Etiket: İfade

  • Katarsis Kavramı

    Katarsis Kavramı

    Katarsis, arınma, kolaylaştırma ve öfke çıkarma vasıtasıyla çözülme anlamında kullanılır. Kavram, anlamını en önce Aristoteles’in Poetik ve Politika’sında bulur ve Aristoteles, bir tiyatro sunumunda dışa vurulan duyguların izleyeni ‘ruhun arınmasına’ götüreceğini iddia eder. Bu kavram, Aristoteles’ten 2000 yıl sonrasında bazı psikoterapi ekolleri tarafından yeniden ele alınmıştır. James Braid’ in (1795-1860) ifadesiyle, Mesmer’in ‘Magnetizm’ adını verdiği ve magnetizmden yola çıkarak geliştirdiği ‘Hipnotizm’ kavramıyla Hipnoz Çağı başlamıştır. Gündelik hayat ve kişilerin naif/öznel psikoloji kuramları, katarsis tasarımında önemli rol oynarlar, örneğin “bastırılmış ve bölünmüş yaşantılar insana zarar verir”, “ne kadar bastırırsan, o kadar başına gelir” gibi. Bir çok insan bu türde deneyimlenmiş formulasyonları kendi yaşantılarından hareketle de bilirler ve olumsuz duygulanımlarına sinirlenirler, kızarlar, yutarlar, tutarlar, üstesinden gelirler ya da bastırırlar. Ve bir gün küçük bir şey olur ve sınır aşılır ve o küçük yaşantıdan hareketle bastırılan her şey kendiliğinden açığa çıkar. Bu model için çeşitli ve çok kanıt kaynak vardır -aynı zamanda karşı kanıt kaynaklar da tabii (Dann,1971 ve Nolting, 2012)-. Bu kaynakların çoğu, (insanları) biyografileriyle yüzleştirmek, özdeşleştirmek ya da empati kurmak üzerinedirler. Burada, katarsis ile ima edilen şey, kültürel art alan ve terapi alanıdır ki, bu bir çok anlama sahiptir ve gündelik hayatın çeşitli yönlerine dokunmaktadır. Katarsis kavramını – uyarımlar ve gerilimleri duygusal dışa vurumla azaltmak- neredeyse her insan kendi deneyimlerinden/yaşantılarından tanımakla birlikte, katarsis hipotezi bilimsel açıdan bakıldığında üzerinde uzlaşıya varılmış bir kavram değildir ve çürütülmek istenen karşı kanıtlar da düzenli olarak üretilmektedir (örn. Nolting, 2012). Burada önemli olan bu kavram dahilinde neyin araştırıldığı, gözlemlendiği, ona nasıl bir anlam yüklendiği ve neyin çürütülmeye çalışıldığı sorgulanmalıdır. Bu bağlamda problemin çekirdeğini sadece katarsis hipotezi değil, modern psikoloji biliminin naif ve yüzeysel işlemselleştirmeleri de oluşturmaktadır. Bu nedenle öncelikli bilimsel yükümlülük, hem gündelik hayatta işe yarayan hem de bilimsel taleplere yanıt verebilecek olan bir kavram analizi yürütmek olmalıdır ki, o zaman tüm karşı kanıtlar da hem bir anlam taşıyabilsin ve hem de eleştirel olarak ele alınıp incelenebilsin.

    Psikopatolojik olarak sırasıyla şu olgularla ilgilenmekteyiz: Savunma mekanizmaları, bastırma, özellikle bir çok rahatsızlıklarda sıkça görülen bölme savunma mekanizması ve dissosiyasyon: Bilinç bozuklukları, dissosiyatif bozukluklar, bilinç düzeyinde bir motivasyona sahip olmayan amneziler, histeri, fobiler, psikosomatizasyonlar, erken dönem konversiyonlar, çoklu kişilik bozuklukları, travma çalışmaları, obsesyon ve kompulsiyonlar, psikozlar, uyum ve başa çıkma bozuklukları. Bölme, öteleme ve bastırma aynı zamanda normal psikolojik alana ve sağlıklı başa çıkma repertuarına da ait kavramlardır. Burada katarsis olgusunun ikili karakteriyle karşılaşıyoruz. Katarsis, belki de, sadece sağlıklı bir işleve sahip değildir (arındıran, çözen ve kolaylaştıran işlev dışında), aynı zamanda bir hastalık işlevi de vardır (sürdürülen intruzyonlar, olumsuz duyguların uzaklaştırılması gibi). Yaşantı/deneyimler üzerinde çalışmanın sonu yoktur ve bu çalışma tüm olumsuz duyguları sarartıp solduruncaya kadar devam ettirilebilir.

    2. BREUER VE FREUD’UN KATARSİS KURAMI

    “Deneyimlerimiz bize gösterdi ki, histerinin doğal ve  idyopatik görünümlerinde geçerli olan birbirinden çok farklı semptomları, buna neden olan travma ile sıkı bir bağlantı halinde durmaktadır ve bu bağlamda bu görünür bir olgudur. Biz, nevraljileri, felçleri, histerik atakları, epilepsi gibi görünen epileptoid konvülsiyonları, tik benzeri duygulanımları,  sürekli kusma ve besin almayı reddeden anoreksileri, çeşitli görme bozukluklarını, mütemadiyen kendini tekrarlayan yüze dair halüsinasyonları ve bir sürü benzer patolojileri , kökenlerinde böylesi travmalar yatan anlar ile ilişkilendirebildik. Yıllarca süren histerik semptomlar ile bir kerelik oluşan böyle bir patolojik yaşantı arasındaki yanlış kurulan ilişki, travmatik nevrozlarda görmeye sürekli alışık olduğumuz gibi, aynı şeydir. Bu patolojik yaşantıların kökenleri çocukluk yıllarına dayanmaktadır ve çocukluktan itibaren izleyen yıllar boyunca ağır hastalık olguları üretilmektedir. “

    “Bağlantı oldukça açıktır: kökende yatan ilk sebep yaşantısı ancak bir histeri üretecektir, başka bir sonuç değil. Bu nedenle, kökende yatan ilk sebep yaşantısı tamamen açık bir biçimde belirlenmeli, tanımlanmalıdır.”

    “Bazı başka vakalarda ise bağlantı o kadar görünür şekilde basit değildir. İlk sebep yaşantısı ve sonradan gelişen patolojik olgu arasında sembolik bir ilişki mevcuttur.”

    “Böylesi gözlemlerimiz, histerinin, travmatik bir nevrozdan patojenik bir çıkarım olduğunu kanıtlamaktadır ve travmatik  histeri kavramının genellenmesini meşrulaştırmaktadır. Travmatik nevrozlarda bedensel bir yaralanma(organik bir sebep) etkin bir hastalık sebebi değildir, aksine psişik bir travma, bir kaygı/korku duygulanımıdır sebep. Sonrasındaki araştırmalarımızdan hareketle, histeri vakalarının çoğunluğunda genellikle böyle bir psişik travmanın yattığını analojik bir şekilde gördük. Utanma, kaygı, korku, psişik ağrıların ortaya çıktığı her yaşantı/deneyim böyle bir sonuca yol açabilir. Bu yaşantıya/deneyime sahip insanların, kişilik organizasyonundaki hassaslıkları o yaşantıları birer travmaya dönüştürebilir. Bazen de nadir olmayacak şekilde  bildik bir histeri durumunda tek bir büyük parça travma yerinde, bir çok kısmi travmalar ve ancak toplamda bir süre sonra kendini bir travma olarak ifşa edebilecek olan ortak bir grup vesileler de söz konusu olabilir. Bu yaşantılar birbirine bağlandıkça kişinin muzdarip olduğu acı öykülerini inşa edebilecektir. “

    “Biz, histeriye yol açan köken anılarını gün ışığına çıkardığımızda ve bu anılara eşlik eden duygulanımlarını uyandırdığımızda, her bir tekil histeri semptomunun hemen ve geri dönüşsüz şekilde ortadan kaybolduklarını bulduk. Hasta, o köken yaşantıdaki anıyı detaylı bir şekilde tanımlamış ve duygulanımlarını söze dökmüş oldu. Bir duygulanıma bağlanmayan köken yaşantılar tamamen etkisizdirler. Zamanında yaşanmış olan psişik süreç, mümkün olduğunca canlı bir şekilde tekrarlanmak ve ifade edilmek zorundadır. Ancak o zaman tüm yoğunluğuyla birlikte o yaşantı geri gelir ve sonsuza dek kaybolur (kramplar, nevraljiler, halüsinasyonlar, felçler vs).”

    3. Thomas Scheff’in Katarsis Kuramı

    Thomas Scheff, bir duygunun inşa edilmesi ve yok edilmesinin birbirinden keskin olarak ayırdedilmesi gerektiğini söyler. Scheff, tam olarak, gerilim oluşumu ve boşaltım süreçlerini konu edinmiştir. 

    “Boşaltım ve ona ait gerilim süreçlerinin empirik (görgül) temelleri, hastaların terapilerde gözlenmesinde yatmaktadır. Örneğin hastalarımda, terapide ağlamalarını, gülmelerini, titremelerini vs. gözlemledim ve duygu gösteren hastalarımın terapide hızlı ilerlediklerini gördüm. Bunu yapmayan hastaların ise ya çok yavaş ilerlediklerini ya da hiç bir gelişme göstermediklerini de.”

    “Kuram, gerilimdurumlarının konvulsif ve istemsiz beden süreçleriyle boşaltıldığı konusuna odaklanıyor. Bu gerilim durumlarının bedensel dışa vurumları, ağlamak (yas/hüzün), titremek ve soğuk terleme (Kaygı), kendiliğinden duruma uygunluk içermeyen sürekli gülüşler (utanma ya da kızgınlık) ve sıcak ter boşanmasıyla birlikte bağırıp çağırma/tepinme (öfke) şeklinde olmaktadır. Kuram, buradan hareketle, detaylı ve açık bir tanımını vermektedir katarsisin. Olumsuz duyguların yok edilmesi/uzaklaştırılması (katarsis), dışsal göstergelerle birlikte (örn. ağlamak, titremek, soğuk terleme vs), daha çok içsel, istemsiz süreçler olarak tanımlanmaktadır. Olumsuz duygular ve gerilim arasındaki ilişkiye dair benzer açıklamalar Plutchik (1954)’ te de bulunmaktadır. Kuram, bir gerilim olarak olumsuz duygu ve bir boşaltım olarak duygu arasında da bir ayrım yapmak gerektiğini özellikle vurgulamaktadır. Bu ayrım da şimdiye kadar tabiiki yapılmamıştı! Bizim kuramımız, duygusal gerilim ve boşaltımın birbirine gerçekten tezat iki ayrı süreç olduğunu öne  sürmektedir. “

    Thomas Scheff’in üç hipotezi vardır: 

    1. Boşaltımın engellenmesi: “Duygular bir süreçtir ve duyguların biriktirildiği bir metafordur. Biriktirilen bu duygular, diğer yaşantılara da aktarılır ve toplumsal bir yaptırımla duygular bastırılır. Bastırılmış duygular ne kadar çok biriktirilirse, kişinin başka insanların boşaltımlarına toleransı da  o kadar düşer. Çünkü bu, kişinin kendi iç dengesini rahatsız eder. Örneğin, kendi yas sürecini bastırmış olan bir anne, çocuğunun sürekli ağlamasıyla kendi yasının üstünü örter/kapatır ve çocuğun ağlaması, o anneyi, bastırmış olduğu yasını biriktirmesine götürür..Ve bu kuşaklar boyu böyle devam eder. “

    2. Bastırılmış duygular, düşünme ve algılamadaki berraklığı azaltır: “Güçlü bir duygunun baskısı/etkisi altındaki bir insan, açık ve berrak düşünecek ve çevresini de doğru algılayabilecek halde değildir. (Lovenfeld,1961). Bu sonucun, kendisini yansıtan ifade edilmesi şöyledir: “korkudan felç olmuş gibiydim” veya “öfkeden kör olmuş gibiydim”. Bilinçdışı duygular da düşünce ve algıyı aynı şekilde etkilerler, yalnızca sorunu yaşayan kişi farkında değildir ne yaşadığının. Örneğin bir kadın şöyle diyebilir: “erkekler söz konusu olduğunda neden böyle bir tuhaflaşıyorum ben?” ya da bir öğrenci: “matematikte beynimi kapatıyorum sanki!”. 

    3. Bastırılmış duyguların biriktirilmesi arkadaşlık duygularını ve işbirliğini engeller ve bu nedenle bireyleri birbirinden izole eder: “Biriktirilmiş duygular vasıtasıyla üretilen olumsuz duygusal mood, apati, boşluk ve yabancılaşma gibi durumlara ya da duyguların cezalandırıldığı sosyalizasyon süreçleri vasıtasıyla bastırmaya sebep olabilir. Tomkins’ in (1963) açıkladığı üzere, duyguları cezalandırılan kişi, içsel yaşantılarını ötekilerden saklamayı öğrenir. Çünkü bu duyguları /yaşantıları ötekiler tarafından bilindiğinde, bu, acılarına yeni acılar eklenmesi anlamına gelecektir. Böylesi bir kişi, kendi içsel yaşantılarını diğerleriyle paylaşma yetkinliğinde olmadığından dolayı, büyük ihtimal diğerlerine karşı mesafeli ve kendi kendine yaşayacaktır. 

     4. Katarsis Kavramının Analizi

    Katarsis kavramı, çok anlamlı ve çeşitli yazarlar, uzmanlar ve araştırmacılar tarafından tamamen farklı anlamlarda kullanılan bir sözcüktür. Bu açıdan bakıldığında bile, birbiriyle çelişen gözlemler ve araştırma sonuçlarının kafa karışıklığına yol açması oldukça anlaşılırdır. Bu nedenle katarsis kavramının çeşitli anlamlarını belirlemek ve birbirinden ayırmak gereklidir. 

    Normal ve doğal katarsis, kendisini, deneyimler vasıtasıyla bilinçli yaşantılarda gösterir. Şöyle ki, algılarız, hissederiz, duyumsarız, hatırlarız, fantezileriz, arzularız ve düşünürüz. Bu içsel yaşantılar kendisini dışarıya da vurur: göz bebeklerimiz büyür, daha hızlı ya da yavaş nefes alıp veririz, bembeyaz kesiliriz ya da kıpkırmızı oluruz, terleriz, şöyle ya da böyle beden duruşuna bürünürüz, şu ya da bu ifadeyi seçeriz, engellendiğimizde iç çekeriz ya da küfrederiz, gerildiğimizde esneriz, çok sevindiğimizde güleriz ya da ağlarız.

    Katarsis-1: YAŞANTI/DENEYİM. Katarsis kavramının doğal birinci anlamını yine sözcüğün kendisini kullanarak başlayacağız. Bir olay yaşanılır/deneyimlenir ve bu bilinçte “akar”. Ancak deneyim/yaşantı, kendiliğinden anlaşılır bir nitelikte değildir. Onu bilinç düzeyinde algılamayabiliriz de (basit örnek: her sabah çalar saatle uyanmamız). Normal ve doğal yaşantı/deneyim, belirli bir duygu ile birlikte oluşur ve bu duygu zamanla yoğunluğunu kaybeder. Buna göre bir yaşantı, belirli motiflerle bir gerilim inşa eder ve bununla bağlantılı duygular da birlikte gelir. Sınırlanmamış, tamamen serbest bırakılmış yaşantı, buradan hareketle, doğal ve normal katarsis olarak görülebilir, şöyle ki: gündelik yaşantıların/deneyimlerin katarsisi. Normal ve doğal katarsis bozukluğu şöyle tanımlanabilir o halde: “serbet bırakılmamış ve sınırlandırılmış yaşantılar/deneyimler”. Bunun böyle yaşanmasının bir çok bireysel nedeni olabilir ve bir çok psişik işlevsellikler de buna neden olmuş olabilir. 

    Katarsis-2: İFADE ETME. Yaşantı/deneyim, ifade edilir ve ifade edilmesi yoluyla devam eden katarsisler oluşabilir. Böylelikle uyarım ya da gerilim yok edilir ya da uzaklaştırılır. Doğal ve alışıldık olan İfade etme, dile dökmektir (Breuer, 1895/1991, s. 229). Bir örnek: sevinçli, coşkulu ya da arzulu olunduğunda gülmek ya da engellenme veya kızdırıldığında küfretmek, lanet okumak). Bu duyguyu ifade ederken ona uygun jest, mimik ya da vücut duruşu da eşlik eder. Bu az ya da çok bilinçli de olabilir; bilinç düzeyinde olmayabilir de. 

    Katarsis-3: DOYUM. Yaşantı/deneyim yoluyla belirli arzular ya da ihtiyaçlar aktive olurlar ve bu arzu ya da ihtiyaçlar, uygun aktiviteler, eylemler ya da davranış biçimleriyle ya o anda ya da giderek sonrasında doyurulur. 

    Bu geçici kavram tanımlamalarına bir kaç soru sormak gerekli. Örneğin: “bu yaşantı/deneyim bileşenlerinin uyanık bilinç esnasında neden yaşantıya/deneyime gelmediklerini nasıl tasavvur etmeliyiz?”. Bir örnek: İnsanların önünde küçük düşürüldüm ve incitildim, ama, çok öfkelendiğim ve öfkemi haykırmak istediğim halde, kendimi tuttum ve herhangi bir duygu göstermedim. Bu ifade edilmemiş öfkeyle ne olacak? Böyle ifade edilmemiş öfkeleri biriktiriyor muyuz? Duygularımı ve ihtiyaçlarımı sürekli kontrol altında tutarsam ve onları ifade etmez ve yaşamamı engellersem ben nasıl gelişeceğim? Mide yaraları, kaygı durumları, kalp çarpıntıları, depresyon ya da obsesyonlara gark olmayacak mıyım kendimi sürekli tuttuğumda? Duygularını, arzularını ve ihtiyaçlarını ifade edenler ve onların peşlerinden gidenler daha sağlıklı ve mutlu mu yaşıyorlar acaba?

    Nihayetinde şunu da gözden kaçırmamalıyız: katarsisin şimdi ve burada gerçekleşip gerçekleşmediği ya da katarsisin bizi kıstırılmış duygulardan kurtarıp kurtarmadığı ve bu kurtulmanın etkisinin araştırılıp araştırılmadığı başka bir şeydir. Ya da göz açıp kapayana kadar kısa bir anda yaşanan bir öfkenin katarsis gerektirip gerektirmediği sorusu da. Freud, psikanaliz aracılığıyla kurtulabileceğimiz kıstırılmış duygulanımlardan bahseder. Kıstırılmış duygulanımlar kuramı, adından anlaşılacağı üzere, duygulanımların “kıstırılmış” ve “kurtarılmış” olabileceğini öngörür. Nereden biliyoruz ki bunu? Nasıl varılmış ki acaba bu “kıstırılmış duygulanımlar”ın olduğuna? Bu hipotezi nasıl test edebiliriz ki? Breuer ve Freud’un bu soruya klasik cevabı şuydu: “bastırılmış yaşantılar/deneyimler, hipnoz altında aktive edilebilirler ve güçlü duygulanımsal yaşantı parçaları ifadeye getirilebilirler ve bu kurtuluştan sonra semptomlar ortadan kaybolabilirler. Bu, iyileştirici katartik yaşantıya/deneyime bir örnek teşkil edebilir. Bu anlamda rüyalar da katartik bir süreç olarak tanımlanabilirler. Uyku ve rüya birbirine bağlıdır ve bunlarla psişik rahatsızlıklara ulaşılabilinir ve bu da katartik yaşantının iyileştirici değerini temellendirmeye götürür bizi.  

  • Çocuklarda Saldırganlık ve Öfkeyle Başa Çıkabilme

    Çocuklarda Saldırganlık ve Öfkeyle Başa Çıkabilme

    Öfke nöbetleri ve saldırganlık normal gelişim dönemi içinde; 2 yaşında başlar 4 yaşına kadar şiddetli şekilde devam eder, 6 yaştan sonra iyice azalması beklenir. Eğer saldırganlık davranışı 6 yaştan sonra hala şiddetli olarak devam ediyorsa uyum sorunu oluşmuş demektir. Çocuklar her yaşta farklı gelişim dönemlerinden geçerler. Dönem boyunca yeni durumlara adapte olmaya çalışırlar. Her bir dönemin sonunda yeni özelliklere ve durumlara adapte olmaları beklenir. Eğer çocuk yaş dönemi özelliklerine uyumlanmadan bir sonraki döneme geçerse burada uyum sorunları ortaya çıkar. Eğer saldırganlık davranışı 6 yaştan sonra duruma bağlı olmaksızın hala şiddetli olarak devam ediyorsa çocukta öfkeyle ilgili uyum sorunu oluşmuş olabilir. Doğru müdahale edilmezse öfke nöbeti ve saldırganlık davranışı artarak devam eder.

    Saldırganlığa Sebep Olan Hatalı Davranışlar

    • Çocuğun davranışlarını gereksiz yere engellemek

    • Çocuğun davranış ve isteklerini eleştirmek, göz ardı etmek

    • Çocuğu sık sık cezalandırmak

    • Çocuğun çevresinde olumsuz rol-model olması

    • Çocuğa hiç sınır konmaması

    Yapılmaması gerekenler:

    • Çocuğa olumsuz model olmak. Bağırmak, küfür etmek, vurarak cezalandırmak.

    • Çocuğun saldırgan davranışına duyarsız kalmak.

    • Saldırgan davrandığı için her istediğini yapmak.

    • Çocuk öfkeliyken mantıklı şeyler anlatmaya çalışmak.

    • Çocuğu başkalarıyla kıyaslamak

    Yapılması Gerekenler:

    • Çocuğa etkili sınır ve kurallar koymak.

    • Çocuk olumsuz duygularını boşaltıp, sakinleştikten sonra, saldırgan davranışının sonuçlarını anlatmak.

    • Çocuğu enerjisini boşaltabileceği ve sosyal etkileşimini artırabileceği grup etkinliklerine dâhil etmek.

    • Temel ihtiyaçlarını zamanında ve duyarlılıkla gidermek.

    • Çocukların; arzu, istek, merak ve girişimciliklerine saygı duymak, desteklemek.

    Öfke duygusunun altında genellikle farklı duygular yatar

    • Yetersizlik

    • Değersizlik

    • Hayal Kırıklığı

    • Utanç

    • Korku

    • Üzüntü

    • Kaygı

    • Şaşkınlık gibi…

    Öfke duygusunun altında yatan asıl duyguyu anlamak ve bunun ifadesini sağlamak önemlidir. Çocuk gerçek duygusunu anlamlandıramaz ya da bastırmak zorunda kalırsa öfke tepkileri daha da artar. Duygu ifadelerini artırmak için neler yapmalı?

    • Kendi duygularınızı paylaşın

    • Çocuğunuza düzenli olarak duygularını sorun

    • Duygularının sözel olmayan belirtilerini yakalayabilmek için vücut dillerini izleyin ve geribildirimde bulunun.

    • Davranış kalıplarındaki her hangi bir değişime dikkat edin, bu bazı duyguların bastırıldığını gösterebilir.

    • Duyguları anlamak ve doğru ifade etmeye yönelik oyun ve etkinlikler düzenleyin. Çocuk etkinlikler sayesinde pratik kazanır ve duygularını doğru ifade etmeyi öğrenir.

    Basit oyun önerileri: Dergi ve gazetelerden duygu ifadesi bulunan resimlerle bir duygu sözlüğü oluşturmak ya da sözcük içermeyen sadece jest ve mimiklerle duygu ifadelerini anlama amacıyla sessiz sinema oyunu oynamak. Bunun gibi duyguları anlama ve duygu ifadeleri içeren çeşitli oyunlar yaratılabilir. Çocuklara özel öfke ve duygular temalı kitaplar ya da duygu ifadesi için resim yapma, hamur ve oyuncaklarla oynamak da duygu ifadelerine katkı sağlar. Bu ve bunun gibi birçok yöntem mevcut daha fazlası sizin yaratıcılığınıza kalmış.

  • Sevgi Dili

    Sevgi Dili

    Sevgi Dilinizi Öğrenerek Aile İçinde Daha Başarılı Bir İletişim Kurabileceğinizi Biliyor muydunuz?

    Aile olmak, anlamı, değeri, hayatımızdaki yeri ve hissettirdikleri ile özel ve kutsal bir kavramdır. Fakat bazı sebeplerden dolayı, zaman zaman aile içinde yaşanan sorunlar kişileri yıpratabilmektedir. Ve aile içinde yaşanan, çözülemeyen sıkıntılar hayatın o kadar içindedir ki, bu durumdan kaçmak da pek mümkün değildir.

    Bu sebeple aile içindeki dengeleri iyi kurmak, yaşanan sıkıntıları doğru çözümleyebilmek çok önemlidir.

    Sihirli Kavram! İLETİŞİM

    Aile içinde yaşanan sıkıntıların temelinde her zaman karşımıza çıkan problemlerden biri, iletişim bozukluğu olarak nitelendirdiğimiz konuşamamak, dinleyememek ya da yanlış konuşma ve dinleme şekilleridir.

    Doğru iletişim olarak nitelendirdiğimiz konuşma ve dinleme biçimi ise karşılıklı bir ilişkiyi ifade eder. Yani kişi kendini ifade ederken, karşısındaki onu gerçekten anlamak üzerine odaklanarak dinlemelidir. Gözlerine bakmalı, sözünü kesmeden, anladığını ifade eden mimikler kullanmalıdır. Başka bir şeyle-cep telefonu, bilgisayar gibi- kesinlikle ilgilenmemelidir. Anlamadığı bir durum olduğunda ise sorular yönelterek cevap almalıdır. Kendini anlatan kişi ise açıklıkla isteklerini, beklentilerini ve duygularını karşısındakini suçlamadan anlatmayı başarmalıdır. Karşımızdaki kişinin duymaktan hoşlanacağı şeyleri söylemek değil, gönlünüzden geçenleri söylemek karşılıklı ve kalıcı bir mutluluk yaratabilir. Unutmayın, eşiniz, çocuğunuz, anne-babanız sizi söylediklerinizle, ifadelerinizle tanır ve anlar.

    Eşle İletişim…

    Eşimiz, bir çok durumda güç aldığımız, her zaman yanında olmasını beklediğimiz, davranışları, sözleri bizim için en önemli kişilerdendir. Fakat, gene onun davranışlarına, sözcüklerine şekil veren bizim kendimizi ifade biçimimizdir. Bu yüzden kendinizi doğru anlatmanız eşinizle iletişimde de önemli bir rol oynar.

    Ben söyledikten sonra ne anlamı var demeyin!

    Unutmayın, insanlar kullanım klavuzuyla hayatımıza girmiyor. Bu yüzden ifade etmeden beklenti içine girmek ve karşılığında üzülmek bir çok durumda anlamsız olacaktır. Sizin için özel günlerin anlamlı olup olmadığını, hediye bekleyip beklemediğinizi, size nasıl hitap edilmesinden hoşlandığınızı açıkça söylemelisiniz. Eşinizin de beklentilerini öğrenmek için ona sorular sorabilir, onu daha iyi tanımaya çalışabilirsiniz. Ve işe birbirinizin “Sevgi Dili”ni öğrenerek başlayabilirsiniz.

    Sizin sevgi diliniz hangisi?

    Kişilerin beklentileri birbirinden farklıdır. Sevgiyi anlama ve hissetme biçimleri de… Kişilerin sevildiğini hissetmek için karşılarından duymayı bekledikleri davranış biçimini “sevgi dili” olarak ifade edebiliriz. Sevgi dilini beş farklı kategoride inceleyebiliriz.
    -Onaylayıcı kelimeler
    -Hizmet eylemleri
    -Hediye alma
    -Fiziksel temas
    -Kaliteli zaman

    Onaylayıcı kelimeler sevgi diline sahip kişi yaptıklarının takdir görmesini bekler. Eğer eşinizin sevgi dili “Onaylayıcı Kelimeler” ise ona çöpü attığı için teşekkür etmeniz, çocukları çok iyi idare ettiği için mutlu olduğunuzu söylemeniz kendini değerli ve sevilir hissettirecektir.

    Sevgi dili “Hizmet Eylemleri” olan kişi ise karşısındaki kişiden sorumluluğunu hafifleten eylemler bekler. “Hizmet Eylemleri” sevgi diline sahip kişi için arabayı yıkamanız, akşam yemeğini hazırlamanız mutlu edici davranışlar olacaktır.

    Sadece “Seni Seviyorum.” diyerek sevginizi ifade ederseniz bu sevgi diline sahip kişi “Madem beni seviyorsun, o zaman neden bir kere de evi toplama işini üstlenmiyorsun” diyecektir. Bu kişiler için sözcükler değil, davranışlar(eylemler) önemlidir.
    “Hediye Alma” sevgi diline sahip kişi ise kendisi düşünülerek alınmış küçük sürprizler bekler. Üzerine not yazılarak bırakılmış bir paket çikolata bile bu grupta yer alan kişileri mutlu edecektir. Eğer eşinizin sevgi dili “Hediye Alma” ise özel günlerde de mutlaka hatırlanmak isteyecektir. Örneğin doğum gününde ona bir hediye vermediyseniz sevginize inanması da güçleşecektir.

    Fiziksel Temas sevgi dilinde ise sevginizi dokunarak, sarılarak ifade etmeniz gerekecektir. Bu kişilerden “Madem beni seviyor, o zaman neden sarılıp öpmüyor?” gibi bir cümle duymanız olasıdır.

    Kaliteli Zaman sevgi diline sahip kişi ise, karşısındakinden ona zaman ayırmasını ister. Bu zamanın içinde karşısındakinin ilgisinin tamamen kendinde olmasını bekler. Bu sevgi diline sahip kişi ile akşam yemeğine çıkmanız değil, yemek boyunca sohbet etmeniz, telefonunuzu kapalı tutmanız, tüm ilginizi o kişiye yönlendirmeniz anlamlı olacaktır. Aksi durumda birlikte yemek yemek fiziksel bir ihtiyacı karşılamaktan başka bir anlam kazanmayacaktır.

    Şimdi siz de sevgi dilinizi bulun, ve ailenize bunu ifade edin. Bunun için kendinizi gözlemleyin ve hangi durumun sevildiğinizi hissettirdiğini keşfetmeye çalışın. Aynı soruları ailedeki diğer üyelerin de sorgulamasını ve cevap bulmasını sağlamak için onları cesaretlendirin. Göreceksiniz ki birbirinizin sevgi dilini bulduktan sonra daha kolay iletişim kurmayı başaracaksınız.

  • Psikolojik Mide Bulantısı

    Psikolojik Mide Bulantısı

    Oturmuş vahşi doğada hayatta kalma ile ilgili belgeselimi güzel güzel izliyordum. Hayatta kalma uzmanımız zor şartlar altında yiyecek bulmayı anlatıyor, bir yandan anlatıyor bir yandan da fil dışkısını eşeliyordu. Neymiş efendim, filler yedikleri besinin yarısını sindiriyormuş, pisliklerinde sindirilmemiş bir sürü meyve bulunabilirmiş ( hala eşeliyor). Fil dışkısının içinden çıkardığı birkaç meyve çekirdeğini yıkadıktan sonra kırıp içlerini yedi. Bildiğiniz klasik belgesel işte, ta ki uzmanımız şu cümleyi kurana kadar: ‘’ Gayet faydalı bir besin tabi psikolojik mide bulantısı sonucu kusmazsanız!’’ ve ampul yanar!

    Kusmanın bir sürü nedeni var hem de bir sürü. Ben burada psikolojik kaynaklı olanları ifade etmeye çalışacağım. Önce eskilere çok eskilere gidelim.Evrimcilere kusma bir reflekstir ve zararlı besinlerin vücuttan hızlıca atılmasını sağlar ki iğrenme duygusu bu zararlı besinlere karşı geliştirilmiş bir davranıştır derler. Haklılar mı haksızlar mı bilmem ama bildiğim bir şey varsa beyinde bulunan Medulla Oblangata’nın bu işte epey rol oynadığıdır.

    Kusma,beynin ‘medulla oblongata’ bölümünün arka kısmında bulunan ‘kusma merkezi’ tarafından düzenlenir. Bu merkez, beynin duygusal, görsel ve işitsel bölgelerinden, iç kulak ve sindirim sisteminden gelen uyarıları alır ve bunlara kusma/bulantı şeklinde cevap verir.

    Örneklerle açıklamak daha kolay olacak. Kusma merkezi beynin duygusal uyarıları sonucu harekete geçebilir:

    Sevgilisinden ayrılan kızımız ağzına bir lokma yemek koyunca hemen kusuyor.

    Sınava giren gencimiz stresten (duygusal uyarım) dolayı midesi bulanıyor.

    Görsel/Kokusal uyarıcılar:             

    Bir insan cesedi görmek.                     

    Bozulmuş yemek/et görmek ve koklamak.

    İşitsel uyarıcılar:                                                                           

    İltifatlar karşısında midede kelebeklerin uçuşması              

    Tehditler karşısında sindirim sorunları yaşanması.

    İç kulak uyarılarına bağlı bulantı dengeyle ilgili. Örneğin çok dönünce başın dönmesi ve midenin bulanması. Sindirim sistemi uyarıları ise medulla oblangatayı genelde zehirli gıdalarla ilgili uyarır.

    Elimden geldiğince ayrı ayrı vermeye çalıştım örnekleri ama çoğu kez hepsi el ele verir öyle bulandırırlar midemizi. Bir insan cesedi gördüğümüzde hem koklamış hem görmüş hem de duygusal olarak uyarılmışız demektir.Çoğu kez doğal olarak kabul edebileceğimiz  bu durum bazen zorlayıcı olabiliyor. Örneğin: sınavlara hazırlanırken, sevgiliden ayrılmışken, hayatta kalmak için idrarımızı içmemiz, fare yememiz , fil dışkısından çekirdek ayıklamamız gerekirken. Abarttığımı düşünenlere Suriye ve Yemen de açlıktan ölen insanları  hatırlatmam yeterli olacaktır galiba. Çoğu ölmeden önce yukarıda saydığım şeyleri denemişlerdir. Allah hiç kimseyi böyle zor durumlara düşürmesin.

    Bu zor durumlar bir yana her şeyden tiksinen midesi hemen bulanan ve kusan insanlarda var. Bu arkadaşlarımız nasıl bu kadar hassas olabiliyor?

    Medulla oblangatanın çok çalışması mı desem çalıştırılması mı desem bilemedim. Gözlemlerim çok çalıştırıldığını fısıldıyor bana. İnce bir hanım efendi, beyefendi olabilmek için bol bol tiksinmekten gerektiğini düşünen arkadaşlar maalesef medulla oblangatalarını istemeden geliştiriyor gibiler. Ben bu yemeği hayatta yiyemem ıyyy, bu elbise iğrenç, adamın tipi mide bulandırıcı … ifadelerini çokça kullanan gençlerin stres( ayrılık, sınav vb.) karşısında epey mide sorunları yaşayacaklarını tahmin edebiliyorum.

    Çözüm: Medulla oblangatamızı terbiye edeceğiz. Beğenmediğimiz bir yiyeceği yiyen insanları izlemek ve onların çok sağlıklı olduğunu ( yerken de gayet mutlular) gözlemlemek tiksinmeye ciddi bir darbe vuruyor.Ondan sonra ufak ufak yeme denemeleri yapıp bu duygumuzu daha kontrol edilebilir bir seviyeye getirmemiz gerekiyor. Bence en önemlisi de konu gözetmeksizin ( yiyecek, giyim ,hal ve hareket, renk vb.) duygularımızı ifade ederken iğrenç , mide bulandırıcı, tiksinç… gibi ifadeleri kullanmamak. Bunun yerine tadını beğenmedim, rengini sevmedim çok kapalı, tadı çok ekşi deyin. Bu tarz ifadeler psikolojik stresleri artık mide ağrısı/bulantısı yerine kendimizi konuşarak ifade etmemize ve daha sağlıklı bir bedene sahip olmamıza yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

  • Çocukların İç Dünyası ve Resimleri

    Çocukların İç Dünyası ve Resimleri

    Çocukların iç dünyasına açılan kapılardan biridir resim. Çocuk resimler aracılığıyla iç dünyasını, bilinç dışı isteklerini ve duygularını aktarır. Çocuğun kendini ifade etmesini sağlar. Özellikle okul öncesi dönemde resim çizmek çocuklar için çok önemlidir.

    Resim çizmenin çocuklar için faydaları;

    • Sağ ve sol beyni birlikte çalıştırır.

    • El-göz koordinasyonunu geliştirir.

    • Konsantrasyon gücünü arttırır.

    • Sorumluluk katar.

    • Öfke kontrolünü sağlar.

    • Özgüveni geliştirir.

    • Kişiliğini, arzularını, kaygılarını ve duygularını yansıtır.

    Çocuğun gelişim dönemlerine göre çizdikleri resimlerin özellikleri farklılık gösterir. 2-3 yaşlarında gelişigüzel çizgiler görülürken 3 yaşından itibaren insan figürleri görülmeye başlar. Yaş ilerledikçe çocuğun çizdiği resimler daha da netleşir. Bu dönemlerde çocuğu yönlendirmeye çalışmak yerine cesaretlendirmek daha doğru olacaktır.

    Renkler, şekiller resmin bütününe göre çeşitli anlamlar ifade eder. Sevilen renkler yoğun sevilmeyen renkler az kullanılır. Mutlu resimlerde canlı renkler, üzüntülü resimlerde koyu renkler yoğun olur.

    • Kırmızı renginin resmin bütününe göre anlamı değişir. Bazen saldırgan bir durumu ifade ederken bazen de heyecanı mutluluğu ifade eder.

    • Yeşil güven verici ve mutluluğu ifade eden bir renktir.

    • Sarı rengi yine canlılık ve mutluluğu ifade eder.

    • Mor, anne-baba desteğine ihtiyacı yansıtır.

    • Siyah, karamsarlık ve mutsuzluktur.

    Renklerin yanı sıra insan ve nesne detayları da önemlidir. Şekillerdeki bozulmalar, silik çizimler hepsi birer anlam ifade etmektedir.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivitesi olan çocukların resimlerine bakıldığında, resmin tamamlanmamış olması, şekillerdeki bozulmalar ve karalamalar dikkat çeker.

    Fobisi olan çocuklar bunu resimlerinde çok farklı şekillerde yansıtır. Köpek fobisi olan çocuk köpeği büyük ve siyah renkte çizebilir.

    Özgüven problemi yaşayan bir çocuk kendini silik çizebilir.

    Aile üyelerinden herhangi birisiyle problem yaşayan çocuk o kişiyi farklı bir konumda çizebilir. Ailenin yanına çizmez de uzak bir yere çizebilir. Ya da o kişiyi hiç çizmez.

    Çocuklar resim çizerken özgür olmak isterler. Bu yüzden çocuklarımıza “şunu çiz”, “bunu çizme” gibi yönlendirici cümlelerle müdahale etmemeliyiz.

    Resmi bittiğinde çocuğun, resimde neler anlattığını sözel olarak ifade etmeye teşvik etmeliyiz. Böylece çocuk önemsendiğini hisseder ve resmini istediği gibi anlatır. Bu da hem çocuğun özgüvenini hem de kendisini sözel olarak ifade etmesini geliştirir.

  • Duygulara Yönelik Beceriler

    Duygulara Yönelik Beceriler

    Duyguları tanımak, farklı duyguların bizim için bütünüyle ne ifade ettiğini bilmektir. Mutluluk, kızgınlık, korku, üzüntü ve utanma gibi temel duyguların dışında farklı duygular vardır.Başkalarının duygularını anlamakta zorlanan kişi öncelikle kendi duygusunu fark etmekte zorlanmaktadır. İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri anlaşılmaktır. İletişimin temelinde başkalarının duygularını anlayabilmek ve anladığını ifade edebilme becerileri vardır. Çevremizdekilere uygun tepkiler vermek daha anlamlı ve derin ilişkiler kurmamızı sağlar.

    Çocuklar da tüm duyguları yaşar ancak yetişkinler gibi ifade edemez. Duygular hakkında konuşmak, çocukları dinlemek, duygularını kabullendiğinizi “anlıyorum, hımm, öyle mi” gibi ifadelerle göstermek, duygularını adlandırmak çocukların hem kendi duygularını hem de başkalarının duygularını anlamasına ve böylece sosyal yaşamlarını kolaylaştırmasına yardımcı olur.

    Nasıl davranacağımızı belirleyen şey düşüncelerimiz, duygularımız ve beden duyumumuzdur.Eğer duygularımızı anlayabilir ve adlandırabilirsek davranışlarımızı istediğimiz gibi yönetebiliriz. Duygusal gelişimde öğrenmenin etkisi büyüktür. Deneyimlerle, çevreyi gözlemleyerek ve model alarak hangi olayın nasıl duygu/duygular yaratacağını öğreniriz.

    Duyguları ifade etmek, olumlu ya da olumsuz tüm duyguları sözel ya da sözsüz anlatabilme becerisidir ve her yaşta öğrenilebilir. Çocukların duygularını ifade etmelerini ve model almalarını sağlayacak ortamı hazırlamak gerekmektedir. Örneğin; “Öğretmen bahçede bana bağırdı ve herkes güldü” diyen çocuğunuza, “Ne yaptın da öğretmen sana bağırdı” gibi suçlayıcı ya da “öğretmenin kızacağı şeyleri yaparsan bağırır” gibi nasihat verici ifadeler yerine “çok utanmış gibisin”, “utanmışsın sanırım” gibi sadece duygularını kabul ettiğinizi göstererek, ifade etmesini de destekleyecek bir ortam hazırlamış olursunuz.

    Çocuklara olumsuz duyguların da var olduğunu göstermek önemlidir. Çocukların olumsuz duygularını ifade edebilmeleri için, yetişkinlerin olumsuz duyguları uygun şekilde ifade ederek model olmaları gerekmektedir. İfade edilemeyen duygular olumsuz davranış olarak ortaya çıkabilir. Öfke duygusunu yönetmek için, bağırmadan, sakin bir şekilde sadece olaya odaklanıp duyguyu tanımlayabilirsiniz. Olumsuz duygunun ifade edilmesini onaylamak olumsuz davranışı onaylamak değildir. Tüm duygular kabul edilebilir ama davranışlar için sınırlar olmalıdır. Örneğin; Çok kızdığı için arkadaşına vuran çocuğunuza, “ Arkadaşına çok kızdığının farkındayım ama kızgınlığını ona vurarak değil konuşarak anlatmalısın” diyebilirsiniz.

    Duyguların doğrusu yanlışı yoktur, yaşadığınız ve çocukların yaşadığı duygulardan korkmayın, kabul edin, ifade edin ve ifade edilmesini sağlayın.

  • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    Kadınlar ilkel zamanlardan bugüne dek daima üretimin sembolü olmuşlardır. Hayatın içinde aktif rol alan kadın mağara yaşamında göçebe toplumlarda çocuk bakımını üstlenmiştir, yerleşik hayatta tarımsal üretimde bulunmuştur, endüstriyel toplumlarda günümüzde ise ekonomik değer üreten bir konuma kadar gelmiştir. Şimdilerde kadın evini finanse eden, iş dünyasında statü sahibi olan, pek çok alanda yeniliklere imza atan, bir sürü projeye öncülük eden pozisyonlarda aktif olarak yer almaktadır. elbette bu aşamaya gelmek kolay olmamıştır, öncelikle kadının seçme ve seçilme hakkı elde etmesi, daha sonrasında iş hayatında erkeklerle eşit gelir düzeyine sahip olabilmesi uzunca yıllar almıştır. Kadın, verimlilik, üretkenlik, sevgi, şefkat, merhamet kelimelerinde anlam bulan içindeki bu duyguları çevresiyle çocuğuyla ailesiyle fazlaca paylaşandır. Yıllarca süregelen halen günümüzde de ses getiren kadına yönelik taciz, şiddet haberleri her defasında bizleri daha çok üzmekte ve bunun çaresini bulmaya itmektedir. Kadın erkek cinsiyetlerinin aralarındaki farklılıklar dikkat çekmektedir. Toplumun eğitimler aracılığı ile bu farklılıklar konusunda bilinçlenmesi gelecekte daha sağlıklı ilişkiler kurulmasını sağlayacaktır. Ben bu ilişkilerde ‘Sevgi” kavramının öneminden ve işlevinden bahsedeceğim. Böyle özel günlerde verdiğimiz değeri göstermek için özel planlar yaparız. Ancak sevgimizi ve değerimizi göstermek için yalnızca böyle özel günler değil her gün bizler için önemlidir. Sevmek ve sevilmek süreklilik arz eden bir durumdur.

    İşim gereği çiftlerle çalıştığım için sevgililerde ve eşlerde sevginin ifade edilişi ve anlaşılma biçimi arasındaki farklılıkları gözden geçiririz. Her ayrı çift terapisinde sevgi dilinin hayatımızdaki yerini şaşırarak fark ederiz. Nedir bu sevgi dili ? Ben burada kısaca değineceğim ama isteyen Gary Chapman’ın yazdığı ”Beş Sevgi Dili” kitabını satın alıp okuyabilir. Maslow’un İhtiyaçlar hiyerarşisinden bildiğimiz üzere, insan fizyolojik ihtiyaçlarını temin ettikten sonraki aşamada ait olma sevgi ve saygı ihtiyacını karşılama gereksinimi duyar. Evlenirken bireyler ne çok sevildiğini düşünür kendisini bu denli seven kişi ile hayatını mutlu mesut yaşayacağını hayal eder, bu motivasyonla evlilik kararı alır. Evlendikten sonra hayat tarzı değişen, birlikte aynı evi paylaşan ve farklı sorumluluklar üstlenen bireyler bu duruma uyum sağlamaya çalışırlar. Evlilik ile beraber karı-koca sistemi işlemeye başlar. Evliliğinin 4. ayında, 1. yılında terapiye başvuran çiftlerde artış gözlüyorum. Çiftlerin sevildiğini hissetmeme, sevgi ifadelerine yer vermede eksiklik gibi ortak şikayetleri oluyor.Evliliği ayakta tutan en temel duygulardan biri sevgidir,sevginin ifade edilişi ve algılanışı kişiden kişiye farklılık gösterir. Dolayısıyla çiftlerin eşlerinin sevgi dilinin ne olduğunu fark etmesi gerekir bunun için küçük bir dikkat yeterli olacaktır.Sevginin ne olduğunu ve sevgiyi ifade etmeyi küçük yaşlarda çocukluk döneminde ailemizden öğreniriz, bunun için sevgi dili kültürden kültüre göre değişiklikler gösterebilmektedir. İçinde sevginin yoğun olarak hissedildiği ilişkilerde de iletişim daha sağlıklı daha kaliteli daha doyurucudur. Sevginin dozu arttkça iletişim artmakta çatışma azalmaktadır. Böylece ilişkimize uzun yıllar sürmektedir.

    Sevgi dilinin ilki Takdir ve Onay cümleleridir. Örneğin; ”Seni Seviyorum” şeklinde sevginin eşe doğrudan ifade edilmesidir. Bunun yanı sıra işten gelen eşi güler yüzle karşılamak, yapılan yemeğin lezzetli olduğunu söylemek bunun için teşekkür etmek, eşe iyi bir anne iyi bir baba olduğunu söylemek, eşimizde gördüğümüz ve hayranlık duyduğumuz güçlü yönleri olduğunu söylemek, kadının erkeğe tamir içinde çok becerikli olduğunu; erkeğin kadına güzel göründüğünü, elbisesinin yakıştığını söylemesi gibi örnekler ile çoğaltılabilir.

    Diğer sevgi dili ise Birlikte Vakit Geçirmek; eşimize kendisi ile yürüyüş yapmayı teklif etmek onun tarafından sevgi ifadesi olarak algılanabilir. Bir akşam yemeğini dışarıda yemeyi , sinemaya gitmeyi, konsere gitmeyi teklif etmek alt metin olarak seninle vakit geçirmek istiyorum benim için değerlisin anlamını taşır.

    Sevgi dilinin bir diğeri ise Armağan Almak, eve giderken bir buket çiçek, bir takı, kıyafet, hediyelik bir eşya alıp vermek sevgimizi ifade edebileceğimiz somut adımlardan bir tanesidir. Bazı kadın danışanlarımın eşleri hakkında, ”Bana her gün seni seviyorum diyor, 15 yıldır evliyiz bir çiçek bile almadı, beni sevdiğini hissetmiyorum.” dediğine şahit olmuşumdur. Bu sevgi diline kadınlarda daha sık rastlanmaktadır.

    Dördüncü sevgi dili olan Hizmet Eylemleri de erkeklerin daha çok benimsediği sevgi dilidir. İşten gelen bir erkeğin evde eşi tarafından hazırlanmış güzel bir yemek masası onun için en büyük sevgi ifadesi olabilmektedir. Hasta olan eşe ilaç ve suyunu vermek, üşüyen eşe hırka getirmek, terliklerini vermek gibi eylemler bu sevgi diline örnektir. Bir kadın ev işleri yapan erkeğin ne kadar sevgi dolu olduğunu eşine değer verdiğini söylediğinde o kadının sevgi dilinin hizmet eylemleri olduğunu düşünebiliriz.

    Son olarak da Tensel Temas olan sevgi dili içinde dokunmayı barındırır. Kadınların sevgi dilleri sıralamasında birinci ve ikinci kategori arasında yarıştığını söyleyebilirim. Eşe sarılmak, elini tutmak, omzuna yaslanmak, kol kola girmek, öpmek gibi eylemler dokunsal yoldan sevginin ifadesi olarak eşler için önem arz etmektedir.

    Tüm bu ifade biçimleri çiftlerin zaman zaman yer verdiği eylemlerdir ancak bu eylemlerin devamlılığı ilişkinin dinamiği için önem taşımaktadır. Sevginin hissedildiği ve hissettirildiği ilişkilerde mutlu kadın ve erkekler olmak dileğiyle sevgilerimle,

    Bir sonraki ”İletişim’ konulu yazımda görüşmek üzere..

  • Etkili İletişimin Yolları

    Etkili İletişimin Yolları

    Hangimiz gün içinde iletişim problemleri yaşamıyoruz? İşimizde, romantik ilişkilerimizle, ailemizle, en yakın arkadaşlarımızla.. Farklı ilişki dinamiklerinde, iletişim problemlerini çözmeye yönelik noktalar değişse de iletişimin temelini oluşturan olmazsa olmazlar vardır. Benim için bunlar:

    1-Dinleme

    2-Duygu ifadesi

    3-Konuşmanın odak noktası

    Dinlemek

    Etkili iletişimin olmazsa olmazı dinlemektir. İletişimin çoğunda olan kopukluk etkili dinleme gerçekleşmediğinde yaşanıyor. Konuşmaları, yönelen soruları, anlatımları yüzeysel ve anlamak istediğimiz şekilde değil, anlatılanı anlayarak dinlemek önemlidir. İletişim dinleme ile başlar. Bir çok yanlış anlaşılma ve kopukluk dinleme olmadığında gerçekleşir. Karşıdaki insanı dinlemek yerine, lafını sürekli bölmeye ya da konuşmanın sonunu tahmin etmeye çalışmak bir süre sonra iletişimin kopmasına sebep olabilir. .

    Bir birikim amacı olan dinleme, en az konuşma kadar hayatımızda öneme sahiptir.

    Duyguların İfadesi

    İletişimin olmazsa olmazı olan şeylerden biri de duyguların ifadesidir. Duyguyu ifade etmenin ilk aşaması ise duyguları tanıyabilmektir. Bu konuda duygusal kelime haznenizi gelistirmek güzel bir başlangıç olabilir. Nasıl hissettiğinizi başkalarına anlatırken hangi duyguyu yaşadığınızı ne kadar iyi ifade edebilirseniz, anlaşılma oranınız da aynı şekilde artacaktır. Üzüntü, korku gibi duygular bireyde güçsüzlük olarak algılandığı için ifadesi zor olabilir. O duyguyu hissetmenin de bir sebebi olabileceğini kabullenmek, duyguları doğru ifade etmeyi sağlayabilir. Duygularımızı yüksek sesle ifade etmek bize verebileceği olası zararları ve rahatsızlıkları ortadan kaldırmaya yardımcı olur. Bunun nedeni ise; yüksek sesle dile getirildiğinde amigdaladaki (duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki primer role sahip bölge) aktivite azalır, bu da duygusal tepkinin azalmasına sebep olur.*
     

    Doğru şeye mi odaklanıyoruz?

        İletişime geçerken ve özellikle de sorunları çözmeye çalışırken sorun yaşanılan durumdansa sorunun yaşanıldığı kişiyi hedefimize koyabiliyoruz. Aslında sorunun çözümündense, sorun yaşanılan kişi odaklı olmak, çözümü oldukça zorlaştırır. Böyle zamanlarda insanlar yerine sorunlar hedeflenirse çözüm çok daha kolay olup, iletişime geçmek de daha keyifli olabilir.

         Mesela iş yerinde biriyle fikir ayrılığına düşüp sorun yaşanıldı. Bu kişiye karşı bir öfke oluştuğu için odak nokta problemdense kişiye kayabilir. Ama buradaki asıl amaç aslında o sorunun çözümüne odaklanmakta olmalı. Hedefe problemi koyduğunuzda onun çözümüne yoğunlaşmak ve sorun yaşanılan kişiyle iletişime geçmek çok daha kolay olacaktır.

  • İsteklerini Ağlayarak İfade Eden Çocuklarla İletişim

    İsteklerini Ağlayarak İfade Eden Çocuklarla İletişim

    Ailesiyle olan iletişimi, çocuğun dünyasında büyük önem taşır. Anne-baba ve çocuk üçgeninde, taraflar duygularını ve düşüncelerini birbirlerine aktarabilirse sorunlarına çözüm bulabilirler. Bu noktada önemli olan şey etkili iletişimdir.

    Çocuklarla doğru iletişim kurabilmenin en etkili yolu, söylemek istediklerinizi açık ve net bir şekilde ifade etmenizdir. Örneğin “Hayır” kelimesini mümkün olduğunca kullanmamalısınız. Çünkü küçük çocuğunuz hayır ne anlama geldiğini tam olarak anlayamaz. Yani şimdi hayır ama sonra evet mi, sonsuza kadar hayır mı, peki neden hayır… Bunların ayrımını yapamaz. O yüzden hayır diyerek kestirip atmak yerine sebeplerini açıklamalısınız.

    Özellikle 3-6 yaş arasındaki çocuklarla iletişim kurarken sabırlı olmak çok önemlidir. Çocuklar bu yaş aralıklarında inatlaşma, ısrarcı olma ve hatta kötü sözler söyleyerek saldırma eğiliminde olabilirler. Çocuğunuz uygun olmayan bir şey istediğinde ve o an için mümkün olmadığını açıkladığınızda eğer bağırıp çağırmaya, ağlamaya başlar, kötü sözler söylerse, “Hayır, kötü sözler söylememelisin, kaç defa söyledim böyle konuşma diye” demek yerine onu anladığınızı ifade etmeniz ve “Kızgınsın anlıyorum ama kızgınlığını başka kelimelerle ve başka şekilde nasıl ifade edebilirsin” demeniz ona kızgınlığını kötü sözler söylemeden de anlatabileceği yolları öğretmeniz gerekir.

    Burada iki türlü de çocuğunuzun yaptığını onaylamıyorsunuz aslında, ama yaklaşma biçiminiz çok önemli. İlk cümle çocuğunuzu suçlayıcıdır. Bu çocuğunuzun savunmaya geçmesine ve saldırmaya devam etmesine neden olur. Ama ikinci cümle ile çocuğunuzu anladığınızı ve ona duygularını farklı yollarla da ifade edebileceğini açıklıyorsunuz. Böylece çocuğunuz savunma durumuna geçmez, aksine durup düşünmesine yardımcı olursunuz. Belki ilk zamanlar bu yaklaşım etkisiz gibi gözükebilir. Ancak çocuğunuza bu şekilde yaklaşır iletişim kurarsanız, zamanla iletişiminizin çok daha güçlü olduğunun farkına varırsınız.

    Çocuğunuza kararlı ve tutarlı bir tavırla yaklaşın. İstediği şeyi neden yapamayacağınızı basit bir şekilde açıklayın ve kararınızdan kesinlikle vazgeçmeyin. Önce ”hayır” dediğiniz bir şeye sonradan ”evet” derseniz, çocuğunuz bunu size karşı sürekli kullanmaya başlayacaktır. Siz pes edene kadar da sizinle çatışmaya devam edecektir. Sizin kararlı olduğunuzu anlayabilmesi için ona zaman verin. İstediğinizi anlattıktan sonra bir süre bekleyerek sakinleşin ve durumu anlaması için zaman tanıyın. Sizinle inatlaştığında dikkatini başka bir yöne çekebilirsiniz. Alışveriş merkezinde beğendiği bir oyuncağı almanız için bağırıyorsa geçen bir kediyi veya ilgisini çekebilecek herhangi bir şeyi göstererek dikkatini dağıtabilir ve hemen oradan uzaklaşabilirsiniz.

    Çocuğunuza sonsuz alternatifler yerine sınırlı seçenekler sunun. Sabah uyandığında ”Hangi kazağını giymek istersin” diye sormak yerine, ”Kırmızı kazağını mı, yoksa sarı kazağını mı giymek istersin?” diye sorun. Yemek yerken de mutlaka sebze yemeği yemesini istiyorsanız; ”Ispanak mı yersin, yoksa pırasa mı?” diye sorabilirsiniz. Bu şekilde çocuğunuz kendisine değer verdiğinizi, onun seçimine öncelik tanıdığınızı düşünerek sunulan seçeneklerden birini daha kolay kabul edecek, siz de makul iki seçenekten birini kabul ettirebildiğiniz için kendinizi rahat hissedeceksiniz.

    Bunların hepsini yapıyorum ancak benim çocuğumda işe yaramıyor diye düşünüyorsanız, çocuğunuzla iletişim dilinizi etkili hale getirmek istiyorsanız, isteklerini ağlayarak, öfkeyle, saldırganlıkla ifade ettiğinde tutumunu nasıl değiştirebileceğinizle alakalı bilgi almak istiyorsanız bir uzmandan destek almanız oldukça faydalı olacaktır.

  • Çocuklarda Öfke Problemi

    Çocuklarda Öfke Problemi

    Öfke doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkidir. Öfke diğer duygular gibi son derece doğal bir duygudur. Ancak öfke kontrol edilemeyen, yıkıcı bir biçimde davranışlara yansıyarak saldırgan tepkilere dönüştüğünde problem yaratır.

    Bebekler öfkelerini, ağlayarak, kollarını sallayarak, bacaklarıyla tekme atarak dile getirirler. 18.aydan sonra bu ifade pek çok annenin de deyimiyle “sinir krizine” dönmektedir. 2 yaşın sonuna doğru zirveye ulaşan bu krizler, ifade edici dilin gelişmesiyle yavaş yavaş azalır. Çünkü çocuklar isteklerini ifade etmede, dili kullanırlar ve isteklerini konuşarak ifade ederler. Dil ve konuşma problemi olan çocukların öfke krizlerini çok sık yaşaması bu durumla bağlantılıdır. Kendisini ifade edemeyen, anlaşılmayan, ihtiyaçları karşılanmayan çocuk öfkelenir. Bunun yanı sıra çocuklar;

    • Yaşına ve gelişimine uygun olmayan beklentilerde bulunduğumuzda ve çocuğu bunun için zorladığımızda,

    • İsteklerini veya ihtiyaçlarını küçümseyip, göz ardı ettiğimizde,

    • Bir birey olarak yetişmesini, dünyayı deneyimlemesini engellediğimizde,

    • Adaletsiz ya da tutarsız davranışlar sergilediğimizde,

    • İçsel bir çatışma ve kriz yaşadığında,

    • Aile içinde şiddet yer aldığında ve bu noktada anne-babayı model aldığında,

    • Çocuk baskılandığında, kendisini ifade edemediğinde, anlaşılmadığında öfkelenir.

    Çocuk bu kadar yoğun duygular yaşarken, kendini dinleyecek anlayacak sakin bir yetişkine ihtiyaç duyar. Yoğun öfke problemi yaşadığı süre içerisinde onu azarlamak, kızmak yerine yanında olduğunuzu söylemeli ve onu ancak konuşursa anlayabileceğinize ikna etmelisiniz. Daha az öfkelendiği ya da az da olsa sakinleştiği zaman problem çözme çabası içine girmelisiniz. Zira kriz anında problemi çözme yaklaşımınızı duymayacaktır.

    Sakinleştiği bir zamanda duygularını tanımlaması ve ifade etmesi için duygular üzerine konuşup duygu çalışmaları yapabilirsiniz. Çocuklar duyguları ve duygularını ifade etmeyi anne-babadan öğrenir. Bu sebepten onlara model olmalı, iletişiminize dikkat etmeli, konuşurken duygularınızı ifade etmeli ve duygularınızı iyi yönetebilmeyi öğrenmelisiniz. Kararlı ve tutarlı olmalısınız. Ağlama nöbeti ve öfke patlaması yaşadığı bir durumda sırf ağladığı için istediğini verirseniz karşınıza sürekli ağlama krizleri ile çıkacaktır.

    Öfke kriz anlarını yönetebilmek, çocuğun duygusunu açığa çıkarıp öfkesini sağlıklı bir şekilde ifade etmesini sağlamak için bir uzman desteğine başvurmanız faydalı olacaktır.