Etiket: Hücre

  • HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    PSİKOLOJİNİZ BOZULDUYSA ÖNCE SU İÇME ALIŞKANLIĞI KAZANIN

    Sağlıklı yetişkin bir erkekte vücut ağırlığının %60’ını, kadında %50’sini su oluşturur. Bu oranlar yenidoğan bir bebekte %70- 75 iken yaşla birlikte azalır. İnsan beyninin %95’ini ve akcigerlerin %90’ını su oluşturur. Vücuttaki bütün sistemler, organlar ve hücreler yeterli su olmadan fonksiyonlarını sürdüremezler. Hücre içinde gerçekleşen bütün hayati metabolik olaylar ancak hücre içinde su yeterli ise gerçekleşebilmektedir. Vücut sıvısının %2 gibi küçük bir oranda azalması bile hafif yorgunluk, yakın hafizada hafif bozulma, dikkati toplamada ve yapılan işe odaklanmakta güçlüklere neden olur. Vücut sıvısının azalmasına basitçe ‘dehidratasyon’ denir. Gün boyu devam eden hafif yorguluğun en sık nedenlerinden biri de hafif dehidaratasyondur.

    Sıvıyı Çok Alıyorum Susamıyorum

    İçeceklerin hiçbiri suyun yerine geçemez. Su, kalori içermez ve asiditesi yoktur. Kafeinli içeceklerin fazla tüketilmesi; çarpıntıya neden olurken; bu içeceklerin beraberinde fazla şeker ve krema tüketilmesi de gereksiz kalori alınmasına yani kilo artışlarına sebep olabilir. Ayrıca kafeinin idrar söktürücü özelliği de olduğundan fazla tüketildiginde önce sıvı alımı artmış olur, ancak daha sonra idrarla sıvı kaybı artar.

    Kola ve benzeri asitli içecekler mideye rahatsızlık verdiği gibi; alınan asidin etkisini azaltmak için vücut normalden çok fazla su harcamak zorunda kalır.”

    Vücuttaki Su kıtlığının Yol Açtığı Hastalıklar

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde kandaki suyu kullanırsa, yüksek tansiyon
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde omurlardaki suyu kullanırsa, bel ve
      boyun fıtığı hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde kemiklerdeki suyu kullanırsa, gut –
      artrit gibi romatizmal hastalıklara yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde akciğerdeki suyu kullanırsa, astım
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde pankreastaki suyu kullanırsa, şeker
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde midedeki suyu kullanırsa, ülser
      hastalığına yakalanırız.

    • Bağırsaklarda su eksilirse, kabızlık meydana gelir ve kolon kanseri
      olma tehlikesi yaşarız.

    • Hücrenin su eksikliği çok artarsa, beynimiz hücreye oksijen
      göndermeyi keser. Oksijen kesilmesi sonucunda da hücre kanserleşme
      sürecine girer.

    HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    Suyun her zaman yararlı olduğunu biliyorduk da, şimdi onun, niçin doğanın en basit, en etkili, en güvenli ve en “yan etkisiz” mucizevi ilacı olduğunu öğrenmek zamanı… Yeni ve sağlıklı bir yaşama başlamak, şu an ellerinizin arasında tutacağınız bir bardak suda… Çünkü hayatımızın en vazgeçilmez ama bilinçli olarak, öneminin asla farkına varamadığımız birincil ögesi:
    Su
    Yalnızca canımız istediği zaman su içeriz. Öte yandan, Ay’ın milimetrik birtakım hareketlerinin dünyamızdaki suyu etkilediğini, böylelikle denizlerin yükseldiğini ve alçaldığını coğrafya kitaplarından da biliriz. Durum böyleyken, yani insan evladı da bu dünyanın malzemesinden oluştuğuna göre, vücudumuzdaki su seviyelerinin ne âlemde olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. İçinde bulunduğumuz toplumun yeme içme alışkanlıklarının bir eseri olarak, edindiğimiz su içme alışkanlığı bütün hayatımıza egemen olur, örneğin acılı bir yemeğin üzerine iki bardak su içmek rahatlatır, yazın sıcaklarda canımız hep su ister, vesaire…

     

    Yetersiz Su İçen Birinin Tedavisinde İlaçlar Amacına Ulaşmaz Çünkü;

    • Su temel enerji kaynağıdır, vücudun “nakit akımıdır.“
      Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir,
      bize yaşam gücü verir.

    • Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.
      DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.

    • Bağışıklık sisteminin merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.

    • Bütün besinlerin, vitamin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metabolik aşamalarında görev yapar.
      Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.

    • Su, besinlerdeki gerekli öğelerin emilimini artırır.

    • Bütün öğelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.

    • Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.
      Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.

    • Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.

    • Eklem boşluklarındakı temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.

    • Omurgadaki diskleri “şok emici su yastıkları” na dönüştürür.
      Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.
      Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.

    • Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.
      Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.
      Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.

    • Serotonin ve diğer norotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.
      Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.

    • Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizlği sorununa çözüm getirir.
      Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.

    • Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.

    • Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.
      Uykuyu düzenler.
      Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.

    • Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.

    • Gözlere canlılık ve parlaklık verir.

    • Glokomdan korunmamıza yardım eder.

    • Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.

    • Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.

    • Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.

    • Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş basmasını hafifletir.
      Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.

    • Dehidratasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.

    • Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.

    • Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.

    • Dehidratasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.

    • Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.

    • Zihin ve vücut fonksiyonlarnı bütünleştirir. Karar verme ve hedefleri belirleme yetenğgini artırır.

    Sonuç olarak;

    Hastalık olarak gördüğünüz ve bedensel ve psikolojik etkilerinden zarar gördüğünüz pek çok sorunu daha fazla su içerek daha hızlı iyileşebilirsiniz. Vücudunuzu atık çöpleri stoklayan durumdan kurtulmak istiyorsanız su içme alışkanlığınızı tekrar bir gözden geçirmeniz gerekiyor. İyi ama ben unutuyorum su içmek önemli biliyorum ama bu iyi alışkanlığı nasıl edineceğim diyorsanız işte size bir öneri Hipnoterapi ile tek seansta su içme alışkanlığını kazanabilirsiniz.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

     

     

     

  • Hirschsprung(konjenital agangliyonik megakolon) hastalığı nedir, tedavi süreçleri?

    Hirschsprung hastalığı ya da “konjenital agangliyonik megakolon”, bağırsakların gevşemesini sağlayan sinir hücrelerinin yokluğu ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Bağırsaklar kasılıp gevşeyerek hareket ederler. Bu hastalıkta gevşemeyi sağlayan hücreler olmadığından, bağırsağın etkilenmiş kısmı kasılı kalır. Oluşan tıkanıklık dışkının aşağı doğru geçmesini engeller. Bu şekilde ortaya çıkan barsak tıkanıklığı ancak cerrahi yöntemle, içinde sinir hücresi olmayan bağırsağın çıkarılıp yerine normal bağırsağın getirilmesiyle tedavi edilebilir. Hastaların %70-75’inde “aganglionik segment” anüsün hemen üzerindeki 5-15 cm’lik bağırsak kısmını içerir. Geri kalan hastalarda ise agangliyonik alan kalın bağırsağın daha yukarı kısımlarına dek uzanabilir. Ender olarak tüm kalın bağırsak aganlionik olabilir. İnce ve kalın bağırsakların tümünde ganglion hücresinin olmaması ise, yaşamla bağdaşmayan bir durumdur.

    Tedavide ana ilke, içinde hücre bulunmayan agangliyonik kesimi devre dışı bırakıp yerine içinde hücre bulunan gangliyonik kesimi getirmektir. Bir başka deyişle, ameliyatta agangliyonik kesim çıkarılır ve bunu yerine daha yukarıda bulunan gangliyonik kesim getirilip anüs ya da hemen üzerindeki bağırsağa bağlanır (pull-through işlemi).

    Cerrahi işlem; çocuğun yaşına, agangliyonik segmentin uzunluğuna ve bulgulara bağlı olmak üzere tek, iki ya da üç aşamalı olarak gerçekleştirilir. Günümüzde değişen teknolojik olanaklar ve yoğun bakım koşulları ile bu ameliyatlar genellikle tek ya da iki evreli olarak gerçekleştirilmektedir. Hirschsprung hastalığındaki tedavi seçenekleri:

    Üç evreli yöntem:İlk tanımlanan ve günümüzde de kullanılan bir yöntemdir. Buna göre, ilk evrede kalın bağırsağın içinde ganglion hücresi olan kısmı geçici olarak karın duvarına ağızlaştırılır. Kolostomi olarak adlandırılan bu yöntem ile genişlemiş olan bağırsak segmentinin dinlendirilmesi ve çocuğun dışkısını rahatça çıkarması amaçlanır. İkinci evrede ise; değişik yöntemler uygulanarak içinde hücre olmayan aganglionik bağırsak çıkarılır ya da devre dışı bırakılır ve yerine içinde hücre bulunan ganglionik bağırsak çekilir. Üçüncü evrede kolostomi kapatılarak tedavi tamamlanmış olur.

    İki evreli ameliyatlar: İlk evrede kalın bağırsağın içinde ganglion hücresi olan kısmı geçici olarak karın duvarına ağızlaştırılır. İkinci evrede ise; değişik yöntemler uygulanarak içinde hücre olmayan aganglionik bağırsak çıkarılır ya da devre dışı bırakılır ve yerine içinde hücre bulunan daha önce dışarı ağızlaştırılmış olan kolostomi ucu aşağı çekilir.

    Tek evreli ameliyatlar: Açık cerrahi yöntem ya da kapalı (laparoskopik) olarak yapılabilir. Her iki yöntemde de ameliyat sırasında ganglion hücrelerinin olduğu bağırsak dokusu hızlı olarak yapılan patolojik inceleme (frozen) ile tanımlanır ve bu bölge aşağıya anüse kadar çekilerek ameliyat tamamlanmış olur.

    Primer Transanal Pull_Through (Primer TEP):Son yıllarda yaygın olarak kullanılmaya başlanan yeni bir yöntemdir. Hastanın karnı hiç açılmadan doğrudan anüsten girilerek, agangliyonik bağırsağı buradan dışarıya çekmek ve gangliyonik bağırsağın anüse bağlanması şeklindedir. Diğer yöntemler ile kıyaslandığında karın içine girilmemiş ve karın duvarında iz kalmamış olması bir üstünlük olarak kabul edilse de, bu yöntemin uzun döneme ilişkin sonuçları henüz bilinmemektedir.

    Bu hastalarda sonucun başarısı hastanın anatomik yapısına, varsa eşlik eden diğer hastalıklarına ve aile-hasta uyumuna (kolostominin yıkanması, genişletme programına uyum) bağlıdır.

    Ameliyatın süresi normal şartlar altında 2-5 saat arasında olup başarı şansı ise hastadan hastaya, aganliyonik olan barsağın uzunluğuna ve hastada görülen ek anomalilerin varlığı ve şiddetine göre değişmekle birlikte yaklaşık %90’dır. Ameliyatta sonra hasta klinikte yaklaşık 2-7 gün arasında izlenir. Bu süre içerisinde hasta ağızdan beslenemeyebilir ve total parenteral beslenme (TPN) uygulanabilir.

    İyileşme süresinde ve uzun dönemde Hirschsprung Hastalığı olan Çocuklarda karşılaşılabilecek sorunlar:

    Kronik kabızlık:

    Opere edilen hastaların yaklaşık %6-10’unda kronik kabızlık başa bela bir sorun olarak devam edebilir. Ayrıca bu çocuklar dışkılama sırasında kullanılan kasları nasıl idare edeceklerini bilemediklerinden tuvalet eğitimi daha uzun sürebilir. Yıllar geçtikçe bu sorunlar daha da azalır. Bu hastalarda uzun yıllar hem ağızdan dışkı yumuşatıcılar hem de rektal lavmanlar kullanılabilir.

    Bu hastalarda kabızlığın en sık sebebi anal sfinkter akalazyasıdır ki (dışkılamayı sağlayan kasın kasılı kalması) bu durum dilatasyon ve sfinkterotimiden fayda görür. Buna rağmen devam ediyorsa ikinci bir ameliyat gerekebilir.

    Enterokolit:

    Hastaların yaklaşık %12-58’inde görülür.

    Çocuklar özellikle ameliyattan sonraki bir yıl içinde bağırsak enfeksiyonu (enterokolit) geçirme riski altındadır.

    Tedavisinde damardan sıvı ve antibiyotik tedavisi ile rektal lavmanlar uygulanır.

    Enterokolit semptom ve belirtilerinden haberdar olun ve aşağıda belirtilenlerden biri gözlendiğinde mutlaka doktorunuza başvurun:

    İshal

    Kanlı dışkılama

    Ateş

    Karın şişliği

    Safralı veya safrasız kusma

    Enkopresis (Kilota dışkı kaçırma, kilot kirletme):

    Hastaların yaklaşık %12’sinde görülür. Kronik kabızlığa ve dışkının barsaklarda birikmesine bağlıdır. Özellikle Duhamel ameliyatına özgü olarak rektumda fekalom denilen taşlaşmış gaita parçaları bulunabilir.

    Tedavisi kronik kabızlıkta olduğu gibidir.

    Diğer uzun dönem sorunları:

    Hirschsprung hastalığı nedeniyle opere olan erkek hastaların yaklaşık %10’unda primer infertilite (kısırlık), ereksiyon bozuklukları, azoospermi ve psikoseksüel sorunlar görülebilmektedir.

  • Optogenetik; proteinlerde sıkışmış kişilik; anılarımız gerçek mi?

    Bu yazıya konu olan ilginç hikaye 2014 yılında A.B.D ,M.I.T Üniversitesi’nde doktora öğrencisi iki gençle başlıyor; (Steve RAMİNEZ 24 yaşında ve Xu LIU 34 yaşında…) Bu ikilinin amacı tek bir,belirli anıyı taşıyan beyin hücresinin saptanıp, izole edilerek, bu anı boşaltılıp yerine yapay yeni bir anının yüklenip yüklenemeyeceğini görmekti…

    İki genç bilim insanı, gerçekten de söz konusu hücreyi izole ettikten sonra, başka bir fareden izole edilen’’elektroşok yeme anısını’’ patchclambing yöntemi ile bu hücreye yamıyorlar. Sonuç; inanılmaz biçimde fareye verilen bu ekli hücre işini yapmaya koyulunca farecik üst üste elektroşok yemiş gibi kıvranmaya başlıyor!

    2015 yılı mart ayı başında, Paris Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi’ndeki uzmanlar ((Karim BENCHANANE ve ekibi) fare beynine yerleştirilen elektrotlarla farenin kafesteki işaretli bazı yerleri belleğinin neresine kazıdığını tespit ediyor. Fare uyurkense bu hücreye işaretli bölğe dışında ödül bulacağı başka bir yerin bilgisi yükleniyor. Ve;BİNGO! Fare uyanır uyanmaz eliyle koymuş gibi ödülü buluyor…

    Bu iki araştırma OPTOGENETİK denen yeni bir alanın müjdecisidir. Bu ise bir anlamda beynin şalterlerinin bulunduğunu anlamını taşıyor. Yöntemin Parkinson ve Alzheimer de işe yarayacağı umut ediliyor.

    Boston Üniversitesi’nden nörolog Howard EICHEBAUM ve Kanada’lı nörolog Seena JOSSELY depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi alanlarda yöntemi sınamaya başladılar bile…

    Kısaca kişiyi kişi yapan anıların belirli protein dizileri şeklinde kodlandığı bir kez daha kanıtlanmış oldu. DNA sarmalının gizine çözen Franchis CRICK’in ‘’ŞAŞIRTAN VARSAYIM’’ adlı kitabının temel savı da bu yöndedir.

    Ancak A.B.D, Northwest Üniversitesi Psikoloji bölümündeki bir araştırmada insanların aslında hiç yaşamadıkları olaylara ait anılar İCAT ETTİKLERİ de gösterildi. Yani,kısaca, bu proteinlerin anıları tetikleme mekanizması aslında değişken, karmaşık bir mekanizmadır. Hatıralar belirli bir tür protein şeklinde kodlanıyor. Anı her göz önüne geldiğinde bu proteinler harekete geçiyor. (Bu proteinler yok olunca ise anı uçup gidiyor!)

    Bazense anılar bozuluyor. Çünki zamanın kirletici etkisi, hayal gücü, inançlar,duyu organlarının OPTİMAL olanın altında ve üstü sınırında iş görememesi gibi sebeplerden dolayı bu proteinler de değişime uğruyor.

    Bu konu üzerine daha kapsamlı bir yazıyı bundan sonraki makalemizde ele alacağız.

  • Omurilik felcinde kök hücre umudu

    Her yıl binlerce kişi trafik kazaları, denize atlama ve spor yaralanmaları sonucunda “omurilik felci” ile karşı karşıya kalıyor.

    Travma nedeniyle omuriliğin işlevlerini kaybetmesi sonucu oluşan “omurilik felci” Türkiye’de her yıl binlerce kişiyi etkisi altına alıyor. Çoğunlukla denize atlama, trafik kazaları ve sporlar yaralanmaları sonucu “omurilik felci” oluşabiliyor. Bu tip kazalarda ayrıca omurilik yaralanması sonucu yüksek oranda can kaybı da yaşanıyor.

    Toplumsal Farkındalık Şart

    Kaza sonucu yaralanan kişilerin mutlaka iyi donanımlı travma merkezlerine götürülmesi gerekir. “Yapılan araştırmalara göre omurilik felcine yol açan durumların başında trafik kazaları geliyor. Omurilik yaralanmalarının yüzde ellisinden fazlası trafik kazalarından kaynaklanmaktadır. Özellikle trafik kurallarına uymama ve emniyet kemerinin yanlış bağlanması bunun en büyük sebebidir.

    Maalesef ülkemizde bunun çok acı örneklerini sıklıkla görmekteyiz. Aynı şekilde yaz aylarında sığ denize baş üstü atlama da omurilik felci sebebi olabiliyor. Bu konularda kamuoyu bilgilendirmesi hayati önem taşımaktadır. Ülkemizde bu tarz kazalara karşı toplumsal farkındalığı arttırmamız gerekir.

    Önce kendini koru

    Trafikte iken emniyet kemerinin uygun şekilde takılması ve trafik kurallarına harfiyen uyulması gerekmektedir.

    Ayrıca trafik kazalarından sonra kazazedeler hastanelere omurgaları korunacak şekillerde taşınmalıdır. Sığ havuz ve denize baş üstü atlanmamalıdır. Spor yaparken gerekli önlemler alınmalı, koruyucu kasklar ve aparatlar uygun şekilde kullanılmalı, yüksekten atlarken güvenli olduğundan emin olunmalıdır.

    Omurilik Felcinde Tedavi Mümkün Mü?

    Omurilik yaralandıktan sonra bir kaç saatten 6 haftaya kadar sürebilen bir şok dönemi geçirir. Bu şok esnasında omuriliğin ne derece zedelendiğini saptamak bazen zor olabilir. İlk çarpma etkisi ile oluşan omurilik içine kanama ve şişme kendisini zamanla onarabilir. Omurilik tamamen zedelenmediyse, kişi zedelenme tarihinden 2 yıl sonrasına kadar iyileşme belirtileri gösterebilir, fakat aradan ne kadar çok zaman geçerse, iyileşme şansı o kadar azalır. Omurilik felci olan hastaları rehabilitasyon kliniklerinin kontrolünde olmaları gerekir. Bu hastalar egzersizlerini ve tıbbi kontrollerini hiç bırakmamaları gerekmektedir.

    Kök Hücre Devrimi

    Omurilik yaralanmalarında; beyinden gelip omurilik içinden geçip, kaslarımıza kadar giden sinir lifleri yaralanır. Tıp dünyasında omurilik yaralanması ve felç ile acil kliniklerine başvuran hastaları kolayca iyileştirebilecek bir ilaç tedavisi henüz bulunmuyor. Ancak bu hastaların hastanede iyileşmelerine yardımcı olabilecek pek çok müdahale olduğu uzamanlar tarafından dile getiriliyor.

    Gelişen teknolojiyle birlikte tıp alanında farklı branşlarda sıklıkla tercih edilen bir tedavi yöntemi haline gelen kök hücre tedavisi omurilik felçlilerin tedavisinde de kullanılmaya başlandı. Kök hücre tedavisinde amaç, hastaya kök hücreler vererek bu hücrelerin yaralı omurilik bölgesinde yerleşmesi, yaşayabilmesi ve yaralanmış hücrelere dönüşmesini sağlamaktır. Tabi aslen bu hücrelerin fonksiyon kazanması ne omurilik içinden beyne ve kaslara haber iletebilir hale gelmesini sağlamaktır. Bu sayede hastalar tekrar hareket edebilir ve kollarını ve bacaklarını hissedebilirler.

  • Hangi bel fıtığı hastaları kök hücre tedavisine adaydır

    1) Hastanın 18 yaşından büyük olması

    2) Yapılacak klinik çalışma hakkında bilgilendirilmesi ve onay vermesi

    3) Yalnız Belde lokalize olan ve hareketle artan bel ağrısının varlığı

    4) Bel Ağrısının en az 4-6 ay devam etmesi ve Konservatif tedaviye cevap vermemesi

    5) Lomber MR da Grade 3-4 disk dejenerasyonu olması

    6) Herhangi bir seviyede kök basısına neden olan protrüde disk olmaması

    7) Lomber MR da tedavi edilecek disk mesafesinde %50 den fazla yükseklik kaybı olmaması

    8) 3 mmd den fazla belde kayma (Lysthesis) olmaması

    9) Başka bir nedenle oluşmuş kronik bel ağrısının bulunmaması

    Kök hücre tedavisi nasıl uygulanır?

    Önce aday olan hastanın karın bölgesinden 1-2 cc. cilt altı yağ dokusu ufak bir cerrahi müdahale ile alınır. Bu dokudan kök hücre labaratuarında kondrosit (lomber diskin su tutan hücresi) elde edilir. Bu 2-3 haftalık bir süreçtir.

    Müdahale hastane ortamında ve lokal anestezi altında yapılır. Diskografi yapıldığı gibi hasta yüzükoyun yatar pozisyonda iken BT veya skopi eşliğinde hasta olan diske her iki taraftan iğne ile girilir ve ortalama bir milyon otojen kondrosit hücresi içeren hücreler fibrin taşıyıcı içinde toplam hacim ortalama1.3 ml olacak şekide 5-30 sn sürede enjekte edilir ve işlem sonlandırılır.

    Kök hücre tedavisinin başarılı olduğunu nasıl anlarız?

    1) Hastanın 12 ay sonra yapılan muayene ve sorgusu sonucu ODI (Oswestry Disability Index) puanlaması öncesiyle karşılaştırılır.

    2) Hastanın tedaviyi takiben 24. ayda tatminkar olacak şekilde ağrısının kaybolması

    3) Hastanın aynı tedaviyi bu ağrım olursa tekrar denerim şeklinde yorumda bulunması

    4) Lomber MR da tedavi edilen diskin yüksekliğinde artma ve görüntünün normale dönmesi

    5) 24. ayın sonunda VAS (Visual analog Scale) değerlerinin tatminkar olması

  • Ağrı kesici (antiflamatuar) ilaçlar

    Ağrı kesici (antiflamatuar) ilaçlar

    Ağrı, bize organlarımızın varlığını hatırlatan,rahatsız edici bir duygudur.

    Ağrı kesiciler (NSAİD: Non Steroid Antiinflamatuar Drug) bel ve boyun ağrılarında en sık kullanılan ilaçlardandır. Kullanım amaçları enflamasyonu ve ağrıyı gidermektir.

    Enflamasyon; doku hasarına karşı gelişen normal bir savunma mekanizmasıdır, kimyasal, travmatik,enfeksiyoz…. nedenlerle ortaya çıkan zararlı metabolitleri ortamdan uzaklaştırma çabasıdır. Bu süreç içinde oluşan metabolitler ve hasar, dokuda bulunan serbest sinir uçları tarafından merkezi sinir sistemine iletilir, birtakım kimyasal reaksiyonlar gelişir ve sonuçta ağrı oluşur. NSAİD ler bu reaksiyonların gelişmesini engelledikleri için enflamasyona, doku hasarının oluşmasına ve sonuç olarak ağrıya engel olurlar. Bu metabolitlerin oluşmasında siklooksijenaz (COX-1,COX-2) isimli enzim büyük rol oynar. NSAİD ler bu enzimin sentezini inhibe ederler (engeller).COX-1 hücrelerin yapısında bulunurken COX-2 inflamatuar uyarılar sonucunda sentezlenir(oluşur).Metabolitler(Prostoglandin,tromboxan…)aynı zamanda vücut ısınsın ayarlanmasında da görev aldıkları için,NSAİD lerin aynı zamanda antipiretik(ateş düşürücü)etkisi de vardır.

    NSAİD lerin en tipik ilacı ASPİRİN(asetilsalisilik asit=salisilat) dir.Aspirin,COX-1’in selektif(has)inhibitörüdür,COX-1 enzimini irreversibl(gerdönüşümsüz) inhibe eder,diğer NSAİD ler reversibl(geri dönüşümlü)inhibe eder.Yarı ömrü en kısa olan NSAİD Aspirindir.

    NSAİD ler kimyasal yapılarına göre birkaç gruptur.:

    1-Salisilatlar:Aspirin,diflunisal,Salisilat tuzları

    2-Propiyonik asit türevleri:İbuprofen,Naproxen,Fenopropen,Ketoprpfen,Flurbiprofen

    3-İndolasetikasit türevleri:İndometasin,Sulindak,Etodolak,Ketorolak

    4-Fenamatlar:Mefenamik asit,mekilofenamat

    5-Pirazolon türevleri:Aminopirin,Dipiron,Fenilbutazon

    6-Paraaminofen türevleri:Asetaminofen(parasetamol),Fenasetin

    7-Diğerleri:Diklofenak,Ketorolak,Tolmetin,Nabumeton

    Diklofenak,sinovial sıvıya(eklem bşluğundaki sıvı)geçerek burada birikebilir.İndometazin veya Naproksen den daha güçlü etkilidir.

    Paraaminofen lerin periferik dokulardaki COX enzimine etkileri düşüktür,bu nedenle antiinflamatuar etkileri zayıftır.Trombosit(Pıhtılaşma hücreleri) fonksiyonunu bozmazlar.Uzun süre kullanımında karaciğer ve böbrekte hasara neden olabilir.

    NSAİD ler oral(ağızdan),suppozotuar(makattan)parenteral(damaryolu içine ve kas içine),topikal(Jel,merhem şeklinde)olarak uygulanabilir.Sonuç olarak kana karışırlar ve kanda proteinler ile taşınırlar,karaciğer veya böbrekler yoluyla elimine edilirler(vücuttan atılırlar).Bu nedenle bu sistemlerde bir bozukluk durumunda(kanda protein miktarının az/çok olması,böbrek ve karaciğer hastalıkları..)etkileri ve yan etkileri azalabilir/artabilir.

    Metabolitler normal olarak da hücre yapısında bulunurlar ve hücrenin korunmasında fonksiyonları vardır.Ancak birtakım etkilerle aşırı salgılandıklarında enflamasyona neden olurlar.Ağrı kesiciler normalde olması gereken metabolitlerin de sentezini inhibe ettikleri için birtakım istenmeyen yan etkilere de neden olurlar.

    Tromboxanların sentezini inhibe ederek trombosit fonksiyon bozukluğuna neden olabilirler.Esasen bu etki aspirin in düşük dozlarında daha belirgin olarak göze çarpar.Bu nedenle aspirin düşük dozlarda antiagregan(kan sulandırıcı) olarak kullanılır.

    Prostoglandinler mide hücreleri tarafından da salgılanır ve mide hücrelerini asitten korurlar.NSAİD ler Prostoglandinleri inhibe ettikleri için rolatif olarak asiti arttırırlar ve mideye zarar verirler.Bu nedenle Gastrit,Ülser ağrılarında asla kullanılmazlar.

    Bütün ilaçlar gibi alerjiye neden olabilirler.

    Prostoglandinler akciğer fonksiyonlarında önemli rol oynarlar,bronşları genişletici etkileri vardır.Bu nedenle astım gibi bronşlarda daralmayla giden hastalarda dikkatli kullanılmalıdır.

    Karaciğer hasarını arttırabileceğinden alkol ile birlikte kullanılmaları sakıncalıdır.

    Genel olarak NSAİD ler kas iskelet sistemine bağlı ağrılarda,baş ve diş ağrılarında ağrı kesici olarak,ateşli durumlarda ateş düşrücü olarak,ve antienflamatuar olarak kullanılırlar.Mide ve barsak sistemine ait ağrılarda kullanılmazlar veya nadiren hekim gözleminde kullanılırlar.Kullanılmadıkları alanlar ise;etken maddesine karşı alerjisi olanlarda,mide barsak sistemine ait rahatsızlılarda,kanama bozukluğu olanlarda,Karaciğer ve böbrek hastalıklarında kullanılmazlar veya kullanımları hekim gözetiminde olmalıdır.

    Mide barsak problemi sık olan NSAİDler:Aspirin,Fenilbutazon,İndometasin

    Merkezi sinir sistemine yanetkileri sık olan NSAİDler:İndometazin,Fenilbutazon

    Düşük yan etkili NSAİD ler:Naproksen,İbuprofen,Fenoprofen

    NSAİD ler kullanılmakta olan diğer ilaçlarla etkileşebilir.NSAİD lerin etkilerini azalttığı ilaçlar:Kaptopril(antihipertansif),Furosemid(diüretik=idrar söktürücü),Hidralazin(antihipertansif), beta bloker(antihipertansif),Tiazidler(diüretik,antihipertansif) .Etkisini arttırdığı ilaçlar:Coumadin gibi kan sulandırıcı ilaçların etkisini arttırırlar.

    Sonuç olarak NSAİD ler, çok geniş kullanım alanı olan ve her birinin ayrı özellikleri olan ilaçlardır.Doğru hastada,doğru yolla,doğru dozda,doğru sürede kullanıldıklarında çok faydalıdırlar.Gereksiz yerde ve dozda kullanıldıklarında geri döndürülmesi zor olan hasarlara neden olabilirler.Bu nedenle hangi sebeple olursa olsun ağrıkesici bir ilaç almadan önce bir hekime danışmak çok yararlı olacaktır.

  • Kök hücreler ile hangi hastalıklar tedavi edilebilir?

    Menisküs tedavisi

    Diz kireçlenmesi tedavisi

    Kalça kireçlenmesi tedavisi

    Çapraz bağ tedavisi

    Eklem kireçlenmesi

    Tendon tedavisi

    Şeker hastalığı

    Romatizma hastalıkları

    Saç dökülmesini önleme ve yeni saç oluşumu

    Cilt gençleştirme

    Kök Hücre Nedir?

    Kök hücre; işlev olarak henüz vücudumuzda dönüşüme uğramamış vücudumuzdaki tüm organları ve dokuları oluşturan ana hücrelerdir. Döllenmiş bir yumurta ile başladığımız hayat yolculuğumuzda en nihai şeklimize gelene kadarki tüm süreci kök hücrelerimiz yapar.

    Dönüşüme uğramamış bu ana hücreler sınırsız sayıda bölünebilir, kendilerini yenileyebilir, organ ya da dokulara dönüşebilme ve çoğalabilme özelliğine sahiptir. Vücutta nerede bir yaralanma, zedelenme, onarım ihtiyacı duyulursa oraya giderek gereken hücre tipine dönüşür ve hasar onarımına başlar. Kolumuz kırıldığında gider kırığı tamir eder, beyin hasarı yaşarsak hasarın olduğu bölgeye gelerek beyin hücresine dönüşecektir. Vücudumuzda en yoğun bulunduğu dönem anne karnındaki dönemimizdir organlarımızın ve dokularımızın gelişmesinde başrolü kök hücreler üstlenir. Bebeklik, çocukluk, gençlik, yaşlılık dönemlerine gidildikçe kök hücrelere ihtiyacın azalmasıyla birlikte kök hücrelerde vücudumuzda azalır. Kaza geçiren, hastalanan yaşlı kişilerin iyileşme süreçleri gençlere göre daha yavaştır.

    Kök hücreler genetik kodlarımızı taşıdıkları için PRP ile birlikte en doğal tedavi yöntemidir. Bu özellikli hücrelerle yapılan tedavilere kök hücre tedavileri denir.

    Kök Hücrelerin Özellikleri?

    Kendi kendilerine hareket edip uygun bir yere yerleşebilirler.

    Gerektiğinde bölünerek çoğalabilir daha fazla kök hücre oluşturabilirler.

    Başka hücre tiplerine dönüşüp oradaki devamlılığı sağlarlar.

    Kök hücreler kendilerini yenileyebilirler.

    Vücuttaki yaralanma zedelenme gibi bir sorun yaşadığımızda oraya giderek onarıma başlayabilirler.

    Kök Hücre Nasıl Elde Edilir?

    Erişkin insan vücudunda çeşitli doku ve organlardan kök hücre elde edilebilmektedir. Kök hücre elde etmek için ilk seçenek kemik iliğinden alınmasıdır; işlem yaklaşık 30 dk sürer ve bu işlem hastane şartlarında hastadan 60-70 cc kemik iliği alınır. İkinci seçenek ise liposuction yöntemiyle hastanın vücudunun yağlı bir bölgesinden bir miktar yağ alınarak özel işlemlerden geçer yağ ve hücreler ayrıştırılarak kullanıma hazır hale getirilir. Kök hücreler iki farklı şekilde kullanılır; Otolog, yani kişinin kendi hücresinin yine kendisine kullanılmasıdır. Bu hücreler uzun yıllar saklanabilir. allojenik, kök hücreler ise başkasından alınan hücrelerdir uzun süre saklanamaz ve hastaya hemen verilir. En çok yapılan kök hücre tedavileri son dönemlerde bu şekildedir. Kök hücre elde edilebilme olanağı ayrıca deri, kas, beyin den mümkündür ama kemik iliği ve yağ hücrelerine göre daha zahmetli, riskli ve pahalı olduğu için çok fazla tercih edilmemektedir.

    Kök hücreler tedavide nasıl etki gösterir?

    Yaralanmış ya da hasar görmüş bölgeye enjekte edildikten sonra doğal görevi olan hasar onarma ve iyileştirme için bölünerek hangi tip hücre’ye ihtiyaç varsa (Kemik, kıkırdak, saç, doku vs) dönüşür ve vücudu onarım için uyarır. Vücut bu hücrelerin öncülüğünde kendini onarır. Diz bölgesine enjekte edilirse sadece kıkırdak değil tüm dizi onaracaktır. Tedavideki en önemli rolü iyileşme sürecini tetiklemektir.

    Kök Hücreler ile hangi hastalıklar tedavi edilebilir?

    Menisküs tedavisi

    Diz kireçlenmesi tedavisi

    Kalça kireçlenmesi tedavisi

    Çapraz bağ tedavisi

    Eklem kireçlenmesi

    Tendon tedavisi

    Şeker hastalığı

    Romatizma hastalıkları

    Saç dökülmesini önleme ve yeni saç oluşumu

    Cilt gençleştirme

    Kök Hücre tedavileri kimlere yapılır?

    Doku hasarı, eklem rahatsızlıkları, tendon hasarı, çapraz bağ yaralanmaları, saç dökülmesi gibi sorunlar yaşayan tüm kadın ve erkek bireylere uygulanabilir.

    Cerrahi yöntemler kadar başarılı olmasının yanı sıra son derece doğal bir tedavidir ve yan etkisi bulunmaz.

    Kök Hücre Tedavisinin Faydaları Nelerdir?

    Öncelikle kök hücre tedavilerinde bir nevi kendi yedek parçalarımızla iyileşme imkanı buluyoruz. Kendi kök hücrelerimiz hasarlı sorunlu organlarımızın tamirini yapıyorlar bu en doğal yöntemdir.

    Ağır cerrahi operasyonlara maruz kalmadan gündelik hayatımızdan, iş, aile ve sosyal hayatımızdan kopmadan hızlı bir iyileşme süreci geçirmemize olanak verir.

    Kök Hücre Hakkında Sık Sorulan Sorular

    Bir insanın kök hücresi herhangi bir başka insana nakledilebilir mi?
    C- Uygun donörlerden alınan kök hücreler uyumlu olduğu kişilere nakledilebilir. Bunlar genelde kardeşler arasında ve anneden çocuğa nakil şeklinde olmaktadır. Kardeşler arası uyum %25’tir.

    2. Kök hücreler alındıktan sonra ne kadar sürede kullanılmalıdır?
    C- Otolog yani kişinin kendi hücreleri yıllarca saklanabilir; ama allojenik, yani başka birinden elde edilen kök hücreler hastaya hemen verilmelidir.

    3. Kök hücre alınması uzun bir işlem midir?
    C- Hastadan kök hücre alınması kemik iliğinden 30 dk, yağ’dan alınması yaklaşık 1 saat sürmektedir.
    4. Kök hücre ile PRP farkı nedir?
    C- PRP işlemi hazırlanması ve uygulanması kolay bir işlemdir ama PRP de alınan ve ayrıştırılan kan miktarı kök hücreye göre yaklaşık 10 kat daha azdır ve ortak yönleri PRP içerisinde de yaklaşık %1 kadar kök hücre bulunur.

  • Systema lymphoıdeum – lenf sistemi

    Lenfler Hakkında Genel Bilgiler

    1. Vücudun herhangi bir yerinde yerleşmiş lenfoid doku içinde (lenf nodları, dalak, timus ve tonsilla).

    2. Kemik iliğinde yer alan miyeloid doku içinde Timus’un ürünü olan lenfositlere T-lenfositi, myeloid dokunun ürünü olan lenfositlere B-lenfositi adı verilir.

    Birçok lenf damarları diseksiyonda görülmezler, ancak özel yöntemlerle canlıda (in vivo) demonstre edilebilirler.

    Lenf kapilleri birçok dokularda, kör uçlarla başlarlar. Aralarında birleşerek daha büyük toplayıcı (afferent) damarları oluştururlar. Bu damarlar en yakındaki veya bölgesel lenf nodlarına giderler.
    Kural olarak lenf, kan dolaşımına karışmadan önce bir veya birkaç lenf nodunun içinden geçer.

    Bir lenf kapillerinin duvarı, kan kapillerine benzer şeklinde tek katlı endotel hücrelerinden yapılmıştır. Damarlar büyüdükçe duvarda bağ dokusu görülür. En büyük lenf damarları truncus lymphaticus ve ductus lymphaticus dexter adını alırlar. Bunların duvarında ayrıca düz kaslarda bulunur.

    Lenf düğümlerine (nodüllerine) lenf taşıyan damarlara afferent lenf damarları, lenf nodundan çıkan lenf damarına efferent lenf damarı denir. Ancak bir lenf düğümünün effrent lenf damarı başka bir lenf düğümünün afferent lenf damarı olabilir. Lenf bir veya birkaç lenf düğümünden geçtikten sonra, truncus lymphaticus denilen daha büyük damarlara girer. Bu truncus’lar da aralarında birleşerek iki büyük kanal oluştururlar.
    1. Ductius thoracicus.
    2. Ductus lymphaticus dexter.
    Birincisi sol V.jugularis interna ile sol V. subclavia’ nın birleştiği köşeye açılır.
    Baş ve boynun sağ yarısı, sağ üst ekstremite ve toraksın sağ üst yarısının lenfini Ductus lymphaticus dexter’ e, geriye kalan tüm vücut kısımlarının lenfini Ductus thoracicus boşaltır.

    Yüzeysel lenf damarları: bunlar derinin veya derialtı dokusunun içinde seyrederler. Lenf kapilleri derinin yüzeysel kan damarlarına paralel seyrederler ve aralarında birleşerek daha büyükçe damarları yaparlar. Yüzeysel lenf damarları sonunda derin lenf damarlarına dökülürler.

    Derin lenf damarları: Bunlar derin fasiya ve yüzeysel fasiya içinde seyrederler. Çoğunlukla da büyük derin kan damarlarını yandaş izlerler. Bu lenf damarlarının duvarları kalıncadır ve bağ dokusu ile düz kas lifleri içerirler. İçlerinde kapakçıklar vardır.

    Lenf Düğümleri (Nodülleri)

    Yuvarlak, oval veya fasulye şeklinde yapılardır. Şiştikleri zaman kolayca palpe edilirler. Lenf düğümleri aksillar ve inguinal bölgede önemli kümeler oluştururlar. Boyun damarları yandaş olarak da zincir yaparlar.
    Lenf düğümleri lenfatik doku kümeleri içerirler. Büyüklükleri bir toplu iğne başından iri bir fasulye büyüklüğüne kadar değişebilir.

    Genellikle düğümün bir tarafında hilus adı verilen bir girinti vardır. Buradan kan damarları, sinirler düğüme girerler. Düğümün efferent damarı hilus’dan çıkar. Düğümün çevresi bir kapsülle sarılmıştır. Afferent lenf damarları düğüme periferde herhangi bir yerden, kapsülü delerek girerler. Bir düğüme çok sayıda afferent damar girebilir.
    Düğüm dışta kalın bir cortex ve içte daha koyu bir medulla’ dan oluşmuştur. Hilus’ ta cortex yoktur.

    Kapsül düğümün içine doğru trabekula denilen bölmeler gönderir. Trabekulaların arasını ise daha ince retikulum ağları doldurur. Trabekula ve retikulum lenfoid dokunun sünger şeklinde iskeletini oluşturular.

    Korteks kısmında lenfositler lenf folükülleri yaparlar. Medulla ise hücre kordonlarından oluşmuştur.

    Retikuloendoteliyal hücreler trabekulalar boyunca dizilmiştir bunlar, lenf düğümünün içinden geçerken içindeki yabancı maddeleri temizlerler. (Örneğin, akciğerin lenf düğümleri bireyin içtiği sigara dumanındaki yabancı maddeleri ve soluduğu tozları temizler).
    Lenf afferent damarlardan korteks’ in altındaki subkapsüler aralığa (sinus marginalis) dökülür. Lenfatik ve retikuloendoteliyal hücreler arasında süzüldükten sonra, genellikle bir tek efferent damardan ve hilus’ tan lenf düğümünü terkederek ya başka bir düğüme veya daha büyük lenf damarlarına akar.

    Lenf düğümlerine giren sinirler yalnızca vazomotordur (kan damarlarının lümenlerini daraltıp, genişletirler).

    Lenf vücudun çeşitli dokularındaki hücreler arası aralıklardan toplanır.
    Genellikle bir kapiller yatağının arterioler ucundan, venöz ucundan absorbe edilenden daha fazla doku sıvısı oluşur. Bu fazla sıvı lenf kapilleri tarafından boşaltılır.

    Lenfatik Sistemin Fonksiyonları

    1. Doku sıvısı ve proteinin boşaltılması : Lenf kapilleri özellikle hücreler arası boşluktan plazma absorbe ederler ve bu plazmayı venöz dolaşıma aktarırlar. Bu aktarma sırasında lenf, nodlarından geçerken içindeki zararlı maddeler makrofajlar tarafından fagosite edilir. Aynı yoldan enfekte bir alandan alınan bakteri ve mikroorganizmalar da yakalanırlar ve bunların kan dolaşımına girmesine engel olunur.

    2. Yağ emilimi ve iletimi: İnce bağırsağın lenf damarlarına özel olarak lakteal ismi verilir. Bu damarlar içinde dolaşan lenf süt beyazı renktedir ve chylus adını alır.

    Chylus bağırsaklardan emilen yağ, yağ asitleri, gliserol, amino asitler, glukoz ve diğer maddeler (örneğin; ilaçlar) içerir.

    3. Vücut savunma mekanizmasına katkı: Lenfatik sistem vücut için çok önemli olan bağışıklık mekanizmasının büyük bir kısmını içerir. Enfekte alandan lenf kapillerine giren küçük miktarda bir yabancı proteine karşı immünolojik olarak görevli hücreler tarafından özgün antikor hazırlanır veya lenfositler doğrudan enfeksiyon alanına kan damarları ve doku sıvısı yoluyla ulaşırlar. Buna bağışıklık cevabının humeral mekanizması denir. Eğer organizmaya yabancı doku nakil (organ transplantasyonu) yapılırsa, lenfositler nakledilen yabancı dokunun reddi için çalışırlar.

    Klinik Önemi

    1. Enfekte bir alanın lenfini boşaltan lenf damarları ile ilgili lenf düğümleri çoğunlukla iltihaplanır. Lenf damarlarının iltihaplanması lenfanjit denir.

    2. Mikrofilaris nocturum adı verilen bir parazitin yumurtaları lenf damarlarına girerek büyük damarları tıkayabilirler. Sonuçta bacaklar, erkeklerde scrotum gibi vücut kısımları aşırı derecede büyüyebilir. Bu hastalığa Elefantiyazis (Fil hastalığı) adı verilir.

    3. Kanser hücreleri de lenfatik damarların tıkanmasına ve ödeme neden olabilir.

    4. Radikal mastektomi gibi ameliyatlarda çok sayıda lenf düğümünün çıkarılması sonucu, lenf akımının yetersiz kalması sebebiyle üst ekstremiteler de şişmeler görülebilir.

    5. Lenfatik sistem kanser hücrelerinin metastazında (yayılmalarında) önemli bir yoldur. Bu duruma malign hücrelerin lenfojenik metastazı denir. Lenf düğümlerinin sünger şeklindeki iskelet yapısı hatırlanırsa, lenfe karışan bir kanser hücresinin lenf nodunda kolayca takılıp üreyebileceği hemen anlaşılır.

    6. Lenf damarlarının ve düğümlerinin röntgen filminde görünür duruma getirme çalışmasına lenfanjiyografi adı verilir. Bu ancak bir periferik lenf damarının kanüle edilerek içine radyopak madde enjeksiyonuyla olabilir.

    Lokal Lenf Düğümleri

    Vücudumuzdaki lenf düğümleri, alttaraf, pelvis, karın, göğüs, baş ve boyun lenf düğümleri olmak üzere altı ana başlık altında incelenir.

    1. Alttaraf lenf düğümleri : İnguinal, popliteal ve anterio- tibial olmak üzere üç grup oluştururlar. İnguinal lenf düğümleri 1-3 tanesi derin olmak üzere toplam 12-16 adet lenf düğümlerinden ibarettir. Yüzeysel (süperficial) inguinal lenf düğümleri serbest alttaraf, dış genital organlar ile kalça ve karın ön duvarından lenf toplarlar. Poplitea da bulunan popliteal lenf düğümleri 6-7 tane olup, ayak ve bacaktan aldıkları lenfayı inguinal lenf düğümlerine
    gönderirler.

    Lymphonodi inguinalis superficialis Klinik Bilgi

    1. Superficial lenf düğümlerir çok yüzeysel yerleştiği için patolojik değişikliklere uğramasalar bie palpe edilebilirler.
    2. Lenf düğümlerini radyolojik olrak görünür duruma getirme çalışmasına lenfanjiografi denir. Ayak sırtında deri altına enjekte edilen tripan mavisi lenf damarlarını görünür hale getirir. Görünen damara girilerek radyopak madde enjekte edilir.
    3. İnguinal lenf düğümlerinin yalnız alt extremite lenfini değil, dış genital organlar, anal kanal ve perineum ve kısmen de uterus’ un lenfini de aldığını bilmek klinik açıdan önemlidir.

    Alt extremiteden gelen minor sepsisler bu düğümleri şişirebileceği gibi, dış genital organlar ve anal kanalın kanserleri veya perineum apseleri de bu lenf düğümlerini şişirebilirler.

    2. Pelvis lenf düğümleri : Parietal ve visseral olmak üzere iki grup halinde incelenirler. Parietal grup, iliak damarlar boyunca visseral grup pelvis organlarının yakınlarında (Örneğin Lymphonodi paravesiculares, Lymphonodi pararectales) bulunurlar. Bu düğümlerin lenfası, lumbal düğümler üzerinden Truncus lumbalis yolu ile Cisterna chyli’ ye akar. Alttaraf lenfatikleri pelvis lenf düğümlerine bağlanır.

    3. Karın lenf düğümleri : Karın ön ve yan duvarlarının lenfası iki ayrı bölgesel lenf düğümü grubuna ulaşır, Göbeğin üzerindekiler aksiler, göbeğin altındakiler inguinal lenf düğümlerine akar. Karın boşluğunun lenf düğümleri, parietal ve visseral olmak üzere iki grupta incelenir. Parietal grup, V. cava inferior ve Aorta abdominalis’ in etrafında (Lymphonodi lumbales) visseral grup ise Truncus coeliacus A. mesenterica superior et interior etrafında yer alır. Lumbal lenf düğümlerinin efferentleri Truncus lumbalis-Cisterna chyli’ ye, visseral lenf düğümlerinin efferentleri ise Truncus intestinalis yolu ile Cisterna’ ya akar.

    4. Göğüs lenf düğümleri : Göğüs duvarı lenf düğümleri parietal, göğüs boşluğunda bulunan organların yakınındaki lenf düğümleri de visseral grubu oluştururlar. Parietal grupta parasternal, interkostal ve diafragmatik lenf düğümleri vardır, visseral grup lenf düğümleri üst ve arka mediastinumda, Arcus aortae, Trachea, bronşlar ve Osephagus etrafında yer alır. Bu lenf düğümlerinin efferentleri Truncus bronchomediastinalisler yolu ile Ductus.thoracicus ve Ductus lymphaticus dexter ‘e akar.

    5.Üsttaraf lenf düğümleri : Üsttarafta el sırtı ve avuç içinde oluşmaya başlayan lenf damarları yüzeysel ve derin iki yol izleyerek bölgesel lenf düğümlerine ulaşır. İlk durak cubital, ikinci durak ise aksiller lenf düğümleridir. Önemli bir bölgesel lenf düğümü topluluğu olan aksiller lenf düğümleri 5 grup halinde (Apikal, sentral, lateral, subscapuler ve pektoral lenf düğümleri) yerleşmişlerdir. Efferentleri Truncus subclavius yolu ile solda Ductus. thoracicus’ a sağda Ductus lymphaticus dexter’e ulaşır.

    6. Baş ve boyun lenf düğümleri : İnsan vücudunda mezenter lenf düğümlerinden sonra en kalabalık lenf düğümü topluluğu baş-boyunda bulunur. Bu düğümler, iki horizontal, üç vertikal zincir oluştururlar. Üst horizontal zincirde oksipital, mastoid, parotideal, facial, submental ve submandibuler alt horizontal zincirde ise supraclavikular ve skalen lenf düğümleri yer alır. Vertikal zincirler yüzeyel ve derin boyun lenf düğümleri (Lymphonodi cervicales superficiales et profundi) tarafından oluşturulur. Baş-boyun lenfası sonunda Truncus jugularis’ te sonlanır.

    Timus (Thymus) : Timus, göğüs boşluğunun ön üst bölümünde yer alan lenf sisteminin temel organıdır. Sağ ve sol iki loptan ibaret olan Timus’ un boyutları yaş ile değişiklikler gösterir. İki yaşında ortalama 12 gr ağırlığı ile vücudun kitlesine oranla relatif olarak en büyük boyuttadır. Puberteye kadar büyüyerek 30-40 grama ulaşır. Puberteden sonra kademeli olarak küçülür. (involutio) piramidal şekildeki Timus lopları dıştan bir bağ doku kapsülü ile sarılmıştır. Kapsülden ayrılan bölmeler (trabecula) ile timus dokusu 1-2 mm boyutlu lobuslara ayrılır. Her bir lobulus’un periferik bölümü yoğun küçük lenfositlerle doldurulmuştur. Bu alan corteks olarak adlandırılır. Lobulusların merkezi bölümleri (medulla) lenfositten fakir olup epitelioretikulositlerin oluşturduğu Hassal cisimcikleri’ ni içerir.

    Timus, kemik iliğinde yapılıp kendisine gelen lenfositleri spesifik antijenle duyarlıyarak T lenfositler haline getirir. T lenfositleri yıllarca yaşayarak hücresel immüniteyi sağlarlar.

    Timus ayrıca, timosin, alfa timosin, β 1.2…5.timopoietin, I-II timik humoral hormon (THH). timostimulin ve faktör timik serum (FTS) gibi hormonları salgılar.

    Tonsillalar (Bademcikler) : Ağız ve burundan yutağa geçişte, mukoza altında bulunan lenf follikülleri çok gelişmiş olup mukozayı itmiş ve makroskopik olarak görünür hale gelmişlerdir. Bunlar tonsilla (bademcik) olarak adlandırılır.

    Tonsillalar lenfosit üretirler, bu lenfositler mukozayı geçerek ağız ve yutak boşluğuna geçerler. Yutak girişinde yer alan tonsilla pharyngealis (adenoidea), tonsilla tubaria, tonsilla palatina ve tonsilla lingualis’ ten ibaret 6 bademcik kesintisiz bir savunma halkası oluştururlar.

    Appendix vermiformis, çok yoğun lenfoid bir doku içerdiğinden bazı Anatomistler tarafından Tonsilla abdominalis olarakda adlandırılır.

    Dalak (Splen, Lien) : Büyük bol damarlı bir lenfatik organdır. Karın boşluğunun sol üst köşesinde ve Diafragmanın altında bulunur. Vücudun en büyük lenfoid doku kitlesidir. Normal olarak dıştan elle palpe (elle yoklama) edilemez. Ancak bazı hastalıklarda büyürse kaburgalar altında yoklanabilir. Dalağın Diafragmaya bakan yüzü konveks ve düzdür. Organlara bakan yüzü ise hem organ izleri ve hem de hilus (göbek) adında çukur bir bölge bulunur. Hilus’ tan damar ve sinirler organa girerler

    Dalak yumuşak çok damarlı ve koyu kırmızı renktedir. Eritrositlerin (alyuvar) tahribi ve demirden yeni hemoglobinin hazırlanması ile görevlidir. Bunun yanında hasarlanmış fonksiyon dışı kalmış kan hücreleri ve trombositleri kandan filtre eder. Kandaki yabacı partiküller,bakteri ve virüsler dalakta immun cevabı başlatarak hücresel ve humoral immun cevapları ortaya çıkarır. Lenfanın immunolojik bir filtresi olarak görev yapan lenf düğümlerine benzer şekilde,dalakta kanın immunolojik filtresi gibi işlev yapar.

    Dalak önemli bir fagositik ve bağışıklık organıdır. Herhangi bir nedenle çıkarılması veya doğuştan yokluğu durumunda, her ne kadar dikkate değer bir klinik sorun yaratmazsa da kanda bazı karekteristik değişmelere neden olur. Örneğin,splenik anemi gibi.

    Dalak, koyu kırmızı renkte, taşıdığı kan miktarına göre 100-200 gram ağırlığında, yaklaşık olarak 4 x 8 x 12 cm boyutlarındadır. Fibröz kapsülünün gönderdiği trabeküller ile bölünmüş olan dalak dokusu, beyaz ve kırmızı pulpa olarak adlandırılan iki tip lenfoid kitleden oluşur. Beyaz pulpa.Lymphonodi splenicus (Malpighi follikülleri), kırmızı pulpa ise lenfoid kordonlardan (Chorda splenica – Billroth kordonları) yapılıdır.

    Dalak Klinik Bilgi

    1 Dalağın bir kısmı çıkarılırsa çok hızlı rejenerasyona uğrar. Ancak dalağın tamamının bile çıkarılması (splenektomi) fazla bir fonksiyonel bozukluk yapmaz.

    2. Splenomegali dalağın aşırı büyümesi olgusudur. Hastalıklı dalak normal büyüklüğünün 10 misline ulaşabilir. Bu durumda karın boşluğunun sol yarısını tamamen doldurur. Dalak büyüdüğü zaman sol kostal kenarın altına iner ve çentikli üst kenarı aşağı ve içe doğru bakar. Hasta derin nefes aldığı zaman bu çentikli kenar aşağı ve öne doğru hareket eder ve karından palpe edilebilir.

    3. Travma, tümörler bazı hematolojik hastalıklar dalağın çıkarılmasını gerektirebilir. Splenektomi dediğimiz bu ameliyat sırasında Cerrah, dalağa dokunan pankreas’ ın kuyruğunu zedelememeye dikkat etmelidir.

    4. Dalak kaburgalar tarafından iyi korunduğu halde, karna gelen darbelerde kolay yırtılan bir organdır. Dalak yırtılmasında aşırı intraperitoneal kanama olur ve hasta şoka girebilir.

    5. Enfeksiyoz mononukleaz, sıtma veya septisemi’ de dalak çok büyüdüğü için kendiliğinden yırtılabilir buna spontan dalak ruptürü adı verilir.

    6. Lienis accessorius : Bir veya iki küçük fazladan oluşmuş dalak insanların
    % 10’ unda vardır. Bunlar 1 cm. kadar çapında ve Pankreas’ ın kuyruğuna gömülmüş olarak bulunurlar. Bazen gastrolienal ligamentin iki yaprağı arasına da yerleşirler.

    Splenik anemi gibi dalağın çıkarılması endikasyonu olan bir hastalıkta, eğer bu yardımcı dalaklar da çıkarılmazsa ameliyattan sonra hastalığın semptomları devam eder.

    7. Splenoportografi adını verdiğimiz bir yöntemle dalağı radyolojik olarak görebiliriz. Bunun için dalağın içine radyopak madde enjekte edilir. Ayrıca dalaktan kolayca iğne biopsisi de yapılabilir. Ancak bu işlemler sırasında dalağın Recessus costodiaphragmaticus ile ilişkisini akılda tutmak çok önemlidir. Bu recessus mid-aksiller hatta 10. costa düzeyindedir. İğne ile recessus’ tan pleura boşluğuna girilirse pnömothorax olabilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Karaciğer denilen harika organımız

    KARACİĞER DENİLEN HARİKA ORGANIMIZ

    Sizlere Bu yazımda Vücudumuzun Biyokimya laboratuarı olan Karaciğer denilen harika organı anlatmaya çalışacağım .

    Karaciğerimiz hayran olunacak bir kimyasal maddeler fabrikasıdır. Pek çoğumuz onun değerini bilmeyiz ve onu yormak için elimizden geleni yaparız. Fakat Karaciğer o denli dayanıklı ve kendisini korumasını bilen bir organdır ki , ancak dörtte üçü tamamen yok olduktan sonra Hayatımız tehlikeye girer.Üstelik en ağır şekilde hasar gördüğünde bile , olağanüstü bir kendini yenileme ( rejenerasyon ) gücü vardır. Vücudumuzun yalnızca en önemli biyokimya organı değil , aynı zamanda en büyük organıdır. Ağırlığı erişkin insanlarda yaklaşık 1400 gramdır. Diafragma’nın hemen altında ve Karın boşluğunun ( Cavum abdominis ) sağ çeyreğinde yer alır. Karaciğer atardamarı (arteria hepatica ) , karaciğerin sağ ve sol lobunu temiz kanla besler. Oksijensiz kan ise sindirilmiş besinlerle dolu olarak karaciğerin toplardamarına (vena portae ) gider. Bu iki ana damar , tekrar tekrar bölünerek milyonlarca kılcal damara ( kapiller damarlar ) ayrılır. Bu kılcal damarlar da karaciğerin özel konularda uzmanlaşmış milyonlarca hücresi arasında dolaşırlar. Belirli görevler yapmak üzere bir araya toplanmış hücre kümelerine lobül adı verilir.

    Sindirim işlemi sırasında elde edilen tüm besinler ile oksijen , karaciğerin her hücresine taşınarak , onların biyokimyasal işlevleri için gereken hammadde sağlanmış olur.
    Safra ( Öd ) üretimi , karaciğer hücrelerinin sayısız görevlerinden birisidir. Hücreler içinde üretilen safra , hücre kolonları arasında dolaşan safra kanalına ( ductus choladicus ) boşaltılır sonra ana kanala aktarılan safra ya doğrudan doğruya oniki parmak barsağına (duodenum ) yada depolanmak üzere safra kesesine ( vesica fellae ) gönderilir. Safranın bazı bileşikleri benzerlik gösterir, bundan da karaciğer hücrelerinin plazmayı süzdüğü , belirli büyüklükteki molekül ve iyonların geçmesine izin vererek daha büyük proteinleri tuttuğu anlaşılmaktadır. Diğer safra bileşikleri , karaciğer hücreleri tarafından salgılanmaktadır. Bunlar arasında yağ moleküllerini daha küçük parçacıklara ayıran safra tuzları ile biluribin renkli maddesi ( pigmenti) de vardır.

    Alyuvarların normal ömrü 120 gün kadardır. Bunlar hayatlarını noktaladıklarında , karaciğerin belirli hücreleri , ölü alyuvarları parcalayarak , altın sarısı rengindeki Biluribin maddesini ( pigmentini ) açığa çıkartırlar eğer herhangi bir nedenle karaciğer kandan biluribin’i ayıramazsa , ya da safra kanallarında bir tıkanma – engelleme olursa ( yani safraya biluribin akarılamaz ise ) bu altın sarısı rengindeki pigmentin kandaki miktarı çoğalır ve bu fazla biluribin vücudun öteki dokularında ; öreneğin deride ve gözlerde toplanır ve onlara karakteristik sarı rengini vererek SARILIK :İCTERUS dediğimiz semptomun ortaya çıkmasına neden olur.

    Safra tuzları , sindirim işlevi sırasındaki görevlerini yaptıktan sonra ortadan kaybolmazlar.Barsaklar tarafından emilerek karaciğer toplardamarı (vena portae) aracılığı ile yeniden salgılanmak üzere karaciğere getirilirler.Bu dolaşım bize sindirim sistemimizin yetkinliğini kanıtlar.Vücudumuzdaki Denge o kadar hassas kurulmuştur ki çok küçük miktardaki safra tuzları ( 3-4 gram ) bile tekrar ait olduğu yere geri dönebilmektedir.
    Karaciğerimiz , ölü alyuvarların parçalanması konusunda taşıdığı sorumluluğun yanı sıra kan plazmasına belirli proteinlerle birlikte , kanın damarlarda pıhtılaşmasını engelleyen heparin adlı kimyasal maddeyi de sağlamakla yükümlüdür. Heparin adını Karaciğerden ( Hepar ) alır. Heparin kanın pıhtılaşmasını engeller . Bu yüzden Tıpta pıhtı çözülmesinde ( tromboz ve emboli ) tedavisinde kullanılmaktadır.Ayrıca kan alma – verme işlemlerinde vericiden alınan kan heparinli kan toplama torbasında saklanmaktadır.Bu yüzden Heparin’in Tıbbi önemi çok büyüktür.

    Karaciğer aynı zamanda fibrinojen denilen maddeyide üretir. Fibrinojen bir Plazma Proteinidir ve Pıhtılaştırma olayında çok büyük bir önem taşımaktadır.

    Sindirim sırasında kazanılan tüm besleyici maddeler , karaciğerin biyokimyasal fabrikasından geçerler, karbonhidratlar buraya geldiklerinde basit şekerler halindedirler ancak karaciğerde derhal vücudun en büyük doğrudan enerji kaynağı olan Glükoz’a dönüştürülürler Hücrelerin ani enerjiye ihtiyaçları varsa , karaciğer glükoz’un bir kısmını kana aktararak gereksinimi olan hücrelere gönderir.

    Karaciğerin , glükoz depolama özelliği olmadığından geriye kalan glükoz miktarını daha büyük bir karbonhidrat molekülü olan Glükojen’e çevirir.Çünkü glükojen , karaciğer ve bazı iskelet kasları tarafından depo edilebilir.Eğer bütün glükojen depoları doluysa , karaciğer kalan glükoz’u yağa çevirerek , vücudun gerekli bölgelerine gönderir.İleride vücudun daha fazla enerji gereksinimi olursa ; bu yağlar ve glükojen derhal glükoza dönüşerek enerji de kullanılır. Hatta gereksinimin çok fazla olması durumunda karaciğer yeterli enerjiyi sağlayabilmek için proteinleri bile glükoz’a çevirmektedir ancak bu çok ender ve küçük ölçülerde görülen bir olaydır. Bu işlem sırasında ortaya çıkan zehirli atıklar , karaciğer tarafından hızla Üre’ye dönüştürülür:normal miktardaki Üre zararsızdır .İdrar ve ter yolu ile vücuttan dışarı atılır.

    Karbonhidratlar ,proteinler ve yağlar üzerinde yapılan bu dönüştürme işlemleri bize biyolojik kimyasalların değişebilirlik özelliklerini kanıtlamaktadır ancak bu değişimlerin gerçekleşebilmesi için belirli kimyasal değişimler için belirli kimyasal maddeler vardır ve karaciğer bu değişimler için en uygun kimyasal maddeleri üretmekte usta bir organımızdır.

    Karaciğerdeki depoların büyük bir bölümü glükojen’le doludur.Depolanan öteki maddelerin başında A, D ve B 12 vitaminleri ile demir gelir.Karaciğer’in depaoladığı A Vitamininin ilginç bir örneği kutup ayılarında görülür:Bol miktarda balık yiyen kutup ayılarında A vitaminide çok fazladır. Eğer kutup ayısının karaciğeri , sağlıklı bir insan tarafından yenirse A vitamini fazlalığı zehirlenmeye hatta ölüme bile yol açabilmektedir ( Bu Olay İlginçtir ve Eskimolarda görülmüştür.)

    Karaciğer , vücut tarafından parçalanamayan bazı zehirler de salgılar.Örneğin ilaçlanmış sebze ve meyve yiyen insanların karaciğerlerinde şaşırtıcı miktalarda bu etken maddeler saptanmıştır. Striknin ( karga büken otu zehiri ) , çok kuvvetli ve öldürücü bir zehirdir.Nikotin ( sigarada , tütünde bulunan zehir ) , bazı Barbütüratlar ( Uyku İlçaları ,bazı sakinleştiriciler ve Anestezik İlaçlarda bulunan bir etken madde ) ve kuşkusuz Alkol , karaciğeri tahrip eder. Gerçi karaciğerin alkol gibi zehirlerle mücadele gücü olağanüstü fazladıre fakat sürekli ve çok miktarlarda alınan alkol , bölünmekte olan karaciğer hücrelerine zarar verir:böylece hücre yenilenmesi engellenmiş olur eğer bu durum çok aşırı miktarlarda ve çok uzun süreler devam ederse , normal karaciğer hücrelerinin yerini lifsi bağ dokuları alır ve SİROZ adını verdiğimiz hastalık ortaya çıkar. Zamanında önlem alınmazsa karaciğerin işlevleri duracak , bunu sarılık izleyecek ve ardından koma ve nihayet ölüm gerçekleşecektir.

    Böyle durumlarla karşılaşmamak için , karaciğerimizin ve vücudumuzun değerini iyi bilelim .Alkolden uzak duralım .Karaciğerinizden en ufak bir rahatsızlığınız olursa hemen Hekiminize başvurunuz .

    Sağlıklı günler dileği ile …

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Yüzümüzdeki işaretler, renkler ileride karşılaşabileceğimiz hastalıkların habercisi olabilir mi?

    Yüzümüzdeki işaretler, renkler ileride karşılaşabileceğimiz hastalıkların habercisi olabilir mi?

    Yüz Okuma /Yüzden Teshiş Nedir, Schussler Tuzları nedir, Schussler Tuzları nedir, Ne işe yarar?

    YÜZÜNÜZDEKİ GENETİK İŞARETLER

    Dr.Schussler tarafından keşfedildiği için Schussler Tuzları olarak adlandırılır.. Biokimyasal fonksiyon aracıdır, kaya tuzu sofra tuzu ile karıştırılmamalıdır. 1-12 arası ile numarlandırılanlar ilkbulunan ve en önemli tuzlardır. Türkiye de 12 adet Schussler tuzu varken yurt dışında (özellikle Almanya İngiltere Avusturya, Amerika, Hollanda İtalya, Fransa …..) son dönemlerde keşfedilen tuzlarla beraber toplam 33 Schussler tuzu piyasada bulunur.

    Bu biyokimyasal mineral tuzu bitkilerin, hayvanların ve insanların hücrelerinde farklı konsantrasyonlarla bulunur ve hücrelerin oluşumu, işleyişi ve zehirlerinin dışarı atılması için hayati öneme sahiptir.

    Hücrelerin mineral alışverişi dengesi bozulursa mineral tuzları almakla tekrar düzeltilebilen çeşitli hastalıklar için zemin oluşur. Tuzların içinde yardımcı madde olarak sadece buğday veya patates nişastası yada Laktoz kulanılır. (glutensiz beslenenler de düşünülmüş). Türkiye’de halen 2 marka bulunmakla beraber, her marka laktoz içerir (minerallerin hücre içi emilimi için ). Laktoz intöleransı olanlar için ise laktozsuz damla şeklinde olanı temin edilebilir ve kullanılır(Türkiye de yok ☹️).

    Gebe ve çocuklar içinde güvenle kullanılabilir.

    Schussler tuzlarının karakteristik etkilerinin etkileri: en doğru kullanım Yüz Teşhisi yapılarak olur.

    No 1. Calcıum Fluoratum (kalsiyum florür) kas lif yumuşak doku ve damarların esnekliğini korur, ayrıca diş minesini sertleştirir saç el ve ayak tırnağı oluşumundan sorumludur.
    No 2. Calcıum Phosohoricum(kalsiyum fosfat) protein sentezi için gereklilidir .Kan oluşumu, her türlü yeni h. oluşumu ,kemik gelişimi,antikor ve lesitin oluşumunu sağlar Ayrıca parasempatik sinir sistemini güçlendirir.
    No 3. Ferrum Phophoricum:(demir fosfat) hemoglobin yapıcıdır, bu da vücudun oksijenle beslenmesi açısından özel öneme sahiptir Özellikle nonspesifik bağışıklık sistemini destekler Her türlü akut iltihabi süreci engelleyici etki eder ve enfeksiyonları önleyici rol oynar.
    No 4. Kalium Chloratum(potasyum klorür)Zehirlerin lenf ve bez sistemi yoluyla ve karaciğer ve böbrekler üzerinden dışarı atılmasını düzenler.Aynı zamanda spesifik bağışıklık sistemini de düzenleyici işleve sahiptir.
    No5 Kalıum Phosphoricum(potasyum fosfat)lesitin oluşturduğundan sinir
    sistemi için önemli bir mineral tuzudur Ayrıca sempatik sinir sistemini düzenler bu da organizmayı harekete geçiren uyarıcı etki eder.
    No:6 Kalıum Sulfuricum (potasyum Sülfat) üst deri hücreleri oluşturur, hücre metabolizmasını düzenler ve karaciğer ,pankreas, barsak ve böbreklerin faaliyetini teşvik eder.Oksijenin kandan hücrelere
    taşınmasında önemli rol oynar.
    N8: 7 Magnesium Phosphoricum (magnezyum fosfat) kalp kan dolaşımı ,solunum salgı sistemi, sindirim organları ve metabolizma , özellikle de karaciğer ve böbrekler üzerinde ,faaliyet artırıcı etkiye sahiptir.
    No: 8 Natrium Chloratum(sodyum klorür) mukoza kıkırdak doku ve eklem kayganlaştırıcı sıvı üretimine etki eder. Su ve özsu dengesini düzenler ve asit baz dengesini düzenleyici önemli bir maddedir Ayrıca metal bazlı zehirlerin atılması görevini üstlenir.
    No: 9 Natrium Phosphoricum (sodyum fosfat) yağ metabolizmasını düzenler üre asidi laktik ast ve karbondioksit fazlasını giderir.

    No:10 Natrium Sulfurucum (sodyum sülfat) vücüt suyu dengesini ve şeker metabolizmasını hareketlendirir, safra sıvısı üretimini düzenler.
    No: 11 Silicea bağ dokunun temel yapısını oluşturur sinirlerin iletkenliğini düzenler kavitelerdeki kan birikimlerini ve sıvıları ortadan kaldırır romatizmal tortular cerehat kıymıklar gibi doku içerisindeki yabancı maddeleri eritir.
    No:12 eklem tuzudur . İltihap abse de kullanılır.

    Dr Schüssler minerallerinden bahsettik .Şimdi de Yüz okuma nedir biraz ondan bahsedelim

    Hücre yenilenmesini sağlamaya yönelik metotlardan mineral tuz terapisi günümüzde Bütüncül Tıp alanında yükselişe geçen Naturopatik Tıp metodudur. Özellikle Avrupa’nın birçok ülkesinde uygulanır.

    İleride karşılaşabileceğimiz hastalıkların habercisidir, yüzümüzdeki değişiklikler …göz altı morluğu, şakaklarda çöküklük,bazı bölgelerdeki lekeler, yan yana ben ve benimsi lekeler, yanaklarda kırmızılık, dudak kenarında beyazlık, göz çukurundaki değişiklikler, göz altı turuncu yağ bezeleri hepsi birşeylerin habercisi biteliğinde olup çok önemlidir.

    Dr.Schüssler Doku Tuzları ve Yüz okuma yöntemi ,eğitimi alan doktorlar tarafından hastayı bütüncül bakış içerisinde değerlendirerek ihtiyaç görülen doku tuzları önerilir.

    Hangi Mineralin Kullanılacağı Yüz Haritanıza Göre Belirlenir!!!

    Dr. Schüssler tuzları hücrenin işletim fonksiyonlarının düzenlenmesi açısından ihtiyaç duyduğu minerallerin karşılanması ile vücutta meydana gelen deformasyonların önüne geçerek iyileştirilmesini mümkün kılmaktadır. En az 6 aylık tedavi gerektirmekle birlikte, çok hızlı iyileşmelerde sıklıkla görülebilmektedir.

    Öncelikle yapılacak yüz okuma ile vücudunuzun hangi minerale ihtiyaç duyduğunun belirlenmesi gerekir. Bunun sebebi zaman içerisinde eksilen maddelerin yüz üzerinde çeşitli algoritmalar ile belirti vermesidir. Ayrıca bu eksiklikler ileride karşılaşabileceğiniz hastalıkların ön habercileri olduğundan yüzden teşhis olarak da adlandırılmaktadır.

    Ayrıca kimyasal ürün olmadığı için yan etkisi bulunmadığı gibi doku tuzları olarak adlandırılırlar. Bu doku tuzlarının kullanımı mutlaka ilgili hekim tavsiye ve önerileri doğrultusunda yüz analizinin ardından gerekli görülmesi halinde kullanılır.

    Otoimmün hastalık tedavilerinde, Behçet, Lupus, Egzema, Sedef, Alerji, Topuk dikeni, Diz ve Bel Ağrıları, Çocuklarda altına kaçırma, Hiperaktivite, Alzheimer, Demans, Böbrek taşı, Safra taşı, Anksiyete, Kalp krizii ve Damar Tıkanıklığı sonrası hayatın sağlıklı sürdürülebilriliğine için takviye edilmesi gibi hemen hemen her hastalıkta Ozon tedavisi, Proloterapi, Visseral-Manuel Terapi ve homeopati ile de destekleyerek çok iyi sonuçlar alınabilmektedir.