Etiket: Hücre

  • Glutatyon nedir?

    Glutatyon tüm insan hücresinde bulunan kuvvetli bir antioksidandır. 3 farklı aminoasitin(Glutamik asit , Sistein , Glisin) birleşiminden oluşmaktadır.

    Glutatyon karaciğerde üretilir ve bu vücutta birçok farklı fonksiyonda görev alır.

    DNA yapımı , protein ve hücresel oluşumlar

    İmmun fonksiyonları destekler yani bağışıklığı güçlendirir.

    Sperm hücresi yapımını destekler

    Serbest radikallerin vucuttan uzaklaştırılmasını sağlar

    Enzim fonksiyonlarını düzenler

    Vitamin C ve E’yi yeniler

    Beyinden civa atılımını sağlar

    Karaciğer yağlanması ile savaşır

    Programlı hücre ölümünün düzenlenmesinde görevlidir.

    Araştırmacılar artmış glutatyon değerlerinin vücutta birçok hastalıkta azalmaya neden olduğunu kanıtlamışlardır.

    Glutatyonun faydaları nelerdir?

    1-) Antioksidan Aktivite:

    Serbest radikaller yaşlanmaya ve birçok farklı hastalığa neden olabilir. Antioksidanlar serbest radikallerin vücuda verdiği zararı minimuma indirir. Glutatyon en kuvvetli antioksidanlardan biridir ve yüksek doz glutatyonun birçok hastalıkta faydası kanıtlanmıştır.

    2-) Kanser ilerlemesini durdurur:

    Bazı çalışmalarda Glutatyonun kanser ilerlemesini yavaşlattığı görülmüştür. Ancak bazı çalışmalarda ise Glutatyonun kemoterapinin etkisini azalttığına dair sonuçlar elde edilmiştir.

    Bu nedenle kanser- glutatyon ilişkisi hakkında daha fazla çalışma yapmak gerekmektedir.

    3-) Karaciğer Hastalıklarında Hücre Hasarını Azaltır:

    Hepatit , Karaciğer Yağlanması , alkol kullanımı karaciğer hücrelerinin tamamına zarar vermektedir. Yapılan bir klinik çalışmada alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığında potansiyel antioksidan ve detox etkisiyle glutatyonun faydalı olduğu gözlemlenmiştir.

    4-) İnsülin Hassasiyetini Arttırır:

    İnsülin direnci çağımızın en revaçta olan ve tip 2 diyabetin öncü basamağı olan bir rahatsızlık. İnsülin üretimi vücutta kısaca hücrelerde kullanılacak olan glukoz(Şeker)’in hücre içine girmesini sağlar. Bu sayede kan şekeri normal seviyelerinde kalır. Ancak insülin direnci geliştiğinde hücre içine giremeyen şeker nedeniyle kan şekeri artar ve Tip 2 diyabet gelişir.

    2018 yılında yapılan küçük bir çalışmada glutatyon tedavisi alan insülin direnci hastalarında birçok komplikasyon gerilemiş özellikle Nöropati (Sinirsel) problemler ve Retinopati (Bir göz hastalığı) belirgin gerileme göstermiştir.

    5-)Parkinson Semptomlarını Azaltır:

    Birçok çalışmada Glutatyonun parkinson’da görülen semptomları azalttığı kanıtlanmıştır. Tedavide ağızdan değil İV(Damar yoluyla) alınan glutatyonun daha etkili olduğu belirtilmiştir.

    6-) Ülseratif Kolitin Neden olduğu Hasarı Azaltır:

    Birçok inflamatuar hastalık gibi ülseratif kolitte oksidatif hasar (Serbest Radikaller) ve stres nedenli olduğu düşünülmektedir.

    2003 yılında yapılan hayvan deneylerinde ülseratif kolit hastası olan deney farelerinde glutatyon bağırsak hasarını minimuma indirmiştir. Ancak insan çalışmaları asıl sonuç için gereklidir.

    7-) Otizm ve Türevi Hastalıkların Tedavisi: Glutatyon vücudun her gün kullandığı çok kuvvetli bir antioksidan.

    2011 yılında yapılan bir çalışma ile glutatyonun farklı hastalıklarda da faydalı olabileceği düşünüldü. Otizmli çocuklara yapılan glutatyon tedavisi sonrasında otizm nedeniyle görülen birçok problemde belirgin düzelme görüldü.

    Çalışmalar daha çok yeni olmasına rağmen birçok hasta çocuk ve aile için umut olabilir.

    Glutatyon Nasıl Uygulanır?

    Glutatyonun ağızdan alınan ve Damar Yoluyla alınan formları bulunmaktadır.

    Kliniğimizde önerimiz damardan form ile tedavi alınmasıdır. Hastaya ve durumuna göre hekim tarafından doz belirlenir.

    İşlem 10-15 dk arasında sürmektedir.

  • Vitamin d metabolizması

    21. yüzyılda, ilerleyen tüm sağlık teknolojisi ve beslenme sanayisine rağmen D vitamini yetersizliği sessiz bir salgın şeklinde yayılmaktadır. Yakın zamana kadar sanılanın aksine D vitamini yetersizliği sadece kemik hastalığına değil, kanser, otoimmün hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları, romatizmal hastalıklar, nörolojik hastalıklar, kalp hastalıkları gibi çok sayıda sistemik hastalığa yol açabilmektedir.

    D vitamininin bilinen 5 formu vardır: D1 (lumisterollü ergokalsiferol), D2 (ergosteroolü ergokalsiferol), D3 (kolekalsiferol), D4 (22 dihidrokalsiferol) ve D5 (sitokalsiferol). Bunların arasından D2 ve D3 vitaminleri 1930’lu yıllarda bulunmuştur. (1)

    VİTAMİN D METABOLİZMASI

    Vitamin D’nin biyolojik inaktif prekürsörleri olan kolekalsiferol ve ergokalsiferol, karaciğer ve böbrekte aktif formlarına dönüşürler. Gerek besinler ile alınan ya da UVB etkisi ile epidermiste sentezlenen her iki form D vitamini, dolaşıma geçtikten sonra, vitamin D bağlayıcı proteinler aracılığı ile karaciğere taşınır. Vitamin D hepatositlerde, 25 hidroksivitamin D (kalsidiol) formuna hidroksillenir. Bol güneşlenme veya besin kaynaklı vitamin D alındığında serum 25 hidroksivitamin D (kalsidiol)seviyesi yükselir. 25 hidroksivitamin D (kalsidiol), dolaşımda bulunan vitamin D’yi en iyi şekilde yansıtır. Böbrekte, 25 hidroksivitamin D 1 alfa hidroksilaz enzimi ile ikinci büyük hidroksilasyon reaksiyonu gerçekleşir ve 25 hidroksivitamin D’yi, 1,25 dihidroksivitamin D (kalsitriol)’e dönüştürür. Böbrekte 1,25 dihidroksivitamin D (kalsitirol)’nin üretimi, serum fosfor, kalsiyum, parathormon (PTH), fibroblast büyüme faktörü 23 (FGF-23) ve kalsitriolün kendisini de içeren çok sayıda faktör tarafından regüle edilir. 1 alfa hidroksilaz aktivitesinin esas kaynağının böbrek olmasına rağmen, deri, paratiroid bez, meme dokusu, kolon, prostat, immun sistem ve kemik hücrelerinde de ekstrarenal olarak 1,25 dihidroksivitamin D üretilmektedir. Vücutta vitamin D2nin fizyolojik etkilerinin çoğu, 1,25 dihidroksivitamin D’nin aktivitesi ile ilgilidir. (2,3,4)

    VİTAMİN D’NİN FORMLARI

    D2 Vitamini (Kalsiferol, Ergokalsiferol): Bir provitamin olan bitkisel kaynaklı ergosterol besinler içinde alınır ve ciltte toplanır. UVB’nin etkisi ile derinin stratum basale, stratum spinosum tabakasında ergokalsiferol’e dönüşür. Bu madde karaciğerde ve böbreklerde hidroksilasyon reaksiyonuna girer.

    D3 Vitamini (Kolekalsiferol): Kısmen hayvansal besinlerle alınır ve vücutta sentez edilir. Gerçek vitamin değil bir hormon analoğu prekürsörüdür. Kolekalsiferol iki basamaklı bir biyoaktivasyon sonrası, D vitamininin en etkin formu olan 1,25-dihidroksikolekalsiferol’a kalsitriol’e dönüştürülür.

    Vitamin D aktivitesinin hepsi olmasa da çoğu, VDR (vitamin D reseptörü) olarak bilinen bir nükleer transkripsiyon faktörü aracılığı ile gerçekleşir. 1, 25 dihidroksivitamin D hücre çekirdeğinin içine girerek VDR ile birleşir ve retinoik asit X reseptörü (RXR) adında bir başka nükleer reseptör bu birleşmeyi güçlendirir. 1, 25 dihidroksivitamin D’nin varlığında, VDR/RXR kompleksi, DNA’nın D vitaminine cevap veren elementler (VDRE) adı verilen küçük dizilerine bağlanır ve çok sayıda spesifik genin transkripsiyonunu modüle edecek moleküler etkileşim reaksiyonlarını başlatır. Genomların üzerinde binlerce VDRE’ler tanımlanmıştır ve 1,25 dihidroksivitamin D tarafından aktive edilen VDR’lerin 100 ila 1250 adet geni direk ya da indirek yolla regüle ettikleri düşünülmektedir. (5,6)

    Önceleri D vitamini sadece kemik ve kas yapısını güçlendiren bir vitamin olarak bilinirdi ancak son yıllarda yapılan araştırmaların sonucuna göre VDR’ların beyin, kalp, mide, pankreas, lenfositler, prostat, meme, kolon, deri ve gonadlar, bağırsak ve çok sayıda organda bulunduğu gösterilmektedir. Gerek VDR gen hasarlı ya da gen hasarsız D vitamini eksikliği hücre farklılaşması, oksidasyon bozuklukları, T hücre farklılaşmasına neden olarak tüberküloz, enfeksiyon hastalıkları, astım, diyabet, kanser, romatizmal hastalıklar, otoimmün hastalıklar, miyokart enfarktüsü, alerjik hastalıklar ve otizm olmak üzere birçok hastalık için risk faktörü oluşturmaktadır. (7)

    Östrojen ve testosteron hormonlarının VDR’leri ve renal-1 hidroksilaz aktivitesini östrojen arttırırken testosteron azaltması (yada etkilememesi) birçok kronik hastalığın erkeklerde daha fazla kadınlarda daha az görülme sebebini oluşturmaktadır. (8)

    ULTRAVİOLE IŞINLAR VE VİTAMİN D SENTEZİ

    İnsan vücudunda bulunan D vitamininin yaklaşık % 90′ı güneşten gelen ultraviole (morötesi) ışınlardan UVB’nin etkisi ile oluşur. UVA ise tam tersine D vitamini sentezini azaltır. Mor ötesi (UV) ışınlar dalga boylarına göre UVA, UVB ve UVC (280 – 100 nm) olmak üzere 3 ana tipe ayrılır. (9)

    Kısa Dalga Boylu Işınlar (UVB) (315 – 280 nm): Bulutlu havada, cam arkasında kolayca dağılan, engeli yeterince aşamayan ışınlardır. Pencere ardında güneşlenirseniz esmerleşirsiniz ama yeterli UVB alamadığınız için yeterli D vitamini sentezi yapamazsınız. UVB’nin hedefe ulaşabilmesi için açık havada atmosfere dikaçıyla gelmesi ve başka bir fiziksel etkenle karşılaşmaması gerekir. En iyi D vitamini sentezi öğle saatlerinde olur. UVB ışınları cilde temas ettiğinde derinin stratum basale, stratum spinosum tabakasında bulunan 7-dehidrokolesterolden ilk olarak kolekalsiferol (D3) oluşur. UVB ışınları fazla pigmentasyon yapmaz ve antikanserojen etkisi vardır. (10)

    Uzun Dalga Boylu Işınlar (UVA) (400 – 315 nm): Engellere takılmayan ve dağılmayan, hedefe kolaylıkla ulaşan ışınlardır. Ciltteki melanin hücrelerini uyararak bronzlaşmayı beraberinde cildin yaşlanmasını artırır. Bronzlaşma UVB ışınlarının deriye temasına engel oluşturarak, D vitamini sentezini azaltır. Aynı zamanda UVA (UVB’nin tersine) deride sentezlenen kolekalsiferolü parçalar ve D vitamini sentezini bozar. Yani güneş ışınlarının yatık geldiği saatlerde güneşlenildiğinde çoğunlukla UVA ışınları etkisiyle bronzlaşılır ama D vitamini seviyeleri düşük kalır. UVA ışınları deride serbest radikalleri artırır, DNA hasarı yaparak deri kanserine neden olur. Bu radikaller yaşlanmayı ve deri buruşmasını da hızlandırırlar. (10)

    KALSİTRİOLÜN ETKİLERİ

    Kalsiyum Dengesi: Serum kalsiyum seviyelerinin belli ve dar bir aralıkta tutulması kemik gelişimi ve yoğunluğu için olduğu kadar sinir sisteminin normal fonksiyonu için de hayatidir. Vitamin D, kalsiyumun vücut tarafından kullanımı için esansiyeldir. (1) 1

    Paratiroid bezler serum kalsiyum seviyesine duyarlıdır ve kalsiyum seviyesi azaldığında parathormon (PTH) salgılar. PTH’nun yükselmesi, böbrekte 1 alfa hidroksilaz enzimini aktive ederek, 1,25 dihidroksivitamin D üretimini arttırır. Artan 1,25 dihidroksivitamin D, VDR aktivasyonu ve bağırsaklardan kalsiyum emiliminin artışı; böbreklerden kalsiyumun reabsorbsiyonunun artışı ve kemikten kalsiyum salınmasını sağlayacak gen ekspresyonunu sağlar. Amaç kan kalsiyum seviyesini dengede tutmaktır. (2,3,19)

    Fosfor Dengesi: Kalsiyum ve fosforun regülasyonu birbiri ile çok ilişkilidir. PTH ve 1,25 dihidroksivitamin D, serum fosforunu kontrol eder. 1,25 dihidroksivitamin D, ince bağırsaklardan sodyum – fosfat kotransportu ile fosfor absorbsiyonunu arttırır. PTH arttığı zaman, beöbreklerden fosforum reabsorbsiyonun azaltarak üriner ekskreksyonunu arttırır. Yine de 1,25 dihidroksivitamin D’nin renal fosfor transportunu direk olarak nasıl etkilediği tam olarak bilinmemektedir; osteoblastlardan sentezlenen, fosfatürik bir hormon olan fibroblast büyüme faktörü (FGF-23), 25 dihidroksivitamin D-1 alfa hidroksilaz inhibisyonu ile 1,25 dihidroksivitamin D sentezini azaltır. (20)

    Hücre Diferansiyasyonu: Hücre farklılaşması: Hücreler hızla bölünerek sayılarını artırırlar (proliferasyon). Hücrelerin özel görevler almasına ise farklılaşma (diferansiasyon) denir. Hücreler farklılaştıkça proliferasyon hızı yavaşlar. Böylece denge sağlanır. Proliferasyon yararlı bir işlemdir ama kontrol edilmezse kanser gibi hastalıklara sebep olur. 1,25- dihidroksivitamin D proliferasyonu kontrol ederken farklılaşmayı uyarır ve kanser oluşumunu önler (1, 9)

    İmmünite:1,25 dihidroksivitamin D güçlü bir bağışıklık modülatörüdür(3). D vitamini reseptörü başta T hücreleri ve antijen sunan hücreler (dendritik hücreler, makrofajlar) olmak üzere bağışıklık hücrelerinin birçoğunda bulunur. Bazı durumlarda makrofajlarda kalsidiolden kalsitriol oluşturabilirler. Kalsitriol doğal bağışıklığı güçlendirirken otoimmün hastalıkların gelişimini de engeller. (11)

    İnsulin Salgılanması: VDR insülin salgılayan pankreas hücrelerinde (beta hücreleri) de bulunur ve yapılan invitro çalışmalarda artan insülin talebine karşı salgılanan insülin sekresyonunda 1,25 dihidroksivitamin D’nin rol oynadığını göstermektedir. D vitamini eksikliği insülin salgısını azaltarak tip 2 diyabet gelişimine sebep olabilir. (12)

    Kalp Hastalığı ve Hipertansiyon: D vitamininin aktif formu olan 1,25 dihidroksivitamin D, tansiyonu yükselten renin aktivitesini azaltır. Damarların düz kas hücrelerinde bulunan 1,25 dihidroksivitamin D, kas hücre büyümesini, enflamasyon ve trombozu azaltır. Hipertansiyon D vitamini yetersizliğinin kalp üzerindeki olumsuz etkilerini şiddetlendirir. Bunun tersi de doğrudur; D vitamini yetersizliğinin kendisi de hipertansiyona yol açar. (13,14)

    VİTAMİN D EKSİKLİĞİ İÇİN RİSK FAKTÖRLER (15)

    Çevresel ve kültürel faktörler D vitamini değişikliğinde farklı rol oynarlar:

    1- İklimsel Faktörler: Güneşi az gören kuzey ülkeleri

    2- Giyinme şekilleri: Kara çarşaf giyen orta Asya kadınları

    3- Güneşten korunma metotları

    4- Aşırı korunaklı yenidoğanlar

    Vitamin D’nin sentez, absorbsiyon ve metabolizmasını etkileyen çok sayıda biyolojik faktör vardır:

    1- Cildin pigmentasyonu

    2- Genetik çeşitlilik

    3- Yaşlılık

    4- Kronik Böbrek Hastalığı

    5- Yağ Malabsorbsiyon Sendromları

    6- İnflamatuar Bağırsak Hastalıkları

    7- Obezite

    8- Magnezyum eksikliği

    D VİTAMİNİ DÜZEYLERİ

    Vücudun D vitamini düzeyini en iyi gösteren parametre karaciğerde depolanan 25-hidroksi kolekalsife­rol (kalsidiol)’dür. Normal değerler 30-110 ng/mL kabul edilir. En aktif D vitamini olan 1,25-dihidroksikolekalsiferol (kalsitriol) ise D vitamini deposunu göstermez. T.C Sağlık Bakanlığı 1 yaşına kadar günde 400 İÜ D vitamini verilmesini önermektedir. Ancak Amerika’a yapılan pek çok çalışmanın sonucuna göre önerilen doz günlük 4000-10000 İÜ arasındadır. Erişkinler günlük 5000İÜ (40 damla kadar D vitamini) alabilecekleri gibi 300,0000İÜ’lik 1 ampul depo D vitamini içerek de ihtiyaçlarını giderebilirler. Depo D vitamininin güvenli olduğu gösterilmiştir. (16)

    D vitamini eksikliğinin önlenmesi için: 1 yaş altı bebeklere günde 400IU/gün; 1-70 yaş arası 600 IU/gün; 70 yaş üzeri 800 IU/gün vitamin D verilmelidir. Ek hastalıklarda bu doz yükseltilmelidir.

    D vitamini eksikliğinin tedavisi için: Çocuklarda 2000IU/gün veya haftada bir kez 50.000IU (6 hafta); Erişkinlerde 6000IU/gün vaya haftada 1 kez 50.000IU (8 hafta); Sistemik hastalıklar varlığında 6000-10.000IU/gün ve duruma göre fazlası önerilmektedir.

    D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ İLE İLİŞKİLİ HASTALIKLAR (15)

    Osteoporoz, kanser (kolorektal kanser, meme kanseri ve diğer kanserler), otoimmun hastalıklar ( MS, tip 1 DM, romatoid artrit, SLE), kardiyovasküler sistem hastalıkları (Hipertansiyon, endotelyal disfonksiyon), tip 2 DM, nörodejenertaif hastalıklar (Parkinson, alzheimer), akut solunum sistemi hastalıkları, atopik dermatit, irritabl bağırsak sendromu…

    TAMAMLAYICI TIP AÇISINDAN D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ

    Bol kaynağı olan, hem besinlerle alınan hem endojen olarak sentezlenen, sentezlenmesi için güneş ışının yeterli olduğu (belli koşullar olsa da), yüksek dozlarının bile güvenli olduğu bir vitaminin eksikliğinin bu kadar geniş yelpazede hastalıkla ilişkisinin olması, göz ardı edilen başka sistem ya da sistemler düşündürmeli.

    Günümüzde kronik hastalıkların hemen hepsinin altında farklı sebeplerle gelişebilen ortak disfonksiyon disbiyozistir. Kronik hastalıklarda disbiyozisi en sık izleyen ikinci durum ise latent asidozdur. Hem disbiyozis hem de latent asidoz farklı sebepler ile D vitamini eksikliği yaratır. Disbiyozis varlığında bağırsak florasına ev sahipliği yapan bağırsak mukozasının bozulan geçirgenliği, D vitamininin yeterince emilmesini temin edemez. D vitaminin henüz bağırsaklardan emilememesi eksikliğin en önemli sebeplerinin başında gelir. Disbiyozis ya da ilave başka sebepler kaynaklı olarak gelişen latent asidoz, tampon sistemlerin kompansasyonu sırasında oluşan mineral dengesizliği ile D vitaminin hidroksilasyon basamaklarında disfonksiyona sebep olur. Aynı zamanda latent asidoz varlığında asit metabolitleri bağlamak, asit yükünü kompanse etmek için beden tüm kaynaklarını kullanarak kalsiyum temin eder ve kalsiyum eksikliği oluşur. Oysa D vitamininin özellikle ince bağırsaklardan emilmesi kalsiyuma bağlıdır (Parathormonun asli görevi de budur). Latent asidozda meydana gelen kalsiyum eksikliği bu şekilde D vitamini eksikliğine sebep olur. (17,18, 21, 22)

    Çok uzun yıllardır D vitamini metabolizması ile ilgili çok merkezli ve çok büyük hasta grupları üzerinde çok fazla çalışma araştırma yapılmış ve hala yapılmakta. Bu çalışmaların ortak bir diğer noktası da hiçbir vakada bağırsak emilim yüzeyine, bağırsak florasına ve latent asidoza bakılmamış olması. Tüm kronik hastalıklara yaklaşımımızda olduğu gibi amaç bedenin kendisini regüle edebilecek olduğu alt yapıyı yeniden sağlamaktır. Bunu için latent asidozun düzeltilmesi, bağ dokusunun temizlenmesi ve bağırsak florasının dengelenmesi gerekir. Bu sürecin sonunda hala eksiklik varsa, yapılacak olan replasman tedavisi etkin bir tedavi sağlayacaktır.

  • Elektro akupunktur tanı yöntemi e.a.v (electro. Accu. Voll) yöntem nedir?

    Sağlığı koruyucu, Hastalık Tedavisi, Hastalık Sonrası Rehabilitasyon ve Acil durumlarda gelişen tıbbi disiplinler dönemin ve toplumların gereksinimlerini karşılamak doğrultusunda binlerce yıldan beri evrimleşmektedir.

    Modern tıp alanında gelişen tanı metotlarından biyomedikal laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri akut – acil durumlarda ve klinik seviyedeki hastalıkların teşhisinde başarılı olurken, kronik ilerleyici hastalık süreçleri, hastalık öncesi sağlık bozulmaları ve sağlık durumunun devamlılığı konusunda bireye özel önleyici ve destekleyici tıbbi yaklaşımların oluşturulmasında yetersiz kalmaktadır.

    Özellikle Kuantum Fizik alanındaki son gelişmeler Yaşam, Varlık, Sağlık ve Tıp alanlarında yeni tanımlamaları gündeme getirmiştir. Yeni anlayışa göre Yaşam: madde ve enerjinin fonksiyonel işbirliğidir.

    Hücre + Hücre zarı elektriksel potansiyeli + Hücrenin yaşamsal süreçlerini düzenleyen manyetik alanı.

    Hücre zarı elektriksel potansiyeli fizyolojik fonksiyonlar hakkında ölçüm yapıp bilgi alabildiğimiz süreçlerin olduğu kısımdır. EAV teşhis yöntemi EKG. EMG. EEG gibi hücre zarı elektriksel potansiyelindeki değişiklikleri saptayabilen yeni nesil tanı yöntemidir.

    ELEKTRO AKUPUNKTUR TANI YÖNTEMİ E.A.V.

    E.A.V Dr.Voll tarafından geliştirilen ve organizmanın ilgili test verilerine tepkisinin deri üzerindeki akupunktur noktasından sorgulandığı tanı yöntemidir. Akupunktur gibi Bütünsel Tıp alanlarında, çalışan Hekimlerce 1970 li yıllardan bu yana sürekli olarak geliştirilmekte ve kullanılmaktadır. Bu yöntem binlerce yıllık geleneksel ve tamamlayıcı şifa sanatları ile modern Batı teknolojilerinin bir sentezidir.

    E.A.V YÖNTEMİN AMAÇLARI:

    Akupunktur meridyenlerindeki enerji dengesizlikleri sağlık dinamiklerinden uzaklaşma ve hastalığa kadar giden süreçleri başlatır. Binlerce yıldan beri Akupunktur vücudun temel düzenleme mekanizmalarını dengede tutmak amaçlı uygulanmaktadır.

    E.A.V yöntemi

    1-Bireyin sağlık durumunun değerlendirilmesinde

    2-Hastalık seviyesine ulaşmamış, klinik testler ile saptanamayacak seviyedeki sağlık sorunlarının değerlendirmesinde

    3-Klinikolarak saptanmış hastalıkların nedenleri hakkında detaylı analiz imkanı sağlayarak hızlı bir şekilde anlaşılmasında

    4-Etkintedavi kürlerinin planlanmasında,

    5-Hastanın tedaviye uyumunu optimize etmede

    Akupunktur ve Tamamlayıcı Tıp hekimlerinin tercihi olmuştur

    YÖNTEM:

    EAV (Elektro AccuVoll) test; EKG. EEG. EMG gibi elektrodermal testler arasında olup bir elektriksel devre üzerinde hastanın Bağdokusunun iletkenliği (Biyoimpedans)ve akupunktur noktasının elektriksel potansiyelini ölçme esasına dayanır.

    Potansiyeldeki değişimlerin tespiti ile bireyin sağlık durumu ve tedavi engellerin şiddeti hakkında ayrıntılı bilgi elde edilir. Bireyin sağlık dinamiklerine bağlı olarak ölçüm döngüsünde kullanılan test maddeleri ile ilgili uyaranlara deri direnci ve akupunktur nokta potansiyeli net bir “evet” veya “hayır” olarak cevap verir.

    Bu yöntem Bağ dokusunun, organların sağlık durumu,, Biyolojik yaş,Sağlığı bozucu sebepler , Latent asidoz, ,Alerjiler ,Gıda İntoleransları, Ağır metaller, Akut ve kronik enfeksiyon yükleri, doku ve hücresel seviyedeki hormon, enzim ,vitamin, mineral eksiklikleri hakkında bilgi verir..

    Bütünsel sağlık anlamında bireye özel geleneksel ve tamamlayıcı tıp kürlerinin panlanmasına yardımcı olur.

  • Nöralterapi nedir, nasıl etkili olur?

    Nöralterapi nedir, nasıl etkili olur?

    Nöralterapi, 1920’li yıllarda ‘’Huneke ‘’isimli tıp doktoru iki kardeşin eskiden uygulanan ama unutulmaya başlanan bir metodu bir hastalarında tekrar kullanmak istemeleri ve iyi sonuç alınca da bunu geliştirmeleri ile tekrar gündeme gelmiştir.

    Vücudun Regülasyonunu sağlamak amacıyla. belirli noktalara veya alanlara lokal anestezik enjeksiyonu ile yapılan bir tedavidir. Bu Regülasyonun oluşturulmasında vücudu çok geniş bir ağ ile saran vejetatif sinir sisteminin mükemmel organizasyonu çok önemli rol oynar ve etki mekanizması da bu sistem üzerinden açıklanmaktadır. Vegetatif ( Otonom ) sinir sistemi vücudumuzda çok geniş bir elektriksel ağ yapısı ( network ) içindedir. Bu sistem birbirinden farklı ancak birbiri ile uyumlu çalışan sempatik ve parasempatik sistem adı verilen iki farklı bölümden oluşur.

    VSS veya nörovejetatif sistem, bedenimizdeki tüm yaşamsal faaliyetleri kontrol eder; Solunum, Dolaşım, Sindirim, Hormonal Regülasyon, Metabolizmanın Regülasyonu yani kısaca “Homeostazis” in ( iç dengenin ) sağlanmasından sorumludur.

    Nöro-Vejetatif sistem her türlü uyarıyı hafızasına kaydeder ve eğer bu problem ile vücut başa çıkamamışsa yıllarca vücutta değişik şikayetlere neden olur. Vücudun her noktasının bu sistem aracılığıyla oluşan refleks yollar nedeniyle bağlantıları vardır. Bütün nörovejetatif sistem fonksiyonları selüler, nöral ve hormonal düzenleyici mekanizmaların aralarındaki ayarlamalar sonucu gerçekleşmektedir.

    Bu mekanizmaların sadece birinde oluşacak herhangi bir aksama, eğer vücut bununla baş edememişse zaman içinde bütün sistemin fonksiyonel düzensizliği ile sonuçlanacaktır. Yani hastalık yalnızca bir organı değil, bütün vücudu etkileyecektir

    Tedavi amacıyla Lokal Anesteziğin vücutta belli noktalara uygulanmasından sonra iyileşmenin saniyeler içinde ortaya çıkması yani lokal anesteziğin kana karışması ve emiliminden çok önce ortaya çıkması, bize sistemdeki elektriksel iletişimin varlığını gösterir. Böyle hızlı bir iletiyi sadece Vegetatif Sinir Sistemi gerçekleştirebilir ve bu kimyasal bir etkiden çok fiziksel bir etkidir. Vegetatif Sinir Sistemi lifleri 500.000 km. uzunluğunda bir ağa sahiptir ve 25 milyar sinir hücresi ile işlev görmektedir. Bu nedene yıllardır çözülemeyen sorunların vejetatif sinir sisteminin regülasyonu ile çözülebilmesi mümkün olmaktadır.

    Bozuk segmental dokuya lokal anestetik ile yapılan enjeksiyonlar iki önemli etki yaratırlar. Patolojik refleks yolları ortadan kaldırır ve aynı zamanda bozuk hücre membranını doğru potansiyele repolarize ederek, vejetatif fonksiyonları normal hale getirmeye yarar.

    Nöralterapi’nin önemli bir bölümünü oluşturan Segment Tedavisi sadece Dermatomu değil o seviyede bulunan Visserotom, Myotom, Osteotom gibi yapıları ilgilendirir.. Stimulus spinal kord yolu ile periferden, respectif segmentle assosiye olmuş organa ulaşır , ya da organdan spinal kord yolu ile diğer organa ulaşır. Bu oluşumların sadece birinde oluşacak herhangi bir bozukluk diğer sistemlerinde fonksiyonel düzensizliği ile sonuçlanacaktır. Ve bu uyarı sadece o segmentle sınırlı kalmayıp daha uzak segmentlere de ulaşabilecektir.

    Çeşitli patolojik uyaranlar hücre ya da hücre duvarına değil sempatik sinir liflerine etki etmektedir.Burada özellikle perivasküler sempatik lifler önemlidir.Hastalık bulgu vermeden önce VSS’de ve lenfatik dolaşımda değişmeler başlar. Hücrelerarası bağ doku ve ekstra- sellüler sıvıdan oluşan Temel Madde de değişimler olmaya başlar ve buradaki serbest sinir uçları ve proteoglikan, konnektin , elastin gibi yapılar da ilk patolojik değişmeler başlar. Bu bulguları Pischinger ve daha sonra da H.Heine geliştirmiş ve “Grund System Teorisi” olarak adlandırmıştır.

    Günümüz insanının reaksiyon ve regülasyon kapasitesi devamlı olarak değişmektedir. Stres, elektro smog, dengesiz beslenme, bedensel aktivite eksikliği çevre ve yaşam kalitesini bozan etkenler ve jeo patojen bozukluklar, ağır metaller, gıda katkıları vb. bozucu odak veya bozucu alanların oluşmasını kolaylaştıran faktörlerdir. Bozucu alan veya odakların ortaya çıkmasında bireyin immun sisteminin önemli rolü vardır. Değişen çevre şartları yaşayan bütün organizmaları aynı oranda etkilemekte ve bunun sonucunda bilinen tedavilere direnç gelişiminde artış ortaya çıkmaktadır. Yapılan çalışmalara göre, günümüzde Bozucu Alanlardan kaynaklanan hastalıkların oranı %30 civarındadır.

    Nöralterapide anamnez çok önemlidir. Hastanın anamnezini alırken şikayetlerin başlangıcı ve hastanın yaşadığı çeşitli olaylar, geçirdiği hastalıklar ve cerrahi müdahaleler arasında zamansal bağlantı kurmak çok önem taşır. Bu nedenle geniş kapsamlı bir anamnez alınmalı ve not edilmelidir. Daha sonra fizik muayeneye geçildiğinde anamnezin özelliklerine göre muayene yönlendirilebilir. Muayene sırasında anamnezin daha derinleştirilmesi gerekebilir. Bu gözlemler sonucunda tedaviye geçilir, ancak birkaç seans sonrası hastanın durumunda hiç iyileşme olmuyorsa tekrar anamnez ve muayeneye geri dönülür ve olası bir bozucu alan aranır. Bu kapsamda bozucu alanların büyük kısmından sorumlu olan diş-çene kompleksi, tonsil ve sinüsleri unutmamak gerekir.

    Sağlıklı bir Nörovegetatif sisteme sahip olmak sağlıklı ve kaliteli bir yaşam ile eşdeğerdir. Hastalıklar oluşmadan önce uygulanan Nöralterapi protokolleri sadece organların değil hücrelerin sağlığını dahi olumlu etkileyecektir. Bu nedenle Nöralterapi aynı zamanda Koruyucu Tıbbın en önemli unsurudur. Uzun ve sağlıklı yaşamın sırrı sağlığın korunmasından geçer.

    Dr. Demet Erdoğan

  • Alkol , uyuşturucu maddeler ve bağımlılık

    Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar “İhtiyaç fazlasını” de Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz (Bakara 2/219)

    Az miktarda alkolüninsan vücudunda rahatlama,sedasyon,neşelenme haz duygusu gibi psikolojik yararlı etkileri olmasına rağmen yine psikolojik kötü etkileri ve aşağıda bahsedeceğimiz nedenlerden ötürü vücuttaki her hücreye zararı vardır.

    Alkol kimya sanayisi için önemli bir çözücü olup insan organizmasına yabancı bir ajandır. Alkol (C2H5OH) kullanımı veya alkol bağımlılığının pek çok ekonomik ve sosyal boyutu bulunmaktadır.

    Karaciğer vücuda alınan hemen hemen tüm besin maddelerini metabolize ederek vücutta yararlı formlara dönüştürürken, bir kısmını ise suda çözünen hale dönüştürerek zararsızlaştırmaktadır. Kimyasal forma bulunan pek çok ilaç, toksin (aflatoksin, amanitin ) ve alkol ise insan organizmasına birer yabancı olup karaciğer tarafından zararsız veya en az zararlı hale getirilmektedir. Vücuda alınan alkolün %5-15 lik bir kısmı tez ve idrarla dışarı atılıp geri kalanı karaciğer enzimlerince metabolize edilmektedir. Etilalkol olarak adlandırılan ve halk arasında ispirto olarak da bilinen alkol vücudumuzda enerji de dönüşmektedir. Bu bakımdan bakıldığında alkolun canlı organizmaya yararı olduğu düşünülebilir! Oysa insan organizmasının bir bütün olarak düşünecek olursak hücrelerimizde onlarca hatta yüzlerce metabolik çevrimler meydana gelmektedir. Her bir çevrimde yaklaşık 10 enzim tarafından katalizlendiğini düşünürsek binlerce enzim sistemi bulunmaktadır. Ve bu metabolik yollar daima birbiri ile uyum içinde ve zincirleme bir şekilde çalışmaktadır. vücuda alınan alkolün büyük çoğunluğu karaciğer hücreleri tarafından metabolize edilerek enerjiye dönüşmektedir. Fakat insan organizmasında proteinler, şekerler ve yağların sindirimleri ve bu sindirimlerde rol alan enzimler, oluşan ara ürünler ve açığa çıkan enerji miktarları arasında da bir denge bulunmaktadır. Alkol kullanımı bu dengeyi bozmaktadır. Denge bozulunca örneğin dopa ve dopamin denen beyine sinyal taşıyan nörotransmtterajanlar üretilemez ve bir sarhoşluk hasıl olur. Bunun gibi protein metabolizması, yağ metabolizması bozulmaktadır.

    Tüm canlı organizmalar çözücü olarak sadece suyu kullanmaktadır. Tabiatta suyun yerini tutacak hiçbir çözücü bulunmamaktadır. Suyun bir takım fiziksel ve kimyasal özellikleri onu canlılar için vazgeçilmez yapmaktadır. Alkol, hücre dış duvarlarınılarını (hüre bütünlüğünü sağlar) ve hücre içinde bulunan pek çok organelin membranını (Örn. mitokondri, ribozom, lizozom, edoplazmik retikulm) kolaylıkla çözebilmek suretiyle üç boyutlu konformasyonunu (natural) değiştirmektedir. Canlılarda yer alan tüm biyokimyasal yapılar (membranlar, DNA, RNA, proteinler vs) daima iç boyutlu yapıları ile fonksiyon gösterirler. Alkol ise natural yapının değişmesine neden olmaktadır. Aslında bunu bir örnekle gözlemleyebiliriz.

    Elimize iki adet deney tüpü alalım ve her ikisine doğal bir protein olan yumurta akından eşit oranlarda kolaylım. Birinin üzerine su ve diğerinin üzerine alkol ilave edelim ve tüpleri hafif bir şeklide elimizle alt üst edip karıştıralım. Alkol ilave dilen tüp de bulunan proteinin beyaz çökelek oluşturduğunu ve su ilave edilende hiçbir değişim olmadığını gözlemleriz. Burada kullanılacak alkolün yüzdesi hiç önemli değil. En derişik alkolden en seyreltik alkole kadar aynı etkiyi gözlemleriz. Burada ne oldu acaba. Proteinin doğal konformasyonu değiştiğinden protein artık suda çözünmeyip çökelek oluşturmaktadır.

    Karaciğer de canlıyı korumak için alkolü metabolize etmek yani parçalamak suretiyle vücuttan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Uzaklaştırırken de parçalanma ürünleri enerjiye dönüşmektedir, enerji fazlalığı yağlanmaya, yağlanma fazlalığı kilo alımı ve kalp damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve kansere neden olmaktadır. Ayrıca yukarıda da söz edildiği gibi diğer aktif olması gereken pek çok metabolik yolun durmasına neden olmaktadır. Az miktarda da olsa sürekli olarak alkol alınımında karaciğer kapasitesinin üzerinde çalıştığından dolayı karaciğer yapması gereken işleri ertelemekte ve yine denge bozulmaktadır. Karaciğerin detoksifikasyon mekanizması bozulunca dışarıdan alınan pek çok ilaç ve toksik ajanın da yıkılıp uzaklaştırılmasıgüçleşmekte ve bunlardan dolayı serbest radikaller denen hücrede birikip hücre ölümüne neden olanajanların çoğalmasına neden olmakta ve hücre ömrünü kısaltmaktadır . Ayrıca ve daha önemlisi serbest radikaller son derece aktif moleküller olup önlerine çıkan hemen her molekül ile reaksiyon verme yeteneğine sahiplerdir, ve gen mutasyonlalarına neden olmaktadırlar. Genlerin mutasyonu ise DNA nın kontrolsüz çoğalmasına ve kansere neden olmaktadır. Sonuç olarak, hepatit, siroz, gastrit ve ülser, iştahsızlık, ishal, sinir sistemi belirtileri(ellerde titreme , hassasiyet vb) akciğer ve karaciğer kanserleri, prostat kanseri, melanoma, lenfoma, kalp damar hastalıkları (arteoroskleroziz, kalp yet , ani ölüm) gibi pek çok sayıda patalojik bozuklukların alkol kullanan kimselerde çok daha fazla meydana geldiğini gösteren binlerce bilimsel çalışma ve istatistik mevcuttur. Bu hastalıkların artması tedavi masraflarının artmasına ve ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Tabiî ki bunlar uzun vadede beklenenler kısa vadede kişinin bilinç bozukluğu (sarhoşluk) halindeykenkendisi ve çevresine verdiği sosyal zararlar kimizaman ölümle dahi sonuçlanabilmekte ve kişiyi çoğunlukla yasal problemlerle karşı karşıya bırakmaktadır. Kişi ne kadar kontrollü olduğunu iddaa etse de sarhoşluğun olmadığı keyfin arttığı dönemlerdebile davranışsal bozuklukların arttığı bilimsel çevrelerce kabul görmüş ve toplumun hücresi olan aile yapısını da bozduğu gösterilmiştir.

    Bundan dolayı alkolü diğer bağımlılık yapan ilaçlar gibi psikiyatrik yönden ele alacak olursak insanoğlunun, bazı maddelerin kendi ruhsal durumunu değiştirdiğini ve geçici de olsa daha farklı hissetmesini sağladığını farkettiği günden bu yana, madde bağımlılığı önemli bir biyopsikososyal sorun olarak ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar bu maddelerden bazıları kanunlar çerçevesinde serbest kullanım olanağı bulmuş, bazıları ise tamamıyla engellenmesi mümkün olunamayan kanun dışı bir uğraş haline gelmiştir. Kültürler ve ülkeler arasındaki farklara rağmen nikotin, alkol ve kafein, kanunlar dahilinde kullanıma açıktır. Uçucu maddeler ve bazı ilaçlar da amaçları dışında kullanılabilirken, diğer bazı maddelerin üretimi dahi yasaklanmıştır. Merkezi sinir sistemini etki altına alan, davranışları, duygu ve düşünceleri değiştirebilen madde ne olursa olsun, bağımlılık derecesinde kullanımı hiçbir toplumda kabul görmemektedir. Bu maddeler kullanım bozuklukları, kötüye kullanım ve bağımlılık düzeyinde karşımıza çıkabilir. Mesleki ve toplumsal faaliyetler aksar, maddenin kullanımındaki kontrol mekanizmaları ortadan kalkar, kişi tüm gününü bu maddeleri sağlama, kullanma, ve etkilerinden kurtulma doğrultusunda harcar. Kullanılan doza tolerans gelişir, zaman, mekan ve miktar kontrolü kaybolur, madde kesildiğinde ya da azaltıldığında yoksunluk tablosu yaşanabilir. Kulanım bir defaya mahsus da olsa başka mental bozukluklara yol açabilir. Dünya literatüründe, “bağımlılık” teriminin, davranışsal bir sendrom ve fiziksel ya da fizyolojik bağımlılık diye iki sistem içinde incelendiği de olmuştur. Fizyolojik bağımlılık, tolerans ve yoksunluk sendromu ile kendini gösteren nöron sistemlerindeki değişiklik olarak anılırken, davranışsal sendrom içine birçok davranış örüntüsünü almıştır. Madde bağımlılığının temel niteliği, madde kullanımı ile iliş- kili önemli sorunlar ortaya çıkmasına karşın kullanımın sürekli bir biçimde olduğunu gösteren bilişsel, davranışsal ve fiziksel belirtilerin oluşmasıdır.

    Bağımlılığa yatkın tipik bir kişilik yapısının tanımlanması mümkün olmamasına rağmen belirli bazı ortak özelliklerin varlığını söylemek de mümkündür. Buözelliklerin belirlenmesinde, s

    oyaçekim, merkezi sinir sisteminin genel yapısı, benlik gelişimi, çocuğun içinde bulunduğu aile ve ortam, halen içinde yaşadığı çevre ve bu çevrede üstlendiği roller önemlidir.

    Alkol ve madde kötüye kullanımlarında, kalıtımın rolü çeşitli araştırmalarla gösterilmiştir. Tek yumurta ikizlerinde kardeşlerden birinde madde bağımlılığı varsa diğerinde gelişme olasılığı %78-80’e kadar yükselebilmektedir. Bu oran evlat edinilmişler üzerinde yapılan çalışmalarda da yüksektir. Bağımlı ebeveynler ile ya da bağımlı davranışlarının kabul gördüğü çevre içinde büyüyen çocuklarda bağımlılık gelişme olasılığı normal popülasyona göre belirgin derecede farklılık göstermektedir. Alkol ve madde kullanmayan ailelerde de baskılı ya da gevşek, tutarsız eğitim biçimi, aile içindeki iletişim bozukluğu, duygu alışverişinin olmaması, diğer sağlıksız aile yapıları, çocuğun aileden uzaklaşması ve madde kullanan altkültürlerle tanışmasını kolaylaştırır. Oluşan bazı kişilik bozuklukları madde bağımlılığı riskini arttırabilmektedir. Özellikle antisosyal, borderline, paranoid tipteki kişilik bozukluklarında saldırganlık, şiddet, alkol ve madde kullanmaya ve bağımlılık geliştirmeye yatkınlık gözlenebilir. Bağımlı kişilerde eğer bir genelleme yapmak gerekirse güvensizlik, bencillik, kolay yalan söyleyebilme, tahammül eşiğinde düşüklük, sabırsızlık, kendine sıkıntı verebilecek durumlara dayanamama, riskli davranışları göze alma, plansız eylemler yapma, kişiler arası ilişkilerde sık sık sorun yaşama gibi ortak özellikler bulunabilir. Ruhsal çözümleme öğretisine göre ise bağımlılığa yatkınlık oral döneme saplanmadan kaynaklanır. Bu yapının başlıca özelliği aşırı duygusallık, kötümserlik, düşsel, gerçek dışı tasarımlar, açgözlülük, madde ve alkol kullanımına yatkınlıktır. Bağımlılık yapıcı maddeler 11 ana sınıfa ayrılırlar. Alkol, amfetaminler, kafein, kannabis, kokain, fensiklidin (PCP), halüsinojenler, inhalanlar, nikotin, opiyatlar, sedatif-hipnotik-anksiyolitikler, diğer bağımlılık yapabilecek maddelerin dışında bu 11 ana grubu oluştururlar. Bu maddelerden hangisinin insan yaşamına daha önce girdiği kesin olarak bilinmemektedir. Alkol, sedatif, hipnotik ve anksiyolitiklerle, kokain, amfetamin ve diğer sempatomimetikler benzer bağımlılık özellikleri gösterirler. Anestezikler, antikolinerjikler, antiparkinson ilaçlar, antikonvülzanlar, kortikosteroidler, antihipertansifler gibi ilaç ve birçok toksik madde grubuna da bağımlılık geliştirilebilmektedir. Çeşitli kültürler ve yerel bölgelerde de sayılamayacak kadar fazla madde, bağımlılık ya da kötüye kullanım derecesinde tüketilebilmektedir. Beynimiz yaşamımızı sürdürebilmemiz için gerekli birçok alanı kapsar. Beyinsapı, beyincik, limbik sistem, diensefalon ve serebral korteks bunlardan bazılarıdır. Haz duygusu, insanın hayatını sürdürme mücadelesinde en fazla güç aldığı duygulardan birisidir. Eğer insan kendisine haz veren bir şey yaparsa beyin bu eylemi tekrarlama ihtiyacını duyar. Yemek gibi hayatımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan bir eylem, haz duyma ve bunu düzenleme konusunda özelleşmiş bir hücre grubunu beyinde etkin hale getirir. Bu sinir hücrelerinin önemli bir bölümü beyinsapının üst bölümü ventral tegmental alanda bulunur ve dopamin adlı nörotransmitteri kullanır. Dopamin barındıran bu hücreler haz konusundaki mesajları sinir lifleri beyin korteksteksi ilişki içindedir. Bağımlılık yapıcı tüm ilaçlar bu haz devresini etkin hale getirebilir. Madde bağımlılığı beynin diğer fonksiyonel alanlarının olduğu kadar haz merkezinin de değiştiği patolojik bir biyokimyasal süreçtir. Bu süreci anlayabilmek için maddelerin nörotransmisyon üzerine olan etkilerini incelemek gerekmektedir. Beyin üzerine etkili neredeyse tüm ilaç ve maddeler etkilerini nörotransmisyonu değiştirmek yoluyla yaparlar.

    Sonuç olarak

    Hafif vakalarda kişi bilinçli ise kendi iradesi ile bu maddelerden uzaklaşmalı gerekirse destek alarak bunu başarmalıdır Ancak orta ve ağır çoğu vakada bu destek gereklidir. Madde bağımlılığı tedavisi, bağımlının kullandığı maddeye, kullanım süresine, kişisel özelliklere, oluşabilen komplike durumlara göre değişiklik gösterir. Tedavi ortamının seçiminde bu konuda özelleşmiş belirli bir tedavi programı olan tedavi birimleri tercih edilmelidir. Biyopsikososyal temelleri olan ve bazen yaşam boyu sürecek bir hastalık olan madde bağımlılığı gerçekliği üzerine oturtulmuş bir tedavi programı seçilmelidir. Bu program, hastanın yoksunluk ve sonrasında devam eden maddesiz yaşamına yönelik ilaç tedavilerini ve psikososyal bir iyileştirme programını kapsamalıdır

    Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? (Maide, 5/90,91)

    KAYNAKLAR

    1. American Psyhiatric Association (1980) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 3. Baskı (DSM- III), American Psyhiatric Association.

    2. Castaneda R, Sussman N, Westreich L et al: A review of the effects of moderate alcohol intake on the treatment of anxiety and mood disorders. J Clin Psychiatry 1996; 57(5): 207-212.

    3. Çelikkol A: Alkol kullanım bozuklukları ve tedavisi. Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, cilt 1, sayı 2, 1996.

    4. Gelder M, Gath D, Mayou R, Cowen P: The abuse of alcohol and drugs. Gelder M, Gath D, Mayou R, Cowen P (ed.): Oxford Textbook of Psychiatry'de, 3.baskı, Oxforf University Press, Oxford, 1995. s.438-461

    5. Hines LM, Rimm EB: Moderate alcohol consumption and coronary heart disease: a review. Postgrad Med J 2001; 77:747-