocuk babasının ona ve
    annesine uyguladığı şiddet karşısında yaşadığı çaresizliği, babasına olan öfkesini o kadar güzel anlatıyor
    ki oyun terapisinde görünürde ne var aslında anneye patlıyor ama arkasında ne var babaya karşı
    çaresizliği, babasına öfkesi, zayıflığı var. Yani çocukların her davranışı aslında gizlenmiş bir sorunun
    ifadesidir. (bu bilgilerin çocukların ailelerinden izin alınarak paylaşılmaktadır.)

    Axline (1969) ; “İnsanın içinde kendini iyileştirme gücü vardır. Oyun terapisiyle çocuğun içindeki bu güç
    açığa çıkar. İyileştiren biz değilizdir, biz yalnızca vasıtayız”. Der.

    Çocuk oyunlarında, çocuğun dünyaya bakış açısının nasıl olduğunu, ne olmak istediğini, problemlerin
    neyle ilgili olduğunu anlaşılabilir. Oyunun, çocuğa getireceği önemli bir fonksiyon da geçmişte
    çözülmemiş problemler üzerinde çalışmak için bir fırsat sunması, kendine uygunluğuna göre sosyal
    etkileşimlere girmesi ve çeşitli roller denemesine olanak vermesidir.

    Oyunla Terapisin de çocuklar oyun oynama yöntemini, geçmiş ve gelecekle ilgili kaygılarını bastırmak ya
    da ifade etmek için kullanmaktadırlar. Oyun çocukların kendilerini ifade edebilmeleri için rahat ve güvenli
    bir yoldur. Çocuklar sözel olarak ifade edemedikleri duygularını oyun yoluyla ifade edebildiklerinden,
    terapist bu yolla çocuğu anlayabilmekte ve bir tedavi yöntemi oluşturabilmektedir.

    Çocuk korkularını, çelişkilerini ve saldırganlık duygularını oyun yoluyla ortaya dökmektedir. Oyunu aynı
    zamanda sorunlarını gizlemek, savunma mekanizmalarını geliştirmek için de kullanmaktadır Bu yolla
    çocuk stresini azaltarak, problemlerine bir çözüm arayışı içine girmektedir.

    Oyun terapisin de oyun yolu ile teşhis, tedavi ve yardım planı ile çocuğun çevresine yeni bir uyum
    sağlamasına yardım edilmektedir. Terapiye alınan çocukla birlikte anne-baba ile de ilişki kurulabilmekte
    ve anne babanın da yanlış tavırları düzeltilebilmektedir.

    Oyun terapisinde özel olarak hazırlanmış kukla ve oyuncaklar, hayali oyunlar, sanatsal etkinlikler, kum
    oyunları, hikaye anlatma tekniklerinden yararlanılmaktadır.

  • Bireysel Psikoterapi

    Bireysel Psikoterapi

    Semptomu, bilinçdışında oluşan çatışmanın örtük ifadesi olarak tanımlayabiliriz. Bireysel psikoterapi talebiyle başvuran danışanla yürütülen çalışma ise, bu örtük ifade içerisinde gizleneni arama yoluyla gerçekleşir. Danışan, yaşadıklarıyla ilgili bağlantılar kurarak aklına gelenleri ifade ederken, psikolog da bu yolu onunla birlikte alır ve bağlantıları danışan ile birlikte anlamlandırmaya yönelik bir çalışma yürütür.
    Ergen ve yetişkin danışanlarla uygulanan ve sözel ifadeyi esas alan bireysel psikoterapiye yön veren, çerçevedir. Çerçevenin uygun bir şekilde ilk görüşme esnasında oturtulmasıyla birlikte başlar psikoterapi. Çerçevenin oturtulması ise, zaman ve mekânın tanımlanmasıyla gerçekleşir.
    Psikoterapi sürecinde devamlılık önemli bir unsurdur. Bu nedenle, psikolog ve danışan uygun bir gün ve saat belirlerler. Zamanlılıkla ilgili olan bu unsur, düşünce akışının devamlılığına da gönderme yapmaktadır. Mekânın veya başka bir deyişle, görüşmelerin gerçekleştiği odanın sabit oluşu da, danışana bir alan tanındığı ve bu alan içerisinde aklına gelebilecek herşeyi serbestçe söyleyebileceği düşüncesine dayanmaktadır. Çerçeve bu nedenle, hem danışanın kendini rahatça ifade edebilmesi üzerine düşünülerek oturtulmaktadır, hem de psikoloğun bu zaman ve mekân içerisinde danışana uygun bir alan sunmasıyla ilgilidir. Karşılaşmaların aynı gün, aynı saat ve aynı mekânda gerçekleşmesi, psikoloğun danışana korunaklı ve kendine ait bir alan sağlayabilmesi gibi önemli unsurlara dayanmaktadır.
    Bireysel psikoterapi uygulamasıyla ergen ve yetişkinlerde, oyun terapisi aracılığı ile ise çocuklarda oluşan ruhsal sıkıntılara yönelik anlamlandırmaya ve rahatlatmaya yol açabilecek bu süreçler oldukça dinamik ve önemlidir.

  • Öfke nedir, nasıl ifade edilmelidir?

    Öfke nedir, nasıl ifade edilmelidir?

    Öfke bir olay, durum ya da bir kişiye karşı duygusal, düşünsel, bedensel ve fizyolojik olarak verdiğimiz bir tepkidir.
    Öfke üç sebepten ötürü ortaya çıkabilir:
    Olumsuz ruh halimiz (O dönemde hayatımızla ilgili birikimler, istenmeyen olaylar).
    Karşımızdaki kişinin kabul edilemez davranışları.
    Çevresel faktörler (iş, trafik, sınav, sunum vb.)

    Kısacası, öfkemizin kaynağı ya biz ve bizimle ilgili olumsuz durumlar ve/veya olaylar ya karşı tarafın kabul edilemez bir sözü ve/veya davranışı ya da yukarıda belirttiğim çevresel(dış) faktörlerdir. Kimi zaman hayatımız yolundadır, ruhsal açıdan kendimizi iyi hissediyoruzdur ve yapılan kabul edilemez davranışlar karşısında hoşgörü ve sabrımız sonsuz gibidir. Kimi zaman da işler yolunda gitmez, huzursuz ve gerginizdir. Bu ve benzeri durumlarda, en ufak bir olumsuzlukla çok çabuk sinirlenip, tepki gösteririz. 

    Öfkenin geçmesi için en sık kullanılan yöntem bağırmak ya da saldırgan davranışlarda bulunmaktır; kapıyı hızla çarpmak, elindekini fırlatmak, saçını çekmek, tokat atmak gibi..Fakat bu ve benzeri davranışlar karşıdaki kişiyi korkutmanın yanı sıra, onun da öfkelenmesine ve ilişkinin bozulmasına sebep olabilir. Tam tersi öfkeyi içinde tutmak, belli etmemeye çalışmak, sabırlı olmak da çok işe yaramaz çünkü öfke birikmiş enerjiye benzer, olmadık yer, zaman ve şekilde ortaya çıkar. Zamanında dışa vurulup ifade edilmediğindeyse, istenmeyen en ufak davranışta yanardağ gibi patlar. Sonucunda karşıdaki kişinin kaygılanıp, korkarken biz de  pişman olur, suçluluk duyarız.

    Kızgınlık ve öfke, baş etmesi güç, zor duygulardır. Tek başına kötü, sağlıksız ya da tehlikeli duygular değillerdir.  Öfkeyi problem yapan şey, durum ya da olayın kendisi değildir. Yüzeyde görünen sebep bu gibi görünse de, asıl problem, olayı ya da durumu algılayış ve yorumlayış biçimimiz, o sırada aklımızdan geçen düşünceler ve onu ifade etme yöntemimizde, yani, davranışlarımızdadır.

    Beni en çok kızdıran şeyler?
    Eşimde, çocuklarımda, ailemde, çevremde en çok nelere kızıyorum?
    Kızdığım zaman aklımdan neler geçiyor, neler hissediyorum?
    Kızdığım zaman ne yaparım?
    Bu soruları kendinize sorarak öfkeyi yaşama ve dışa vurma biçiminizi sorgulayabilirsiniz…

    Öfkelendiğimiz anlarda ne düşünüp, neler yaptığımız ya da yapabileceğimizin farkında olmak, bunları önceden tahmin etmek oldukça faydalıdır. Bu şekilde kendimizi kontrol edebilir, davranışlarımızda ve kullandığımız sözcüklerde çok daha dikkatli olabiliriz. Böylelikle, kendimizi (öfkemizi) yıkıcı ve yıpratıcı bir biçimde ifade ederek istemediğimiz olaylara sebep olmak yerine, kendimizin farkında olup önceden önlem alırsak hem kendimizi, hem karşı tarafı hem de ilişkimizi korumuş oluruz.

    Kızgınlık ve öfke duyguları, çoğu zaman kaygı, korku, çaresizlik gibi duygularla bir arada bulunur. Çoğu zaman yaşadığımız hayal kırıklıkları, üzüntü, endişe, kaygı, korku, kıskançlık gibi duyguları en sık ve en kolay öfke ile dışa vururuz. Fakat genellikle, kaygı ve korkunun yarattığı çaresizlik hissiyle baş etmek için, kendimizi korumak için öfkemizi gösteririz. Yaşadığımız çaresizlik ve değersizlik hislerine karşı, saldırganlık ve şiddet göstererek kendimizi savunmaya çalışırız. Bazen kırılganlıklarımızı, hayal kırıklıklarımızı veya üzüntümüzü bastırıp, bunları öfkeye dönüştürmek geçici bir süre için güçlü ve iyi hissettirir. Fakat asıl yapmamız gereken, kızgınlık ve öfke duygumuzun altında yatan asıl duyguları anlamaktır.

    Dr. Gordon, öfkeyi bir buz dağı olarak görür. Buz dağları, suyun yüzeyinde sürüklenen buz kütleleridir. Buz dağlarının denizin yüzeyinde sürüklenen kısmına oranla, suyun altında kalan bölümü çok daha büyüktür. Thomas Gordon, buz dağının suyun altında kalan kısmını “temel duygular”, suyun üstündeki buz tutmuş kısmını ise “öfke” olarak adlandırır. 

    Öfke; merak, yalnızlık, üzüntü, kaygı (anksiyete) gibi pek çok temel duygunun sertleşmiş, donmuş, yani şekil değiştirmiş (öfkeye dönüşmüş) halidir. Temelde yatan duyguyu ifade edemeyip dışa vuramadığımızda,
    bastırdığımızda bu duygular yüzeye şekil değiştirerek öfke olarak ortaya çıkar. Dr. Gordon, sürekli tekrarladığı için, öfkeyi “soğuk algınlığı” gibi görür. “Onu sevmeyiz ama ondan kaçamayız. Onu tanırız ama oluşmasına engel olamayız” der. Gerçekten de öfkelendiğimiz zaman, söylemek istemediğimiz söyler söyler, kendimizden beklemediğimiz davranışlar sergileriz. Fakat, kızgınlığımızı, bağırmadan, şiddet kullanmadan, kendimize ve karşımızdakine zarar vermeden, iletişime ve ilişkiye zarar vermeden de ifade edebiliriz. Önemli olan, kızgınlığımızı ifade etmek, kelimelerle anlatmak ve bunu yaparken de ilişkiyi ve iletişimi korumak ve devam ettirebilmektir.

    Öfkemizi yaşayış biçimimiz, öfke karşısında hissettiklerimiz ve onu dışa vurma şeklimizde çocukluk yaşantılarımızın önemli ve belirleyici bir etkisi vardır. 
    Çocukken birilerini kızgın, öfkeli gördüğünüzde ya da birileri size kızdığında size neler olurdu?
    Ne düşünürdünüz? 
    Ne hissedersiniz?
    Ne yapardınız?
    Çocukluğunuzda, kızgınlığı ve öfkeyi nasıl yaşardınız?
    Nasıl dışa vururdunuz?
    Nasıl ifade ederdiniz? 
    Kızdığınızda ne yapardınız?

    Bir düşünün…
    Öfkemizi dışa vuruş, ifade ediş biçimimizi çocukluk döneminde aile sistemimiz içerisinde model alarak öğreniriz. Yaşanan ev içerisinde çocuk öfke, şiddet ve baskıya tanık oluyorsa, zamanla görerek aynı davranışları benimser; öfkesini ve hayal kırıklıklarını yıkıcı ve saldırgan bir şekilde ifade etmeyi, dış vurmayı öğrenir. Bazı durumlardaysa şiddete, öfkeye ve saldırgan davranışlara çocuk bizzat kendisi maruz kalır, yaşadığı korkuyu, kaygıyı, üzüntüyü içine atar ve kendisini geri çeker…Bu her iki durum da, çocuklar için oldukça yıpratıcı ve yıkıcıdır. KIsacası, öfkeyi kontrolsüzce dışa vurursak ciddi ilişki problemlerine sebep olurken, tam tersi durumdaysa öfkenin bastırılıp dışa vurulmaması depresyona zemin hazırlar. 

    Öfkeyi sağlıklı bir şekilde yaşayıp, dışa vuramadığımızdaysa vücudumuz bazı tepkiler verir:
    Soluk alıp vermede ve kalp atışlarında hızlanma, tansiyon yükselmesi, kas geriliminin artması, terleme, titreme, yüzde kızarma, sararma, baş ağrısı, baş dönmesi, mide şikayetleri; ağrı, bulantı ver yanmalar, bağışıklık sisteminde zayıflama, hastalanma riskinde yükselme, hafıza ve düşünme süreçlerinde zayıflama, uyku problemleri, cinsel problemler, üretkenlikte ve verimde düşüş, kronik yorgunluk ve isteksizlik gibi…

    Her birimiz öfkeyi farklı şekillerde yaşar, dışa vururuz..Bazılarımız daha sakin olup içine atarken, bazılarımız her an patlamaya hazır bir bomba gibidir.. Bazılarımız kullandığı sözcüklerle öfkesini başka bir şeye yönelterek yaşar öfkesini, bazılarımız da bağırarak..Bazılarımız kendisini alışverişe verir, bazılarımız yemek yemeye..

    Özetle, her birimiz öfkemizi farklı şekillerde yaşarız önemli olan onu doğru bir şekilde, kendimize ve karşı tarafa zarar vermeden, yıpratmadan ifade edebilmektir..

  • İletişimdeki En Büyük Hatalardan Birisi Sen Dilini Kullanmak… Nedir Bu Sen Dili?

    İletişimdeki En Büyük Hatalardan Birisi Sen Dilini Kullanmak… Nedir Bu Sen Dili?

    Sen dili hissettiklerimizi/ duygularımızı karşı tarafı suçlayarak anlatmak demektir. Hatalı ve sonuçsuz bir iletişim şekli olan sen dili; “Sen hep böylesin”, “sen beni anlayamazsın”, “hep senin yüzünden”, “sen böyle yapmasaydın sonuç böyle olmazdı”, “sen çok anlayışsızsın”, “senin anlaman mümkün değil”, “sen olmasaydın böyle olmazdı”, “sen çok beceriksizsin”, “sen kötüsün”, sen, sen, sen…, aslına bakarsanız gerçekte sen dili kendinizi ifade edemediğiniz, karşı tarafı rahatsız eden, size yarar sağlamayacak bir iletişim tarzı. 

    Bu dili kullandığınız sürece haklı olsanız bile haksız duruma düşecek ve kendinizi karşı tarafa doğru anlatamayacaksınız. Böyle bir iletişim şeklinde diğer kişi kendisini suçlanmış hissederek otomatik olarak savunmaya geçecek ve haklı olsanız bile sizi asla anlamayacaktır. Bu şekilde davrandığınız sürece kendinizi doğru ifade etmemiş sadece karşı tarafı suçlamış olacaksınız. 

    Resme baktığınızda bile sizde büyük bir ihtimalle suçlandığınız duygusu uyanacaktır (tabi mazoşist bir yanınız yoksa). Bu çok normal bir duygudur. Çünki bu hareket sizde azar işiten bir çocuğun duygularını uyandırır ve öfkelendirir. Sen dilide karşı tarafta böyle bir etki yaratır ve karşıdaki kişi kendisini azar işitmiş gibi hisseder, öfkelenir ve savunmaya geçerek sizi dinleyemez hale gelir. 

    Peki doğru olan nedir? 

    Ben dili kullanmak. Karşınızda ki kişinin davranışlarının, söylediklerinin, yaptıklarının, yapmadıklarının sizde nasıl duygular uyandırdığını, neler düşündürdüğünü ifade etmek” Ben Dili” kullanmaktadır. Örneğin “sen zaten beni hiç anlamazsın” yerine, genelleme yapmadan, sadece o anki olaya ilişkin duygularınızı, düşüncelerinizi ifade etmelisiniz. “anlaşılamadığım hissine kapılıyorum”, “elimden geleni yapmaya çalışıyorum ama sanki anlaşılmıyorum”, “yaptıklarım farkedilemiyormuş gibi hissediyorum”, “böyle söylediğin zaman üzülüyorum, kendimi değersiz ve kötü hissediyorum”, “böyle yapınca bana değer vermiyormuşsun gibi hissediyorum”, “sanki kendimi hiç yokmuşum gibi hissediyorum” şeklinde kendi duygularınızı ve düşüncelerinizi karşı tarafa ifade ederseniz karşı tarafı suçlamadan kendinizi ifade etmiş olursunuz. Bu durumda karşıdaki kişi sizi daha kolay anlayacak ve savunma ihtiyacı hissetmeden sizi anlamak için gayret sarf edecektir. 

    Ben dili bazılarına kendisini küçültüyormuş gibi gelebilir. Ama aslında böyle değildir. Bu kendi kişisel bakış açınızda ki hatadan kaynaklanır. Ben dili kullandıkça zamanla kişilerle daha sağlıklı iletişim kurabildiğinizi fark edeceksiniz…

  • “anne/baba ben sana küstüm” diyen çocuğunuza siz nasıl tepki vermelisiniz?

    Çocuklar özellikle 2-4 yaş arasında “Küstüm” ifadesini sıklıkla kullanmaya başlarlar. İstekleri yerine getirilmediğinde, onlarla oyun oynamadığınızda “Küstüm anne” ya da “Baba sana küstüm” gibi ifadeler kullanarak tepkilerini gösterirler.

    Genellikle anne babalar, “Küsersen küs, ben de sana küstüm” diyerek, çocuklarını bu davranıştan vazgeçirmeye çalışırlar.

    Bir çocuk, annesi babası ona küsünce ne düşünür, ne hisseder?

    Demek ki, hoşlanmadığım durumlarda küsebilirim, baksana annem babam da küsüyor, o zaman küsmek doğru bir davranış.

    Okuldaki arkadaşım Ahmet de bana küsüyor, annem babam da küsüyor. O zaman annem ve babam aslında benim arkadaşım gibi. O halde onların her dediğini yapmak zorunda değilim.

    Evde, okulda, misafirliğe gidince hoşlanmadığım bir durumla karşılaştığımda hemen küsebilirim. Bu, işe yarayan bir yöntem.

    Bunlara sebep olmamak adına, anne baba çocuğuna küsmemelidir. Küsmek yerine, çocuğun o anki duygularını anlamaya çalışmalı, hatta ona adeta dublaj yapmalıdır.

    “Sanırım sen bir şeye kızdın, küsersen seni kızdıran şeyin ne olduğunu bilemem, benimle konuşmak ister misin” şeklindeki yaklaşım daha sağlıklı olacaktır.

    Bu yaklaşıma rağmen, çocuk hala küsmeye devam ediyorsa “Şu anda konuşmak istemiyorsun sanırım, konuşmak istediğinde ben hazırım, konuşabiliriz” denebilir.

    Bu konuşmalar sırasında çocuğun göz hizasına inmek, onunla göz kontağı kurmak çok önemlidir. Çocuk kendini baskı altında değil, güvende hissetmelidir.

    Aradan bir süre geçtikten sonra çocuk anne babaya yanaşır ve konuşmak isterse “Hani bize küsmüştün, bizimle konuşma o zaman” gibi olumsuz bir ifade yerine “Seni dinliyorum, gel konuşalım” gibi olumlu bir ifade kullanılmalıdır.

    Bu konuşma sırasında çocuğa küsmenin ne kadar yanlış bir davranış olduğu ile ilgili nasihatlar vermek yerine, duygularını ifade etmesine fırsat verilmelidir.